M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Güzel Ahlâklar ve Vefa

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Üzerimize farz olan, borç olan Rabbimiz'e hamd, Peygamber-i Zîşânımız'a salât u selâm vazifemizden sonra, bütün ilgililere ve özellikle Rochester'de program düzenleyip bizi buraya davet eden kardeşlerime, Osman Gürdal'a, Murat Köse'ye ve konuşmama ilgi gösterip gelmiş olduğunuz için siz dinleyicilerime teşekkür ederim.

Allah konuşmamızı hayırlı, uğurlu, sevaplı ve rızasına uygun eylesin.

Muhterem kardeşlerim!

Güzel huylar çoktur. Bunları sayan alimler, sayılarını beş yüz küsura kadar çıkarmışlardır. İnsanın bu güzel huyları edinmesi icap eder. Kötü huyları da bilmesi ve onlardan arınması gerekir. İnsanın bilge, kâmil, olgun, faydalı bir insan olması, toplum için yararlı bir insan olması, bundan sonra mümkün olur.

Biliyorsunuz ahlâk zaten bir toplum olayıdır. İnsanın tek başına ahlâklı olması bir şey ifade etmez. Toplumdaki münasebetleri içinde ahlâklı olması önem ifade eder. Bu güzel huylar arasında, bir tanesi üzerinde durmak istiyorum. Fakat önce şunu belirtmek istiyorum:

Dinimizin gayesi, Allah'ın emir ve yasaklarının hikmeti, insanın kötü huylardan arınmış, güzel huylu bir insan olmasıdır.

Onun için insanın nefsinin, İngilizcede self denilen benliğinin arınması gerekiyor. Bu arınma işi yapıldığı zaman, insanın Allah'ın sevgili bir kulu olacağı âyet-i kerîmelerde bildiriliyor.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kad efleha men tezekkâ.

Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ. "Kim egosunu, kendisini, iç benliğini arındırabilmişse, temizleyebilmişse o felah bulmuştur, iflah olmuştur. Hem dünyada, hem âhirette arzu ettiği güzel sonuca kavuşmuş, tehlikelerden kurtulmuş demektir. Kim bunu başaramamışsa hem dünyada hem âhirette hâib ve hasîr olmuştur. Ziyana uğramıştır, zararda kalmıştır, başarıyı elde edememiştir, edemeyecektir." deniliyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfinde de bildiriliyor ki;

Ekseru mâ yüdhılü'n-nâse'l-cennete. "İnsanları cennete sokan sebeplerin tahlili yapılırsa incelenirse bunların en başta geleni, insanları en çok cennete sokan sebep;

Takva'llâhi ve husnü'l huluki. Allah korkusudur, takvâdır, müttakî kul olmaktır ve güzel huylu olmaktır."

İnsan güzel huylu olduğu zaman hem dünyadaki, toplum hayatındaki çalışmaları ve münasebetleri güzel olur; bunun sonunda kendisi de mutlu olur, hem de başkalarının mutluluğuna katkıda bulunmuş olur. Kötü huylu olursa başkalarının üzülmesine, toplum düzeninin bozulmasına sebep olur. Çeşitli uygunsuzluklar, huzursuzluklar meydana getirir. Hem de Allahu Teâlâ hazretleri âhirette insanı güzel huyu sebebiyle cennete sokacak.

Bir insanın bu güzel huyları öğrenmesi lazım. Bunların ismen bilinmesi de güzeldir, ama ismen bilinmesi yetmez, bu güzel huyları insanın iktisâb etmesi lazım. Kesbetmesi, kazanması, edinmesi lazım, kendi içine yerleştirmesi lazım.

Mesela adalet; adil olmak, zalim olmamak, haksızlık yapmamak; çok önemli bir güzel huydur. İnsanın hayatının her safhasında, her yerinde bunu uygulaması gerekir. Hanımına karşı, çocuklarına karşı, komşularına karşı, kendisine karşı, işinde ve diğer tüm münasebetlerinde adaletli olması gerekir. Bu güzel bir huydur. Aksi olan adaletsizlik, çok kötü bir huydur.

el-Adlü esâsü'l-mülk. "Adalet mülkün temelidir." buyurulmuştur.

Mülk kelimesini herkes satılık bir arsa veya mal sanır. Öyle değildir, mülk "egemenlik" demektir.

el-Adlü esâsü'l mülk demek; "Adalet egemenliğin baş şartıdır. Egemenlik olacaksa adalet de olması lazımdır. Egemenlik adaletle devam eder. Adaletsizlik oldu mu egemenlik de mahvolur, anarşi olur. Egemenliğin, hüküm sürmenin, mâlik olmanın, bir toplumun yönetimine hâkim olmanın şartı adalettir." demektir.

Sabır ve sebat, güzel ahlâktır. İnsanın canını sıkan, hoşuna gitmeyen, istemediği bir şeyler vardır; ama onları yapması gerekir. Mesela öğrenci, futbol oynamakla, oyun oynamakla ders çalışmak arasında kaldığı zaman; arkadaşları oyun oynuyorsa canı çeker, dışarıya çıkıp o da oynamak ister. Ama ders çalışması lazımdır. Bu bir kendisini tutma işidir, sabır işidir. Ders biraz zor olabilir, acı olabilir; onu çalışması lazımdır. Başarıya ulaşmak için faziletli, yetişmiş bir insan olmak için bu şarttır.

Sonra savaşta zafer için sabır şarttır. Kur'ân-ı Kerîm'de zaten zafer için iki şart ileri sürülüyor:

Bir, Takvâ. Cennete giriş sebebi olan takvâ, zaferin de şartıdır. Bir takva, iki sabır. İnsanın zafer kazanması için iki şart lazımdır. Bir,Allah'tan korkan bir insan olması lazım; çekinen, sakınan, ölçülü, günahlardan, haramlardan kaçınan bir insan olması lazımdır.

İki, sabırlı olması lazımdır. Sabredince olur. İnsan sabretti mi azmettiği şeyi elde eder. Elde edinceye kadar birtakım sıkıntılar çekecektir, ama sonunda başarının tadını tadar. Sabır acıdır fakat hoş bir lezzeti vardır. Maraş biberinin acılığı gibi, ağzı yaksa da güzel bir tadı vardır. Sonunda zaferin mutluluğu, hesaba gelmeyecek kadar çoktur.

Merhamet güzel bir huydur. Merhamet, "başkalarına acıma duygusu" demektir. Çok güzel bir huydur, çok önemli bir huydur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

Men lâ yerham lâ yürham. "Kim merhametli değilse, başkalarına merhamet etmiyorsa, o da merhamet görmeyecektir."

"Allah'ın merhametine, rahmetine ermeyecektir. O da belasını bulacak, cezasını çekecektir." demek oluyor.

Demek ki insanın acıyan insan olması lazım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinin en başta gelen özelliklerinden birisi, anlaşılır olmasıdır. en güzel hakikatleri, en derin gerçekleri herkesin anlayabileceği bir şekilde, kolay anlaşılabilecek şekilde sunar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Bunun için bazen benzetmeler yapar bazen olaylar zikreder.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bir kadın vardı. İyi bir kadın değildi. Çölde giderken çok susadı. Orada bir kuyu gördü. Kendisi tutunarak kuyuya indi, suyu içti, susuzluğu gitti. Dışarı çıkıncı baktı ki dışarıda bir de köpek var; o da çok susamış. Sıcaktan bunalmış, dili sarkmış, yürümeye dermanı kalmamış. O köpeğe acıdı.

"Demin ben de aynı duyguları hissediyordum. Bu güneşin altında, bu sıcaktan ben de perişan durumdaydım. Şuna su vereyim." dedi.

Tutunarak tekrar aşağı indi. O zaman böyle su kapları vesaire yok. Pabucunu suya daldırdı, pabucunun içine suyu doldurdu, yukarıya çıkardı, öyle sundu.

"Bu; onun Allah'ın mağfiretine ermesine, affedilmesine, cennete girmesine sebep olmuştur." buyuruluyor.

Başka bir olay tarzında anlatılan, ibret alınacak bir kıssa:

Kadının birisi bir kediye kızmış. Belki kendisini tırmaladı, belki tenceresinden yemeği çaldı. Belki bir haylazlık etti, belki ortalığı pisledi, belki bir şeyi yırttı. Neyse kedilerin yaptığı şeylerdir; bu onların tabiatlarıdır, pençelerinin gereğidir. Kadın bu kediyi hapsetti. Karnını doyurmak için ne kendisi yemek verdi; ne de salıverdi ki kendi işini kendisi görsün, ne av lazımsa avlasın ve karnını doyursun. Kedi orada kapalı, hapsedilmiş olarak öldü.

Peygamber Efendimiz; "Bu merhametsizliğinden dolayı Allah o kadını cehenneme soktu." diyor.

Demek ki merhamet insanı Allah'ın rahmetine, rızasına kavuşturabiliyor; merhametsizlik Allah'ın gazabına uğratabiliyor, cezasına çarptırabiliyor.

İşte bunun gibi güzel huylardan birisi de vefa denilen huydur. Vefalılığı bilirsiniz, vefa güzel bir şey. Halkımızda vefa çoktur. Tuttuğu futbol takımını bile bırakmaz. Küçükken bir takım tutmuştur, mesela "Ben Beşiktaşlıyım" demiştir; Beşiktaş kırk defa yenilse bile, birinci kümeden düşse bile, ölünceye kadar Beşiktaşlıdır.

Neden?

Ahdine vefası var.

Güzel bir vasıf...

Vefa aslında tam terim olarak, tabir olarak "ahde vefa;" insanın vermiş olduğu bir sözüne, bir ahdine, bir anlaşmasına sadakat göstermesi demektir. Ahdini çiğnememesi, sözünden dönmemesi, randevusuna gelmesi, verdiği sözü tutması demektir.

Bizim halkımız;

"Erkeksen, er kişi isen sözünü tut; ya söz verme ya sözünü tut!" diye düşünür.

Ahde vefa önemli bir vasıftır.

Şimdi ben burada hangi konuda konuşacağımı bilmeden kendi gönlümü, kalbimi duygularımı serbest bıraktım. Kalbime ilk önce vefa duygusu, vefa isimli güzel huy doğdu.

Siz burada yabancı bir ülkedesiniz, müslüman olmayan bir ülkedesiniz, kendi kültürünüzden ayrı bir toplum içindesiniz. Ama kendi toplumunuza vefalısınız, kendi inancınıza bağlısınız. Burada bir cemiyet kurmuşsunuz. Yanına bizim kültürümüzün vazgeçilmez parçası olan, imanın sembolü olan camiyi koymuşsunuz. Bu bir vefadır, güzel bir jesttir. Birçok kimse bu vefayı gösteremiyor. Birçok millet entegre oluyor, eriyor, kayboluyor. Mazisini, atasını, ecdadını, tarihini unutuyor. Ama unutmamak bir vefadır, güzel bir huydur. Onun için bunun üzerine konuşmak hatırıma geldi.

Bir de konuşmamı kadınlar, çocuklar ve muhtelif tabakadan insanlar dinleyeceği için bilimsel bir konuşma yapmaktan ziyade sohbet mahiyetinde zevkli bir konuşma yapmayı düşündüm. Bazı misaller anlatmayı ve bu arada eğlendirerek -tabiri caizse bazı bilgileri sizlere sunmayı istedim.

Vefa üzerine anlatmak istediğim birtakım şeyler var. Birisi: Bizim kültürümüzde belki sizin ismini hiç duymadığınız bir büyük şahıs var: Abdullah ibni Mübarek, yani Mübarek'in oğlu Abdullah. İmam-ı Âzam hazretlerine yetişmiş olan, hicretin ikinci asrında dünyaya gelmiş olan, üçüncü asrın başlarında dünyadan ayrılmış olan çok büyük bir Türk alimi. Çok büyük bir alim...

Abdullah b. Mübarek bir Türk, ama ikinci hicrî asırdaki koca İslâm âleminin, Atlas Okyanusu'ndan Çin'e kadar uzanan, Hazar Denizi'nin kuzeyinden Hint Okyanusu'na kadar ve Afrika'nın bilmediğimiz aşağı hudutlarına kadar genişlemiş olan İslâm âleminin, şarkın en büyük alimi.

İmam Malik ile çağdaş. Yani maliki mezhebinin -dört büyük mezhepten birisi- kurucusu olan İmam Malik'ten belki biraz daha yaşlıdır belki onunla çağdaştır. Onunla sohbetide var.

İlmin çok yüksek seviyede olduğu bir devirde yaşamış, Abdullah b. Mübarek isminde bir alimimiz var. Türk asıllı olduğu çok kesin olarak, kaynaklarda kaydediliyor.

Bu Abdullah b. Mübarek islam aleminde çok büyük bir şahsiyet. Çok büyük bir hadis alimi.

Muhakkik; güvenilir, sağlam ilimlerin sahibi olan ciddi bir alim. "Hadis alimi" demek, "kritikçi bir tarihçi" demek. "Kendisine gelen rivayetleri son derece dikkatli bir şekilde kritize eden, tenkit eden, tahlil eden, hemen öyle kabul etmeyen ve kılı kırka yaran alim" demek.

"Hadis alimi" demek, "ilimde çok yüksek bir insan" demek; çünkü hadis alimi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den gelen rivayetleri en sağlam kaynaklardan toplar. Sağlam değilse toplamaz bile, almaz bile... Sağlamlardan toplar; sonra o hadisin hem metnini kritik eder hem de o metnin kendisine kadar gelmesinde emeği geçmiş olan kimseleri araştırır.

"Bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den kim duymuş? O kime söylemiş, o kime söylemiş; bana kadar nasıl gelmiş?" diye inceler.

Biz buna, "hadisin senedi" diyoruz.

Hani insan birisine borç veriyor da senet alıyor. Ev alınıyor satılıyor, senedi oluyor. Hadisin senedi de önemli bir şeydir, bir isimler zinciridir. Her ismin üzerinde kılı kırka yararak durulmuştur. Onun için hadis ilmi son derece ciddi bir ilimdir, çok önemli bir ilimdir ve İslâm dininin en büyük kaynağının, bozulmadan bize kadar gelmesini sağlayan en önemli ilimlerden birisidir.

Muhterem kardeşlerim!

İslâm dininin iki büyük kaynağı vardır:

1. Birisi Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'le ilgili çeşitli ilimler vardır: Tefsir ilmi, kıraat ilmi vesaire gibi.

2. İkinci büyük kaynak, Peygamber Efendimiz'in kendisidir.

Peygamber Efendimiz kendisine Allah'ın vahyettiği, Kur'an'ı indirdiği kimsedir. Kur'ân-ı Kerîm'i onun kadar anlayan bir başka kimse düşünülemez. Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi anlayan ve Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi uygulayan insandır. Kur'ân-ı Kerîm'in açıklanması gereken kısımlarını en salâhiyetle açıklayan insandır.

Binâenaleyh hadis ilmi, İslâm dininin en önemli kaynağıdır. Hatta âyetlerin bile iyi anlaşılması için en önemli kaynaktır.

Hadis ilmi, şaheser bir ilimdir. Dünyanın başka hiçbir kültüründe, başka hiçbir dininde hadis ilmi gibi bir ilim yoktur; ona benzeyen bir ilim bile yoktur.

Yunanlıların tarihini, Latinlerin tarihini, İngilizlerin, Fransızların, Amerikalıların mazilerinden gelen vesikalarını araştırırsanız; bakarsınız bir veya iki vesikaya dayanır. Ama hadis ilmi, yüz binlerce insanın şehadetine dayanır. Son derece büyük bir emek mahsulüdür. Son derece bilimsel ve puan kazandırıcı bir ilimdir.

Abdullah b. Mübarek isimli alimimiz; -Ben kendisinin hayranıyım, âşıkıyım; Allah şefaatine erdirsin, cennette beraber eylesin- büyük bir hadis alimi; bir.

Dinin en yüksek pâyesine çıkmış, çok ciddi bir alim. Sözünü boş söylemeyen, boş sözü dinlemeyen, her türlü senedini araştıran ve söylediği zaman hesaplı konuşan insan. Bu çok büyük bir meziyet.

İkincisi; Abdullah b. Mübarek büyük bir sûfîdir. Çok büyük bir ahlâkçıdır. Egosunu, kendisini, vicdanını çok iyi eğitmiş bir kimsedir. Eğitme konusunda uzman bir kimsedir, üstad bir kimsedir. Çok büyük bir sûfîdir. Sizin anlayacağınız kelimelerle söylemek gerekirse bir evliyâdır.

Sonra alim dediğimiz kimse biraz kamburdur. Parmakları biraz incedir, biraz da zarif, nahiftir. "Ne yapsın işte, gece gündüz ilimle meşgul oluyor." diye düşünürüz.

Abdullah b. Mübarek eşsiz bir silahşördür. Muazzam ata biner, emsalsiz kılıç kullanır ve çok büyük, kahraman bir insandır. Resimli romanı tertip edilecek bir insandır.

Sonra çok güzel huylara sahip bir kimsedir. Tabi kendisi ahlâklı olunca, sâfî olunca; hem ahlâkı güzel hem de başkalarının ahlâkını güzelleştirmede üstad bir kimse, mürebbî, terbiye edici bir kimsedir. Ahlâkı güzeldir, cömerttir vesaire...

Kahramanlığından biraz bahsetmek istiyorum:

Bu zât-ı muhterem hayatında üç fonksiyonu, üç görevi peş peşe yapmıştır. Çok sevaplı olduğu için bir sene cihada gidermiş.

Siz kendi hayatınızı, biz kendi hayatımızı nasıl geçirdiğimizi düşünelim, mukayese edelim!

Can pazarı olduğundan, çok büyük fedakârlık istediğinden çok sevaplı olduğundan; malını, canını, her şeyini Allah yolunda feda etmeye hazır olduğundan, bir sene cihada gidermiş, bir.

Çok sevaplı olduğundan, cihada denk olduğundan, bir sene hacca gidermiş, iki.

Yine çok sevaplı olduğundan, sevap kazanmak için bir sene de ticaret yaparmış, üç.

Ticaretin sevaplı olduğunu, daha önce duymuş muydunuz, bilmiyorum. Sizin için sürpriz olabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

et-Tâcirü's sadûku'l emîn. "Sözüne sâdık, güvenilen tüccar." Mea'n-nebiyyîne ve'ş-şühedâi yevme'l kıyâmeh. "Peygamberlerle ve şehitlerle beraber Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde olacak."

Tüccar, kazanç peşinde koşan bir insan; ama vasfı ne?

Sadûk, "çok doğru söyleyen, emin, işinde güvenilir olan."

Çünkü biliyorsunuz sosyal hayatta mal alışverişi çok önemli bir fonksiyondur. İnsan hayatında çok önemli bir konudur. İslâm bu faaliyeti kötü görmüyor. İslâm'ı iyi anlamamız lazım.

İslâm nikâhı kötü görmüyor. En sevaplı işlerden birisi nikahtır. İslâm'da evlilik çok sevaplı bir iştir. Başkası bunu anlamaz. Bir başka kültürdeki insan veya İslâm kültürünü tanımamış insan bunu anlamaz. Evlilik çok sevaptır. Delilleri var. Söz sözü açtığı için fazla derine kaçmaktan korkuyorum. "Ekspres yoldan tâli yollara saparım da, adresi bulamam." diye korkuyorum.

Evlilik sevaptır, ticaret de sevaptır.

Onun için öyle insanlar vardır ki sırf "Sevap kazanayım." diye evlenmiştir.

Ben günümüzden bir hatıra söyleyeyim:

Tanıdığım bir yarbayın babası... Kendisini tanıyorum, çok kibar, çok vazifeşinas, çok temiz, çok ahlâklı bir yarbay idi. Onun babasını anlattılar, ben hayran kaldım.

Babası memleketindeki bir komşusunun kapısını çalıyor, diyor ki;

"Ziyaretinize geldim."

"Aman hocam, başımızın tacısınız, şeref verdiniz. Buyurun içeriye." diyorlar, alıyorlar, baş köşeye oturtuyorlar.

Ciddî bir alim, büyük bir alim.

"Hocam evimize şeref verdiniz, Allah sizden razı olsun; bir emriniz mi var? Emretseydiniz biz gelirdik, elinizi öperdik, ayağınızı öperdik. Siz niye bizim fakirhaneye zahmet buyurdunuz? Bir emriniz mi var, bir arzunuz mu var?"

"Evet, bir iş için geldim, bir arzum var: Ben Allah'ın emriyle, Peygamber Efendimiz'in kavliyle sizin kızınızla evlenmek istiyorum. Sizin kızınızı istemeye geldim." diyor.

Adam, başından aşağı bir kova su boşanmış gibi şaşırıyor, afallıyor. Hiç ummadığı bir şey.

"Hocam, ne istersen iste benden; canımı iste, canımı vereyim. Ama bizim kız size layık değil. Bizim kız kötürüm, iki ayağı tutmaz, sakat. Biz ana babası zor bakıyoruz. Siz büyük alimsiniz, size hizmet edecek bir eş lazım. Benim evladım, hasta bir kızcağız." diyor.

"Ne olduğunu biliyorum." diyor, ısrar ediyor, "Kızınızı istiyorum."

O kadar ısrar ediyor ki "Pekiyi." diyorlar, veriyorlar.

Evleniyor ve bu yarbay doğuyor.

Onunla niçin evlenmiş?

Kahramanlığa bakın!

Şu bakımdan evlenmiş:

"Bu kız kötürüm olduğundan bunu kimse almaz. Güzel olsa herkes peşinden koşar. Kötürüm olduğu için hasta olduğu için kimse almaz. Ben bu fukaracığı alayım, bu fukaracığın gönlünü yapayım, oradan da sevap kazanayım." diye düşünmüş.

Duyguya bak!

Evlilik de sevap. Evlilik de sevap olduğundan, sevaba girmek için ama sevap alırken katmerli sevap almak için gidiyor, o kızcağızı istiyor.

Duygunun asaletine bakın, büyüklüğüne bakın!

Böyle bir insana bence tarihte bir ayrı sayfa ayırmak lazım! Kahramanlık bu, büyük bir kahramanlık Amerika'da olsa muazzam reklam yaparlar, herkes duyar.

İslâm'da evlilik sevaptır, kimse bilmez. Evlilik gönül meselesi sanır, halbuki sevaptır. İslâm'da ticaret sevaptır, kimse bilmez. Ticareti, kazanç hırsının tezahürü sanır, halbuki ticaret önemli bir fonksiyondur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

"Bir beldenin ihtiyacı olan bir malı, başka bir yerden oraya getiren, ihtiyaç karşılayan bir kimse Allah'ın rahmetine mazhardır."

Sevap kazanıyor.

Abdullah b. Mübarek'i anlatıyorduk.

Hayatını üç fonksiyona adamış:

Bir sene cihad ediyor, bir sene hacca gidiyor.

Haccın sevabından da bir iki kelime bahsedeyim:

Bazıları karşı çıkarlar, çeşitli şeyler söylerler.

Muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz;

"Hakkıyla yapılmış bir haccın mükâfâtı cennetten başka bir şey değildir." diyor.

el-Haccü'l-mebrûru leyse lehû cezâün ille'l-cenneh. "Makbul, güzel bir haccın mükâfâtı cennetten başka bir şey değildir."

İnsan cenneti kazanmak için hacca gitmez mi?

Tanıdığımız bir hanımefendi var, çok güzel bir söz söylemiş:

"İnsan zevk için, nimet için umre yapsın, ibret için haccetsin!" demiş.

Umrede biraz serbestlik var, nimet var, konforunu koruyabilirsin. Ama hacda meşakkat var, hac zor.

Çok zor da millet niye göze alıyor?

Güzel hac yapabilirse mükâfâtı cennet de onun için...

Şimdi bu zât-ı muhterem de onun için bir sene hacca gidiyor, bir sene cihad ediyor, bir sene de ticaret yapıyor. Bu üçlü periyotla devam ediyor.

Hani ondalık sistemler var, ikili sistemler var, üçlü sistemler var. Computer sistemi ikili sisteme göreymiş vesaire. Bunun hayat fonksiyonu, değişimi üçlü:

Bir, iki, üç; bir, iki, üç.

Hayatı boyunca hep bunu tekrar ediyor...

Arada şaka da söyleyeyim, ama çay istiyorum mânasına anlamayın lütfen:

"Çayı üçlemeli, üçü beşlemeli; yediden sonra yeniden başlamalı!" derler, bilmem duydunuz mu?

Bu Abdullah b. Mübarek üçlü sistem kullanıyor:

Bir sene hac, bir sene cihad, bir sene ticaret...

Şimdi hangi güzel duyguyu anlatmaya çalışıyoruz:

"Ahde vefa duygusu."

Bir sene cihada gelmiş.

Nereye cihada gelmiş?

Tarsus'a cihada gelmiş.

Bence Tarsus'ta bir abide dikmeli, "Abdullah b. Mübarek buraya geldi!" diye, oraya bir levha kazıtmalıyız. Bu, benim kafamda olan projelerden birisi. Çünkü çok büyük bir zât; kimin ne olduğunu herkes bilsin

Tarsus'a cihada gelmiş.

Biliyorsunuz Tarsus'un doğusuna ne derler?

"İçel" derler.

Öbür tarafına ne derler?

"Taşeli" derler.

Taşeli, "taştan" mı demek?

Hayır.

Taş "dış" demek. İçel, Taşel.

Hududun bu tarafında bizim olan iller, İçel; hududun dışında, Rumlarda olan iller, Taşel. O zaman hudut böyleymiş. Sonra elhamdülillah, hepsi müslüman olmuş.

İçel'de, Tarsus'ta Abdullah b. Mübarek hazretleri. Hem sûfî, hem alim, hem güzel ahlâklı bir kimse, ama cihad da sevap olduğundan o sene cihada oraya gelmiş.

Bir Rum cengâveriyle karşılaşmış. Boylu poslu, güçlü kuvvetli, zırhlı kılıçlı, oklu mızraklı bir cengâver. Karşılaşmışlar. Kaçacak değil ya, saldırmış; bir ceng ü cidâl başlamış. Teke tekler, başka kimse yok.

Nasıl karşılaştılarsa hudut kalesinin yanında mı karşılaştılar; manzarayı artık siz kafanızda tamamlayın. Kapışmışlar, ama birbirlerini alt edememişler. O buna saldırmış, bu ona saldırmış; bu ona mızrak atmış, o buna kılıç sallamış. Biri ötekisini yenememiş, saatler ilerlemiş.

Abdullah b. Mübarek başarısız bir silahşör değil, ama bu adamı yenememiş. Bunu yenememesi, karşı tarafın da çok güçlü kuvvetli, mahir olduğunu gösteriyor.

Abdullah b. Mübarek; basketbol oynarken mola istendiği gibi adeta time out istemiş, demiş ki;

"Ben ibadet edeceğim, onun için bu savaşı biraz keselim, mola verelim!" demiş.

Ötekisi;

"Sen ibadet edeceksen ben de ederim, pekiyi!" demiş.

Adam sert, çetin ceviz.

Abdullah b. Mübarek gelmiş, atını çayırın kenarındaki ağaca bağlamış. Akan dereden abdestini almış. Öteki de öbür tarafa gitmiş. Kendi inancına göre ne yapıyorsa yapıyormuş. Aralarında mesafe var...

Bu hikâyeyi okuduğum zaman çok beğendim, çok sevdim.

Abdullah b. Mübarek namazı bitip de dua ederken içinden düşünmüş:

"Şu adamı atında iken kıstıramadım. Şimdi hazır atından inmişken, üstüne hücum edeyim, yerde bunu haklayayım!" demiş.

Fakat hatırına birden bir âyet-i kerîme gelivermiş:

Bismillahirrahmânirrahîm.

İnne'l-ahde kâne mes'ûlâ. "İnsan ahdinden sorumludur."

Ahdini bozduysa "Hani bir söz vermiştin." diye, niye bozduğu bir gün insana sorulur. Sözünde durmak lazım.

Sözünde durmayanın yakasına yapışılır, bunun hesabı sorulur.

Bu âyet-i kerîmeyi hatırlamış.

Muhterem kardeşlerim!

Batılı filozofların filan da iştirak ettikleri bir şeydir bu.

Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh.

Allah istemese siz kendiliğinizden bir şeyi isteyebilir misiniz?

İstek nereden doğuyor?

İstek de Allah'tan. İnsanın bir şeyi isteyebilmesi, dilemesi, gönlüne o dileğin doğması Allah'tan.

İnsan bazen hatırlamak istediği şeyi bile hatırlayamıyor, hiç hatırına gelmiyor.

Vemâ teşâûne illâ en yeşâallâh. "Allah istemese siz isteyemezsiniz. Allah dilemese sizin dileme mekanizmanız bile çalışmaz." deniliyor.

Kulun bu âyeti hatırlaması nereden?

Allah'ın hatırlatmasından.

Neden birden aklına bu âyet geldi?

Allah hatırlattı da ondan.

Allahu Teâlâ hazretleri ona bir sinyal gönderiyor:

"Ey benim kulum, ey Abdullah b. Mübarek! Sen benim iyi kulumdun, ahde vefa etme âyetini unuttun mu yoksa? Ahde vefa edecektin!"

Tabi bu mânayı düşündüğü için Abdullah b. Mübârek, o kahraman adam başlamış ağlamaya... Gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamış.

Karşı taraftaki adam da şaşırmış; bakmış, hüngür hüngür ağlıyor:

"Yahu, niye ağlıyorsun? Ölümden mi korktun, ne oluyor? Aşağı inip namaz kıldıktan sonra, bu işin biteceğini anladın da hayatın sona erecek diye mi ağlıyorsun?" demiş.

"Rabbim beni senin yüzünden azarladı." demiş.

"Nasıl oldu da azarladı?" diye sormuş.

"Ben dua ederken, sana hücum etmeyi düşündüm. Allah da bana, Kur'ân-ı Kerîm'den 'Ahdine sadakat göstermek gerekir.' mânasına gelen âyeti hatırıma getirdi; beni azarladı. Ben buralara Rabbimin rızasını kazanmak için gelmişken bak gördün mü şu yaptığım işi? Sana bu düşünceyi aklımdan geçirdiğim için azar işittim, puan kaybettim; ona ağlıyorum!" demiş.

Bu sefer karşıdaki ağlamaya başlamış:

"Sizin dininiz hak din, ben müslüman oluyorum!" demiş.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh demiş, müslüman olmuş.

Muhterem kardeşlerim!

Bakın, Allah sevdiği kuluna ahde vefayı hatırlatıyor ve bu güzel ahlâk ötekisini bile fethediyor. İnsanlar ahlâkla fethedilir. Osmanlı Balkanları ahlâkla fethetmiştir. Yoksa savaşla olmuyor, görüyorsunuz.

Rumelini dest-i takvâ ile almışsın. diye bir söz var.

Bu işler takvâ ile oluyor.

Abdullah b. Mübarek'in bir başka hikâyesini nakletmek istiyorum:

Abdullah b. Mübarek bir keresinde hacca gitmeye niyetlenmiş. Birileri gelmişler, rica etmişler:

"Ne olur, biz de seninle beraber hacca gidelim!" demişler.

"Olur, ama keselerinizi bana vereceksiniz. Keseler bende olacak." demiş.

"Tamam." demişler.

Kaç kişi katılacaksa katılmış. Katılanlar keselerini getirmişler. Mesela on kişi, on beş kişi, yirmi kişi...

Abdullah b. Mübarek - kendisi Horasanlı- bir sandık getirmiş; "Herkes kesesine ismini yazsın." demiş; yazmışlar. "Şu kasaya koyun." demiş; koymuşlar. Horasan'dan yola çıkmışlar.

Her yerde mola parası, atların yem parası, insanların yiyecek parası vesaire hep Abdullah b. Mübarek veriyor, ödüyor.

Medine-i Münevvere'ye gelmişler, Mekke-i Mükerreme'ye gelmişler. Hac vazifesini yapmışlar. Oralardan zemzem almışlar, hurma almışlar, tesbih almışlar, hediyeler almışlar. Masrafları hep Abdullah b. Mübarek yapıyor.

Sonra hac bitmiş, Horasan'a dönmüşler. Onlara bir ziyafet çekmiş. Zengin adam, tüccar. Hem zengin, hem alim, hem sûfî; her şey var. Hem şair hem yazar. Orada ziyafet çekmiş. Hatta ziyafette öyle nâdide yemekler sunmuş ki Horasan'da her zaman herkesin yemediği yemekleri misafirlere ikram etmiş.

Sonunda ziyafet bitmiş. Sandığı ortaya getirmiş, kapağı açmış. Herkesin kesesini üzerinde yazılı olan isme göre sahibine vermiş.

Ne yapmış?

Hepsinin parasını çekmiş. Hepsini hacca götürmüş getirmiş, keselerini de iade etmiş.

Sandığı götürmemiş, ama bir oyun etmiş:

"Masraflar tek elden olacak." demiş. Yollarda; "Aman olmaz!" vesaire diye çekişme yaptırmamış.

Cömert insan, zarif insan, tatlı insan.

Bir keresinde bir arkadaşıyla yolda gidiyormuş. Kalabalık bir çeşmenin yanından geçerken, "Susadım, şuradan bir su içeyim." demiş.

Onun Abdullah b Mübarek olduğunu kim ne bilsin. Halkın arasına girmiş. Çoluk var, çocuk var, kadın var. Orada itile kakıla su içmiş, gelmiş.

Arkadaşına demiş ki;

"İşte hayat bu!"

Mütevazı insan, tabiiliği seviyor. Fazla ihtişamı, övünmeyi, kendisine fazla hürmet gösterilmesini istemiyor. Hayat bu, itiliyorsun kakılıyorsun, kimse kadrini kıymetini bilmiyor, meçhulsün. Espritüel bir insan.

Daha başka misaller olabilir. Zaman kısa, bu sefer hayatımızdan bir misal veriyorum:

Adapazarı'nda arabamızı tamir ettirmek istiyorduk. Zamanımızdan, hayatımdan bir misal veriyorum. Yanımda bir mühendis kardeşim vardı; inşaat müteahhidi, zengin bir kimse. Namazın vaktini kaçırmışız, camiye girdik, cami kilitlenmiş. Orada abdest aldık, son cemaat yerinde yere bir şeyler yaydık, namazı kılarken yanımıza iki kişi geldi. Ben imam oldum, onlar arkamda, cemaat olduk.

Tabi cami muhabbet yeridir; namazını kıl, pabucunu kap kaç yeri değil. Camide herkes birbirini tanıyacak, birbirini sevecek.

Ankara'da bizim caminin cemaatini topluyordum, komşu mahallenin camisine gidiyorduk. Öyle bir kalabalık içeri girince şaşırıyorlardı.

"Öteki mahalledeniz, misafir geldik." diyorduk, "Siz de bize buyurun." diyorduk. Başka bir sefer öbür tarafa gidiyorduk. Müslümanlık, "muhabbet" demek.

Namazı bitirdikten sonra muhabbet ettik.

Sordum;

"Sen kimsin?"

"Ben Rizeli bir tüccarım." dedi birisi.

"Allah kabul etsin. Ne iş yaparsın?"

"Şu işi yaparım, buraya ziyarete geldim." dedi.

Öbür tarafta bir çocuk gördüm; delikanlı, on beş yaşında...

"Sen kimsin, nerelisin evladım?" diye sordum.

"Ben Erzurumluyum." dedi.

"İyi maşaallah, Niye buraya geldin, anan baban burada mı?"

"Anam babam Erzurum'da. Çalışmaya geldim ağabey." Dedi.

"İyi. Allah hayırlı iş versin." dedik.

Biz orada konuşurken o ayrıldı. Biraz ileriden bir ayakkabı boyama sandığı aldı, omuzuna taktı, gidecek. Ben müteahhit arkadaşıma dedim ki;

"Bak, alacaksan bu arkadaşı yanına işçi al." dedim.

"Niye?" dedi.

"Çünkü bu çocuk Erzurum'dan kalkmış, Adapazarı'na gelmiş. Babası yok, annesi yok, tanıyan hiçbir kimse yok, ama gençliğine rağmen vefa gösteriyor, namazını kılıyor. Bu çocuk vefalı, bundan sana hayır gelir. Bunu sen müessesene alırsan sen buna kasanı emanet edebilirsin, işini emanet edebilirsin. Bak, Allah'a olan vefasını bozmamış. 'Baba yok, ana yok, kimse görmüyor.' demiyor, 'Üstüm eski, püskü.' demiyor, namaz kılıyor." dedim.

Hoşuma giden bir olaydır.

Muhterem kardeşlerim!

Biliyorsunuz, bizim en büyük vefa borcumuz Allah'adır.

Neden?

Biz Allah ile ahdetmişiz; "Sana iyi kulluk edeceğiz!" demişiz.

Bu ahdimize riayet etmezsek olmaz. Ahid bozulmuş olur, sözünde durmamak olur. En büyük sözümüz Allah'adır.

Bir tarih kitabında Osman Gazi hazretlerinin oğlu Orhan Gazi'ye vasiyetlerini görmüştüm. Babası Osman Gazi, Orhan Gazi'ye vasiyetinde diyor ki; "Allah ikisini de cennetlik eylesin, çok sevdiğim iki büyüğümüz.-

"Evladım! Devletinde ibadetini, taatini yapmayan insanı kullanma, istihdam etme, maiyyetine alma; çünkü sana vefa göstermez. Onun vefası olsaydı, Rabbine vefa gösterirdi. Mademki Rabbine vefa göstermiyor, namazını kılmıyor, Allah ile yaptığı ahde riayet etmiyor, sana hiç riayet etmez. Öyle kimseden sana hayır gelmez. Allah'a vefalı kulları istihdam et."

Osmanlı Devleti'nin temelinde bu vasiyet vardır. Çok önemli. İbret almamız gerekir. Bir insanın vefası varsa önce Allah'a göstersin. Ondan sonra ben onun işine, gücüne, sözüne itimat edeyim.

Bir de sevgili kardeşlerim!

Yine olmuş bir hadiseyi nakledeceğim:

Bizim ihvanımızdan bir hanım vardı, Allah rahmet eylesin. Zarif bir hanımefendi idi, ilkokul öğretmeni idi. Kocası yoktu; geçinmek zorunda olduğu için öğretmenlik yapıyordu. Başını örtebiliyordu. İlkokul öğretmeni idi. Çok tatlı dilli idi, çok akıllı, zeki bir kimse idi. Başından geçen olayı kendisi bizzat bana anlattı:

İlkokul öğretmenleri çocuklara din dersini de kendileri verirdi.

Din dersinde;

"İslâm budur. İbadetler şunlardır. Farz ibadetler, yapmak zorunda olduğumuz ibadetlerdir, mutlaka yapmamız gereken ibadetlerdir. Haram da mutlaka yapmamamız gereken işlerdir. Namaz, farz bir ibadettir. Şahsen, özel olarak, tek tek herkes kendisi bu ibadeti yapmak mecburiyetindedir, çünkü farzdır. Onun için bütün müslümanlar namaz kılarlar." demiş.

Antiparantez bir de; "Ne hatalı işler yaptığımız anlaşılsın." diye ben haramın misalini vereyim:

Biz kardeşiz; hatamızı da meziyetimizi de birbirimizle dertleşeceğiz.

Peygamber Efendimiz;

"Bir müslümanın bir başka müslümanla üç günden fazla dargın kalması haramdır." diyor.

İçki haram, dargınlık haram, yasak.

Bakın, ne kadar âsi oluyoruz kardeşlerim, ne kadar kusurluyuz! Allah'ın emrettiğini yapmıyoruz, namaz farz; Allah'ın haram ettiğini yapıyoruz, dargınlığa devam!

"Misal olsun, ibret olsun." diye söylüyorum.

Sâime Hanım rahmetli demiş ki;

"Namaz her mü'minin şahsen boynunun borcu, farz, mutlaka yapılması gerekli."

Çocuğun biri parmak kaldırmış.

"Sınıfın en zeki, en çalışkan, en terbiyeli öğrencisi. Süper zekâlı bir kız çocuğu." diyor.

"Öğretmenim!" demiş.

"Buyur evladım!"

"Namaz farzsa, herkesin mutlaka yapması gerekiyorsa, o zaman bizim de her gün kılmamız gerekiyor mu?"

"Tabi evladım, sen müslüman değil misin? Müslümansın! O zaman senin de kılman gerekir." demiş.

Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi nedir?

"Çocuklarınıza yedi yaşında namazı emredin!" buyuruyor.

Siz yedi yaşındaki ilkokul çocuğunuza namazı kıldırıyor musunuz?

Kıldırmıyorsunuz.

On dört yaşında hiç kıldıramazsınız.

Neden?

Alışmamıştır da ondan...

Yedi yaşında kıldırmaya başlayacaksınız. Çocuğun şahsiyeti o zaman teşekkül ediyor. O zaman kılmaya alışacak, ondan sonra o Erzurumlu çocuk gibi, Erzurum'dan Adapazarı'na gelse bile bırakmayacak. On dört yaşında "Kıl." dersen kılmaz.

"Anneciğim, hadi beni affet!" der, yanağından öper, kaçar.

Babasına;

"Tamam baba, kılıyorum, kılacağım." der, babası camiye gider, o arkadan başka yere gider.

Neden?

Alıştırmadı.

Bunları hep yaşadık, biliyoruz. Bu hayatın içindeyiz. Çirkefini de, perdenin arkasını da, her şeyini de biliyoruz

Mevlânâ hazretleri gibi hikâyeden hikâyeye geçiyoruz. O Mesnevî'sinde hikâyeden hikâyeye geçer. Kısa kesiyorum.

Çocuk demiş ki:

"Tamam öğretmenim, o zaman size söz veriyorum, ben de bundan sonra namazı hep kılacağım." demiş.

"İyi yaparsın evladım, tutarlı bir müslüman olmuş olursun." demiş.

"Aradan bir hafta geçti. Topuklu ayakkabısıyla süslü bir hanımefendi geldi: 'Sâime Hanım siz misiniz?' dedi."

'"Evet benim, buyurun."

'"Ben filanca kızın annesiyim."

"Çok memnun oldum efendim. Çok çalışkan bir kızınız var, çok akıllı, çok seviyorum." dedim.

"Ama siz ona 'namaz kılın' demişsiniz. O günden beri her gün namaz kılıyor." dedi.

"Hanımefendi yanılıyorsunuz, 'Ben demedim, Allah dedi.'" demiş.

Namaz kılmayı Sâime Hanım mı emretti?

Hayır, Allah emretti.

Peygamber Efendimiz;

"Yedi yaşında çocuğunuza namazı emredin." diyor.

Medine-i Münevvere'de gecenin sonunda, sahur vakti bittiği zaman, sabahın ilk vakti girdiği zaman ezan okuyorlar. Bizim hanımın halası hacca gitmiş. Onun kaldığı evdeki gelin hanım gitmiş, kundaktaki çocuğun burnunu sıkmış. Çocuk silkinerek uyanmış. Yanaklarını sıkmış, öpmüş bilmem ne...

Bizim hala da şakacı, hoş konuşur maşaallah:

"Cadaloz, ne istedin o bebekten? Ne diye onu tatlı tatlı, mışıl mışıl uyurken uyandırdın?" demiş.

"Ezan okunuyor." demiş.

"Ne olacak kızım? Kundakta, altı kirli, çişli, kakalı; bu namaz mı kılacak?"

"Olmaz! Ezan okununca kalkması lazım! Yoksa kocam bu işe çok kızar." demiş.

"Niye kızıyor?"

"Çünkü çocuk bu çağda öğrenmezse büyüyünce bu vakitte kalkamaz, kalkmaya zorlanır. Bu yaşta kalkmayı öğrenecek." demiş.

Muhterem kardeşlerim!

Doktorlar diyorlar ki

"Çocukların eğitimi doğmadan, annenin karnında başlar. Annenin düzenli hayatı, bebeğin ahlâkına tesir ediyor."

Kız ya dörtte, ya beşteymiş. Yedi yaşından sonra, namaz kılması gereken çağda imiş. Sâime Hanım doğru bir şey söylemiş, Peygamber Efendimiz'in emrine uygun bir şey söylemiş;

"Namaz kılarsan iyi olur." Demiş

Ama annesi ne diyor?

'"Benim kızım her gün namaz kılıyor.'

"Kılsın hanımefendi, ne olacak?"

"Olur mu? Soğuk var, sıcak var. Uykusunu bölüyor, sabah namazına kalkıyor. Gidiyor soğuk suyla abdest alıyor."

"Suyu ısıt, ne yapalım? Her evde sıcak su, soğuk su var. Allah'ın emrini tutmamak için bahane mi bu"

'"Bizi de kaldırmaya kalkıyor." demiş bu sefer.

İş anlaşıldı. Annesinin, babasının başına geliyormuş;

"Anne, baba, kalkın namaz kılın!" diyormuş, "Allah'ın emri, farz!" diyormuş.

Çocuk tezadı yutar mı?

Çocuk ne öğrendiyse, onu pat diye söyler; anneye de söyler, babaya da söyler, hocaya da söyler. Çocuğun zekâsı, tezadı kaçırmaz, şıp diye yakalar.

"Farz madem, mecburî; 'Anne, baba, siz de kalkın!'" diyormuş.

"Tabi kadın bir şey diyemedi. 'Bak, Allah'ın emri.' dedim, 'Allah'a ısmarladık!' demeden kalktı gitti." diyor.

Aradan bir hafta geçti, boylu poslu, levent gibi bir beyefendi geldi. Grand tuvalet, altın kravat iğneli, lacivert elbiseli, kırmızı kravatlı, yakışıklı, sakal bıyık matruş..."

"Öğretmen Sâime Hanım siz misiniz?" demiş.

"Benim."

"Burada mı konuşalım, müdür beyin odasında mı konuşalım?"

"Tehdit ediyor beni, anladım. Müdürün odasında konuşurken, müdürün otoritesiyle beni ezmeye çalışacak." diyor.

"Buyurun, niye olmasın, burada konuşabiliriz." demiş.

"Ben falanca kızın babasıyım. Ben de dini biliyorum. Ben de küçükken Amme cüzünü okudum, ben de elif bâ derslerine gittim." demiş.

"E tamam, hepsi güzel."

"Allah Ğafûrun-rahîm'dir, Rabbü'l-âlemîn'dir. Kulların ibadetine ihtiyacı yoktur." demiş.

"Amennâ ve saddaknâ. Çok doğru, gerçekten öyle."

"Binâenaleyh

"Binâenaleyh bizim kıza söyleyin, namazı bıraksın." demiş.

Çıkardığı sonuca bak!

"Çünkü bîzar olduk, illallah! Namazı kılıyor, bize de kılmayı telkin ediyor." demiş.

"Bakın beyefendi, sizin mesleğiniz ne?"

"Teknik üniversitede profesörüm." demiş.

"Çok güzel! Münevver bir kimsesiniz, hem de "Dini biliyorum." dediniz. "Küçükken Amme cüzünü okudum." dediniz. Allah'ın elbette bizim ibadetimize ihtiyacı yok ama bizim ibadete ihtiyacımız var!"

İbadetin muazzam faydası var. Psikologlara sorun bakalım; namazın faydalarını, abdestin faydalarını size haftalarca anlatsınlar. Sosyologlara sorun bakalım, zekâtın faydalarını. Toplumumuzu nelerden koruduğunu, bunca sefalete rağmen komünizme niçin düşmediğimizi... Sorun bakalım haccın sosyal faydalarını. Bizim ibadete ihtiyacımız var.

Sayfa Başı