M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Süleymân ed-Dârânî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillahimineşşeytanirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâraken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. es-Salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedeni'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Salâten ve selâmen dâimeyni mütelâzimeyni ilâ yevmi'd-dîn.

Emma ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, lütfu dünyada ve âhirette sizlere nasip olsun. Rabbim teâlâ ve tekaddes hazretleri sizleri ve bizleri iki cihan saadetine erdirsin. Mesut ve bahtiyar olun, Allah'ın rızâsına erin, cennetiyle cemaliyle müşerref olun, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şefaatine mazhar olun.

Çokmeşhur alim Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin kaleme almış olduğu tasavvuf edebiyatımızın mühim kaynak eserlerinden birisi olan Tabakâtü's-sûfiyye kitabını okumaya başladık. Yetmiş beşinci sayfasına kadar geldik. Sekiz tane tasavvuf büyüğünün terceme-i hâlini ve kelâm-ı şerîflerini okumuş, görmüş olduk.

Yetmiş beşinci sayfada, dokuzuncu terceme-i hâl Ebû Süleyman ed-Dârânî'nin.

Bu konuşmaya, izaha başlamadan önce sevgiyle saygıyla bağlı olduğumuz bütün büyüklerimizin ruhları için; Peygamber Efendimiz'in ruhu için, âl'inin, ashâbının, etbâının ruhları için, cümle enbiyâ ve mürselînin ruhları için ve hâssaten İstanbul'da medfun bulunan enbiyâ, evliyâ, sulehâ, sahabe, mü'minîn ve mü'minâtın ruhları için, hâssaten şu beldemizin medâr-ı iftihârı Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd el-Ensârî hazretlerinin ruhu için, Boğaz'da Yûşâ aleyhisselâm'ın makamı olduğundan onun ruhu için ve şu tekkeyi bina etmiş olan, makamın sahibi Selami Mustafa Efendi hazretlerinin ve hulefâsının ruhları için, -bu çevre çok mübarek zâtların çok mübarek tekkeleriyle dolu- Şeyh Murad hazretlerinin ruhu için, Abdulehad-i Nûrî hazretlerinin ruhu için, Haydar Baba hazretlerinin ruhu için, ve sair evliyâullahın ruhları için, hâssaten hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî hazretlerinin ve silsilemize mensup sâdât-ı meşâyihimizin ruhları için, Tanıdığımız tanımadığımız bütün mü'minîn ü mü'minât ve müslimîn ü müslimâtın da ruhlarına, Rabbimiz gayb hazinelerinden lütfeylesin, ikramlarda bulunsun; kabirleri pür-nûr olsun, ruhları mesrur olsun, makamları âlâ olsun, dereceleri yücelsin, Rabbimiz onlardan da bizlerden de razı olsun diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı şerîf okuyup öyle başlayalım, ruhlarına hediye edip buyurun.

Bu kitabı yazan müellif, kitabını on bölümde yazmış. Her bölüme de on tane mübarek zâtın hayatını dercetmiş. Her bölüme tabaka diyor; birinci tabaka, ikinci tabaka, üçüncü tabaka onuncu tabaka. Her tabakada on tane zâtın hayatı, terceme-i hâli, akvâli, fikirleri, efkârı var. Birinci tabakanın dokuzuncu terceme-i hâline geldiğimize göre, birinci bölüm bitmek üzere. Dokuzuncu zât Ebû Süleyman ed-Dârânî bittikten sonra bir tane daha olacak ve ikinci bölüme geçeceğiz. Kitabın muhtevâsı, kadrosu ve bölümlenmesini de böylece bilmiş olalım.

Ebû Süleymâne'd-Dârânî.

Ebû Süleyman. Süleyman gayr-i munsarif bir kelime olduğu için cer ve tenvin almadığından, Ebû Süleymâne'd-Dârânî diye bağlanır.

Dârânî kelimesinin harekesi, Ebû Süleyman'dan sonra nasıl olur? Dârâniyyü olur; çünkü "Ebû" diyor, merfû. O da ona tâbi olduğundan; ism-i nisbeler sıfat olduğundan ve mevsufuna tâbi olduğundan, Ebû Süleymâne'd-Dârânîyyü olur.

Süleymâne diyoruz, orada üstün oluyor, neden? Muzâfun ileyh olduğundan, mahallen mecrur ama gayr-i munsarif olduğundan yani cer kabul etmediğinden Ebû Süleymâne diyoruz. Arapça bilenlere hatırlatma olsun diye söyledik. İsim bu. Dârânî nisbesi oluyor. Herhalde aşağıda [dipnotta] izahat var, Dârâyî de deniliyormuş.

Min kura Dımaşk.

Yani "Şam'ın köylerinden" birisinin adıymış bu isim. Dâriyyâ imiş, De, Elif, Ra, Ye, Elif, bi-teşhîdi'l-yâ diyor, Dâriyyâ imiş demek ki, nasıl okunması gerektiğini söylüyor.

Köyün adı Dâriyyâ imiş. Ebû Süleyman'da oraya mensup olduğu için Ebû Süleymâne'd-Dârânî deniliyor. Dâriyyâ kelimesinin nisbesi Dârânî diye gelmiş. İsm-i nisbeler semâîdir, yani nasıl geleceği belli olmaz.

Medine diyoruz, Medenî geliyor, Rey şehri diyoruz, Râzî geliyor, Konya diyoruz, Konevî geliyor. Semâî ne demek? Arap nasıl demişse ondan işittiğin gibi belleyeceksin demek, kaidesi yok demektir. İsm-i nisbeler semâîdir.

Dâriyyâ, bi-teşhîdi'l-yâ, ba'dehâ elif; yani "ye'den sonra elif var."

Ve fî ba'di kütübi't- tevârihi bi-ziyâdeti elif beyne'r-râi ve'l-yâ.

Râ harfiyle ye harfi arasında elif diye yazan da varmış.

Darâya diye de oluyormuş demek ki. Muhaffefü'l-yâ, o zaman ye şeddeli olmuyormuş. Darâya ve Dâriyya diye bir köy.

Karyetün min kurâ Dımaşk. "Dımaşk'ın köylerinden bir köydür." Bi'l-Gutâtü, "Guta denilen mevkidedir."

Ve'n-nisbetü ileyha, "Bu köye mensup olma" İsm-i nisbette Dârâniyy diye gelir, alâ gayri kıyâs, "kıyasa uymayan, usûle muvafık olmayan, kaideye uygun düşmeyen bir şekilde", yani semâî demek.

Ve bihâ kabrü Ebî Süleymâne'd-Dârânî. "Ebû Süleyman'ın kabri de oradaymış."

Oralı, orada doğmuş, nisbesi o, vefat etmiş, oraya gömülmüş.

Ve minhüm Ebû Süleymane'd-Dârâniyyü.

Minhüm dediği nedir?

"Benim saydığım evliyâullahın, tasavvuf büyüklerinin bir tanesi de Ebû Süleyman ed-Dârânî'dir."diyor müellif, Sülemî.

Ve minhüm Ebû Süleymâne'd-Dârânîyyü ve hüve Abdurrahmâni'bni Atıyye.

Ebû'lu kelimeler künyedir. Künyesini öğrendik; Ebû Süleyman. İsmini soracaktık. Aklımızda "Acaba ismi ne?" diye bir soru işareti vardı. Şimdi burada söyledi. İsmi neymiş? Abdurrahman'mış. Künyesi neymiş? Ebû Süleyman'mış. Demek ki çocuğunun adı Süleyman, Ebû Süleyman, "Süleyman'ın babası" demek. Babasının adı neymiş? Atıyye, Abdurrahmanü'bnü Atıyye.

Ve yükâlü Abdurrahmanü'bnü Ahmede'bne Atıyye.

Atiyye babasının adı değil, bir rivayete göre dedesi. Babasının adı Ahmed, Atiyye oğlu Ahmed oğlu Abdurrahman. Bir de böyle rivayet varmış.

Ve hüve min ehli Dâreyya.

Burada râ'yı üstünlü olarak gösterdi. Biz Dâriyya dedik. Burada harekeledi, râ harfi üstünlü, Dâriyya değil, Dâreyya oldu.

Karyetü min kurâ Dımaşk. "Dımaşk'ın köylerinden bir köyün ahalisinden." Min ehli Dâreyya, "Dâreyya ahalisinden."

Ve hüve Ansiyyün

"O Ans kabilesindendir."

Ahbaranî bi-zâlike Ebû Cafer, "Bana bu bilgiyi Ebû Câfer bildirdi."

Muhammedi'bnü Ahmedi'bnü Saîd. Bu Ebû Câfer dediği şahıs, "Muhammedi'bnü Ahmedi'bnü Saîd er-Râzî imiş."

"Rey şehrinde olan Said oğlu Ahmed oğlu Muhammed Ebû Câfer bana onun Ans kabilesinden olduğunu, Benî Ans'ten olduğunu, bildirdi." diyor,

Yekûlü semi'tü Ebâ Süleymâne. "Bizzât Ebû Süleyman'dan duymuş." Hayatı anlatılan kimseden.

Semi'tü Ebâ Süleymâne Abderrahmâni'bni Ahmedi'bni Atiyye el-Ansiyye min ehli Dâreyya karyetü min kure'ş-Şâm.

"Şam'ın köylerinden bir köy olan Dâreyya ahalisinden Abddurrahman b. Ahmed b. Atiyye el-Ansî diye işittim." diye Ebû Câfer, müellifimize öyle bildirmiş. O da onun üzerine yazmış. Tabii bunlar alim. Kaydı nereden aldıklarını yazıyorlar. Bunları sizlere niye böyle detaylı anlatıyoruz?

Gençsiniz, ulûm-i şer'iyye talebesisiniz veya meraklısısınız. Her şeyi aslına uygun olarak öğrenin, ciddi öğrenin, kaynağını bilin, söylediğinizi tahkikli, destekli; kaynağını, menbaını bilerek söyleyin. Yalan yanlış, atmaca, uydurmaca olmasın; ilim sağlam temele otursun.

Bizim ecdadımız Orta Asya'da iken, yani İslâm oraya geldiği zaman, çok kuvvetli bir ulûm-i şer'iyye terbiyesi teşekkül etmiş. İmâm-ı Buharî orada yetişmiş, İmâm-ı Müslim orada yetişmiş, İmam-ı Serahsî orada yetişmiş. Yani oralar ulûm-i şer'iyyenin çok parlak olarak öğrenildiği öğretildiği diyarlar olmuş. Onların torunlarının torunlarının torunları bizler de artık o ciddiyete sahip olalım. İsimler doğru telaffuz edilsin, bilgiler doğru bilinsin, bilgilerin kaynağı da söylensin.

"Nereden duydun bunu?"

"Falanca yerden." denilsin diye. Biz de bu kitabı onun için seviyoruz. Onun için size okuyoruz. Tasavvuf hikâyeyi çok kaldırır, herkes hikâye olur olmaz söyler ama bu işte bir ciddiyet olsun, bilgi destekli olsun ve sahih haberlere dayansın, bu töre sizin kalbinize, aklınıza yerleşsin diye, özellikle, bunları bastıra bastıra söylüyoruz. Her bilginin kaynağını öğreneceksiniz. Kelimesi kelimesine doğru öğreneceksiniz, harekesi harekesine doğru öğreneceksiniz; Dâriyya değil Dâreyya, şeddeli vesaire; neresi ise Şam'ın Guta denilen yerinin bir köyü filan, her şeyi bileceksiniz. Kimmiş bu adam, ne zaman yaşamış? Hayatını bileceksiniz.

Mate Ebû Süleymâne senete hamsete aşrete ve mieteyn.

Ne zaman ölmüş Ebû Süleyman?

Senete hamsete aşrete ve mieteyn, "215 senesinde ölmüş."

Vefat tarihi 215 senesi, tabii hicrî kamerî senedir.

Hicrî kamerî seneyi milâdî seneye aşağı yukarı çevirmenin matematik formülü nedir?

Bu 215'in içinde kaç tane otuz altı sene var bulacaksınız; çünkü otuz altı senede bir sene artıyor kamerî seneler. O kadar miktarı çıkaracaksınız, ondan sonra buna 622‘yi ekleyeceksiniz ki milâdî karşılığı çıksın.

Biz milâdî sene okuduk. Halbuki bizim ecdadımız hep hicrî kamerî seneyi bilirdi. Rakamlar hep tarih kitaplarında öyle geçer. İbnü'l-Esîr'de vesairede öyle geçer. Çıktı bir milâdî sene, şimdi 215 senesi deyince aklımız almıyor. Avrupalılar Hz. İsa'dan alıyor, bize o tarihi öğrettiler. Bizim hicrî tarihimize göre deyince anlaşılmıyor.

Bulalım şimdi 215'i. 36'ya bölelim: 6, 6'yı çıkaralım 215'ten: 209; 622'yi ekleyelim: 831. Demek aşağı yukarı 831 milâdî senesinde vefat etmiş.

Bunun ince hesabı nereden bulunur?

Neşredilmiş cetveller vardır, "hicrî tarihleri milâdîye çevirme kılavuzu" diye. O kılavuzu alırsın, listeye bakarsın. 215 senesi hangi milâdî seneye geliyor, cetvelde bulursun. Hangi ayında başlamış, Muharrem'in kaçına geliyor, Eylül mü, Ekim mi, Kasım mı oradan bulursun. Gününü de oradan hesaplarsın. Milâdî şu gündeymiş diye bulursun.

O zaman siz ilim adamı olacaksanız. Eğer şer'î ilimlerde eli kalem tutan, yazı yazan, kitap yazan bir kimse olacaksanız, kütüphanenizde ne bulunması lazım? Bir tane Hicrî Tarihleri Milâdîye Çevirme Kılavuzu bulunması lazım. Masanızda şöyle hemen lügatin yanında. Burada lügatler var, yanımızda, bilmediğimiz kelime olursa bakalım diye. Hemen ne lazım? Hicrî Tarihleri Milâdîye Çevirme Kılavuzu. Burada olsa iyi olur. Açardık şimdi, 215 kaça geliyor, şıp diye ayını da gününü de bulurduk.

Ve esnede'l hadîs.

Hayatı hakkında başka bir şey demedi; tabii başka kaynaklarda bilgiler var. Bu kitabı neşre hazırlayan şahıs -Nureddin b. Şüreybe, alim bir kimse- dipnotta yazmış, diyor ki:

Unzur tercemetehu. "Bu zâtın hayatını daha geniş öğrenmek istiyorsan, merak ediyorsan, şuralara da bak." Mesela, fî Hilyeti'l-evliyâ. Hilyetü'l-evliyâ kimindir? Ebû Nuaym el-İsfahânî'nin on ciltlik muhteşem eseridir. Tasavvuf büyükleri hakkında en büyük kaynak odur. Arapça tabii, çok muazzam eserdir.

Aslında siz sabırlı olsanız, biz de devamlı olsak; ben buraya otursam, sabah akşam ders verecek olsam, siz de bana müşteri olsanız, dinleyecek olsanız, bizim hangisini okumamız lazım? Böyle kısa özet kitapları değil, işin kaynağını ta baş tarafına gidip Hilyetü'l-evliyâ'yı okumamız lazım. Çünkü ana kaynak o. İçinde muazzam bilgiler var. Hem de o sahabeden başlıyor. Bu sahabeden başlamadı, tâbiînden başladı. Çünkü "Sahabe hakkında bir kitap yazmıştım; bu ondan sonrakiler hakkında kitap." dedi. O kitap elde yok. Biz onu atlamış, daha sonraki devre gelmiş olduk.

Halbuki, Ebû Nuaym el-İsfahânî'nin Hilyetü'l-evliyâ'sını okumaya başlasaydık, Ebû Bekir es-Sıddîk'tan, Peygamber Efendimiz'den bilgilerle başlayacaktık. Böyle 215. yıllara gelemezdik daha katiyyen. Şimdi başlarındaydık. Hem de Arapça'sı çok çetin ve çok kıymetli bir eser. Onun Türkçe'ye tercüme hazırlığı yapılıyor. Bir yayınevi Arapça bilen alimlere bölüştürmüş; inşaallah neşredilir. Arapça'sı neşredilmiş, on cilt. Benim kütüphanemde elhamdülillah var. Çok kıymetli bir kitaptır, Hilyetü'l-evliyâ'da varmış, bir.

Tabakâtü'ş-şa'rânî'de varmış, İmâm-ı Şa'rânî'nin tabakât kitabı var; et-Tabakâtü'l-kübra diye. Orada da Ebû Süleyman ed-Dârânî'nin hayatı hakkında bilgi var; o muhtasardır, yani kısadır. Hilyetü'l-evliyâ gibi değildir.

Sonra nerede varmış? er-Risâletü'l-Kuşeyriyye; İmam Kuşeyrî'nin er-Risâle, Kitabü'r-Risâle'sinde vardır. O kitap Türkçe'ye tercüme edildi. O kitabın tercümesini alırsanız, Ebû Süleyman hakkında belki buradan daha geniş bilgiye sahip olursunuz. Bu çok geniş bilgi vermiyor; ama sağlam bilgi veriyor. Kimden duyduğunu söyleyerek veriyor. İmam Kuşeyrî bu kadar senede bağlı olarak yazmaz.

Sonra nerede varmış, Vefeyâtü'l-a'yân'da varmış, cildini söylüyor. Vefeyatü'l-a'yân çok meşhur bir terceme-i hâl kaynağıdır, çok büyük bir kitaptır.

Sıfatü's-saffe'de varmış. Şezerâtü'z-zeheb'de varmış; o da bir tarih kitabıdır. Şezerâtü'z-zeheb min ahbari men zeheb.

Târîhu Bağdad'ta varmış; Hatibu Bağdâdî'nin çok muhteşem bir eseridir. Mir'âtü'l-cinân'da varmış. el-Bidâye ve'n-nihâye'de varmış; o da bir tarih kitabıdır. Siyerü a'lâmi'n-nübelâ'da varmış, o da siyer kitaplarının çok kıymetlilerindendir. el-Ensâb'da varmış, Mu'cemü'l-büldân'da varmış.

Bunları bu seferlik böyle söylemiş oldum. Ebû Süleyman'ın daha geniş bir şekilde hayatını merak edenler bu tarih kitaplarına, kaynaklara bakarlarsa belki dosyaları dolduracak kadar geniş bilgi çıkar.

Ve esnede'l- hadîs, "Ebû Süleyman hadis de rivayet etmiştir."

Hem de senetli, rivayet zincirini ezberleyerek kendisi almış. Kendisi de başkasına hadis rivayet etmiş, aynı zamanda hadis râvîsi gibi olmuş.

Esnede'l-hadîs dediğimiz zaman, bizim müellifimiz bir tane örnek verir; rivayet ettiği bütün hadisleri nakletmez. Bakalım hangi hadisi verecek?

Ahberenâ Abdurrahmâni'bni Aliyyini'l-Bezzâzü'l-Hâfız.

Sülemî diyor ki: "Bana Abdurrahman b. Ali el-Bezzâz el-Hâfız bildirdi."

Bezzâz "manifaturacı" demek. Alimler aynı zamanda tüccar, bir meslek erbabı. Neden?

Helal lokma yemek için, kimseye muhtaç yaşamamak için, kimsenin eline bakmamak için. Bezzâzlık yapıyor, para kazanıyor, geçimini sağlıyor; ama alim. Öğleye kadar çalışır, iki saat çalışır, haftada bir çalışır, geçimini sağlar. Kumaşını alır, satar, parayı kazanır; ama kendisini ilme vermiştir. el-Hâfız demek, şimdiki bizim hafızlar gibi demek değildir. el-Hâfız demek, "meşhur olduğu ilimde o ilmin önemli bilgilerini ihtiva etmiş derya gibi adam" demek. "Hâfız Zehebî" dedin mi Kur'an'ı ezberlemiş insan demek değil, kendi dalının bütün ilmini yutmuş adam demek, derya demektir. Hâfızmış bu bezzâz. Sonra o kimden duymuş?

Bi-Bağdad. Sülemî'ye "Bağdat'ta el-Bezzâz el-Hâfız söylemiş." Sonra?

Kâle haddesenâ. O da bilgiyi kimden almış? "Muhammed b. Ömer b. Fadl'dan almış." O kimmiş? Ca'fî imiş. Ca'fî kimin nisbesi, aynı zamanda kimi hatırlatıyor? İmâm-ı Buharî'nin nisbesi. Hıfz ve mârifet erbabı bir kimseymiş.

"Zilkâde ayında 361'de vefat etmiş." Bağdat'ta o ötekisine söylemiş.

Kâle haddesenâ Aliyyü'bnü Îsâ. "Ona Ali b. İsa söylemiş."

O kimmiş? Târîhu Bağdad'ta hakkında kısa bir bilgi varmış.

Kâle haddesenâ Ahmedü'bnü Ebi'l-Havâriyyi. "Ona da Ahmed b. Ebu'l-Havârî tahdis eylemiş."

Kâle haddesenâ Süleymâne'd-Dârâniyyü. "Süleyman ed-Dârânî de ona söylemiş," Yani o ondan almış.

Süleyman ed-Dârânî'ye geldik.

Haddesenâ Aliyyü'bnü'l-Haseni'bni Ebi'r-Rebî ez-Zâhid. Ebû Süleyman ed-Dârânî, hadisi bunlara nakletmiş de kendisi kimden almış?

Bu isimden almış,

"Ali b. Hasan b. Ebi'r-Rebî ez-Zâhid; zâhitlik sıfatıyla şöhret bulmuş olan Ali b. Hasan b. Ebi'r-Rebî'den almış."

An İbrahimi'bni Edhem. "O da İbrahim b. Edhem'den almış ki;"

İbrahim b. Edhem mutasavvıfların büyüklerinden, bizim tarikatlerimizden birinin silsilesinde de yeri olan şeyhlerimizden. Sonra?

An Muhammedi'bni Aclân. "O da Muhammed b. Aclân'dan almış."

Medineli, Kureyş kabilesinden, ilmiyle âmil alimlerden. Güvenilir kimse olduğunu birçok kimse söylemiş. Buharî, hayatı hakkında bilgi vermiş.

Yezkürü an ebîhi. "O da babasından aldığını söylemiş."

An Ebî Hureyrete. "O da Ebû Hureyre radıyallâhu anh'ten duymuş."

Ebû Hureyre hakkında bilgi:

Tabii o Abdurrahman b. Sahr'dır; yani babası Sahr, ed-Devsî, el-Hâfız, -hafız yani hadisi ezberlemiş, çok hadis bilgisi olduğundan o sıfatı almış- Kur'ân-ı Kerîm'i de ezbere bilen;

Sahâbiyyün celîlün meşhurun. "Yüce bir sahabi, tanınmış bir sahabi Ebû Hureyre radıyallâhu anh."

Revâ anhü semane mie nefsün sikât. "800 tane güvenilir râvi Ebû Hureyre'den hadis rivayet etmiş."

Ne kadar insana ilim öğretmiş? Sonra;

Mâte senete tis'în ve hamsîn. "59 hicri senesinde vefat etmiş."

Peygamber Efendimiz'in sahabesinden.

Şimdi hadise geliyoruz. Ne demiş?

Kâle Resûlullah sallalahu aleyhi vesellem. Ebû Hureyre dedi ki; "Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:"

Men tevâda'a lillâhi rafe'ahu. "Kim Allah rızası için tevazu gösterirse O onu yükseltir." Yani Allah. rafe'ahû başka rivayetlerde rafe'ahullah, "Allah onu yüceltir." diye de vardır.

Hâzâ hadîsün hasenün. "Bu hadis hasen bir hadîs-i şerîftir."

Ahracehû kezâlike Ebû Nuaym fi'l Hilyeti. "Bu haliyle bu hadisi Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü'l-evliyâ'da da ihraç etmiş, yani göstermiştir."

"Bu hadise bakmak istersen el-Câmiu's-sağîr'in ikinci cildinin 511. sayfasına bak." diyor. el-Câmiu's-sağîr kimindir? İmam Suyûtî'nin eseridir. Bizim hocalarımızın Râmûzu'l-ehâdîs'i gibi alfabetik bir hadîs-i şerîf kitabıdır.

Men tevâda'a rafe'ahullah.

Burada size bir şeyi söyleyeceğim:

"Bu hadisi kim kimden duymuş?" diye isimlerini okuyorum ve terceme-i hâllerine bakıyorum ya, o terceme-i hâllerde; "Bu râvi zayıftır, bu râviye bazıları kezzâb demiştir, yalancı demiştir." gibi ibareler oluyor; amma Sülemî almış kitabına. Hadisi okuyoruz, ona bakıyoruz hasen hadis çıkıyor. Yani râviler hakkında ileri geri sözler söylendiğinde, "Söylediği söz yanlış." mânasına gelmez. Bunu hadisçiler bilsin veya hepiniz bilin. İlle rivayetinde zayıf bir insan var diye söz yalan veya yanlış demek değildir.

Bu da önemli bir şey. "Efendim" diyorlar, "o hadisin senedinde filanca adam var; o da zayıftır veya müdellestir veya kezzâbdır veya şöyledir, böyledir." "Ama dur bakalım, doğruyu söylemiş olabilir, doğruyu nakletmiş olabilir." Hemen suçlayıp reddetmemek lazım. Başka kaynaklardan teyit etmek lazım, ilim bu.

Hadis ilminde bu meseleyi de bilsinler. Çünkü biz bu taraftan bunu söylerken oradan da videoya alınıyor. Biz öleceğiz, bu videolar seyredilecek, dinlenecek, herkes her şeyi bilsin. Hadisin rivayet zincirinde zayıf kimse var diye hadis paldır küldür reddedilmez. Bu işin erbabı bu işi biliyor.

Bize diyorlar ki; Râmûzu'l-ehâdîs kitabında zayıf hadîsler var. Tamam, zayıf hadis olduğunu bizim Gümüşhaneli Hocamız yazıyor. Hatta "Râvilerinden filanca için kezzâb demişlerdir veyahut mevzuat kitabında bu yazılmıştır." filan diyor; ama yine de onu hadis kitabına almış. Yani "Ben bunun mânasının doğru olduğu kanaatindeyim, alim olarak ben bunun doğruluğuna inandığım için kitabıma aldım." demek istiyor, bu da önemli. Alim, salâhiyeti var, kanaati var. Birisi gelmiş sormuş;

"Bu hadis hakkında ne dersin?" İncelemiş, "Evet bu hadis sahihtir." kanaatine varmış. Öteki başka kanaatte olabilir; ama o kanaatte olduğu için kitabına almış oluyor. Bu meseleyi de bilin.

Bıyıkları yeni terleyen, ulemâ yoluna yeni giren bazı insanlar ilahiyatta veya Yüksek İslâm Enstitüsü'nde okuyor. Veya birazcık mürekkep yaladı; ayağa kalkıyor, elinde kılıç, balta, sağa sola fidanları devirerek kırarak gidiyor. Dur bakalım! Dur evladım, senin daha bıyıkların yeni terliyor, sakalların çıkmadı, daha rüştünü ispat etmedin, öyle sağına soluna hemen saldırma. Bir dinlemeyi, anlamayı, araştırmayı öğren. Tamam, bir söz yalansa, yanlışsa biz de karşıyız. Ama şu yalan diyor da bu doğru diyorsa o zaman bir muhakeme etme bahis konusudur. Muhakeme edersin, hâkim olursun, hakem olursun. Belki bu taraf haklı çıkar. O zaman bu taraf haklı ise; haksızın sözüne sen uyarsan sen de haksızlık etmiş olacağın için ihtiyatlı olmak lazım, dikkatli olmak lazım, ciddi olmak lazım. Alimin huyu ciddiyettir. Allah rızâsı için hakkı söylemektir.

Bu hadîs-i şerîf hasen hadîs-i şerîftir.

Men tevâda'a rafe'ahû.

Men tevâda'a lillâhi rafe'ahû diye ravayet edilmiş burada.

Başka rivayetlerde men tevâda'a lillâhi rafe'ahullâhu olarak da geçer;

"Kim Allah rızası için tevazu ederse Allah, tevazu eden o kulu alçakta bırakmaz, yüceltir." Şânını, şerefini, itibarını aşağıda bırakmaz, yükseltir; sevap verir, itibar verir, izzet verir, nimet verir, lütfeder, yardım eder, maddî ve mânevî bakımdan yüceltir. Tevazu gösterdiği için…

Başka rivayetlerde devamı vardır;

Ve men tekebbera vada'ahullah. "Kim de kibirlenirse, böbürlenirse, büyüklenirse, Allah onu tepetaklak eder, hor ve zelil eder, aşağı düşürür, alaşağı eder."

"Tevazu göstereni Allahu Teâlâ hazretleri yüceltir. Kibir göstereni makamından tepetaklak alaşağı eder."

Tevazu İslâmın, tasavvufun medhettiği, bizim iktisap etmemiz gereken bir huydur. Mütevazı olacağız, kibirli olmayacağız, övünmeyeceğiz, böbürlenmeyeceğiz, haddimizi bileceğiz, edebimizi takınacağız, şımarık olmayacağız, malımızla mağrur olmayacağız, ilmimizle mağrur olmayacağız, rütbemizle mağrur olmayacağız, halim selim olacağız, tatlı dilli olacağız. Allah'ın sevdiği huy bu.

Ebû Süleyman ed-Dârânî iyi ki bu hadîs-i şerîfi rivayet etmiş. Bize de fırsat çıktı; kendimiz ibretimizi aldık, arkadaşlarımıza da nasihatimizi söyledik. Tasavvufun en önemli huylarından, güzel huylarından birisi tevazu. Derviş nasıldır? Böyle güzel bir derviş düşün. Derviş nasıl bir insandır? Derviş koyundan yavaştır; koyun gibidir, kuzu gibidir. Bazı arkadaşlarımız var, lakabı kuzu. Ne güzel. Yani sırtlan, arslan, at, katır, deve, ayı filan demiyor; kuzu, ne güzel, ne güzel!

Derviş bağrı baş gerek

Gözü dolu yaş gerek.

Dervişin bağrı yaralı olacak, gönlü kırık olacak, mahzun olacak.

Gözü yaşlı olacak, yani duygulu olacak. Kaba saba bir insan olmayacak. Âyeti okuyacak ağlayacak, vaazı dinleyecek gözleri yaşaracak, çiçeğe bakacak ağlayacak, gökyüzüne bakacak ağlayacak, bülbülün sesini dinleyecek ağlayacak.

"Hayrola ya, niye ağlıyorsun?"

"Sorma duygulandım işte."

Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selâm olsun.

Bilmeyen bilmez işte bu işi. Bu adam niye ağlıyor koca sakalıyla?

Tamam kardeşim güle güle, hadi uğurlar olsun, şuradan şöyle, sen o tarafa git. Bizim yolumuz böyle işte.

Bilmeyen ne bilsin bizi,

Bilenlere selam olsun...

Ne güzel söylemiş Yunus Emre. Bilmeyen bilemez. Bu duyguyu tatmayan bilmez; ama tadan da bu tasavvufun ne güzel bir şey olduğunu bilir. Bildi mi de, yakaladı mı da o hazineyi, o deryaya daldı mı da başka bir insan oluyor. Yunus oluyor, Mevlânâ oluyor, Eşrefoğlu Rûmî oluyor, çok hoş bir insan oluyor. Nâmı ölmüyor, sevgisi bitmiyor, gönüllerde taht kuruyor, çok tatlı bir insan oluyor. Fena olmuyor, adam mütevazı oldu diye, koyun gibi oldu diye, kuzu gibi oldu diye, boynu bükük oldu diye, sessiz sedasız oldu diye nâmı silinmiyor.

Nice cabbâr adamlar var; heykelleri yıkılıyor, boynuna kement atılıyor, tangır tungur kırılıyor, yerlerde sürükleniyor. Ama nice böyle hırkasında kırk tane yaması olan insan var; gönüllerde taht kuruyor, mânevî âlemin sultanları oluyor. Niye öyle sultan lakabı veriliyor? Evliyâullaha sultan lakabı veriliyor. Ankara'da Tacettin Sultan, Bursa'da Emir Sultan var meselâ. Ne yapmış bunlar? Dervişler ama sultan adını alıyorlar.

Allah bizi sevdiği kullarından eylesin, mânevî bakımdan yükseltsin, aman kibre düşmeyelim. Çünkü insanı Allah yükseltirse yükseltir. Allah'ın alçalttığını hiç kimse yükseltemez. Krikolar kâr etmez, vinçler kâr etmez. Ne kadar yükseğe çıksa oradan düşüşü daha beter olur. Yani aşağıdan düştü mü sadece dizi incinirdi; ama daha yukarı çıktı da düştü mü kafası patlar. Hurdahaş olur. Onun için Allah bizi kibre düşürmesin. Haddini bilenlerden, edebini takınanlardan, ârif, zarif, kâmil, velî, mahbûb, makbûl, merdî, mahmûd kullarından eylesin.

Öyle olmayı çok istiyorum. Hepinize de onu temenni ediyorum. Allah sevsin. Çok yanlış yollar var şu dünyada.

Dün akşam Sarıyer'den bu tarafa deniz kenarından yürüyüp gelmek nasip oldu da, şu insanlarımızın, zamane insanlarımızın ne kadar şaşkın olduğunu, kızların, erkeklerin, delikanlıların vur patlasın çal oynasın, içkiyle, dansla, rezaletle, kepazelikle, çılgınlıkla, şeytanlıkla, nefsâniyetle, haramla, günahla nasıl ömür geçirdiğini gördüm. Ayıplayamıyorum, Allah ıslah etsin, çok korktum.

Aman yâ Rabbi! Bizi sevdiğin yoldan ayırma. Bizi böyle âsî, mücrim durumlara düşürme. Edepsiz kul etme yâ Rabbi, sevdiğin kul eyle yâ Rabbi.

Allah insanı şaşırtırsa çok fena! Evet, eğleniyor, içki içiyor, ortaya çıkmış ayı gibi göbek atıyor. Adam senin işin ne! Bizim bildiğimiz, kadınlar göbek atardı. Çıkmış ortaya göbek atıyor, etrafındakiler alkış tutuyor. İçki şişeleri masada, dambırtı zımbırtı, tavan yerinden oynuyor. Sorsan "Ne yapıyorsunuz?" "Eğleniyoruz." diyor.

Vah vah! Böyle gülerek geçen günlerin, ağlayarak öyle cezaları olur ki!

Bir zamanlar, hatırlıyorum. Beyrut orta şarkın Paris'i idi. Çok eğlence yerleri vardı. İçki, kumar, diskotek, bar, pavyon yerleri vardı. Allah nasıl harple darpla gülemez hâle getirdi. Ne hâle getirdi!

Daha önceki devirlerde nasıl olmuş? Sodom Gomore şehirleri, Lut kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi, Firavun vesaire neler olmuş… Napoli'nin yakınındaki Pompei şehrine Vezüv yanardağı nasıl patlamış da bütün şehri bir anda küller istilâ edivermiş, yorgan gibi örtüvermiş. Nasıl içkiciler meyhanede, zina edenler o kötü evlerde o haliyle küller altında kalıvermişler, kazıyorlar çıkıyor. Gezmiş bir arkadaş var. İtalya'da Pompei harabelerini gezmiş gelmiş. Ankara'da anlatmıştı bir profesör. O zina haliyle, kötü halle yakalamış Allah. Televizyonun bir sahnesini bazen durduruyorlar. Sahne karşında öyle duruyor; hayat bütün günahıyla, zulmüyle, çirkefliğiyle, şeytanlığıyla devam ederken. Vezüv bir patlamış, kızgın küller bir gelmiş. Tabii, üç yüz beş yüz derece kül insan üstüne dökülünce ne oluyor? Kapıdan pencereden girince, her şey bir anda küller altında kalıyor. İnsan havasızlıktan, sıcaktan, zehirli gazdan ölüyor. Ama nasıl ölüyor? Aynı halde! İçki mi tutuyordu, dans mı ediyordu, yatıyor muydu, kalkıyor muydu? O hâliyle yakalamış. Onu da turistik diye aynen küllerini süpürge ile silerek o hâliyle koruyorlar, diyor. Aman yâ Rabbi! Adam günah sahnesiyle aynen ölmüş. O hâliyle asırlar sonraya ibret! Turistler geliyor, bakıyor. İbret alan göz lazım. Allah ibret almayı nasip etsin.

Ya o günahı işleyip dururken, Tarabya'da, Emirgan'da, Bebek'te, falanca diskotekte, falanca barda, filanca pavyonda bir anda bir felaket gelse, Lut kavminin, Âd kavminin, Semûd kavminin helak olduğu gibi helak olsa… O yaşam İslâmî bir yaşantı değil ki! O kızlar göbek açık, omuz açık, göğüs açık, bacak açık… O adamlar... Bunlar benim milletim mi, bunlar benim kardeşim mi?

Kardeşim, ama nasıl kardeş! Ne hâle gelmişiz, müslümanlar niye çalışmamış, bu aileler niye bu duruma düşmüş? Ezanların okunduğu, tekbirlerle alınan bir şehir nasıl bu hâle gelmiş? İçinden gavurlaşmış. Yani Sırp, Bulgar, Ermeni, Rum, küfür, şeytan insanın kaburgalarının içine girmiş, Boğaz'a gelmiş, biz Bosna'da sanıyoruz, Kafkasya'da sanıyoruz, şeytan Boğaz'a gelmiş maalesef. Nerede manzarası güzel, safalı, havası güzel yer, orada bar, pavyon, içki, zina, kumar! Aman yâ Rabbi! Şükretmek gerekirken; "Çok şükür yâ Rabbi, bu nimetleri vermişsin, ne güzel buranın havası suyu!" diye, orada on rekat, sekiz rekat namaz kılması lazım gelirken adam, günaha dalmış, gayrimüslimler gelmiş, turistler gelmiş, falancalar gelmiş. Allah kurtarsın. Yani Sırp'ı uzakta sanmayın. Sırp içinizde, içimizde, şehrimizde boğazımızda yanı başımızda! Sırp bir sembol tabii.

Ahberenâ Ebû Ca'ferin, Muhammedü'bnü Ahmede'bni Sa'îdin, er-Râziyyü: Kâle semi'tü Abbâse'bne Hamzate kâle: Haddesenâ Ahmedü'bnü Ebi'l-Havâriyyi kâle: Semi'tü Ebâ Süleymâne'd-Dârânîyye yekûlü: İzâ galebe er-recâu ale'l-havfi fesede'l- vaktü.

"Ebû Câfer Muhammed b. Ahmed b. Said er-Râzî bana haber verdi." diyor kitabı yazan Sülemî. O da, "Abbas b. Hamza'dan işittim." diyor. O da, "Ahmed b. Ebi'l-Havârî'den duydum." diyor. O da meşhur bir mutasavvıftır, "Ebû Süleyman'ın bizzat kendisinden duymuş." Terceme-i hâli anlatılan kişiden duymuş.

Yekûlü, "Şöyle diyor;" Ebû Süleyman ed-Dârânî: İzâ galebe'r-recâu ale'l-havfi fesede'l-vakt, "Ümit korkuya galip oldu mu zamane fesâda uğrar, bozulur."

Kim bu sözlerden ne kadar anladı bilmiyorum. Anlatmak için biraz açıklama yapalım. "Ümit korkuya galip geldi mi zamâne fesâda uğrar, her şey bozulur." Yani fitne fesat olur, iş karmakarışık olur demek. Ne demek bu?

İnsanda bir recâ var. Recâ Arapça'da ne demek? "Ummak, ümitvâr olmak" demek. Hepimiz Allah'ın rahmetini umuyoruz, "Müslümanız" diye "Allah bizi cennete soksun." diye temenni ediyoruz. "İnşaallah cennete gireriz." diyoruz, değil mi? Ümidimiz var. Hem de Allah, "Allah'tan ümit kesmeyin." diye emretmiş;

Lâ taknatû mi'r-rahmetillah. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin!" diye ümidimiz var. Recâ bu, ümit.

Bir de havfullah var, havf var, o da korkmak. "Ya Allah bana cennetini nasip etmezse, ya kızarsa gazap ederse, ya beni cehenneme atıp cayır cayır yakarsa… Sobaya elimi tutamıyorum, kibriti tutamıyorum, ya beni ateşin içine iterse, cayır cayır yanarsam, ölmeden o azabı devamlı çekersem, yıllarca yüzyıllarca cehennemde fokur fokur, cayır cayır, çatır çatır yanarsam!" Korku var bir de, havfullah, Allah'tan korkmak; recâ Allah'ın rahmetini ummak.

"İnsanda havf u recâ olacak." demiş büyüklerimiz. Neden? Ümit olmazsa insan yaşayamaz, korkudan ölür. Ümidi olacak, bir. "Allah'ın rahmetine ererim, Allah inşaallah beni kahretmez, Allah beni gazabına uğratmaz, cennetine sokar, lütfuna erdirir, Peygamber Efendimiz'le, şeyhlerimizle, pîrlerimizle, Allah'ın lütfuyla cennete gireriz." Ümit bu. İnsan ümit ediyor da neler yapıyor? Kazanacağım diye iş kuruyor, büyük adam olacağım diye tahsile giriyor, sonucu iyi olacak diye büyük şehre geliyor. Ümit dünyası… Yani ümit var hepimizde. Dinî bakımdan da öyle. Ama sırf ümit olursa ne olur?

İzâ galebe'r-recâu ale'l-havf, "Korkuya ümit galip gelir de adam çok ümitli olursa," "Elbet girerim cennete, elbette Allah bana lütfeder! Ben müslüman değil miyim! Elbette Allah bana yardım eder be!" diye böyle fazla ümitli, fazla iyimser olursa ne olur? İş bozulur. Neden? İbadetlerine koşmaz, günahlardan kaçmaz, vazifelerini yapmaz, gevşer, tembelleşir, lüzumsuz ümit beslediğinden belasını bulur. Mahvolur. Öyle o kadar ümitli olmaya gelmez.

Ebû Süleyman ed-Dârânî hazretleri ne diyor?

"Öyle fazla heveslenmeyin, biraz da korkun titreyin. Hatta korku biraz daha fazla olsun." diyor.

İnsan cehennemden korunmak için günahlardan sakınsın, korku biraz fazla olsun ki "Aman cenneti elden kaçırmayayım." diye ibadete düşsün, geceleyin kalksın namazını kılsın. Fazla ümit etti mi gevşiyor, sabah namazına kalkmıyor, camiye gelmiyor, tesbihini çekmiyor, Kur'an'ını okumuyor, dersine çalışmıyor, harama helala aldırmıyor! Neden? İyimser, havai. O zaman olmuyor demek ki. Ebû Süleyman hazretlerinin tavsiyesi, "Biraz Allah'tan korkun." İnsan fazla ümitli oldu mu, o zaman iş berbatlaşır.

Bu ne zamana kadar nasıl olacak? Hadîs-i şerîflerde Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bildiriyor ki;

"İnsanın hayatı boyunca havfı, Allah'tan korkusu recâsından fazla olacak, gözü yaşlı olacak, korkacak, titreyecek. Ölümüne yakın, yaşlandığı zaman ümidi çoğalacak, korkusundan daha galip olacak."

"Bunca yıl yaşadım, dilerim ki Rabbim beni rahmetine erdirir, saçımız ağardı, belimiz büküldü." Zaten günahla ilgisi yok, adam yetmiş yaşında, camiye gidiyor, haramla günahla ilgisi yok. O zaman Allah'a karşı hüsn-ü zannı ve recâsının galip olmasını Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

Evvelce niye korku galip?

Çünkü nefis var, şeytan var, gevşerse günaha dalar veya ibadetleri yapmaz diye. O zaman korksun, öteki zamanda da Allah'ın rahmetine ümidini çoğaltsın diye. Hayatımızı böyle tanzim edeceğiz.

Bugünkü durum nedir?

Bugünkü durum, millet hiç korkmuyor. Efe hepsi, hepsi kabadayı! Hem de kime karşı kabadayı, kime karşı yumruk sıkmış? Kur'an'a karşı yumruk sıkmış, Allah'a karşı yumruk sıkmış, dine karşı yumruk sıkmış, aldırmıyor, korkmuyor! "Cehennemlik olursun!" diyorsun, gülüyor. "Oh oh kış gününde ısınırım, rahat ederim." diyor, alay ediyor. "Adamın birisi cennete gitmiş de bakmış hep softalar var, canı sıkılmış. Cehenneme gitmek için çare aramaya başlamış oradan cehenneme gitmiş." diyor. Yani alay ediyor, kafa yapıları böyle.

Bu neden oluyor? Açıyorsun şiirleri;

İçinde mi dışında mı,

Püskülünün ucunda mı,

Şeytan bunun neresinde?

Soruyor saz şairi… Sazı savunuyor, müdafaa ediyor. Birisi şeytan aletidir demiş saza. Hadîs-i şerîf'te öyle dedi diye bu da alay ediyor.

Hadisle, âyetle alay edilir mi! Bu eğlence aletidir, dımbırtıdır, zımbırtıdır, insanı keyfe götürür, zevke götürür. "Düğünde bayramda gel bakalım, çal biraz da keyiflenelim." derler, "Getir bakalım içkiyi!" derler, "İçelim!" derler "of" derler, "ah" derler, nara atarlar. Çalgı günahın arkadaşı, nefsi kuvvetlendiren bir şey, besbelli bir şey bu!

"Vaiz bizi cehennemle pek korkutma, öyle çok cehennemden bahsetme, biz alışkınız, korkmayız." diyor. Böyle şiirler dolu.

Tevbe ettim ki etmeyen tevbe,

Tevbeye tevbe-i nasûh olsun.

"İçkiye tevbe etmem bundan sonra, tevbe etmeye tevbeler tevbesi diyor. Tevbe etmeyeceğim, içki içmeye devam edeceğim." diyor.

Böyle adamlar, böyle zıpırlar var; "Sâki getir ol bâdeyi, getir bakalım şu içkiyi o erguvan renkli meşrubatı içelim, kafayı çekelim, bulalım, gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan." Lafa bak!

Haliç o zaman çok güzel mesire yeri imiş. Karşı taraf Kağıthane imiş, Sâdâbât Köşkü varmış. Kaplumbağaların üstüne mum dikerlermiş. Kablumbağalar yavaş yavaş yerlerde dolaşırmış. Mumlar ışıklar her taraf bir eğlence meğlence, kadınlar erkekler gizli gizli orada. Ne diyor Nedim?

Gülelim eğlenelim kâm alalım dünyadan,

Mâ-i tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan,

Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhâdan,

Gidelim serv-i revânım yürü Sâdâbâd'a.

Bir de bunun ba'de vefâtihî, "ölümden sonrası" var. Sen öyle dersin, bu sözlerin içkicilerin çalgıcıların hoşuna gider; ama bir de ölümden sonrası var. Nedim'i şimdi birisi rüyada görse de sorsa bakalım;

"Nedim nâber, Sâdâbâd şiirinden memnun musun şimdi, söylediğine pişman mısın, değil misin?"

Araplar'ın İmrü'l-Kays'ı var, cahiliye devrinin meşhur şairlerinden, edepsiz, ahlâksız, zinâkâr, alçak bir herif! Peygamber Efendimiz diyor ki;

"İmrü'l-Kays cehenneme gidecek şairlerin önderidir, en başında gidecek."

Edepsiz, ama çok güzel şairmiş. Arap edebiyatının, cahiliye devrinin en büyük şairiymiş. Gördün mü şimdi en büyük şairliği. Peygamber Efendimiz sana ne dedi? Cehenneme gidecek insanların ta başında gideceksin, önderi, kafile başkanı olacaksın. Hoşuna gitti mi şimdi? Yaptın, içtin, ettin ama şimdi güzel oldu mu!

Bir insan bir iş yaptı mı bazı insanlar sever, alkışlar. Bazı insanlar kızar, tenkit eder, beğenmez. Sen sakal bırakırsın, namaz kılarsın. Bazısı kızar: "Bu kadar softa olma!" Tesbih çekersin, "Bu kadar tesbih çekme!" Eğlenirsin, "Tamam! Hah ya. Şöyle biraz hayattan kâm almayı öğren, yobazlığı bırak!" der. Ama hangisi gerçekte doğru? Gerçek doğru hangisi, gerçek doğrunun ölçüsü ne?

Gerçek doğrunun ölçüsü Kur'ân-ı Kerîm! Şeriat-i garrâr-i Ahmediye! Fıkıh kitaplarının, ilmihal kitaplarımızın yazdığı bilgiler. O kadar! İçki haram, zina haram, faiz haram, gayrimeşru kazanç haram, eğlence, nâmahremlerle oturup kalkmak, düşmek kalkmak haram, çalgıyı bu mânada kullanmak haram. Bu mânada şeytanın aleti, tuzağı, çok net, çok âşikâr.

"Şimdi sen sanat düşmanı oldun, bu kadar radyo var, televizyon var, dımpırtı var, zımbırtı var, sen de çıkmışsın 20. yüzyılda, bir de ‘profesörüm' diyorsun, hoppalaaa. Şimdi sen çıktın çalgıya böyle dedin!.."

Kötü yolda kullanılıyor. Boğazda eğlenilecek zaman mı? Kan ağlanacak zaman. Bosna gitmiş, Azerbaycan gidiyor, yangın sana geliyor. Yarın bu heriflerin yüzünden Allah buraya bir bela verirse nereye kaçacaksın? Düzeltmek vazifemiz. Nereye kaçacaksın? Suriye kabul edecek mi! Mısır kabul edecek mi! Irak kabul edecek mi! Geçebilecek misin o anarşi bölgelerinden, nereye gideceksin? Suud alacak mı seni! Mekke'ye, Medine'ye hacca bile almıyor. Yirmi bin tane hacı hacca gitmek istedi de aldı mı? Almadı, kontenjan montenjan, ıvır zıvır, kalan kaldı ağladı durdu.

Gözümüzü açalım, dünya insanı aldatır.

"Fani dünya hoştur amma âkıbet mevt olmasa."

Hocamız [Mehmed Zahid Kotku hazretleri] bunu çok söylerdi. Fani dünya hoştur, zevki çalgısı güzeldir ama âkıbet mevt olmasa. Ölüm var, ölümden sonra muhakeme var, ceza var, cehennem var.

İzâ galebe'r-recâu ale'l-havfi fesede'l-vakt. "İnsanın ümidi korkusuna galib oldu mu, vakit fâsid olur."

"Hayat bozulur, zamâne mahvolur." demek. İşte şimdinin misali bu. Şimdi herkes; "Korku yok, Allah affeder diyor." "Niye böyle yapıyorsun, günah?" "Allah affeder." Nereden biliyorsun affedeceğini? Allah kimi affedeceğini kimi affetmeyeceğini Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiş, ilmihal kitaplarında yazılmış, herkesi affetmez ki. Herkesi affetmez. Bazısının tevbesini kabul etmez. Zamanı var, şekli var, yeri var.

İnsanın ümidi korkusuna galip oldu mu, zamânesi mahvolur, veyahut genel olarak bir toplumda ümit korkudan fazla oldu mu zamâne bozulur, fâsid olur, fesat ortaya çıkar. Güzel söylemiş Ebû Süleyman rahmetullâhi aleyh hazretleri.

Ve bihî kâle Ebû Süleymân: Leyte kalbî fi'l-kulûbi ke-sevbî fi's-siyâb, fekânet siyâbuhu vasatan.

Ve bihî kâle Ebû Süleyman, "Yine aynı senetle Ebû Süleyman şöyle demiş;"

Leyte kalbî fi'l-kulûbi ke-sevbî fi's-siyâb, fekânet siyâbuhû vasatan. "Keşke kalbim, kalpler arasında, benim şu elbisemin elbiseler arasında olduğu gibi olsaydı."

Altında da diyor ki yazar, kitabı yazan veyahut o zamanda onu gören;

Fekânet siyâbuhû vasatan. "Giyimi de anlı şanlı değildi, ortaydı."

Orta bir giyimi vardı, öyle pek süslü giymezdi. Ama ne demiş?

"Keşke kalbim, öteki kalplerin yanında, elbiselerimin öteki elbiselerin yanında olduğu gibi olsaydı."

Yani vasat bir elbise; fazla süslü, ziynetli, sırmalı, işlemeli, gösterişli de değil. Keşke kalbim öteki kalpler arasında elbisemin öteki elbiseler yanındaki mevkii, makamı, durumu gibi olabilseydi.

Allah neye bakıyor? İnsanın rütbesine, makamına, şekline, şemailine, yüzüne bakmıyor! Nesine bakıyor? Kalbine bakıyor. Kalp güzel olacak. Kalp ne demek? Manda ciğeri gibi ciğeri olur, öküz kalbi gibi kalbi olur; ama hırsızsa, arsızsa, edepsizse hiç kıymeti yok. Kalbin sağlamlığı o değil! Gönül temiz olacak, pâk olacak, güzel olacak, gönül!

"Keşke gönlüm, öteki gönüllerin yanında elbiselerimin öteki elbiselerin yanında olduğu kadar bile olabilseydi." diye temenni etmiş; çünkü gönlün temiz olması kolay bir şey değil. Kendini bir düşün, kimlere ne kadar kızıyorsun, aklından neler geçiriyorsun, gönlünden neler kuruyorsun, neler istiyorsun? Her gönlümüzden geçeni yapsaydık… Çünkü gönlümüz iyi değil. Allah gönüle bakıyor, bu iyi olmayan gönüle bakıyor. O zaman ne olacak? Allah sevmeyecek. Güzel olursa sevecek. Gönlü temiz olursa, pâk olursa, nurlu olursa sevecek; pis olursa, mülevves olursa, habis olursa sevmeyecek. Onun için kalbin, gönlün temizliği çok önemli.

Gönül temizliği yapıyor muyuz?

"Ben dişlerimi arada fırçalarım, misvaklarım, temizlerim." "Ben vücudumu arada sırada yıkarım, haftada bir, iki, üç veya her sabah" veya "Her namazdan önce abdest alıyorum, elimi ayağımı yıkıyorum, bir temizlik yapıyorum." Elini temizliyorsun, terini temizliyorsun, tırnağını kesiyorsun, saçını traş ediyorsun, kıllarını izale ediyorsun iyi güzel, kalbin?

"Benim kalbim temiz." Nasıl temiz, ne kadar temiz, emin misin? Doğru mu düşün bakalım, kalbinin temizliğini kontrol ediyor musun? Etmiyoruz. Çok kimse kontrol etmiyor; yüzde doksan dokuz, onda dokuz, binde dokuz yüz doksan dokuz etmiyor. Ekseriyet, kalbinin temizliği ile ilgili bir kontrol yapması gerektiği kanaatinde bile değil. Bu meseleden bile haberdar değil. Kalbinde neler vardır adamın! İnsan bir gösteren alet olsa da kalbini bir görse.

Eskiden evliyâullahtan bir kimsenin torunu, dedesinin yanında oturuyor. Kapıdan birisi geliyor;

"Aa dede, tilki geldi içeriye!"

"Sus evlâdım."

Yine oturuyorlarmış, bir başkası gelmiş;

" Aa dede, domuz geldi içeriye!"

"Sus evlâdım."

Bir başka adam giriyor;

"Aa ayı girdi içeri dede!"

Dede, demiş ki;

"Şuna biraz ekmek verin. Keşfi açılmış çocuğun. Âşikâre yesin, keşfi kapansın."

Sîretini görüyor; yani domuz sîretli, tilki sîretli, ayı sîretli. İçi, gönlü o gönülde olan insan. İnsan kalıbında ama kalbinden geçen fikirler itibariyle ayı gibi, domuz gibi şehvetinin esiri, hırsının esiri veya fitne fesat, vesaire.

Kalbi öyle oldu mu Allah sevmiyor. Onları düzeltmek lazım, iyi bir kalbe sahip olmak lazım, iyi niyete sahip olmak lazım. Bu neyle düzelecek?

Bunun terbiyesinin yolu, yöntemi, usûlü "tasavvuf". Bunu başka yerde temizlemek mümkün değil. Nasıl temizleyeceksin? Balığı tutuyorsun, kafasını kesiyorsun, karnını yarıyorsun, bağırsaklarını, ciğerlerini çıkarıyorsun, suya iki üç defa sokup çıkarıyorsun, kanını çıkarıyorsun, ortasını açıyorsun, fırına veriyorsun. Balığı böyle temizledin ama kalbini nasıl temizleyeceksin? Bıçağı saplasan ölürsün. Ne yapacaksın?

Tasavvuf olacak, tasavvufî terbiye olacak. Nefsin kötü huylardan, ayıplardan temizlenmesi lazım. İnsanın mânevî bakımdan gönlünün terbiye edilmesi lazım. Seyr ü sülûku sonunda, temiz gönüllü, has, hâlis, kâmil bir müslüman haline gelmesi lazım.

Millet bundan haberdar değil. "Dervişim" diyor, iyi ama senin bu yaptığın? Böyle dervişlik olmaz ki… Kibirli olmaz! Sabırsız olmaz! İtaatsiz olmaz! Hasetçi olmaz! Kindar olmaz! Bunları atacaksın. Nasıl atacaksın? İmâm-ı Gazzâlî'nin İhyâu ulûm'unu oku, oku, oku! Reçeteler var, yok değil; veya gel tekkeye, çalış.

Ve bihî kâle Ebû Süleymân: Men sâra'a'd-dünyâ sara'athu.

Ve bihî kâle Ebû Süleyman, "Aynı rivayet zinciri ile Ebû Süleyman hazretleri buyurdu ki:"

Men sâra'a'd-dünya sara'athu, "Kim dünyayı yeneceğim diye dünya ile güreşmeye kalkarsa yenemez. Dünya onu pes ettirir, sırtını yere getirir. Dünya onun sırtını mindere yapıştırır, onu yener."

Dünya nedir? Şu yuvarlak küre mi; beş kıtası, okyanusları, kutupları, meridyenleri, paralelleri olan mı? Hayır! Dünya nedir? Hayât-ı dünyâdır; yani şimdiki hayatımızdır. Biz şimdi neredeyiz? Hayât-ı dünyâdayız, şu hayattayız. Sonra ne var? Hayât-ı âhiret var, öldükten sonraki hayat var. Şu anda ölmeden önceki hayatımızı yaşıyoruz. Bu dünya hayatı, ana gaye değil, asıl gaye âhiret hayatıdır.

Öldükten sonraki âlem ve hayat asıl hedefimizdir. Biz orayı düzgün yapmaya çalışacağız. Dünyadaki vazife nedir? Dünya bir imtihan yeridir, dünya bir çalışma yeridir, dünya bir kazanma yeridir. Nereyi kazanacağız? Öbür âlemi, âhireti kazanacağız! Ama birçok kimse hiç âhireti düşünmüyor, dünyayı yaşamaya çalışıyor. Boğazda köşk, altında araba, cebinde para, keyfi yerinde olsun, yesin içsin, gezsin tozsun, eğlensin. Herkesin genel gayesi o.

Sizler biraz bundan vazgeçmişsiniz, gelmişsiniz böyle bir yere diz çöküp oturmuşsunuz. Başkası diz çöküp oturmaz: "Hoca biraz güzel bir yerde konuşsun! Başka yer mi yok? Maraken koltuklar, güzel serin bir salon, kadife perdeler, şöyle sahne açılsın, beyefendi otursun, kahveler gelsin, meşrubâtlar gelsin, hoca çıksın orada konuşsun." Bunun da keyfi devam etsin. Herkes böyle diz çökmeye râzı olmaz. Her hoca da böyle oturmaya râzı olmaz. Keyifler yukarıya doğru gider; ekseriyetle insanlar keyfinin, zevkinin esiridir. Sen oruç tutuyorsun, namaz kılıyorsun, uykuyu terk ediyorsun, Allah yolunda gitmeye çalışıyorsun, Bosna'ya Hersek'e gidiyorsun, canını tehlikeye sokuyorsun. Herkes böyle şeylere düşmez, ekseriyet düşmüyor.

Değil mi? Ekseriyet dünyaya dalmış, âhireti unutmuş. Kim bu dünyaya dalarsa, "elde edeceğim" derse; dünya onu elde eder, yener. Kendisine bent eder, esir eder; âhireti mahvolur. Ebû Süleyman, "İyi müslüman olup da dünyayı yenmek, dünyaya dalıp da iyi müslüman kalmak mümkün değildir." demek istiyor. Sen âhiretini imar etmeye çalış. Bu dünyayı imar edip de yine iyi müslüman olacağım dersen; bu konuda çok kimseler çalıştı, çok uğraştılar, "dünyayı yeneriz" dediler; "hem dünyalık olsun, hem onu yeneriz" dediler ama yenemediler. Dünya onları tuşa getirdi, âhiret vazifelerini, ibadetlerini yapamaz duruma getirdi de âhirete kötü durumda gittiler demek. Ana mânası, söylemek istediği bu.

Men sâra'a'd-dünya sara'athu. "Kim dünyayı elime alırım, kendime râm ederim, ona hükmederim derse öyle olmaz. Aksine dünya onu hükmü altına alır, kendine râm eder."

Fâni dünyanın güzellikleri, âhiretini yaptırmaz; oyalar, aldatır. "Tûl-i emel yaşayacağım, inşaallah ihtiyarlayacağım, inşaallah emekli olacağım." derken ölüm bir gelir, bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir, hayat biter, sevap kazanma imkânı tükenir. İnsanın yaptığı işler, günahların hesabını verme durumu ortada kalır. Bu duruma düşmeden âhirete hazırlanacağız. O hal gelmeden âhireti kazanacağız. Bu dünyanın zevklerine takılıp âhireti kazanma işinde gevşeklik, ihmalkârlık ve tembellik yapan pişman olur. Diz döver, perişan olur, mahvolur ama;

Şerrü'n- nedâmeti yevme'l- kıyameti, "Pişmanlıkların en kötüsü âhiretteki pişmanlıktır."

Mahkeme-i kübrâda, hesabın olduğu yerde pişmanlık duymanın insana faydası olmayacaktır.

Pişmanlığı şu anda duy, şurada duy! Tevbe et, hakkın yoluna gir, âhiret için çalış. Akıllıca olan iş budur, gerisi lâf u güzâftır. Tasavvuf da budur, din de budur, kurnazlık da budur, akıllılık da budur. Allah bizi yanıltmasın, şaşırtmasın, hedeften saptırmasın, yolundan ayırmasın, cennetiyle cemaliyle müşerref müşerref eylesin.

Sayfa Başı