M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 286.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Rabbi'şrahlî sadrî. Ve yessirlî emrî. Ve'hlül ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî. Ve üfevvizü emrî ila'llâh. İnna'llâhe basîrun bi'l-ibâd.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ resûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Zenbün azîmun lâ yes'elü'n-nâsu'llâhe'l-mağfirete minhu hubbu'd-dünyâ.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Muhterem müslümanlar!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ehâdîs-i şerîfesini Hocamız, üstâdımız Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî'nin Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okumaya devam ediyoruz.

Dersimize başlamadan önce, evvelâ sevgili Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem, sonra cümle enbiyâ ve mürselîn, evliyâ ve sâlihînin ruhlarına; sâdât-ı turuk-u aliyyemizin her birinin ayrı ayrı ruhlarına, hulefâsının, müritlerinin, muhiblerinin ruhlarına; hâsseten bu eserin müellifinin ruhuna, eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar ulaşmasında emeği geçmiş olan ruvâtın, ulemânın cümlesinin ruhlarına ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise gelen siz kardeşlerimizin cümle geçmişlerinin ruhlarına hediye olmak üzere bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs-ı Şerîfe okuyalım.

Dersin başında metnini okuduğum hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyorlar ki;

Zenbün azîmun. "Büyük bir günah vardır." Lâ yes'elü'n-nâsu'llâhe'l-mağfirete minhu. "Öyle bir günahtır ki insanlar ondan dolayı Allahu Teâlâ hazretlerinden mağfiret talep etmezler."

Hem büyük bir günahtır hem de insanlar ondan bağışlansınlar diye Allah'a sığınmazlar, Allah'tan mağfiret talep etmezler.

Bu nedir?

Hubbu'd-dünyâ. "Dünya sevgisidir."

Neden büyük bir günah oluyor?

Çünkü;

Hubbu'd-dünyâ re'sü küllü hatîetin. "Dünyayı sevmek, her günahın başıdır."

İnsanlar birbirlerini dünyadan ötürü yerler. "Senin malın daha çok olacak, benimki daha çok olacak... Ben daha rahat yaşayacağım, senden daha çok şeye sahip olacağım..." diye bütün cenk ü cidâl, münâzara, kavga, gürültü patırtı dünya metâı çevresinde olur. İnsanların ta başından beri birbirilerine çektirdikleri, yaptıkları haksızlıklar hep bu dünya sevgisinden doğar.

Niye insanlar böyle büyük bir günahtan Allah'a sığınmıyorlar da Allah'tan mağfiret talep etmiyorlar?

Çünkü günah olduğunun farkında değiller. Veyahut dünyayı sevdiklerinin farkında değiller. Bu gizli bir şeydir. İnsan dünyayı sevdiğinin farkında olmaz ama aslında seviyordur. Sevdiğinin farkında olmadığı için istiğfar da etmez.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi günahını, hatasını idrak edip hatasından, günahından hemen anında dönenlerden eylesin.

Kişi, kusurunu görmek gibi irfân olmaz.

Âriflik, yetişkinlik, olgunluk nedir?

Kendi kusurunu görebilmektir. İnsan kendi kusurunu göremeyince düzeltme imkânı da bulamaz.

Onun için, insanın salih kimselerle alâka kurması, arkadaş, ahbap olması lazım ki kendisinin göremediği kusuru o görüversin, kendisini ikaz etsin.

Çünkü;

el-Mü'minu mir'âtü'l-mü'min. "Mü'min mü'minin aynasıdır."

O kendisi görmez ama karşısındaki aynada insan kendisini nasıl görüyor... Salih kimselerle ahbaplık, arkadaşlık ederse o kimse ona hatasını mülâyemetle, tatlılıkla işaret edebilir. İnsanların çoğu kendi kusurunu görüp de onu düzeltemez. Çünkü dünyayı ve günahları şeytan süsler, insanlara hoş gösterir.

Şeytan bazen insanın doğrudan doğruya karşısına gelir, dobra dobra; "Şu günahı işle!" der. Mesela "İç şu içkiyi! Yap şu hırsızlığı! Yap şu zulmü!.." gibi açıkça söyler. İnsan şeytana mağlup olursa bu suçu işler. Bazen şeytan doğrudan doğruya gelmez; insanın ardından, sağından solundan dolaşır, onu sûret-i haktan görünerek aldatmaya da çalışabilir. Mesela zahidin birisi -kitaplar yazar ki- "Şu kerâmete bu kerâmete nâil olacağım..." düşüncesiyle nice kötülüklere sürüklenmiş. "Şunu yaparsan buna nâil olursun, bunu yaparsan buna nâil olursun..." diye kötülükler yaptırmış. Bazen bu yoldan aldatır. Bazı kimselere zühd ü taat gibi yollardan yaptırtır.

Onun için, asıl insan bir mürebbînin elinde olması lazım ki terbiye görsün. Terbiyecinin elinde olursa, o terbiyeciye teslim olursa o ona ayıpları gösterir. Allahu Teâlâ hazretlerinin bir kula rahmetidir, merhametidir ki onu salih bir kimse ile ahbap, arkadaş eder. O salih kimse o kimsenin hayırları hatırlamasında, -hatırlamışsa- yapılmasında yardımcı olur, unutmuşsa hatırlatır.

Allahu Teâlâ hazretleri has halis kimselerle, salihlerle bizi beraber eylesin.

Dünya çok çeşitli şeyler olabilir; mal, mülk, şöhret, bilgi, mevki, makam olur. İlle tarla, para pul olması lazım değil. Buna benzer makam hırsı, şöhret hırsı, riyâset sevgisi [de olabilir.] Mesela hubb-u riyâset, "Ben başkan olayım, bütün insanlar bana tâbi olsun, benim bir dediğimi iki etmesinler, arkamdan gelsinler, önümde el pençe divan dursunlar." Bu da dünyevî bir şeydir. Bunun âhiretle bir ilgisi yok ki... Bu da nefsin oyunlarından bir oyundur, şeytanın hilelerinden bir hiledir.

Onun için, dünyayı tarif ederken demişler ki;

Küllü mâ elhâke an zikri Mevlâke fe-hüve dünyâke. "Seni Mevlânı anmaktan ve O'na kulluk etmekten alıkoyan her şey dünyadır."

Ne seni alıkoyuyor?

Para. İşte para dünyadır.

Ne seni alıkoyuyor?

Evlat, çoluk çocuk, hanım... O dünyadır.

Seni ne alıkoyuyor?

Şöhret, malk mülk, makam... İşte o dünyadır.

Mühim olan insanın Allah'a kul olması, Allah'a bağlanması, Allah için alması, Allah için vermesi, Allah için sevmesi, Allah için kızması. Buna ne mâni oluyorsa o dünyadır.

Dünya, ille "insanın mal sahibi olması" mânasına gelmez. Bazı kimseler vardır ki mala sahip olduğu halde, ticaret yaptığı halde Allah'ı anmakta dâim olurlar, Allah'a iyi kulluk edebilirler, etmeye devam ederler.

Delil?

Nur sûresinde Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Ricâlün lâ tülhîhim ticâretün ve lâ bey'un an zikrillâhi ve ikâmi's-salâti ve îtâ'i'z-zekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhi'l-kulûbu ve'l-ebsâr. "O mescitlerde ibadet ehli öyle adamlar, öyle bahadırlar, öyle kimseler vardır ki ticaret, alış veriş onları Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymaz. Onlar gözlerin, gönüllerin tersyüz edileceği o korkunç hesap gününün dehşetinden titrerler, hareketlerini ona göre ayarlarlar."

Demek ki erbâb-ı ticaret olsa bile Allah'ı unutmayan bahtiyarlar olabiliyor. Bu âyet-i kerîme onu gösteriyor.

Mesela İmâm-ı Âzam rahmetullâhi aleyh fevkalâde zengin bir kimseymiş. Ebû Bekr-i Sıddîk zenginlerden idi. Hz. Osmân-ı Zinnûreyn radıyallahu anhüm ecmaîn zengin bir kimseydi. Ama onların malları, ticaretleri, meşguliyetleri Allah'tan onları alıkoymuyor idi.

Onun için demişler ki;

"Dünya bir denize, deryaya, gönül de bir gemiye veya kayığa benzetilirse; mühim olan suyun geminin içine girmemesi."

Gemi ne zaman batar?

İçi su dolduğu zaman batar.

Gönüle dünya sevgisi girmediği zaman, insan dünyalık üstünde yüzse bile o zaman mahzuru yok.

Ni'me'l-mâlu's-sâlihu li'r-raculi's-sâlih. "Salih bir kimseye helal temiz bir mal ne kadar yakışır!"

Neden yakışır?

Çünkü hayra, iyiliklere sarf eder; başka insanların salâhına, felahına yardımcı olmak için, gamının, kederinin, derdinin izâle olması için harcar. Salih kimse mal, para, dünyalık denilen âleti iyi yolda kullanır, iyi neticeler alır.

Kötü kimse ne yapar?

Kötü kimse de bu âleti kötüye kullanır. Zevk ü sefaya, şöhrete, şâna, gösterişe harcar, zarara uğrar.

Demek ki bu gizli günaha vâkıf olacağız. Dünya sevgisi denilen şey nasıl büyük bir günahtır... Bu hadîs-i şerîfte bize anlatıldığına göre dünya sevgisini gönlümüze koymayacağız, dünyayı sevmeyeceğiz.

Fuzûlî diyor ki;

Can sevmek ile müyesser olmaz cânan,

Ya bundan ümit ya tama' andan kes.

"Can sevmekle cânan ele geçmez. Ya ondan ümidini kes, ya bundan tamahını kes." diyor.

"Hem dünyayı seveyim hem âhireti seveyim."

Olmaz. Sadece âhireti seversin, sadece Allah'ın rızasını düşünürsün, dünyalığı ona göre idare edersin, harcarsın. Kendin de kullanırsın, istifade edersin, başkalarını da istifade ettirirsin. Yalnız onunla tuğyan etmezsin, azmazsın. Çünkü ekser insan, İkra' sûresinde de bildirildiği gibi zenginleşince, müstağnî olunca azar.

Estaîzü billâh.

İnne'l-insâne le-yetğâ en reâhu's-teğnâ. "İnsanoğlu kendisini müstağnî gördü mü, ihtiyaçtan vareste gördü mü, kendisini kurtulmuş gördü mü azar."

Kendisini ihtiyaç içinde gördü mü Allah'a döner.

Yarın imtihanı var; talebe hâlis muhlis ibadet eder, dua eder. Yarın ödenecek büyük borcu var; tüccar hâlis muhlis ibadet eder. Yarın kazanılacak bir iş var; ya ona gelir ya başkasına gider, o zaman müteahhit hâlis muhlis ibadet eder. İhtiyacı oldu mu, insan o zaman seccadenin başında çok hâlis ibadet eder. İhtiyaçtan kendisini kurtulmuş, kurtarmış görürse çoğu kimsenin hatırına bile gelmez.

Allah bizi böyle gafillerden etmesin.

Allah'ın nimetinin arttığı nispette insanın şükrünün artması lazım. "Çok şükür yâ Rabbi! Bana bunu da ihsan ettin. Çok şükür yâ Rabbi! Bunun üstüne bir de şunu ihsan ettin." diye nimet arttıkça insanların Allah'a şükür duygusunun artması lazım.

Aksinin olması son derece ayıp. Allah nimetini arttırıyor, lütfediyor, veriyor; insan da arttıkça Allah'tan uzaklaşıyor. Bu kadar büyük edepsizlik olur mu?

Ötekisine vermemiş, sana vermiş. Boyuna O lütfediyor, ihsan ediyor, sen de isyan ediyorsun. Bu doğru olmaz.

Allahu Teâlâ hazretleri dünya sevgisini gönlümüzden çıkarsın. Dünya bir metâdır, onunla âhiret kazanılır. Âhiret sevgisini, kendisinin sevgisini, sevdiği kullarının sevgisini içimize yerleştirsin.

Diğer hadîs-i şerîf:

Zenbü'l-âlimi zenbün vâhidün ve zenbü'l-câhili zenbânî. el-Âlimu yuazzebu alâ rukûbihi'z-zenbe ve'l-câhilu yuazzebu alâ rukûbihi'z-zenbe ve terkihi'l-ilme.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'nın rivayet ettiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki;

"Alim günah işlemişse onun günahı bir tanedir. -Günah işlemiş, Allah'a âsi olmuş.- Ama cahil günahı işlemişse onun günahı iki kattır, iki tanedir. Alim günahı işledi diye cezalandırılır. Cahil ise hem günahı işledi diye hem de niye onun günah olduğunu öğrenmedi diye, ilmi terk ettiği için cezalandırılır."

İkinci cezalandırılması, ikinci katı onun günah olduğunu öğrenmediği için.

"Yâ Rabbi! Ben bunu işledim ama bilmiyordum."

Niye öğrenmedin?

Bir de ondan dolayı cezalandırılır.

Demek ki cahillik kadar kötü şey yok! İnsanın ne kadar büyük felaketlere uğramasına yol açıyor. Binâenaleyh, kendimizi cehaletten kurtarmaya çalışmalıyız.

Cehaletin Allahu Teâlâ hazretlerini bilmeye müteallik kısmına gaflet derler.

Allah bizi gafletten de cehaletten de korusun.

Cehalet nasıl izâle olur?

Cehaletin izâlesi için insanın ilmi sevmesi, ilim meclislerine koşması, ilim ehli kimselerle bulunması, onların tavsiye ettiği eserleri okuması lazım.

Bir arkadaş Fransa'ya gitmiş idi. Orada ahâliden birisiyle dinî bir mevzuda münakaşa etmişler. O da demiş ki;

"Sen, bu hususta bilgin az, şu şu şu kitapları oku."

Karşıdaki adam diyor ki;

"Biz önümüze gelen her kitabı okumayız. Din adamımıza sorarız, o 'oku' derse okuruz. Ben de senin bu ismini verdiğin kitapları gideceğim, bizim din adamımıza soracağım, 'oku' derse o zaman okuyacağım."

Bu kâide olarak güzel bir kâidedir. Piyasada pek çok kitap vardır. Ama bunların bir kısmı ehil insanlar tarafından yazılmamış olabilir. İnsan yanlışlıkla öyle bir kitabı dış şekline bakarak veya tesadüfle alırsa içindeki yanlış bilgilerden dolayı yanlış yollara gider. Onun için, kitap alırken "Hangi kitabı alayım?" diye, ehil bir kimseye sormalı. İyi hazırlanmış, büyük alimlerin yazdığı eserleri okumalı. Taklidî eserleri, selahiyetsiz insanların yazmış olduğu eserleri okumamalı.

Çünkü Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz buyurmuş ki;

"Allahu Teâlâ hazretleri ilmi insanlara verdikten sonra onların göğüslerinden çekip geri almaz."

İlim bize geldi. Allahu Teâlâ peygamber gönderdi, onun ashâbı, tâbiîni, ulemâ-i din İslâm ilmini dünyanın dört bucağına götürdüler. İlim geldi.

"İlim göğüslerden çekilip alınmaz."

Ya nasıl alınır?

Allahu Teâlâ hazretleri aradan alimleri alır. O alim âhirete irtihal eder, bu alim âhirete irtihal eder; neticede geriye cahil kimseler kalır. Ahâli, halk bu cahil kimselere gelirler, dinî mesele sorarlar. Onlar da kitaba bakmadan, bilmeden, kendi kafalarından, kendi reyleri ile cevap verirler. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte; "Hem kendileri delâlete düşerler hem de kendilerine soru sormuş olan kimseleri saptırırlar." diyor, istikbale ait durumu böyle izah ediyor. Her halde bu çağları yahut bundan sonraki çağları [kastediyor.]

Onun için, fetva soracağın şahsı, ilim alacağın kitabı iyice sorup öğrenip ondan sonra almak lazım. Lâlettayin kitap alınırsa insan hataya düşebilir.

Kitabı aldıktan sonra da okumak lazım. Kitaplar kütüphaneleri süslesin diye mi alınır?

Renk renk ciltler, yaldızlı ciltler sıra sıra raflara diziliyor; okumuyoruz. Olmaz!

Her gün belli miktarda kitap okumaya karar vermeliyiz.

"Her gün bir saat kitap okuyacağım. Her gün şu vakitten şu vakte kadar kitap okuyacağım. Çoluk çocuğu da karşıma oturtacağım; 'Dersiniz de olsa başka şey de olsa gelin bakalım, 45 dakika sizinle dinî bir kitap okuyacağız. Oku bakalım, sen oku...'" İzah edecek bir yer olursa izah edersiniz.

Böylece her gün bir mesele öğrense insan, bir senede 365 mesele öğrenmiş olur. On senede 3600 mesele eder. Ömür boyu, müslümanız elhamdülillah, 40 yaşına, 60 yaşına gelmişiz; hâlâ bir şey bilmiyoruz. Olur mu?

Önceden erken davransaydık, her gün bir mesele okuyup öğrenseydik şimdiye bayağı bir alim olacaktık.

Demek ki bir de kitap okumak, ilim öğrenmek için günümüzde bir yer ayırmalıyız. Nasıl yemek için, namaz kılmak için, zikir için, tesbih için zaman ayırıyorsak; bunun gibi ilim öğrenmek için, mûteber kitapları okumak için de bir zaman ayırmalıyız ki bu cahillikten kurtulalım. Çünkü cahillik âhirette insanı ne kadar ziyanlara sokuyor. Alimle cahil aynı günahı işleseler, alim bir defa ceza görüyor, ötekisi iki defa ceza görüyor.

Neden?

"Niye cahillik yaptı da öğrenmedi?" diye.

Bu hadîs-i şerîfte pek çok hadîs-i şerîflerde olan ilme teşvik var. Bu hadîs-i şerîf bizi ilme teşvik ediyor.

İlim, Arapça'da "bilmek" demek. Çok şeyler bilinebilir. Herkes de hakikaten bazı şeyleri bilir. Şu camide hepimiz kendi sahamızda bir şeyleri biliriz. Belki o bildiğimiz şeyi yanımızdaki arkadaş bilmez. Bilinmesi gereken şeylerin de bir sırası var.

İnsan fevkalâde güzel bir âlet yapabilse, çok sanatkâr olsa bu yeter mi? Bu mu önemli? Filanca hastalığı çok güzel tedavi etmesini bilse, bu mu önemli?

"Hangi bilgi daha önemli?" diye düşünecek olursak;

Önde gelen ilim, sahih itikat. Yani insanın ilk önce neye inanılması gerektiğini bilmesi lazım.

Önce, inanılacak şeyleri öğrenmeliyiz. Çünkü inançta bir kusur oldu mu temel çürük olmuş olur, hiç kıymeti olmaz. Önce itikadımızı sağlam yapmamız lazım. İtikadımızı sağlam yaptıktan sonra da âhiretimize yarayacak, bize Allah'ın rızasını kazandıracak şeyleri öğrenmemiz lazım. Ondan sonra derece derece diğer meseleleri öğrenmeliyiz.

Öncelikle mârifetullahı yani imanın esaslarını öğrenmeliyiz. Ondan sonra dinimizin inceliklerini, Kur'ân-ı Kerîm'i, hadîs-i şerîfleri öğrenmeliyiz.

Ondan sonraki ilimler?

Ondan sonraki ilimler de önemli. Hatta müslümanlardan hiçbir şahıs bir meseleyle meşgul olmasalar, Allahu Teâlâ hazretleri; "Niye bu meseleyi boş bıraktınız? Niye bu sahada bir müslüman çalışmadı?" diye, bütün müslümanlara sorgu sual sorarmış. İlmin her dalını müslümanların öğrenmeleri lazım. Ama neden sonra?

Kendisine lazım olacak itikada dair bilgileri, dinine ait bilgileri elde ettikten sonra herkes bir ihtisas sahasında derinleşsin. O tabip olsun, o mühendis olsun, ötekisi hariciyeci olsun, berikisi edebiyatçı olsun. Ama önce öteki ilimleri elde etsin.

Demek ki ilimlerde de bir öncelik, evveliyyet düşünmek gerekiyor.

Zehâbu'l-basari mağfiretün li'z-zünûbi zehâbu's-sem'i mağfiretün li'z-zünûbi ve mâ nakasa mine'l-cesedi fe-alâ kadri zâlike.

İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyorlar ki;

"Gözün gitmesi günahlara kefâret olur, günahların affedilmesine sebep olur."

"Gözün gitmesi" ne demek?

"İnsanın görme duygusunu kaybetmesi" demek. Kör olur, gözüne bir zarar gelir, hastalık gelir, kazaya uğrar veyahut görürken görmemeye başlar, hastalanır. Her ne sûretle olursa olsun, bir insanın gözü görmez oldu mu, görme hassasiyeti gitti mi, o günahlara kefâret olur.

"İşitme arzusu, duygusu, hissi gitti mi, o da günahlara kefâret olur. Bunun gibi vücudun âzâ ve cevârihinden ne noksanlaşırsa onların hepsi bu minval üzeredir, hepsi günahlara kefâret olur."

Binaenaleyh insan Allahu Teâlâ hazretlerinden sıhhati isteyecek. Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz buyuruyor ki;

"Allah'tan bir şey isteyeceğiniz zaman âfiyet isteyin. 'Yâ Rabbi! Sen bana âfiyet ihsan eyle!' deyin."

Çünkü âfiyet hem hastalıklardan uzak olmayı ifade eder, hem de dertlerden, elemlerden, kederlerden, sıkıntılardan uzak olmayı ifade eder. İnsan âfiyet istedi mi, âfiyet kendisine verildi mi; hem bu bedenin âfiyeti olur hem de ruhun âfiyeti olur. Başı sâlim olur, insan gamsız kasavetsiz, dertsiz olur; vücudu sâlim olur, sıhhatli olur. Onun için âfiyeti istemek lazım.

Fakat âfiyeti istediği halde hastalıklar insanoğlu için değil mi? Zamanına göre hepimiz hasta olmuşuzdur. Hastalık gelirse ne olur?

Hastalık günahlara kefâret olur. Hatta bir insan ateşli bir hastalığa, hummaya tutuldu. Ondan sonra [iyileşince] Allahu Teâlâ hazretleri dermiş ki; "Haydi yeniden amele başla... Defter-i a'mâlin tertemiz, günahların silindi. Hadi bakalım yeniden... Dikkat et de defterini karalama, kötü yazılar, günahlar yazdırtma."

"Hastanın iniltisi tesbihtir." diye hadîs-i şerîf var. Hasta olmuş insan, inliyor; iniltisi tesbihtir.

Bazı hastalıklar var; insan ölürse şehit olur.

Onun için, vücudundan da bir âzâ, cevârihten birisi noksanlaşırsa, o da günahlarına kefâret olur.

Şartı nedir?

Bir tek şartı var. Sabredecek; kadere âsi olmayacak, dil uzatmayacak, feverân etmeyecek.

Kimisi bağırır çağırır, feverân eder, kadere rızasızlık gösterir; o zaman o sevap gider.

Birisinin başına bir felaket gelmiş, çok feryad ü figan etmiş. Peygamber Efendimiz yanından geçerken demiş ki, "Sabır."

Peygamber Efendimiz öyle yapardı. Tebliğ ederdi. Yürümüş gitmiş. Arkadan ashabdan bazıları demişler ki;

"Kadın sen ne yaptın? Bu konuştuğun zâtın kim olduğundan haberin var mı?"

"Yok."

"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem." deyince kadın aklını başına toplamış. Koşmuş Resûlullah'ın arkasından, demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Kusura bakmayın. Ben sizi tanıyamadım da onun için öyle fevrî konuştum."

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

es-Sabru inde sadmeti'l-ûlâ. "Sabır, felaket ilk gelip çattığı zaman yapılan sabırdır."

Ondan sonra insan aklını başına toplar ama iş işten geçmiş olmasın. İlk başta felaket gelir gelmez insan; "Eh, ne yapalım..." diye sabredecek, Mevlâ'ya, takdirine rıza gösterecek.

"Benim takdirime, hükmüme, kazama rıza göstermeyen kendisine benden başka bir mevlâ arasın!" diyor hadîs-i kudsîde, Allahu Teâlâ hazretlerinin böyle dediğini rivayet ediyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Ondan başka rabbimiz var mı? Yani ne demek?

"Ben memnun olmam böyle itiraz edenden!" demek.

Takdire razı olmak lazım.

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-keder. "İnsan takdire rıza gösterirse kederden kurtulur."

Onun için, bir müslümanın başına bir felaket gelse imanından dolayı o felaketi kolay atlatır, selâmete çıkar. Kâfirin başına bir felaket gelse kaldırır kendisini, beşinci kattan aşağıya atar, intihar eder; çeker kurşunu başına, intihar eder.

Neden?

İmanı yok.

Kendisini ebediyyen cehenneme atar.

Onun için, kadere iman, rıza ve teslimiyet; rıza makamı, teslimiyet makamı çok büyük bir makamdır.

Ashâb-ı kirâmdan bir zât-ı muhterem var, radıyallahu anh, öyle muhterem bir zât ki ne dua etse Allah duasını kabul edermiş. Başkaları için nice dualar etmiş, bittecrübe sabit, duası aynen kabul olmuş, o dua edilen şey verilmiş. Ömrünün sonuna doğru gözü görmez olmuş. Gözü görmez olunca demişler ki;

"Sen duası makbul bir kimsesin. Kendine dua etsen de Allah gözünü açsa ya. 'Yâ Rabbi! Sen benim gözümü aç, benim gözüm tekrar görür olsun.' diye dua etsene!"

Cevaba bakın, ne kadar şahane:

"Ben Allahu Teâlâ hazretlerinin takdirini gözümün nurundan daha çok severim." demiş.

Rızaya bak! Teslimiyete bak! Şu ahlâkın kemâline, güzelliğine bak!

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize böyle güzel ahlâk nasip etsin.

Mevlâ'yı insan böyle severse, böyle bağlanırsa neler olmaz ki?.. Duası neden makbul oluyor?

O terbiyeden dolayı.

Neden Allah onun o duasına o makbuliyet hassası vermiş?

Terbiyesinin yüksekliğine bak ki edebine uygun görmüyor... "Yâ Rabbi! Sen benim gözümü tekrar görür hâle getir." demiyor. "Madem öyle takdir etmiş, kendisi daha iyi bilir." diye teslim oluyor. Tabii büyük ecir alıyor.

Mevlâ niye öyle mübarek bir kimsenin gözünü almış?

Eskiden bir büyük zât, vefatı yakınmış, öleceği sırada birazcık su istemiş. Suyu getirmişler, tam içecek, Allahu Teâlâ hazretleri meleklerden birine emir buyurmuş; melek gelmiş kanadıyla bir vurmuş, su dökülmüş, hasta suyu içememiş. Tam o sırada da Azrail aleyhisselam canını teslim almış. Suyu içememiş, suya hasret gitmiş.

Öbür tarafta da bir Allah düşmanı zalim, müşrik, kâfir şahıs varmış. O da tam ölmek üzereymiş, canı olmadık bir meyve istemiş. Mesela şu sırada farz edelim yaz meyvelerinden üzüm veya karpuz bulunmaz veyahut bizim diyarlarda hiç olmayan bir meyve, Hindistan cevizi veyahut ananas bulunmaz. Böyle olmadık bir meyve istemiş. Allahu Teâlâ hazretleri bir emir buyurmuş; "Gidin şuna istediği şeyi getirin." Onu da getirmişler. Onu yemiş, ondan sonra ölmüş.

Onun üzerine sormuşlar:

"Yâ Rabbi! Biz bu iki hâdisenin hikmetini anlayamadık. Bu çok sevdiğin bir kul, biliyoruz; en son anda bir yudum su istedi, o suyu içmek nasip olmadı. Şu da çok kötü bir kul, çok zalim, çok günahkâr, sevmediğin bir kul; olmadık bir meyve istedi, onu ta nerelerden getirttirdin, tattırdın, canı öyle alındı."

Demiş ki;

"O kuluma en son anda bir mahrumiyet daha tattırıp derecesini bir derece daha yüksek yapmak istedim. Derecesi biraz daha yüksek olsun diye o suyu ona içirtmedim. Öteki zalime de bir arzusu daha yerine gelsin de, o kadar nimete rağmen hâlâ bana kâfir oldu, hâlâ müşrik, hâlâ imansız, cehennemdeki derecesi biraz daha aşağı insin diye en son anda o nimeti de tattırdım."

Allahu Teâlâ hazretlerinin hikmetleri vardır ki insan aklı ona ermez. Allahu Teâlâ hazretleri dileseydi Peygamberimiz'i köşklerin, sarayların içinde şahane bir ömür sürerek yaşattırırdı. Hatta kendisine teklif de olundu. Dağların altın olması teklif olundu da hiç kendisi istemedi. "Ben bir gün tok durayım, iki gün aç durayım, razıyım, istemem." dedi. Dünyaya bel bağlamadı, istemedi. İsteseydi, ne istediyse o olacaktı ama dünyayı talep etmedi. Onun için çeşit çeşit sıkıntılar çekerek, aç kalarak, açlıktan karnına taş bağlayarak, harplere girerek, çarpışarak, harplerde dişi kırılarak öyle ömür geçirdi. Bize örnek oldu; sabrederek derece alalım diye bize hayatı numune oldu.

Onun için, vücudumuza bir noksanlık gelirse itiraz etmeyelim, isyan etmeyelim, feverân etmeyelim; takdire rıza gösterelim. Yumuşak yumuşak yine âfiyet talep edelim. "Yâ Rabbi! Sen bu hastalığı benden halâs eyle." diyelim. Çünkü duanın sevabı var. Dua etmekte mahzur yok. Mevlâ dilerse verir, dilemezse vermez. Dua etmek değil de isyan etmek kötü. "Bunu da mı verecektin bana!" diye bazılarını duyarız, olmadık laflar söyler. Onlar tabii büyük zarara uğrayan kimseler...

Re'et ümmî hîne vada'atnî seta'a minhâ nûrun edâet lehû kusûru busrâ.

Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz bu hadîs-i şerîfte kendi doğumundan bahsediyor.

"Annem beni dünyaya getireceği zaman, ben dünyaya geleceğim sırada kendisinden bir nurun çıktığını ve bu nurun ışığı ile Şam yakınındaki Busra kasabasının köşklerinin aydınlandığını gördü." diyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in doğumu esnasında hârikulâde hâdiseler oldu. Bu hâdiselerden birisi de; annesi kendisinden bir nurun çıktığını ve çok uzak mesafede bulunan Şam'a yakın Busra gibi bir kasabanın köşklerinin bile o nurdan aydınlandığını ifade etmiş.

Mevlid kitabında, Kasîde-i Bür'e'de, Molla Câmî kuddîse sırruhû hazretlerinin yazmış olduğu eserde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in doğumuyla ilgili haberler, peygamberlik müjdeleri, buna dair rivayetler çok geniş bir şekilde mevcuttur, neler olduğu hepsi gayet güzel toplanmıştır. Merak edenler oralara bakabilirler.

Re'et ümmî ke-ennehû harece minhâ nûrun edâet minhu kusûri'ş-şâm"

Ebû Ümâme'den rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Anam gördü ki sanki kendisinden bir nur çıkıyor ve o nur ile Şam'ın köşkleri aydınlanıyor."

Bu ikincisi rüyada olmuş, yani rüyada görmüş. Ötekisi ayânen, âşikâre olmuş. Bunun rüyada olduğunu şerhte Hocamız rahmetullâhi aleyh yazıyor.

Re'sü'l-akli ba'de'l-îmâni billâhi el-hayâu ve hüsnü'l-huluki.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"İmandan sonra aklın başı hayâdır ve güzel huydur." buyurmuş.

Aklın başı hayâ oluyor. Yani "aklın en üstün mertebesi" demek. Baş, burada "ileri derecesi" [demek;] "her kavmin başı, her şeyin başı, yükseği" mânasına geliyor.

Aklın başı, en ileri derecede akıl, en yüksek akıl nedir?

İnsanın hayâ sahibi olmasıdır, bir.

Güzel huy sahibi olmasıdır, iki.

Allah Allah... "Akıl" denince biz başka şey anlıyoruz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz daha başka bir şey söylüyor.

Neden?

Çünkü hakiki akıl, insana Allah'ın rızasını kazandıran cevherdir.

"Filanca adam ordinaryüs profesör."

İmanı var mı? Âhireti kurtarabilmiş mi? Âhirete ait gerçekleri sezebilmiş mi? Dünyasında mutluluğa erebilmiş mi?

Onları yapabilmişse akıllıdır. Eğer âhiretini kurtaracak bir hâle kendisini getirememişse, o kadar bilginin hiç kendisine faydası olmayacak. Asıl akıl, insanı imana götüren akıldır.

Onun için, bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Akıllı, zeki insan nefsini zabt u rabt altına alıp âhirete hazırlanır. Ahmak kimse de nefsinin hevasına tâbi olur, Allah'tan ümit besler."

"Allah Gafûru'r-rahîm'dir, affeder." diye düşünür.

Demek ki akıl, insanı âhiretin saadetini kazanmaya sevk eden cevher oluyor. Ötekisine "akıl" demek câiz olmuyor. Çünkü aklı olsaydı ebedî hayatını kurtarmaya gayret ederdi. Madem ona gayret etmedi, aslında o akıl sayılmaz.

Hayâ, utanmak duygusudur. İnsanın hayâ sahibi olması, ar damarının çatlamamış olması lazım. İnsanın yüzünün kızarması, utanması iyi bir duygudur. Hayâ duygusuna sahip oldu mu bir insan, önce Mevlâ'dan hayâ eder. "Yâ Rabbi! Sen bana bunca nimet ihsan ettin; ben sana kulluk etmezsem yakışık almaz." diye, ilk hayâsı oradan başlar. Ondan sonra, kötü şeyleri yapmaktan hayâ eder.

Hayâsı ile şöhret bulmuş kimselerin başında kim geliyor?

Hz. Osman radıyallahu anh o kadar hayâ sahibiymiş ki Peygamber Efendimiz methediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bize hayâ duygusu, utanma duygusu, iffet duygusu ihsan eylesin.

Hayâ insanı bu dünyada, şu cemiyette, şu sırada her türlü kötülükten korur. İnsanın ar damarı çatladı mı, yüzü yırtıldı mı her şeyi yapar. Aksine, bugünün insanı etrafındakilere daima biraz yırtılmasını tavsiye eder. "Biraz gayretli ol, şöyle yap, böyle yap..." diye tavsiye eder. Halbuki utanmak çok güzel bir duygudur. Erkekler için güzeldir ama kadınlar için çok daha güzeldir. Hayâ asıl kadınlara yakışır. Yani [onlara] daha fazla yakışır. Onun için hanımlar hayâ sahibi olma hususunda daha fazla gayretli olmalı. Zaten de öyledir. Hilkat icabı da onlar daha utangaç olurlar.

Ve hüsnü'l-huluk. "Güzel huy."

Güzel huy çok çeşitlidir, yüzlerce güzel huy vardır. Fakat bunun başında geçimlilik gelir. "Güzel huy" deyince, onu anlatan hadîs-i şerîfleri incelediğimiz zaman, umumî mânası; insanın geçimli olmasıdır.

Güzel huydan murad nedir?

Halim selim, yumuşak başlı, herkesle tatlı tatlı geçiniyorsa bir insan güzel huyludur.

Müslüman; kendisi başkalarıyla iyi geçinen, başkalarının yanına sokulabildiği, kendisiyle ahbaplık kurabildiği, yumuşak, sevimli kimsedir. Başkalarıyla konuşmayan, kaşları çatık, haşin, sert, kimsenin yanına yanaşamadığı kimselerde bir hayır yoktur. Öyle olmamak lazım. Yumuşacık, sevimli, sempatik olması lazım.

İnna'llâhe refîkun yuhibbu'r-rıfkâ. "Allahu Teâlâ hazretleri yumuşaktır, yumuşaklığı sever; rıfkı, mülâyemeti sever." diye hadîs-i şerîf var.

Geçim çok önemlidir. İslâm'ın emirleri incelenirse, bu dünyaya müteallik emirlerinin başında, insanların muhabbetle birbirleriyle geçinmelerinin teminine mâtuf emirlerin çok olduğu görülür. İnsanların arasındaki muhabbeti, kardeşliği zedeleyecek şeyler de İslâm'da çok şiddetle yasaklanmıştır. Gıybet yasaktır, dedikodu yasaktır, iftira yasaktır, haşinlik yasaktır, kötü söz söylemek yasaktır. Emirler incelenirse hep bu anlaşılır.

O halde, iyi müslüman olmak istiyorsak bu muhabbeti öğrenelim. Birbirimizi sevmeyi öğrenelim. Birbirimizle arkadaşlık, ahbaplık yapmayı öğrenelim. Birbirimizle sarmaş dolaş, el ele, mesut, bahtiyar olarak yaşamayı öğrenelim.

Sevginin tahakkuku için Peygamber Efendimiz selâmı tavsiye ediyor, bir. Hediyeleşmeyi tavsiye ediyor, iki. Medine'ye geldiği zaman ziyafeti tavsiye etmiş, "Yemek yedirin." demiş.

İnsan eşi, dostu, ahbâbı toplayıp ayda bir muhabbet yapamaz mı?

Evine çağırır, yerler, beraberce güler oynar, Allah'a hamd ü senâ ederler, bir muhabbet olur.

Böyle muhabbeti artırıcı şeylere gayret sarf etmek lazım.

Kusurları görmemek lazım. Kusurları örtmek, hayra yormak lazım. "Falanca bana şöyle dedi. Herhalde şu sebepten yapmıştır." diye, hüsnü zan ile onu tevil etmeye çalışmak lazım.

"Canım ben aptal mıyım? Bilmiyor muyum? O ne hâindir, içinden ne düşündü de ondan öyle yapıyor!"

Var sen aldanıver... Sen onu iyi bilirsen, aldansan aslında sen kazanıyorsun. Çünkü Allah sana ecir mükâfat verecek. Bunu böyle bilmekte fayda var. Tecessüs edip onun hakikaten ciğerinin beş para olmadığını anlamak hüner değil. Onun için tecessüs İslâm'da yasaklanmış. Zâhirî hâline göre iyi bir kimse sayarsın, iyi muamele edersin. Kusurlarını sezinliyorsan, arkasından; "Yâ Rabbi! Sen bu kardeşimin kusurlarını afv u mağfiret eyle." diye dua edersin. Çünkü "Müslümanın müslümana onun arkasından yaptığı dua makbuldür." diye, hadîs-i şerîfte geçmişti. Bunu tatbik edelim.

Bir-iki hadîs-i şerîf kalmış, onları da bitirelim.

Re'eytü Cibrîle inde's-sidreti ve aleyhi sittü mi'eti cenâhin yentesiru min rîşihî tehâvîlu'd-dürri ve'l-yâkûti.

İbn Mes'ûd'dan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Cebrail aleyhisselâm'ı Sidre-i Müntehâ'nın yanında gördüm. Üzerinde 600 kanat vardı. Kanatlarının tüylerinden rengarenk yakutlar ve inciler saçılıyordu."

Peygamber Efendimiz Cebrail aleyhisselâm'ı o sûretle görmüş.

Bu sûretle Cebrail aleyhisselâm'ı Peygamber Efendimiz iki defa görmüştür. Sûret-i asliyesi, hey'et-i asliyesi buymuş. 600 kanadı var. Ya kesretten kinâyedir, ya hakikaten 600 tane kanadı vardır. Üzerinde yakutlar, inciler parıldıyormuş, kanatlarından etrafa saçılıyormuş. Hakiki [sûreti] buymuş.

Sâir zaman Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e insan sûretinde temessül eder yanına gelirdi, öyle görünürdü. Ekseriyetle Dıhyetu'l-Kelbî isimli zâtın hey'etine bürünüp gelirdi.

Neden?

İnsan kendisine benzeyen bir varlıkla ünsiyeti daha kolay yapar. Bilmediği bir şekil, hiç görmediği bir şekille kendisine görünen bir[isi ile] herhalde münasebetleri daha farklı olurdu.

Onun için, iki defa hey'et-i asliyesiyle 600 kanadıyla Cebrail aleyhisselâm'ı görmüştür. Sâir zamanlar vahiy getirirken insan sûretine girmiş, Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e öyle görünmüştür.

Meşhur Cibrîl hadisi vardır.

Cebrail aleyhisselam bir gün Resûlullah'ın huzuruna geliyor. Ashâb-ı kirâm diyorlar ki;

"Baktık, Resûlullah'ın yanına bir adam geldi. Üzerinde beyaz elbiseler vardı. Bu diyardan değil. Bu diyarın adamlarını hepimiz tanırız, bizim bildiğimiz bir kimse değil. Başka bir diyardan gelmiş olması lazım. Ama üzerinde hiç toz toprak yok; pırıl pırıl, tertemiz elbiseler. Sefer alâmeti yok, yolculuk yapmış bir insan hâli yok.

Geldi, Resûlullah'a sordu:

'İslâm nedir?'

Peygamber Efendimiz cevap verdi;

'Doğru söylüyorsun.' dedi."

Ashâb-ı kirâm diyorlar ki;

"Allah Allah... Bu nasıl adam ki Resûlullah gibi bir zât-ı muhtereme soru soruyor, ondan sonra bir de 'Doğru söylüyorsun.' diye tasdik ediyor!"

Şaşırdılar.

İslâm'dan sonra, "İman nedir?" diye sordu. Peygamber Efendimiz imanın esaslarını da söyledi.

"Doğru söylüyorsun yâ Resûlallah." diye tasdik etti.

Ashâb-ı kirâm yine şaşırdılar. Ondan sonra;

"İhsan nedir yâ Resûlallah?" diye sordu.

"İhsan da, Allah'ı görüyormuşcasına O'na ibadet etmendir. Çünkü sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir." diye cevap verdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ihsanı böyle tarif buyurdu.

O zaman da tasdik etti, ayrıldı gitti.

Ayrılınca Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Bu kim, biliyor musunuz?"

"Allah ve Resûlü daha iyi bilir." dediler.

Edepleri böyleydi. Ashâb-ı kirâm Resûlullah kendilerine bir soru sorduğu zaman böyle cevap verirlerdi: Allâhu ve Resûlühû a'lemu. "Allah ve Resûlü daha iyi bilir."

Dedi ki;

"Bu Cebrail aleyhisselam'dı, size dininizi öğretmek için geldi. Soruları sordu, maksat siz dinleyin de dininizin esaslarını öğrenin."

Demek ki orada insan sûretinde görünmüş. Burada Sidre-i Müntehâ'nın yanında 600 kanadıyla görünmüş.

Gelelim sonuncu hadîs-i şerîfe:

Re'eytü rabbî fî'l-menâmi fî sûreti şâbbin mûfirin fi'l-hudri aleyhi na'lâni min zehebin ve alâ vechihî firâşun min zehebin.

Bu, üzerinde söz söylenmesi çok zor bir hadîs-i şerîftir.

Diyor ki aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz;

"Rabbimi rüyamda gördüm."

Nasıl gördüm?

"Yeşiller içinde ve uzun saçlı bir genç şeklinde gördüm. Üzerinde altından ayakkabılar vardı. Giydiği ayakkabılar altınlardı. Yüzünde de altından bir peçe vardı."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Rabbimiz'i rüyada öyle görmüş.

Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme vardır ki;

Leyse ke-mislihî şey'ün ve hüve's-semîu'l-basîr.

Allahu Teâlâ hazretleri kendisi hakkında bu âyet-i kerîmede buyuruyor ki;

O'na benzer hiçbir şey yoktur. O Semî'dir, Basîr'dir."

Allah'a benzeyen hiçbir şey yoktur. Hiçbir şeyi örnek gösterip de "Allah şuna benzer." diyemeyiz. Leyse ke-mislihî şey'ün. "Hiçbir şeye benzemez." Bütün mahlukâttan gayridir.

Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından birisi nedir?

Muhâlefetün li'l-havâdis; sonradan yaratılan varlıkların hiçbirine benzememek, onlardan farklı olmak vasfı vardır.

Onun için, katiyyen "Allahu Teâlâ hazretleri şöyle gibidir, böyle gibidir..." denilmez.

Başka bir âyet-i kerîme var:

Lâ tudrikühü'l-ebsâr ve hüve yudrikü'l-ebsâr. "Allahu Teâlâ hazretlerini bu gözler görmeye tahammül edemez."

Hele bir baksın; bakar bakmaz kör olur! Yani bakamaz, mümkün değil.

Lâ tudrikühü'l-ebsâr. "Gözler göremez." Ve hüve yudrikü'l-ebsâr. "Ama o gözleri idrak eder."

Mü'minin her zaman yanındadır, çepeçevre insanları kuşatmıştır. Allahu Teâlâ insanoğluna şah damarından daha yakındır. Hiçbir şeye benzemez.

Benzemez ama nasıl görecek insan?..

Mesela Musa aleyhisselâm'a Tur dağında, o mukaddes vadide vahiy geldi.

Fi'l-buk'ati'l-mübâreketi mine'ş-şecereti diyor âyet-i kerîme.

O mübarek vadide, arazide ağaçtan; "Ben senin Rabbinim yâ Musa!" diye, Musa aleyhisselâm'a ses geldi.

Böylece Peygamber Efendimiz de rüyasında şu tarif edilen şekilde Mevlâmız'ı görmüş. İnsanın anlayabilmesi, idrak edebilmesi için öyle bir şekil ile [söylemiş.]

Allahu Teâlâ hazretleri insana çeşitli şekillerde tecellî eder. Ulemâmız; "İlk önce şekil olarak, mesela Musa aleyhisselâm'a ağaçtan seslenmesi, Peygamber Efendimiz'in böyle bu tarzda görmesi gibi [tecelli eder.] Ondan sonra fiillerde tecelli eder. Tecelli-i ef'âl denir. Ondan sonra esmâsında tecelli eder. Ondan sonra zâtıyla tecelli eder." [demiştir].

Bunların esrarına ancak derece derece bu yolda ilerlemiş insanlar vâkıf olur. Bilmeyene söylemenin kıymeti yok. Bilen de bildiğini kolay kolay bilmeyene nakledemez.

Allahu Teâlâ hazretleri bize rızası yolundan ayırmasın. Mârifetullaha nâil eylesin. Muhabbetini gönlümüze derk etsin, yerleştirsin. İmân-ı kâmil ile müzeyyen eylesin. Son nefeste hüsnü hâtime nasip eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı