M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

“Kadir Bilen Milletlerin İçinden, Kadri Bilinecek İnsanlar Yetişir”

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Size bu sefer Toroslar'ın çok şirin bir beldesinden sesleniyorum.

Akseki'nin kuzeyinde ve mübarek bir belde olan Seydişehir civarında bir şirin kasaba. Buraya bizi bazı merasimler için çağırdılar. Burada, Fatih Sultan Muhammed Han zamanında yaşamış Sarışeyh Hüseyin Efendi isminde bir mübarek zât, bir gazi ve şehit var; onun hatırasına beldenin kadirbilir ahalisi her sene merasimler yapıyor. Bu merasimler münasebetiyle bu güzel beldedeyiz.

Size bu güzellikleri biraz anlatmak istiyorum:

Toroslar'ın güzellikleri tariflere sığmaz. İstanbul'daki, Ankara'daki kardeşlerime bu güzel yerleri görmelerini tavsiye ederim. Her taraf yemyeşil çam ormanları, muhteşem heybetli dağlarla çevrili, çok güzel bir beldedeyiz.

Beldenin ahalisi, ecdadının örfünü, âdetini devam ettirmek için bu merasimi yapıyor. Sarışeyh Hüseyin Efendi'nin kabrini yaptırmışlar. Çok güzel, yüksek bir tepe. Üç tarafı son derece derin, muhteşem bir manzara. Balkon gibi bir tarafı dağa yaslanmış durumda…

Kapalı, gölgeli bir alan meydana getirmişler. Orada hayır yapıyorlar, etli bulgur pilavı, ayran dağıtıyorlar. Kur'ân-ı Kerîm yarışması yapıyorlar.

Bizi de bu münasebetle çağırmışlardı, biz de seve seve geldik; çünkü bizim amaçlarımızdan birisi, yaptığımız çalışmalardaki amaçlardan bir tanesi sevgili dinleyiciler; halkımızın mefâhirini, iftihar ettiği eski mazisine ait güzellikleri, değerleri, hatırlaması, yaşatması ve bunları geliştirmesi…

Eski Bursa mebûsu Bursalı Tahir Efendi Osmanlı Müellifleri diye çok kıymetli bir eser yazmış. Onun kitabının önsözündeki bir söz kafama daimâ nakşolmuştur. Onu dünkü merasimde de buradakilere söyledim, memnun oldular:

"Kadir bilen milletlerin içinden, kadri bilinecek insanlar yetişir." diyor.

Gençler karşılarında numûne insan görmeli; özeneceği, onun gibi olmayı isteyeceği insanlar görmeli! Biz de onlara öyle insanları tanıtmalıyız. O bakımdan, belde ahalisini, yöneticilerini tebrik ediyorum. Böyle güzel bir işi, kültür bakımından önemli bir işi yapıyorlar. Kültürümüze güzel bir hizmet. Bu bizim kendi amaçlarımız içinde, vakıflarımızın amaçları içinde olduğu için biz de severek, koşarak geldik.

Hem o mübarek zâtı hatırlatmış hem hayır yapmış oluyorlar; hem de bu şenlikler günden güne devam ediyor. Perşembe günü birtakım faaliyetler, merasimler; dün Kur'ân-ı Kerîm yarışması vardı, bugün mevlid var. Yarın silah talimleri, nişan atımları olacak, ananevî kıyafetlerle, sembolik düğün yapılacak diye bildiriyorlar. Tavsiye ederim, bugünleri unutmayın!

Size bu eski büyükleri anmanın değeri ile ilgili bir hadîs-i şerîf okumak istiyorum.

Ed-Deylemî Müsnedü'l-Firdevs kitabında Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten rivayet etmiş ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

Zikrü'l-enbiyâi ibâdetün. "Peygamberlerin zikredilmesi, anılması, hatıralarının dile getirilmesi, anlatılması ibadettir."

Biliyorsunuz, Kur'ân-ı Kerîm'de de kıssalar, eski ümmetlerin başına gelmiş ibretli olayları bize anlatan âyet-i kerîmeler var.

Nuh aleyhisselam'ın kavmi nasıl davranmış?

Nuh aleyhisselam onları gece gündüz nasıl Cenâb-ı Hakk'ın yoluna davet etmiş?

İbrahim aleyhisselam Nemrut'la nasıl mücadele etmiş, kavmini nasıl Allah'ın birliğini kabul etmeye ve O'na ibadet etmeye çağırmış?

Musa aleyhisselam, Harun aleyhisselam nasıl Firavun'un tanrılık iddiası karşısına çıkarak, Allah'a yönelmeyi anlatmış?

Her peygamberin hayatı ibretlerle doludur, çok önemlidir, onların mücadelesi tevhid mücadelesidir.

Peygamber Efendimiz aleyhisselam "Peygamberlerin böyle anılması ibadettir." diyor. Bu hadîs-i şerîfdeki birinci cümlesi böyle, öbür cümleler devam edecek.

Hemen bunun neticesini kendi kendimize düşünelim;

Bu hadîs-i şerîfin bu cümlesinin sonucu nedir?

Biz kendimize, hanımlarımıza, ailemize, çoluk çocuğumuza peygamberleri tanıtacağız, peygamberlerin hayatlarını anlatacağız. Onların nasıl mücadeleler yaptıklarını, nasıl fazilet mücadelesi yaptıklarını, insanları hakka, hayra nasıl çağırdıklarını anlatacağız, öğreteceğiz. Gençlerimiz bilecek, herkes bilecek ve bütün müminler o peygamberlerin yolundan yürümeye çalışacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, o hadîs-i şerîfinde devam ediyor:

Zikrü's-sâlihîne keffâretü'z-zünûb. İkinci cümlesi bu. Peygamberler anılırsa ibadet oluyor, çok sevaplı bir şey. "Salih kimselerin anılması, hatıralarının yâd edilmesi, ihyâ edilmesi, tanıtılması, anlatılması; bu da günahlara keffarettir." Ananların günahlarının affedilmesine vesîle olur.

Biliyorsunuz, bir başka mübarek sözde de, "Salihlerin anıldığı yere rahmet-i ilâhî iner." buyruluyor; "Orayı rahmet kaplar, oraya rahmet iner, oranın insanları rahmete mazhar olur." demek.

Demek ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bizleri salih kimselerin hayatlarını dinlemek ve anlatmakla da meşgul olmaya davet ediyor.

Niçin?

Çünkü onlar Allah'ın sevgili kullarıdır, itaatli kullarıdır. Allah'ın emirlerini tutuyorlar, bu hususta fedakârlıklar yapıyorlar, kuvvetli azim gösteriyorlar. O salih kimselerin iradelerinin gücünü, ibadete bağlılıklarını görüyoruz. Hayatları, sözleri bizim için çok kıymetli bilgi kaynağı oluyor.

Onları dinlediğimiz zaman, "Bak, Allah'ın ne kulları varmış, ne kadar güzel ibadet eylemişler! Biz de salih kul olmaya çalışalım, biz de onlar gibi gayretli olalım! Biz de günahlardan kaçınmakta onlar kadar azimli davranalım, sevaplı işleri yapmakta, gece gündüz Cenâb-ı Mevlâ'ya ibadet etmekte gayretli olalım!" diye, içimizde tabii duygular hâsıl olacak.

Böylece hem geçmiş günahlarımız silinecek, hem de ileriye dönük olarak iyi işler yapmaya; kendimizi gönül, ruh, azim ve irade bakımından hazırlamış olacağız. Bu çok güzel bir şey. İnsanın istikbale dönük güzel şeyler kurması, güzel şeylere niyet etmesi çok güzeldir.

Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır. Müminin niyeti çoktur, geniştir; emelleri, arzuları boldur. Hepsini yapamayabilir fakat hiç olmazsa o güzel şeyleri istemek güzel bir şey. O bakımdan, salihlerin de hayatlarını okumalıyız.

Biliyorsunuz, rahmetli hocamız Mehmed Zahid Efendi hazretlerinin, neşriyatları arasında ilk yayımladığı Tezkiretü'l-Evliyâ kitabıydı. Tezkire de yine bu zikir kelimesiyle ilgili; "hatırlatmak" demek. Zikir "hatırlama"; tezkire "hatırlatmak" demek. Tezkiretü'l-Evliyâ, velîlerin hayatlarını anlatan, hatırlatan kitap ismi olmuş oluyor.

İran'ın meşhur sûfî yazar ve şairlerinden Ferîdüddîn-i Attar kaleme almış; Türkçeye de çok defalar, muhtelif mütercimler tarafından, asır asır, çeşitli zamanlarda, çeşitli dil yapılarında tercüme edilmiş. Ben bunlardan, çok tarihî olan bir tanesi üzerinde; Budapeşte'den nüsha getirttim, çalışıp neşretmek istiyorum. Çok tatlı bir dili var. Ama hocamız bu işi ilk önce, Türkiye'deki mevcut bazı nüshalardan faydalanarak yayımlamıştı.

İhvanımız, kardeşlerimiz orada salihlerin, evliyâullahın hayatlarını okudukça çok lezzet duyuyorlardı. Çok sevilen, zevkle okunan bir kitap Tezkiretü'l-Evliyâ kitabı.

Demek ki, "Salihlerin anıldığı yere rahmet iner ve salihlerin anılışı günahlara kefaret olur." hadîs-i şerîfinin bu cümlesini, biz de aynı şekilde uygulamaya çalışmalıyız. Salihleri tanımaya, tanıtmaya çalışmalıyız. "Bak, eski ümmetlerden ve bizim ümmetimizden nice mübarek insanlar geçmiş!" diyerek, çocuklarımıza öğretmeliyiz.

Mesela düşünün; İbrahim b. Ethem hazretleri, saltanatını, sarayını, tâcını, tahtını bırakıp Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için hayatında çok büyük bir değişiklik yapıyor.

Mesela, öyle kimseler var ki, dağda yol kesip eşkıyalık yapıyormuş ama sonra bir yerde bir Bismillah yazısı görüyor. Bu Bismillah'tır, mübarektir diye çamurlarını temizliyor, kaldırıyor, öpüp başına koyuyor. O gece; "Sen bizim ismimize hürmet eyledin, biz de seni günahlardan kurtaracağız!" diye rüya görüyor.

Ondan sonra tevbe ediyor, çok mübarek bir kul oluyor. Eşkıyalıktan, anarşistlikten, yol kesicilikten Allah'ın sevgili kulu, evliyâlığa dönmüş oluyor. Bu gibi şeyler var, bunların bilinmesi çok önemli.

Bir de ben vaazlarımda, çalışmalarımda, konuşmalarımda şunu gördüm; insanlara mücerret şeyleri anlattığınız zaman anlamaları zor oluyor da; müşahhas misaller verirseniz, kişileri anlatırsanız onlar sözünüzü o zaman daha kolay anlıyorlar.

Hiç unutmuyorum; bir Kur'an kursunda benden konuşmam istenmişti. Ben de Kur'an kursu öğrencilerine bir saat kadar konuştum. Kur'an'la ilgili sözler söyledim. Yaptıkları çalışmaların çok iyi olduğunu anlattım. Arada bir de, bilgiler hatırlarında kalsın diye, bir fıkra, bir menkıbe, bir olay anlattım. Ertesi gün sordum, yoklama yaptım; çocuklar her şeyi unutmuşlar, sadece anlattığım olayı, menkıbeyi, hikâyeyi hatırlıyorlar. Ötekiler unutulmuş.

Demek ki, böyle salihlerin, peygamberlerin hikâyeleri, pedagoji dedikleri öğretim bakımından, çocukların eğitimi öğretimi bakımından da önemli. Çünkü misâli anlaması kolay ama insanların soyut fikirleri, kavramları anlaması daha zordur. Onun için, Kur'ân-ı Kerîm de misâlle anlatma usulünü kullanır; Peygamber Efendimiz de hadîs-i şerîflerde aynı metodu kullanır.

Peygamber Efendimiz nelerin anılması gerektiğini anlattığı bu hadîs-i şerîfinde sonra devam buyuruyor:

Üçüncü cümle;

Peygamber Efendimiz, ve zikrü'l-mevti sadakatün, "Ölümün de hatırlanması, anılması sadakadır." buyuruyor. Ölümü de zikretmek, hatırlamak, yâd etmek lazım!

Biliyorsunuz, insan parasını ayırıyor, fukaraya götürüp veriyor; gönlünü alıyor, sevindiriyor, onun ihtiyacını görüyor. Allah rızası için yaptığı bu masrafa "sadaka" diyoruz. İnsan, para, sadaka verdiği için, hayır yaptığı için sevap kazanıyor. Ama durduğu yerden ölümü düşündüğü zaman, bu da sadaka oluyor. İnsan, bundan da sevap kazanıyor.

Evet, ölüm düşüncesi çok tatlı bir şey değil ama tatlı da olsa, tatsız da olsa ölüm herkesin başında.

Şairin, Uyudun uyanamadın olacak, dediği gibi, bir gün muhakkak herkesin başına gelecek. O halde ölüm gelmeden evvel, ölüm gelirse neler yapılacağını bilmek lazım! Ölümden sonrasını şimdiden düşünüp ölümden sonrası için tedbirler almak lazım!

Ölümden sonra kabir hayatı var, kabirden sonra âhiret var, âhirette mahkeme-i kübrâ var; mahkeme-i kübrânın sonunda cennete gitmek var. İşleri başarıp Allah'ın sevdiği kul durumunda olduğu anlaşılınca cennete gitmesi mümkün; bir de insanlar için günahkâr olduğu için, cehenneme gitmek tehlikesi var. Demek ki, bunları şimdiden düşünüp tedbirini almak lazım!

Ölmeden evvel, ölmüş gibi o tarafa doğru şöyle bir hayalinden aklını gezdirip, seyahat edip; onlar öyle olacağına göre, ben onlar olmadan önce tedbir alayım, diye insanın ihtibâhına, uyanmasına sebep olduğundan, ölüm düşüncesi de çok sevaptır ve faydalıdır. Ölümü düşünmek, insanı kötülüklerden alıkoyan ve iyilikleri yapmaya şevklendiren bir şeydir.

"Ölüp gideceğim, bari paramın bir kısmını ayırayım da şurada bir hatıra olsun, bir çeşme yaptırayım da gelen geçen su içsin, bana dua etsin. Bir köprü yaptırayım da, buradan geçtikçe bana dua etsinler. Cami yaptırayım da, içinde namaz kılsınlar."

İnsan hayırları niçin yapıyor?

Sadaka-i câriye olsun diye, öldükten sonra defter-i a'mâli kapanmasın, sevap kazanması devam etsin diye yapıyor. Onun için, Peygamber Efendimiz ölümün anılmasını da "sadaka" diye bildiriyor; tavsiye buyuruyor.

Şimdiye kadar ne oldu?

Üç tane tavsiye oldu:

Peygamberleri anmak, hatırlamak; ibadettir. Salihleri anmak, hatırlamak; günahlara kefarettir. Ölümü anmak; sadakadır.

Ölümü de anacağız. Biz dervişler olarak ölümü ne zaman anıyoruz?

Zikre oturduğumuz zaman, râbıta-i mevt yaparak anıyoruz. Demek ki dervişlerin râbıta-i mevt yapması, Peygamber aleyhisselam Efendimiz'in tavsiyesini uygulama olduğundan, sünnet-i seniyyeye uygundur, faydalı bir şeydir diye o da hatırımıza geliyor.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinin içinde devam buyuruyor:

Ve zikrü'n-nâri mine'l-cihâd. "Cehennemi anmak, hatırlamak, o da cihattan bir çeşit sayılır, cihat gibidir."

Biliyorsunuz, cihat zor bir iş. İnsan hazırlığını yapıyor; okunu, silahını hazırlıyor, yola çıkıyor. Askerî harekâtın binbir türlü meşakkati, tehlikeleri var. Savaşa giriyor, savaşın bin bir türlü tehlikesi var; yaralanmak olabilir, âzâlarının bazısını [kaybedebilir]; bir bomba patlar, bacağını alır götürür. Şehit olmak mümkün. Cihat zor bir olay; ama yapılması da lazım geliyor.

Cihadı yapmadığınız zaman, düşmanlar istilâ ediyor. İşte Balkanlar'ın durumunu görüyorsunuz; işte dünyadaki diğer İslâm ülkelerinin hâl-i pürmelâlini görüyorsunuz. Mutlaka insana kast eden düşmanlar var. Veya en son bu Orta Afrika'da birtakım şeyler oldu. Birtakım düşman kabileler bir kampı bastılar, ötekisinin bütün çoluk çocuğunu, karısını kampta katliam eylediler. Sonra orada ihtilâl oldu.

Demek ki, hazırlıklı olmayınca düşman saldırabiliyor. Onun için, Osmanlı şairlerinden birisi buyurmuş, güzel bir söz:

Hâzır ol cenge, eğer ister isen sulh u salâh!

"Sulh içinde yaşamak istiyorsan, savaşa, cihada hazırlıklı ol."

Onun için, bizim de savaşa hazırlıklı olmamız lazım! Her türlü tedbiri almamız lazım!

Ben biraz da böyle vaazlarda bunları anlatıyorum:

Mâlum, "bir insanın kılıcı belinde kuşanmış iken kıldığı namaz; kılıçsız, silahsız kıldığı namazdan yedi yüz kat daha sevaplı." Şimdi kılıç yerine tabanca taşınıyor, daha başka silahlar taşınıyor. Demek ki polisler, askerler bu namazı kılarken, yedi yüz misli sevap alıyorlar; çünkü insanları koruyorlar. Çünkü ordumuz var diye korktuğu için, düşmanın saldırması engelleniyor. Yoksa şimdiye ne Yunan, ne Bulgar dururdu, üstümüze çoktan saldırırlardı.

Demek ki cihat önemli! Cehennemi düşünmek de cihat gibidir. O da cihattan bir şey sayılıyor. Cehennem de korkunç bir şey, cihat gibi korkunç. Cehennemi düşündüğü zaman, sanki cihat yapmış gibi insan sevap kazanıyor. Tabii, bunun da faydası çok. Cehennemin korkunçluğunu âyet-i kerîmeler, Peygamber Efendimiz anlatıyor. Mesela hadîs-i şerîfte; "Cehennemdeki insanlar cehennemin zakkumunu yiyecekler. Eğer o cehennemin zakkumundan bir damla dünyanın okyanuslarına damlasaydı, hepsini zehir gibi acı ederdi. Bunu sabah akşam yiyen bir insanın, ne kadar ızdırap çekeceğini düşünün." diye bildiriyor.

Cehennemi düşünmek, cehennemin azaplarını bilmek, insanı iyi insan olmaya sevk ettiği için, o da önemli.

Ve zikrü'l-kabri yukarribuküm mine'l-cenneh. "İnsanın gömüleceği mezarını, kabrini, düşünmesi; bu da insanı cennete yaklaştırır." Bunun da olması lazım! Bir gün gelip şu kara toprağın altına gireceğim diye, insanın düşünmesi lazım!

Biliyorsunuz, Arap şairlerinden birisi güzel bir şiir yazmış;

Ve'l-kabri sandûku'l-amel. "Kabir, insanın amel sandığı gibidir." Nasıl gelin kızın bir sandığı vardır; oyaları, işleri yapar ve sandığına doldurur, çeyizi olur. Sonra evlendiği zaman evini onlarla süsler. İnsanın da kabri, böyle bir çeyiz sandığı gibidir. Dünyada işledikleri kabrinde gelecek, yanında yoldaş olacak olduğu için, şair sandık gibi söylemiş.

Biz de kabri düşünürsek kabre sevap, a'mâl-i sâliha göndermeye gayret ederiz. "Kabir karanlık, nurlanması için zikir yapayım; kabirde amellerim, sadakam yoldaş olsun…" diye insan tedbirini alır. Böylece kabri düşünmek insanı cennete yaklaştırır.

Ve zikrü'l-kıyâmeti yübâ'idüküm mine'n-nâr. "Kıyameti düşünmek de, hatırlamak, yâd etmek de sizi cehennemden uzaklaştırır." diyor. Evet, kıyamet de çok dehşetli olayların olacağı bir devre. Kıyamet kopmasıyla korkunç şeyler olacak… İşte onları düşünüp onların karşısında insanın şimdiden tedbir alması önemli.

Şimdi duyuyorsunuzdur; "âhir zamandayız" deniliyor. "Kıyametin alâmetleri, eşrâtü's-sâ'ah belirdi." deniliyor. İşte mehdi çıktı, çıkacak filan diye bazı müminler mehdiyi bekleme durumuna girdiler, konuşuyorlar.

Bir şeyi ben onlara daima hatırlatıyordum; insan kendisi öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir. Ona başka kıyamet yok. İnsanın kendisinin şahsen ölmesi onun şahsî kıyametidir. Bir de kâinatın umumî kıyameti var, o ayrı. Ama insan öldü mü, onun şahsî kıyametidir.

İnsan ölüme, o kıyametine, ölümüne hazırlanmalı!

Kıyameti de çoluk çocuğumuza anlatmalıyız. "Oturun bakalım, bugün kıyametle ilgili hadîs-i şerîfleri okuyacağız." diye oturtmalıyız… Kıyamette neler olacağını çocuklar bilmeli. Bu da insanı cehennemden uzaklaştırır. Hakikaten günahları yapmamaya sevk eder, cehennemden uzaklaştırır.

Peygamber Efendimiz hatırlanacak şeyler arasında bunları buyurmuş ama hadîs-i şerîfi devam ediyor, onları da okuyalım:

Ve efdalü'l-ibadeti terkü'l-hiyel. "İbadetin en üstünü hileleri terk etmektir." Biliyorsunuz, insanlar bir şeyi yapmakta zorlandığı zaman çare ararlar. "Acaba onu öyle yapmasam da şöyle yapsam, ama böyle yapmayı da kılıfına nasıl uydurabilirim…" diye düşünürler.

Bu ibadetlerde de, böyle kılıfına uydurarak ibadetten kaçınmak, halk tabiriyle kaytarmak gibi durumlar iyi değil. İnsan ibadeti, Allah rızası için fedakârca, candan, istekli olarak, isteyerek, seve seve yapmalı!

"İbadetin üstünü; hileleri, çareleri terk etmektir. Cân u gönülden, seve seve ibadeti yapmaktır."

Ve re'sü'l-mâli'l-âlim. Re'sü'l-mâl, "sermaye" demek. Burada mâl kelimesini elif-lâmlı kullanmış. Tüccarın sermayesi var, onunla ticaret yapıyor, Alimin sermayesi nedir?

"Alimin sermayesi de kibri terk etmesidir." Çünkü alim kibirli olursa, manevî bakımdan derecesini düşürür, Allah'ın sevmediği bir insan durumuna gelir.

Allah kibri sevmiyor. İnsanın ululanmasını, kibirlenmesini, büyüklenmesini, başkasına tepeden bakmasını sevmiyor; mütevazi olmayı seviyor. Efendimiz'in "Kalbinde zerre kadar kibir olan, cennete girmeyecek." diye bir tehditli hadîs-i şerîfi var. Onun için kibri insanlar gönüllerinden söküp atmalıdır.

Kibir, yöneticilerde olabilir, "ben bakanım, başbakanım veyahut ben reis-i cumhurum…" diye; veyahut askerlerde olabilir, "ben başkomutanım vs…" diye; veyahut alimlerde olur, "ben biliyorum, halk bilmiyor, ben onlardan üstünüm…" diye.

Bunlar doğru değil. Alimin bu kibri atması lazım, mütevazi bir kimse olması lazım! Alimin ana sermayesi budur. Yoksa kibirli oldu mu, ilminden manevî fayda görmez, Allah ona sevap vermez.

Hadîs-i şerîf devam ediyor. Efendimiz, başka başka konuları cümleler halinde eklemiş.

Ve semenü'l-cenneh terkü'l-hased. "Cennetin bedeli, cennete girişin ücreti…" eskiden, bir yere giriş için ödenen paraya duhûliye derlerdi. "Cennetin duhûliyesi…" terkü'l-hased "kıskançlığı terk etmektir". "Kıskanç, cennete giremeyecek; kıskançlığı terk ederse cennete girmek mümkün olacak."

Onun için mü'min, mü'mini kıskanmamalı, elindeki nimetin zevalini istememeli! Ve, "Allah daha çok versin, mübarek olsun." demeli; gözü tok olmalı, haset etmemeli. "Terkü'l-hased cennetin bedelidir."

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde öyle buyuruyor: İki şeye gıpta edilebilir, haset edilebilir:

Bir; "Allah bir kimseye ilim vermiş, o da ilmini anlatıyor etrafa, ışık saçıyor, insanları doğru yola çekiyor. Böyle bir kimseye imrenilir. Ah, ben de böyle alim olsaydım, ben de böyle hayırlı işler yapsaydım; diye ona haset edilebilir."

Biz bu çeşit olumlu, makbul hasede, "gıpta" diyoruz. "Alime gıpta edilir."

İki; "Hayırsever zengine gıpta edilir."

"Falanca adam bak ne kadar hayırlar yaptı, beldemizi hayırla doldurdu, parasını hayra sarf ediyor. Ah benim de param olsaydı, ben de hayır yapsaydım." diye ona haset etmek, bu da makbul bir haset, olumlu bir haset; buna da "gıpta" diyoruz.

Hayırsever zengine de gıpta edilebilir. İlmini başkasına anlatan alime gıpta edilir. Ama başka şekillerde, başkasının elindeki nimete göz dikilmez, haset edilmez, kıskanılmaz. Bu haset duygusu kötü bir duygudur.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

El-hasedü ye'külü'l-hasenât, kemâ te'külü'n-nâru'l-hatab.

"Ateşin odunları yakıp kül ettiği, bitirdiği gibi, haset de hasetçi insanın başka yerlerde, başka sebeplerle yapmış olduğu güzel ibadetlerin sevaplarını da yok eder." Hasenâtını kül eder. Hasetçi insanın öteki taraftaki hasenâtı da zarar görür, elinden çıkar, kül olur, yanar gider; diye bildiriyor.

Onun için, mü'minin gönlünde başkasına karşı, başka nimet sahiplerine karşı haset olmamalı; "Eh, Allah vermiş, mübarek olsun." demeli.

Biliyorsunuz toplumlarda, toplum tabakaları arasındaki hasetlerden, çok büyük sınıf çatışmaları meydana geliyor. Avrupa'da kapitalist insanlar fakirlere karşı merhametsiz olduğundan, fakirler de zenginlere karşı hasetçi ve düşman olduğundan, büyük çatışmalar meydana geldi. Hatta iktisadî düzenler değişti, bazı dünya ülkelerinde "komünizm düzeni" diye bir düzen uygulandı. Ama o da bir çare getiremedi. Çünkü işin temelinde insanların birbirlerini sevmesi, merhamet etmesi, haset etmemesi, güzel duygularla birbirlerine bakması bulunuyor. Bu olmayınca, dinî bakımdan bunlar sağlanmayınca, ne yapsan insanlar birbirlerine zulmediyorlar. Ne türlü tedbir alsan birbirlerinin hakkını çiğniyorlar.

Bu sefer komünizmin uygulandığı ülkelerde de, particiler yüksek bir sınıfı meydana getirdi. Bu adam partidendir, partizandır deyince; ötekileri astı, kesti, türlü haksızlıklar yaptı. O partizanlar lüks arabalarda, lüks yerlerde gezdiler. Çok büyük paralarla, [imkânlarla] yaşadılar. Öbür tarafta işçi sınıfı yine, patronların zamanındaki gibi mağdur oldu, hakkını alamadı. Bütün bunlar, insanlar imanlı olmadığı zaman, her türlü tedbirin işe yaramadığını gösteriyor.

İslâm'da böyle değil! İslâm'da zengine de, fakire de Allah güzel duyguları emrediyor, Peygamber Efendimiz güzel ahlâkı öğretiyor. Zengin parasını Allah yoluna saçıyor, sarf ediyor; sevap kazanıyor. Fakir de haset etmiyor, Allah'ın verdiğine kanaat ediyor, kimsenin elindeki nimete göz dikmiyor; "Ben bunu yıkarım, yakarım." demiyor.

Mesela, Mercedes şu kadar para. Cayır cayır yakılıyor. Bir molotof kokteyli atılıyor, koca bir mobilya mağazası cayır cayır yanıyor.

Nedir bunlar?

İslâmî terbiyenin insanlara öğretilmemesinin acı sonuçlarıdır.

Ve hadîs-i şerîfin son cümlesine geliyoruz, bu da bizim için bir bakıma müjde.

Peygamber Efendimiz, En-nedâmetü mine'z-zünûb et-tevbetü's-sâdıka buyurmuş. "İşlenmiş günahlardan duyulan pişmanlık, nedâmet, iç acısı…" "Eyvah! Ben o günahları işlemiştim… Maalesef, niye işledim, ne kadar pişmanım, ne kadar perişanım, keşke işlemeseydim…" diye günahlardan pişmanlık duymak;

Et-tevbetü's-sâdıkah…

Biliyorsunuz Arapça'da bir takım kaideler vardır. İsim cümlesinde mübtedâ-haber meselesi vardır. Mübtedâ, birinci öğe, özne, ma'rife olur, yüklem nekre olur. Birisi elif-lam'lı olur, öteki de tenvinli olur. Fakat burada öyle demiyor.

En-nedâmetü mine'z-zünûb. "Günahlardan pişmanlık duymak." Tevbetü'n-sâdıkatün demiyor;

Et-tevbetü's-sadıkah diyor. Burada mânada bir incelik var. Tam, hakikî tevbe budur. İnsanın içinde, işlediği günahlara pişmanlık duygusu doğmuş, onu cayır cayır yakıyorsa, üzüyorsa, insan niye ben bu günahları işledim diye nedamet duyuyorsa işte hakiki tevbe budur demek. Çünkü duyguya dayanıyor. Dille değil, sağlam bir iç acısına, duyguya dayanıyor.

Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh Kûfe mescidine girmiş, birisi elinde tesbih kenarda estağfirullah diyormuş. Ona seslenmiş, demiş ki:

"Ya mübarek! Böyle sadece dil ile estağfirullah demek, yalancıların tevbesidir." Sözle söyleyip de, insan içinden yine ben onu yaparım derse, pişmanlık duymazsa o gerçek tevbe olmuyor. Asıl temel, insanın içinden yaptığı günahı sevmemesi, pişman olması, ona içinin yanması, onu yapmamaya niyet etmesi; önemli olan budur. Onun için et-tevbetü's-sadıkah demiş. Haberi ma'rife getirmek sûretiyle Peygamber Efendimiz, hakiki tevbe budur diye bunun çok önemli olduğunu beyan etmiş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hepinizden razı olsun. Günahlarımız varsa -ki vardır; beşer, şaşar; hatasız kul olmaz derler- onları düşünüp onlardan pişmanlık, nedâmet duyarak, hakikî tevbeyi yakalamayı Allah cümlemize nasip eylesin.

İşte bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in bize işaret buyurduğu güzel çalışmaları da yapalım!

Peygamberlerin hayatlarını okuyalım, okutalım, çocuklarımıza öğretelim! Salih insanların, evliyâullahın hayatını okutalım! Ölümü hatırlayalım, hatırlatalım, analım. Cehennemi anlatalım, kabri düşünelim, kıyametin kopacağını hatırımızdan çıkartmayalım! Bunların hepsi önemli şeyler. Bunlar üzerinde tefekkür [etmek] ve bunları anlatmak önemli.

Çoluk çocuğumuzla toplandığımız zaman, akşamları ne konuşacağız?

Şimdi artık böyle bir mesele kalmadı. Herkes televizyonun karşısında, vaktin nasıl geçtiğini bilemiyor. Onun için ben, televizyona biraz da "telefisyon", "telef makinesi" diyorum. İnsanın zamanı telef olup gidiyor. Böyle güzel şeyleri düşünmeye, anlamaya, anlatmaya, çoluk çocukla müzâkere etmeye vakit kalmıyor.

Amerikalıların reîs-i cumhûru Kennedy'nin ailesini, hayatını anlatan kitabı okuduğum zaman, bir şey dikkatimi çekmişti; babası mutlaka çocuklarının akşam yemeğinde masanın etrafında hazır olmasını istermiş. Bütün Kennedy'ler baba Kennedy ile beraber masaya otururlarmış. O masa adeta böyle bir politika masası gibi her şeyin konuşulduğu bir masa olurmuş. Bir taraftan yemek yiyorlar, bir taraftan da baba bir soru soruyor, çocuklar cevap veriyor. O cevaba öbür çocuk başka bir fikir katıyor. Böylece çocukları, fikir jimnastiği, fikir idmanı diyelim, tefekküre alıştırıyor. Hakikaten de çocuklarının hepsi meşhur kimseler oldular.

Biz de akşamları şöyle evde oturduğumuz zaman, biraz şöyle kendimiz gündemi tespit edelim! Hep bizi böyle televizyon sürüklemesin, kendimiz gündemi tespit edelim; bugün peygamberlerden filancanın hayatını anacağız diyelim, sevap kazanalım. Salihlerden, evliyâullahtan filanca kimmiş, görelim haydi bakalım diye, çoluk çocuk onu anlatalım! Bazen ölümü yâd edelim! Bazen cehennemden bahsedelim! Bazen kabri anlatalım, bazen kıyameti… Böylece çocuklarda iman duygusu gelişsin.

Biliyorsunuz, imanın en kuvvetli rüknü, en sağlam temel direği âhiret inancıdır. İnsanı insan yapan, insanı faydalı insan hâline getiren, hayırları, hasenâtı yaptıran âhiret duygusudur. Âhiret duygusu, âhirete iman olmadı mı; nasıl olsa her şey bu dünyada olup bitiyor, diyen insanların hiç kıymeti yok! Onlar her türlü kötülüğü yaparlar. Âhirette hesap fikri olmayan insanlar, her türlü cürmü işlemekten kaçınmazlar. Âhiret imanı çok önemli bir imandır.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi müslüman olarak yaşamaya muvaffak eylesin. Evimizde de İslâmca bir yaşam, İslâmca bir düzen kurmayı nasip eylesin.

Çoluk çocuğumuzla böyle sohbetlerin gündemlerini, muhtevalarını, içeriklerini kendimiz tespit edelim, güzel şeyler konuşalım; güzel duyguları çocuklarımıza aşılamış olalım. Çocuğumuz bizden sonra da, bizim teftişimiz, kontrolümüz olmadan da, yalnız başına olduğu yerde de; iyi şeyler yapsın, kötü şeyler yapmasın. Kendini tutabilsin, azmi, iradesi kuvvetlenmiş olsun, şahsiyeti, zevkleri teşekkül etmiş olsun. Böyle sapasağlam, kale gibi, terbiyeli, bilgili, görgülü evlatlar yetiştirmiş olalım!

Allah hepinizden razı olsun. Hepinize dünya ve âhiretin hayırlarını dilerim. Cumanız mübarek olsun. Allah nice nice mübarek günlere, cumalara erişmeyi nasip eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Sayfa Başı