M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cüneyd-i Bağdâdî_5

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh, kemâ yenbeğî li celâli vechihî ve li-azîmi sultânihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Tasavvuf yolunun en meşhur şahsiyetlerinden Cüneyd-i Bağdâdî'nin hayatı, mübarek fikirleri ve sözleri üzerine gelen rivayetleri okumaya devam ediyoruz. Okuduğumuz eser Ebû Abdirrahman es-Sülemî isimli büyük tasavvuf aliminin çok kıymetli, kaynak mahiyetinde, menba ve numune bir eser olan Tabakâtü's-sûfiyye'sidir.

162. Sayfanın 28. paragrafında kalmışız.

Müellif diyor ki:

Semi'tü Ahmede'bne Nasri'bni Abdillâhi'bni'l-Fethi'l-Zerrâ'. "Nehrevan şehrinde Ahmed b. Nasr b. Abdillah b. Feth ez-Zerrâ'dan işittim."

Kâle semi'tü'l-Cüneyde yekûl. "O da Cüneyd-i Bağdâdî'den işitmiş. Şöyle dediğini nakletti:"

Ahmed b. Nasr ez-Zerrâ kimmiş? Nehrevan'a yerleşmiş bir âlimmiş, hadis rivayet etmiş. Târîh-i Bağdâd'da hayatı hakkında bazı bilgiler mevcutmuş.

Mükâmü'l-garîbi bi-Bağdâde ba'de hamseti eyyâmin fudûlün. Gariban; memleketini terk etmiş de seyahate çıkmış kimse, garip, gurbette olan kimse. "Bir garibin Bağdat'ta beş günden sonra oturmaya devam etmesi fazladır, lüzumsuzdur."

"İşi gücü neyse onu gördü, o kadar kaldı; memleketine dönsün." demiş oluyor. Fazla kalmayı iyi karşılamıyor. Bu bana Hz. Ömer Efendimiz'i hatırlattı. Hz. Ömer Efendimiz de hacıları; "Haccınız bitti, evlerinize dönün." diye dönmeye teşvik edermiş.

İnsan Bağdat'ı sevebilir. Hacca gitmişse Mekke-i Mükerreme'yi, Medine-i Münevvere'yi sever. Her müslümanın kalbinde bu mübarek, bu büyük beldelerin yüksek mevkii, sevgisi vardır. Ama tabi her şeyin de bir ölçüsü var. Herkes "Seviyor." diye orada fazla kaldığı zaman, memleketinde ailesi onu özleyecek. Diğer memleketlerdeki hayat dengeleri belki zarara uğrayacak. Çeşitli sebepler var.

Tabi Mekke ve Medine için başka bir sebep daha var. Oralarda ibadetlerin sevabı yüksektir ama günah işlendiği zaman da cezası daha büyüktür. Mesela bir müslümanın Mekke-i Mükerreme'de Mescid-i Haram dediğimiz, Kabe-i Müşerrefe'nin etrafında duvarları çevrilerek yapılmış olan mesccidde bir namaz kılması yüz bin misli sevaptır. Sevaptır ama Mekke'de otururken o adam Mekke'nin hukukuna riayet edemezse; laubali, saygısız, takvâsız olursa, hatalı işler yaparsa, günahlar işlerse günahı da çok yazılır.

"İnsafsız! Bu kadar mübarek yerde de mi nefsine hâkim olamadın? Burada da mı edebini takınamadın?" diye, cezası büyük oluyor.

Bağdat da önemli bir İslâm beldesi. Abbasîlerin payitahtı, bir büyük devletin asırlar boyu baş şehri olmuş, çok muhteşem bir şehir. Hatta bizim Türkçe'ye atasözü olarak girmiş: "Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz." Sevilen insanlara "yar" diyoruz.

İnsanın annesi kadar sevgili bir başka insan düşünülemez. "Anne gibi yar olmaz." Çünkü en vefalıdır, en fedakârdır, insanın iyiliğini en çok isteyendir. Evlatları için icabında hayatını feda eder. "Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz."

Demek ki Bağdat, çok güzel bir şehirmiş. Medeniyetin, irfanın merkezi. Her şey var ama Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz garibin -veya birinin- orada fuzulî olarak eylenmesini doğru görmemiş. "İşin var, geldin. İşini gör, git!" diyor.

Bu durum alimler için ilim öğrenecekler için geçerli değildir. İlim öğrenmek büyük şehirlerde, merkezlerde olur. Onun için oralara gitmek, oralarda kalmak, ilim öğrenmek çok sevaptır. Onun tahkiki yok. Orada sebepsiz yere kalmak; "'Burası hoşmuş; eğlence, keyif, zevk varmış.' diye kalmak doğru değil." diye düşündüğünü tahmin ediyorum.

Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz galiba güzelliğine aldanıp gönül verip memleketini unutmasını uygun görmüyor. Bir türkü var. Radyodan kulağıma takıldı. Doğrusu beni de duygulandırdı, hüzünlendirdi. Aslında biz bunlara türkü demiyoruz; "yakma" veya "ağıt" diyoruz. İnsanın içini yakan bir türkü; zevkten, keyiften değil de üzüntüden, acıdan söylenmiş.

Yârim İstanbul'u mesken mi tuttun?

Gördün güzelleri beni unuttun.

Sılaya dönmeye yemin mi ettin?

Gayrı dayanacak özüm kalmadı.

Mektuba yazacak sözüm kalmadı.

Böyle bir tür ağıt yakma kulağıma geldi.

Düşündüm; sahne gözümün önüne geliverdi. "Büyük şehir" diye Anadolu'dan İstanbul'a geliyorlar. Çalışıyorlar, kazanıyorlar, memleketlerine dönüyorlar. Anlaşılan Kayseri'den birisi gelmiş sonra da dönmemiş. Karısı var, çoluk çocuğu var; bekliyorlar. Kadıncağız mektup yazmış:

"İstanbul'u mesken mi tuttun? Oradaki güzellikleri, güzelleri gördün bu tarafı unuttun. Buraya gelmemeye yemin mi ettin? Niye gelmiyorsun? Mektuba yazacak başka sözüm kalmadı; dayanacak da hâlim kalmadı."

Gurbetteki insanın gurbetin acılarını çekmesi vardır. Bir de sılada memleketinde onu bekleyen insanların özlemi vardır. Onları da düşünmek lazım. İşini görüp dönmesi lazım. Herkesin hissiyatına, arzularına, bilhassa hukukuna riayet etmek lazım. Hukukuna riayet etmek, bütün insanlar için gereklidir. Hissiyatına riayet etmek; kalbini yıkmamak, kırmamak, gönlünü yapmak, neşelendirmek, sevindirecek bir şeyler yapmak da mutasavvıfın işidir.

Gönül yapmak, gönlü hoş etmek, birisinin hayır duasını almak, birisine "Allah razı olsun!" dedirtmek…

Hadîs-i şerîf var:

"Gönül yıkmak, Kâbe'yi yıkmak gibi fenadır. Gönül yapmak, birisini sevindirmek de Kâbe'yi bina etmek, tamir etmek, yenileştirmek gibi sevaptır."

Onun için mutasavvıflar, sûfîler, tarikat ve tasavvuf erbabı insanları sevindirmeye çok dikkat etmişlerdir.

Namaz kılıyoruz. Gözümün önünde yaşlı bir amca, yanındaki genci sevdi, tesbihini ona verdi. "Aferin, maşaallah! Camiye gençler dolmuş. Eskiden yaşlılar gelirdi, gençleri hiç göremezdik. Bu cami delikanlılarla doldu." diye galiba sevindi, memnun oldu. Kendi tesbihini ona verdi. O da; "Sen şurasından, ben burasından beraber çekelim." demek istedi. Amca sonunda ona verdi.

Tasavvufta "iyilik yapmak" fikri vardır. Kendisi hakkından vazgeçip ötekisinin gönlünü yapmak. Küçük bir şeyle, yarım elmayla bile olsa gönül almak vardır, fedakârlık vardır. Buna tasavvufî ahlâk içinde îsar derler. Î harfi uzun, s harfi de peltek.

Ne demek?

Karşısındakini kendisine tercih etmek; yememek yedirmek, giymemek giydirmek, sabretmek, sevindirmek. Tasavvuf budur.

Hukuka riayet etmek adalettir, şeriattir. Herkese hakkını vereceksin, hak yemeyeceksin; bu mecburi. Ama îsar mecburi değil, fazilet mecburi değil. Yaparsa karşı tarafın duasını alır, sevap kazanır; Allah da ona mükâfât verir.

"Kim bu dünyada birisinin gönlünü alırsa Allah da âhirette onun gönlünü hoş eder. Kim bu dünyada bir müslüman kardeşinin hacetini giderir, işini görürse Allah da âhirette onun hacetini giderir, işini görür. Kim bu dünyada bir kardeşinin sıkıntısını atlatmasında ona yardımcı olursa Allah da mahşer yerinde, âhirette onun sıkıntılarının giderilmesini emir buyurur, giderilmesini nasip eder." diye hadîs-i şerîfler var.

Onun için her şeye dikkat etmek lazım.

İnsan Bağdat'a geldi, tamam. Peygamber Efendimiz'in torunlarının türbelerinin, altından kubbeleri var. Biz karayoluyla Bağdat'a doğru geldik. Dicle kenarından otomobille giderken hayretler içerisinde kaldık. İstanbul'daki camilerin kubbeleri, kurşun kaplıdır. Orada muhteşem camilerin, mübarek şahısların yattığı türbelerin kubbeleri, kurşun yerine altın kaplı. Uzaktan sapsarı görünüyor. Tabi altın olduğu için hiç de tozlanmıyor, sararmıyor, solmuyor. "Soy maden" deniliyor pırıl pırıl. Oranın güzellikleri, imkânları, gönlü hoş eden tarafları var. Öyle ama öbür tarafta memlekette, köyümüzde, kendi ikamet ettiğimiz yerde de kendisine karşı sorumluluğumuz olan kimseler var; onların da hatırını kollamak lazım. Allah rızası için işini görüp dönmek lazım.

Beyler hanımlarının gönlünü yapmaya riayet edecek. Hanımlar beylerinin gönlünü kırmamaya, gönlünü yapmaya dikkat edecek. Evlatlar ana babalarına hürmet edecek. Anneler babalar evlatlarına şefkat edecek. İslâm toplumunun yapısı bu.

Herkes, herkese iyilik yapmaya çalışacak. "Önce ben, Rabbena, hep bana." demeyecek. Aksine; "Hakkımı bile kardeşime vereyim de sevap kazanayım." diyecek.

Cüneyd-i Bağdâdî efendimizin bu sözünü böyle yorumluyorum. Sebebini yazmıyor ama "Beş günden fazla kalması gereksizdir. Garîb gitsin, gurbeti terk etsin, memleketine dönsün." diyor. Herhalde bir tecrübesi vardır. Bu sebepten söylenmiş olsa gerek. Ama ilim için gelmişse buyursun yıllarca kalsın; otursun, öğrensin, yetişsin.

Büyük alimlerin çoğu muhtelif yerlerden gelip Bağdat'ta yetişmişlerdir. Bağdat ilim merkezi. Garîb diyor, talebe-i ilim demiyor. Talebe-i ilim kalır. Talebe-i ilim; ""ilim öğrenmeye talip olan kimse baş tâcıdır. Allah'ın da çok sevdiği kimsedir. Tabi o sebepten bizim de başımızın tâcıdır.

Ve semi'tü Ahmed, yekûlü semi'tü'l-Cüneyd. "Kitabı yazan şahıs, aynı râviden duymuş. O da Cüneyd-i Bağdadî'den duymuş." Men nazara ilâ veliyyin min evliyâi'l-lâhi Teâlâ fe-kabîlehû ve ekremehû ekremehu'l-lâhu alâ ruûsü'l-eşhâd. "Kim Allahu Teâlâ'nın evliyasından bir velî kuluna nazar ederse, cemaline bakarsa." Ve kabîlehû. "Ona hüsnü kabul gösterirse onu kabul ederse." Ve ekremehû. "Ona, Allah'ın evliyâsı olan kimseye, hürmet ve ikram ederse." Ekremehu'l-lâhu Teâlâ alâ ruûsü'l-eşhâd. "Şahitlerin başları üzerinde, Allah da onlara âhirette ikram eder."

Bu dünya bitecek, fani. Ondan sonra âhiret var. Hani Haydarpaşa'dan sonra ilk istasyon Söğütlüçeşme. Âhiretin ilk istasyonu, Haydarpaşa'sı kabirdir. İnsan kabre giriyor, âhiretin birinci merhalesi budur. Âhirete göçen insan; ondan sonra çeşit çeşit merhalelerden geçecek. Âhiretin çok önemli olan bir safhası var. İnsanlar Mahkeme-i Kübrâ'ya, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacak. Allahu Teâlâ hazretleri kulu hakkında hükmederken; "Seni cehenneme atacağım, lütfedip seni cennetime sokacağım." diye hüküm verirken, o mahkemede her şey şahitli olacak.

Kim şahitlik yapacak?

İnsanın önce gözü, kulağı, dili, eli, ayağı, âzâları aleyhine şahitlik edecek:

"Evet yâ Rabbi! Elini o haram mala uzattı, aldı; ben şahidim!"

Kendi âzâsı şahitlik edecek veyahut da diyelim ki müsbet tarafından; "Evet ya Rabbi! Geceleyin kalktı, şıpır şıpır gözyaşı döktü, tevbe etti, ağladı." diye, göz şahitlik ediyor.

Parmaklar diyecek ki; "Evet ya Rabbi! Eline tesbihi aldı, 'Allah Allah' dedi, 'Estağfirullah' dedi, 'Aman Ya Rabbi, affet' dedi, mağfiret istedi."

İşte şahit. İlk şahit, insanın âzâları, sonra melekler. Her insanın yaptıkları mânevî bir kayıtla kayda geçiyor. Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de âyetler var:

Kirâmen Kâtibîne ya'lemûne mâ tef'alûn innâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta'melûn.

Bunlar hep bunun delilleri; yazılıyor. Sizin Söğütlüçeşme camiine gelişiniz, bu sözleri dinleyişiniz, namazınız, zahmetiniz yazılıyor, mükâfatı yazılıyor; melekler yazıyor. Melekler sevapları, günahları, amelleri yazıyor; onlar şahit.

Vücutta daha başka melekler var, çevresinde melekler var; onlar şahit. Mekanlar, yerler şahit, Söğütlüçeşme camisi; şu halılar, balkonlar şahitlik yapacak.

Bir ağacın altında oturmuş, namaz kılmış. Ağaç diyecek ki; "Yâ Rabbi! Seccadesini yaydı, benim altımda namaz kıldı." Toprak diyecek ki; "Evet; üstüme seccadesini yaydı, namaz kıldı."

İşte şahitler! Meleklerden, mahlukattan, eşyalardan, âzâlardan, hasımlardan, hısımlardan, dostlardan, düşmanlardan şahitliği ispatlı, itiraza mecal olmayan bir mahkeme olacak. Şahitlerin en başına da Allah, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i getirecek; en büyük şahit de o.

"Ey Resûlum! Ben sana emirlerimi öğretmedim mi? Vahyetmedim mi?"

"Ettin ya Rabbi."

"Sen bu kullara bu emirleri nakletmedin mi? Bildirmedin mi?"

"Bildirdim yâ Rabbi."

"Tamam. Ey kullar! Peygamberim size vazifeleri, emirleri, yasakları bildirmişti, niye tutmadınız?"

Bak bildirdi; bu şahit. Peygamber Efendimiz şahit.

En büyük şahit kim?

Allah

Ve kefâ bi'l-lâhi şehîden. "Büyük şahit Allah; o her şeyi görüyor, biliyor."

Ve kefâ bi'l-lâhi şehîden ekberü şehadeh. "Şahitlikte en büyük olan Allahu Teâlâ hazretleri."

Onun için Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi'nde insanlara konuşmasını yaptı, söyledi:

"Şahit ol yâ Rabbi! Şahit ol yâ Rabbi! Bak tebliğ ediyorum, şahit ol yâ Rabbi!" dedi.

İşte alâ ruûsi'l-eş'hâd bu. "Şahitlerin başı üzerinde, şahitler ortadayken, Allahu Teâlâ hazretleri o Mahkeme-i Kübrâ'da, âhirette, evliyâsından bir evliyâsına nazar eden, onu kabul eden, ona hürmet eden, ona ikram edene ikram edecek."

Neden?

Allah sevgilisine hürmet etti de ondan.

Muhterem kardeşlerim!

Allah'ı sevmek bizim tabiatımız icabıdır. Mecburuz. Sevmemek mümkün mü? Yaratmış, nimetleri vermiş, kâinatı donatmış; kâinatın bütün varlıklarını bizim istifademize tahsis etmiş. Tabi seveceğiz. Sevmek mecburi. Mecburi ve ıztırarî yani zaruri olarak böyle olacak. Elbette sevecek. Allah'ın sevdiklerini de seveceğiz, Allah için de seveceğiz.

Allah'ın sevdiği kim?

Resûlullah.

Resulullah'ı da hem şahsının mükemmelliği için seveceğiz hem de; "Allah sevdi." diye seveceğiz. Allah'ın kitabını, Allah'ın kelamı olduğu için Allah'ın emri olduğu için seveceğiz. Yasağı, Allah'ın yasağı olduğu için seveceğiz. Yasak ama olsun.

"Allah'ım, Rabbim yasak etmiş. Ne güzel!"

Tabi her şeyini seveceğiz. Bu arada evliyâsını sevmek de çok güzel.

Bir insan Allah'ın evliyâsını sevmezse ne olur?

Hakikaten Allah'ın evliyâ bir kulu ama öteki tarafta bununla uğraşıyorlar, adamcağızı üzüyorlar. Adam melek, meleklerden üstün, evliyâsı. Öteki insanlar da saldırıyorlar, kötülüyorlar, üzüyorlar.

O zaman ne olur?

Men ezâhü veliyyen fe-kad ezâhü bi'l-muhârebe.

Allahu Teâla hazretleri hadîs-i kutsi ile bize bildirtiyor ki:

"Kim Allah'ın bir evliyâsını ezalandırırsa Allah ona harp ilan eder!"

Allah o edepsize, evliyâsını ezalandırana harp ilan eder. Allah onu kendisine düşman yerine koyar. Harpte bir taraf öbür tarafa saldırdığı gibi o da Allah'ın gazabına uğrayacak. Allah ona gazabıyla muamele edecek.

Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim!

Allah'ın kullarına iyi gözle bakmalı, kırmamaya çalışmalı, mübarek kullarına da izzet ve ikram etmeliyiz.

Bazen mübarek kulları bilinmiyor. Mübarek olduğunu bilsek elini, ayağını öperiz. Büyüklerimiz bize bu işin kolayını söylemişler: "Her geceni kadir bil, her gördüğünü Hızır bil!" demişler, bitmiş.

Her gece Kadir gecesi gibi ibadet edersin, her gördüğün insana; "Acaba bu Hızır aleyhisselam da, tebdil-i kıyâfet etmiş; karşıma bu eski püskü kıyafetle mi çıkmış?" diye hürmet edersin. Herkesi seversin, olur biter.

Niçin sevdin?

Allah için.

Yaradılanı hoş gör.

Yaradandan ötürü.

Allah'ın kulunu, Allah için sevmek.

"Kusuru var!"

Severek kusurlarını düzeltmeye çalışırsın.

İnsanın kendi oğlunun, çocuğunun kusuru olmuyor mu? Bebek altına çiş yapmıyor mu? Bazen bardağı devirip masadaki şeyleri kırmıyor mu?

Kırıyor ama "evladım" diye idare diyorsun. Severek kusur düzeltilebilir. Sabretmek, hüsn-ü zan etmek lazım. Kötü kulu da kötülükten kurtarmaya çalışmalıyız.

"Kardeşim! Sen yanlış yapıyorsun. Bu gidişin doğru bir gidiş değil, bundan hem dünyada hem âhirette zarar görürsün." demek, onu sevmek, kötülükten kurtarmaya çalışmak lazım. Zâtını seveceksin; kötü insan olmaktan iyi insan olmaya döndürmeye çalışacaksın.

Kâle ve kâle'l-Cüneydü. "Aynı râviler Cüneyd-i Bağdâdî'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmişler:"

er-Rıdâ sânî derecâti'l-ma'rifeti fe men radiye sahat ma'rifetühû bi'l-lâhi bi devâmi rıdâhü anhü. Rıdâ; "Hoşnut olmak, memnun olmak, razı olmak; ârif kul olmak derecelerinin ikincisidir."

Kulların dereceleri vardır: Âbidler, zâhidler, ârifler, âşıklar. Müslümanlar çeşit çeşittir.

Âriflik ne demek?

"Mârifetullaha sahip olmuş, Allah'ı bilen, uyanık müslüman" demek.

Mârifetullah, çok yüksek bir meziyettir. Allah'ı bilmek, tanımak, ârif olmak çok yüksek bir makamdır. İnsan ârif oldu mu çok güzel bir insan olur. İşte buna mârifetullah veya kısaca mârifet diyoruz. Tabii marifet başka mânalara da gelir. Mesela "hüner" mânasına gelir.

"Senin ne marifetin var?" diye sorulur.

"On parmağında on marifet var." denilir.

Marifet bazı yerde de burada olduğu gibi kısaca söylenmiş oluyor.

Uzunu ne?

Mârifetullah; Allah'ı bilmek.

Allah'ı bilen, tanıyan, Allah ile tanışık ve bilişik olan kimse. Allah ile âşina, dost, ahbap olan kimse. Mârifet bu.

Mârifet mertebesinin ikinci derecesi; Allah'ın kazasına, kaderine, hükmüne hoşnut ve razı olmaktır.

Rıza makamı. Bir kul Allah'ın kaderine razı olacak. Başına gelen şeylerden dolayı mukadderatı yazan Allah'a kızmayacak. Hayatta insanın başına saymakla bitmeyecek hadiseler geliyor. Başına her şey geliyor. Hocam hayatımı bir anlatsam destan olur. Kocaman ciltler olur. Feleğin çemberinden geçtim, ne günler gördüm.

Bağ-ı dehenin hem hazanın hem baharın görmüşüz.

Biz neşatın da gamın da ruzigarın görmüşüz.

Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde.

Biz hezaran mest u mahmurun humarın görmüşüz.

dediği gibi şairin insanlar bir çok şey görür.

Başından birçok hadise geçer de bu hadiseler ikiye ayrılır. Bazısı tatlı bazısı acı olaylardır. Bazısı üzücüdür, acıdır. Allah saklasın kaza olur, bir yeri acır, ağrır, sızlar. Hastaneye düşer, ameliyat olur. Karadeniz'de gemileri batar, iftiraya uğrar, hapse atılır. Adlî hata olur, masumluğu yıllar sonra anlaşılır. Çeşit çeşit acı tatlı olaylar var.

Tatlı olaylarda Allah'a şükredeceğiz.

"Yâ Rabbi! Çok şükür, bu akşam bizim eve kaymaklı kadayıf gönderdin, baklava gönderdin. Kızartma, döner, kebap, tatlı yedik; çok şükür."

Tabi herkes böyle güzel şeyler olunca birçok kişi çok şükretmesini biliyor ama her hal ve şartta elhamdülillah, çok şükür diyebiliyor muyuz?

Elhamdülillahi alâ küllü hâlin.

Hasta olduğun, üzücü olayla karşılaştığın zaman da Allah'a olan bağlılığın, kulluğun, edebin aynen devam ediyor mu?

Normal olarak etmeli ama bazısının sigortası atar. Başına acı olay geldi mi bazısı maalesef edepsizlik yapar. Edepsizce, küstahça konuşur, dil uzatır. İsyan eder, raydan çıkar, yoldan çıkar. Aman ya Rabbi! Söylemeye, dinlemeye korkarsınız. Açar ağzını, yumar gözünü. Neden? Başına üzücü bir olay gelmiş, sabırsız, dayanamıyor. Allah'ın kaderine tahammülü yok; sabırsız.

Olmadı! Bu adamda iş yok, bu adam değersiz.

Değerli adam kimdir?

Allah'ın mukadderat olarak alnına yazdığı, hayatın cilvesi olarak karşısına gelen şeylere; zenginlik, fakirlik, hastalık, sağlık, iyilik, üzüntü, sevinç hepsinde Allah'a olan sevgisi, saygısı, bağlılığı, kulluğu aynen devam ediyorsa razıysa işte bu mârifetullah makamının derecelerinin ikincisidir.

Birincisi nedir?

Söylemiyor.

Kemâ radiye. "Kim mukadderata razı olur, başına gelen olaylardan dolayı sarsılmaz, müslümanlığı sapasağlam durur, tebessümü eksilmez, hak yolda dümdüz devam ederse." Sahhat ma'rifetühû bi'l-lâh. "Allah'a olan ârifliği, Allah bilgisi sahih demektir." Bi-devâmi rıdâhü anhü. "Allah'tan hoşnutluğu, razılığının devamı ile mârifetullahı sahih olmuş olur."

Hastanede hastanız vardır, işiniz vardır. Borcunuz, alacağınız vardır. Komşunuz vardır; edeplidir, edepsizdir. Gazi Mahallesi'nde oturuyorsanız, olaylarda birisi arabanızı devirdiyse, yaktıysa; gösteride camlarınız kırıldıysa, mesela bunlar tatsız olaylar değil mi?

Mü'min, sağlam, ârif insanın Allah'a olan bağlılığını, tatlısı da tatsızı da değiştirmez, aynı kalır. "Rızası devam ediyorsa ârifliği de sahih demektir."

Bozuluyorsa ârif değil, sağlam müslüman değil; iyi mutasavvıf, evliyâ, Allah'ın iyi kulu değil.

Bunu bir misalle anlatayım. Çok anlattığım, çok sevdiğim bir misaldir:

Eski devrin bu meseleleri bilen uyanık dervişlerinden birisini bir şehirden bir şehre gidince kapıda yakalamışlar, ellerini bağlamışlar.

"Sen casussun. İçeriden fitne fesat yapmak için öbür taraftan bize geldin! Senin kafanı keseceğiz."

Almışlar, kafasını kesmeye götürecekler. Kafasını taşa koyacaklar, baltayı kaldıracaklar. Balta aşağıya indi mi gövde bir tarafa kelle bir tarafa gider. Süleymaniye camiinin önünde, dört köşe bir mermerden taş var. Fetvâsı alındıktan sonra orada cezalar infaz edilir, icra olunurmuş.

Suud'da da Mekke'de minibüsle bir yerden geçiyorduk; "Bu tür cezalar burada verilir." diye yerini gösterdiler.

Adamı kesecekler! Kendinizi şöyle bir tefekküre salıverin. Elleri bağlanmış, öldürülmeye götürülen bir insan neler hisseder? Nasıl üzülür, nasıl korkar, düşünün. Bu, kesmeye götürülürken düşünmüş, kendi kendine sormuş:

"Ey nefsim! Şimdiye kadar Allah'a razı olmak, O'ndan hoşnut olmak, rıza makamında olmak lazım, diyordun. Şimdi haksız yere öldürülmeye götürülüyorsun. Söyle bakalım yine Allah'tan razı mısın?"

Böyle sormuş, içeriden de kendini dinlemeye başlamış. Bakalım ne gibi duygular kaynayıp gelecek? İçeriden kötü bir duygu gelmemiş:

"Ne yapalım? Bir gün ölmeyecek miyiz? Demek ki benim ömrüm bu kadarmış, demek ki burada yanlışlıkla kafamı kesecekler, öleceğim." diye düşünmüş.

İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn

Ne yapalım, demek ki benim ömrüm bu kadarmış. İçinde hiç itiraz yok.

İyi yetişmiş bir alim ve ârif bir zât. Haksız yere öldürülmeye götürülürken içinde duygular kaynamıyor, teslim ve razı. Tam idam edileceği yere getirildiği zaman bağırmışlar:

"Yanlışlık var, bu adam casus değil, tanıyoruz, onu salıverin."

Salıvermişler, ölümden dönmüş. Kafası kesilecekken dönmüş ama o adamın sözü çok hoşuma gidiyor. Diyor ki:

"Allah'a yemin ederim ki ölümden halâsıma değil o andaki ihlâsıma seviniyorum!"

Ya isyan etseydi, ya içinden ters duygular gelseydi, ağzına küfür gelseydi, abuk sabuk konuşmaya başlasaydı! Yanlış olacaktı, imtihanı kaybetmiş olacaktı.

Allah'ın kaderine, mukadderatına razı olmak... Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bunu methediyor. Evliyâullah, eski sûfîler, mutasavvıflar, tarikat erbabı işte bunları düşünerek hareket etmişler.

Semi'tü Ca'fereni'l-Huldiyye yekûl raeytü'l-Cüneyde fi'l-menâmi fe-kultü lehû.

Ca'fer-i Huldî isimli bir râvî var. Daha ötelerde ismi geçmişti, bilgi vermiştik. Müellif oradan işitmiş. Ca'fer-i Huldî diyor ki;

Raeytü'l-Cüneyde fi'l-menâm. "Vefatından sonra, uykuda Cüneyd-i Bağdâdî'yi gördüm."

Cüneydi Bağdadi'yi rüyasında görmüş.

Fe-kultü lehû eleyse kerâmü'l enbiyâü işârâtin an müşâhedâtin. "Ona; 'Peygamberlerin söyledikleri sözler, müşâhedelerinin,gözleriyle gördüklerinin işaretleri değil midir?' dedim."

Allah onların gözlerinden perdeleri kaldırıyor; enbiyâullahın, peygamberlerin gözlerinden perdeleri kaldırıyor.

Fe-tebesseme. "Cüneyd-i Bağdâdî rüyamda bana güldü." Ve kâle. "Dedi ki." Kelâmin enbiyâi nebeün an-hudûrin ve kerâmün sıddîkîne işârâtün an müşâhedâtin. "Peygamberlerin sözleri huzurdan, huzurda olmaktan verilen haberlerdir. Allah ile beraberdir, huzurdadır; enbiyâullahın söylediği sözler onların haberidir. Ancak sıddîkların, ileri derecedeki evliyânın sözleri müşâhedelerinin, gözlemlerinin işaretleridir."

"Peygamberler tamamen Allah'ın huzurundadır, o huzurdan haber verirler. Sıddîklar, müşahedelerinin işaretleri olarak sözler söylerler. Peygamberler daha yüksektir; onların hâli daha ötede, daha canlı bir haldir." demek istiyor.

Semi'tü Ebe'l-Hasen yekûlü semi'tü Ca'feran, yekûlü ketebe'l-Cüneydü ilâ ba'dı ihvânihî yekûl. "Ben Ebû Hasan'dan işittim; o da Ca'fer-i Huldî'den işittiğini söyledi. Cüneyd ihvanından birisine şöyle yazdı."

İhvan; "arkadaş, kardeş" demek.

Men eşâra ila'l-lâhi ve sekene ilâ gayrihî ibtelâhu'l-lâhu Teâlâ ve hacebe zikrehû an kalbihî ve ecrahû alâ lisânihî fein intebehe ve inkataa mimmen sekene ileyhi keşfü'l-lâhu mâ bihî mine'l-mihani ve'l-belvâ ve in dâme alâ sükûnihî nezea'l-lâhu Teâlâ min-kulûbi'l-halkı'r-rahmete aleyhi ve ülbise libasü't-tamai fe-tezdâdü mütâlebetühû minhüm mea fikdâni'r-rahmeti min kulûbihim fe-tesîrü hayâtühû aczen ve mevtühû kemeden ve meâdühû esefen ve nahnü neûzü bi'l-lâhi mine's-sükûni ilâ gayri'l-lâh.

Uzunca bir paragraf. Sonuna kadar okudum. Şimdi cümle cümle söyleyeyim:

Cüneyd-i Bağdâdî mektubunda kardeşlerinden birisine şöyle yazmış. Yazmasının bir sebebi vardır, bir şey duymuştur veya kalbinden bir şeyine muttalî olmuştur; ona nasihat olsun diye mektup yazmıştır. İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ı var, evliyâullahın mektubatı var. Yazıyorlar, okuyoruz.

Neler yazıyorlar?

Mektup gönderdikleri şahısla ilgili bir bilgi veya onun bir konuda bir sorusuna cevap vermek, bir müşkülünü halletmek, bir kusurunu düzeltmek için yazılmış oluyor.

Bir kardeşine, ihvanına şöyle yazmış:

Men eşâra ila'l-lâhi ve sekene ilâ gayrihî. "Kim Allah'a işaret eder de, Allah'tan gayrısıyla sakin olursa"

Hem Allah'a terğip, teşvik ediyor, Allah'dan bahsediyor. Hem "Allah'ı sevin, Allah'a kul olun." diye başkalarını, halkı teşvik ediyor hem de kendisi mâsivallah ile Allah'tan gayrı bir şeyle memnun ve mutmain olarak vakit geçiriyor. Özü, sözüne uygun değil.

Halkı Allah'a teşvik ediyor, kendisi mâsivallaha takılmış, onunla meşgul. Tabi bu kötü bir şey.

Neden?

Güzeller güzeli Allah'tır, sevilecek Allah'tır, bağlanılacak sadece Allah'tır. Sözü doğru ama kendisi bağlanamamış; kusuru var, yanlış iş yapıyor.

Allah o zaman ne yapar?

İbtelâhu'l-lâhu Teâlâ. "O zaman Allah onu belalara maruz bırakır."

Neden belaya mağruz bırakır?

"Uyansın, kendisine dönsün, Allah'a iyi kulluk yapmaya başlasın, gafletini bıraksın, yanlışlığını düzeltsin." diye belalara maruz bırakır.

Ve hacebe zikrehû an kalbihî. "Onun gönlünden zikrini perdeler; araya perde koyar, esirger."

Mâsivallaha takılan kimsenin gönlü, zikrullahı sevmez, Allah'ı hatırlamaz, gönlü perdeli olur.

Ve ecrehû alâ lisânihî. "Ve onu dili üzere devam ettirir."

Sözü var ama kalbi ölü. Sözünde bir şeyler var, kalbinde perde var. Allah ceza olarak onu o halde bırakır. Bu bir beladır.

"Allah'ın zikrinden kalbinin perdelenmesi, Allah'ın zikrini sevememesi, yapamaması, Allah'ı zikretmemesi, Allah'ın zikrinin gönlünde canlı olmaması bir beladır." demek istiyor.

Bununla beraber Allah onu mübtela kılar.

Allah'ın sevgisi, zikri, kalbinde tesir olarak azalıyor.

Eyvah! Mum sönmeye başladı, lamba pır pır yapmaya başladı. Fena bir şey!

Fein intebehe. "Bu işaretten uyanırsa."

"Kalbim perdelendi, hâlim nice oluyor?" diye bu iptiladan, imtihandan başına gelen bu durumdan uyanırsa.

Keşfü'l-lâhu mine'l-mihani ve'l-belvâ. "Allah o mânevî mihnetleri, imtihanları, belaları alır."

Çünkü uyandı; ondan o belaları çeker, alır.

Ve in dâme alâ sükûnihî. "Allah'tan gayrıya bağlılık ve meyil yine devam ederse uyanmazsa."

Bu ikaza rağmen, bu ışığın titremesine, sönmek üzere olma işareti vermesine, kırmızı ışık yanmasına rağmen hala eski haline devam ederse...

Nezea'l-lâhu Teâlâ min-kulubi'l-halkı'r-rahmete aleyhi. "Allah öteki insanların kalbinden ona acımayı çeker, alır."

Etrafındaki arkadaşları, dostları, hemşehrileri, vesairelerinin ona olan sevgisini, muhabbetini, acımasını, merhametini çeker, alır.

Ve ülbise libâsü't-tamai. "Ve ona tama duygusu elbise gibi giydirilir, tamahkar bir insan olur."

Daha fena bir durum!

Fe-tezdâdü mütâlebetühû minhüm. "Hem halk onu sevmez hem de onun tamahı artar. Halktan bir şeyler bekler, 'Cebim dolsun, bana bir şeyler gelsin.' isteği artar." Maa fikdâni rahmeti fî kulûbihim. "Halbuki halkın gönlünde ona karşı bir sevgi yok artık. Allah o sevgiyi aldı, boşalttı." Ve tesîru hayâtühû aczen "Hayatı âcizlik olur." Ve mevtühû kemeden. "Ölümü bir çırpınış olur."

Kemed, "çamaşırcının elbiseyi çırpışı" demek, "şiddetli üzülmek" demek.

"Hayatı âcizlik olur; ölümü bir çırpınış olur, bir renk atması olur."

Ve meâdühû esefen. "Âhireti de teessüf edilecek bir durum olur." Ve nahnü neûzü bi'l-lâhi mine's-sükûni ilâ gayri'l-lâhi. "Biz Allah'tan gayrıya meyletmekten, gayrıya bağlanmaktan Allah'a sığınırız."

Allah'tan gayrı bir şeyi sevip ona bağlanmaktan Allah'a sığınırız. Aman Allah'ım! Bizim hâlimiz ne olacak? Muhterem kardeşlerim!

Geçen hafta Cüneyd-i Bağdâdî'nin hayatını okuduk. Evinde bir su testisi dışında bir şeyi yokmuş.

Bizim hâlimiz ne olacak?

Bizim kalbimizdeki duygularımız, sevgilerimiz, hırslarımız, isteklerimiz, 20. yüzyıldaki şu emellerimiz, arzularımız, ihtiraslarımız, hedeflerimiz, gayelerimiz.

Bunlar ne?

Bir sürü hevâ heves, ne bunlar?

Sen asıl Allah'a kulluk etmeye bak! Asıl Allah'ın rızasını, sevgisini kazanmaya çalış. Asıl Allah'a bel bağla, gönül bağla, O'na kul olmaya çalış. Ötekilerin hepsi gelip geçici; mevki makam, para pul, ev bark.

Bizim hâlimiz ne olacak?

Allah bizlere rahmeylesin. Bizi gaflet uykusundan uyandırsın. Yanlış işler yaptırmasın, çok zayıfız.

Peygamber Efendimiz'in bize öğrettiği bir dua var, şöyle:

Allâhümme innî daîfün. "Yâ Rabbi! Ben zayıf bir kulum."

İtiraf ediyoruz.

İnni daîfün. "Ben zayıfım yâ Rabbi!" Fe kalbi fî rıdâke da'fi. "Senin rızan yolunda şu benim zayıflığımı gider, beni kuvvetli eyle. Zayıf olmaktan kurtar!" Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyeti. "Saçımdan şöyle tut!"

Nâsiye, "alındaki saç, alına düşen saç" demek. Keçiyi falan böyle çekerler; boynuzundan, kulağından, bazen de o alnına dökülen saçlardan.

Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyeti. "Yâ Rabbi! Alnımın perçeminden beni hayra çek!"

"İstesem de, istemesem de bana hayır işlet, hayır tarafına çek."

Ve'c'ali'l-İslâme minke rıdâî. "İslâm'ı bana sevdir, hoşnutluğum razılığım İslâm'dan olsun. İslam'ın her hükmünü seveyim ona gönül vereyim, onu isteyeyim. Bana İslâm'ı sevdir; hayatımın gayesi o olsun!" diye dua etmeyi tavsiye ediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri, biz zayıf kullarına rahmeylesin.

Allah'tan gayrıya bağlanan insanlara verilen cezaları okumuş olduk:

Gönlü mühürleniyor, kararıyor, perdeleniyor. Allah'ın zikrini, ibadeti sevmez oluyor. Halkın ona sevgisi kalmıyor. Onun halka ihtiyacı, tamahı artıyor. Derken, hayatı berbat oluyor, ölümü berbat oluyor, âhireti perişan oluyor.

Allah bizi imtihanı kaybedenlerden etmesin. Allah bizi hakkı görüp, hakkı sevip, hakkı işleyenlerden eylesin. Doğru gayelere tutunanlardan eylesin. Bizi kötülerden, yanlışlardan çeksin sıyırsın; lüzumsuz, boş, fani lezzetlerle oyalamasın. Âhiretimize fayda verecek hayırlı işleri yapmayı nasip etsin. Allah'tan çok korkup O'na çok sığınmamız; düzeltmek için kendi kendimizi kontrol edip tenkit etmemiz lazım.

Kâle ve kâle'l-Cüneydü. "Aynı râvi Cüneyd-i Bağdâdî'nin şöyle söylediğini rivayet ediyor:"

Kad meşâ ricâlün bi'l-yekîni ale'l-mâi ve men mâte ale'l- ataşi efdalü minhüm yekînâ.

Kad meşâ ricâlün. "Bir takım eski insanlar yürüdü." Bi'l-yekîni. "Kuvvetli, şeksiz şüphesiz, yakîn derecesindeki sağlam imanı dolayısıyla." Ale'l-mâi. "Su üstünde yürüdüler."

İnsan sağlam imanlı olunca Allah keramet nasip ediyor.

"Eski insanlardan bazıları kuvvetli imanları sayesinde su üstünde yürüdüler ama susuzluktan ölmek, kuvvetli iman bakımından ondan daha üstündür." diyor Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri.

Ataş; ayın, tı, şin ile. "Susuzluk" demek.

Men mâte ale'l-ataşi. "Su yok da dudakları kurumuş; susuzluktan ölüyor. Susuzluktan ölen kimse." Efdalü. "Daha üstündür."Minhüm. "Onlardan." Yekînen. "İman bakımından."

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bu sözüyle ne demek istedi?

Bazı insanlar keramet üzere suda yürüdüğü halde bu durumu önemsemedi. "Ötekiler daha üstündür." dedi. Sanıyorum, Allahu a'lem bi-murâdihî.

Cüneyd-i Bağdâdî'nin neyi kastettiğini Allah bilir. Muhterem kardeşlerim! Ben tahmin ediyorum ki: Kerametler haktır. Evliyâullahın kerameti vardır, fakat keramet bazı insanları güvendirir, kibirlendirir; "Bak ben keramet sahibiyim." diye kendini beğendirir. Kerametini görünce insanlar ona rağbet ederler, iltifat ederler, teveccüh ederler, el üstünde tutarlar, baş üstünde taşırlar; bunlar tehlikelidir.

Şöhret afettir. Başkalarının iltifatı öldürücü zehir gibidir. İnsanlar isterse sevsin, isterse sevmesin; mühim olan Allah'ın sevmesidir. Hâsılı keramet, tehlikeli bir iştir. Hazmedebilecek bir terbiye lazım. İnsanın hazmedebilecek bir terbiyesi, kerametin arkasından gelen dalgalara tahammül edebilecek sağlam bir terbiyesi yoksa keramet başına iş açabilir.

Onun için "Başına öyle şeyler gelmeden, normal bir insan gibi yaşayıp da aç, susuz kalıp normal bir şekilde ölmek daha garantilidir." demek istiyor.

Evliyâullah büyüklerimiz; kerametleri pek uygun görmemişler, hele onun halka bildirilmesini hiç uygun görmemişler.

"Ben keramet sahibiyim, halıyı havaya atayım üstünde namaz kılayım, havada şöyle bir tur atayım da görün!"

Sen ne oluyorsun? Ne olacak?

Sirk mi burası, panayır yeri mi?

Havada gezeceksin de ne olacak?

Seni sevecekler, alkışlayacaklar.

Allah sevmezse ne olacak?

Keramet satmak, kerametfuruşluk daha fena!

Bir de hiç kerameti olmadığı halde, kerameti varmış gibi sahtekârlık yapanlar var; o daha fena! Adam bomboş. Hiçbir şeyi yok ama keramet ehliymiş gibi tavırlar, edalar, rol yapıyor. Hiç öyle bir şey yok. Tabi o daha fena.

Bunların hepsi tehlikelidir. İnsan susuz öldü mü hiç olmazsa suya hasret ölmüştür. Allah acır; "Bu gariban zavallıcık, su bile içmeden öldü." der. Belki onun mertebesi daha yüksek olur. Ötekisi kerametleri gördü, kerametlere mazhar oldu. Sularda yürüdü, başkaları duydu. Bunda şöhret var, nefsin hazzı var, bu işten hoşlanması var; onun için uygun görmemişler, sakınmışlar.

Kerametlerini saklamışlar. Hatta daha ötesini söyleyeyim; "Halk kendisini bir şey sanmasın." diye kendilerini kötü gösterecek tavırlar takınmışlar. Ona da Melâmîlik deniliyor. "Halkın nazarında teveccühe mazhar olmasın." diye böyle şeyler yapıyor. Halk da diyor ki; "Aman ya! O adam beş para etmez!" Bu da memnun oluyor; "Tamam halkı atlattık, elhamdülillah." diyor. Şöhret bahis konusu değil. "Halk bizi sevmiyor, yakayı kurtardık." diyor.

Böyle yapanlar da var. Keramet sahibi ama kerametini saklıyor. İyi insan ama kendisini kötü gösteriyor. Halktan, halkın teveccühünden korkuyor. Kerametle gelen işlerden başına bir şey gelmesinden korkuyor.

Bu meseleleri bilmem anlatabildim mi?

Kâle ve kâle'l-Cüneydü. "Aynı râvi Cüneyd-i Bağdâdî'nin şöyle buyurduğunu rivayet etti:" Men arafa'l-lâhe. Lâ yüserrü illâ bihî. Bu çok kısa ama çok önemli bir söz. Bir hattat arkadaşım; "Bana kısa kısa sözler yazın demişti. Yazıp göndersin." diye rica etmiş. Bunu gönderelim. Men arafa'l-lâhe. Lâ yüserrü illâ bihî. Çok büyük bir söz. Hafif hafif söyleyeyim siz de yazın. Men arafa'l-lâhe. Lâ yüserrü illâ bihî. Çok muhteşem bir söz. Ne diyor? "Kim ârif olur, Allah'ı bilir, mârifetullahı yakalar, mârifetullaha sahip olursa; Allah'ı bilen tanıyan, Allah'la dost olan bir kimse haline gelirse."

Mârifetullaha eren kimse; Lâ yüserrü illâ bihî. "Ancak Allah ile memnun olur, hoşnut olur, başka bir şeyle gönlü hoşnut olmaz."

Çünkü tanıdı. En güzeli gördü. Artık ötekiler sönük kalır, karanlık kalır; sıfır gelir. Allah'ı bilen gönül Allah'tan gayrı ile hoş olmaz, sevinç duymaz, sürur duymaz. Çok yüksek bir söz!

İşte mübarek onun için bir testiyle ömür geçiriyor. Allah'ı tanımanın zevki, sefası, lezzeti, süruru, gönüllerinde başka bir sürur bırakmıyor; hepsi siliniyor.

"Mal, mülk, saray, para, altın, gümüş, sizin taptığınız her şey benim ayağımın altında." demiş birisi. Sözüne kızmışlar. Kazmışlar oradan bir küp altın çıkmış.

Millet; dinar ve dirheme, altına gümüşe tapıyor. Ama Allah'ı bilen, tanıyan; Allah'tan gayrıdan sevinç duymaz. Ancak onunla sevinç duyar, onunla mesrur olur. Çok muhteşem bir söz!

Semi'tü Ebâ Aliyyin Muhammede'bni İbrâhîme'l-Bezzâze yekûlü, semi'tü Ebâ Amrini'z-Züccâciyye yekûlü seeltü'l-Cüneyde ani'l-muhabbeti fe-kâle. "Müellif Ebû Ali Muhammed b. İbrahim el-Bezzâz'dan işittim, diyor."

Bezzâz, "bezci" demek. Meslek sahibi. Alim.

Acaba meslek sahibi olması mı daha önde geliyor yoksa alimliği mi?

Aslında âlim adam.

Bezzazlığı başkasına muhtaç olmadan geçinmek için. Esas mesleği âlimlik. Esas duygusu o.

Bez satmak vesaire mesleği neden yapıyorlar? Helal lokma kazanayım, kimseye yük olmayayım yapıyorlar.

O ne demiş?

O da aşağıdaki rivayeti "Ebû Amr ez-Züccâcî'den işittim." demiş.

O da züccâc. "Cam eşya, tabak vesaire satan" demek. O da meslek. Onun da hayatı, meslek gayesi değil. Geçimini sağlamak için çalışıyor. Oradan para kazanacak; hem geçimini temin edecek hem de hayır hasenât yapacak. Bunlar kimseye muhtaç olmamak ve helal lokma yemek için meslek edinirler.

Seeltü Cüneyde ani'l-muhabbeti. "Cüneyd-i Bağdâdî'ye muhabbeti sordum. 'Muhabbet ne demek, sevmek demek?'" Sevmenin nesini soruyorlar?

Burada sorulan "Allah'ı sevmek." Mârifet deyince "Allah'ı bilmek" muhabbet deyince de "muhabbetullah" kast ediliyor.

Fe-kâle. "Cüneyd-i Bağdâdî bu soruyu sorana demiş ki." Türîdü'l-işâreti. "Muhabbetle ilgili bir nükte, bir işaret mi istiyorsun? Bir cümle mi, bir tarih mi söyleyeyim?" Kultü, la. "Hayır, dedim." Kâle türîdü'd-da'vâ. "Koca koca laflar, boş boş laflar, tarifler mi söylememi istiyorsun?" Kultü lâ. "Hayır; o da değil, dedim." Kâle fe-eyşe türîdü. "O zaman ne istiyorsun?" Kultü ayne'l-muhabbeti. "Ben muhabbetin aynını, ta kendisini istiyorum. Lafını, sözünü, işaretini değil." Muhabbet nedir? Onu, ta kendisini istiyorum. Fe-kâle. "O zaman Cüneydi Bağdadi şöyle dedi:" En tuhibbe mâ yuhibbu'l-lâhu Teâlâ fî ibâdihî ve tekrehü ma yekrahu'l-lâhu Teâlâ fî ibâdihî. "Muhabbet; Allah'ın kulları içinde sevdiklerini sevmen, sevmediklerini sevmemendir."

İşin aslı, ta kendisi budur.

Allah'ı sevmeyi niye böyle tarif etti. Allah'ı sevmeyi, Allah'ı sevmenin sonucu olan şeyle tarif etti. Dikkat ederseniz kendisini tarif etmedi.

"Allah'ı sevmek, Allah'ı sevmektir. Ya Rabbi! Sen beni yaratmışsın, seni seviyorum. Ya Rabbi! Sen bana bu rızkı verdin, seni seviyorum." demek; "Allah'ın zâtını sevmektir."

Ama bu nasıl görünür; tezahürünü söyledi. Allah'ı seven bir insan; kulları içinde Allah'ın sevdiği kulları sever, sevmediklerini sevmez.

Allahu Teâlâ hazretlerinin en sevdiği davranışlardan birisi; Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir. Allah için sevmeyi, Allah çok sever.

Sen bir müslümanı Allah için seviyorsun. Buna el hubbu fillah derler. "Allah için sevmek."

Allah; kendisi için sevilmesini, kendisi için buğz edilmesini çok sever. Sevmek de var, buğz etmek de var. Allah için sevilecekleri seveceksin; Allah için sevilmeyecekleri de sevmeyeceksin.

Sevmemek tarafı da var. Tamamen pelte gibi gevşemek değil. Bir taraftan kaya gibi olacaksın; judo, karate, kara kuşak mücahit! Ama bir taraftan da Allah'ın sevdiğini seveceksin!

Âyet-i kerimede;

Eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâü beynehüm buyurulduğu gibi... "

Semi'tü Mansure'bne Abdillâhi yekûl. "Müellif; 'Mansur b. Abdullah'tan işittim.' diyor." Semi'tü Ebâ Amrini'l-Enmâtiyye yekul. "O da Ebû Amr el-Enmâtî'den işitmiş." Kâle racülün li'l-Cüneydi. "Adamın birisi Cüneyd-i Bağdâdî'ye dedi ki." Alâ mâzâ yeteessefü'l-muhibbü min-evkâtihî. "Allah'ı seven, muhib, âşık kul; vakitlerinden, zamanından neye teessüf eder?" Kâle alâ zamâni bastin evrese kabdan ev zamâni ünsin evrese vahşeten. "O da; 'Allah'ın kendisine verdiği güzel hallerin, ferahlık halinin arkasından, tutulma haline, kabz haline üzülür veyahut da Allah ile üns halinden sonra ortaya çıkan vahşet hâline, yalnızlık duygusu hâline üzülür. Allah ile ünsiyet halindeyken kopup da mahrum durma haline üzülür. Allah'ın ikramlarıyla hoş haldeyken; tutulma, daralma haline üzülür.' diyor."

Çünkü birinciler ikramdır. Bast hâli, üns hâli ikramdır; sefadır, güzeldir. Onun arkasından kabz gelince çok üzülürler. -Benzetmek gibi olmasın- attan inip merkebe binmek dedikleri gibi, ulûm-u himmetten düşme olduğu için üzülürler.

Bir de şiir var.

Sümme enşee yekul. "Sonra şöyle söylemeye başladı:"

Kad kâne lî meşrebi yasfû bi rü'yetiküm fe-kedderethü yedü'l-eyyâmi hîne safâ. "Seni görmekle benim bir hoş zamanım vardı. Her şey dupduruydu. Su içtiğim yer, billur gibi pırıl pırıldı. Ama günlerin eli o dupduru, pırıl pırıl, bülbül gibi olan şeyi karıştırdı, tozlandırdı, bulandırdı." mânasına bir şiir.

Bir su kaynağının başına gittin. Pırıl pırıl; dibi görünüyor. Buz gibi su, çok güzel; içeceksin. Ama birisi geldi, bir tas getirdi, karıştırdı; toz, toprak, çamur kalktı.

"Hay Allah! Şimdi çamurlu su durulacak." diye bekleyeceksin, içemiyorsun.

Eskiden çeşmeler, musluklar yoktu. İlaçlamalar, süzmeler, dinlendirmeler yoktu.

Belki hatırlarsınız; köylerde dağın kenarında su çıkmış. Bir haznede toplanıyor, biriktiği yerden akıyor. Bazen bir dut yaprağını koyarlar, üstüne bir sopa bırakırlar; buradan akar. Buna benzer bir odun parçası, yalak olur. Etrafı çamurdur, kurcalamaya gelmez. Kurcalarsan çamur bir kalktı mı artık onu içemezsin.

"Benim sizi görmekten, duru su içecek gibi bir su içme yerim varken, zamanın eli o dupduru olan şeyi karıştırdı, tozlandırdı, çamurlandırdı." diyor.

Ârif, muhib, âşık neye üzülürmüş?

Güzel halden sonra gelen o mahrumiyete üzülürmüş.

Allahu Teâlâ hazretleri, bu sevgili kullarının himmetlerine, teveccühlerine, şefaatlerine bizleri ve sizleri nâil eylesin. Sevdiği, razı olduğu kul olmayı cümlemize, cümlenize nasib-ü müyesser eylesin.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı