M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 287-288.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Reeytü leylete usriye bî kusûran müsteviyeten ale'l-cenneti. Kultü: yâ Cibrîlu, li-men hâzâ? Fe-kâle: Li'l-kâzımîne'l-ğayza ve'l-âfîne ani'n-nâsi. Vallâhu yuhibbu'l-muhsinîn.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Râmûzü'l-ehâdîs isimli, üstâdımız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn kuddîse sırruhû tarafından te'lif edilmiş olan hadis kitabından hadîs-i şerîfleri sizlere nakletmeye devam ediyoruz.

Hadislerin okunmasına, izahına geçmeden önce, başta sevgili Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz olmak üzere cümle enbiyânın, evliyânın, sülehânın, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyyi'l-Murtazâ'dan bize kadar gelmiş olan sâdâtımızın, meşâyihimizin ruhları için; şu kitabın müellifinin ruhu için, bu kitabın içindeki hadîs-i şerîflerin bizlere kadar ulaşmasında emeği geçmiş olan ulemânın, ruvâtın cümlesinin ruhları için; bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu ilim meclisine teşrif etmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete irtihal etmiş olan cümle yakınlarının ruhları için ve Hocamız Mehmed Zahid Efendi hazretlerinin mübarek ruhu için bir Fâtiha, üç Kulhüvallah okuyalım.

Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz mirâcındaki bir müşahedesini bize naklediyor.

Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz bir gece Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e naklolundu. Buna İsrâ denilir. Kuds-ü Şerif'ten de yedi kat semayı geçip Allahu Teâlâ hazretlerinin huzûr-u âlîsine urûc eyledi. Bu hâdiseye de Miraç deniliyor. İsrâ ve Miraç. Birisi Peygamber Efendimiz'in dünya üzerinde birbirinden fevkalâde uzak, bir gecede normal şartlar altında gidilmesi mümkün olmayan bir mesafede bir yerden bir yere gitme mucizesi; buna İsrâ diyoruz. Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'ten huzûr-u Rabbi'l-âlemîne urûcu, buna da Miraç mucizesi diyoruz.

İsrâ, Kur'ân-ı Kerîm'deki âyet-i kerîme ile sabittir:

Estaîzu billâh. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Sübhâne'llezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksâ. "Şânı her türlü noksandan münezzehtir o Zât-ı Celîl olan Allahu Teâlâ hazretlerinin ki, kulunu -yani Hz. Muhammed aleyhi's-salâtu ve's-selam'ı- bir gece Mescid-i Haram'dan -yani Beytullah'ın olduğu yerden- Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'nın olduğu yere götürmüştür." diye bu âyet-i kerîmede işaret ediliyor ki Peygamber Efendimiz bir gecede Mekke'den Kuds-ü Şerif'e naklolmuştur.

"Böyle şey olur mu?"

Olur. Niye olmasın? Bugün insanlar çeşitli teknik vasıtalarla uzak mesafelere nasıl gidiyorlar?..

Televizyonlarda birçok kimse seyretmiştir ki; "ışınlama" diyorlar, uzayla ilgili birtakım programlarda, bir yerden öbür tarafa gidiyor. İnsan atomun muazzam muhteşem nizamından; bu güneş sistemlerinin, kâinatın, gökyüzünün, muazzam sistemlerin işleyişinden; hayattan, canlı varlıkların o harika düzenlerinden ibret alır. "Bütün bunları var eden ve bu halde yürüten, yaşatan, her türlü şeye kâdir, her türlü ince bilgiye vâkıf, mühendislerin mühendisi, sanatkârların sanatkârı, kudretlilerin kudretlisi bir Zât-ı Celîl her şeyi yapabilir." diye, akıllı bir insan onu da kabul eder.

Küçücük bir tohum atıyoruz, topraktan kocaman bir ağaç, bir bitki çıkıyor. Sonra o bitki toprağın içinden suyu alıp kökleriyle süzüyor. Kaç metre yukarıya çıkartıyor? Bir kavak ağacının boyu kaç metredir?

Bugün siz her pompa ile suyu o kadar yüksek yere pompalayamazsınız. Su kolay kolay o kadar yükseğe -bir kavağın boyuna- çıkmaz. Hadi bakalım bir su pompası getir de o kadar yüksek yere o suyu bas. Uzun teknik tedbirler lazım geliyor. Ama Allahu Teâlâ hazretleri kökten suyu ta yukarıya çıkarttırıyor.

O yapraklarda öyle büyük bir sanat var ki kökten alınan su ile güneşin enerjisinden faydalanarak o incecik yaprak odun yapıyor, şeker yapıyor, yaprak yapıyor, lif yapıyor, daha bilmediğimiz veyahut bildiğimiz bitkilerin her şeyi o yaprak laboratuvarında oluyor. Küçücük bir toplu iğne kadarcık bir klorofil hücresi bir laboratuvarın bugün başaramadığı işi yapıyor.

Ne kadar kolay; su var, güneş de var... Hadi bakalım, sen yap! Bu kadar tekniğin ilerlemiş; uzaya roket fırlatıyorsun, her şeyi yapabiliyorsun; hadi bakalım, buyur! İşte güneş ışığı, işte su... Suyu sen yaratmadın, hazır buldun. Güneşi de sen yaratmadın, o da hazır. Hadi bakayım, göreyim seni; şu yaprağın içindeki küçücük toplu iğne başı kadar laboratuvarın yaptığı o işi sen yap! İkisini birleştir; şeker yap, odun yap, yaprak yap, ağacın diğer malzemesini yap... Ne kadar büyük bir sanat!

Ne kadar bitmez tükenmez bir sanat çeşitliliği ki bir yaprak aynı vazifeyi görüyor. Suyu alıyor, suyun içindeki maddelerle bu dediğimiz işleri yapıyor.

Kaç çeşit yaprak var... Deve tabanının yaprağı kocaman. Kuşkonmazın yaprağı kıl gibi. Çınarın yaprağı el gibi. Kaktüsün yaprağı bir başka türlü. Ne kadar bitmez tükenmez bir çeşitlilik var. Bir böcek; ayakları, gözü, anteni var, binlerce çeşidi var. Bir balık, binlerce çeşidi var. Yani Allahu Teâlâ hazretlerine zor gelmiyor. Bunca çeşidi, bunca sanatı icrâ etmek -ne kadar büyük kudret sahibi ki- O'na hiç zor gelmiyor. Biz bir tane bir şeyi zorlukla yaparız; "Aman!" deriz.

Akıllı bir insan, fenne vâkıf bir insan, alim bir insan kâinata baktığı zaman hayranlık içinde mest olur. Cahil, kâinatın nizamındaki inceliği anlamaz. Bugün atom alimleri, büyük fizikçiler, büyük tabiatçılar, büyük kimyacılar hayranlık duyuyorlar. Bir çınar ağacı bir dalını 30 metre öteye uzatıyor. 30 metre bu kadar ağırlık nasıl durur? Bu ağırlık niye 'çatırt' diye kırılmıyor? Nasıl tertibat alıyor o ağaç, kendisini nasıl koruyor?

Ne kadar büyük şeyler...

O halde bunca sanata, kudrete sahip olan Allahu Teâlâ hazretleri kulunu Mekke'den Kudüs'e götüremez mi?

el-Cevap: Götürür! Amennâ ve saddaknâ. Götürmüştür.

Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz diyor ki;

Reeytü leylete usriye bî... "Benim götürüldüğüm o gecede, yani Miraç'ın başladığı o gecede, Miraç'a çıktığım zaman..."

"Cennetin üzerinde, cennete hâkim bir yerde düzgün köşkler gördüm."

Demek ki manzarası safalı, intizamlı ve yüksekte köşkler...

Fe-kultü: Yâ Cibrîlu.

Mihmandar kim? Resûlullah'ı kim götürüyor?

Meleklerin büyüklerinden Cebrail aleyhisselam götürüyor.

Dedim ki;

"Yâ Cebrail, bu köşkler kimin? Yeri güzel, kendileri fevkalâde süslü, müzeyyen, mükemmel..."

Fe-kâle. "Cebrail aleyhisselam cevâben buyurdu ki;"

Li'l-kâzimîne'l-ğayza. "Kızgınlığını yutanlar ve tutanlara."

Kızdı, âsâbı bozuldu, rengi değişti, yüzü kıpkırmızı oldu ama kızgınlığın gereği olan fevrî hareketi yapmıyor, kendisine hâkim olabiliyor. Birisine kızmış, ondan intikam almıyor.

"Kinini kızgınlığını dizginleyebilen, yutabilen kimseler içindir."

Başka kimler içindir?

Ve'l-âfîne ani'n-nâsi. "İnsanları affedenler içindir."

Vallâhu yuhibbu'l-muhsinîn. "Allahu Teâlâ hazretleri muhsinleri yani güzel hareket edenleri sever."

Bu hadîs-i şerîfte ne var? Peygamber Efendimiz'in bu müşahedesinden çıkan ders nedir?

Demek ki müslüman, tepesi attığı zaman aklının kontrolünü bir tarafa bırakmayan kimse demek. Kızdığı zaman; "Gözüm karardı, sinirlenivermişim, ondan sonra ne yaptığımı bilmiyorum..."

Mesela bir adam, mahkemeye çıkartılıyor, eli kelepçeli, hâkimin karşısında, hâkim soruyor:

"Evlâdım, sen bu adamı niye öldürdün?"

"Efendim, işte şöyle oldu da böyle oldu da... Birden bana küfretti de... O anda ben sinirleniverdim. Ondan sonra ne yaptığımın farkında değilim."

Demek ki bu, kâzımîne'l-ğayz zümresinden değil. Yani gayzını, kızgınlığını, kinini tutabilen bir insan değil. O kızgınlığını tutamaması onu nereye götürdü?

Mahkemeye getirdi, mahkemeden hapse götürecek, hapisten belki ceza olarak darağacına götürecek.

İnsan kendisini tutamadığı, kendisine hâkim olamadığı zaman felaketten felakete sürüklenir.

İnsan ne zaman insandır?

İçinden gelen arzulara dizgin vurabildiği zaman, onları kontrol edebildiği nispette mükemmel insandır.

Bilmiyorum, hiç dağ kenarında oturdunuz mu?

Dağ kenarındaki kasabalarda, mesela Bursa gibi yerlerde, bakarsınız ovada kocaman taşlar var. Nereden geldi bu taşlar buraya?

Bir kere bir yağmur yağdı, bir büyük sel oldu; bu kocaman adam boyundan büyük taşı sel yuvarladı buraya getirdi. Birden kopar gelir. Yukarıda yağmur yağar, ondan sonra yokuş aşağıya bütün gücüyle paldır küldür yuvarlanır, önüne ne gelirse sürükler götürür.

İnsanın içinden arzular sel suyu kopar gibi dağdan kopar gelirse, ona dizgin vurulmazsa ne olur?

İnsan felaketten felakete sürüklenir.

Demek ki o köşkler madem kinlerini, kızgınlıklarını tutabilen insanlarınmış, o halde biz de sinirlendik mi sinirimize hâkim olacağız.

Bundan bize çıkan ders: O köşklere sahip olabilmek için sinirlenmeyeceğiz. Sinirlendiğimiz zaman sinirimize hâkim olacağız.

Araplar'dan bir zât varmış. Aynı zamanda Resûlullah'ın sahabelerinden birisi... Bir grup mücrim huzuruna getirilmiş. Suçlu insanlar, onları cezalandırması lazım. Getirilenlerden açıkgöz bir tanesi söz alıyor, diyor ki;

"Efendim ben bu suçu, bu edepsizliği halim-selimliğiyle tanınmayan bir kimseye yapsaydım beni ne yapardı?"

"Cezalandırırdı."

"Siz halim-selimliğinizle şöhret bulmuşsunuz, sizin bir farkınız yok mu?"

Onun üzerine; "Hadi, sizi bağışladım. Bir daha böyle bir şey yapmayın." diyor, salıveriyor.

İnsanların kızgınlığına sahip olması lazım, bir.

İkincisi; ve'l-âfîne ani'n-nâs. "İnsanlardan sudûr etmiş olan suçları, kusurları, günahları, hataları, kendisine karşı işlenmiş olan şeyleri affedenler."

Bir hadîs-i şerîfte Ebû Hüreyre radıyallahu anh Peygamber Efendimiz'e soruyor;

"Yâ Resûlallah, güzel huy nedir?"

Yani "Hangi insan güzel huylu sayılır?" demek istiyor.

Diyor ki Peygamber Efendimiz;

Tasilu men kataake. "Senden alâkayı kesmiş olan arkadaşına alâkanı sen devam ettirirsin."

"O bana küstü, ben de ona küseyim." demezsin. "O küstü ama ben yine gideceğim. O beni ziyaret etmiyor ama ben yine onu ziyaret edeceğim. O benden ilgiyi kopardı ama ben onunla bağlantımı devam ettireceğim."

Tu'tî men harameke. "Seni mahrum bırakan, senin istediğin, ihtiyacın olan şeyi sana vermeyene sen verirsin."

"Ben geçen gün ihtiyacım olmuştu, 10 bin lira para istedim, parası da vardı, vermedi. Şimdi başı epeyce sıkışmış, ben de ona vermeyeceğim." derse insan, kötülüğe kötülükle mukabele etmiş oluyor.

"O bana vermedi ama ben vereceğim." [derse], mahrum bırakana aksine iyilik yapıyor, veriyor.

Ve ta'fû ammen zalemeke. "Ve sana zulmedeni affedersin." diyor, Peygamber Efendimiz.

Sana haksızlık etmiş, karşı gelmiş, seni üzecek bir şey yapmış; onu affedersin.

"Güzel huy budur." diyor.

İnsanları affetmek de böyle. Hatası var, sana kalmış; istersen onun karşılığını verirsin, cezalandırırsın, istersen affedersin. Affedersen, işte o köşkler affedici kimselere veriliyor.

Bir de bir başka mâna olma ihtimali var. Buradaki affetmekten maksat, borçluya borcunu affedivermek. Yani vadesi gelmiş, borcu ödemesi lazım ama adamın durumu müsait değil. "Ver bakalım, vakti geldi!" diye aldırmadan bastırıp parayı almaya çalışmak şekli var. Bir de; "Hadi seni affettim, biraz daha sonra, geniş zamanda verirsin. Hadi sana bunu bağışladım." diye borcu affetmek mânasına gelebilir, diye şerhte bir izah var.

Demek ki öyle de olsa öyle de olsa, insan karşılıksız bir iyilik yapıyor. Onun için, büyüklerimiz; "İyiliğe iyilikle mukabele etmek herkesin kârıdır, herkes bunu yapar. Ama kötülüğe iyilikle mukabele etmek, o er kişinin kârıdır." demişler. Onu herkes yapamaz. Mert adam olacak. Bayağı yiğit bir kimse olacak, babayiğit olacak ki kötülüğe karşı iyilik yapabilsin.

Karşılıksız olduğu zaman Allahu Teâlâ hazretleri o köşkleri ihsan ediyor.

Demek ki, biz insanlarla muamelemizde dengi dengine, mukabele bil-misil yapabiliriz belki; ama affedici olursak, sevabı Allah'tan bekleyip bağışlama, lütuf, fazilet tarafını tercih edersek cennette ona mukabil herkesin gıpta ettiği o köşkler, o nimetler insanlara gelebiliyor.

Vallâhu yuhibbu'l-muhsinîn. "Allahu Teâlâ hazretleri muhsin kulları sever." diyor Resûlullah Efendimiz, arkasından ekliyor; "İyilik yapan, iyi olan kimseleri sever."

Muhsin ne demek?

"İhsan eden" demek. İhsan etmek de her şeyde câri olabilir. Mesela bir insan marangoz olur; eline verilmiş, kendisine tevdî edilmiş olan parçayı en mükemmel yaparsa o marangozluğunda ihsan yapmıştır. Yani marangozluğunu güzel yapmıştır. Süpürgeci adam, süpürdüğü yeri en iyi şekilde süpürmüşse o süpürmede ihsan yapmıştır. Hoca, en iyi şekilde hocalık yapmışsa hocalıkta ihsan yapmıştır. Asker, en iyi şekilde askerlik yapmışsa askerlikte [ihsan yapmıştır.]

İbadette ihsan nedir?

İbadette ihsan da;

En ta'buda'llâhe ke-enneke terâhû. "Allahû Teâlâ hazretlerine O'nu görüyormuşça ibadet etmektir."

Fe-in lem tekün terâhû fe-innehû yerâke. "Çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsun ama O senin yanında, seni görüyor."

Sen O'nu göremiyorsun, göremezsin ama O seni görüyor.

Onun yakınlığını hissedip, bilip;

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir." âyet-i kerîmesini düşünerek;

Ve nahnu akrabu ileyhi min habli'l-verîd. "Biz insanoğluna şah damarından bile daha yakınız." âyet-i kerîmesinin mânasını düşünüp;

"Mevlam benim yanımda, Allahu Teâlâ hazretleri benim her yaptığımı görüyor, benim yaptığıma şahit." diye düşünmek.

İbadette ihsan odur.

İnsan o zaman iyi kulluk yapar. Çünkü yalnız olmadığını bilir. Allah'ın kendisini murakabe ettiğini, kontrol ettiğini, her yaptığını gördüğünü, her söylediğini işittiğini bilen bir insan kendisine çekidüzen verir. Bir odada bir insan varken başka türlü otururuz, yalnız olduğumuz zaman daha başka türlü otururuz, elimizi ayağımızı uzatabiliriz. Ama içeriye hürmet ettiğimiz büyüğümüz, babamız gelse ne yaparız?

Hemen ayağa kalkarız, toparlanırız.

İnsan Allahu Teâlâ hazretlerinin kendisiyle beraber olduğunu bildiği zaman ne yapar?

O zaman kulluğu iyi yapar.

Onun için, "İhsan nedir?" diye sorduklarında Peygamber Efendimiz'e, ibadetteki ihsanı tarif etmiş; "Allah'ı görüyormuşça ibadet etmek."

Bir büyük velî varmış. Sehl b. Abdullah Tüsterî'nin kitabında okumuştum. Onun kendisi olabilir. Dayısı geceleyin ibadet ediyor. O kendisi küçücük çocukmuş. Dayısını hayranlıkla seyredermiş. Gözyaşı ile, boynu bükük, tevâzu ile Allah'a ibadet ediyor. Dayısı başını okşamış, kendisine hayran hayran sevgiyle baktığını görünce...

"Sana üç şey öğreteyim. Buna devam eder misin?" demiş.

"Devam ederim dayıcığım." diyor.

Üç şey öğretiyor:

Allâhu rabbî. "Allahu Teâlâ benim rabbimdir."

Allâhu maî. "Allahu Teâlâ hazretleri benimle beraberdir."

Allâhu şâhidî. "Allahu Teâlâ hazretleri beni daima kontrol etmektedir, müşahede etmektedir. Daima ben O'nun gözü önündeyim."

Bu üç cümle. Küçücük çocuğa; "Sen bunu günde on defa söyle." diyor. O çocuk o küçük yaştan itibaren bu sözleri söyleye söyleye yetişiyor, sonra büyük velîlerden birisi oluyor.

Bu duyguyla yetişen bir insan iyi kul olur. Allah'ın kendisini daima bildiğini, gördüğünü, yanında olduğunu düşünen insan...

Onun için, Allah muhsinleri sever.

Ne olursa olsun, hangi işi yaparsak güzel yapacağız. Yazı yazarken güzel yazın. Yani kargacık burgacık yazmayın. Yazının dahi özenerek güzel yazılmasına dikkat edin. Hangi işin sahibiyseniz o işi baştan savma değil, güzel yapın.

Hatta bir keresinde Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz'in mübarek yavrusu âhirete irtihal etti. Bakî kabristanına gömecekler. Kabrin başına geldiler. Peygamber Efendimiz kazılmış küçük kabre baktı; kenarı eğri. Kazan şahsı çağırdı;

"Bunun burasını mübarek, niçin eğri yaptın? Allahu Teâlâ hazretleri yaptığı şeyi güzel yapanları -yani muhsinleri- sever." dedi.

Hangi işi yapıyorsa güzel yapanı sever.

Müslüman kardeşler!

Onun için, yaptığınız şeyi, her ne ise, hangi işe sahipseniz güzel yapın. Onun ustası olun. İbadet olsun, okumak olsun, konuşmak olsun, yazmak olsun, sanat olsun, her ne ise onu en mükemmel şekilde yapmaya çalışın ki vallâhu yuhibbu'l-muhsinîn, "Allah muhsinleri, güzel yapanları sever."

Her işte güzel yapmaya gayret edelim.

Bu bir âyet-i kerîme meâlidir. Bu hadîs-i şerîfin sıhhatine Kur'ân-ı Kerîm'den de şahit var. Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerîmede buyuruyor ki;

Ellezîne yunfikûne fî's-serrâi ve'd-darrâi ve'l-kâzımîne'l-ğayza ve'l-âfîne ani'n-nâs vallâhu yuhibbu'l-muhsinîn.

Bu âyet-i kerîmenin kelimeleri aynen bu hadîs-i şerîfte de var. Demek ki bu hadîs-i şerîf sahihtir, sağlamdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm gibi bir kitâb-ı sahîhin âyetleri dahi teyid ediyor.

O halde bu hadîs-i şerîfin mânasına göre kendimizi ayarlayalım, her işimizi mükemmel yapmaya çalışalım inşaallah.

Diğer hadîs-i şerîf:

Reeytü leylete usriye bî Mûsâ

Resûlullah Efendimiz Miraç gecesinde yedi kat semayı geçti. Hiç kimseye nasip olmayan şeyler gördü. Diyor ki;

"İsrâ, Miraç gecesinde Musa aleyhisselâm'ı gördüm."

Musa aleyhisselam asırlar önce yaşamış ama âhiret âleminde... Musa aleyhisselâm'ı Miraç'tayken semada görüyor.

"Dünyadaki, sağlığındaki hey'eti neyse, o hâliyle gördüm." diyor.

Nasıl?

Raculen ademe. "Esmer bir adam."

Cildi esmer...

Tuvâlen. "Uzunca boylu."

Ca'den. Şerhte; "'Eti sıkı' mânasına gelir." diyor. Ama "saçları kıvırcık" demek. Saçın kıvırcık olanına ca'd derler. Düz, sarkan, uzun olanına da müstersel, yani "uzatılmış, salıverilmiş" mânasına bir kelime, sebet kelimesini kullanırlar. Herhalde "kıvırcık saçlı" mânasına daha uygun.

Ke-ennehû min ricâli şenûete. "Sanki Şenûe kabilesi adamlarına benziyordu." diyor, Peygamber Efendimiz.

Şenûe kabilesi de Yemen'de bir kabileymiş ki bunlar neseplerinin, soy soplarının temizliği ile ve ahlâklarının güzelliği ile tanınmış bir kabileymiş.

"Musa aleyhisselam o kabilenin insanlarına benziyordu." diyor, Peygamber Efendimiz.

Ve reeytü Îsâ. "İsa aleyhisselâm'ı da gördüm."

O nasıl?

Raculen merbûa'l-halki. "Mutedil endamlı bir kişi idi." İle'l-humreti ve'l-beyâdi."Kırmızı ile beyazdı, kırmızıya kaçan bir beyaz teni vardı." Sebta'r-re'si. "Saçları düz ve öne sarkıktı, salıverilmişti."

Hakikaten de eski hıristiyanların, yahudilerin kitaplarında da peygamberlerinin bu tarifleri, Peygamber Efendimiz'in şu tarif ettiği şekle uygundur.

Ve reeytü mâliken hâzine'n-nâri. "Miraç gecesinde cehennemin muhafızı olan Mâlik adlı meleği de gördüm." Ve'd-deccâle. "Deccal'i de gördüm."

Deccal de âhir zamanda zuhur edecek. Onun hakkında pek çok hadîs-i şerîfler var. Bir gözü kör olacak. İnsanları çağıracak. Kendisine tâbi olanlar hepsi cehenneme gidecekler. Kendisine karşı gelenler, ancak mü'minler onun Deccal olduğunu, kötü olduğunu anlayıp onlar kurtulacaklar, onun şerrinden, fitnesinden emin olacaklar. Büyük bir aldatıcı, büyük bir sahtekâr. Kendisi ulûhiyet iddiasıyla ortaya çıkmış bir kişi. Aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz onu da gördüğünü ifade etmiş, İbn Abbas radıyallahu anhümâ'nın rivayet ettiğine göre...

Reeytü'l-cennete ve'n-nâre. "Cenneti de gördüm, cehennemi de gördüm." Fe-lem erâ misle mâ fîhimâ mine'l-hayri ve'ş-şer. "Bu ikisindeki hayır gibi, şer gibi hiçbir şey görmedim."

Şunu demek istiyor: "Cenneti gördüm; o kadar çok hayırlar var ki tarifi mümkün değil. Yani dünyada hiç misli görülmemiştir. Cehennemi de gördüm; onda da o kadar kötü, feci manzaralar, haller var ki hiç misli görülmemiştir."

Hakikaten pek çok âyet-i kerîme vardır ki cennetin evsâfını anlatır, pek çok âyet-i kerîme vardır ki cehennemin evsâfını anlatır. Mesela Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Mâ lâ aynun reet ve lâ üzünün semiat ve lâ hatara alâ kalbi beşerin.

"Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatır ve hayaline dahi gelmemiş olan nimetler var cennette."

Neden?

Demin sanatından, kudretinden bahsettik ya Allahu Teâlâ hazretlerinin; Allahu Teâlâ hazretleri o sanatıyla, o eşsiz kudretiyle, kuvvetiyle kullarını memnun etmek için bir âlem halk etmiş; cennet... Kullarını memnun edecek her şeyi oraya ihsan etmiş, koymuş. Memnun olmamak mümkün değil. Cehennemden en son çıkıp cennete en son giren şahıs bile o kadar çok nimetlere mazhar olacakmış ki, o kadar çok devletler, izzetler, ikramlarla karşılaşacakmış ki; kendisine verilen kadar hiç kimseye verilmemiş sanacakmış. Halbuki sonuncu, sıra itibariyle en aşağıda. Kendisini birinci sanacakmış. O kadar çok nimete mazhar olacakmış. Cennet böyle...

Cehennemin de fecaatini tarife imkân yok. Hatta insan cennetle, cehennemle ilgili âyet-i kerîmeleri toplasa da bir ders yapsa... Cennet, Allahu Teâlâ hazretlerinin kullarına lütuf ve ikram, mükâfat yurdu. Cenneti, cehennemi anlatmak lazım.

Tabii bu dersin, bu hadîs-i şerîfin izahı kadar kısaca söylüyoruz. Bu dersten sonra, ilerideki başka meclislerde, başka toplantılarda cenneti, cehennemi geniş olarak inşaallah anlatırız.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi cehennemden âzat eylesin. Cennetine dâhil eylesin.

Sabahları, yatsıları namazdan sonra yedi defa;

Allâhümme Rabbenâ ecirnâ mine'n-nâr. Ve edhılne'l-cennete mea'l-ebrâr diyoruz. İşte bu şeyi istiyoruz.

Rabbenâ ecirnâ mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! Sen beni cehennemden uzak eyle, oradan kurtar!" demek. Ve edhılne'l-cennete mea'l-ebrâr. "İyi kulların ile beraber yâ Rabbe'l-âlemîn, beni cennetine sok!" diye dua etmiş oluyoruz.

Peygamber Efendimiz bunun sabah ve yatsı namazlarında yedişer defa söylenmesini bizlere tavsiye eylemiş.

Hatta bir insan namaz kılsa, namaz kıldıktan sonra cehennemden Allah'a sığınmasa, cenneti istemese melekler ayıplarlarmış; "Bu nasıl, ne biçim kul ki hem Allah'a ibadet etti hem de cehennemden sığınmadı; hem Allah'a ibadet etti hem de cennetini istemedi." Hatta hûriler de -darılıyorlar- derlermiş ki; "Bu hem namaz kıldı hem bizi talep etmedi, istemedi."

Onun için, her namazın arkasından insan; "Yâ Rabbi! Sen beni cehennemden âzat eyle, cennetine dâhil eyle, hûrilerle, cennetin nimetiyle beni taltif eyle." diye isteyecek. Bunun istenmesine dair Resûlullah Efendimiz'in tavsiyesi var.

Tabii kuru kuruya istemenin ötesinde gayret etmek de lazım. İnsanın "bal, bal, bal..." demekle ağzı tatlı oluyor mu?

Parayı vereceksin, balın iyisini arayacaksın, gideceksin, satışı yapacaksın, alacaksın, eve getireceksin, o zaman yiyeceksin. Yani sadece söz ile değil, insanın fiîlen de cehennemden kendisini uzak kılacak, cennete dâhil edecek işleri yapması lazım. Cennete şevki, iyiliklere sevk etmeli. Cehennemden korkusu, kötülüklerden insanı men etmeli.

Reeytü nûran.

Ebû Zer-i Ğıfârî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz'e o zât-ı muhterem soruyor:

Hel reeyte rabbeke? "Sen Rabbini gördün mü yâ Resûlallah?" diye sormuş.

Ebû Zer-i Ğıfârî, Peygamber Efendimiz'in iltifatına mazhar olmuş müstesna bir sahabidir.

Tabii Peygamber Efendimiz'e mahsustur.

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti,

Âhirette öyle görür ümmeti.

dediği gibi Süleymen Çelebi'nin, Peygamber Efendimiz Allahu Teâlâ hazretlerini müteaddit defalar gördü.

Burada diyor ki;

Reeytü nûran. "Nur hâlinde, nur olarak gördüm."

Resûlullah Efendimiz Allahu Teâlâ hazretlerini böyle gördüğünü ifade ediyor.

Şerhte diyor ki;

"Bu nurdan maksat; ya bizim gözle nuru gördüğümüz tarzda görmektir veyahut kalpte tecellidir. Yani mânevî bir hâlettir. İkisi bir arada olması da muhtemeldir."

Allahu Teâlâ hazretlerinin Esmâ-i Hüsnâ'sından birisi de Nûr'dur.

Estaîzu billâh. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allâhu nûru's-semâvâti ve'l-ardi. "Allahu Teâlâ hazretleri semaların ve yerin nurudur." âyet-i kerîmesinde de belirtildiği üzere...

Reeytü şeyâtîne'l-insi ve'l-cinni ferrû min Umere.

Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"İnsanların ve cinlerin şeytanlarını gördüm, Hz. Ömer'den kaçıyorlardı."

Hz. Ömer, mâlum, Ebû Bekr i Sıddîk'ten sonra ikinci halife olan ve cennetle hayatındayken müjdelenmiş Aşere-i Mübeşşere'de bulunan, Peygamber Efendimiz'in hanımlarından Hafsa validemizin babası olan büyük sahabi. Adaletiyle cihana nam salmış olan sahabi. Mescitte namaz kılarken hançerlediler, yaralandı, oradan şehîden gitti. Peygamber Efendimiz'in kabri yanında medfundur.

Hz. Ömer nerede yatar?

Resûlullah'ın yanında yatar.

Hz. Ebû Bekir nerede yatar?

Resûlullah'ın yanında yatar.

O devlete ermiş. Resûlullah'ın kabri içinde ikisi birden beraber yatarlar.

Ne kadar ibretli; o zât-ı muhterem vefatına yakın mührüne yazdırmış ki; -o devirde vesikalara mühür basıyorlar, mühür kazıtırlarmış-

Kefâ bi'l-mevti vâizen yâ Umer. "Ölüm sana vaiz olarak yeter ey Ömer!"

Mührü basıyor, vesikanın altına bu yazı çıkıyor. O da onu görüyor. Ölümü hatırlamak için mührüne böyle kazıtmış.

Maaşlı adam tutmuş; her zaman kendisine gelsin de ölümü, âhireti hatırlatsın diye... Her zaman o zât gelirmiş; "Yâ Ömer! Ölüm var, bu hayat ebedî değil. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacaksın." diye, maaşlı memur ikaz edermiş. Bir zaman demiş ki;

"Sen artık gelme."

"Ne oldu, kusur mu işledim?"

"Hayır, sakalımda ak belirdi." demiş.

Bizim sakalımız bembeyaz oldu, bizim hâlimiz ne olacak? Biz acaba aynı şekilde müteyakkız oluyor muyuz?

Vefatına yakın hâlet-i nezi'te yaralı yatıyor. Demişler ki;

"Yâ Ömer, ne mutlu sana! Senden öncekiler senden razıydı."

"Senden önceki" dediği kimler?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ile Ebû Bekr-i Sıddîk.

"Onlar ahirete senden razı gittiler. Onlar senden razıydı. Senden geriye kalmış olan bizler de senden razıyız. Ne mutlu sana yâ Ömer!" demişler.

"Hem evvelkiler razı hem bizler razıyız!"

Böyle bir söz size söylenirse ne cevap verirsiniz, bilmem.

Hz. Ömer radıyallahu anh gibi, Allah şefaatine nâil etsin, Aşere-i Mübeşşere'den, cennetle müjdelenmiş olan o zât bakın ne cevap vermiş. Acı acı gülmüş, demiş ki;

"Sizin bu sözünüze gafiller aldanır! Allah'a yemin ederim ki; eğer doğu ile batı arasındaki cümle mülk, varlıklar benim olsa, kıyamet gününün korkusundan hepsini tasadduk eder, sevap kazanmaya çalışırım."

Korkuya bak!

Nasıl bir korku bu? Korkak mıydı Hz. Ömer?

Bahadırdı; kendisinden şeytanlar kaçıyorlardı. Öyle bahadır bir insandı ki önünde kimse duramazdı. Hatta kimse onunla yüzyüze konuşmaya cesaret edemezlermiş de kızını aracı yaparlarmış. Yani giderlermiş, meseleyi kızına açarlarmış, o babasına söylermiş.

Şeytanlar... Nasıl şeytanlar?

Şeyâtînü'l-insi ve'l-cinni. Hem insanların şeytanları hem cinlerin şeytanları Hz. Ömer'i gördü mü yolunu değiştirir, kaçarmış.

Öyle bir heybetli zât-ı muhterem. Bak, ölümü anında hâlâ ne diyor?

Allah korkusu içine öyle yer etmiş. O Allah korkusu onu adaletiyle cihana tanıttırmış.

Eğer Allah'tan korkmasaydı ne olurdu?

Birçok hükümdar var, zulüm ile tanınmış... Mesela bir Roma hükümdarını anlatıyorlar, Neron diye; adam esirleri arslanların önüne atarmış. Stadyum gibi bir yerde, etrafa seyirciler toplanmış. Esir, sanki onun canı yok! Atarmış arslanın önüne... O zavallı esir o arslanın önünden kaçıyor, arslan ona saldırıyor. Aç bırakılmış arslan; yakalıyor, parçalıyor, yiyor. Onlar orada futbol maçı seyreder gibi seyrederlermiş. Zulme bak! O da idareci, bu da idareci!

Bu dermiş ki;

"Ah Ömer, keşke anan seni doğurmasaydı!"

İdarecilik mesuliyetinin ağırlığından...

"Keşke ot, çalı çırpı olsaydın!" dermiş.

Bunlar nedir?

Bunlar bize ibrettir. Büyük insanlar, cenneti kazanan insanlar hangi duygulara sahiplermiş, hayatlarını nasıl tanzim etmişler; büyük şöhret, cihanın alkışladığı insan nasıl hareket etmek sûretiyle olunuyor, bize onları gösterir.

Demek ki Allah'tan korkunca insan, o zaman adaletli oluyor, o zaman Hz. Ömer gibi cihana nam salıyor.

"Dicle'nin kenarında bir kuzuyu bir kurt parçalasa Ömer mesul." diye üzülürmüş. O kadar kendisini mesul hissedermiş. Geceleri herkes uyurmuş, koca halîfe-i rûy-i zemin, o kadar geniş arazinin mâliki, idarecisi, herkesin hürmet ettiği kimse olan Hz. Ömer gece uyuyamazmış da dolaşırmış.

Bir keresinde bakmış, bir kervan gelmiş, bir yere konmuş. Hiç bekçi bırakmamışlar, mallar meydanda... Adamlar da bu tarafta uyumuşlar. Düşünmüş; şimdi buraya geceleyin sessizce bir hırsız sokulsa, bir çuval mal alsa çalsa bunların haberi yok. Kim bilir Şam'dan mı geldiler, Yemen'den mi geldiler?.. Toz, toprak, yorgunluk... Zavallılar yığılmış kalmışlar. Han yok tabii, oraların o zamandaki hâli... Ashâb-ı kirâmdan bir zâtı daha çağırmış yanına; "Gel, seninle bu gece beraber arkadaşlık edelim." O malların başında sabaha kadar beklemişler.

Kim bekliyor? Mahalle bekçisi mi?

Halife-i rûy-i zemin; müslümanların "öl!" dediği yerde ölmeye hazır oldukları, emrine o kadar uydukları koca halife Ömer, sabaha kadar beklemiş.

Ondan sonra, sabah olunca bağırmış: es-salâh, es-salâh... "Hadi kalkın, namaz vakti geldi." Kamçısıyla 'çat çat' vurdura vurdura uyandırmış. Artık çalma ihtimali kalmadı diye yürümüş gitmiş.

Bir gece dolaşıyormuş. Bakmış bir evden bir ihtiyar kadın kızına sesleniyor:

"Kızım, sütün içine biraz su koyuver!"

Gece karanlıkta evin içinde konuşuyorlar. Hz. Ömer de duyuyor. Kız cevap veriyor:

"Anne! Halife Hz. Ömer 'Sütlere su katmayın.' diye emir yayınlamamış mıydı?"

"Canım şimdi Ömer burada mı, Ömer duyar mı, bilir mi? Sen katıver."

Diyor ki;

"Peki Ömer bilmiyor ama anne, Allahu Teâlâ hazretleri görmüyor mu bizim bu yaptığımızı? Halifeye âsi olduğumuzu o görmüyor mu?"

Şuura bak! Öyle hükümdara öyle tebaa! Bu şuurda bir tebaayı, bu şuurda bir halkı hangi devlet görmüş? Hangi devlet idarecisi istemez tebasının böyle kanunlara saygılı olmasını?

İman insanları nasıl ne hâle getiriyor; görmediği yerde bile nasıl itaat ettiriyor... Bir insan imanlı oldu mu polise, bekçiye, zabıtaya lüzum kalmıyor.

Hz. Ömer hiçbir şey dememiş. Dışarıdan bu konuşmaları duymuş. Ama evi işaretlemiş. Gündüz gözüyle o işaretlediği eve gidiyor, kapıyı çalıyor.Hiç bilmediği halde kızı kendi çocuklarına istiyor. Aklının, şuurunun iyi olduğunu, zihninin müstakim olduğunu, dininin bütün olduğunu anladığı için çocukları ile evlendiriyor. Sonra o sülaleden ne mübarek kimseler yetişmiş... Öyle kızdan, öyle anadan, öyle babanın çocuklarından öyle mübarek insanlar yetişmiş.

Celâdetli bir kimse olduğu için, Hz. Ömer'i [gördükleri zaman] şeytanlar yolunu değiştirirmiş. "Şeytanların insi ve cini" diyor. Demek ki cinlerden de şeytan var, yani görünmez [varlık] olarak... Bir de insanların şeytanları var.

Bu ne demek?

Demek ki bazı insanlar o kötülük mesleği içine yuvarlanıyorlar ki adeta kötülük bunların mesleği, işleri oluyor ve şeytanlaşıyorlar. Dış görünüşü itibariyle insan kılığında ama insanların şeytanları durumuna geliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi şeytana uydurmasın, bir. Ondan sonra, insan şeytanlarının, cin şeytanlarının şerlerinden de bizi hıfz eylesin.

Demek ki insan takvâ ehli olursa, Allah'tan korkan, Allah'a sımsıkı bağlı bir kimse olursa şeytan kaçıyor. Bizim şeytana uymamız bizim kusurumuzdan. Demek ki biz Allah'a hakkıyla tevekkül etsek, Allah'a hakkıyla iman eden bir kimse olsak, şeytan bizi görünce kaçacak. Biz ilk önce imanımızdaki, tevekkülümüzdeki kusurdan kaybediyoruz da şeytan bir kere yanımıza sokuluyor. Ondan sonra bizi çeşitli oyunlarla, hilelerle aldatıp kötülüklere sevk edebiliyor.

Rü'ye'l-mü'mini cüz'ün min sittetin ve erbaîne cüz'en mine'n-nübüvveti.

"Müslümanın yani iman ehli kimsenin rüyası, peygamberliğin 46 bölüğünden, parçasından bir parçadır, bir bölüktür."

Bu ne demek?

Bir peygamberin Allahu Teâlâ hazretlerinden vahiy alması, vahiy telakkî etmesi, haberleri alıp da elçilik vazifesini yapmasının 46 çeşit yolu var. Allahu Teâlâ ya melek gönderir, emrini öyle bildirir. Ya meleksiz, bilâ-vasıta gönderir, yani hiç melek olmadan kendisi doğrudan doğruya [gönderir.] Veyahut ilham yoluyla gönderir. Veyahut çan sesi duyulur gibi bir şıngırtı duyularak vahiy gelir. Veyahut daha başka şekillerle [olur.] Bunların hepsi kaç çeşitmiş?

46 usul, çeşit var. Bir çeşidi de rüya.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Peygamberlik gelmezden önce bile ben gece hangi rüyayı görsem ertesi gün, gün aydınlığı gibi o rüya aynen zuhur ederdi. Olmadan hâdiseyi görürdüm."

Demek ki insan mü'min olunca, gönül âyinesi saf, düzgün olunca, o zaman mânevî haberleri olmadan evvel Allahu Teâlâ hazretleri ona ilham ediyor. O aynada tezahür ediyor.

Ben gönlü aynaya benzetmeyi çok seviyorum. Çünkü hakikaten dikkat edin; ayna kirli olursa göstermez. Demek ki bizim gönül aynalarımızın üstünde toz toprak var, arkasındaki o kağıdın içindeki parlaklığı veren maddesi küflenmiş, paslanmış; bizim aynamız göstermiyor. Ama temizlesek, cilalasak, muntazam olsa gösterecek, bir.

Ondan sonra, aynalara dikkat edin; sathı düzgün olmazsa çarpık yani eğri büğrü gösterir. Hatta bunun için bazı eğlence yerlerinde çeşitli aynalar koyuyorlar. Bir ayna koyuyor, onun karşısına geçti mi insan, aynı insan uzun boylu görünüyor. Öteki aynanın karşısına geçerse şişman görünüyor, boynu uzun oluyor; böyle çeşitli şekillerde görünüyor.

Neden?

Ayna düz olmazsa görüntü, görünen şey şeklen bozulur, şekli bozuk görünür.

Onun için, gönül bir kere saf, temiz, pak olacak. Gönül aynası pak olacak, bir. İkincisi, eğri büğrü olmayacak ki doğru haber çıksın, haberler eğri aksetmesin.

Demek ki müslümanın rüyasında hakikat payı var. Müslümanın rüyası hakikatin bir parçası oluyor.

Tabii bu rüya mevzuunda pek çok esrarengiz bilgiler, söylenecek sözler vardır. Rüyaların bir kısmı şeytânîdir, bir kısmı nefsânîdir, bir kısmı melekîdir, bir kısmı rahmânîdir. Çeşitli şekillerle görünür. Bir kısım rüyada haber, bilgi aynen görünür. Bazen de remiz, temsil ile bir başka yolla görünür.

Mesela Yusuf aleyhisselâm'ın zindandaki arkadaşları dediler ki;

"Rüyada ben..."

Bir tanesi rüyasını Yusuf aleyhisselâm'a anlatıyor. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri Yusuf aleyhisselâm'a rüya tevil etmesini, tabir etmesini, o ilmi ihsan eylemiş.

Diyor ki;

"Ben rüyamda efendime içki sıkıyorum, hazırlıyorum."

Ötekisi de diyor ki;

"Ben de rüyamda başımın üstünde bir tepsi taşıyordum, tepsiden kuşlar bir şeyler yiyorlardı." diyor.

Bu iki şahıs niye zindana düşmüşler?

Hükümdara suikast olmuş. "Acaba o mu yaptı, bu mu yaptı?" henüz belli değil. İkisini de yakalamışlar, zindana atmışlar.

İkisi zindandayken Yusuf aleyhisselam da, mâlum meşhur bir hâdisedir, o da haksız yere zindana düşüyor, onlar rüyalarını anlatıyorlar. Rivayet edilir ki; "Bunlar rüya değil de uydurma, yani kendileri rüya görmedikleri halde böyle deyiverdiler." diyorlar. Belki de hakikaten görmüşlerdir.

O birincisine diyor ki;

"Sen tekrar eski vazifene döneceksin."

O, hükümdarın şerbetçisiymiş. Hükümdarın meşrubâtını hazırlarmış. Ötekisine de diyor ki;

"Sen asılacaksın, başının etlerini kuşlar gagalayıp yiyecek."

Kudiye'l-emru'llezî fîhi testeftiyân. "Hakkında fetva, malumât istediğiniz iş hükmolundu artık, takarrur etti." diyor.

Hakikaten ötekisi asılıyor, berikisi de tekrar şerbetçisi oluyor.

Rüya bazen böyle remiz, bir rumuz ile görünür. Bazen de ayan beyan insan ertesi gün olacak şeyi görür. Hepimiz görmüşüzdür. Mesela "Ertesi gün imtihanda şu soru sorulacak." diye talebe görür, hakikaten de kendisine o soru sorulur.

Nasıl oluyor bu?

Bu, Allahu Teâlâ hazretlerinin esrarından bir esrardır. Rüyanın mânevî bir tarafı vardır. Rüya peygamberliğin haber kaynaklarından birisi olarak mü'mine bazı hakikatleri aksettiren bir hâdisedir. Ruhun mânevî âlemden bazı haberleri aldığı bir hâdisedir.

Bu hadîs-i şerîften sonra rüya ile ilgili birkaç hadîs-i şerîf daha var. Bu hadîs-i şerîfte "Peygamberliğin kırk altıda biri" dedi, öbür tarafta "kırkta biridir" diyor, bir yerde "yetmişte biridir" diyor. Bunun izahını şöyle yapıyor:

"Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz 13 sene peygamberlik yaptı. 40 yaşında peygamber oldu, 63 yaşına kadar vazifesini yaptı, ondan sonra âhirete irtihal eyledi, mânevî âleme geçti. Tabii ilk baştaki peygamberliğinin [halleri] ile daha sonraki terakkîleri arasında bir kademeyi gösterir bu. İlk önce o kadardı, sonra imkânlar çeşitlendi; fırsatlar, yolların adedi arttı."

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yolunda, Kur'ân-ı Kerîm'in gösterdiği istikamette, sırât-ı müstakîmde yürüyen, rızasına uygun ömür geçiren ve mü'min-i kâmil olarak kendisine vâsıl olan kullarından eylesin. Hayırlı ilimlerle cümlemizi mücehhez eylesin. Öğrendiğimiz şeyleri hayatına tatbik eden, ilmiyle âmil kimselerden eylesin.

Çünkü çok sözün, kuru sözün, sadece sözün bir faydası yok. Sözden, ilimden, bizim size bunları okumamızdan, kendimizin okumamızdan maksadımız; bir şeyler öğrenip onu tatbik etmektir. Elhamdülillah bugün de ihsanı öğrendik, her şeyi iyi yapmayı öğrendik. Diğer hadîs-i şerîflerden de çeşitli ibretler, dersler aldık. Resûlullah Efendimiz cennetin güzelliğini, cehennemin korkunçluğunu ikaz etti.

İnşaallah hayatımızı ona göre tanzim, tertip ederiz de cehenneminden âzat olan, cennetine ilk girenlerle beraber dâhil olan, Resûlullah'ın Livâü'l-hamd'i altında cem' olan, Havz-ı Kevser'i başında sefa süren, o büyük köşklere, o sefalı yerlere, nimetlere sahip olan bahtiyarlar arasına biz âcizler de dâhil oluruz.

Sayfa Başı