M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kötü Huylar

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun. Gününüz hayırlı olsun, ömrünüz hayırlı olsun. Yaptığınız işler başarılı olsun, hayırlı olsun. Allah dünyada ve âhirette cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin.

Size Avustralya'nın Brisbane şehrinden, latif bir yaz günü havasına sahip, güneşli, az bulutlu bir ikindi [vaktinde] bu Cuma konuşmamı veriyorum.

Kura ile açtığımız sayfada cennete girmeyecek insanlarla ilgili hadîs-i şerîfler karşımıza geldi, onları okuyoruz.

Sayfayı da söyleyeyim; 485. sayfanın sonundan 486. sayfanın başındaki hadîs-i şerîflere kadar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 485. sayfanın onüçüncü hadîs-i şerîfi ki Ebû Bekir Efendimiz radıyallahu anh tarafından rivayet olunmuş. İbn Asâkir ve Hatîb-i Bağdâdî kitaplarına kaydetmişler.

Bu okuyacağım hadîs-i şerîfler "cennete bazı insanlar girmeyecek" buyuruyor. Bu girmeyecek insanların ne sebeple girmeyeceği, kötü huyları sıralanıyor; "Şu sebepten, şu kötü huyundan, şu hâlinden, şu sıfatından dolayı..." diye bildiriliyor.

Birinci hadîs-i şerîf şöyle başlıyor:

Lâ yedhulü'l-cennete habbun ve lâ bahîlün ve lâ leîmün ve lâ mennânun ve lâ hâinun ve lâ seyyiü'l-meleketi ve inne evvele men yakrau bâbe'l-cenneti'l-memlûkü ve'l-memlûketü fe'tteku'llâhe ve ahsinû fîmâ beyneküm ve beyna'llâhi ve fîmâ beyneküm ve beyne mevâlîküm.

Sadaka Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

Lâ yedhulü'l-cennete. "Cennete girmeyecek, giremez."

Kim?

Habbun. -Hı harfiyle, b'si şeddeli. Habbun, sıfat.- "Hab olan insan cennete girmeyecek."

Noktasız ha olsa başka mânaya gelir, iki gözlü he olsa başka mânaya gelir. Bu, noktalı hı harfi ile, cim'e benzeyen noktalı hı harfi...

Bunun mânası; mekkâr, yani "hilebaz, hilekâr". es-Sâî bi'l-fesâd. "Kötü iş yapmaya koşturan" mânasına... Oynak, entrikacı, hileci... Atın bir o ayağını bir o ayağını atıp çalımlı koşturmasına da bu kelime ile habbe'l-feresü denilmiş. Entrikacı, hileci, oynak insan...

"Hab olan insan; yani hilekâr, oynak, kaypak, entrikacı, hileci olan, aldatan kimse cennete girmeyecek."

Allah bizi böyle kötü huylardan -varsa- temizlesin.

Kötü huylara çok dikkat etmeliyiz. Çocuklarımızı da küçükten iyi huylu yetiştirmeye dikkat etmeliyiz. Kötü huyları da varsa atmasını sağlamaya çalışmalıyız, eğitmeliyiz. Kötü huyların, iyi huyların neler olduğunu sıralamalıyız. Her zaman ısrarla söylediğim gibi; bunların bir listesi olmalı, çocuklar bunları ezbere bilmeli. Günahların isimlerini bilmeli. Yalan söylemek, zina işlemek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek, faiz yemek... Büyük günahlar, küçük günahlar; bunları bilmeli. Kötü huyları da bilmeli.Çünkü insanı günahlar da zarara sokuyor, kötü huylar da zarara sokuyor.

"Efendim ben bir hırsızlık yapmadım!"

Hırsızlık yapmadın ama kötü huylusun, hilekârsın, entrikacısın, kötülüğü kışkırtıcısın, hâinsin...

Kötü huy da insanı cennete sokmayabiliyor. Günah da insanı cehenneme düşürüyor, işlediği günahtan dolayı ceza olarak cehenneme düşüp yanıyor, kötü huy da [insanı cehenneme düşürüyor.]

Lâ yedhulü'l-cennete habbun. "Hab olan, yani hilekâr, oynak, entrikacı insan cennete girmeyecek."

Bir de habbebe, bundan tef'il bâbında bir kelime de var. Habbebe-tahbîb, "bir kimseyi birisine karşı kışkırtıp o ikisinin arasını bozmaya" deniliyor.

Hadîs-i şerîfte de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"Kim bir kadını kocasına karşı, bir köleyi efendisine karşı kışkırtırsa..." diye onun da çok kötü bir şey olduğu beyan ediliyor.

Allah bizi böyle bir kötü huya sahip etmesin.

Hilekâr olmayıp nasıl olmak lazım?

Dürüst olmak lazım.

Oynak kaypak olmayıp nasıl olmak lazım?

Sağlam, sabit olmak lazım. Sözünde durucu olmak lazım. Güvenilir olmak lazım. Aldatıcı olmamak lazım. Bu bir.

Ve lâ bahîlün. Yani hab da cennete girmeyecek, bahil de cennete girmeyecek.

Bahil ne demek?

Buhl mastarından sıfat-ı müşebbehe bu, "cimri" demek.

"Cimri insan da cennete girmeyecek."

Cimriliğin hududu, ölçüsü ölçeği, belirtisi nedir?

Bir adam eğer Allah'ın emrettiği zekât vazifesini yapmıyor, malının zekâtını vermiyorsa bu adam cimridir.

Neden?

Allah kendisine vermiş, zekât verecek duruma da getirmiş. Zekât verecek kadar da serveti var. 40 bölük servetin 39 bölüğü kendisine kalacak da bir bölüğü [için] Allahu Teâlâ hazretleri; "İmtihan olarak sana verdim ama bakalım fakir kardeşine verecek misin? Malının içindeki bu miktar fakirin hakkıdır." demiş. O da onu vermiyor, onun üstüne yatıyor. Hem 39 tanesi kendisinde, hem zengin, fakir değil, muhtaç değil, zekât düşecek durumda, zekât vermek vazifesi, boynuna borç olacak durumda; hem de vermiyor. İşte al sana cimri bir adam. Bahil, cimri...

Bahil de derler, biraz b harfini p'ye çevirerek bizim o taraflarda -Çanakkale yöresinde- pahil veya pahal da yanlış bir telaffuz olarak kullanılır. O da "cimri" demek.

Nasıl olacak?

İnsan cimri olmayacak. Bir kere en aşağı zekâtını verecek.

Zekât nedir?

Zekât mecburî, fiks, sabit bir miktar değildir. Zekât cömertliğin sınır ölçüsüdür, en aşağı o kadarını verecek. İsterse ondan fazla verebilir.

Hz. Ömer, Peygamber Efendimiz istediği zaman servetinin yarısını vermiş. Düşünmüş taşınmış; "Bu sefer herkesi geçeyim, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'i de geçeyim." diye düşünmüş.

Ama Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz malının hepsini vermiş.

"Ne olacak, çoluk çocuğun ne yiyecek, ne içecek; hepsi verilir mi ya? Aç kaldın, açık kaldın..."

O demiş ki;

"Allah ve Resûlünü bıraktım. Yâ Resûlallah sen varsın ya! Sen beni sevdikten sonra, ben senin sevgini rızanı kazandıktan sonra, Allah beni sevdikten sonra ben niye [endişe edeyim?] Çocuklarıma Allah ve Resûlünü bıraktım."

İnsan cimri olmayacak.

Cimri olmamanın ölçüsü ne?

Kesesinin ağzını açabilecek, para verebilecek.

Tanıyorum, insanlar var; zengin, Allah apartman daireleri vermiş, para vermiş, şehirde yaşıyor, mahrumiyetli değil, yazlığı var, kışlığı var; bir hayır yapmıyor, hayır yapmaya alışmamış, kesenin ağzını açamıyor, eli titriyor.

Zaten başka bir hadîs-i şerîfte geçiyor:

Bir insan bir hayrı yapıncaya kadar 70 şeytanın dudakları arasından çıkacak kışkırtma ve engelleme çalışmalarını yendikten sonra ancak o hayrı yapabilirmiş.

Şeytan boş durmuyor.

"Aman ya, verme ya! Sen çalıştın, o da çalışsın, Allah versin ona..."

Allah verirse verir; zaten veriyor, işte sana da vermiş. Verirse verir ama "Allah versin" demek ayıp! Allah sana; "Sen kazancından bir miktarını mü'min kardeşlerine, insan hemcinsine acı, ver!" diyor. Bu verme bir edep, bir terbiye, bir ahlâk... İnsan böylece kendisi terbiye oluyor. Verince terbiye oluyor. Vermek terbiyesi, bir terbiye...

Adam zengin; vermiyor, o kadar cimri ki...

Fakir bir ihvânımız beni bir gün kahvaltıya, evine çağırdı. Allah razı olsun, kahvaltı ikram etti.

"Hocam ben falanca yerdeki arazimi vakfa bağışlamak istiyorum." dedi.

Aldı bizi götürdü, Karadeniz kenarında bir yamaç tarla, bir-iki dönüm bir yer...

"Bunu vakfa vermek istiyorum." dedi.

Baktım, aile mütevâzı geliri olan bir işçi ailesi... Vakıf onu alacak...

"Bu sizde kalsın, Allah vermiş gibi kabul etsin, çoluk çocuğuna bir şey yaparsın. O sevabı da [inşaallah olsun.] Tamam, aldım kabul ettim, sizde kalsın." dedim.

Fakir -gönlü geniş- veriyor; zengin -ne kadar çok var- veremiyor.

Bahil de cennete girmeyecek. Öyle cimrilik yok. Zekâtını verecek, sadaka-i fıtrını verecek. Hayrını hasenâtını daha fazla da isterse arttırabilir. Kimisi de kendisinin ihtiyacı kadar [miktarını] maaş gibi ayırıp çoğunu verirmiş. Öyle bazı kimseleri de duyduk. Malının çoğunu veriyor, azı kendisine kalıyor. "Azı" dediği, yine kendisinin geçimine yetecek kadar... Arabası var, evi barkı var, yemesi içmesi var. "Eh, Allah bana bunu sağlamış." Fazlasını hep hayra hasenâta, vakıflara vesaireye veriyor.

Cimri de cennete girmeyecek. Cimrilikten de uzak olalım.

Ve lâ leîmün. "Leim de cennete girmeyecek."

Leîm ne demek?

Lâm, hemze, mim kökünden. Leîm. Faîl vezninde, bu da bir sıfat; kötü sıfat, kötü vasıf.

Ne demek?

Aşağı, pespâye, alçak, âdi olmak... Âdi olan insan; aşağı, pespâye, bir asaleti yok, pis... Kızdığımız zaman "aşağılık herif" diyoruz veya "alçak" diyoruz. Buradaki alçaklıktan maksat, "boyu kısa" mânasına değil, "mânevî bakımdan alçak" demek.

Hatta Necip Fazıl'ın bir sözü var, karşısında kızdığı bir kötü insana diyor:

"Ben sana 'alçak' bile demem çünkü alçağın bir irtifası, bir yüksekliği vardır. -Alçaktır ama yine 20 cm, 30 cm, 50 cm, 70 cm bir yüksekliği vardır.- Sen alçak da değilsin, sen çukursun!"

"Olumsuz, negatif. Artık alçak da değilsin, çukursun! Sıfır da değilsin, sıfırın altında aşağı doğru [bir seviyedesin." demek istiyor.]

O da tabii edebiyat yapmış oluyor. Alçaklığının ne kadar aşağı mertebede olduğunu göstermek sûretiyle böyle bir güzel nükte yapmış oluyor.

Demek ki alçaklık kısa kısa olabilir, sıfır olabilir, bir de sıfırın altında daha da aşağılara doğru alçaklık devam edebilir.

"Alçak da cennete girmeyecek."

Alçak olmayan insan nasıl insandır? Bunun iyi tarafı, böyle olmamanın adı nedir?

Asâletli olmak, soylu olmak, asil olmak, kerim olmak. Alçak değil; duyguları, düşünceleri, hareketleri asil, temiz... İşte öyle insan makbul.

Ama alçak oldu mu, huyları kötü, aşağılık oldu mu o da cennete girmeyecek.

Bakın, cennete girmeme sebebi oluyor. Belki bu adamlar mü'min... Peygamber Efendimiz mü'minlerin kötü huylularını sıralıyor, kâfirin zaten cennete girmeyeceğini herkes biliyor. Kâfir cennete girmeyecek. Münafık -imanda münafık olanlar- da [cennete girmeyecek.]

İnne'l-münâfikîne fi'd-derki'l-esfeli mine'n-nâr.

Müslüman gibi görünüp aslında içinden kâfir olan, dönme olan, dinle imanla ilgisi olmayan, âhireti düşünmeyen, dünyevî bir şeye kızdığı zaman "Ben âhiretimi bile satarım!" [diyen...]

Hacıbayram camisinden çıkarken birisi,

"Ben falancanın hatırı için cehenneme bile girerim." demiş.

Cehennemden korkmayan, âhiretini satmaktan korkmayan bir insanın imanı iman mı?!

Münafık cehenneme girecek, kâfir cehenneme girecek; bunlar kesin. Zaten cennete giremeyeceği de belli. Kalbinde iman olmayan cennete girmeyecek. Mü'minden başkası cennete girmeyecek, ancak mü'min girecek.

Ama Peygamber Efendimiz; "Bu kötü huylara sahip mü'minler de giremeyecek." demiş oluyor.

Bu "giremeyecek" ne demek?

Abdülaziz Hocamız rahmetullahi aleyh, Râmuz dersi yaparken bunların açıklamasında demiş ki;

"Cehennemde tımarlanmadan, yani cehennemde cezası kadar ceza görüp yanmadan cennete girmeyecek."

Hiç girmeyecek değil; imanı olan cennete girecek ama cehennemde tımarlanacak.

"Cehenneme girer, çıkar; sonunda cennete gidecekmiş."

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Ey ashâbım, ey mü'minler! Cehenneme düşmemeye gayret edin! Çünkü cehenneme bir düşen ahkâben -yani ömürlerce- orada yanacak."

Ahkâb, "80 küsur sene" demek. "Asır" desek, 100 sene olacak. Demek ki onlar bir ömre hukub demişler, çoğulu ahkâb geliyor.

"Ahkâben yanacak" demek; "en aşağı üç..." Üçten yukarıya doğru; üç, dört, beş, dokuz, on beş, artık kaç olacaksa... İki tane olsaydı hukûbeyn diyecekti. Bir tane olsaydı hukuben diyecekti. Ahkâben dediğine göre en aşağı üç hukub; 240 küsur sene, 250 sene yanacak demek...

Ve inne yevmen inde rabbike ke-elfi senetin mimmâ te'uddûn.

"Dünyanın hesabıyla, takvimiyle -dünyanın 24 saati, 30 günü, 365 günü, 1 senesi- bizim kullandığımız zaman ölçeğiyle âhiretin bir günü..." Ke-elfi senetin mimmâ teuddûn. "Sizin bu yaptığınız, hesapladığınız hesaplamalara göre ahiretin bir günü 1000 yıl gibidir."

O zaman ne oluyor?

250 bin, bir de 365'le veya -Arabî, kamerî takvime göre bir senede 356 gün olduğuna göre-350 ile çarpılacak. 350 bin x 250... Artık ne rakamlar çıkıyor... Cehennemde o kadar yanacak.

Onun için düşmemeyi esas almak lazım. Cehenneme düşmekten korkmamak çok yanlış bir şey!

Hab olan, hilekâr, hain cennete girmeyecek. Cimri, elisıkı, pinti cennete girmeyecek. Alçak, aşağılık cennete girmeyecek.

Ve lâ mennânun. "Mennân cennete girmeyecek."

Mennân, "minnet eden, başa kakan, başa kakmayı çok yapan insan" demek.

"Ben sana şunu vermemiş miydim? Ben sana şunu yapmamış mıydım? Şöyle değil miydi, böyle değil miydi?.."

"Ya tamam kardeşim, yapmıştın da... Bir kere evine çağırdın, bir çay içirdin, kahve içirdin. Dedelerimiz de; 'Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var.' demişler. Ama ikide bir de sen bunu söyleye söyleye burama getirdin benim!" dedirtecek gibi...

Zenginin birisi, birisinin diyetini vermiş de elini kesmekten kurtarmış. İkide bir de; "Ben senin diyetini verdim, elini kesilmekten kurtardım usta..." deyip duruyormuş. Adamın burasına gelmiş, dayanamamış; bir gün satırı 'küt' eline vurmuş, elini götürmüş, adama vermiş; "Al işte!" diye... Tabii bu Ömer Seyfeddin'in hikâyesi, tatlı bir şey değil; ama başa kakmayı anlatmak için söylüyoruz.

Yaptığı iyiliği başa kakmak doğru değil. Yaptığı iyiliği insan Allah için yapıyor. Karşısındakine, "Ben sana iyilik yapmıştım ha! Karşımda selam dur ha! Dikkat et ha!.." diye başa kakan, yaptığı iyiliği söyleye söyleye insanın burnundan fitil fitil getiren insan, o da cennete girmeyecek. O da kötü bir huy. Çünkü başa kakınca ötekisi üzülüyor.

Peki bunun iyi tarafı nedir? İnsan bu sıfatta olmayıp da hangi sıfatta olmalı?

Yaptığı iyiliği Allah rızası için yapmalı. Allah kabul etti mi etmedi mi, bilmediği için boynunu bükmeli, yaptığı iyiliği söylememeli, gizlemeli. Karanlıkta vermeli, kimse görmeden vermeli, yavaşçacık vermeli, cebine koyuvermeli, belli etmeden vermeli, gitmeli.

Mesela, eski zamanda bir hoca bir talebe okutmuş. Yıllar geçtikten sonra talebesinin memleketine gitmiş;

"Şunu bir ziyaret edeyim, bende okumuştu, iyi bir talebeydi."

Sormuş:

"Bir talebe vardı, birisi vardı şu isimde, onu burada nerede bulabilirim?"

"O hapiste..." demişler.

"İyi insandı ya, niye hapse düştü?.."

"İyi insandı da... İşte zavallı, birisinden borç para almış, borcunu ödeyemedi; borcunu ödeyemediği için hapse tıktılar" demişler.

Hoca bunu duyunca; "Ya, öyle mi?" demiş, hemen gitmiş, onu hapse tıkan mahkeme idaresi, kadılık neresiyse sormuş:

"Bu hapisteki falanca zâtın ne kadar borcu var? Kime ne kadar borcu var?"

"Şu kadar."

"Tamam, getirin o kimseyi. O parayı ben veriyorum."

Çıkartmış kesesini, saymış paraları, vermiş. "Onu hapisten çıkartın." demiş.

Ama talebesi görmeden kaçmış gitmiş oradan... Talebesini görmeye gelmişti ama "Benim seni hapisten çıkarttığımı bilmesin, mahçup olmasın." diye görüşmeden o şehri terk etmiş gitmiş. Parasını ödemiş, talebesini hapisten çıkartmış, görüşmeden gitmiş.

Neden?

Üzülmesin, minnet altında kalmasın, aşağılık duygusuna düşmesin, mahçup olmasın diye...

Buna "kerem" deniliyor. Kerim, asil, soylu insan böyle yapar.

İşte bir güzel, kerim davranışın tarihe, kitaplara geçmiş misâli.

Başa kakıcı değil, iyiliği mümkünse sessiz sedasız yapıcı; bir de insan hiç başa kakmadan yaptığı iyiliği unutması lazım. "Ben iyilik mi yapmışım? Hatırlamıyorum, kime yapmışım ya, farkında değilim." deyip geçip gitmek lazım, başa kakmamak lazım.

Ve lâ hâinun.

Kaç tane sıfat oldu?

Hab, bir.

Bahil, iki.

Leîm, üç.

Mennân, dört.

Hâin, beş.

"Hain de cennete girmeyecek."

Hâin ne demek?

"Hıyânet eden kimse" demek.

"Kendisine güvenen kimsenin güvenine aykırı olarak onu arkadan hançerleyen, ona karşı kötü iş yapan kimse" demek.

Hain o demek.

Hıyânet ne demek?

"Kendisine güvenildiği zaman güveni boşa çıkartacak ters iş yapmak."

Adamı iş başına getiriyorsun, yüksek bir idareci yapıyorsun; ondan sonra senin şirketinin [parasını] çalıyor. Bakıyorsun şu kadar iç etmiş, bu kadar zarara sokmuş... "E ben sana 'adam' dedim, itimat ettim, işin başına getirdim, iyi adam sanıyordum seni; şu yaptığına bak!" Hain, kendisine güveni boşa çıkartıyor; güvenin aksi ona kötülük yapıyor, hıyânet ediyor.

"Hain de cennete girmeyecek."

İnsanın nasıl olması lazım?

Güvenilir insan olması lazım. Emin insan olması lazım.

Emin ne demek?

"Emniyetli, güvenilir" demek.

Paranı ver, saymasan bile bir tanesini cebine atmaz. Kasanı teslim et, bir zarar vermez.

Ama hain oldu mu oradan buradan çalıyor çırpıyor, çalıyor çırpıyor; bakıyorsun, hani ne oldu anlaşmamız?

Kendisi zengin ama iş batmış.

Ben böyle bazı arkadaşları duydum, bir yerlerde konuştuk:

"Falanca kimseyle iş yaptık, bize hiç kâr sağlamadı. Halbuki çok kârlar vaad etmişti, 'o iş çok kârlı' demişti. Hiç kâr vermedi ama kendisi kâr etti." diyor.

Kendisine arslan payını ayırmış, ortaklarına bir şey vermemiş. Hain. Ötekisi güvendi. Güvensin diye de ilk başta tatlı tatlı konuştu; "Bu işte şu kadar kâr var, aman gelin, para yatırın. Paraları verirseniz şöyle olacak, böyle olacak..." Tabii ticarette kâr, zararın arkadaşıdır. Bazen kâr edebilir, [bazen] "kâr edeceğiz" diye iş açıldığı halde zarar olur. O zaman zarar ortak çekilir. Zararı ortak çekmiyor; kâr var, kârı kendisine geçiriyor, arkadaşına kâr göstermiyor. Para yatırıyorsun; "Paranı işleteceğim, nemâsını sana vereceğim." Düşük veriyor. O parayı öbür tarafta başka bir yere verse bir insan daha çok [kâr elde edecek.] Kârını tam vermiyor, anlaşmaya riayet etmiyor; hain.

İşte o da cennete girmeyecek. Çünkü Allah hıyâneti sevmez. Hıyânet, münafıklık alâmetidir. İşte al bir kötü huy daha...

Ve lâ seyyiü'l-meleketi. "Melekesi kötü olan insan da cennete girmeyecek."

Meleke, "mâlik olmak" demek. Mâlik oluşunu kötüye kullanan; yani unvanını, patronluğunu, mal sahipliğini, ya da müdürlüğünü, âmirliğini, başkanlığını, komutanlığını aşağıdakileri ezmekte kullanan, kötüye kullanan... Efendi ise kölesini ezen, güçlü ise zayıfı ezen, âmirse memurunu haksız yere ezen, ustabaşıysa zayıf bulduğu işçiye [zulmeden...]

Askerde -hani "Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete!" diye bir tekerleme var- açıkgözler nöbetten kaçar. Halbuki biz; "Allah rızası için nöbet sevaptır. Allah rızası için hudutta düşmana bakıp hududu, sınırı gözleyen göze cehennem ateşi değmeyecek." diye nöbete can atardık, nöbeti canla başla yapardık. Kimisi nöbeti kaytarıp başkasının üstüne yıkmaya, nöbet cetvelini yapan kimseyle anlaşıp filancaya fazla yazıp kendisi kaçmaya bakardı. Kimisi de kızdığı insana bol bol nöbet yazıp acısını öyle çıkartırdı. Bunlar gördüğümüz şeyler.

Mâlik olduğu hakları aşağısındaki astlarının, kendisine bağlı insanların ezilmesinde, haksız bir muameleye mâruz kalmasında kullanan da cennete girmeyecek.

Mâlikiyetini güzel yapacak. Mal sahibi oluşunu güzel yapacak. Patronluğunu güzel yapacak. Müdürlüğünü güzel yapacak. Komutanlığını güzel yapacak. Emanete [riâyet edecek.] Allah'ın kullarına sevgi gösterecek. Karşısındaki köleyse bile, hizmetçiyse bile insan olarak değeri var, [öyle davranacak.]

Harplerde düşman esir alınırdı, köle olurdu. Müslüman köle olmaz. Ama harplerde esir alınan kimse sonradan müslüman olursa olur. Peygamber Efendimiz'in köleleri kayıran, kollayan ve kurtarmaya çalışan çok tavsiyeleri, hadîs-i şerîfleri vardır; "Köle âzat etmek sevaptır. Köleye iyi muamele etmek, köleyi ezmemek... Ramazan'da oruç tutan kölesine işi hafif tutmak..." gibi pek çok tavsiyeleri var.

Bu hadîs-i şerîfin devamında da buyuruyor ki;

Ve inne evvele men yakrau bâbe'l-cenneti'l-memlûkü ve'l-memlûketü. "Ve muhakkak ki cennetin kapısını ilk takırdatacak, çalacak olan kimse köledir, câriyedir."

Erkek köledir, kadın köledir...

Ne demek?

Köle müslümansa, dünyada köleliklerinden dolayı çok eza cefa çektiler, yoruldular, sefa sürmediler, efendilerinin kahırlarını çektiler, iş altında ezildiler, diye Allah onları dünyadaki sıkıntılarına mukâbil cennete evvel sokuyor. İyi müslümansa... Cennetin kapısını ilk çalacak kimse köle ve cariyedir. Erkek köle ve kadın köle... Onlar efendilerinden evvel cennete girecekler. Köle oldukları için, dünyada kahır çektiklerinden, kahırlı çileli hayatları olduğundan Allah onları daha önce cennete alacak.

Cennete ilk girecek kimdir?

Cennete ilk girecek kimse, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleridir.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Ben cennete ilk girecek kimseyim. Cennetin kapısını gidip çaldığım zaman..."

Mahkeme-i kübrâ kuruldu, insanların hesabı görüldü, sıratı geçtiler, cehennemlikler cehenneme düştü...

"O zaman cennetin kapısını ben çalacağım. Cennetin bekçisi olan Rıdvan isimli melek diyecek ki;

'Kim o?'

'Ben Muhammed-i Mustafâyım, Resûlullahım.' diyeceğim.

O zaman o melek diyecek ki;

Bike ümirtü en lâ efteha li-ehadin kableke yâ Resûlallah.

'Buyur ey Allah'ın Resûlü! 'Kapıya kim geldi? Kapıyı kim çalıyor?' diye soruşum, Allah bana emretmişti ki; 'Muhammed'den önce kimseye kapıyı açma!' Onun için sordum. Madem sen geldin, buyur yâ Resûlallah!'" diye, cennetin kapısı ilk önce Peygamber Efendimiz'e açılacak.

Mukarrebûn, sıddîklar, şehitler, salihler, bigayrihisâb cennete girenler öncelikle girecekler; ötekiler hesabı görmek için bekleşirken, titreşirken...

Tabii öteki sade insanların içinde de köleler, cevr ü cefâ çeken insanlar sahiplerinden önce girecek. Fakirler zenginlerden önce girecek. Dünyada zenginlik çekti, sefasını sürdü, müslüman; ama ötekisi de fakirlik çekti, ne sıkıntılar çekti, ne ezikliklere uğradı... "Fakir, cennete zenginden 500 yıl evvel girecek." diye hadîs-i şerîf var.

Bütün bunlar Allah'ın adaletinin [gereği]; lütfundaki sıralamada da bir adalet var. Zerre kadar sabır, tahammül, meşakkâti de Allah âhirette böyle şekillerle dengeliyor ve mükâfatlandırıyor.

Onun için buyurmuş ki;

Fe'tteku'llâh. "Binâenaleyh, Allah'tan korkun da..." Ve ahsinû fîmâ beyneküm ve beyna'llâh. "Hem sizle Rabbiniz'in arasındaki işleri güzel yapın..."

Yani "Allah'a karşı kulluk görevlerinizi, ibadetlerinizi güzel yapın." demek bu.

Ve fîmâ beyneküm ve beyne mevâlîküm. "Kölelerinizle aranızdaki muamelenizi de güzel yapın."

Mevlâ, mevâli diye çoğulu geliyor.

"Onlara da iyi muamele edin."

"Rabbiniz'e karşı kulluğunuzu güzel yapın, kölelerinize karşı da efendiliğinizi, patronluğunuzu, mal sahipliğinizi güzel yapın." demek.

Mevlâ, aslında ism-i mekân siygasıdır; yani "velâ olan, anlaşma yapılan kimse" demek. Efendiyle köle bir anlaşmaya, bir hukuka göre birbirine bağlı oldukları için, mevlâ hem "köle" mânasına gelir çünkü o efendisiyle anlaşmalıdır, hem "efendi" mânasına gelir çünkü efendi de kölesi ile bağlantılı, anlaşmalıdır, aralarında bir velâyet bağı vardır, velâ' vardır. O bakımdan, Arapça'da yâ mevlânâ, "ey efendimiz" demek. Medrese talebeleri edeplerinden, terbiyelerinden birbirlerine "efendimiz" diye, yâ mevlânâ diye hitap ederlermiş. Mevlânâ kelimesi sonradan kısalarak molla hâline gelmiş; ama "efendimiz" demek. Bir de "köle" anlamına da geliyor. Yerine göre, ne anlama geldiğine bakacaksın. Mevlâ, çoğulu mevâli geliyor, Mevlâlar yani köleler, insanların emrinde çalışan kimseler.

Demek ki bu hadîs-i şerîfte; habbun, bahîlün, leîmün, mennânun, hâinun, seyyiü'l-meleke, altı tane kötü huylu insanın durumu bize açıklanmış oldu.

Böyle olmayın, bunlar cennete girmeyecek. Girecek ama tımarlandıktan sonra, cehennemde cayır cayır yüzyıllarca, milyonlarca sene yandıktan sonra... En iyisi bu duruma düşmemek.

Gelelim 486. sayfadaki ikinci hadîs-i şerîfe... Üç hadîs-i şerîf okumayı düşünüyorum.

İkinci hadîs-i şerîf, Ebû Said el-Hudrî hazretlerinden rivayet edilmiş.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

Lâ yedhulü'l-cennete mennânun ve lâ âkkun ve lâ müdminü hamrin ve lâ mü'minün bi-sihrin ve lâ kattâtün.

"Cennete girmeyecek..."

Kimler?

Mennân, âkk, müdminü hamr,mü'minün bi-sihr, kattât.

Burada da beş tane cennete girmeyecek insan sayılıyor.

Mennân ne demek?

Mennân, başa kakan, yaptığı iyiliği burnundan getiren, iyilik yaptığı insanı üzen kimse" demek.

Onu deminki hadîs-i şerîfte de izah ettik. Hab, bahil, leîm, mennân; dördüncü geçmişti. Burada birinci geçti. Mennân; minnet eden, başa kakan, yaptığı iyiliği ikide bir de söyleyip söyleyip insanı bıktıran insan. Böyle olmayacağız. Kerim olacağız, asil olacağız, yaptığımız iyiliği sessiz sedasız, gizli yapacağız, demiştik.

Ve lâ âkkun.

Âkk; kaf'ı şeddeli, ism-i fâil siygasıdır, ukuk mastarından. Ukuk da, "ana babaya âsi olmak" demek.

Evlat eğer anne babaya itaatli ise berren bi-vâlideyhi denilir. Anne ve babasına karşı iyi davranan, itaatli evlâda berr denilir. Berren bi-vâlideyhi, "anne ve babasına itaatli" demek. Âsi ise, isyan etmiş, isyan bayrağı açmış, karşı geliyorsa ona da âkkun denir. Ukuk; "ana babaya âsi olmak, karşı gelmek, söz dinlememek, laf dinlememek, onları üzmek" mânasına geliyor.

Bazı evlatlar maalesef,kendilerini büyütünceye kadar nice zahmetler çekmiş olan bu mübarek insanlara, anne ve babalarına karşı evlatlık vazifelerini yapmıyorlar. El üstünde tutması lazım, elini bırakıp ayağını öpmesi lazım, hizmetine koşması lazım, duasını almayı ganimet sayması lazım. Öyle yapmıyor, kötü huylu çünkü... "Kumar parasını ver!" diye anasını sıkıştırıyor. "Ver şu bileziğini, satacağım!" diyor. Vermediği zaman, "Evlâdım, işte bir bu bileziğimiz kaldı. Yapma, etme, eyleme..." Hatta anne babasını yaşlanınca dövenlerini duyuyoruz, söz dinlemeyenleri duyuyoruz.

Burada -Avustralya'da- bir mülk alımı için bir levha gördük. Baktık geniş, güzel bir arazi, manzaralı... Biz de istiyoruz ki arkadaşlarımız da geniş bir arazi alsınlar, topluca bir yerde otursunlar. 10-15 beş aile onu parselleyelim, bölelim; bir tanesi de mahallelerinde cami olsun... Bir müslüman mahallesi olsun diye... Baktık geniş bir arazi... Gittik, ev tepede, deniz manzaralı, arazi çok güzel, tertemiz, ev de şahâne; uzun, geniş, güzel bir ev...

"Evi görebilir miyiz?" dedik.

"Görebilirsiniz."

"Araziyi gezebilir miyiz?"

"Şu tarafa gidemezsiniz." dedi.

O tarafa döndük, baktık; bir uydurma karavan, "kulübecik" diyelim, tekerlekli eski bir karavan. Birisi bir ağaçtan bir ağaca ip germiş, iplere çamaşır asıyor.

"Buraya gidemezsiniz. Çünkü bu oğlum, o tarafa gitmeye hakkınız yok. Şuradan itibaren oraya gidemezsiniz, o kızar." dedi.

Baktım ana baba saray gibi bir evde oturuyor; kaç tane odası var, belki altı-yedi tane odası var. Çocuk da orada kulübe, baraka, teneke, rezil rüsva, o evle taban tabana zıt bir [yerde] oturuyor. Herhalde araları da bozuk... O babasına hasım, babası ona [dargın...]

"Niye bu böyle oldu?" diye sormadık. Ama hayretler içinde kaldım. Acayip...

Burada zaten çok görülüyor; ana babaya sevgi saygı yok, itaat yok.

İslâm'da var. İslâm terbiyesinde anne ve babaya sevgi saygı önemli.

"Ana babaya âsi de cennete girmeyecek."

Bir elle tutulur misâli anlatayım. Dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Bir genç var, ölecek gibi, ağır hasta, yatakta yatıyor, son demlerini yaşıyor. Kelime-i tevhid getirsin diye zorluyoruz, getiremiyor."

Peygamber Efendimiz başına gitti. Kelime-i tevhîdi söyleyemiyor. Peygamber Efendimiz anladı ki annesi kırgın, annesini üzmüş, ondan dolayı kelime-i tevhid getiremiyor. Kelime-i tevhid getirmeden ölecek; sû-i hâtime ile, kötü bir ölümle ölmüş olacak.

Dedi ki;

"Çalı çırpı toplayın, odun toplayın, bu genci yakalım! Yakmaya razı olur musun ey hatun?"

Kadın dedi ki;

"Aman! Razı olmam!"

"Sen buna hakkını helal etmezsen, razı olmazsan bu sefer bu cehennemlik olacak. Hakkını helal et!" dedi.

"Peki yâ Resûlallah. Senin hatırın için, yanmasına yüreğim razı olmadığından hakkımı helal ettim." dedi.

İçeriden haber geldi;

"Yâ Resûlallah! Çocuk kelime-i şehâdet getirdi, ruhunu teslim etti." diye...

Bakın, engel oluyor, çocuk kelime-i şehâdet getiremiyor. Anasının kırgınlığı, zamanında anasını üzmüş olması çocuğun neredeyse sû-i hâtime ile göçmesine sebep olacak.

Anne babaya muhabbetli olalım, saygılı olalım, itaatli olalım. Evlatlarımızı ana babaya itaatin önemini, değerini bilen evlatlar olarak yetiştirelim. Tabii güzel yetiştirirse, Allah nasip ederse, iyi bir tahsil görürse Allah'ın izniyle hayırlı bir evlat olur.

Ama bazen de, Allah'ın hikmeti, insanlar iyi terbiye olsa da başka günahlarından, suçlarından, haram yemesinden vesaireden iyi bir sonuca ulaşamıyorlar. Ceza olarak âkıbetleri fena olabiliyor. Peygamber çocuğu iken ya da peygamber hanımı iken imansız göçenler olduğu gibi... Onun için, kişilerin yedikleri haramların, işledikleri suçların, günahların da bu işte rolü var. Annesi iyi terbiye ettiği halde onun öyle olması, müslüman yetiştirdiği halde sonradan raydan çıkması, kendisine ait başka bir kusurdan da olabilir.

Başka kim "cennete girmeyecek" diyor, bu hadîs-i şerîfte?

Ve lâ müdminü hamrin.

Müdmin, "devam eden" demek. Edmene-yüdminü-idman; bir şeye devam etmek. Hatta jimnastiğe de eskiden "idman" derlerdi. Çünkü bir hareketi çok çok yapıyor, devam ediyor, vücudu gelişsin diye…

Müdminü hamrin, "içkiye müdâvim" demek; "artık içki içmek başlıca işi hâline gelmiş; sarhoş, ayyaş" demek.

"İçkici, ayyaş insan da cennete girmeyecek."

Acaba buradan "az içerse cennete girer" mânası çıkar mı?

Hayır! Çoğu sarhoşluk veren şeyi az da olsa kişi içemez. Bile bile günah işleyenin cezası -tevbe etmezse- büyük olur. Bir küçük günahta ısrar ederse o küçük günahtan dolayı bile cehenneme girebilir.

Ve lâ mü'minün bi-sihrin. "Sihre inanan bir kimse de cennete girmeyecek."

Burada hattat küçük bir yazıcık yazmış;

Ey lâ ya'lemu te'sirehû mina'llâh ve illâ es-sihru hakkun. "Sihrin Allah'ın müsaadesiyle tesir edebileceğini bilmeyen, sihirbazın bir gücü var sanan, onu tasdik eden kimse cennete girmeyecek."

Yoksa sihir denilen bir olay vardır; sihir haktır, nazar haktır. Sihirleme gibi bir şeyler olabiliyor.

Bunlara karşı ne yapmak lazım?

Âyete'l-kürsî okumak lazım; sihri bozar. Kulhüvallah, Kul euzü bi-rabbi'l-felak ve Kul euzü bi-rabbi'n-nâs okumak lazım; onlar sihri bozar.

Kâhini, sihirbazı desteklemeyecek; çünkü yalancı... Sihrin [etkisi var] ama onu tasdik etmeyecek. Allah'a dayandı mı tesiri olmadığını, hiçbir şeyin zarar vermeyeceğini bilmesi lazım.

Kimisi sihre inanıyor, kimisi fala inanıyor, kimisi büyüye inanıyor... Gazetelerde sorumsuzca "yıldız falı, kahve falı" diye falcılığı, hurafeleri yazıyorlar; ondan sonra da ilericilikten dem vuruyorlar. Yalan yanlış şeyleri, ahlâksızlığı millete öğretiyorlar; ondan sonra da ilericiliğe gelince onlar ilerici, asıl müslüman ki sihirbazı tasdiklemeyi günah biliyor, ona da kalkıp "gerici" diyorlar. Usta hırsız ev sahibini bastırırmış.

Allah hadiseleri böyle çarpıtanlardan milleti korusun.

Ve lâ kattâtün. "Kattât da cennete girmeyecek."

Kattât, fa'âl vezninde. Ne demek?

"Yalan söyleyen, söz taşıyan, gizlice bir insanı dinleyen kimse" demek.

"Falanca sana şöyle dedi, biliyor musun? Falanca yerde ben kulaklarımla duydum, aman ha!" diye onun sözünü bu tarafa taşımak. Buna "söz taşımak, nemmamlık yapmak" deniliyor. Türkçe'de de buna "koğuculuk yapmak" deniliyor. Nemmâm olan, laf taşıyan kimseye "koğucu" deniliyor. Gizli, falanca yerdeki lafı bu tarafa -casusluk gibi- getiriyor, söylüyor. Yalan söylüyor ya da gizlice dinlediği şeyleri öbür tarafa naklediyor. Ara bozmak için bir vasıta bu; böylece kişiler birbirlerine düşman oluyorlar.

Kattât da cennete girmeyecek. Laf taşımak, onun lafını buna bunun lafını ona [götürmek], ara bozmak İslâm'da yok. Sır saklamak, ayıp örtmek var. Nemmamlık, koğuculuk yapmak yok.

Efendimiz bu hadîs-i şerîfte de; mennânın yani başa kakıcının, ana babaya âsinin, içkiye mübtelânın, sihre inanıp sihirbaza destekçi olanın, tasdik edici olanın ve laf taşıyıp araları bozan, ispiyonculuk yapan, sır yayan kimsenin cennete girmeyeceğini söyledi.

Sonuncu hadîs-i şerîfe geldik.

Üç hadîs-i şerîf... Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfleriyle bize epeyce kötü huyları öğretmiş oldu. Biz de neler yapmamız gerektiğini, çocuklarımızı nasıl yetiştirmemiz gerektiğini düşünelim.

Üçüncü hadîs-i şerîf:

İbn Mes'ûd radıyallahu anhümâ'dan Ahmed b. Hanbel ve İbn Asâkir rivayet etmiş. Müslim'de de var.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

Lâ yedhulü'l-cennete men kâne fî kalbihî miskâle zerretin min kibrin. Kîle: İnne'r-racule yuhibbu en yekûne sevbuhû hasenen ve na'luhû haseneten. Kâle: İnna'llâhe cemîlün yuhibbü'l-cemâl. el-Kibru bataru'l-hakku ve ğamtu'n-nâsi.

Sefehü'l-hakku ve ğamsu'n-nâs. diye bazı kaynaklarda bu kelimelerle geçmiş.

Diyor ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

"Kalbinde zerre ağırlığı kadar, bir zerre kadar kibir olan kimse cennete girmeyecek."

Kibir ne demek?

Kebüre; büyük olmak. Kebîr; büyük olan şey. Sağîr; küçük olan şey. Ekber; en büyük olan şey. Allahu ekber; Allah en büyüktür. Bu kelimeyi biliyoruz.

Kibir de, "kendisini büyük saymak, büyüklenmek, başkasından kendisini büyük görmek; burnu havada olmak, kendisini adam sanmak, çalımından yanına yanaşılmamak, hindi gibi kabarmak" mânasına...

"Kalbinde zerre kadar kibir olan, büyüklenme duygusu olan kimse cennete girmeyecek."

Bunun üzerine tabii dinleyenler korktu, durumun anlaşılması için soru sordular.

Kîle. "Resûlullah Efendimiz'e denildi ki;"

İnne'r-racule yuhibbu en yekûne sevbuhû hasenen. "Kişi elbisesinin hasen olmasını, güzel olmasını sever, ister."

"Ah elbisem güzel bir elbise olsa, pırıl pırıl, yakışıklı, iyi kumaştan..."

Ve na'luhû haseneten. "Ayakkabısının güzel bir ayakkabı olmasını ister."

Eski püskü, yamalı, kopuk, yamuk, çarpık değil de güzel olmasını ister.

"O da kibir mi? Kibirli olmamak için güzel elbise giymeyeceğiz, güzel ayakkabı giymeyeceğiz de pejmürde mi gezeceğiz? Bunlar da kibir mi?.." diye Peygamber Efendimiz'e sordular.

Peygamber Efendimiz'in cevabı çok önemli, bunu levha yapıp duvara asmak lazım.

Kâle. "Buyurdu ki;"

İnna'llâhe cemîlün yuhibbü'l-cemâl.

Bak ne kadar güzel!

"Allah güzeldir..."

Cemil, "güzel" demek.

Yuhibbü'l-cemâl. "Allah güzelliği sever."

Yani her şeyin güzel olmasını sever.

O halde ne yapacağız?

Saçımızı tarayacağız, güzel olacak. Sakalımızı tıraşlayacağız, güzel olacak. Tırnaklarımızı keseceğiz, elimiz güzel olacak. Elbisemiz güzel olacak. Çünkü Allah güzelliği seviyor, her şeyin güzel olmasını seviyor.

Evimiz tertemiz olacak; yapabildiğimiz kadar güzelleştirebiliyorsak güzelleştireceğiz. Debdebe, şâşaa, tantana değil de pis olmaması, güzel görünmesi için... Basit bir fesleğen, bir sakız çiçeği, bir başka çiçek koyuyor; -köylerde- bir köy evinin önünden geçerken bakıyorsunuz, hayran kalıyorsunuz. Camına, kapısına, bahçesine... Bir Bursa sokağında, eski Bursa'nın ara sokaklarında yürüdüğünüz zaman, bir açık bahçe kapısından içeri baktığınız zaman evin hanımının kendi imkânlarıyla bahçeyi ne kadar güzel çiçeklerle süslediğini görüyorsunuz, hayran kalıyorsunuz.

Allah güzelliği sever. Güzellik duygusu önemli. Her şeyi güzel yapmaya çalışmak lazım. Kendi imkânları içinde yaptığı şeyi en güzel şekilde yapmaya çalışmak lazım. Çünkü;

İnna'llâhe cemîlün yuhibbü'l-cemâl. "Allah güzeldir, her şeyin güzel olmasını sever."

Allah, kendisi de cemildir, güzeldir, güzeller güzelidir; her güzelliği yaratan güzeldir, her türlü güzel sıfatın sahibidir.

el-Esmâü'l-Hüsnâ ne demek?

"En güzel sıfatlar" demek.

En güzel sıfatların sahibidir. Ne yönden düşünülse akıllı bir insan Allah âşıkı olur; âşık-ı sâdık olur, muhibbullah olur.

"Allah güzeldir, güzelliği sever."

Şimdi Peygamber Efendimiz kibri tarif ediyor:

el-Kibru bataru'l-hakki ve ğamtu'n-nâsi. "Kibir; hakka razı olmamak ve insanları hor görmektir."

Hak söylendiği zaman hakkı kabul etmemek, ikrar etmemek ve insanlara tepeden bakmaktır.

Kibirli insanı hakikaten gözünüzün önüne getirin: Bir şey söylersin, Allah... Hakkı söylesen dahi adam kabul etmez.

Neden?

Mütekebbir. Öyle mütekebbir ki "ben!" diyor, başka bir şey demiyor; hakkı kabul etmiyor, hakka razı olmuyor ve insanlara tepeden bakıyor.

Senin ne farkın var?

Şunların içindeki şu insan senden kat kat daha iyi...

Bir keresinde Peygamber Efendimiz bir sahâbîye sordu;

"Şu mescitte senin gözünde insanların en yükseği, değerlisi hangisi?"

"Şu zât. Bana göre -madem soruyorsun- şu en değerli, en yüksek." dedi, Peygamber Efendimiz'e.

"Peki, şu mescitte senin nazarında insanların en hor, en aşağısı, hakiri hangisi?"

"Şu zât." dedi, başka bir zâtı gösterdi.

Peygamber Efendimiz dedi ki; -rakamı şu anda hatırlamıyorum ama-

"Senin 'bu kötü' dediğin adam, senin 'şu iyi' dediğin adamdan kaç misli daha iyi insan!"

Tabii peygamberlik ölçeğiyle, nübüvvet gözüyle baktığı zaman [görüyor.]

Allah insanın gönlüne bakıyor, niyetine bakıyor, amellerine bakıyor. Amelleri güzelse, niyeti güzelse, kalbi temizse seviyor; değilse sevmiyor. Elbisesine bakmıyor, mevkiine makamına bakmıyor. Huyu kötüyse sevmiyor. Bu dersimizde başından beri söylediğimiz kötü huyluları sevmiyor. İsterse grand tuvalet giyinsin, ne yaparsa yapsın... Kötü huyluyu sevmiyor.

Peygamber Efendimiz; "Senin beğenmediğin daha kıymetli; beğendiğin de onun yanında beş para etmez." mânasına irşad ve ikaz eylemiş oldu.

Demek ki önemli olan Allah'ın sevmesidir, aziz ve sevgili kardeşlerim!

Daha iki hadîs-i şerîf var ama bu kadarı kâfî... Üç hadîs-i şerîf, 3 rakamı güzel... Bu kadar bilgi tamam. Zaten bütün hadîs-i şerîfleri bir konuşmada bitirecek de değiliz.

Allah bizi kötü huylardan kurtarsın.

[Kötü huylular] cennete girmeyecek. Girecek ama cehennemde tımarlandıktan sonra girecek. Uzun yüzyıllar, binlerce, milyonlarca sene cayır cayır yandıktan sonra girecek. O da çok berbat, fena bir şey...

O halde günahlardan kaçındığımız gibi kötü huylardan da kaçınmalıyız.

Bazı insanlar kötü huylu; düzelmiyor.

Allah ıslah etsin, Allah düzeltmesini nasip etsin.

Bazı insanları teneşir paklıyor. Söyledikçe daha azgınlaşıyor. Ateşe benzin sıkmış gibi daha çok parlıyor; düzelmiyor.

Bazı insanlar da düzeliyor. Çünkü eğitimin bir faydası var, tesiri var. Eğitim çok önemli. Küçükten eğitim çok önemli. Büyüdükten sonra değişmesi zor. Onun için, çocuklarımızı küçükten iyi huylu yetiştirmeye çok dikkat edelim.

Burada bakıyorum, bazı kardeşlerimiz çocuklarını çok seviyor, her istediğini alıyor. "Dondurma, al; şeker, al; çikolata, al..." ne istiyorsa alıyor. Benim yüreğim ağzıma geliyor, korkuyorum. Çocuğu şımartmayacak, bazen almayacak. Diyecek ki;

"Evlâdım, her istediğimizi alamayız. Şimdi benim param var, alabiliyorum; ama zaman gelir, insan öyle şey ister ki alamaz. Mesela bir yerden geçiyorsun, orada elmalar sarkıyor, sahibi de yok; 'Elma istiyorum!' İşte orada sabretmeyi öğreneceksin. Çünkü elma senin değil; el uzatırsan haram olur, günah olur, hırsızlık olur. Canın istese bile bazı şeyleri almamayı öğrenmelisin. Onun için ben bunu öğrenesin diye sana bu sefer almıyorum. Sabret bakayım! Bir de sabrı öğren, sabrın da mükâfâtı çok." demek lazım.

Annesi babası çocuklarını sevdikleri için her arzusunu yapacak şekilde şımarta şımarta yetiştiriyorlar. Çocuk büyüyünce de artık annesi babası bir şey söylediği zaman, canı istemiyorsa mümkün değil, yapmıyor, yanaşmıyor. Söz dinlemez, âkk yani anaya ve babaya âsi bir evlat oluyor. Daha da büyüdüyse, evlendiyse, yüksek tahsil yaptıysa haydut oluyor, canavar oluyor; anasını babasını da beğenmiyor, "ben yüksek tahsilliyim" diye... Bir de doktora yapmışsa daha beter oluyor. Doçent, profesör... Dünya mevkileri insanın nefsini kabartıyorsa fena...

İnsan ne yapacak?

Allah'ın kendisini sevmesine dikkat edecek. Allah'ın sevdiği işleri yapacak, sevmediği işlerden kaçınacak. Yoksa bu dünyadaki tantananın, şatafatın kıymeti yok.

Yunus Emre'nin dediği gibi;

Er yarın hak divanında belli olur.

Yarın Cenâb-ı Hakk'ın mahkeme-i kübrâsında, rûz-ı mahşerde işte görüyorsunuz köleler daha önce cennete girecek, fakirler daha önce girecek... Tabii alimler önceden girecek, müttakîler önceden girecek; hüsn-ü âkıbet müttakîlerin... Öteki kötü huylular da -burada kaç tane kötü huy sayıldı- cehenneme düşecek, cayır cayır yanacak.

Allah bizi kötü huylardan korusun. Cehennemden korusun. Haramlardan, günahlardan korusun. Rızasına uygun işler yapmayı nasip eylesin. Tevfîkini refîk eylesin. Hakkı hak olarak görmeyi ve ona uymayı nasip eylesin. Aldanmamayı nasip etsin. Bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı, kaçınmayı nasip eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Sayfa Başı