M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hakka ve Hayra Çağır

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Konuşmamı İngiltere'nin Newcastle Upon Tyne isimli bir sahil şehrinden yapıyorum. Kuzeydeki şehirlerinden birisi. Bu şehir; Londra'dan bir hayli kuzeyde, İsveç'in Malmö şehri hizasına, Danimarka'nın Kopenhag'ı hizasına geliyor.

İmam Müslim'in, Müslim İbn Kuteybe'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfle başlamak istiyorum. Biliyorsunuz İmam Müslim, hadis alimlerinin en muhteremlerinden; en sağlıklı, sahih hadisleri rivayet edenlerden birisidir. Onun kitabında rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

Meni'stetaa minküm en yenfea ehâhü fe'l-yenfa'hü. "Ey Müslümanlar! Sizden biriniz kardeşine yardım etmeye güç yetirebilirse yardım etsin. Faydalı olmaya gücü yeterse faydalı olsun."

Burada kardeşten maksat dindeki kardeşliktir, imandaki birlik ve beraberliktir. Bütün müslümanlar birbirlerinin kardeşi olduğundan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle ifade buyurmuş.

Demek ki müslüman, bu hadîs-i şerîfle, Peygamber Efendimiz tarafından müslüman kardeşine yardımcı olmakla, faydalı olmakla görevlendiriliyor. Faydalı işler yapmaya teşvik ediliyor. Zaten herkesin bildiği, duymuş olduğu bir hadîs-i şerîf var:

"İnsanların en hayırlısı, insanlara, halka en faydalı olanıdır."

Demek ki müslüman olarak, elimizden geldiğince çevremize faydalı olmaya çalışacağız. Zararlı olmamaya, fayda sağlamaya, başkalarına menfaat sağlamaya çalışacağız. Diğerbîn olacağız; başkalarını kayırıcı, kollayıcı, iyilik yapıcı olacağız. Elimizden ne türlü iyilik gelirse onu yapacağız.

Faydalı olmanın çeşitleri sayılamayacak kadar çoktur; say sayabildiğin kadar. Faydalı çalışmaların hepsini sıralayabiliriz. Ama bunların önceliğini düşünecek olursak müslüman kardeşine bir müslümanın yapacağı en faydalı yardım, onun Allah'ın rızasını kazanmasına sebep olmaktır. Öyle bir şey yaptırmalı ki o işi yaptığı zaman Allah da onu sevsin. Böyle bir şey çok uygun olur. Allah'ın rızasını, sevgisini, hoşnutluğunu kazanmaya sebep olacak bir iş.

Tabi bu da en başta insanın salih bir insan olması, doğru yola girmesi, iyi bir müslüman olması olduğu için, başka müslüman kardeşlerinin dinini öğrenmesi, iyi müslüman olması, salih bir insan olması, mükemmel, olgun bir müslüman olmasını sağlayıcı yardımlar, çalışmalar, eğitimler, irşadlar en faydalı çalışmalardır. Çünkü sonuç itibariyle eğitilen, irşad edilen, uyarılan insan, iyi insan olacak da cennetlik olacak, cenneti kazanacak. Kötü insan da yaptığı kötülüklerin cezası olarak cehenneme atılacağı, yakılacağı için, onu yakılmaktan, cehenneme itilmekten, atılmaktan, azap görmekten kurtarmak çok büyük bir menfaat, çok büyük bir fayda oluyor. En başta gelen şey bu.

Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim, evvela kendimizden ve etrafımızdaki yakınlarımızdan, eşlerimizden, çoluk çocuğumuzdan, akrabamızdan başlamak üzere;

Ve enzir aşîreteke'l-akrabîn diye âyet-i kerimede Allahu Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz'e en yakın aşiretlerini, "Sana hısım olan kabileleri İslâm'a çağır." diye yakınlık sırasına göre öncelikle onlara hitap etmelerini buyurduğu gibi; biz de bizim emrimiz, korumamız, himayemiz altındaki, bizim çatımız altındaki insanlardan başlayarak eşimize, çoluk çocuğumuza, halamıza, teyzemize, evimizde barındırdığımız kimselere, gücümüz yeten, bizi sayan, bizi seven, hatırımızı kollayan kimselere, arkadaşlarımıza, dostlarımıza, hemşehrilerimize derece derece, halka halka faydalı olmak için çalışmalıyız.

Önce onları doğru yola çekmeye çalışmalıyız. Çünkü iman, en önemlidir. İman olmadıktan sonra dünya malının, servetinin, zenginliğinin, rahatının, rehavetinin, refahının da kıymeti yoktur. İnsanın önce mü'min olması lazım. Ondan sonra hayatı meşakkatlerle, imtihanlarla dolu olsa bile önemli değil. Sonunda cennetlik olacaktır.

Sahabe-i kirâm, enbiyâullah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz başta olmak üzere Allah'ın bütün sevgili kulları biliyoruz ki hayatlarını sıkıntılar içinde yaşadılar. İslâm'ı yayarken, öğretirken, Allah'ın emirlerini tutarken, uygularken çok sıkıntılar çektiler.

Sıkıntı çekilebilir, önemli değil. Tabi biz zayıf kullarız; "Sıkıntıyı istiyoruz, kabadayılık yapıyoruz." mânasına değil. "Gelirse gelsin, korkmam!" gibi bir efelik yapmak durumunda değiliz ama insan sıkıntılara da katlanabilmeli; sabırlı, sebatlı, gayretli olmalı. İnsanları doğru yola çekmeye çalışmalı.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in insanları irşad vazifesini güzel güzel devam ettiren, insanları doğru yola çekmeye çalışan insanların başında mürşid-i kâmiller gelir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

el-Ulemâü veresetü'l-enbiyâ'. "Peygamberlerin varisleri, onların vazifesini devam ettiren mânevî varisleri alimlerdir, şeyhlerdir, mürşid-i kâmillerdir, evliyâullahtır, ârif kullardır."

İslâm'ı bilen, fıkhı bilen, Kur'an'ı bilen, imanı bilen, hakka'l-yakîn imana sahip olan, başkalarına bunu öğretmek için çalışan kimseler bunlardır. İsim olarak söylemek gerekirse Mevlânâ'lardır, Yunus Emre'lerdir, Eşrefoğlu Rûmî'lerdir, Hacı Bayram-ı Velî'lerdir, Hacı Bektaş-ı Velî'lerdir, İbrahim Hakkı Erzurumî'lerdir, İsmâil Hakkı Bursevî'lerdir, Abdülehad-i Nurî'lerdir, Aziz Mahmud-u Hüdâyî'lerdir, nice nice mübarek kullardır.

En büyük fayda, insanı mü'min yapmaktır. Ona yapılabilecek en büyük iyilik, onu İslâm'a çekmektir, onun hidayetine vesile olmaktır; bu bir.

Tabi derece derece başka türlü faydalar da sağlanabilir. Mesela açsa ikram edilir, yiyecek verilir, maddî yardımda bulunulur. Hastaysa tedavisine koşulur. Çoluk çocuğu fazlaysa geçimine yardım edilir.

Mesela "amcası Ebû Tâlib'in çocukları çok" diye, Peygamber Efendimiz Hz. Ali'yi yanına evlatlık gibi almış. Ötekisini Cafer-i Tayyar Efendimiz almış. Derken çocukları böyle paylaşarak geçim yükünü hafifletmeyi düşünmüşler. Bu da bir sünnet. Böyle çoluk çocuğu fazla olan insanlara yardımcı olmak da bir sünnet oluyor.

Böyle maddî yardımlar olabilir. Açsa yedirilir, çıplaksa giydirilir, soğuktan, açlıktan, hastalıktan korunur. Bu da maddî yardımların bazı örnekleri. Çeşitleri çoğalabilir.

Peki bir adam zalimse, bir adam günahkârsa, bir adam ayyaşsa, sarhoşsa, kötü huyluysa, fenaysa, kavgacıysa vesaire, -hani hatırınıza gelebilen kötü şeyleri sıralayın aklınızdan- müslüman ama iyi eğitim görmemiş, huyları kötü, etrafına zararlı oluyor.

"Peki ben buna nasıl fayda sağlayabilirim?"

"İteyim kenara, atayım, sileyim defterden, bununla hiç konuşmayayım, ilgilenmeyeyim!" denilebilir.

Ama İslâm böyle demiyor. Müslüman yine onunla ilgilenecek. Onun zulmünü engellemeye çalışmak da bir yardımdır. Bir adam günah işliyor; onun günah işlemesini engellemek de ona yardımdır. Çünkü günaha girmeyecek. Bir adam zulüm yapıyor, zulmünü engellemek de ona yardımdır.

Hatta meşhurdur; Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde nasıl buyurmuş?

"Müslüman kardeşiniz zalim de olsa ona yardım ediniz, mazlum da olsa yardım ediniz!

Demişler ki;

"Yâ Resûlallah! Mazlum olunca yardımına koşalım, ezdirmeyelim, zulümden kurtaralım, gadirden kurtaralım. Ama zalimken nasıl yardım edeceğiz? Gidip biz de mi dövülen insana bir yumruk mu patlatacağız, kafasına bir balyoz mu indireceğiz?"

"Hayır! Zalimin zulmünü engellemek ona yardımdır." diyor Peygamber Efendimiz.

Bu çok önemli bir noktadır.

Demek ki bizler şimdi yaşadığımız devirde, yaşadığımız çevrede, ülkemizde, vatanımızda, bölgemizde, şehrimizde, kasabamızda, köyümüzde herkese böyle, bu tarzda yardımcı olabiliriz. İyi müslümansa, iyi insansa, bakarız ne gibi bir yardıma ihtiyacı var; yardımcı oluruz. Kötü insansa onu kötülükten kurtarmaya, iyi insan yapmaya çalışırız; bu da bir yardım. Bu da az bir şey değil; bu da önemli, bu da sevaplı.

Sonunda kötü bir insanı iyi bir insan yapabilmek çok güzel bir şey!

Hani bazen zalimler müslümanlara çatıyorlar, müslümanlara yan gözle bakıyorlar; ""Bize karşı çıkıyor, bize muhalefet ediyor." diyorlar.

Sevinsinler; aslında biz onlara iyilik yapmak istiyoruz, onları günahtan kurtarmak istiyoruz. Bizim duygularımız, kötü insanlara karşı da güzel. Kötü, zalim insanlara karşı da bizim yapmak istediğimiz şey; onların iyi insan olması, günaha girmemesi, cehenneme düşmemesi, cenneti kazanmasıdır. Bu da bir çeşit yardım.

Demek ki yardımın akla, hayale gelmeyen başka çeşitleri de olabiliyor. İlk başta hemen hatıra gelmeyecek şekillerde de yardımlar olabiliyor.

Zalimse zalime zulmünü yaptırmamak. Rüşvetçiyse rüşvetçiye rüşveti aldırmamak. Kaytarıcıysa, işini doğru düzgün yapmayan bir kimseyse, onu hizaya getirmek, yola getirmek, nizam-ı âlemi sağlamak. O da bir yardım oluyor.

Onun için müslüman gece gündüz toplumun faydasına çalışmalı, insanların doğru yola gelmesine çalışmalı. İslâm'ın hâkim olmasına, imanın kuvvetlenmesine, Kur'an'ın öğrenilmesine, İslâm'ın cihanın her yerine yayılmasına, payidâr olmasına çalışmalı.

Şimdi size İngiltere'den hitap ediyorum. Almanya'dan buraya geçtim, bir hafta kadar oldu. Burada bakıyorum iki yüz aile, beş yüz aile veya kişi neyse Türk olduğunu söylüyorlar. Bazılarıyla tanıştık. Bu kardeşler benim buraya gelişimden memnun oldular. Bu kardeşlerimizin durumlarını inceledim. İş güç sahibi olanlar var. Çoğu İngilizlerle evlenmiş, bazılarının hanımları müslüman olmuş. Bazıları elhamdülillah, bizim karşımıza geldiler, bizim karşımızda müslüman oldular. Kayınvalidesi, kayınpederi İngiliz, geldi. Biz de anlattık, müslüman oldular. Bazılarının nikâhlarını tazeledik. Görüyorum ki çok hizmet var. Hizmet edecek insana ihtiyaç çok fazla.

Bizim televizyonlarda Ülker'ci kardeşlerimizin güzel bir reklamı vardı:

"Önce güneş, hava, su, sonra bol gıda gelir. Akşama babacığım unutma Ülker getir!" diye nağmeli bir şey.

İnsana önce hava, güneş, su değil, iman lazım geldiğinden, imanı öğretecek kimseler, hocalar lazım. İmanın uygulanacağı, öğretileceği müesseseler lazım. Önce cami lazım.

Caminin de kuru, kubbeli, namaz kılınıp kapısı kilitlenen bir mekan olmaması lazım. Caminin mektep olması lazım, caminin irfan kaynağı olması lazım, caminin eğitim mekanı olması lazım. Her çeşit güzel eğitimin orada olması lazım, sohbetin orada olması lazım. Camiler koca koca mekanlar.

Biz burada "İngiltere'de bir mekan sahibi olalım." diye milyonlarca lira vererek yer alıyoruz. İşte o da nihayet iki buçuk katlı, şu kadar odalı bir yer. Halbuki dedelerimiz bize camiler bırakmışlar, etrafında medreseler, yan binaları vesaire... Biz bunları işletmiyoruz. Bu medreseleri işletmeliyiz, o kurulmuş yan kuruluşları çalıştırmalıyız, o mekanlardan istifade etmeliyiz.

Çok büyük nimetler var ama elimizdeki nimetin kıymetini bilmiyoruz. İnsan diyar-ı gurbette onlar olmayınca anlıyor.

Çocuklarımızı eğitecek yerler lazım, ibadet edecek yerler lazım! Mesela bu geldiğimiz yerde, Türklerin devam edeceği bir cami yok. Geçtiğimiz Cuma Pakistanlıların camisine gittik, güzel. Namazları kıldık, namazdan sonra salât-ü selâm getirdiler, biz de dinledik, hoşumuza gitti, gözlerimiz yaşardı. Ama birçok şeylerini de, lisan farkından dolayı insan anlayamıyor. Bir ırkçılık, ayrımcılık değil ama bizim kardeşlerimizin bir ibadet yerinin olması lazım.

Demek ki burada bir cami açmak da onlara en faydalı işlerden birisi.

Önce cami mi açılmalı, mektep mi açılmalı?

Önce cami açılmalı, cemaat toplanmalı. Çünkü cami ve cemaat olunca, cami ve cemaat her türlü müesseseyi kurar. Cemaat olunca, cemaatin aşkı, şevki olunca onlar geriye kalan öteki işleri de yaparlar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman ilk önce camiyi yaptı. Namaz kılınan, herkesin toplandığı yeri yaptı.

Bunu niçin söylüyorum?

Burada bazı kimseler çıkmışlar; "Cami yapmaya ne lüzum var?" filan gibi ileri geri konuşmuşlar, yanlış sözler söylemişler.

Cami müslümanın canıdır. Cami İslâmî hayatın merkezidir. Cami toplum faaliyetlerinin kaynağıdır, odağıdır, ocağıdır. Onun için onun yapılması lazım.

Evet, aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in nasihati kulağınıza küpe olsun, lütfen hatırınızda kalsın ve İslâm'a, müslümanlara faydalı olmak için ne gerekiyorsa yapın. Mazluma, mazlum olduğu için yardım edin; zalime, zulmünü engelleyerek yardım edin. Açları doyurun, çıplakları giydirin. İslâm'ı bilmeyen şaşkınları doğru yola çekmek için çalışın. İrşad müesseselerini destekleyin. İrşad eden kurumlara, kuruluşlara, İslâm'ı öğreten teşkilâtlara üye olun, yardımcı olun. Maddeten, mânen faydalı olmaya siz de böylece katkıda bulunun.

Faydalı olmanın çok çok çeşitli yolları var. Biz faydayı üçe ayırıyoruz. "Bizim grubumuz, İskenderpaşa Cemaati zümresi olarak üç çeşit fayda var." diyoruz. Yaptığımız faaliyetleri bu üç faydayı düşünerek yapıyoruz.

Birinci fayda, maddî faydadır.

Açsa doyurursun. Camimizin altında yemekhane var. Kandil gecelerinde, bayram günlerinde orada kardeşlerimiz ziyafet verirler. Herkes davetli gelir; bedavadan etleri, tatlıları, zerdeleri, pilavları yerler. Afiyet olsun, helal olsun. Yiyenlerden Allah razı olsun, yiyenlere feyiz bereket olsun, ibadete kuvvet olsun. Yedirenlerden Allah razı olsun; sevapları, ecirleri bol olsun, Allah cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin. Bu maddî fayda, bir.

İkinci fayda ictimâî fayda.

Bazen; "Bir faaliyeti yapalım mı, yapmayalım mı?" diye düşünüyoruz. Yapacağız, çok masraf olacak, çok para harcanacak.

Ne yapalım?

Para harcanacak, para kazanmıyor, kurtarmıyor. Şimdiki tabirle, kârlılığa "rant" diyorlar. "Rantable" değil, "kâr getirici" değil. Verdiğinden fazlasını alamıyorsun, boyuna para gidiyor.

Mesela bizim dergi yayınlarımız, radyo yayınlarımız, televizyon yayınlarımız... Bunlar masraf yiyen müesseseler... Ama biz düşünüyoruz: Bunları dinleyen kardeşlerimiz memnun oluyorlar. Zevkle dinliyorlar, teşekkür ediyorlar. Telefon açıyorlar; "Allah razı olsun!" diyorlar. Eğitim oluyor, bilgi gelişmesi oluyor.

Bizim müesseselerimiz bir mektep, bizim müesseselerimiz bir ekol. Elhamdülillah bizim yolumuz başkalarına ışık tutan, gündemi meydana getiren bir ilim, irfan kaynağı. Tabi para gidiyor ama biz bunu yapıyoruz. Çünkü burada ictimâî faydalılık var. Masraf var, zahmet var, ama ictimâî bakımdan faydası var. Bu da ikinci fayda.

Bir de üçüncü fayda var, en yüksek fayda da bu:

Manevî fayda, yani sevap. Bir şeyi yapıyorsun, masraf oluyor, elden para gidiyor, paralar tükeniyor, geriye gelen kârı yok. İctimâî bir kârlılık da yok ama yaptığın zaman sevap var. İşte o sevaplı işi de yapmak lazım.

Hatta sevabı kazanmak için insanlar ne yapıyor, dedelerimiz ne yaptılar?

Canlarını verdiler.

İnsanın en kıymetli, en aziz varlığı candır, onu da verdi mi nesi kalacak? Bir şeyi kalmıyor. İnsan canını veriyor.

Neden?

"Sevabı kazanacağım, şehit olacağım, cennetlik olacağım!" diye.

Siz bu imanı kaldırın bu milletten, bak ne savaşır, ne hayır yapar, ne işe yarar, ne hayırlı olur. İnsanı hayırlı insan yapan işte bu iman, İslâm'ın bu duygusu. Şimdi bazıları belki bunu saflık olarak düşünüyor.

"Canım bu yirminci yüzyılda herkes menfaatini düşünürken bunlar da tutmuşlar, Allah'ın safları, hacı babalar, hoca efendiler kesenin ağzını açmışlar, boyuna masraf ediyorlar, hiçbir kârlı tarafı yok bu işin." diyorlar.

Hatta sonunda zahmetler var, meşakkatler var. Hatta bazen itilip kakılıyor, horlanıyor, damgalanıyor, karalanıyor. Hatta bazen ucunda hapsedilmek oluyor. Daha başka şeyler oluyor. Geçtiğimiz devrelerde asılanlar, kesilenler olmuş. Ama yine yapılıyor.

Neden?

"Sevap var." diye.

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim!

Müslümanlara maddeten faydalı olmaya çalışın, ictimâî yönden faydalı olmaya çalışın, mânevî bakımdan faydalı olmaya çalışın, sevap kazanmaya çalışın.

Evliyâullah, büyük alimler, büyük mutasavvıflar tasavvuf denilen güzel ahlâk yolunun, cennet yolunun, evliyâlık yolunun çeşitli tariflerini yapmış. Bunları kitaplarının başında toplamışlar.

Tasavvuf hakkında bilgi veren bir kitabı aldığınızda mutlaka bilin ki başında birinci bölümü "Tasavvuf nedir? Tasavvufun tarifi nasıldır?" gibi bir şeyle başlar.

Tasavvufun çeşitli tarifleri var. Bu, Mevlânâ'nın yolu, bu Yunus'un yolu. Bu, mübareklerin hâli. Tarihteki herkesin kalbini kazanmış insanlar bu yolda gitmişler.

Nedir bu tasavvuf yolu?

Büyüklerden bir tanesi şöyle tarif etmiş:

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır.

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır.

Bakın ne kadar güzel; hem şiir hem de ne kadar fedakârlık ifade ediyor, ne kadar diğerbînlik ifade ediyor. Ne kadar asil bir duygu.

"Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır."

Tasavvufta dostluk var, yar olmak var, dost olmak var, sevmek var, arkadaş olmak var, komşu olmak var, yâr olmak var; ama bâr olmak yok!

Bâr ne demek?

Farsça'da "yük" demek.

Mesela bâr-ı girân diyoruz; eski şiirlerde geçer. Bâr-ı girân, "ağır yük" demek.

Yâr olmak var, bâr olmak yok. Bir insan mutasavvıfsa, dervişse, tasavvuf ahlâkını kazanmışsa, tasavvuf terbiyesini almışsa, yük olmayacak. Başkasının sırtından geçirmeye kalkışmayacak, başkasını sömürmeyecek. Başkasının menfaatini sömürmeye kalkmayacak. Parazit olmayacak, asalak olmayacak, yük olmayacak. Aksine başkasına fayda verecek.

Tasavvuftaki bu anlayış nerden çıkmış?

Bu tasavvuf da nereden çıkmış?

Bazıları diyor ki;

"Peygamber Efendimiz zamanında tasavvuf var mıydı?"

Vardı tabi!

Bakın bu hadîs-i şerîf, mutasavvıfların kaynağı. Mutasavvıflar onun için "yâr olup, bâr olmamayı" düşünmüşler.

"Sizden biriniz, bir müslüman kardeşine faydalı olmaya güç yetirebiliyorsa faydalı olsun."

İşte Peygamber Efendimiz faydalı olmayı tavsiye ediyor.

Demek ki hadîs-i şerîfte tasavvuf var, Kur'ân-ı Kerîm'de tasavvuf var, İslâm'da tasavvuf var ki bu hadîs-i şerîfin uygulaması mutasavvıfta; "Yâr olup, bâr olmamak" diye tezâhür etmiş.

Tekke yapmış, aş çıkarıyor, fakirler yiyor. Fakirler yiyor da; yiyen sofraya oturuyor, yiyor, doyuyor, "elhamdülillah" diyor da, "Bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye hiç düşünmüyor. Halbuki sen dışarıda bir yere git de, bir öğün yemeği bedava ye. Yiyemezsin, vermez, parasını ister. Yersen garson başına dikilir, "şu kadar para" der, bir fatura getirir.

Bu karşılıksız vermek nerede?

Tasavvufta.

Geçtiğimiz Ramazan'da da bir sürü aleyhte yazdılar, çizdiler; utanmadan, arlanmadan tasavvufun, tarikatin, zikrin aleyhine attılar, tuttular. Halbuki veriyor, daima faydalı oluyor, yük olmamayı amaçlıyor. İyilik yapıyor, iyiliğini saklamayı amaçlıyor. Bunlar da boyuna onları kötülemeye çalışıyor. O "eyvallah" diyor; "kötülersen kötüle," aldırmıyor ama ayıptır, yanlıştır. Yanlış olan bir şeyi yapmamak lazım gelir.

Nice nice büyük zenginler var, dervişler var, milyoner, milyarder... Yoksulları evlendiriyor, gelinlerin çeyizlerini hazırlıyor. Fakirlere iş sahası buluyor. Dükkanından metrelerle kumaşlar, her gelene veriliyor. Her türlü hayır yapılıyor.

Bunları hiç nazar-ı dikkate almıyor da, "Falanca adam şöyle etmiş, filanca adam böyle etmiş." diye iki tane uydurma misali alıp, mübarek tasavvuf yoluna, takvâ yoluna, ihsan yoluna, iman yoluna, ihlâs yoluna çatıyor.

"Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır."

Dost olacak, yük olmayacak. Aksine kendisi kesesinin ağzını açacak, yardımcı olacak, faydalı olacak. Eğer parası yoksa bedenen hizmet edecek. O da beden cömertliği.

Cömertlik üç çeşit diyor büyüklerimiz:

1.Mal cömertliği.

Malın vardır, götürürsün fukaraya verirsin.

"Aferin, bak şu kadar çuval verdi, şu kadar paralar, milyonlar verdi. Falanca aile fakirdi de zenginin birisi geldi, onlara mütevazı bir ev alıverdi.

"Otur burada kardeşim, bize de dua et." dedi.

Ha, bak mal cömertliği.

2.Ten cömertliği.

Adamın parası pulu yoktur da hizmet ehlidir. Yoksuldur ama İslâm'a öyle güzel hizmet eder ki veya evliyâullaha, büyüklere, mübareklere, hastalara öyle güzel hizmet eder ki aklın durur. Hayran olursun; "Bak, maşaallah ne kadar güzel hizmet etti." Dersin

Mesela ihvanımızdan bazıları bizim rahmetli valide hanıma yıllarca Allah rızası için ne kadar güzel hizmetler ettiler. Baktılar, yıkadılar. Duasını aldılar, sevap kazandılar.

Demek ki bazen de hizmet, vücutla koşuşturmak da bir çeşit cömertlik. Buna da "ten cömertliği" deniliyor. Mal cömertliği, ten cömertliği. Vücudunu hizmete vakfediyor, koşuşturuyor. Çarşıdan, pazardan alıyor veya ortalığı silip süpürüyor veya bir işi görüyor. İş görecek, koşturacak insana da ihtiyaç var

"Buraya bir hoca gönder hocam!" dediler bana.

"Tamam." dedim, "Yaşlı bir kimse göndereyim."

"Aman hocam, çok da yaşlı olmasın, koşturacak kimse de lazım. Koşturacak kadar da canlı olsun!" dediler.

Demek ki ten cömertliği de gerekli. Birinci cömertlik mal cömertliği, ikinci cömertlik ten cömertliği.

3.En yüksek cömertlik, can cömertliğidir.

Şehitlerin cömertliği. Şehit Allah yoluna canını veriyor, en kıymetli varlığını, canını veriyor. Bir gül bahçesine girercesine savaşa giriyor, al kanlara boyanıyor. Ondan sonra yerlere yatıyor, ruhu cennete uçuyor. İlk damlası yere damlarken cennetteki makamı gösteriliyor, cennetlik oluyor. Gülerek gidiyor, gül bahçesine girercesine âhirete gidiyor; o da can cömertliği tabi.

İman etmeyen kaçar. İman etmeyen askerden kaçıyor, kaytarıyor. Kendisini hasta gösteriyor, çaresini buluyor. Rüşvet veriyor, allem ediyor kallem ediyor, sahte rapor alıyor. Ama mü'min insan canını vermeye koşturuyor. "Allah yolunda cihada gidiyorum." diye severek gidiyor. O da can cömertliği.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri âhirette onları çok memnun ediyor. İmanlı olanlar bunların kıymetini anlar. İmanlı olmayan anlamıyor ve çatıyor. İslâm'a çatıyor, imana çatıyor, müslümana çatıyor. İslâm'ı söndürmeye çalışıyor, imanı söndürmeye çalışıyor.

Bu neye benzer?

Aydınlık bir yerde, yeri karanlık hâle getirmek için ışığı söndürmeye benzer. Kışın yanan, ısıtan bir kaynağı söndürüp herkesi dondurmaya benzer. Yağmuru engellemeye benzer. Yağsa ortalık yeşerecek, yağmayınca kuraklık oluyor. Bitkiler sararıyor, hayvanlar susuzluktan ölüyor. Kimisi Allah için çalışıyor, kimisi de şeytanın hizmetinde. Allah şerlilerin şerrinden korusun.

İkinci hadîs-i şerîf yine Müslim'in rivayeti. İmam Müslim, hadis alimi, Sahih-i Müslim'de yazmış.

Men delle alâ hayrin felehû mislü ecri fâilih.

Birinci hadîs-i şerîfle biraz da irtibatlı.

"Kim bir hayrı işlemeye kılavuzluk ederse, vesile olursa, sebep olursa, yol gösterirse; felehû mislü ecri fâilih, o hayrı bizzat yapan kimsenin kazandığı sevap kadar, vesile olana da sevap verilir."

Çünkü delâlet etti, kılavuz oldu; o da sevap kazanır.

Demek ki insan doğrudan doğruya kendisi hayır yapamasa bile birisini o hayrı yapmaya teşvik eder, o hayrı gösterirse; "Bak burada bir hayır var, bunu yapsan çok sevap kazanırsın kardeşim!" derse; ötekisi de o işi yaparsa, bu beriki söyleyen insan da aynı sevabı alıyor.

Demek ki insan diliyle bile sevap kazanabilir. Diyelim ki bir semtin ahalisi bir cami yaptırmak istiyor. Gecekondu muhiti, civarda bir cami yok, zavallılar camisizliğin sıkıntısını çekiyorlar. Birisi bir zengine geliyor, diyor ki;

"Bizim mahallede cami yok efendim, siz hayır hasenât sahibisiniz, lütfetseniz de bir yeri cami yapıverseniz!" diyor.

Zengin de;

"Peki kardeşim, hay Allah razı olsun, memnun oldum. Göreyim bakayım mahallenizi." diyor.

Kalkıyor, gidiyor:

"Tamam, şurası uygundur."

Oraya bir cami yapıveriyor. Tabi camiyi yapan sevabı alıyor ama "Cami yapılsın." diye vesile olan da sevap alıyor.

Bizim Ankara'da oturduğumuz semt Merkez Bankası Evleri'ydi. Mimar her şeyi düşünmüş. Merkez Bankası memurları için kooperatif kurmuşlar. Dönümlerce araziyi temin etmişler. Evler yapılmış, bahçeli bahçeli villalar, güzel güzel planlar yapılmış, uygulanmış. Köşesinde dinlenme parkı var. Çarşı, pazar yeri var, çeşit çeşit dükkanlar U harfi şeklinde sıralanmış. Sinema yeri var, sığınak yeri var. Biz oraya gittik. Her şeyi var, camisi yok, cami yeri yok! Mimar; "Bu adamlar için bu aileler için ibadet yeri lazım." diye düşünmemiş. Yer yok.

Sonunda orada bir cami oldu. Evlerden bir tanesini aldık. Kocaman, güzel bir cami oldu. Vesile olanlardan Allah razı olsun.

Ne oldu şimdi?

Camiyi yapanlar da vesile olanlar da sevabı kazandılar. Eğer mimar oraya bir cami yeri koysaydı, başkaları delâlet etseydi, onlar sevap alacaklardı. Onlar yapmadılar, sonradan gelenler yaptılar, sevabı onlar aldılar.

Mesela diyelim ki fakir bir kimsenin mahallesinde çok yoksul birisi var. Bir zengine gidiyor, diyor ki;

"Bizim mahallede bir fakir aile var, açlıktan ölüyor. Benim param yok, yardım edemiyorum, siz yardım eder misiniz?"

"Göster onu bakalım, hangi evde oturuyormuş?"

Zengin, arabasına atlıyor, gidiyor. Pirinçler, etler, kavurmalar, sucuklar, pastırmalar dolduruyor, o eve götürüyor, hemen hepsini boşaltıyor. Evde bir şenlik, bir bayram, bir sevinç. Elhamdülillah çoluk çocuğun yüzü gülüyor. Kimisi sucuğa sarılıyor, kimisi pastırmaya. Memnun oluyorlar. Şimdi bu zengin epeyce bir sevap kazandı, tamam.

Ama bu sevaba delâlet eden kim?

Onu söyleyen falanca şahıs...

"Hayra delâlet eden de onu işleyen kadar sevap alır." diyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki maddî imkânımız olmasa kendimiz yapamasak bile hayırların yapılmasına kılavuz olmalıyız, delâlet etmeliyiz, vesile olmalıyız, yol göstermeliyiz; bu da sevap.

Bu en çok yöneticilerin kulak vermesi gereken bir hadîs-i şerîftir.

Mesela bir insan büyük bir makama geliyor, mevkiye geliyor, yüksek bir dereceye çıkıyor. O makamın kendisine sağladığı birçok imkân var. O imkânları hayra kullanır da birçok hayrın yapılmasına vesile olursa sevap alır. Makamına dayanarak birçok hayrın yapılmasını engellerse o zaman da pek çok günah yüklenir. Allah aklını başına toplamayı nasip etsin. Bütün insanlara hayırlı işler yapmasını nasip etsin.

Bazısı hayrı yapmıyor, aksine hayrı engelliyor, çelmeliyor.

Neden?

Allah bazı insanlara iyilik yapmayı nasip etmiyor. Yüzü kara olduğundan, Allah'ın sevmediği kul olduğundan, şeytanın esiri olduğundan Allah ona hidayet vermiyor.

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn . "Allah zalimlere hidayet vermez."

Zalim olduğundan hidayet vermiyor, o da hayırlı işi yapamıyor. Allah o duruma düşürmesin.

Bir hadîs-i şerîf daha eklemek istiyorum.

Men zekerallâhe fe-fâddat aynâhü min haşyetillâh. Hattâ yusîbe'l-arda min dümûihî lem yüazzibhü yevme'l-kıyâmeh

Hâkim Müstedrek'inde rivayet etmiş bu hadisi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki:

Men zekerallâh. "Kim Allah'ı zikrederse..."

"Allah, Allah" derse, "lâ ilâhe illallah" derse, "Sübhânallah, elhamdülillâh, Allahu ekber, "Hasbiyallâh..." veyahut, "Yâ Hayyu Yâ Kayyûm, Yâ Allah, sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhânallahi'l-azîm..." veya "Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed..." veya "Lâ havle ve lâ kuvvete ilâ billâh..." derse...

Zikirlerin pek çok çeşitleri var.

"Kim Allah'ı zikrederken fe-fâddat aynâhü, iki gözünde yaşlar birikip de gözlerinden yaşlar dökülürse..."

Neden?

Min haşyetillâh. "Allah'tan korktuğu için."

"Benim hâlim nice olacak? İyi kulluk yapamadım. Yarın Allah beni Mahkeme-i Kübrâ'da hesaba çekerse ben ne cevap vereceğim? Aman Allah'ım, beni affet yâ Rabbî!" diye, zikrederken Allah korkusundan gözyaşlarını dökerse...

Hattâ yusîbe'l-arda min dümûihî. "Gözyaşları yerlere inci taneleri gibi saçılırsa, damlarsa, yere değerse." Lem yüazzibhü yevme'l-kıyâmeh. "Allah o ağlayan kulunu, zikrederken Allah korkusundan ağlayan kulunu, yerlere gözyaşları saçılan kulunu kıyamet günü azaba uğratmaz."

"Affettim seni! Sen gözü yaşlı benden korkan, beni zikreden takvâlı, haşyetli, iyi bir müslümandın." diye Allah onu azaplandırmaz, cehennemine atmaz, cennetine sokar.

Bunun gibi zikrullahın kıymetini, takvânın kıymetini, Allah'tan korkmanın kıymetini gösteren yüzlerce hadîs-i şerîf var.

Şimdi bu münasebetle hemen söyleyeyim; bazı kimseler zikre karşı, bazı kimseler Allah'tan korkmaya karşı. Polisten korkuyor, mahkemeden korkuyor, kırmızıda geçerse trafik cezası yiyeceğinden korkuyor, kazadan korkuyor, hastalıktan korkuyor, AİDS'ten korkuyor,vesayreden korkuyor, kadın hamile kalıp doğum yapmaktan korkuyor. Çeşitli korkular var. Hiç kimse bunların birisine bir şey demiyor.

İnsan Allah'tan korkmaz mı?

Allah, kendisine âsi olanı cezalandıracak. Onun karşısına çıkanlar var, zikrin karşısına çıkanlar var.

Bunların temelinde ne yatıyor?

Hadîs-i şerîfleri bilmemek yatıyor. Dinini bilmiyor, sadece kulaktan dolma birkaç malumat var. Kafasındaki din hakkındaki düşünceleri şöyle üç beş malumattan başka bir şey değil. Yalan yanlış, yalancı gazetelerin yazdığı, yanlış bilgilerle bilgilenmiş, İslâm'ı doğru bilmiyor. İslâm diye bildiği, kendisinin sapık görüşleri. Onu İslâm sanıyor; bir de hakiki müslümanları beğenmiyor. Kur'an'ı beğenmiyor, hadisi beğenmiyor.

Öyleleri var ki hadis okuyorsun; "Olmaz öyle şey!" diyor. Âyet okuyorsun; "Benim aklım öyle şeyi almaz!" diyor. Almıyor hakikaten; o şeyin yanlış olduğundan değil, dar olduğundan aklı almıyor Alim olan, o âyetin kıymetini biliyor, o hadisin kıymetini biliyor; cahil olan reddediyor. Ama cahil; cahilliğinin farkında bile değil. Başka yerlerden diploma almışsa kendisini allame sanıyor. Halbuki öyle değil.

Zikrin karşısında. Halbuki hadiste, Kur'an'da zikir var.

Haşyetullahın karşısında, takvânın karşısında. Halbuki Allah'ın Kur'an'da en çok tavsiye ettiği şey havfullah, haşyetullah. Allah'tan korkup iyi kul olmak, hizaya gelmek, yanlış iş yapmamak. Allah'ın emirlerini çiğnememek, yasaklarını işlememek. Bunların hepsi önemli şeyler.

Burada yine tasavvufun zaferini görüyoruz. Bu hadisleri okudukça tasavvuf zafer kazanıyor.

Gözyaşı dökmek, zikretmek, zikrederken heyecanlanmak, âşık-ı sâdık olmak ne kadar kıymetli! İnsan cehennemde yanmayacak, Allah'ın sevgili kulu olacak, cennete girecek; cemâline, lütfuna, iltifatına, selamına mazhar olacak.

Ne kadar güzel!

Allahu Teâlâ hazretleri bizi; eğriyi doğruyu bilip anlayıp ayırt edebilecek meziyete sahip eylesin. Aldananlardan, şaşıranlardan veya aldatıcıların, kandırıcıların, sahtekârların aldatmasından etkilenmeyecek kadar basiretli müslüman eylesin, ârif müslüman eylesin, ferasetli müslüman eylesin. Hakkı hak olarak görüp ona uymayı nasip eylesin. Allah'ın sevdiği işleri, Resûlullah'ın beğendiği işleri yapmayı nasip eylesin. Allah'ın sevmediği işlerden, günahlardan, haramlardan uzak durmayı nasip eylesin.

Günahları işleyenler neden işliyorlar?

Zevkli olduğundan işliyorlar. İçki zevkli, kumar zevkli, heyecanlı. Daha başka günahlar... Saymaya utanıyorum onların da kendilerine göre keyifleri, zevkleri var ama sonunda azap olan işler. Güle güle günah işleyen, ağlaya ağlaya azabını çekecek; milyon kere, milyar kere pişman olacak.

Allah bizi basiretli kul eylesin. Günahlardan uzak duran, sevapları işleyen, sevdiği kullarından eylesin. Aziz ve sevgili kardeşlerim! Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin. Kahrına, gazabına uğramaktan korusun. Yanlış yollara saptırmasın. Sevdiği kul olarak yaşatsın, huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı nasip etsin.

Kıyamet günü, mahşer yerine yüzümüz dolunay gibi, mehtap gibi nur saçarak varmayı nasip etsin.

"O da ne demek öyle, oraya nasıl varılır?" derseniz, aklıma bir hadîs-i şerîf daha geldi. Bu zikirle ilgili olarak;

"Yüz defa lâ ilâhe illallah diyen kimse, mahşer yerine yüzü mehtap gibi parlayarak, dolunay gibi nur saçarak gelir." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Onun için siz cahillerin sözlerine aldırmayın. Kur'an'a sımsıkı sarılın, sünnet-i seniyyeyi öğrenin ki neyin doğru, neyin eğri olduğunu ancak o zaman fark edebilirsiniz. Tasavvufun hakikatini sezersiniz, takvâyı anlarsınız, mârifetullaha erersiniz. Aşkullah, muhabbetullah, Allah sevgisi, Allah aşkı gönlünüze yerleşir de o zaman evliyâ olursunuz.

Allah sizi evliyâ eylesin. Cennetiyle, cemâliyle, sevdikleriyle haşreylesin. Sevdiklerinizi de sizin yanınızdan eksik etmesin. Çoluk çocuğunuzla, ana babanızla, dost ve akrabalarınızla beraber; cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin, aziz ve sevgili kardeşlerim!

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı