M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 332.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu âlâ hayra halkıhî Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve selem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

Kâlet Ümmü Süleymâne'bni Dâvûde li-Süleymâne'bni Dâvûde yâ buneyye lâ tüksiri'n-nevme bi'l-leyli fe-inne kesrate'n-nevmi bi'l-leyli tetrukü'l-insâne fakîran yevme'l-kıyâmeti.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâle ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi hepinizin üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, mübarek ve şerîf hadislerinden bir miktarını size anlatmaya gayret edeceğim.

Hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmezden önce boynumuzun borcu, gönlümüzün vazifesi olmak üzere Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ruhu için, sonra sair enbiyâ ve'l-mürselînin, bütün evliyaullahın, cümle sâdât-ı meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin ve eserin müellifi hocamızın hocası Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi rahmetullahi aleyh hazretlerinin ruhu için, onun hocalarının, talebelerinin ruhları için, hocamız, üstadımız Muhammed Zahid-i Bursevî hazretlerinin ruhu için, bu kitabın içindeki bilgilerin, hadîs-i şerîflerin bize kadar ulaşmasında emeği geçmiş olan bütün alimlerin, ravilerin ruhları için ve uzaktan yakından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sevgilerinden ve ilme rağbetlerinden nâşi şuraya cem olmuş olan siz kıymetli kardeşlerimizin âhirete intikal ve irtihal eylemiş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için bir Fatiha 3 İhlâs-ı Şerîf kıraat edip ruhlarını mesrûr eyleyelim.

Metnini okumuş olduğum hadîs-i şerîfte Süleyman Peygamberle ilgili bir hususu Peygamber Efendimiz bize hikâye eyliyor. Süleyman b. Davud aleyhimesselam, her ikisine de salât ü selâm olsun, ikisi de peygamberdir. "Hz. Süleyman ki Davud aleyhisselam'ın oğlu, o Süleyman'a anası demiş ki..." Anası hem peygamber hem hükümdar hanımı. Çocuk da hem peygamber hem hükümdar olacak, mülkü dillere destan olacak bir zât-ı celîl. Annesi evlâdına diyor ki;

Li süleymane'bni Dâvûde. "Oğlu Süleyman'a, Davud'un oğlu Süleyman'a, Süleyman peygambere diyor ki..." Yâ buneyye! "Ey oğulcuğum!" Lâ tüksiri'n-nevme bi'l-leyli. "Geceleyin uykuyu çok etme." Geceleyin çok uyku uyuma. Fe-inne kesrate'n-nevmi bi'l-leyli. "Çünkü geceleyin uykuyu çok uyumak..." Tetrukü'l-insâne fakîran yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde insanı fakir bırakır."

Hükümdarlar, şehzadeler o zamanın şeyleri nasıl yetişiyormuş, annesi evlâdına nasıl nasihat ediyor! Biz, "Aman evladım kalkma sıhhatin bozulmasın!" deriz. Bizim zamanımızda hep böylelerini duyuyoruz. Hatta bizim mahallemizde, Ankara'da oturduğumuz semtte -yeni bir mahalle, 130-140 ev yapılmış, bir mahalle kurulmuş, sonunda biz oraya taşındık. - baktık her şeyi var; çarşısı, çocuk bahçesi, sığınağı, büyüklerin dinlenme parkı... ne ararsan bulunur. Yalnız cami yeri ayırmamışlar. Mahallede her şey var, herşey güzel cami yeri ayırmamışlar.

Biz de ne yapalım, namaz kılmadan edemiyoruz, "Allahu Teâlâ hazretlerine itaat etmezsek halimiz nice olur?" diye korkuyoruz. Namazsız edemeyeceğiz, bir cami bina edelim dedik. Orada bir evin alt katını cami hâline getirdik, bir de bir direk diktik ezan okuyup namaz kılmaya başladık. Komşulardan şikâyetler başladı;

"Siz burada ezan okutuyorsunuz, çocuklarımızın uykusu kaçıyor, sıhhati bozulacak... Çocuklarımız rahat uyuyamıyorlar, uykusu kaçacak." dediler. Allah akıl fikir versin, ne diyelim... Belki onlar da bir zaman gelir de hanyayı, konyayı, dünyayı anlarlar da yaptıkları şeyin ne mânaya geldiğini hissederler.

Süleyman Peygamber böyle tavsiyelerle yetişmiş: "Geceleyin çok uyuma evladım! Çünkü geceleyin çok uyumak insanı kıyamet gününde fakir bırakır." Demek ki âhiretin zenginliği; geceleri biraz az uyuyup da değerlendirmekle oluyormuş. Bu dünyada her şeyde münakaşa ederiz; hiç münakaşa etmeyeceğimiz bir husus, çok katî bir gerçek var ki [o da bu dünya] kimseye kalmıyor. İnsan istese de istemese de, parası çok, pazusu kuvvetli olsa da insanı buradan bağıra bağıra ayırıp götürüyorlar. Bu dünya kimsenin eline kalmıyor, bırakıp gidiyor.

O halde nedir bu dünya? Nedir, insanların bir müddet gelip, sonra istese de istemese de sürükleye sürükleye alıp götürüldükleri bu âlem?

Bu âlem hadîs-i şerîflerle, ayetlerle bize bildirildiği gibi imtihan sahasıdır, bir imtihan sahnesidir. Sahnesinin bu tarafından giriyoruz, öbür tarafından bizi elimizden tutup çekip alıp götürüyorlar. O esnada karşılaştığımız hadiselerin önünde ne gibi, onlara karşı nasıl tavır takınıyorsak, ona göre ya kâr ediyoruz ya ziyan ediyoruz. Onun için demişler ki;

ed-Dünyâ mezra'atü'l-âhirati. "Dünya âhiretin tarlasıdır."

Ne demek?

Bu dünyada nasıl tarlaya bir şey ekiliyor da ondan sonra biçiliyorsa, insan bu dünya da ne ekerse âhirette onu biçecek. Burada ekeceksin, hasat, mahsulün toplanması, neticeye ulaşmak âhirette olacak. Ve insan öldü mü imtihan bitti, amel defteri kapatılıyor. Şimdiye kadar ne kâr ettiysen ettin, ne ziyan ettiysen ettin. Müstesnaları var; sadaka-i câriye, hayırlı evlat, ilim, istifade edilen eser bırakanlar... Onların durumları müstesna; fakat bitiyor.

Demek ki hepimizin çok kesin bildiği bir gerçek: burayı bırakıp gideceğiz ve burası âhiretin kazanç tarlasıdır, öldük mü bu fırsat kapanıyor. Ölür ölmez fırsat elden gidiyor. Biz şu anda aslında hiçbir şekilde para vererek veyahut daha başka bir usulle uğraşıp elde edemeyeceğimiz bir fırsat yakalamış durumdayız. Yaşıyoruz, çünkü ölmedik daha. Yaşıyoruz demek ki elimizde bir fırsat var. Zaman, hayat dediğimiz şey ne kadar büyük bir fırsat, ne kadar kıymetli bir nimet! İşte onu biz hayr u hasenât yapıp şuurlu, zekice kullanıp âhirette ki sermayeyi arttırmak zorundayız. Burası âhirete sermaye gönderme, âhirette hesaba çekileceğimiz, terazinin başına gittiğimiz zaman tartılacak amelleri kazanma yeri. Onun için hayat çok büyük, fevkalade büyük bir nimettir.

Allah cümlemize kadr ü kıymetini bilmeyi nasip etsin.

Burada tehlikelerin en büyüğü bir kere âhireti hiç düşünmemek. İnsan âhireti hiç düşünmez, bu dünyada vur patlasın çal oynasın tarzında ömrünü boş geçirir, birden bire bakarsın ya bir trafik kazasında ya bir boğazda ya daha başka bir yerde bir şekilde ömrün sona eriverir. Hiçbir şey yok. Bomboş, sermayesiz âhirete gitti. Bu bir tehlike.

Bazı kimseler de hayatın kadr ü kıymetini bilirler. Mesela şu karşımda bulunan kardeşlerimin hepsi bu benim söylediğim şeyleri biliyor; hayat bir fırsattır, burada âhiret kazanılıyor, kazanmak lazım... Bunların tehlikesi de vakti iyi değerlendirmemektir, boş geçirmektir, çok uzun yaşayacakmış gibi düşünüp de insanın gevşek davranmasıdır.

Hakikaten hangimizi şöyle bir köşe başında çevirip sorsanız, sakalımız ağarsa, belimiz bükülse de daha kendimize ölümü yakıştırmayız. Umarız ki daha çok yaşayacağız; "İnşaallah daha herhalde on sene mi 20 sene mi ne yaşarım!" gibi bir arzu içinde bulunuruz ve gevşek hareket ederiz. Halbuki, "Yarın yolcusun, ona göre hazırlan!" deseler, insan nasıl, ne yapacağını şaşırır. "Yarın yolcusun. Bak sana önceden haber veriyorum ona göre tedbir al!" dese insan nasıl hareket eder?

Öyle yapmayız da sanki 50-80 sene daha yaşayacakmışız gibi bir gevşek yaşayış içinde oluruz, nefeslerimizi boşa geçiririz. Halbuki büyüklerimiz bize nefeslerin boşa geçmemesi için tedbirler öğretmişlerdir. Zikr-i kalbîyi öğretmiştir; herkesin yanındayken, halk içindeyken, ticaretteyken, alışverişteyken bile Allah demeyi bırakmasınlar, ecir kazansınlar diye ikazlar etmişler; hayırlı, kârlı ibadetleri tavsiye etmişlerdir. Kitaplarımız insanların çok sevap kazanması için gerekli hususları bize yazmış durmuştur. Biz de karşılaştıkça, sırası geldikçe sizlere naklediyoruz.

Bir kusur da insanın bu dünyada uykuyu fazla uyumasıdır.

Ve ce'alnâ nevmeküm sübâtâ. "Uyku insan için bir dinlenme vasıtasıdır." İbadetin de bir mayasıdır. İnsan hiç dinlenmese iki gün uykusuz kalabilir, vücudu dayanıklıysa belki üç gün dayanabilir ama dördüncü gün yatağa serilir, artık kıpırdayacak hali kalmaz. Demek ki az az dinlenmek, yemek yemek, uyku uyumak suretiyle insan ibadete güç kuvvet buluyor ama bu uykuyu çoğumuz hadden aşırırız. Hadden fazla uyuruz, fırsat bulduk mu 10-12 saat uyuruz.

Sonra bir imtihandır ki Allahu Teâlâ hazretlerinin hikmetinden sual olunmaz. Allahu Teâlâ hazretleri kazancın çok olduğu zamanı uyku zamanını rastlaştırmıştır. Herhalde benim âşık kullarım belli olsun, sahtekarlardan, gayretsizlerle gayretliler birbirinden ayrılsın diye elemek, bakalım kulum benim için ne kadar fedakarlık yapacak diye denemek için olsa gerek, kıymetli vakti gecenin içine koymuştur.

Onun için hadîs-i şerîfte geçiyor; bu hadis gelmeden önce ben de her zaman dilim döndükçe, mühim gördükçe size söylüyordum. Allahu Teâlâ hazretleri geceleyin semâ-i dünyâya nüzul eyleyip kullarına;

"Yok mu benden bir şey isteyen istediğini ihsan edeyim?" diye nida edermiş. Geceleyin o bize talip oluyor;

"Yok mu benden bir şey isteyen, istediğini vereceğim?" diye. Biz gündüz dua peşinde dolaşıyoruz, istiyoruz, gece o bizden istiyor, işte imtihan.

O zaman uykusunu terk edip de Allahu Teâlâ hazretlerine yönelen kâr edecek. Fakat şurasını hemen açıklayayım: Allahu Teâlâ hazretleri uykuyu terki yine bizim için istiyor. Emin olun yine bizim için istiyor. Allahu Teâlâ hazretleri ne bizim uykumuza, ne ibadetimize, ne itaatimize, ne zikrimize, ne Kur'an'ımıza, ne kulluğumuza... hiçbir şeye ihtiyacı yok. Çünkü biz onun âciz nâçiz mahluklarıyız, ne yapabiliriz ki? Efendimiz, Yaradanımız, hâlıkımız, lütfedenimiz, besleyenimiz O. Bir an lütfunu kesse hepimiz mahvoluruz. Bir an kesilse, şu elektiriğin kesildiği gibi bir an kesilse hepimiz yerlere seriliriz.

Biz O'na ne yapabiliriz? Bizim için hayırlı... İnsan geceleyin uyanık durduğu zaman tarif edilmeyecek faydalara eriyor; sıhhat, şuur kazanıyor, zekası derinleşiyor, mânevî bir takım kuvvetleri, halleri gelişme kaydediyor. Gündüz olmuyor. Otomobil gürültüsü, telefon sesi, gelenin gidenin bağırtısı, sorgusu suali içinde gündüz olmuyor, geceleyin oluyor. Onun için faydası yine bize. Yine bize de biz faydası bize olduğu halde yine bundan gafil kalıyoruz.

Bir insan geceleyin horul horul çok uyursa ameli az, gafleti çok olur; aptallığı çoğalır, zekası azalır, kalbi kararır. Onun için gece çok uymak afettir. Hocamız bunları, söylediğim kelimelerin Arapçasını şerhte kendisi yazmış. Kalbi öldürür ve bunun gibi insanın dünyasının da kazançlı olmasına mâni olur. Çünkü uykuya fazla dalan bir insan ticaretine vaktinde gidemez, dünya kazancı da iyi olmaz, evinde bereket de olmaz, çoluk çocuğu da muhtaç duruma düşer. Nereden, hangi yönden bakılsa bunda bir zarar vardır. Onun için hayatımızı planlamalıyız.

Müslümanlık her zaman ki söylediğim gibi bana öyle geliyor ki zeka işi; zeki insanlar ancak iyi müslüman olurlar. Yoksa ötekiler bu dünyada kör gelirler, kör giderler. Ama zeka yüksek tahsil demek değil, orasını da açıklayalım. Hiç bir tahsil görmemiş bir insan da Allah'ın rızasını çok zekice anlayıp, kavrayıp iyi kulluk etmeye yönelebilir. Çok yüksek tahsilli bir profesör, bir genel müdür de ondan gafil kalabilir. Zeka başka.. Zekayı Allah'ın kulluğuna harcamak ve Allah'ın rızasını kazanmak için uğraşmak lazım.

Nasıl inciyi çıkarmak için denize dalmak lazımsa, mânevî hakikatleri de maarif-i ilâhiyyeyi de, muhabbetullaha, marifetullaha ermek için gerekli hususları da insan geceleyin kalkınca sağlar. İnci mercan denizin dibinde olduğu gibi işte o hayırlar da gecededir. Bir kalksak geceleyin... Bir kalksan, seher vakitlerinde, sahur vakitlerinde, imsak kesilmezden önce seccadenin başına bir otursan... Hanım, çoluk çocuk uyuyor, hiç kimse seni görmüyor, seccadenin başında şöyle bir gözünü kapatsan, Mevlânâ yönelsen, kusurlarını itiraf etsen, gözünden yaş döksen, biraz bir tesbih eylesen, zikreylesen, bak neler olacak?

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi böyle kemalata vesile olacak kıymetli amellere muvaffak eylesin.

Daha fazla söylemeyeyim.

İkinci hadîs-i şerîfe geçiyorum.

Bu da Benî İsrail'in Musa aleyhisselam ile konuşmasına ait bir hadîs-i şerîf.

Benî İsrail malum Musa aleyhisselam onları Firavun'dan kurtardı. Çok zulüme uğruyorlardı. Firavun gördüğü bir rüya üzerine erkekleri kesiyordu kadınları hayatta bırakıyordu, bunları köle olarak kullanıyordu. Musa aleyhisselam geldi o kavmi Firavun'un zulmünden, o zalimden kurtardı. Firavun gark oldu, ondan sonra onlar beri tarafa geçtiler. Musa aleyhisselam peygamber olarak başlarında, onları o denizden geçirdi, Firavun gözleri önünde gark oldu. Kurtuldular, Allahu Teâlâ hazretleri onları çölde kudret helvasıyla, bıldırcın etiyle besledi. Böyle çok çeşitli nimetler gördüler de bir acayip halleri var. Kur'ân-ı Kerîm'de birkaç yerde zikredilmiş. Mesela Bakara sûresinde de zikredilmiş.

Burada da garip bir soru soruyorlar, sorularında garabet var;

Hel yusallî Rabbuke. "Senin Rabbin salat eyler mi?"

Bu salat eylemekten murat iki şey olabilir; bir dua eder mi, iki namaz kılar mı gibi bir mâna... Her ikisi de bir acayip soru.

Bu ne biçim soru böyle? Onun üzerine Musa aleyhisselam diyor ki;

Fe-kâle Mûsâ ittekullâhe yâ benî İsrâîl. "Ey İsrailoğulları! Allah'tan korkun, sorunuza dikkat edin, edebsizlik etmeyin." Onlara öyle deyince Fe-kalellahu. "Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki..." Yâ Mâsâ mâzâ kâle leke kavmüke? "Ey Musa! Kavmin sana ne dedi?" Kavminin ne dediğini bildiği halde soruyor: Musa kavmin sana ne dedi? Kâle yâ Rabbi mâ kad alimte. "Bildiğin şeyi söyledi." Benim sana ayrıca bildirmeme ne lüzum var, sen her şeyi en âlâ şekilde bilirsin. Bildiğin şekilde kusurlu, kesirli, edepsizce bir soru. Diyor ki;

Kâlu hel yusallî Rabuke? "Yâ Rabbi! Senin Rabbin salat eyler mi, namaz kılar mı veyahut dua eder mi diye sordular." diye yine bildiriyor. Kâle. "Allahu Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam'a buyurdu ki..." Fe-ahbirhum. "Onlara haber ver ki..." Enne salâtî ibâdî en tesbika rahmetî ğadabî. "Benim kullarıma duam, ettiğim salat, rahmetimin gazabımdan fazla, artık, onu geçmiş olmasıdır." Yani gazap etmeyip de rahmet eylememdir.

Levlâ zâlike le-ehlektühüm. "Eğer böyle olmayaydı, rahmetim galip, önde gelmeyeydi onların hepsini helâk eylerdim."

Allahu Teâlâ bizim kusurlarımızdan dolayı bizim hak ettiğimiz cezaları hemen verecek olsa yeryüzünde bir tane insan kalmaz. Lütfu, rahmeti gazabını sebkat eylemiş, Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti daha fazla, daha çok.

Buradan bir âyet-i kerîme hatırladım. Bismillâhirrahmânirrahîm;

İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne ale'n-nebiyyi. "Allahu Teâlâ hazretleri ve melekleri Peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e salat eylerler." Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri salat eyliyor.

Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ. "Ey iman edenler! Siz de o Resûlü edîbe, o Muhammed-i Mustafâ'ya salât ü selâm eyleyin." diye âyet-i kerîme de emredilmiş. Orada müfessirler demişler ki;

"Allah'ın kullara salâtı ne olur, Peygamber Efendimiz'e Allah'ın salat eylemesi ne demek?

"Rahmet eylemesi" demek.

Meleklerin salâtı ne demek?

"Mağfiret talep etmesi" demek. Allahu Teâlâ hazretlerine onlar bizim namımıza "Yâ Rabbi! Bu kullarını affeyle!" diye dua da bulunuverirler.

Âyet-i kerîmelerde böyle deliller vardır. Bizim de ona salât ü selâm eylememiz, ona sevgimizi hürmetimizi, Allah'tan hayır talep etmemizi arz etmemizdir.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf çok acayip bir hususu dile getiriyor.

Kâme min ındî Cibrilu fe-haddesenî enne'l-hüseyne yuktelu bi-şattı'l-furât. "Cebrail yanımdan kalktı ve bana Hüseyin'in Fırat sahilinde öldürüleceğini söyledi." Hüseyin dediği, hani Kerbela'da şehit edildi ya, Peygamber Efendimiz'in torunu, Hz. Ali Efendimiz'in oğlu. "Cebrail aleyhisselam yanımdan kalktı ve bana Hüseyin'in Fırat kenarında şehit edileceğini, öldürüleceğini söyledi."

Ve kâle hel leke en üşimmeke min türbetihî. "Onun türbesi toprağını sana koklatmamı ister misin?" Fe-medde yedehû. "Cebrail aleyhisselam elini uzattı." Fe-kabeda kabzatan min türâbin. "Topraktan bir parça aldı." Cebrail aleyhisselam artık nasıl şekildeyse, eli, alması nasılsa, bir miktar aldı. Fe-a'tânîhâ. "Onu bana verdi." Fe-lem emlik en fâdatâ. "Gözlerimi ağlamaktan, yaş dökmekten tutamadım." Torununa ait olacak bir hadiseyi Cebrail aleyhisselam O'na önceden böyle zikretmiş oluyor.

Bunu Ahmed b. Hanbel, Taberânî, İbn Sa'd kitaplarında Hz. Ali Efendimiz'den rivayet etmişler. Taberânî Ebû Umâme, Enes ve Ümmü Seleme'den, İbn Sa'd ve Taberânî Hz. Ayşe'den rivayet etmişlerdir. Hocamızın kitabında bunları sıralamasının, bu kadar zikretmesinin sebebi; bu hadisenin birçok kitapta böyle yazılmış olduğunu söylemek; olacak bir hadiseyi Cebrail aleyhisselam'ın önceden Peygamber Efendimiz'e bildirmiş olduğunu ispat etmek istemesidir.

Peygamber Efendimiz'in mâlum sahih hadis ile; "İstanbul da fetholunacaktır, onu fetheden komutan ne büyük bir komutandır, onu fetheden ordu ne güzel bir ordudur." diye İstanbul hakkında da müjdesi var. Romalılar İranlılar karşısında mağlup olmuşlardı. "İranlıları Romalıları on sene içinde tekrar yenecekler." diye bildirmesi var. "Benden sonra şöyle şöyle fitneler olacak..." diye bildirmesi var. Deccal'ı, âhir zaman fitnelerini, ahir zamanda ümmetin başına gelecek halleri, değişecek huyları bildirmesi var.

Neden oluyor bunlar?

Allemeniye'l-alîmu'l-habîr. Resûlullah Efendimiz'e her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allahu Teâlâ hazretleri bildirince, onun için muhal diye bir şey olmaz.

Ben kendim ertesi gün, daha ertesi gün, sonradan olacak bir hadiseyi rüyamda görebiliyorum da, sen görebiliyorsun da, Kainatın Efendisi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri bildirmiş olamaz mı?

Bildirmiştir.

İşte bunlar Peygamber Efendimiz'in büyüklüğünü gösteriyor, alınacak ne kadar çeşit çeşit ibretler var.

Kubletü'l-müslimi el-musâfahatü.

Bu hadîs-i şerîf de müslümanların birbirleriyle karşılaştıkları zaman nasıl davranmasına dair bize bir ışık tutuyor. Müslümanların öpüşmesi, öpmesi el sıkmasıdır. İki müslüman birbirinin avuçları avuçlarına gelecek, baş parmaklarını kavrayacak şekilde birbirlerinin ellerinden tutarlar, parmaklar yukarıya gelir. Dört parmağın aşağıya doğru gelmesi Avrupaî bir selamlaşma şekli. Baş parmakları tutup ta yukarıya doğru tutma tarzı müslümanların el sıkma tarzıdır. Ona müsafaha derler. Müsafaha karşılıklı ellerin avuçlarını birbirine getirip, sıkmak mânasına geliyor. Bizim selamımız budur. Öpmek yerine bu tavsiye edilmiş.

El öpmek hakkında da câiz midir, değil midir diye uzun münakaşalar vardır. El öpmenin örfe göre câiz olduğuna ulemâmız karar vermiştir. Bizim memlekette büyüğe hürmet el öpmek suretiyle gösteriliyor. Burada, el öpmezse örfe muhalefetten etrafındaki insanlarda kırgınlık meydana getireceğinden el öpülür. Ulemânın elini öpmekte, yaşlı, hayırlı kimselerin elini öpmekte mahsur yoktur diye ulemâ bildirmişlerdir. Bunun dışında yanaklardan öpmek yok. Ondan sonra;

"Biribirimize sarılalım mı yâ Resûlallah?" demişler. Hani böyle boyuna sarılıp da şey yapılıyor.

Onu da uygun görmediğine dair bir yerde okumuş idim.

Demek ki güzel olan şekil müslümanın müslümanın elini tutup, ellerini İslamî bir tarzda tutup müsafaha etmesi, elini sıkması... Böyle yaptığı takdirde iki tarafın günahları kuru ağacın yaprakları dökülür gibi dökülürmüş. Sevgi ve muhabbetten oluyor. Muhabbetten olan şeyleri de Allahu Teâlâ hazretleri büyük ecirlerle mükafatlandırıyor.

Diğer hadîs-i şerîf.

Katlu'l-mü'mini a'zamu ındallâhi min zevâli'd-dünyâ.

"Müslümanın öldürülmesi Allahu Teâlâ hazretlerinin indi ilahisinde dünyanın zeval bulmasından daha da büyük bir cinayettir." Daha da şenî, daha da feci, daha da kötü bir şeydir.

Allahu Teâlâ hazretleri müslümana tarif edilmeyecek kadar büyük paye vermiştir. Kim bir müslümanı kasten, müteammiden öldürürse cezası ebedî cehennemde kalmaktır.

Ve men yaktül mü'minen müte'amiden fe-cezâuhû cehennemu hâliden fîhâ. Ebedî cehennemde kalır; müslümanın canı o kadar kıymetlidir. Hatta müslümanın müslümana canı da yasaktır; canına zarar veremez. Malı da yasaktır, malına da el uzatamaz; alamaz, gasp edemez, telef edemez. Irzı, namusu da yasaktır; ırzına, namusuna halal getiremez, dil uzatamaz, sövemez, sayamaz. Bunların hepsi yasak şeylerdir. Allahu Teâlâ hazretleri insana iman gibi bir cevher vermiş ya; lâ ilâhe illallah demesi, Allah'a teslim olması, Allah'a kul olması var ya, bunun dünya ölçüleriyle ölçülmesi mümkün değildir.

Dünya neymiş?

Bir müslümanın öldürülmesi dünyanın yok olmasından daha kötü bir şeydir.

Allahu Teâlâ hazretleri insanlığımızın kadrini kıymetini bilmek nasip etsin.

İnsanlara, insanlığın kadrini Müslümanlık öğretmiştir.

Müslümanlık olmasa idi neler olurdu?

Açın gazetelere bakın. Geçen gün ben bir gazetede gördüm, kiralık katiller oluyormuş. Parayla, maaşlı adam; maaş alacak, iş yapacak diye ay sonunda sayacaklar eline şu kadar para... Yaptığı iş de adam öldürmek. Kiralık katiller bir kampı basmışlar, bastıkları kampta 600 tane zavallı esiri öldürmüşler. Uzun bir çukur resmi; kimi bacak yukarda, kimi kol yukarda, kimi kafa yukarda insan cesetleri… İşte böyle olur; insan Müslümanlıktan uzaklaştı mı, insanın gönlünde Allah korkusu kalmadı mı o hayvanlardan da daha canavar olur.

Dünya üzerindeki en canavar mahluk hangisidir? Kaplan mı, arslan mı, sırtlan mı, nedir?

En canavarı imansız insandır. Ondan daha büyük canavar tasavvur edilmez. Yedi başlı ejderhadan daha korkunçtur. Onun için insanlara imanı vermek lazım. Yeryüzündeki devletlerarasındaki harpler de imansızlıktan oluyor. Allah'tan korksalar iki paralık dünya metaı için insanları... Bakın, bir müslümanın hayatı, dünyanın zevalinden daha önemlidir. Müslümanların indinde can o kadar kıymetlidir! İnsanın canı kadr ü kıymeti o kadar önemlidir. Onun için insanın hiçbir şeyinden istifade edilmez.

Hani, öldü, kemiğini yakalım, şu işte kullanalım, yağını sabun yapalım, bilmem nesini ne yapalım...

Böyle şey yok!

Müslümanın her şeyi muhteremdir, toprağın altına muhteremliğinden gömülüyor, üzerinde leş gibi bırakılmıyor...

Allahu Teâlâ hazretleri bize İslâmın kadr ü kıymetini göstersin, öğretsin.

Biz biliyoruz da, kimisi bizi o kadar yanlış yolda sayıyor ki, "vahh!.." diyor. Acıyor bize zavallı... Kendisini haklı yolda görüyor, bize acıyor, biz de onlara acıyoruz. Biz de onlara hakikaten acıyoruz. Allah hidayet nasip etsin... O hidayete gelirse, cennete girerse, bana cennette yer kalmayacak diye bir şey yok, hepsi cennete girsin. Yeryüzündeki insanların hepsi imana gelsinler, Allah'a has kul olsunlar da cennete girsinler. Biz hepsinin iyiliğini istiyoruz. Hiç fark etmiyoruz, hepsinin iyiliğine, hayrına [dua ediyoruz.]

Kendi memleketimizde de üç beş sene önce gördük, insanların birbirlerini iman, mesuliyet duygusu olmadığı zaman ne kılıklara soktuğunu gördük. Mezarlıklarda az mı kesilmiş, boynuna tel dolanmış cesetler bulduk. Neler işittik gazetelerden dehşetle... İnsan mahallelere giremez çıkamaz oldu, öldüren öldürene...

Neden?

Re'sü'l-hikmeti mehâfetullah. "Hikmetin başı Allah korkusudur." İman gitti mi, o Allah korkusunu aldın mı,

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdan'ın...

Ne vicdanın kalır te'sîri kat'iyyen, ne irfanın. [M. Akif Ersoy]

O zaman ne irfan denilen şeyin ne vicdan denilen şeyin kıymeti kalır. İman çekildi mi kalpten insanlar birbirlerini parçalamakta aç kurtlardan daha korkunç olurlar. Bunu biz bu İslâmiyet'e tepeden bakan, hor hakir gören kardeşlerimize anlatamıyoruz. Yahu Müslümanlıktan korkmayın! Müslümanlık bir şey yapmaz. Müslümanlığın girdiği yerde her taraf gülistan olur. İnsanlar birbirlerine hürmetle eğilir, birbirlerinin hayrını ister; yemez yedirmek ister, giymez giydirmek ister. Hayır yapmak, gönül yapmak ister, hoş vakit geçirmek ister.

Şu ecdadımızın hâline baksanıza, kuşları bile düşünmüşler. Göçmen kuşların, kanadı kırılıp da arkadaşlarıyla beraber öbür sıcak diyarlara gidemeyecek kuşların bakımı için vakıf veren insanlar var. "Falanca falanca tarlamı vakfettim, bunların gelirlerinden uçamayıpta buralara dökülüp kalan kuşlara bakılsın." diyenler var. Evinde ev sahibinin tabağını, çanağını, bardağını kırdığı zaman azar işitmesin diye hizmetçilerin böyle yaptığı zararları ödesin diye kurulmuş vakıflar var. Bak, hizmetçiyi bile kolluyor. Hizmetçi efendisinden azar işitmesin diye, gidilecek o vakıftan parası alınacak, çanak çömlek ödenecek, adam azar işitmeyecek. Görmez misiniz eski binaların köşelerinde kuşlar için küçücük yuvalar, köşkler yapmışlardır,kuşlar gelsinler orada cıvıl cıvıl yuva yapsın diye...

Bizim ecdadımızın merhameti, sevgisi, şefkati gibi bir sevgi şefkat dünya üzerinde hiç görülmemiştir. Eğer biz gaddar olsaydık, mesela Rusların bugün Rusya'da, Bulgarların Bulgaristan'da, Yunanlıların Yunanistan'da yaptığı gibi, daha başka milletlerin yaptığı gibi gaddar olsaydık bugün Yunan denilen millet ortada yoktu. Oraları tamamen bizim insanlarla dolu olurdu, hepsini keserdik, bir tane bırakmazdık olur biterdi.

Kim istiklal isteyecek?

Ne Bulgar, ne Yunan, ne Boşnak ne başka şey kalırdı. Hepsini kiliseleriyle, hürriyetleriyle, serbestlikleriyle bıraktık ama onlar o insanlığın kadrini kıymetini bilmediler. Ne yapalım! Bu dünya böyle gelip geçiyor. Şimdiden pişman oldular zaten, bizden sonra gelenler onlara dünyayı yine pişman ettiler.

Duyduğuma göre arıyorlarmış. Bir arkadaş biraz o memlekette muhakeme için mecbur kaldı da, o memleketin yerlileri, "Ah! Neydi o Türklerin olduğu zaman! Ne rahattık, ne bolluk bereket, ne huzur vardı; çoluk çocuğumuz, namusumuz, her şeyimiz emniyette idi." diye anlatıyorlarmış.

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri bize elimizde bulunan nimetin kadrini bildirsin. Bizi bilemeyen, tanıyamayan, bizi muzur sanan; İslâmiyet'i gericilik, çağ dışı sananlara da akıl fikir versin. Gelsinler görsünler...

Kıtâlü'l-müslimi küfrun ve sibâbuhû fusûkun ve lâ yahıllu li-müslimin en yehcura ehâhu fevka selâseti eyyâmin.

Sa'd b. Ebî Vakkas diye Aşere-i Mübeşşere'den bir zât-ı muhterem var, bu hadîs-i şerîfi o rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki;

Kıtâlü'l-müslimi. "Müslümanlarla savaşmak, müslümanın karşısına geçip silah çekip onunla savaşmak..." Küfrun. "Küfürdür."

Müslümana silah çekilmez, müslümanla savaşılmaz, Allah'ın kulu o, Allah'a iman ediyor, secde ediyor, mü'min kul. Onun karşısına silahla çıkılmaz, onunla çarpışmak küfürdür.

Ve sibâbuhû. "Ona sövmek, yani kötü sözler söylemek de..." Fusûkun. Yani, hurûcun an tâ'atillah. "Allah'a itaat dairesinden dışarı çıkmaktır."

Demek ki müslümanla silah çekilip çarpışılmaz, ona sövülmez sayılmaz. Müslümana hürmet, izzet ü ikram edilir; ne dille, ne silahla, ne elle ona zarar verilmez.

Ve lâ yahıllu li-müslimin. "Müslümana câiz, helal olmaz..." En yehcura ehâhu. "Kardeşinden ayrı kalması, ona küsmesi, ondan uzaklaşması..." Fevka selâseti eyyâmin. "Üç günden fazla..."

Üç günden fazla bir müslümanın öteki müslüman kardeşinden uzak durması, onunla konuşmaması, dargınlık yapması, yanına sokulmaması, müslümana helal olmaz, haram iş işler. Allahu Teâlâ hazretleri üç güne müsaade etmiş. Demek ki sinirler gerildi, kavga ettiler filan... O sinirler yatışıncaya kadar, eh üç gün geçebilir ama üç günden fazla müslüman müslümana dargın olamaz.

Demek ki müslümanla savaş yapılmaz, silah çekilmez, sövülmez, hatta üç günden fazla dargınlıkta yapılmaz. Bak, dinimiz, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz müslümanların arasını nasıl onarıyor, nasıl müslüman cemaatini birbirlerine karşı muhabbetli insanlar yapmak için tavsiyelerde bulunuyor.

Kad küntü ekrahu leküm en tekûlû mâşâallah ve şâe Muhammedun velâkin kûlû mâşâallah sümme şâe Muhammedun.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte o zamanın müslümanlarının söylediği bir sözü "böyle söylemeyin." diye tavsiye yoluyla bildiriyor. "Ben sizin şöyle demenizden hoşlanmıyorum." Mâşâallah. "Allah dilerse..." Ve şâe Muhammed. "Ve Muhammed de dilerse..." Hani biz diyoruz ya, mesela, "Yarın biz sana geleceğiz inşaallah." Veyahut, "Allah dilerse, geleceğiz inşaallah." diyoruz ya. "Allah dilerse" [demenin yanında,] "ve Muhammed dilerse" tarzında onu da sevgiden, Hz. Peygamber'e sevgilerinden ekliyorlar. Ama Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Ben böyle demenizden hoşlanmıyorum, böyle demenizi doğru görmüyorum." Çünkü Allah diledi mi zaten O'nun dilediğini engelleyecek bir şey yok. Başkası dilesin dilemesin, Allah'a hiçbir şey ortak koşulmaz ki, Resûlu bile olsa. "Bu sözü bu tarzda söylemeyin." demiş. Tabii bu bize bir edeptir, her şey Allahu Teâlâ hazretlerindendir, O'na hiçbir şeyde ortak, şerik koşmak doğru değildir.

Velâkin kûlû mâşâallah sümme şâe Muhammedun. "Allah dilerse Resûlullah da uygun görürse diyebilirsiniz." diyor. Yani "Allah dilerse" dedikten sonra böyle bir şey demenizde mahsur yok diye, o zamanın insanlarının söylediği sözü zikrediyor.

Kad emernâ li'n-nisâi bi-verisin ve iberin emme'l-verisu fe-etâhunne mine'l-yemeni ve emme'l-iberu fe-ehaze min-nâsin min-ehli'z-zimmeti aleyhim mine'l-cizyeti.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki; "Biz kadınlara veris

vers denilen ve bir çeşit tohumu emretmiştik, tavsiye etmiştik ki, tohum -kaynatıldığı zaman safran gibi boyamada kullanılırmış, sonra bazı hastalıklara da iyi gelirmiş- Yemen'de yetişirmiş." Bunu kullanmalarını, yani bunu kullanarak boya yapmalarını, ilaç ve tedavi yapmalarını emretmiştik. "Sonra iğne işini öğrenmelerini emretmiştik." Bu vers dediğimiz, sarıya boyama vasıtası olan tohumu Yemen'den getirdiler. İp, iplik iğne, terzilik işini de kendilerinden cizye, vergi alınan ehli zimmetten insanlar öğrenmişti, yani o terzilik usulünü ötekilerden öğrenmişlerdi. Böyle yapanlardan vergi alınırdı.

Kad icteme'a fî-yevmiküm hâzâ îdâni fe-men şâe eczeehû mine'l-cuma'ati ve innâ mücemmi'ûne inşâallah.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında bayram ve Cuma namazı aynı güne gelmiş. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz, bayram namazını kıldıktan sonra civardaki köylerden bayram namazı için gelmiş olan ahaliye bu sözleri ifade buyurmuş diyor ki;

"Bugün iki bayram bir araya geldi. Birincisi şu yaptığımız kurban veya Ramazan bayramı ötekisi de Cuma." Cuma da müslümanların her hafta tekerrür eden bayramıdır. İkisi bir araya geldi. Sabahleyin biz bu bayram namazını kıldık, isteyen -bu Cuma yerine de sevap olarak kafidir- memleketine, köyüne dönebilir." Çünkü gündüzden gidecek, yerli yerine ulaşacak, onlara müsaade etmiş ama demiş ki;

Ve innâ mucemmi'ûne inşâallah. "Ama biz cumayı da kılacağız." İsterseniz memleketinize gidebilirsiniz, müsaade var." Çünkü bu iki bayram bir araya gelmiştir, birincisi de size yeter. "Biz kılacağız, isteyen kalır bizimle beraber namazı kılar." buyurmuş.

Kad rahimehallahu bi-rahmeteyhâ. Kâle câe imraetun ile'n-nebiyyi aleyhisselam ve me'ahâ ibnâni lehâ fe-a'tâhâ selâse temerâtin fe-a'tad ibneyhâ külle vahidin minhümâ temraten fe-ekelâ temrateyhimâ sümme ce'alâ yenzurâni ilâ-ümmihima fe-şakkat temratehâ nisfeyni beynehumâ. Kale fe-zekerehû.

Bu da küçük bir şey ama bu hadîs-i şerîfte ne kadar güzel bir mesele var. Peygamber Efendimiz bir kadını göstererek, "Bu kadına Allah şu küçük merhametinden, şu ikisine gösterdiği iki merhametten dolayı merhamet eyledi." demiş. O hadisenin de aslı şu:

Peygamber Efendimiz'e yanında iki çocuğu olduğu halde o kadın gelmiş, Peygamber Efendimiz'de onlara üç tane hurma vermiş. Peygamber Efendimiz'e, bir ana iki oğul üç kişi geldi ya, onlara üç tane hurma vermiş. Çocuklar hurmalarını çarçabuk yutmuşlar, başlamışlar analarının elindeki hurmaya bakmaya... Şimdi buradan neler çıkıyor değil mi, insan neler hissediyor. Biz şimdi her şeyleri bol bol, doyuncaya kadar yiyoruz ama o zamanlar o kadar bolluk yoktu, sonra oranın mahsulü olan hurma da çok bol değildi. Peygamber Efendimiz üç tane verebilmiş. Peygamber Efendimiz çok cömertti olsa avuçla verirdi, doyuruncaya kadar verirdi. Demek ki o kadarcık var.

Üç tane vermiş, çocuklar da her zaman görmedikleri o hurmaları hemen yutmuşlar, çarçabuk yemişler, annelerinkine bakmaya başlamışlar. Annesi de hurmayı ikiye bölmüş, bir ona vermiş bir ona vermiş; kendi hakkını onlara dağıtmış, kendisi yememiş. Yani, "Analar taş yesin." derler. İşte annelik böyledir.

Annelerin kalbine Allah öyle bir merhamet koymuştur. Kendisi yemez çoluk çocuğuna yedirir, kendi giymez çoluk çocuğunu kollamaya çalışır, kendisi ölür onları yaşatmaya çalışır, kendisi uyumaz onları uyutmaya çalışır. Onun için, "Küçük şefkatinden, merhametinden Allah bu kadına rahmet etti." demiş. Merhamet edene merhamet ederler. Merhamet etmeyene, merhamet yoktur. İnsan merhametli olursa, Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuna, merhametine, rahmetine nâil olur. Kendisi şefkat merhamet etmeyen kimse de Allah'tan hiç şefkat merhamet merhamet beklemesin. Kemâ tedînü tüdân. "Nasıl muamele edersen, öyle muamele görürsün." Başka bir şey yok, insan ne ekerse onu biçer, ne muamele yaparsa onun karşılığını görür.

Kad u'tiye küllün nebiyin atiyyeten. "Her Paygambere Allah tarafından bir ihsan verildi, bir lütuf yapıldı. Ve küllün kad te'accelehâ. "Hepsi de o kendilerine verilen ikramı değerlendirdiler, kullandılar, kendilerine verilen haklarını, imkânı sarf ettiler." Ve innî ahhartu atıyyetî şefaaten li-ümmetî. "Ben bana verilen imkânı beklettim, ben onu kullanıp zayi etmedim, ümmetime şefaat etmeye sakladım."

Demek ki her peygamberin bir müstecap duası var, istediği yapılacak, hepsi kullanmış o isteğini; Peygamber Efendimiz de o imkanını ümmetine şefaat etmeye saklamış. Onu ümmetine şefaat etmekte kullanacak.

Ve inne'r-racule min ümmetî. Şimdi hadîs-i şerîf devam ediyor da... Bu hadîs-i şerîf ve emsali Resûlullah'ın şefaatine delalet ediyor. Fakat bazı kimseler nerelerden çıkartıyorlarsa şefaat yok, şefaat yok diye bir iddia ortaya atmışlar. İşte hadîs-i şerîf. "Ben şefaat edeceğim." diyor. Hatta başka hadîs-i şerîf var.

Şefâ'atî li-ehli'l-kebâiri min-ümmetî. "Benim şefaatim ümmetimin günahkarlarına, çok günah işleyenlerine erişecek, onlara fayda verecek." diye hadîs-i şerîf var. Bunun gibi salih kulların da şefaat hakkı var, bu hadîs-i şerîfin devamında oraya işaret ediliyor.

Ve inne'r-racule min ümmetî le-yeşfe'u li-fiâmin mine'n-nâsi fe-yedhulûne'l-cennete. "Ümmetimden bir adam, bir cemaate, insanlardan bir topluluğa şefaat edecek de o şefaatle cennete girecekler."

Nasıl bir kimse bu?

Demek ki evliyaullahtan, Allah indinde makbul bir kimseye de Allah imkân verecek, o da böyle bir cemaate 'Yâ Rabbi! Bunları affeyle!' diye şefaat edecek, cennete girmesine sebep olacak. Allahu âlem, umarım ki, diyelim ki tarikatın büyüklerinden, mesela Bahaddin Nakşibend, Abdulkadir Geylani hazretleri gibi bir zât-ı muhterem diyecek ki, "Yâ Rabbi! Bunlar benim cemaatim, bunlar bana tâbi oldular..." Böyle guruba şefaati olanlar olacaklar.

Ve inne'r racule le-yeşfe'u fi'l-kabîleti. "Bazıları da bir kabileye şefaat edecek." "Yâ Rabbi! Bu benim kabilem." diyecek, kendisi Allah indinde makbul bir kimse, isteği kabul olacak . Ve o kabile affedilecek. Fi'l-hadis. "Hadîs-i şerîfte..." İnne Osmânen le-yeşfe'u seb'îne elfen min-Ümmet-i Muhammed. "Osman Ümmet-i Muhammed'den 70 bin kişiye şefaat edecek." diye geçmiş.

Ve inne'r-racule le-yeşfe'u li'l-asabeti. "Ve yine bazı kimseler akrabalarına şefaat edecekler." Derece derece; kimisi büyük gruplara, kimisi kabileye, kimisi akrabalarından bir gruba.

Ve inne'r-racule le-yeşfe'u li's-selâseti. "Kimisi üç kişiye..." Ve li'r-raculeyni. "Kimisi iki kişiye..." Ve li'r-raculi. "Bir kişiye..." [şefaat edebilecek.]

Demek ki insanların Allah indindeki mânevî mertebesinin yüksekliğine göre, hepsinin bir şefaatı olacak.

Başta Peygamber Efendimiz'in şefaatı var; o ümmetine şefaat edecek. Sonra ümmetinin salih kimseleri var, o salih kimseler de cemaatlerine şefaat edecekler. Sonra bazı kimseler kendi kavm, kabilelerine şefaat edecekler, bazıları kendi akrabalarına şefaat edecekler kabul edilecek, böyle derece derece...

Demek ki bir hayırlı kimse kendisini kurtardığı gibi kendisinin yakınlarını da kurtarmaya sebep oluyor. O halde hayırlı kimselerin, Allah'ın salih, velî, mahbub, makbul kullarının eteğine yapışmak, onların yanlarından, izlerinden ayrılmamak lazım. Bak, âhirette de dünyada da nasıl faydası oluyor!

Kad zübiha küllü nûnin fi'l-bahri li-benî âdeme.

Bu hadîs-i şerîfte balıklar hakkında.

"Her balık insanoğlu için denizde kesilmiş sayılır."

Biz koyunu kesmesek yiyebilir miyiz?

Boynuna bir tokmak vursak bayıltsak ölse olmaz. Bizim dinimize göre kesmek lazım. Biz mesela domuz eti yemeyiz. Tamam, yasak, haram.

Ama koyun, otomobil çarptı kenara düştü öldü, sığır otobüs çarptı yolun kenarında devrildi öldü; yiyebilir miyiz?

Yiyemeyiz. Kesilip kanı akıtılmayan şey bizim kanunumuza, şeraitimize göre murdar olur, o da yenmez.

E peki deniz? Denizden ağı atıyorlar, çıkartıyorlar balıkları. Ne olacak şimdi bunlar?

Onları Allah öyle şey yapmış, denizde sanki kesilmiş gibi sayılıyor. Balıkların hepsi helaldir. Denizden çıkan balıkların hepsinin helal olduğuna dair burada izahat var. Deniz şeyleri helaldir.

Denizin, suyun içinden çıkan öteki hayvanlara gelince, bunun konuşması bir arkadaşımızın dükkanında geçmişti. Orada ulemâ üç kısma ayrılmış; bu izahatı yazan hocamız Gümüşhaneli rahmetullahi aleyh hazretleri burada üç kavil var diyor:

Esahhuhâ. "Bunların en sahihi..." Yehıllu cemîuhâ li-misli hâze'l-hadîs. "Bu ve buna benzer hadîs-i şerîflerden dolayı, denizden çıkan her şey yenir, en sahih olanı da budur." diyor. Gelelim ikincisine;

Ve's-sâni lâ yehıllu. "Hiç câiz olmaz. Balıktan gayrisi câiz olmaz." diyen insanlarda varmış. Ve's-sâlisu yehıllu mâ lehû nazîrun me'kûlun fi'l-berri. Üçüncüsü ise, "Karada emsali olup da o emsali yenilen denizde de yenilir, karada yenilmeyenin denizdeki emsali de yenilmez." demiş. Buradan da bir benzetme yaparak, mesela deniz aygırı yenir, çünkü dünyada, karada aygır yenilebiliyor. Mesela deniz koyunu varmış, şusu busu yenir de deniz köpeği, deniz hınzırı, deniz eşeği yenmez. Onların karadakileri yenmeyince denizdeki misalleri de yenmez demiş.

Tabii bizim hocamız ilkini sahih gördü, dedi ki; Mimmen kâle fi'l-kavli'l-evveli... Bu ilk söze kanaat besleyen, o kanaatte olanların içinde Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer, Osman ve İbn Abbas vardır. Ve ebâha mâliku ed-dıfda'a. Malikî mezhebinin kurucusu kurbağa da yenilebilir demiş. Hani duyuyoruz ya; Fransızlar kurbağa eti yiyorlarmış, ötekiler şunu bunu yiyormuş diye. İşte yeri geldi, meraklı bir mevzu, onun için izah ediyorum.

Bizim mezhebimize gelince, bizim imamımız Ebû Hanife hazretleri balıktan başkası yenmez demiş. Ve kâle Ebû Hanîfete lâ yehillu ğayru's-semeki. "Semekten, yani balıktan gayrısı helal olmaz." diye izahatı bu şekilde şey yapmış.

Allahu Teâla hazretleri cümlemizi hayırlı ilimlerle mücehhez eylesin. Bildiklerimizi tatbik edip rızasına vâsıl olmayı cümlemize nasip eylesin. Şu fâni dâr-u dünyada âhiret hayatı için sermaye biriktirmeyi, vakitleri boş geçirmemeyi, rızasına uygun işleri işleyip sevdiği razı olduğu bir kul olarak kendi huzuruna kavuşmayı nasip ve müyesser eylesin.

Fatiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı