M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 445.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men nâme an hizbihî ve kad kâne yürîdu en yekûme bihî fe-inne nevmehû sadakatün tesaddeka'llâhu bihâ aleyhi ve lehû ecru hizbihî.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Mevlâmız yaptığınız ibadetleri kabul eylesin. Dualarınızı, dileklerinizi ihsan ve ikram eylesin. Sizleri ve bizleri iki cihanın saadetine nâil eylesin.

Aziz kardeşlerim!

Efendimiz, başımızın tâcı, Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek, hikmetli hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup izahına, böylece ilmimizin, feyzimizin artmasına başlamadan; önce Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin ruh-i pâkine hediye olsun diye, sonra onun cümle âl'inin, ashâbının, etbâının, ahbâbının ruhlarına; hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşid ve mürebbîleri olan evliyâullah, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ervâhına, bu beldeleri fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olmak üzere; okuduğumuz kitabı te'lif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi Hocamız'ın ruhuna, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahid Kotku Hocamız'ın ruhuna, şu camiyi bina etmiş olan İskender Paşa'nın ruhuna, bu camiyi zaman zaman tamir etmiş, ayakta kalmasına, bugüne gelmesine yardım etmiş olanların ruhlarına, bu camiden güzeran eylemiş olanların ruhlarına; hâsseten uzaktan yakından Peygamber Efendimiz'e sevgisinden, bağlılığından bu ilim meclisine gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olsun ve biz yaşayan müslümanlar da Mevlâmız'ın rızasına uygun ömür sürüp huzûr-u izzetine sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye, buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, ondan sonra hadîs-i şerîflerin izahına başlayalım.

Mukaddimede okuduğumuz hadîs-i şerîfte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Men nâme an hizbihî ve kad kâne yürîdu en yekûme bihî. "Eğer bir kimse günlük zikir ve ibadet vazifesini yapmak istediği halde, yapmaya niyeti varken uyuyakalırsa..."

"Onun uykusu Allah tarafından ona tasadduk edilmiş bir sadakadır ve ona yapamadığı o hizbi yapmış gibi sevap verilir."

Görüyor musunuz, dinimiz ne kadar güzel!

Bu hadîs-i şerîfi Hz. Ömer radıyallahu anh rivayet etmiş.

Allah şefaatine erdirsin.

Bu hadîs-i şerîfin esas ruhu, ana noktası, can damarı; müslümanın kalbinin, niyetinin esas olduğunu anlatmak. Bu ona bir delil.

Biz müslümanlar kalbi temiz insanlar olmak zorundayız. Niyeti halis insan olmak zorundayız. Bizim için kurtuluş bunda. Fâsit bir niyetle, dışı boyayıp içi kirli olmakla olmaz; bir noktaya, bir neticeye varılamaz. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri bizim içimizi de dışımızı da biliyor. Kalbimizde sakladığımız niyetimizi de biliyor. Mutlaka temiz pak olmak zorunda. Niyetimizin hâlis olması asıl şart, esaslı şart...

Eğer niyetimiz has hâlis olursa bizim dinimizin bize bahşettiği birçok lütuflar arasında şu lütuf da var ki; bir insan bir iyiliği yapmaya niyet etse de bir mâni çıksa onu yapamasa, Allahu Teâlâ hazretleri o niyetinden dolayı -mâni, elinde değil; yapmak istiyordu, bir mâni çıktı, yapamadı, elinde olmayan bir sebeple- ona o sevabı verir. Hadîs-i şerîfte böyle bildiriliyor.

Buna mukabil, rahmetinin genişliği ne?

Sevindirmek, müjdelemek için daha da söyleyeceğim, daha genişliğini de söyleyeceğim...

Bir insan bir kötülük yapmaya niyet etse;

"Gideyim falanca adamı köşe başında kıstırayım, canına okuyayım. İşte sopayı da hazırladım, yedi santim çapında; kafasına bir indirdi mi kafatası çatlar..."

Akşamleyin kötü niyet kurdu, sonradan dedi ki;

"Ya cezasını Allah versin. Ben böyle yaparsam doğru olmaz. Dinimiz böyle bir şeyi uygun görmemiş. Bu kötülüğü yapmaktan vazgeçtim."

Veyahut arkadaşlarla sözleştiler;

"Pazar günü felekten bir gün çalalım..."

Felekten gün çalmıyor, insan aslında kendisini mahvediyor.

Ama sonradan dedi ki;

"Ya bana yakışır mı?.. Benim rahmetli dedem şöyle insandı. Rahmetli nenem tesbihli bir insandı. Benim babam bu hâlime razı gelmez. Ahbâbım ayıplar. Bu kötü işten vazgeçeyim."

Yapmaya niyetlenip de yapmadığı, vazgeçtiği kötülükten dolayı da Allah ona ecir verir.

Elhamdülillah!

Sonra?

"Daha büyük bir lütfu" dedim... Allahu Teâlâ hazretleri fazl u kereminden;

Yübeddilu'llâhu seyyiâtihim hasenâtin. "Kötülükleri de iyiliğe çevirecek."

Affetti; o bir lütuf. Allahu Teâlâ hazretleri bir de o kötülükleri iyiliğe çevirerek öyle de sevap verecek.

Onun için, Rabbimiz'in yoluna sımsıkı sarılalım. Dinimize sımsıkı sarılalım. Çünkü çok güzel bir dinimiz var.

Bu dinden mahrum insanlar çok büyük mahrumiyettedir.

Dünyadaki insanları okuyorsunuz... Dünya şimdi küçüldü; Amerika'da 'çat' dese burada duyuyoruz. "Güney Amerika'da şöyle olmuş, Orta Amerika'da şöyle olmuş, Hindistan'da şu olmuş, Japonya'da bu olmuş..." Her tarafı duyuyoruz.

Muhterem kardeşlerim!

İnsanlar sağlam, hakiki, saf imanın hasretinden ölüyorlar. Hasretinden dudakları çatır çatır çatlıyor.

Kimisi o yola sapıyor, kimisi bu yola sapıyor... Kimisi sihirbazın peşine gidiyor, kimisi bilmem neyin peşine gidiyor... Ama hep bâtıllarla, boşlarla uğraşıyor.

Dinimizin kıymetini bilin.

İslâm niçin gelmiştir?

Aziz kardeşlerim!

Fakihler İslâm'ın beş ana hedefini tespit etmiş; beş tane esaslı hedefi, gayesi var.

Bir; dini korumak.

Din, Allah indinde İslâm'dır. Hz. Âdem'e de gönderdiği o din, aradaki peygamberlerin tebliği de o, Peygamber Efendimiz'in tebliği de hak din İslâm. Tabii şeriatler farklı ama esas iman bir.

İslâm, bu imanı herhangi bir şekilde saptıran; insanı ota, ata, ite, puta taptıran, yıldıza, güneşe, aya secde ettirten bütün akidelerin hepsinin yıkılması için gelmiştir. Kula kul olmak yok. Maddeye kul olmak yok. Bâtıllara kul olmak yok. Hakk'a kul olmak var.

Esaslı şeylerden birisi bu.

Ondan sonra; insanın hayatını korumayı hedef almıştır.

İslâm'ın bütün emirlerinin incelenmesinden çıkan, özünün özünün özü, sihirli, kıymetli, can alacak hülâsası budur: Dini korumayı hedef almıştır, ona çalışır. İnsanlar sağlam şeye bağlansınlar, inansınlar diye bütün gayretiyle o tarafa bastırır.

Hayata önem verir. İnsan; "Ben kendim istersem yaşarım, istersem ölürüm." diyemez. İnsanın hayatının korunmasına önem verir. Hayatı sen almadın ki sen kendin intihar edeceksin. İslâm'da intihar yoktur, yasaklanmıştır. Sabredersin... Eza cefa gelse, hastalık gelse bile sabredersin.

Sonra, nesli korumayı esas almıştır. "Nesiller pak olsun, kuşaklar sağlam olsun, temiz olsun. Anası belli olsun, babası belli olsun, terbiyesi sağlam." olsun diye, nesli ele almıştır. Nesli korumak görevine yönelik bir sürü tavsiyeleri var.

Sonra, aklı korumayı esas almıştır. Şu dinin büyüklüğüne bak! İslâm, aklın en büyük destekcisidir. Aklı korumayı esas almıştır. Aklın karşısında ne varsa, aklı izâle eden, insanın aklını başından alan, çalan, akılsız yapan ne varsa hepsinin karşısında...

"Efendim Kur'ân-ı Kerîm'de şarap geçmiş de afyon geçmemiş..."

Baştan aklı alıyor mu?

Alıyor.

Tamam, bitti. O da haramdır. Çünkü insanın pırıl pırıl net akıllı olması lazım.

Aklı da esas almıştır.

Malı da korumayı esas almıştır. Müslüman; "Mal benim değil mi? İki arabayı karşı karşıya geçiririm, tokuştururum!" diyemez. İsraf yapamaz. Mala telef veremez. Lâ darara ve lâ dırâr. Kendisi birisine kızdı diye gidip atını öldüremez, harmanını yakamaz. "O öyle yaptıysa ben de onun harmanını yakarım. Ben de onun atını öldürürüm, koyunlarını [öldürürüm]..." Yapamaz! Mala zarar da yok.

Görüyorsunuz, İslâm'ın ne kadar mâkul esasları vardır, ne kadar insanların maslahatını düşünmüştür, ne kadar hayrına esaslar koymuştur... Bu din, Allah'ın bize eşi emsâli bulunmaz bir büyük ikrâmıdır. Emsalsiz bir ikramdır, başka ikrâma da benzemez.

Kardeşlerim!

Bu dine sımsıkı sarılın.

Her iyi şeyin çok düşmanı vardır.

Kuyumcuları soyarlar. Kıymetli şeyin peşinde dolaşan düşman çok olur.

Bu dininizi iyi koruyun!

"Efendim ben koruyorum."

Aman dikkat et; yanlış fikirlere, yanlış inançlara, yanlış kanaatlere, yanlış düşüncelere sahip olma! İslâm'ı iyi anla!

Bazı kardeşlerimizin İslâm'ı iyi anlamadığını görüyorum, duyuyorum; üzülüyorum.

Bu benim konuşmam belki evlenmiş kardeşime gider. Çünkü banta alınıyor. Beni affetsin. Hakkı söylemek zorundayız.

Evlenmiş; hanımının yanında yatmıyor, öbür dairede yatıyor.

Olmaz ki!

Ve inne li-zevcike aleyke hakkan. "Karının da senin üzerinde hakkı var."

Eve misafir geliyormuş; kendisi öbür dairede, misafir bu dairede.

Olmaz!

"Ben sofu insanım."

Ya sofu insanın hanımına muhabbet etmesine mâni yok. İslâm böyle bir şey dememiş. Aile münasebetleri sapasağlam olacak. Gayet hoş olacak. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatı, âilevî düzeni ortada. Bağırma, çağırma, dövme yok.

İslâm'ı iyi anlamıyorlar.

"Çocuğumu iyi yetiştireceğim..." diye, mühendis bir başka kardeşimiz... Avrupa'yı görmüş mübarek... Çok sevdiğim bir kardeş. Neticede benim konuşmamı belki o da banttan, şuradan buradan duyacak... O da affetsin. Avrupa'yı görmüş, Amerika'yı görmüş, mühendislikten sonra iktisat ihtisası yapmış... Çocuğu iyi yetişsin diye öyle dövüyormuş ki... Kafasını duvara vuruyormuş!

Olmaz ki!..

"Efendim o benim çocuğum!"

Çocuğun ama;

Yevme yefirru'l-mer'ü min ahîhi ve ümmihî ve ebîhi ve sâhibetihî ve benîhi li-külli'mri'in minhüm yevme izin şe'nün yuğnîhi.

İnsan yarın çocuğundan da kaçacak. Rûz-ı mahşerde "Çocuk da benden hak ister; aman gözünden uzak kaçayım!" diye kaçmaya çalışacak. Çocuk yarın; "Babam beni haksız dövdü." diye yakasına yapışır.

Oğluna da zulmetmeyeceksin!

"Canım, evin içindeyim, sana ne?!"

Olmaz! Ne "Sana ne!" var, ne "Bana ne!" var; Allah'ın emri neyse hepimiz o emirlerin karşısında saygılı olacağız, el pençe divan duracağız.

Müslüman, çocuğuna asil insan muamelesi yapacak.

"Evlâdım, lütfen şuraya oturmaz mısın? Hadi evlâdım, şunu şöyle yapıver..."

Sen ona ne kadar asaletle muamele edersen aziz kardeşim, o kadar asil insan olur.

Sen onu döversen terbiye mi ediyorsun?

Hayır. Ruhunun bir parçasını yıkıyorsun. Çocuk yıkılıyor. Dayak yemeye alıştırıyor. Dayak yemeye, horlanmaya alıştırıyorsun. O cemiyette sonra nasıl başarı kazanacak?

Etrafımızda Bulgar var, Yunan var, Amerika var, İngiliz var, Rus var. Bir sürü hasım var...

Evlatlarımızı iyi terbiye edeceğiz. Milletimizi iyi terbiye edeceğiz. Çocuklar, insanlar hürriyetine, haysiyetine düşkün, akıllı, mantıklı, sapasağlam, pırıl pırıl insanlar olacak.

"Höyt! Öyle yapma! Höyt! Böyle yapma! Sus! Otur! Konuşma!.."

Ne olur?

Çocuk gelişemez.

Normal, bırak, söylesin.

Hz. Ömer'e cemaatin içinden dediler ki;

"Ya Ömer! Sen eğer doğru yolda olmasan seni kılıçlarımızla doğrulturduk!"

Söz hürriyeti var. Fikirleri söyleyecek.

Şunu demek istiyorum:

Evlatlarımızı iyi yetiştireceğiz. Ailemiz sağlam olacak. Kendi işimiz temiz olacak.

Kendi kızımın evine gittim. Yani kendi evim... Tabii 20-25 senelik yuva... Eşyaları biriktirmişiz...

Eşyanın çokluğundan ziyade temizlik mühim...

Evinin merdivenlerinden çıkarken duvarlar tertemiz badanalı mı değil mi?

"Hocam değil, ne yapayım, apartmanda başkaları da var..."

Olmadı! İslâm temizliği emretmiştir. Merdivenlerin aşağısından yukarıya kadar tertemiz olması lazım.

Kadınlar badanayı eskiden bir pazar günü yapardı. Kadınların temizlik meyanında yaptığı bir şeydi. Kireci tenekenin içinde karıştırırlar, fırçayla duvara sürerler. Kerpiç bir ev; dışarıdan bakarsın, pırıl pırıl, ne güzel... Toprak bir ev; içi kireç badanalı, gayet güzel. Yüznumara; kerpiçten yapılmış, duvarı eğri büğrü, sıvası tam muntazam değil; ama tertemiz, bembeyaz...

Duyduğum zaman ecdâdımızla çok iftihar ettim. Birisi anlattı:

"Bizim küçüklüğümüzde çocuğa beyazdan başka koyu renkli elbise giydirmek ayıp sayılırdı." dedi.

Şaşırdım. Niye ayıp sayılsın?

Şimdi cemaate bakıyorum; kimisi kahverengi giymiş, kimisi lacivert giymiş...

"Koyu renkli giydirmek ayıp sayılırdı."

Neden?

"'Bu temizlikten kaçıyor da kiri belli olmayacak koyu renkler seçiyor.' derlerdi." diyor.

O kadar temiz ki beyazı giydirmekten çekinmiyor. Eğer beyazdan gayri giydirirse; "Bu temizlikte pek o kadar azmi sağlam değil de kir kaldıracak şeyi giydiriyor." diye ayıplanırmış.

Biz böyle bir neslin [torunlarıyız]...

Bizim ninelerimiz -Allah rahmet eylesin- namazda ayrı şalvar giyerlermiş. Öteki şalvarı da temiz zaten ama öyle temiz pak insanlar... Çamaşırın şartlanması diye bir şey vardı. Temizliğe dikkat ederlerdi.

Dinimiz güzeldir, sahip olalım. Hülâsa-i kelâm budur. Sahip olalım.

Burada da, niyet iyi olunca insanın neler kazandığının alâmeti...

Her akşam filanca kardeşim şu kadar âyet okuyup, bu kadar tesbih çekip, şu kadar ibadet edip öyle yatmaya niyetli... O onun o gün akşamki hizbi.

Hizb, "vird" demek; o günkü yapması gereken dualar, tesbihler vesaire...

Bunu yapacaktı; ama yatsıdan sonra eve geldi, otururken koltuğun üstünde uyuya kaldı. Yanına yatıvermiş, yattığının da farkında değil... Bir de baktı ki -farz edelim- sabah ezanları okunuyor. Kardeşim çalışıyor, gündüz yorulmuş, tesbihi yapacaktı, niyeti de vardı; "Yatsıdan eve gideyim de tesbih çekeyim..." diyordu. Ama koltuğun üstünde sabahlayıvermiş. Yapamadı.

Ne olacak?

Allah ona o yapamadığı ama niyet etmiş olduğu şeyin sevabını verecek. Allah'ın ona bir ikrâmıdır.

Bu neyi hatırlattı size?

Bir insan Ramazan'da oruca niyet etti. Oruç tutuyor. Ama bir yere gitti, farkında değil; buzdolabını açtı, sütü içti, yemeği yedi... Elma yedi, meyve yedi... Sonra aklına geldi; "Ya bugün Ramazan'ın biriydi, ben oruçluydum. Hay Allah! Tüh! Unutmuşum!.."

Orucu bozuldu mu?

Hayır. Unutarak yemiş olan bir insanın orucu bozulmadı.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"O yemek ona Allah'ın ikrâmıdır."

Hem orucu devam ediyor hem de yemek yemiş oluyor. Allah ikram ediyor.

Bu uyku da öyle...

Bakın dinimiz ne kadar güzel!

Allah bize dinimizi bütün kalbimizle yaşamak nasip eylesin. Dinimizi sevdirsin. Dinimize ihtimam göstermeyi cümlemize nasip eylesin.

Men nâme alâ iccârin leyse aleyhi mâ yedfeu kademeyhi fe-harre fe-kad beriet minhü'z-zimmetü ve men rakibe'l-bahre ize'rtecce fe-kad beriet minhü'z-zimmetü.

Bu hadîs-i şerîf bir başka hâdiseyi anlatıyor.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

"Bir adam ki evinin damında uyuyor..."

Her evi bizim evler gibi düşünmeyin. Bizim burası yağmurlu bir bölge; biz burada evin üstüne eskiden beri kiremit yapmışız, yani meyilli çatı yapmışız, yağmur akar gider. Ama gidin Doğu Anadolu'ya, Güneydoğu Anadolu'ya; oralarda evlerin üstü düzdür. Mardin, Diyarbakır veyahut bizim Ege'nin köyleri filan; hava sıcak oldu mu dam üstünde, evin üstünde yatarlar.

İccâr, "evin üstü, dam üstü" demek.

"Bir kimse orada uyursa; ama kendisinin ayaklarının döndüğü zaman karşısına engel olacak, mâni olacak bir şey olmazsa ve düşerse ona zimmet yok."

Yani "Allahu Teâlâ hazretlerinin indinde mesuldür.

Onun için herhangi bir af, müsamaha bahis konusu değildir. Allah'ın zimmetinde değildir, hıfz u himâyesinde olmaz. Çünkü tedbire riayet etmedi." demek.

Bunun gibi, bir insan, hava fırtınalı, dalgalı; tuttu gemiye bindi... Kayık küçük, bu havada çıkılmaz, fırtına koptu... O zaman onun da üzerinde zimmet yok.

Yani "Allah onu himaye etmez ve o başına gelen şeyde sorumluluk omzuna biner; hiç kaçacak bir nokta bulamaz, mesul olur." demek.

Bu hadîs-i şerîfin ana fikri, ruhu şudur ki; müslüman tedbiri alacak.

Mâlum, tevekkül konusunda dediler ki;

"Yâ Resûlallah, ne yapalım? Devemizi salıverelim, 'Allah nasıl olsa korur.' mu diyelim?"

Kayyid ve tevekkel. "Deveni bağla, ondan sonra tevekkül et." dedi.

Tedbirini al, takdiri Mevlâ'ya bırak.

Bir grup insan bir kenarda oturmuşlar. Hz. Ömer radıyallahu anh yanlarından geçerken bakmış; oturuyorlar, bir iş yapmıyorlar. Hz. Ömer bu; bütün ümmetten kendisini mesul hissediyor. Dicle'nin kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa kendisini mesul hissediyor, "Korumam lazımdı!" diye düşünen bir insan. Bakmış bir kalabalık, boş yere oturuyorlar.

"Siz ne kimsesiniz? Ne arıyorsunuz? Grup olarak ne yapıyorsunuz burada?"

"Niye çalışmıyorsunuz? İşiniz gücünüz yok mu?" demek istemiş.

Demişler ki;

"Biz tevekkül erbâbıyız, ehli tevekkülüz. Allah bizim rızkımızı verir. Ne olacak çalışıp... Allah herkese yarattığı zaman rızkını yazmamış mı? er-Rızku ala'llâh değil mi? Allah herkese rızkını verir."

Bir muhakeme tarzı, bir düşünce... Çünkü hakikaten Allah kulun rızkını tekeffül etmiştir.

Ve fi's-semâi rızkuküm ve mâ tûadûn.

Allahu Teâlâ hazretleri Rezzâk'tır, kulların rızıklarının hepsine eriştirir. Yarattıktan sonra halsiz mecalsiz komaz.

Hz. Ömer bir sinirlenmiş...

Hz. Ömer kim?

Peygamber Efendimiz'in en yakın sahabîsi, en yakınlarından birisi... Hücre-i saadette kabirde bile aynı [yerde] yatmak nasip olmuş. Oradan anla... Ben öyle anlatıyorum. Hz. Ömer'e kızanlar var da...

Ya kızılacak bir insan olsa nasip olur mu Resûlullah'ın yanında yatmak? Milyonlarca insanın ziyaret ettiği, dua ettiği bir mübarek mahalde Resûlullah ile kabir komşuluğu bir hayırsız insana nasip olur mu? Anlasana biraz, hiç mi idrakin yok? Hiç mi fehmin yok?

Çatıyorlar.

Muhterem kardeşlerim!

Tabii her insanın yaptığı iş bir yandan bakarsan iyi görünür, bir yandan bakarsan kötü görünür. İnsanlar anlayamaz. İşin iç yüzünü Allah bilir.

Ama bir de insanın umumî bir [özelliği] vardır.

Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ne demişler?

Muhammed el-Emîn. "Emniyetli Muhammed."

Ömer el-Faruk. "Hakkı bâtıldan tefrik etmekte sapasağlam muhakemesi olan Hz. Ömer."

Âdil; hakkı bâtılı, eğriyi doğruyu 'şıp' diye ayırt edebilen kimse.

Ebû Bekir es-Sıddîk. "Tasdikte hiç tereddüt etmeyen, imanı, bağlılığı sapasağlam olan..."

Efdalü'n-nâsi fi't-tasdîk Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh.

Hiç tereddüt etti mi?

Dediler ki;

"Yâ Ebû Bekir, senin bu bağlandığın şahıs bir de; 'Miraca çıktım.' diyor. Sanki bir gecede kalkmış da Kudüs'e gitmiş."

Ona itiraz yolunu söylüyorlar da, o da dedi ki;

"O dediyse öyledir."

Yalan söylemez, biliyor çünkü...

"O dedi mi? Siz mi uyduruyorsunuz, o mu dedi?"

"Yok, biz uydurmuyoruz, valla dedi..."

"Tamam, o dediyse öyledir."

İtimat, bağlılık...

Hakikaten de Hz. Peygamber el-Emîn; yalan söylemez, yanlış söylemez, eksik söylemez. Yanında bir kusur işlerse susmaz. Takrirî sünneti var. Efendimiz'in yanında bir şey yapıldığı zaman ses çıkartmamışsa diyorlar ki; "Sükut etti. Yoksa müdahele ederdi. Etmediğine göre bunda bir mahzur yok." Sünnet-i takrîriyye. Ses çıkartmamış, demek ki olabilecek bir şey.

Onun din anlayışı iyi" demek istiyorum. Dini güzel, tam kavramıştır. Ruhunu iyi anlamıştır. Tevekkül nedir, Allah'a dayanmak nedir, onları iyi bilecek bir insan. Dedi ki;

"Siz mütevekkiller değil, müteekkillersiniz, yiyicilersiniz; çalışmıyorsunuz, başkasının sırtından geçiniyorsunuz!"

Mütevekkil o kimsedir ki; tarlayı sürer, tohumu eker, üzerine düşen her türlü hizmeti ifâ ettikten sonra Allah'ın rahmeti yağmurundan ümit tutar, Allah'a tevekkül eder; "Ben üzerime düşen kulluk vazifemi yaptım. Elbette Mevlâ beni aç açık bırakmaz. Elbette buğdayım mahsul verir. Elbette bunun bir karşılığını görürüm." diye...

Tevekkül öyle, yani vazifeyi yaptıktan sonra... Tevekkül, deveyi bağladıktan sonra... Sen kul olarak üzerine düşeni yapacaksın, ondan sonra [tevekkül edeceksin.]

Adam damın üstünde uyumuş. Korkuluk yok. İnsan uykuda bacağını bu tarafa atar, bu tarafa atar... 'Pat' damdan düştü... Tedbir almadığı için mesul.

Fırtınalı havada sandala bindi. O zamanın sandallarını da düşünün, şimdikinin yanında o zamanın hâlini de düşünün. Alabora oldu, boğuldu; mesul.

Bu hadîs-i şerîf bize vazifelerimizi hatırlatıyor. Vazifeleri yapmadığımız zaman mazeretimizin kabul edilmeyeceğini bildiriyor.

Muhterem kardeşlerim!

O halde, hanımımıza karşı vazifelerinizi bilin. Çoluk çocuğunuza karşı vazifelerinizi bilin. Rabbiniz'e karşı kulluk vazifelerinizi bilin. Çevrenize, cemiyetinize, bağlı bulunduğunuz ümmetinize milletinize karşı vazifelerinizi bilin. Sonra mesul olursunuz. Sonra Allah'ın himâyesi kalmaz.

Bu bana bir şeyi daha hatırlattı, muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz emr-i mâruf nehy-i münker vazifemiz, farîzamız hakkında buyurdu ki;

"Ya emr-i mâruf nehy-i münker yaparsınız, ya da Allah başınıza öyle belalar musallat eder ki içinizdeki salih kimseler, has kullar bile el açar dua eder de Allah o belayı kaldırmaz."

Emr-i mâruf nehy-i münker vazifesi nedir?

İyi olan şeyi teşvik etmek, yapmaya yaptırmaya çalışmak, öğretmeye yaymaya çalışmak; kötü olan şeyi yaptırmamaya, engellemeye gayret etmek.

Gücün yetiyorsa bulunduğun yerde içki içirtme. Gücün yetiyorsa bulunduğun yerde edepsizlik, ahlâksızlık yaptırtma. Gücün yetiyorsa kirliliği pisliği önle, aldatmayı dolandırmayı önle, zulmü gadri önle. Gücün yetiyorsa buna çalış.

Emr-i mâruf nehy-i münker yapmadı; o zaman mahvolur!

Salih kimseler dua ediyor... "Duası çok makbul mübarek bir insan, ak sakallı, pîr-i fâni; bir hastaya dua etti, 'şıp' diye hastalığı geçti; çocuğu olmayan bir kimseye dua etti, hemen ertesi sene çocuğu oldu. Duası çok makbul." Onun bile o hususta duasını Allah kabul etmez.

Ben bir hadîs-i şerîf okudum, tüylerim diken diken oldu! Peygamber Efendimiz'den rivayet olunmuş ki;

"Âhir zamanda, ümmet fesada uğradığı zaman -yani bozulduğu zaman, Allah'ın yolunda gitmeyip de yanlış bir yol tutturdukları zaman- salih kimseler dua ederler..."

"Yâ Rabbi! Şu Ümmet-i Muhammed'e rahmeyle. İşlerini kolaylaştır. Düşmanlardan kurtar. Şöyle eyle, böyle eyle..." diye dua eder.

Hoşuma gitti:

Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafında tavaf ederken herkes; "Aman yâ Rabbi! Beni cehennemden koru! Aman yâ Rabbi! Bana cenneti nasip et!" diye dua ediyor. Bir mübarek, iki gözü iki çeşme;

"Yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'e rahmeyle. Yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'in mazlumlarını koru. Aman yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'i lütfunla ıslah eyle. Aman yâ Rabbi! Müslümanların gönüllerini birbirine cem' eyle. Kardeşlik şuuruna nâil eyle..."

Baktım, hiç kendisinden bahsetmiyor; hep ümmete dua ediyor.

Hadîs-i şerîfte diyor ki;

"O zaman da o salih kula Allahu Teâlâ hazretleri buyururmuş ki;

'Sen kendine dua et, onlara dua etme. Ben onlara kızgınım!'"

Allah'ın kızgınlığına uğramak ne kötü şey!

Ey sevgili kulum! Ben seni seviyorum ama onlar için benden bir şey isteme, ben onlara kızgınım. Ben onlara yapacağımı biliyorum!"

Bu hadîs-i şerîften insanın tüyleri diken diken olur!

Allah'ın gazap ettiği bir kul olmak, kızdığı bir kul olmak ne kadar kötü! İstersen dünyaları al... Boğaziçi'nde köşkün olsun, bankalarda yığın yığın hazinelerin olsun; ne kıymeti var? Allah sevmedikten sonra ne kıymeti var kardeşim?

Allah'ın rızasını ara. Allah'ın rızasını gözet. Allah'ın yolunda yürümeye gayret et. Allah'ın gazap etmediği, sevdiği bir insan olmaya gayret et. Tedbirini al. Takdir Hüdâ'nındır; ne dilerse öyle yapar. Ne gelirse sabredersin. Ama sen tedbirini al. "Ben elimden geleni yaptım." dersin. Tedbirini almazsan mesul olursun.

Men nâme ve hüve câlisun fe-lâ vudû'a aleyhi fe-izâ vada'a cenbehû fe-aleyhi'l-vudû'u.

Abdullah b. Amr İbnü'l-Âs radıyallahu anhümâ -babası da kendisi de sahabi- rivayet eylemiş. Dört Abdullah'tan, mübarek, alim Abdullah'tan birisi bu, abâdile-i erbaa'dan.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bir insan oturduğu yerde içi geçer de uyursa..."

Uyur mu?

Uyuruz. İnsan yorgun olur, erken kalkmış olur, geç yatmış olur; uyur.

"Allah Allah... Uyuyuvermişim. Nasıl olduğunu da hiç anlayamadım."

Almanya'da bir arkadaşım var. Akşam eve geldi, gülüyor ama tebessümü acı... Yani çok korkmuş, şafak atmış. "Bugün otobanda giderken..." Orada 150-160 süratle, hızlı gidiliyor. Yol müsait. "Öyle giderken uyumuşum, rüya da gördüm." diyor. Direksiyonun başında uyumuş, rüya da görmüş, bir uyanmış... Yine bir şey olmamış. Rüyayı çok kısa bir zamanda görmüş demek ki... İnsan uyur. Direksiyonda uyumak istemez ama orada bile uyumuş.

Bir de [Cuma hutbesi] oldu mu... Zaten şeytanın işidir. İmam efendi cuma günü minbere çıkar; başlar horultular... Yandaki dirsek yapar; "Şşt! Uyuma!" diye... Çünkü rahatı gördü mü uyumaya başlıyor.

İlim meclisinde uyumak şeytânîdir. Bunu bilin ki o rahmânî bir uyku değil. İlim meclisinde uyumak olmaz. İlme kendini verirsen uyumazsın.

Meraklı bir şey olsa... "Hiç para vermeden 100'er bin lira para kazanacaksınız. Şimdi size usûlü söylüyorum." desem herkesin gözü dört açılır.

Sen dininin ahkâmını merak edersen uyumazsın.

Tabii hocalara da biraz [görev] düşüyor. Herkesin bildiği bir tarzda basmakalıp bir şeyi anlatınca, "Ey mübarek cemaat-i müslimîn! Şu şöyle oldu..." deyince; "Haa, hoca şundan bahsedecek, şunları söyleyecek." Bildi, tamam, o zaman uyku basıyor.

Ama olsun; et-tekrâru ahsen velev kâne yüz seksen. Yine dinle. Sevabı var, feyzi var, bereketi var. Uyumaması lazım.

İnsan uyuyuverdi... Oturduğu durumda uyudu. Cuma günü safta otururken uyudu.

Ne olacak? Çıkıp dışarıda tekrar abdest mi alsın?

Hayır. Peygamber Efendimiz;

"Otururken uyuyan kimsenin abdest alması gerekmez." diyor.

Neden?

Tabii bazı şeylerin hikmetini anlarız, bazılarını anlayamayız, anlamak için uğraşırız. Otururken insan uyusa bile abdesti bozulmaz, yani bozulmayacak durumda olur.

"Bir yere yastlandı mı..." diyor Efendimiz, bu hadîs-i şerîfinde... Yanını yere koydu mu... "Durun bakalım biraz bana yer verin..." Elini yastık yaptı, uzandı. Uyudu mu abdesti gider.

Bizim mezhebimizde fukahâmızın [görüşü] de işte bu hadîs-i şerîfte anlatılmış, bu tarzda.

Gelelim bundan sonraki hadîs-i şerîfe:

Men nâme alâ tesbîhin ev tekbîrin ev tehlîlin ev tahmîdin buise aleyhâ yevme'l-kıyâmeti. Ve men nâme alâ ğafletin buise aleyhâ yevme'l-kıyâmeti. Fe-avvidû enfüsekümü'z-zikre inde'n-nevmi.

Bu hadîs-i şerîf de Deylemî'de zikredilmiş. Râvisi el-Hakem b. Umeyr.

Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kim ki tesbih etmiş olarak, tekbir çekmiş olarak, lâ ilâhe illallah demiş olarak, elhamdülillah demiş bir vaziyette uyumuşsa kıyamet gününde bu uyuduğu güzel tesbihler, tekbirler, lâ ilâhe illallahlar, elhamdülillahlar ile kalkar, ba's olur. Her kim ki gaflet ile uyumuşsa kıyamet gününde gafletle kalkar."

Onun için, kendinize uyumaya doğru varırken zikir alışanlığı edinin, âdet hâline getirin. Uyurken tesbih çeke çeke uyuyakalın.

Tesbih ne demek?

Tesbih, kısacası sübhanallah demektir. Tabii sübhanallah'ın arkasında sübhâne'llezî kezâ kezâ... çeşitli sıfatlar, sıla cümleleri gelebilir. Sübhanallah, "Yâ Rabbi! Sen her türlü noksandan münezzehsin. Her türlü kemalâta sahipsin. Her şeye gücün yeter. Her şeyin güzeldir. Her şeyin tamdır." demektir.

Tekbir ne demek?

Allahu ekber demek. Ne demek?

"Allahu Teâlâ hazretleri hiçbir şeyle mukayese edilmeyecek kadar büyüktür."

Hiçbir şeyle mukayesesi mümkün değil. Büyüklüğünü anlamanın imkânı yoktur. Bu akıl o kadar büyüklüğü kavrayamaz. Ama âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Ve mâ kaderu'llâhe hakka kadrihî. "İnsanlar Allahu Teâlâ hazretlerinin kadrini anlayamadı, takdir edemediler." Ve'l-ardu cemîan kabdatuhû yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde bütün yeryüzü O'nun için bir tutamdır." Ve's-semâvâtu matviyyâtun bi-yemînihî. "Yedi kat sema, yıldızlar âlemi Allahu Teâlâ hazretlerinin kudreti elinde dürülmüş haldedir."

"Semalar avucu içindedir." diyelim. Ama tabii Allahu Teâlâ hazretlerinin yemîni ne demek, muradını Allahu Teâlâ hazretleri bilir.

Fakat şu bizim büyük büyük varlıklar olarak gördüğümüz yerler gökler Mevlâmız'ın avucu içindedir. Öyle azamet, öyle kibriya sahibidir.

Tekbir o.

Tehlil ne demek?

Kısaca, lâ ilâhe illallah demek. O ne demektir?

"Allah'tan gayrı ilah yok." demek.

"Allah'tan gayrı ilah yok." ne demek?

"Tapınılacak başka varlık yok. Kulluk edilecek başka varlık yok. O tektir. Sadece O'na tapılır."

"Putlara tapsak da onlar ona şefaatçi olsa..."

Eski müşrik Araplar öyle demişler. Öyle şey yok. Allah'a hiçbir şeyi şerik koşmak yok. Mevlâmız şeriksiz, nazîrsiz, ortaksız, misalsiz, misilsiz...

Ancak O'na ibadet ederiz. Ancak O'na kulluk ederiz. Ancak O'ndan yardım dileriz. Her şey zaten O'ndan gelir.

Ne kahrı dest-i âdâdan, ne lütfu âşinâdan bil.

Umûrun Hakk'a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ'dan bil.

Sana kahır geldi, bir yerden bir tokat yedin; ticarî hayatta tokat yedin, içtimâî hayatta tokat yedin...

"Falanca yaptı..."

O yaptı ama o sebep; müsebbib Allahu Teâlâ hazretleridir, onu sana göndermiş.

Bir lütfa erdin, filanca sana getirdi. Ama asıl lütuf Allah'tandır. Ona da teşekkür et ama bil ki Allah nasip etmeseydi o getiremezdi, yarı yolda kalırdı, mümkün değil. Nasip eden Allah.

Ben Nasreddin Hoca'nın bazı fıkralarını vaazda anlatıyorum. Hoşuma gidiyor. Güzel fikirleri ihtivâ ediyor. Ana fikri güzel.

Güya Timur -halbuki Timur'la muâsır mı değil mi, belli değil- yoldan geçeni çeviriyormuş;

"Gelin bakalım karşıma..."

Soruyormuş:

"Ben zalim miyim, mazlum muyum?"

Orduyla geldin, burayı istilâ ettin, şehirleri yaktın yıktın, mallara el koydun.

"Zalimsin!"

"Vay edepsiz!" Pat küt pat küt dövdürtüyormuş. Kendisine "zalimsin" diyenleri dövdürtüyormuş.

Onun dayak yediğini gören bir başkası bu sefer ne diyecek?

"Yok yok, zalim değilsin, mazlumsun."

"Yahu edepsiz! Bu kadar şey yapıyorum, kim bana ne yapmış ki? Seni yalancı dalkavuk seni!.." Onu da dövüyormuş.

"Zalim" diyeni de dövüyor, bir bahane buluyor, "mazlum" diyeni de dövüyormuş. Demişler ki;

"Hocam bu adamdan bıktık yahu... Gel de şuna bir şeyler söyle. Tatlı sözlüsün, güleç yüzlüsün, hikmetli konuşursun. Bizi bu adamdan kurtar."

"Olur." demiş. Onun o adam çevirdiği yerden yürümüş.

"Gel hoca buraya!"

Onu da almış.

"Söyle bakalım; ben zalim miyim, mazlum muyum?"

Demiş ki;

"Sen bizlere Allah'ın adalet kılıcısın. Zalim biziz ki Mevlâ seni gönderdi bize!"

Çok hoşuma gidiyor... "Zalim biziz ki Mevlâ seni gönderdi bize..." Yani tokat Timur'dan ama müsebbib Allahu Teâlâ hazretleri. Bunlar cezayı hak ettiler de onunla cezalandırıyor.

Bu sözler nereden açıldı?

Lâ ilâhe illallah. Güç kuvvet Allah'ta...

Hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ. Sen kulluğunu iyi yap, bak nasıl olacak iş. Sen cezayı hak ediyorsun, ondan sonra "Ali yaptı, Veli yaptı, Ahmet yaptı, Mehmet yaptı..." Kabahat sende; kabahati işledin, ondan.

Lâ ilâhe illallah bu.

Lâ ilâhe illallah'ın çok mânaları var. İnsan işin derinliğine daldı mı, lâ ilâhe illallah üzerinde aylarla yıllarla konuşur. Çok derin mânası var.

Ve'l-tahmîd. Tahmid de, elhamdülillah demek.

Elhamdülillah ne demek?

"Allah'a hamd olsun." demek.

"Allah'a hamd olsun." ne demek?

"Yâ Rabbi! Her türlü övgü, medih sanadır." demek.

"Neticede sen veriyorsun, onun için sanadır." demek. "Her türlü kemalât ile muttasıfsın, onun için sanadır." demek.

Güzel şey övülmez mi? "Aferin, çok güzel yapılmış!" denmez mi?

Allahu Teâlâ hazretleri de her türlü kemâlâtın sahibi olduğu için elhamdülillah. "Hamd, Allah'adır."

İşte insan bu güzel sözlerle, bunları söyleye söyleye, bu fikirleri düşüne düşüne uyuyup kalırsa ne olacak?

Bu îtiyat edinmiş olan bir insan rûz-ı mahşerde, kıyamet koptuktan sonra kabrinden kalkarken de sübhanallahlar, elhamdülillahlar, Allahu ekberler, lâ ilâhe illallahlarla kalkar.

el-Hamdü lillâhi'llezî ezhebe anne'l-hazen inne Rabbenâ le-ğafûrun şekûr. "Bizden bu üzüntüleri bertaraf eden Mevlâmız'a hamd ü senâlar olsun. Rabbimiz çok mağfiret sahibi, çok nimetler bahşedip de bize lütfetmiş Rabbimiz'dir..." diye, mü'min kul şükrede ede, hamd ede ede kalkacak; buna kendisini alıştırırsa...

Gafletle uyudu; ne abdesti var, ne namazı kıldı... Televizyonu seyretti etti, akşam da zaten midesini mumbar dolması gibi doldurdu; yedi yedi yedi... Zaten ayakta durması mümkün değil. Gözleri süzülürken, televizyonu seyrederken uyudu kaldı. Ondan sonra da teheccüd vakti geçti, sabah namazı vakti geçti... Saat çaldı saat 8'de... "Aman! Daireye geç kalıyorum!" Gözleri çapaklı ayıp olur; hemen yüzünü yıkadı, pantolonu giydi...

Hani sabah namazı? Hani yatsı namazı? Hani gece ibadeti?..

Allah ıslah etsin.

"Öyle gafletle yatan da yarın gafletle kalkacak." demek bu.

Veyahut; bu uyku bir küçük ölümdür, kardeşlerim. İnsan yatar; ya uyanır, ya uyanmaz. Böyle yatarsa iyi kalkar. Gafletle yatarsa gafletle kalkar.

Onun için, "Uyurken zikri kendinize âdet, îtiyat hâline getirin." diye Efendimiz böyle tavsiye etmiş. Benden söylemek.

Bu hadîs-i şerîf de zikr ü tesbihâtın dinimizde mevcut olduğunun delillerindendir. Büyüklerimizin yolunun sağlam, doğru olduğunun işaretlerindendir.

İzin verirseniz bir hadîs-i şerîf daha okuyalım.

Men nezere en yutîa'llâhe fe'l-yuti'hu ve men nezere en ya'siya'llâhe fe-lâ ya'sîhi.

Bu, Hz. Âişe radıyallahu anhâ anamızdan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir.

Allah şefaatine nâil etsin. Hz. Âişe, çok hünerli bir validemiz. Doktor gibi tıp bilirmiş. Çok güzel ferâiz bilirmiş; matematik bilgisi ister, yani insanın zihninin gelişmiş olması lazım. Pek çok kimse gelir; "Ya validemiz, işte şöyle oldu böyle oldu... Şu miras taksimi nasıl olacak?" diye, ince hesapları ondan sorarlarmış.

Râvi yemin ederek söylüyor ki; "Çok meşhur büyük sahabenin Hz. Âişe'ye mesele sormaya geldiğini bilirim." diyor. Kendisi de demiş ki;

"Ey halacığım, ey teyzeciğim! Resûlullah'ın zevcisisin, müslümanların anasısın, senin dinî bilgine hiç şaşmıyorum. Şu tıbbı nereden öğrendin? Şu doktorluğu nereden öğrendin?" diye sormuş.

Çok güzel ilaçlar bilirmiş. O zamanın [bilgisine] göre çok güzel tedavi [yöntemleri] bilirmiş.

Allah şefaatine erdirsin. Evlatlarımızı Hz. Âişe validemizin yolunda eylesin. Hanımlarımızı Hz. Âişe validemizin yolunda eylesin. Yani uyanık, bilgili, gördüğünü kapan, öğrenen...

Müslüman öyledir, âciz değil...

Şimdi ben üzülüyorum. Sizinle dertleşiyorum... Hacda bakıyorum müslüman kadınlarına; şişman, adım atamıyor, nefes alamıyor, yanaklarından ter boşanıyor... Ya çakı gibi olması lazım! Erkeği de kadını da uyanık, zeki, anlayışlı, basiretli, dikkatli, intibak etmiş olacak. İyi bir anne, bir evin direğidir; kocasını da çeker çevirir, çoluk çocuğunu da çeker çevirir. Politika yapar, piyazlar, ne yaparsa yapar; çocuğuna Kur'an öğretir, dinini öğretir, Müslümanlığın inceliklerini öğretir. Anne çok kıymetli. Evlat, babadan ziyade anne terbiyesi alır.

Onun için, Allahu Teâlâ hazretleri evlatlarımızı, karılarımızı, kızlarımızı Hz. Âişe yolunda eylesin.

Onun rivayet ettiği hadis. Nezir mevzuunda. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kim Allah'a itaat etmek mevzuunda nezretmişse, adak adamışsa nezrine vefa göstersin, riâyet etsin. Her kim ki Allah'a isyan vâdisinde, günah yolunda nezirde bulunmuşsa Allah'a isyan etmesin, o nezrini tutmasın."

Bunu birazcık açıklayıvereyim. Çünkü oluyor, canlı bir mesele.

Nezir ne demek?

Nezir, "bir insanın kendi kendisine gerekli olmayan, mecburiyet olmayan şeyi bir şarta bağlı olarak mecbur etmesi" demek.

"Eğer imtihanı geçersem bir kurban keseceğim."

İmtihan geçilince kurban kesmek dinimizin bir mecburiyeti değil. Ama gönlünden koptu...

"Eğer bir erkek çocuğum olursa bir kurban keseceğim. Beş tane kız oldu, altıncısı erkek olursa iki kurban keseceğim."

Bir tane kesmek, iki tane kesmek... Veyahut;

"Cümle cihan halkını davet edeceğim, şu kadar bir ziyafet çekeceğim."

Böyle bir nezir...

"Eğer şu işten kurtulursam, şu ticarî borcumu ödersem şöyle yapacağım, böyle yapacağım... Filancaya gideceğim, filanca hayır kurumuna, filanca vakfa bu kadar para vereceğim..." dedi.

Tamam, bunlar güzel şeyler.

Kimisi de diyor ki;

"Eğer şu işim olursa on şişe rakı içeceğim."

Tevbe estağfirullah!

"Ya etme, içme..."

"Nezrettim, adak adadım." diyor mesela...

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Bir insan iyi sevaplı bir şey adamışsa ona vefa göstersin, yapsın."

Çünkü İslâm'da söz önemlidir.

Bizi cennete götüren şey nedir?

Çok şeyler var da; şu dil insanı cennete götürür.

Cehenneme götüren şey nedir?

Birçok sebepler vardır da; şu dil çok insanı cehenneme götürür. İnsanların cehenneme gitmesine sebep olur. Bu ağzımızın içindeki şu küçücük et parçası insanı mahveder veya ihyâ eder...

Söz ola kese savaşı,

Söz ola bitire başı.

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ede bir söz.

Öyle söz olur ki kavgayı keser, savaşı bitirir, sulh olurlar. Tatlı güzel konuşur, ikna eder.

Söz ola bitire başı. Bitirmek; iyi etmek. Baş; yara. "Öyle söz olur ki yarayı iyi eder." Maddî mânevî yarayı tedavi eder, merhem olur.

Söz ola kese savaşı,

Söz ola bitire başı

Bazıları da diyor ki;

Söz ola kestire başı.

O da doğru. Ama Yunus'un söylediği; Söz ola bitire başıdır. İşin doğrusu o. Oradaki başın "yara" mânasına geldiğini bilmediği için, "Ya 'başı bitirmek' ne demek?" diye mânasını, o devrin Türkçesini anlayamadığı için, bu sefer başı kestirmekten tutturmuşlar. O da doğru... Bir yanlış söz söyler, bir yanlış iş yapar, kelle gider... Maddeten veya mânen gider.

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ede bir söz.

Zehirli bir aş, acı, kıymetsiz, tadı tuzu olmayan bir şey bal kaymak olur. " İki gönül bir olursa samanlık seyran olur." dediği gibi... Muhabbet olunca acı aş da tatlı olur. Söz çok kıymetli.

Onun için, İslâm söze önem vermiştir.

"Ben şaka yaptım, karımı boşamak niyetinde değildim."

Öyle şey yok. Bu şakaya gelmez. Dil önemli...

"Şaka yapmıştı, söyleyiverdim."

Öyle şey yok. Sözüne uyacak.

Nezir konusunda Kur'ân-ı Kerîm'de de bir âyet-i kerîme hatırlayıverdim. Hz. Meryem validemizin anası Meryem validemize hamile, daha doğum olmamış, buyuruyor ki;

Rabbi innî nezertü leke mâ fî batnî muharraren fe-tekabbel minnî. "Yâ Rabbi! Şu benim karnımdaki yavrumu sana muharrer olarak adadım. Benden kabul eyle."

Muharrer ne demek?

O devrin dinî örfüne âdetine göre evlâdını; "Bu evlâdımı ibadethaneye vakfedeceğim; ibadet ehli, din adamı olsun." diye, Allah yoluna adarlardı.

"Karnımdaki yavrumu ibadete adadım." diyor. Din adamı olacak, ibadet ehli olacak. Yani kendisi evlâdını başka işlerde kullanmayacak, din yoluna verecek.

Felemmâ vada'athâ kâlet rabbi innî vada'tuhâ ünsâ.

"Doğum olunca dedi ki; 'Yâ Rabbi! Kız doğdu!'"

O erkek olacak sanıyordu. Muharrer olarak ibadethaneye nezredilen, adak edilen erkek çocuklar olurdu.

"Yâ Rabbi! Bu kız oldu..."

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Vallâhu a'lemu bimâ vada'at. "Allah onun ne doğurduğunu biliyor."

Söz kesinleşti, o da adak olacak.

Neticede Meryem validemizi -mâlum- ibadethaneye verdiler, vakfettiler; ibadet ehli, günlerini ibadetle geçiren, cennet hatunlarının başta gelenlerden bir kimse oldu. Meryem validemiz...

Hıristiyanlar Müslümanlığı bilmezler. Bilseler bizim Meryem validemizi ne kadar sevdiğimizi... Çocuklarımıza Meryem adını koyduğumuzu... Hz. İsa Efendimiz'i aleyhisselam bir peygamber olarak tanıdığımızı bilseler insafa gelip müslüman olurlar. Ama bilmiyorlar!

Kabahatin bir kısmı da bizde; bildirmek için sağlam çalışma yapmamışız! Adamlar ta bizim memlekete, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya geliyorlar da biz oralara İslâm'ı anlatmak için organizasyonumuzu sağlam kuramamışız. Biz sağlam kuramayınca onlar bâtıl yolda olduğu için dini de yanlış yolda kullandıklarından dünya üzerinde insanlığa çok zararlı oluyor.

Biz İslâm'ı tebliğ edeceğiz.

Bizim kardeşlerimizden bir grup -Söz sözü açıyor ama güzel şeyler bunlar, dikkat edin, vazifenizi bilin!- Amerika'ya gitmiş. Washington camiinde konferans vermeye kalkmışlar. Hoparlörü de dışarıya vermişler. Dışarıdan duyuluyor. "Hıristiyanlık, Müslümanlık, Hz. İsa, Hz. Muhammed aleyhimesselam..." böyle sözler... Dışarıdan geçen bir Amerikalı dinlemiş, ilgisini çekmiş, durmuş. Hoparlörden konuşmayı biraz dinlemiş. Bakmış canlı, enteresan bir mevzu; kendisinin ilgisini çekmiş, içeri girmiş. Bakmış yer müsait, oturmuş. Sonuna kadar dinlemiş. Adamlar anlatıyorlar:

"Hak din İslâm'dır. Hz. İsa da bir peygamberdi. Allah'ın oğlu olmaz. Bir kuldu, peygamberdi. Annesi de sıddîka idi, bir sâliha hatun idi, ehli namus, Meryem el-Betûl, pak bir kimseydi. O devir geçti. Allah ondan sonra bir peygamber daha gönderdi. Nasıl İbrahim peygamberse, nasıl Musa peygamberse, nasıl Harun peygamberse, nasıl Yahya peygamberse -aleyhimüsselam- Hz. İsa da bir peygamber. Niye ötekilere de kullanılan o sıfatı berikisine kullanınca ona 'Allah'ın oğlu' diyorsunuz? Böyle şey olmaz!" diye, İncil'den onlara misaller vererek, âyetleri okuyarak güzelce ikna etmişler.

Amerikalı demiş ki;

"İkna oldum. Tamam, müslüman olmayı kabul ettim. Ne yapmam lazım?"

Demişler ki;

"Öyle merasime lüzum yok. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû dersin, işte İslâm'a girdin..."

Çünkü bu bir kabul meselesidir. Allah'ın varlığını birliğini kabul ediyorsun. Hz. Muhammed'in O'nun Resûlü olduğunu kabul ediyorsun. İslâm'a girdin..

"Sonra ne yapmam lazım?"

Demişler;

"Belki yıkanmadığın için yıkanman gereken bir durum vardır, yıkanman lazım. Gusül abdesti al."

"Peki, siz benim kalbimi iman ile temizlediniz, bütün bâtıl itikatlardan pak eylediniz; ben de gideyim evde dışımı pak edeyim."

Abdest almış, yanlarına gelmiş, gruplarına katılmış. Derslerine devam etmiş. Güzel müslüman olmuş. Hatta Ortadoğu'ya gelmiş, Kuveyt'i gezmişler, Mısır'ı gezmişler. Hac mevsiminde haccetmişler. Oradan da Pakistan'a gitmişler. Pakistan'da binlerce insanın toplandığı büyük bir toplantıda söz almış. Demiş ki;

"Ey müslümanlar! Allah sizlerden razı olsun. Ta Amerika'ya geldiniz, bizi yanlış bir inançtan kurtardınız. Hak yola girmemize vesile oldunuz. Ben mühendisim. Dünya ilimlerine sahibim. Siz din yolunda çalıştınız, yetişmiş bir mühendis kazandınız. Üniversite parası vermenize lüzum yok. İşte bir müslüman mühendis kazandınız. Buna devam edin, bu kârlı bir iş..."

Çünkü yetişmiş insanı kazanıyor. Küçükten çocuğu yetiştirmeye çalıştırırsın; ilkokulda tamam, ortaokulda tamam, lisede kaçar, kayar, düşer, yanlış yollara gidebilir.

"Siz yetişmiş bir insan kazandınız. Size müteşekkirim. Bu yola devam..."

"Ama iki elim yine kıyamet günü yakanızda olacak!" demiş.

Şaşırmışlar; "Allah Allah, ne biçim adam; hem teşekkür ediyor hem de bizi tehdit ediyor."

"İki elim yakanızda olacak!"

"Niye?" demişler.

Demiş ki;

"Tabii ya! Niye on sene önce gelmediniz Amerika'ya?! O zaman benim anam sağdı, ona da söylerdim, o beni severdi, o da müslüman olurdu. Şimdi yanlış bir inançla âhirete göçtü. Anam babam müslüman olmadı. Halbuki ben onları seviyordum. Bâtıl bir inançla göçtüler. Siz geç geldiğiniz için Amerika'ya bunun hesabını size rûz-ı mahşerde soracağım!"

Dünya bizi bekliyor, kardeşlerim!

Dünya müslümanlara muhtaç!

Dünyada müslümanlar meydanda olmadığı için edepsizler meydanda... Komünisti meydanda, kapitalisti meydanda...

Güney Afrika'daki ırçılık hadiselerini görmüyor musunuz? Zencinin renginden dolayı horlandığını görmüyor musunuz? Afrika'da dönen dolapları, Orta Amerika'da gerillaların yaptığını görmüyor musunuz?

Dünya kaynıyor!

Dünya insanlığa muhtaç. İnsafa muhtaç. Merhamete muhtaç. İmana muhtaç. İnanca muhtaç. Nasihate muhtaç.

Biz de yan gelmiş yatıyoruz.

Olmaz! Allah bunu bizden sorar!

Oranın zavallıları da sıkıştığı zaman soracak. "Niye gelmediler yâ Rabbi!" diye onlar bizden hesap sorarlar. Biz de vazifemizi yapmadığımız zaman, tedbirimizi almadığımız takdirde -almamış isek- biz de o sorgunun suâlin muhatabı oluruz!

Evlâdımız bizi sorgu sual eder. Çünkü bakıyorsun babası iyi, anası iyi; çocuk sapıtmış. Gördük... Geçtiğimiz devrelerde gördük. Anarşist mücadelede öldürüldü. Babası camiden çıkmayan insan... Öyleleri de oldu. İsmini hatırlayamayacağım ama Ankara'da beş vakit namaz kılan bir kimsenin çocuğu. Çocuğu babasının yolundan saptırılmış.

Onun için, çalışacağız! Bütün dünya bizi bekliyor! Bizim çalışmamızı... Yani bizim çalışmamıza bağlı. Biz çalışmazsak o adamların dünya hırsından gözleri dönmüş.

Neden Güney Afrika'da bu kıyametler kopuyor?

Ah canım kardeşim; elmas madenleri var, uranyum madeni var, filanca var falanca var... O kör olasıca elmasın yüzünden oluyor bunlar! O insanların o ızdırap çekmesi o işte materyalistlikten, imansızlıktan oluyor. Nefret ediyor insan... "Elmas yüzük takmayın!" diyeceğim, yazacağım. Kendi çoluk çocuğumuzda da var ama yazacağım. Elmas yüzük takmayalım. Ondan oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bize vazifesini müdrik, şuurlu olma nimetini ihsan eylesin. Rızası yolunda ömür geçirmeyi nasip eylesin. Rızasına aykırı yollardan kurtarsın. Adımlarımızı, oradan nasiplerimizi kessin. Haramlardan bizi korusun, kurtarsın. Sevdiği razı olduğu kullarının zümresine dünyada âhirette dâhil eylesin. İyi kullarından ayırmasın. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı