M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 288-289.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

İbn Abbasradıyallahuanhümâ'dan Taberânî'nin rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş;

Rubbe mu'allimi hurûfe ebî câde. Rubbe, "nice" mânasında Arapça bir tabir. "Nice alfabe öğreten kimseler vardır." Burada muallime diye harekelemiş. Fakat bana sanki mualleme olsa daha iyiymiş gibi geliyor. "Nice alfabe öğrenen kimseler vardır." mânası verilse, mâna daha iyi olacak gibi geliyor.

Peki ne olmuş bu harfleri öğrenen kimselere?

Dârese fî'n-nücûm."Yıldızlarla ilgili çalışmalar yapıyor. "Onlara ait bilgileri öğrenmek için uğraşıyor, ders yapıyor. Leyse lehû indellâhi halâkun yevme'l-kıyâmeti. "Bu kimse için Allah indinde, Allah yanında, Allah katında kıyamet gününde hiçbir nasip yoktur."

Bu ne demek? İnsan yıldızları incelerse, onlarla ilgili ders yaparsa ne olur? Niçin böyle bu kadar nasipsiz kalıyor bu işle uğraşan kimse?İzahı şu;

Biz güya yıldızlara bakıyoruz,eh, "Allah gökyüzünde yıldız yaratmış."diyoruz, geçiyoruz. Ama eskiden yıldızların insanların talihleri üzerinde tesiri var sanıyorlardı. Mesela İbrahim aleyhisselam, daha eski ümmetler zamanında yıldızlara tapanlar vardı. "Şu yıldız şöyle, bu yıldız böyle.." diye onları mabut ittihaz edenler vardı.

Hepimizin bildiği, bizim mektep kitaplarında bize öğretilen mesela Yunan bâtıl dininde o yıldızlara paye veriliyor, hepsinin bir şahsiyeti var. Hepsi bir insan şeklinde tasavvur ediliyor. Dünyanın birçok yerinde eski zaman içinde bunlara tapılmış. Sonra bu tapınmaların izlerinden, kalıntılarından halkın arasında bir takım asılsız, temelsiz bilgiler yerleşmiş. Yıldızların başlı başına kendilerinin bir tesiri varmış da, insanların talihlerine, işlerine müessir oluyorlarmış gibi bir kanaat uyanmış. Bu hususta da yazan, çizen, okuyan, öğrenen, öğreten kimseler çıkmış. Hep "miş miş" diye anlatıyorum.

Şimdi bu yirminci yüzyılda yok mu bu şey?

Bizim zamanımızda da var. Açın bütün gazeteleri, mecmuaları -hepsini demeyelim, yineen azından şuurlu, akıllı, fikirli insanların neşrettiği kitaplar, mecmular, gazeteler de vardır- ekseriyetle bakarsınız ki, yıldız falı diye bir köşe vardır. "Filanca falanca yıldız zamanında doğan insan bugün şöyle olacak böyle kalacak.." diye bir sürü laflar. Demek ki şimdi de buna hakikaten de inananlar var.

İnananlar olmasa o gazeteler yazar mı?

O gazetelerin o köşelerine rağbet var ki, o gazeteler de öyle yıldızlarla ilgili bazı bölümleri yazıp duruyorlar. Veyahut da maksatlı...İlgi olmasa bile, eğer o yıldızlarla sanki işin bir alakası varmış gibi bir fikir yaymak o adamların işine geliyorsa, ondan olabilir. Ama ben birçok saf kadınları vesaireyi biliyorum ki,"Hürriyet gazetesi şöyle yazdı, Cumhuriyet gazetesi böyle yazdı, Milliyet gazetesi şöyle yazdı… " İsim vermek de doğru değil ya.. Yani "Şu gazetede şöyle okudum, hakikaten de öyle çıktı." deyiveriyor. İnanıyor, o gazetenin oradaki yıldız falına itibar ediyor.

Halbuki bak Peygamber aleyhissalatü vesselam 1400 sene önceden [bildirmiş.] Tabii bizim bunu aklımız almaz. Aklımız bunu doğru kabul etmiyor.

Neden?

Elhamdülillah okuduk, yüksek tahsil gördük.

Oradaki duran yıldız ile buradaki insanın talihi arasında ne irtibat olabilir?

O da Allah'ın bir mahlûku, gökyüzünde yaratmış. İşte şöyle dönüyor, böyle hareket ediyor veyahut şu mıntıkada sabit olarak bulunuyor, diye biliyoruz. Onunla bizim aramızda bir irtibat olmadığını biz şimdi yirminci yüzyılın ilmi ile biliyoruz ama insanların yıldızlara taptığı zamanda Allah'ın hak Resûlü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bakın ne buyurmuş;

"Nice alfabe öğrenen, yani ilim yoluna giren, yazmayı çizmeyi öğrenen, ondan sonra da bu bilgisini tutup yıldızları inceleyip onlarla ilgili ahkâm çıkarmakta kullanan insan vardır ki, bunların âhiret gününde, kıyamet gününde Allah indinde hiç zerre kadar nasipleri yoktur."

Neden?

Bu adamlar cahil, şaşkın. O yıldızlar da, o ay da, o güneş de, cümle varlıklar da;

İllâ âti'r-rahmâni abdâ. "Hepsi Allah'ın kulları, yaratıkları, mahlûkatı. "Onların -hâşâ sümme hâşâ- Allah'ın takdirine ne dehaletleri olabilir? Her şey Allahu Teâlâhazretlerinin takdiriyle oluyor. Mâşâallâhu kâne."Allahu Teâlâhazretleri ne dilerse o olur. "Ve mâ lem yeşe' lem yekun. "Neyi istemezse, neyi dilemezse o olmaz." O kadar! Her şey Allahu Teâlâ hazretlerinin meşiyyetine, dilemesine bağlıdır.

Cümle işler Hâlık'ındır, kul eliyle işlenir.

Hakk'ın emri olmayınca, sanma bir çöp deplenir.

demiş şair. Allah'ın emri olmadıktan sonra rüzgardabir çöp, bir dal bile kıpırdanmaz.

Başka neyin ne hükmü var?

Hatta bizim yaptığımız işleri bile O Allahu Teâlâhazretleriyaratıyor.

Vallâhu halekaküm ve mâ ta'melûn. "Sizi de sizin işlediklerinizi de, amellerinizi de yaratan Allahu Teâlâ'dır. "Bu âyet-i kerîmenin çeşitli tefsirleri var da, bu şekilde de izah edenler de var. Lâ fâile illâ hû."Allah'tan başka hiçbir fâil yoktur, fâil-i hakîki Allahu Teâlâ hazretleridir."

Ve mâ rameyte iz rameyte velâkinne'llâhe ramâ. "Ey Resûlüm!Sen okunu o müşriklerine gözüne saçtığın zaman sen saçmadın, Allah saçtı." buyuruyor.

Burada esrar var. Ama o esrarın yüzündeki mâna şu ki;her şeyi Allahu Teâlâhazretleri dilediği için, O yapıyor. Dilemese, O'nun emri, meşiyyeti, dileği hilafına hiçbir şey olmaz. Mümkün değil. Asla ve kat'a bir şey olmaz. Hatta sen de ne elini kaldırabilirsin, ne gözünü kırpabilirsin, ne şunu yaparsın, ne bunu… Allah diliyor da sana fırsat ve müsaade veriyor da ondan yürüyorsun, konuşuyorsun, bakıyorsun, kıpırdıyorsun. Yoksa hiçbir şey bir şey yapamaz.

Allah'a, Allah'ın kudretine böyle inanan insan, o zaman Allah'ı hakkıyla tanımış olur. Ama "Şu yıldızın bu tesiri var, öteki yıldızın şu tesiri var." diye düşünen bir insan cahil, şaşkın; onun için onların Allah indinde nasibi yok.

Tabii maziye ait bir şey ama, günümüzde de ilgisi olduğuna, gazetelerde yıldızlarla ilgili bir sürü laflar söylendiğine göre, bugün için de önemli bir şey. Demek ki,"Allah'tan gayri bir fâil-i hakîki yoktur. Her şey Allahu Teâlâhazretlerinin yed-i kudretindedir. O ne dilerse o olur, neyi dilemezse o olmaz." diyeceğiz,safsataları bırakacağız.

Dinimiz nasıl hurafelerle mücadele ediyor, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz nasıl uyarıyor? Devrimciler sanır ki, yani bir takım insanlar vardır ki bizim hurafeyle uğraştığımızı sanır. Bak,Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 1400 sene önce nasıl muhitine ışık saçmış, nasıl gerçeği söylüyor. Hâlâ yirminci yüzyılda akıllanıp uslanamamışız da mecmualarımıza, gazetelerimize yalan yanlış şeyleri yazıyoruz.

Ebî câd kelimesi, "ebced kelimesi" mânasına geliyor. Ebced dediğimiz kelime var ya. Ebcedde bu ebî câd,

Ebced, hevves, huttî, kelemen, se'fas altı isim vardır. Bu altı kelime grup grup alfabenin harflerini toplarlar. Onun için bunların ilk kelimesi ebced diye başladığı için ebced sözü eski dilde alfabe mânasına kullanılmış. Onun için mesela küçük çocuk eskiden cüz kesesini alırdı, koluna, omzuna takardı, mahallenin sıbyan mektebine giderdi. Tıfıl, yani çocuk. Tıflu ebced hân derlerdi, ne demek? Yani daha alfabe okuyan çocuk mânasına.

Ebced hesabı vardır, biliyorsunuz. Harflerin her birinin bir rakam değeri vardır. Bir söz söylersin, onun içinde kaç tane harf varsa, o harflerin rakam değerlerini topladığın zaman bir tarih çıkar. Buna da ebced hesabı diyorlar. Bizim dedelerimiz bu sanatı çok kullanmış. Bu bir sanat; söz sanatı, edebî sanat, tarih sanatı deniliyor.

Mesela İstanbul ne zaman alındı?

Beldetü'n-tayyibetün sözü hangi harflerden meydana gelmişse, o harflerin rakam değerlerini topla, 857 çıkıyor. İstanbul 857 hicrî yılında alındı: Beldetü'n-tayyibetün.Böyle bir sanat da var.

Ebced kelimesi, aslı ebî câd imiş. Sonradan çok kullanmaktan dolayı ebcedhâline gelmiş diye söylüyorlar. Bu izahı da yapmış oluyoruz. Ebî câd "alfabe" demek olmuş oluyor.

Bütün bu hadîs-i şerîfin ruhundan çıkacak mâna nedir?

Allahu Teâlâhazretlerini biz müslümanlar iyi tanımamız gerekiyor. Gaflete, cehalete, dalalete, karanlıklara saplanmamamız; gözümüzü açmamız, kulağımızdan her gireni hemen kabul etmememiz, aklımızın ve dinimizin süzgecinden geçirmemiz icab ediyor. Demek ki yirminci yüzyılda da hurafeler olabiliyormuş ve bunların bizim dinimize, imanımıza zararı dokunuyormuş.

Çünkü Peygamber Efendimiz ne buyuruyor?

"Kıyamet gününde Allah yanında zerre kadar bir nasibi yoktur." diyor. Halâk, nasip, haz mânasına. "Hiçbir nasip yoktur." demiş oluyor.

Dersimizin baş tarafında ne dedik?

Efdale'l-kitâbi kitabullâh dedik. "Kitapların en üstünü Allahu Teâlâhazretlerinin kitabıdır." Allahu Teâlâ hazretleri kâinatın sahibi olduğu için, O'nun kitabı da kitapların en üstünüdür. Bir sürü yol var. Her insan bir yol tutturmuş, bir tarafa gidiyor.

Yolların iyisi hangisi?

Ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. "Yolların en güzeli, en faziletlisi de Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in gittiği yoldur."

Yâ Rabbe'l-âlemîn!Sen bizi o yoldan ayırma. Zerre kadar yan tarafa saptırma yâ Rabbi!

Rubbe hâmili fıkhin ğayru fakîhin ve men lem yenfe'ahu 'ilmuhû darrahû cehluhû. İkra'i'l-kur'âne mâ nehâke fe-in lem yenheke fe-leste tekrauhû.

Abdullah b. Amr İbni'l-Âs radıyallahuanhumâ -babası da kendisi de sahabi- rivayet eylemiş. Taberânî bize naklediyor ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

Rubbe hâmili fıkhin ğayru fakîhin buyurmuş. "Nice bilgi taşıyan insan vardır ki, aslında kendisi bilgili değildir."Hâmilu fıkh, fıkhın hâmili. Fıkıh, "bilgi" demek.Akla, zekaya dayanan derin bilgi mânasına geliyor. Onun için dinimizin, ibadetlerimizin inceliklerini anlatan bilgiye de biz fıkıh diyoruz. O fıkıh sahibi insana da "Fakîh" denir. Dinde bilmesi gereken doğru bilgileri bilen kimse demektir.

Hâmili fıkh, "hâmili ilim" demek. Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki; "Nice ilim taşıyıcısı vardır ki, kendisi ğayru fakîhin. "Alim değildir."

Bu sözün mânası ne?

Bazı insanların söylediği sözler dudaklarından gönüllerine inmemiştir. Sadece dillerinde vardır, o sözler gönüllerine girmemiştir. Yani ilmi taşıyor, kafasında ilim var. Sorduğun zamanda söylüyor, çıkıp konuşuyor.

Gönül?

Gönül kapkara. Gönlü nasipsiz.

Onun için eskiler ilmi ikiye ayırmışlar. Bir; ilm-i kâl demişler. Kâle-kîle diye oradan buradan nakledilen sözle söylenen, dille ifade edilen ilim. Bir de bunun karşılığında hâl var. O ilim ile amel edip insanın kendi üzerinde onu tatbik etmesi.

Ben biliyorum ki yalan söylemek kötü. Kürsüye çıktığım zaman da söylüyorum, başkasına da nasihati çekiyorum. Ama kendim yalan söylüyorum.

Ne oldu?

İşte insan bu hadisin hükmü içine girdi. Bilgi var, kafasında bilgiyi taşıyor ama kendisi o bilgi ile mücehhez değil. Kendisi yapmamış, o bilginin ışığında kendisini düzeltmemiş, tanzim etmemiş.

Bizim çocuk mektepte okuyor. Diyor ki,"Sınıfa girdi hocalar.'Ellerinizi havaya kaldırın.' Herkes ellerini kaldırdı. Ceplerini aramaya başladılar. " Kim sigara içerse yakalamışlar, cezalandırmışlar. Belki yok ama onun için bu aramayı yapıyorlar. Yalnız bizim çocuk diyor ki; "Kendileri içiyorlar, bize yani talebelere sigara içmesin diye böyle baskı yapıyorlar."

Olur mu; kendisi içip dururken talebenin karşısında, hocayım diye tüttürürse, o talebeye içmeyin diye nasıl der insan?

Eğer kötü bir şeyse sende içme, iyi bir şeyse talebeye de mâni olma. İyi bir şey olmadığı ortada, çünkü aman içmesin, sıhhati bozulmasın diye talebeyi takip ediyoruz.

Peki bunun kötü olduğunu biliyorsun da sen niye içiyorsun?

İşte bu hadîs-i şerîfin bir misâli. Hâmili fıkıh, sigaranın kötülüğüne vakıf, fakat ğayru fakîhin.Onun ilmiyle mücehhez değil.

Hepimiz öyleyizdir. Allah bizim içimizdeki bu tezatlı acayip durumu silsin götürsün, izale etsin. Hepimiz böyleyiz! Sigara içenleri ayıplamak bakımından demiyorum; o sigarada öyle, biz başka bir şeyde öyleyiz. Mesela kızgınlığın kötü olduğunu biliriz, parlayı parlayıveririz. Merhametin iyi olduğunu biliriz, merhamet etmeyiz. Dervişliğin iyi geçim, kardeşe karşı mütevâzi olmak, onun hizmetine koşmak olduğunu biliriz; etrafımıza kan kustururuz mesela. Hep başkasına bakmaktan kendi kusurlarımıza bakmamız daha uygun.

"Nice insanlar vardır ki, ilmi taşırlar ama kendileri alim değillerdir."Bu iyi bir şey değil. İnsan ilmi ile âmil olmalı. O ilmi ile âmil olmadığı zaman,insan o ilmi ile mesul olacak. "Sen bunu biliyordun da niçin tatbik etmedin?" diye kıyamet gününde kendisine sorulacak. Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bildiği şeyi ketmeden, bildiği ile amel etmeyen insanları Cum'a suresinde çok kötü bir şeye benzetiyor Allahu Teâlâhazretleri;

Estaîzubillâh.Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meselü'llezîne hummili't-tevrâte sümme lem yahmilûhâ. "Kendilerine Tevrat indirildiği, onun ahkâmı kendilerine yükletildiği halde onunla amel etmeyen insanlar. Tevrat ile amel etmeyen, Tevrat'ın içindeki ahkâmı tatbik etmeyen, yan çizen kimseler..."

Ke-meseli'l-himâri yahmilu esfârâ. "Bir merkebe benzerler ki, eşek sırtına kitaplar yükletilmiş gidiyor." Sırtında yük olarak kitap var ama kendisi merkep. İnsan olamamış.

Sırtında kitap var, biz bu merkebe alim diyebilir miyiz?

Sırtında çeşit çeşit bilgileri ihtiva eden kitaplar var ama o merkeplik bâki.

Onun için buradan hepimize çok büyük dersler çıkıyor. Bildiğimizi tatbik edeceğiz. Bildiğimiz ile amel edersek, Allahu Teâlâhazretleri bize bilmediğimiz hayırların kapılarını açacak, bilmediklerimizi öğretecek. Sen şimdi sana emrolunan şeyi yap, ondan sonra bir başka kapı açılacak. "Ooo! Meğer daha ne kadar büyük lütuflar, izzetler, nimetler varmış." diyeceksin. Onu tatbik et, bir kapı daha açılacak. Onu tatbik et, bir kapı daha açılacak. Sen olduğun yerde durmuşsun tembel tembel, yürümekten, terakkiden vazgeçmişsin. Sadece durunca da küflenir. Sürahinin içine su koyuyorsun;bir hafta ellemedin mi yemyeşil oluyor. Akacak... Aktığı, hareket ettiği, yürüdüğü zaman fayda var. Vücut bir ay kıpırdamadığı zaman kemikler kireçlenmeye başlıyor, eklemler kıpırdamamaya başlıyor. Harekette bereket var.

Onun için insan bildiğini tatbik edecek, daha ileriye gidecek. Oralarda bir takım şeyler elde edecek, daha ileriye gidecek. Böylece kemal noktasına ulaşacak. Olduğu yerde durursa, yazık. Olduğu yerde durmak bile ziyandır. Onun için Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyurdu ki;

Men istevâ yevmâhu fe-hüve mağbunûn. "İki günü aynı, müsavi olan ziyandadır, aldanmıştır."

Demek ki ikinci gün birincidenmuhakkak daha iyi olmalı. Ne kadar önemli! Bu hadîs-i şerîfi hatırımızdan ben de siz dehiç çıkartmayalım inşaallah.

Ve men lem yenfe'ahû 'ilmuhû darrahû cehluhû. İlmi kendisine fayda vermeyen kimseye ne olur? Darrahû cehluhû. "Cehaleti zarar verir."

İlmi fayda vermiyor, ilmiyle âmil değil; ilmi fayda vermeyince ne olur, durur mu öyle?

Hayır.

Bu sefer cehaleti ona zarar verir, onu zarardan zarara uğratır.

İkra'i'l-kur'ânemâ nehâke. "Kur'ân-ı Kerîm'i seni kötülüklerden alıkoyduğu müddetçe, o tarzda oku. "Resûlullah Efendimiz demek istiyor ki;"Kur'ân-ı Kerîm'i oku; o seni kötülüklerden men eder." Yalan söylemekten, tembellikten, gafletten, zekât vermemekten, yardım etmemekten, merhamet etmemekten, zulüm yapmaktan men eder.

Fe-in lem yenheke. "Eğer seni men etmiyor ise. "Fe-leste tekrauhû. "Ozaman sen onu okumuyorsun demektir."

Ee okuyorum!

Men etmiyor! Okuyorsun, okuyorsun yine eski hamam eski tas devam ediyorsa, "Demek ki sen onu okumuyorsun." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Ben söylemiyorum.

Madem İngilizce'yi okudun, gel Arapça'yı da oku bakalım. Kuş tek kanatlı uçar mı?

"Efendim teknolojik şeyleri öğrenmek için İngilizce'yi öğrenmek lazım."

Gel Arapça'yı da öğren. Hem teknolojiyi hem imanı öğren. İmanın ile bak ne kadar kâmil insan olursun. Kuş iki kanatlı oldu mu uçar, göklere yükselir gider. Ama tek kanatlı kuş çırpınır çırpınır, olduğu yerde döner. Kanadının birisine bir zarar geldi mi, gökte bile olsa aşağıya düşer. Onun için biz en çok zararı oradan alıyoruz.

İnsan ne kadar çok dil bilirse o kadar kişi olurmuş.

Kaç dil biliyorsun?

"Hiç. Bir Türkçe bilirim, o kadar."

Olmadı. Avrupa'dan gelmiş insanlara bakın. Mesela benim Edebiyat fakültesinde okurken bir hocam vardı. Bildiği dilleri size sayayım. Kendisi Almandı. Almanca'yı bilmesi normal. Fransızca, İngilizce, Yunanca, Latince, Arapça, Türkçe, Farsça, İspanyolca bilirdi; Rusça'ya çalışıyordu. Belki başka diller de vardır.

Nasıl bilirdi?

Farsça neşriyat yapardı. Arapça kitap neşretmişti. İngilizce kitabına mukaddime yazardı. Yani öyle "Biliyorum" deyip geçmek değil, iyi bilirdi.

Onlar o kadar böyle çalışır bilirlerse, bizde olduğumuz yerde sayarsak, biz onları nasıl geçeceğiz? Onlara nasıl galip geleceğiz?

Ve e'iddû lehüm mesteta'tum min kuvvetin ve mi'r-ribâti'l-hayl. "Gücünüz yettiği kadar onlara karşı güç kuvvet hazırlayın." diye âyet-i kerîme bize emrediyor. Harp silahı da hazırlayacaksın. Kültür sahası da bir harp sahası. O bu kadar bilgiyle Arapça'yı, Farsça'yı senden iyi bilince seni aldatmasını da biliyor. Senin karşında bir ayet okusa, filanca kitap şöyle yazıyor dese, senin o Arapça ibareden, o kitaptan, o müelliften haberin yok; onun için durur kalırsın. Sen ondan daha üstün olacaksın, gücün yettiğince ondan ileri gideceksin ki onu yenmek mümkün olsun.

Demek ki,biz bir kere oradan kaybediyoruz. Dil bilmezlikten kaybediyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'in inceliklerini onun için öğrenemiyoruz. Tercümeden başlayıp öğrenmek istiyoruz biraz. Bir-iki okuyoruz, ondan sıkılıveriyoruz, kalıyor. İlim beşikten mezara kadar olduğuna göre, demek ki Arapçamızı ilerletmeye çalışacağız. Ondan sonra Kur'ân-ı Kerîm'i,hadîs-i şerîfleri böylece inşaallah daha iyi anlamak imkânı olur.

Bu hadîs-i şerîf çok önemli. Bunu hiç hatırımızdan çıkartmamak için bir kere daha mânasını söyleyeyim; "Nice ilim yüklenmiş kimse vardır ki, kendisi alim değildir. Bir kimse ki, ona ilmi fayda vermez, cehaleti zarar verir. Kur'ân'ı seni kötülüklerden men ettiği müddetçe oku. Eğer seni kötülüklerden men etmiyorsa sen onu okumuyorsun demektir."

Uzun bir hadîs-i şerîfe geldik. Aleyhisselatüvesselam Efendimiz buyurmuş ki;

Recebu şehrun azîmun.

Receb ayı ile ilgili birkaç hadîs-i şerîf peşpeşe burada sıralanacak. Onlardan bir tanesi bu.

Bu Recep ayı hakkında Peygamber Efendimiz bakalım ne buyurmuş.

Recebu şehrun azîmun."Recep büyük bir aydır."ŞehrArapça'da"ay" demek.

Ne bakımdan büyüktür?

İçindeki hayırlar, bereketler, insanların nâil olduğu izzetler, ikramlar, rahmetler bakımından ulu, büyük bir aydır.

Yudâifu'llâhu fî-hi'l-hasenât. "Bu ayda yapılmış iyilikleri Allahu Teâlâhazretleri kat kat arttırır." Yani bir sadaka vermişsin; sanki çok vermişsin gibi sevabını verir. Bir oruç tutarsın; sanki çok fazla oruç tutmuşsun gibi sevap verir. Bir namaz kılarsın; sanki çok daha fazla namaz kılmışsın gibi Allahu Teâlâ hazretleri kat kat arttırarak sevabı fazla fazla verir.

Fe-men sâme yevmen min Receb."Bir kimse Recep'ten bir gün oruç tutarsa. "Fe-keennemâ sâme seneten. "Sanki bir sene oruç tutmuş gibi büyük bir ecre kavuşur. "Ve men sâme minhu seb'ate eyyâmin. "Bir şahıs bu ayda yedi gün oruç tutarsa. "Ğullikat anhu ebvâbu cehennem. "Ondanyedi kat cehennemin yedi kapısı kapanır. "Ve men sâme minhu semâniyete eyyâmin. "Bir kimse Recep'ten sekiz gün oruç tutarsa." Futihat lehû semâniyetu ebvâbi'l-cenneh. "Sekiz cennetin sekiz kapısı açılır. "Ve men sâme minhu aşrate eyyâmin. "On gün kim oruç tutarsa o ayda... "Lem yes'eli'llâhe şey'en illâ a'tâhu."Allah'tan ne dilerse Allah onu ihsan eder. "Ve men sâme minhu hamsete aşera yevmen. "Kim o ayda 15 gün oruç tutarsa. "Nâdâmünâdin mine's-semâ'. "Gökten bir melek nida eder ki."Kad ğufira leke mâ madâ. "Senin geçmiş günahlarını Allahu Teâlâ affeyledi. "Fe'ste'nifi'l-amel. "İşe yeniden başla, defter-i âmâlin pak, tertemiz oldu. Hadi bakalım bundan sonra kirletme, yeniden başla. "Ve men zâde zâdehullâh. "Kim daha ziyade ederse, tuttuğu orucun miktarını arttırırsa, Allah da ona lütf-u keremini artırır."

Ve fî-recebe hamele'llâhu Nûhen fî's-sefîneti. "Allahu Teâlâhazretleri Nuh aleyhisselam'ı kavminden kurtardı ve gemiye Recep ayında bindirtti. "Fe-sâme recebe. "Nuh aleyhisselam da bütün Recep ayı boyunca oruç tuttu." Ve emera men me'ahû en yesûmû. "Ve bütün etrafındaki, gemisindeki insanlara da oruç tutmalarını emretti. "Fecerat bi-himu's-sefînetusitteteeşhurin. "Gemi tufandan sonra altı ay yağan yağmurların üzerinde dolaştı." Âhiruzâlike yevmu âşûrâ. "Bu altı ayın sonu Aşure günü oldu Muharrem'in, onun Aşûru günü oldu." Uhbite alâ'l-cûdiyyi. "Gemi o zaman Cûdi dağına indi, takıldı, oraya kondu. "Fe-sâme Nûhun ve men me'ahû ve'l-vahşu şükren lillâh. "Nuh aleyhisselam, yanındakiler ve vahşi hayvanlar Allah'a şükrolsun diye hepsi oruç tuttular." Ve fî-yevmiâşûrâ'e feleka'llâhu'l-bahre li-benî isrâ'îl. "Bu aşûre gününde Allahu Teâlâhazretleri benî İsrail'e denizi yardı.

Bu nasıl oldu?

Firavun vardı. O Firavun Mısır'daki benî İsrail'in evlatlarını, erkeklerini kesiyordu. Bunların içinden birisi çıkacak, senin saltanatını devirecek diye rüya görmüş. Allah önceden Musa aleyhisselam'ın ona yapacağınıgösteriyor. O da tedbir olarak yahudilerden, benî İsrail'den kim varsa çocukları oldu mu bakıyor, erkek çocuksa öldürtüyor. Kurtulacak güya ama Allahu Teâlâhazretlerinin hikmetine bak ki, Allah Musa aleyhisselam'ı sarayında beslettirmiş. Tabii hikayesi uzun, başka münasip bir yerde geniş geniş anlatırız.

Sonra o benî İsrail'i Musa aleyhisselamFiravun'un şerrinden kurtarmak için Mısır'dan alıyor, Filistin'e doğru kaçmaya başlıyorlar. Firavun da arkasından ordusuyla peşinde takılıyor. Onları yakalayacak, hepsini öldürecek. Kızıl Deniz'in-veyahut Nil'in- kenarına kadar geliyorlar. Ön tarafında derya gibi su, arka tarafta da düşman geliyor. Yolları kapandı kaldı. Bunun üzerine Musa aleyhisselam'ın ashâbı dediler ki;

İnnâ le-mudrekûn. "Eyvah! Yakalandık, yakalanacağız!"Çünkü ön taraf deniz, arka taraf düşman. Düşmanda tozu dumana katarakgeliyor... Musa aleyhisselam dedi ki;

Kâle kellâ inne ma'iye rabbî seyehdîn. "Hayır, asla ve kat'a öyle olmayacak. Allah bizimle beraber, Allah benim yanımda. O bize muhakkak bir çıkış yolu, bir kurtuluş yolu hidayet edecek, lütfedecek." dedi.Hakikaten de,

Fenfeleka fe-kâne küllüfirkın ke't-tavdi'l-azîm. Derya yarıldı, öbür tarafa geçtiler. Firavun'un ordusu geldiği zaman hâlâorada sular yoktu. Onlar da onların peşinden o yollara düştüler. Kovalamaya devam ederkengirdiler, sular tekrar kapanmaya başladı ve hepsi gark oldular. Benî İsrail'eo denizin, suyun açılması aşûre gününde oldu.

Ve fî-yevmi âşûrâ'e tâbe'llâhu alâ Âdem. "Âdem aleyhisselam'a Allah aşûre gününde tevbe nasip eyledi." Ve alâ medîneti Yûnus."Ve Yunus aleyhisselam'ın kavminin bulunduğu şehre tevbeyi o zaman nasip etti. "Ve fî-hi vulide İbrâhîm. "Ve İbrahim aleyhisselam bu zamanda, bugünde doğdu." diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Recep'in faziletini anlattıktan sonra bu Recep'te olan şeyleri de zikrederek sözü bu kıssalara kadar getirmiş oluyor.

Burada ben bir şeyi işaret etmiştim. Onu şerhe bakmadığımız için öbür hadisi şeriften atladık. İlim ile ilgili hadisi şerif geçmişti ya demin. "Nice ilim yüklü kimseler vardır ki kendisi alim değildir. İnsana ilmi fayda vermezse cehaleti zarar verir. Kur'an oku, Kur'an seni kötülüklerden men ederse okumuş olursun. Eğer men etmezse okumamışsın demektir." dedi ya. Burada izahta diyor ki;

Ashâb-ı kirâm arasında bazı mücadeleler, bir takım ihtilaflı şeyler olmuştu. O zaman Hz. Ali Efendimiz'e birisi demiş ki;

E Talhatu ve'z-Zubeyru kânâ alâ bâtılin?"Talha ve Zübeyr bâtıl üzerindeler miydi?" Talha ve Zübeyr Aşere-i Mübeşşere'den, hayatındayken cennetlik oldukları Resûlullah tarafından kendilerine müjdelenmiş bahtiyarlardan... Bir şahıs Hz. Ali Efendimiz'e diyor ki,

Talha ve Zübeyr yanlış yoldalar mıydı? Onlar bir tarafı tutmuşlardı. O zaman onların bulunduğu yer yanlış mıydı? Cennetle müjdelenmiş iki kimse böyle olabilir mi?

Hz. Ali Efendimiz'in bu söze cevabı şaheser bir cevaptır ve büyük ansiklopedilerin başına yazılacak bir sözdür.

Ne diyor?

Yâ hâzâ."Ey filanca!"İnnehû melbûsun aleyke. "Sen bu işi karıştırıyorsun, iyi düşünemiyorsun." İnne'l-hakka lâ yu'rafu bi'r-ricâl. "Hakikat adamlarla bilinmez, ölçülmez. "İ'rifi'l-hakka ta'rif ehlehû."Sen önce hakkı bil, tanı; kimin hak ehli olduğunu o zaman iyi bilirsin."

Bu o kadar büyük bir sözdür ki, bir kere daha söyleyeyim. İnne'l-hakka lâ yu'rafu bi'r-ricâl. "Hakikat adamlarla bilinmez."

"Filanca adam şöyle yaptı. Binâenaleyh hak öyle olsa gerek."

Olmadı. O adam iyi bir kimse bile olsa senin metodun yanlış. Öyle olmayacak.

Ya?

İ'rifi'l-hakk. "Önce hakkın ne olduğunu öğren, hakkı öğren, gerçek nedir, hak nedir onu öğren. "Ta'rif ehlehû. "Kimin hak ehli olduğunu, kimin bâtılda o zaman iyi bilirsin."Bu en büyük ilmî kaidedir.

Mesela falanca zâtın hürmet ettiği filanca kimse şöyle bir şey yapmış. "Ben de onu aynen yaparım."

Olmaz.

Onun yapmasında çeşit çeşit sebepler, mazeretler, hikmetler, düşündüğü başka şeyler vardır. O şartlar onu öyle yapmayı gerektirmiştir. Sen onun yaptığı şey doğru mu değil mi, önce onu öğren. O yaptı diye onun yaptığı şeyi yapmaya kalkışma.

Şimdi biraz daha,bir adım daha öteye gidip de misalle söyleyeyim.

"Efendim falanca zâtın şeyhi sigara içermiş."

Şeyh sigara içer mi bilmem, karışmam. Bana ne! Benim ne haddime; kimsenin işine karışmam. İçermiş.

O zaman şeyhim içiyor diye ben de içmeye kalkarsam?

Olmadı.

Sigara içmek doğru mu yanlış mı, önce onu öğren. Doğru değilse yapma. Onun yapmasında bilmediğimiz esrarengiz bir başka şey vardır. Sonra onu da orada gerçek göstermeye çalışma. Buradan cemiyetler içinde çok mühim ihtilaflar çıkıyor.

O halde biz de ne yapacağız?

Önce İslâm'ı güzelce öğreneceğiz. Hz. Ali Efendimiz'in -Allah şefaatine bizleri nâil etsin, mübarek hakikaten öyle bir söz söylemiş ki- önce hakikati öğreneceğiz.İslâm nedir? Hakyol nedir? Âyetler, Kur'ân-ı Kerîm'ler, hadîs-i şerîfler bize hangi ışığı yakıyor, neyi gösteriyor, neyi yapmamızı emrediyor, neyi yapmamızı emrediyor? Bunu iyice öğreneceğiz. Ondan sonra onun bunun söylediği sözün doğru mu eğri mi olduğunu anlarız. Çünkü herkes bir şey söylüyor. Herkes de aldatmak için sözünü Kur'ân'a, hadise dayandırmaya çalışıyor.

"Efendim şu yasak değilmiş de, bunun mahsuru yokmuş da, şu şöyleymiş de... Sen kalbe baksan da, bakmak lazımmış da..." filan.

Herkes tutturmuş bir yol, ona bahane arıyor.

Onun da tek tek misallerini söylesem, misal söyleyince bazı kimselere dokunabilir. Misal söylemeyeceğim ama din namına herkes bir şey söylüyor. Çıkıyor, yüksek yüksek yerlerden bir şeyler söylüyor.

Hangisi doğru?

"Filanca adam çok bilgilidir de, çok yüksektir de, rütbesi şöyledir de, mevkii böyledir de... Binaenaleyh herhalde onun dediği doğru."

Yanlış!Senin düşünce tarzın yanlış. Önce hakikati öğren, bakalım kimin hakkı söylediğini o zaman anlarsın.

Belli olmaz, bakarsın küçücük bir çocuk hakkı söylüyordur, ötekilerin hepsi başka bir sebeple yanlış bir şeye âlet oluyorlardır. Çok mühim bir kâide bu.

Allahu Teâlâbize hakkı hak olarak gösterip ona uymayıbize ihsan eylesin.

Hak ne ise onu böyle ayırt etmek çok mühim bir şeydir.

Hz. Ömer radıyallahu anh'ın vasfı, sıfatı nedir?

Ömer el-Fârûk.

Fârûk ne demek?

Hak ile batılı hemen ayırabilen, tefrik edebilen;şu doğrudur, bu yanlıştır diye hemen karar verebilen.

Allah hakkı hak olarak görüp ona uymayı nasip etsin, batılı bâtıl olarak görüp ondan uzaklaşmayı bizlere ihsan eylesin.

Bu devrin fitnelerinin en büyüklerinden birisi budur. Birçok şey hak gibi gösteriliyor ve müslümanlar aldatılıyor.

Bunun çaresi nedir?

Bunun çaresi müslümanların Allah'ın kitabına ve Resûlullah'ın sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılmasıdır. Başka hiçbir çaresi yoktur. Onun rütbesine, berikinin ünvanınavesaireye bakmayacağız. O profesörmüş, ötekisi bilmem neymiş. Önce Kur'ân'ı alacağız, okuyacağız.

Var mı mealleri?

Var.

Var mı tefsirleri?

Var.

Var mı Resûlullah'ın hadîs-i şerîflerini anlatan kitaplar?

Var. Gayet güzel dosdoğru anlatan kitaplar var. Oku.

Allahu Teâlâ hazretlerinin yetiştirdiği nice büyük alimler gelmiş geçmiş. Biz ayağının tozu toprağı olamayız. Onların kitaplarını oku. Ondan sonra bugün birçok insan var, yüksek yüksek yerlerde çıkıp çıkıp laflar söylüyorlar. Onlardan hangisinin doğru söylediğini, hangisinin eğri söylediğini o zaman anlarsın. "Bak şu gerçeği söylüyor, bu yanlış." dersin.

Piyasada satılan bir malı sen biliyorsan, maldan anlarsan, dersin ki;"Bu fiyat pahalı. Buraya etiketi böyle koymuş ama bunun içinde şu katışıklık var. Binâenaleyh bu kumaş bu kadar etmez. Bu ucuz ama daha iyi." dersin. Ama maldan anlamazsan seni aldatırlar. Ucuz bir şeyi süsleyip süsleyip büyük bir mağazada çok pahalı bir fiyata satabilirler. Aynı şey çok daha ucuz olarak bir başka yerde bulunabilir. Onun için maldan anlayacağız. İlk önce hakikati bileceğiz,ondan sonra kimin hak ehli olduğunu bileceğiz. Bunun için de Kur'ân'a ve sünnet-i seniyyeye sarılacağız.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir keresinde buyurmuşlar ki;

"İleride karanlık gece parçaları gibi fitneler olacak."

"Karanlık gece parçaları gibi" ne demek?

Karanlıkta insan önünü arkasını, sağını solunu görmez. Çukur mu, tepe mi, önünde taş mı var; takılır düşer, gidemez, ilerleyemez, gideceği yeri bulamaz. İnsana ışık lazım, nur lazım.Karanlık kötü bir şeydir. Karanlıkta bir şey yapılmaz. Ashâb-ı kirâm rıdvanullahi aleyhim ecmaîn diyorlar ki;

"YâResûlallah!Biz o zamana erersek ondan kurtuluşun çaresi nedir? Ne yapmamız lazım?"

O zaman Peygamber Efendimiz onlardan kurtuluş çaresi olarak Kur'ân-ı Kerîm'i ve hadîs-i şerîfleri zikrediyor.

Kur'ân'a sımsıkı sarılın. Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılırsa insan, o Allah'ın kopmayan sapasağlam ipidir, insanı hidayete götürür. Çeker kurtarır, çukurdan çıkarır. Resûlullah'ın sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılırsa insan, çeker kurtulur. Ondan başka yollara saparsa; o tevillerin, o tefsirlerin, o izahların sonu gelmez. İnsan adım adım sapıta sapıta, ibreyi döndüre döndüre İslâm'dan 180 derece öteye dönerfarkına bile varmaz.

Bizim dinimizi koruyan, kollayan nedir?

Allahu Teâlâhazretlerinin kelâm-ı kadîmi ve Resûlullah Efendimiz'in sünnet-i seniyyesidir. Bunları kaldır, hele hele sünneti kaldır,İslâmiyet gider! Çünkü Kur'ân-ı Kerîm anayasa gibidir. Belli miktarda sayfaya sahip bir kitap. Onun teferruatını Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 23 senede bilfiil yaşayarak insanlara öğretti.

"Namaz kılın." diyor Kur'ân-ı Kerîm. Namazın nasıl kılınacağını nereden öğreneceğiz? Kur'ân-ı Kerîm'de "Secdede üç defa 'Subhâne rabbiye'l-a'lâ' de." diye söylemiyor. Sadece "Namaz kılın." diyor.

Biz o namazın öteki teferruatını kimden öğreniyoruz?

Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den.

Onun için bir kimse size sünnet-i seniyyeyi küçültücü söz söylerse, sünnet-i seniyyeden uzaklaştırmaya çalışırsa; bilin ki dininizi yıkmaya çalışıyor. Çünkü teferruatı bilmeyince insan asıllarda da şaşırır, sapıtabilir. Onun için ona sarılacağız.

Allahu Teâlâhazretleri bizi sünnet-i seniyyeye sımsıkı sarılan kimselerden eylesin.

Çünkü Peygamber aleyhisselatü vesselam Efendimiz buyurmuş ki;

Benim ümmetim kıyamet vakti yaklaştığı, âhir zaman olduğu zaman insanlar şaşıracak, sapıtacak, bozulacak. Çeşitli fitneli, fesatlı işler ortaya çıkacak.

Men temessekebi-sünnetî 'inde fesâdi ümmetî. "Benim ümmetimin fesada uğradığı zamanda kim benim sünnetime sarılırsa... "Fe-lehû ecru mi'eti şehîd. "Ona 100 şehidin sevabı var."

Bir şehid olmak insana yeter zaten. İnsan bir kere şehit oldu mu cennet ile müjdeleniyor. Bir kere şehit olması, insanı zaten bahtiyarların en bahtiyarı hâline getiriyor. 100 şehit sevabı var...

Ne demek?

Şehitlerin de 100 kat fazla katında, daha yüksek bir ecre nâil olacağını gösteriyor. Gelde şimdi sünnet-i seniyyeye sarılma! Gelde Resûlullah'ın sünnetinin kulu kölesi olma! Gelde bu hadîs-i şerîf karşısında onun sünnetinden bir şeyin çiğnenmesine razı ol!

Allahu Teâlâ bizim gözümüzü açsın da neye sarılacağımızı iyice göstersin.

Recebu min şuhûri'l-hurum.

Recep ile ilgili iki hadîs-i şerîf daha vardı onları da tamamlayalım.

"Recep, haram aylardan bir aydır."

Haram aylar ne demek?

Araplar 12 ayın dört tanesini haram ay yapmışlar; Zilhicce, Zilkade, Muharrem, ondan sonra bir de Recep ayı. Bu dört ay haram ay.

Ne demek?

Bu dört ayda birbirleriyle harp etmezlerdi Araplar. Onun dışında bu aylar bitti mi birbirleriyle hücum, yağmalama vesaire her şeyi yaparlardı. Fakat bu dört ay gelince bu mücadeleyi yapmazlardı. Bunlara eşhur-u hurum deniliyor. Bunların içinde Zilhicce, Zilkade, Muharrem peşpeşe gelir; Recep ta ileridedir. Muharrem'den sonra Safer, Rebiu'l-evvel, Rebiu'l-âhir, Cumâde'l-evvel, Cumâde'l-âhir ve Recep geliyor. Ta ileridedir. Onun için Recep ayına, Recebu'l-ferd demişler, tek başına öbür tarafta kaldı, üçü bir arada diye.

Recep haram aylardan birisidir. Onun içinde cidal, mücadele cahiliye devrinde de yapmazlarmış.

Ve eyyâmuhû mektûbetun alâ ebvâbi's-semâ'i's-sâdise. "Bunun günleri altıncı semanın kapıları üzerine yazılıdır. "Fe-izâ sâme'r-racülü minhu yevmen."Kim Recep'te bir gün oruç tutarsa. "Ve ceddede savmehû bi-takvâ'llâhi. "Ve takvaya riayet ederek, Allah'tan korkarak orucunu güzel yaparsa, yeni, ter ü taze tutarsa." Nataka'l-bâbu ve nataka'l-yevmu. "Hem o semadaki kapı hem o Receb'in günü Allahu Teâlâhazretlerine -Allah onlara dil verir –derler ki," Kâlâ yâ rabbi,iğfir lehû. "Yâ Rabbi!Şu günü oruçla geçiren şu müslümana mağfiret eyle." derler, dua ederler.

Bu ne demek?

Tabii biz bunu bilemiyoruz. Çünkü altıncı sema nedir, Receb'in günlerinin oraya nasıl yazıldığını, onların Allahu Teâlâhazretlerinin huzûr-u âlîsinde ne tür bir konuşmayla konuştuklarını bilmeyiz. Ama bildiğimiz birtek şey var; kim Recep'te oruç tutarsa ve takvaya riayet ederek tutarsa orucu, güzel,ter ü taze tutarsa,orucunu zedelemezse, o zaman kendisine mağfiret olunması için bir takım mânevî talepler, yardımlar oluyor.

Ve izâ lem yutimme savmehû bi-takvâllâhi. "Takva ile orucunu tamamlamazsa, oruç tutarken takvaya riayet edemezse,"Lem yesteğfirâ. "Onlar Allah'tan bu kişi için mağfiret talep etmezler." Ve kîle. "Ve bu kişiye denilir ki. "Hata'atkenefsüke. "Ahh! Sen yapamadın, senin nefsin seni aldattı." Gökteki melekler öyle nidaederler.

Buradan çıkan ders nedir?

İki sade ders çıkıyor.

Birisi; Recep'te oruç tutmanın fazileti. Geçmiş hadiste de onu anlamıştık. Şimdi dört gözle Receb'i bekliyoruz ki inşaallah gelsin de oruç tutalım diye.

İkinci bir ders çıkıyor; demek ki orucu takvâ ile beraber yürüteceğiz.

Takva ne demek?

Takva Allah'tan sakınmak, çekinmek demek. Yani yaptığı her işi, attığı her adımı Allah'tan korkarak, sakınarak, çekinerek, titreyerek, düşüne düşüne atmak demek. Oruçlu insan böyle yapacak. Yoksa;

"Oruç tutttum, tamam. Zaten yemeden daha iyi oluyor. Biraz da şişmanlamışım. Zayıflamış olurum." deyip ondan sonra da kavga gürültü, kötü söz, çekişme, onu bunu kırma, ona buna zulmetme olursa, olmadı. O oruçla beraber bütün âzâlar oruç tutacak. Sadece mide oruç tutmayacak. Midenin orucu yemek yememek; gözün orucu harama bakmamak; kulağın orucu haramı dinlememek; dilin orucu haram şeyleri söylememek, gıybet etmemek, dedikodu yapmamak, küfretmemek, vesaire... Her âzânın kendine göre orucu var. Sen sadece mideye oruç tutturur da ötekileri salıverirsen, onlar da bildikleri yere saldırırlar da her türlü kötülüğü yaparlar, günahı işlerlerse o zaman oruç tamam olmuyor, zedelenmiş oluyor. Onun için zedelenmemek şartıyla bu dua olur. Yani orucun hayır ve bereketine kişi o zaman nâil olur. Aksi taktirde nâil olmaz.

Recebu şehrullâhi ve şa'bânu şehrî ve ramadânu şehru ümmetî.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

"Recep Allah'ın ayıdır. Şaban benim ayımdır. Ramazan ümmetimin ayıdır."

Bu ne demek?

Ayların hepsi Allah'ın; kulların hepsi de Allah'ın; yer, gök, ne varsa cümle eşya Allahu Teâlâhazretlerinin ama neden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "Recep Allah'ın ayıdır." diye söylemiş? Allahu Teâlâhazretleri bu Recep'te lütfunu, keremini, rahmetini, mağfiretinifazlaca saçar kullarına demek.

Demek ki biz Receb'e doğru hazırlanacağız, kendimizi hazırlayacağız. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretlerine iltica edeceğiz. İnşaallah tevbeler nasip edecek, kötülükleri bırakmayı nasip edecek, hatalardan temizlenmeyi nasip edecek. Ceng ü cidali, kavgayı gürültüyü, kötü huyları bırakacağız. İyi kul olacağız.

Neden?

O ayda Allah'ın rahmeti çok. O aya tahsis etmiş.

Şa'bânu şehrî.Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "Şaban benim ayımdır."demiş. Demek ki, Resûlullah Efendimiz Şaban'da oruç tutarmış, onu ihyâ edermiş, o bakımdan da olabilir. Bizim yönümüzden düşünecek olursak, demek ki önce Allahu Teâlâhazretleri tarafından tevbemiz kabul olunursa Allahu Teâlâ hazretlerinin lütufları ile mağfiret olunursak, ondan sonra Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in inşaallah şefaatine de nâil olacağız. Oradan da o feyizler, bereketler de gelecekler.

Ve ramadânu şehru ümmetî."Ramazan'da bizim ayımız." oluyor. Resûlullah'ın da hoşnutluğunu kazanmış olarak Şaban'dan Ramazan'a ulaştığımız zaman, artık mahsul ayı; başaklar olgunlaştı, taneler irileşti, sarardı, dallarda ağırlaştılar, boyunlarını büktüler, hadi artık harman zamanı. Onları inşaallah harmanlayacağız, mahsulü alacağız, feyizlere, bereketlere nâil olacağız. Ondan sonra da inşaallah kaybetmeyip ömür boyunca bunu devam ettireceğiz.

Artık bu düzelmeden sonra Allahu Teâlâ bir daha bizi tekrar bozmasın. İmandan sonra küfre, izzetten sonra zillete,kabulden sonra redde düşürmesin. Kerametten, ikram hâlinden sonra ihanete, hevan hâline indirmesin.

"Hocam acaba ben Receb'e kadar çıkabilir miyim ki? O arada yine iki buçuk, üç ay varmış, ne yapayım?"

Allah'ın günleri, hepsi güzeldir. Münebbihât isimli kitapta okumuştuk. "Ayların en iyisi nedir?","Günlerin en iyisi nedir?" diye orada soru geçiyordu. İbn Abbâs radıyallahu anhumâ cevap vermiş, diyor ki;"Günlerin en iyisi cumadır. Ayların en iyisi Ramazan'dır."Hz. Ali Efendimiz'e ulaşmış bunun bu sözleri. Hz. Ali Efendimiz diyor ki;"Çok güzel söylemiş. Maşrikte mağribde ne kadar alim toplansa bu kadar söyleyemezlerdi. Yalnız ben de bunu bir başka yönden izah edeceğim.

"Günlerin en hayırlısı, kulun içinde Allah'a tevbe ettiği gündür."diyor. Cuma elbette hayırlıdır ama sen cumadan gafilsen cumanın hayrından sana ne? Gaflette, içki, kumar masasında geçirdin. Cuma hayırlıydı da sana faydası ne? O halde asıl hayırlı olan gün, içinde senin tevbe edip Allah'a yöneldiğin, Allah'a has kul olmaya karar verdiğin ve o tarafa yürümeye başladığın gündür, diye böyle izah ediyor.

Onun için, Allahu Teâlâ Receb'e decümlemizi sıhhatle, afiyetle eriştirsin. Nice Receplere, Şabanlara, Ramazanlara da ulaştırsın. Ama bugünden inşaallah tevbe nasip etsin. Sevdiği yola ayağımızı döndürsün ve o yolda yürümek cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı