M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cennete İlk Girenlerin Halleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Size bu cuma konuşmamı Avustralya'dan yapıyorum. Râmûzü'l-ehâdîs'in 455. sayfasındaki hadîs-i şerîflerden konuşmak istiyorum.

Oradaki yedinci hadîs-i şerîfte, Hazreti Ali Efendimiz'den Deylemî rivayet etmiş. Daha başka kaynaklar da rivayet etmişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

Vallâhi lekad sebeka ilâ cennâti adnin akvâmün mâ kânû eksere'n-nâsi salâten ve lâ sıyâmen vele'timâran ve lâkinnehüm akalû anillâhi mevâdıahû fe vecilet kulûbühüm vatmeennet ileyhi'n-nüfûsü ve haşeat minhümü'l-cevârihu fefâku'l-halîkate bi-tîbi'l-menzileti ve bi-hüsni'd-dereceti ınde'n-nâsi ve ındallâhi fi'l-âhireti.

Bu uzunca hadîs-i şerifin mübarek metnini okumuş olduk. Kelimelerini açıklayarak, kısa kısa cümleciklerini izah etmek istiyorum:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz konuşmasına vallâhi diye yeminle başlıyor. Yeminle başlaması bir şeyin önemini gösterir ve bu, bizim ona tam mânasıyla ikna olmamız için bir işaret... "Peygamber Efendimiz madem yeminle söylüyor, muhakkak ki o öyledir." diye artık hiç tereddütsüz anlaşılacak bir husus oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz niye yemin eylemiş?

Lekad sebeka ilâ cennâti adnin akvâmün. Akvâm, kavimler demek. Biz kavimler deyince çeşitli ırkların, milletlerin topluluklarını düşünürüz. Halbuki insan topluluklarına, insan gruplarına, küçücük gruplara da [kavim denilebilir.] Kavim dediğimiz zaman Türk kavmi, Hint kavmi vesaire diye büyük gruplar düşünürüz. Halbuki birkaç insanın meydana getirdiği bir kümeye de kavm derler yani bir araya gelmiş topluluk. Akvâmun, bir takım insan toplulukları…

Lekad sebeka ilâ cennâti Adnin. "Bir takım insanlar Adn cennetlerine koşarak önceden gidecekler."

Cennât-i Adn, sekiz cennetin bir tanesi... Adn cennetlerine birtakım insanlar… Sebeka, herkesten daha önce mânasına… Sebkat etmek; önceden, ötekilerden daha önce olarak gitmek mânasına… Adn cennetlerine bir takım insanlar öbür insanlardan daha önce, ilk önce gidecekler. Sebeka bir de koşmak, ötekileri geçerek yarışı kazanmak mânasına geliyor. O da bir çeşit yarış; Allah'ın kulluğunu güzel yapmakta, hayırda yarışmak...

Birtakım insanlar büyük iltifata mazhar olarak cennete girecekler ama bizim sandığımız şekilde değil...

Mâ kânû eksere'n-nâsi salâten ve lâ sıyâmen vele'timâran. Adn cennetlerine yarışı kazanıp herkesten evvel giden bu insanlar… İnsanların, nâsın, halkın namazca en çok namaz kılanı, oruçça en çok oruç tutanı, -i'timâr umre yapmak demek- umre yapmak yani Kâbe-yi Müşerrefe'yi ziyaret etmek bakımından çok ziyaret edeni değiller. Ama yine ötekileri, öbür insanları geçip önceden cennete girecekler.

Bu ilginç bir şey... Biz elbette biliyoruz ki namaz kılmak çok sevaplı bir şey. Namaz dinin direğidir, günde beş vakit namaz çok iyi... Ramazan'da oruç tutmak... Orucun faziletini hadîs-i şerîflerde okuduk, vaizlerden Ramazan boyu dinlediniz. Aşkla, şevkle sevaplı diye orucu tuttuk. Hacca gitmek, umreye gitmek, umre yapmak...

Hac ile umre arasındaki fark nedir?

Hac, Zilhicce'nin belirli günlerinde -sekizinde, dokuzunda, onunda- belirli merasimleri belirli yerlerde yaparak Kâbe'yi ziyareti tamamlama şekline deniliyor. Bunun dışındaki ziyaretlere -senenin başka zamanlarında olabilir, hacca yakın zamanda olabilir- umre diyoruz. Umre yapmaya da i'timâr deniliyor.

Umre yapmak da çok sevaplı...

Çünkü haccın ve umrenin mükâfatı ne?

Daha önceki günahları siliyor. İnsan tertemiz oluyor, günahlardan arınmış oluyor. Oruç da öyle! Oruç da daha önceki günahları, bir senenin günahlarını siliyor. Namaz da öyle! Daha önceki namazla aradaki günahları siliyor. Bunların hepsi güzel...

Bu güzel ibadetleri Allah'ın sevgili, âbid, zahit kulları daha çok yapıyorlar. Mesela bakıyorsunuz, beş vaktine beş vakit katıyor; farz namazları kıldıktan sonra nafile namazlar kılıyor. Biz de tavsiye ediyoruz, "Hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz tavsiye buyurmuş." diye naklediyoruz sizlere...

Mesela sabah namazından sonra işrak vaktine kadar oturup İşrak namazını kılınca çok sevap var. Sabahla öğlenin arasında Duhâ namazı kılmak çok sevap... Akşam namazının sünnetinin hemen arkasından, dünya kelâmı da konuşmadan, dünya işine dalmadan hemen kalkıp Evvâbin namazı kılmak çok sevap... Hadîs-i şerîfler var! Gece yatarken abdest alıp tecdîd-i vudu' namazı kılıp abdestli yatmak çok sevap... Geceleyin kalkıp, uykusunu bölüp seher vakitlerinde, gecenin üçte biri, üçte ikisi veya yarısı geçtikten sonra uykuyu bölüp kalkıp gece namazı kılmak da çok sevap... Buna da Teheccüd namazı deniliyor.

Beş vakte beş vakit katıyor bazı insanlar. Farz olanları zar zor yapanlar olduğu gibi farzların üzerine ilave bu güzel namazları kılanlar, bu güzel oruçları tutanlar var.

Ramazan orucunun dışında sevaplı oruçların bir tanesi içinde bulunduğumuz Şevval ayında… Sitte-i Şevval yani altı gün oruç tutmak... Peşpeşe de, ayrı ayrı da olabilir ama Şevval ayı çıkmadan altı gün oruç tutmak... Bunu yaptığı zaman sanki savm-ı dehr uygulamış ve bütün zamanını, ömrünü, senesini oruç tutarak geçirmiş gibi sevap alacak. Bunları söylüyoruz.

Efendimiz, cennete ilk önce giren insanları anlatırken diyor ki;

"Bunların bu dereceleri insanların, öteki ahalinin, halkın, müslümanların yanında onlardan daha fazla namaz kıldıklarından, daha çok oruç tuttuklarından, daha çok umreye gittiklerinden, umre yaptıklarından değil… Bu bakımdan almadılar, başka bakımlardan aldılar."

Demek ki hangi bakımdan aldılarsa, o daha mühim! Ona çok dikkat etmemiz lazım! O çok ince bir nokta! Demek ki dinin hassas bir özü, hakikati, ruhu, esası...

Bu insanlar, öteki insanlardan çok daha fazla namazlı, çok daha fazla oruçlu, çok daha fazla umreli olmadıkları halde niye öteki insanları geçtiler de cennete girdiler, yüksek makamlara erdiler?

Çünkü bunlar, öteki insanlardan namazca, oruçça, umrece daha çok değiller ama…

Ve lâkinnehüm akalû anillâhi mevâdıahû. "Fakat bunlar, Allahu Teâlâ hazretlerinin önem verdiği yerleri, dinin önemli noktalarını, nerede ne yapmaları gerektiğini iyi anladılar."

Yani, "Ne yaparsam Allahu Teâlâ hazretleri beni sever? Nasıl davranırsam Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanırım? Nasıl işler yaparsam Allah sevmez, Allah'ın kahrına, gazabına uğrarım?" Mevâdıahû, Allah'ın mevzileri, mekânları...

Yani ne mekânları?

Dinin hassas dönemeç noktaları, önemli olan hususlar... İnsan o noktaları bilir ve onlara dikkat ederse o zaman Allah onu sever, ona gazap etmez, ondan razı olur, ona büyük mükâfat verir.

Onları akledebiliyor. Akledebilmek önemli.

Akletmezse; ne yapar cahil bir insan? Bunları akletmeyen bir insan ne yapar?

Düşünelim… Kaş yapayım derken göz çıkartır. İbadet yapayım derken günaha girer. Özene bezene bir şey yapar ama yaptığı iş bidattir. Bidat da dinde çok kötü bir şey! Uydurma bir şeyi ibadet diye ortaya çıkarmak… Dinin ruhunu, yapısını, esasını, temelini değiştireceği için bidat çok fena...

Müslümanın nasıl müslüman olması lazım?

Kendi bildiğine göre, kendi kafasına, keyfine, zevkine göre bir din anlayışı içinde olmaması lazım!

Nasıl olması lazım?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in öğrettiği ve tavsiye ettiği tarzda müslüman olması lazım!

Neden?

Çünkü çok akıllı bir insan değildir, çok yetenekli değildir, bu konudaki incelikleri sezecek durumda değildir.

Resûlullah'tan daha mı anlayışlı? Daha mı bilgili? Kur'ân-ı Kerîm'i daha çok mu derinlemesine kavramış? Dünyayı daha mı iyi tanıyor? Dünyayı, âhireti, maddî-mânevî âlemleri, görünen görünmeyen hususları Resûlullah'tan daha mı iyi biliyor?

Kesinlikle öyle bir şey olamaz! Resûlullah Allah'ın peygamberi! Allahu Teâlâ hazretleri ona birçok özellikler bahşetmiş. Her şeyi en iyi biliyor ve kendisi Allah'a kulluğu en iyi şekilde yapıyor. Bize de en güzel kulluğu o öğretmiş. Onun için sünnet-i seniyyeye sarılmak, Peygamber Efendimiz'in hadislerini okumak, yolunu gözlemek, Peygamber Efendimiz ne yaptıysa onu yapmak, neleri tavsiye ettiyse o yolda yürümek lazım! Kendi başına gitmemek lazım!..

"Benim aklım ermez. Benim mantığıma göre bu böyle."

Senin mantığının kıymeti yok! Senin mantığın sakat bir mantık olabilir. Senin eğitimin sakat olabilir. Sen yanlış şeyleri doğru sanmış olabilirsin. Günah olan şeyler senin hoşuna gidebilir. Herhalde bunun bir cezası yoktur sanırsın, yaparsın ama o şeyin insana, topluma çok zararı vardır. Kendine zararı vardır, sen bilmiyorsun... Ondan hem kendin hem toplumun zarar görecektir; Allah onun için yasaklamıştır.

Sen o incelikleri anlamadığın için ne olur?

Kaş yapayım derken göz çıkarmış olursun. Sevap kazanayım derken günaha girmiş olursun. Bilemezsin…

İşte Adn cennetlerine herkesten önce giden, o mükâfata eren insanlar bu noktaları iyi bilen insanlardır.

Mevâdıahû yani Cenâb-ı Hakk'ın önem verdiği noktalar, yerler, hususlar, konular nelerdir; birkaç misalle anlatalım:

Mesela, Allahu Teâlâ hazretleri riyakârlığı, gösterişi, yapmacıklığı, münafıklığı sevmiyor. Yapılan ibadetlerin ihlâsla yani katıksız bir niyetle, sırf Allah rızası için yapılmasını istiyor. Eğer menfaat, reklam, propaganda, göze girmek, kendini beğendirmek, kendini ortaya çıkarmak filan gibi dünyevî bir maksatla yapılmışsa, ikinci bir art niyet varsa o zaman onu kabul etmiyor. Riyakârın riyakârca yaptığı ameli kabul etmiyor.

Ancak ihlâslının ihlâsla yaptığı ameli kabul ediyor. Muttakî insanın ibadetini kabul ediyor, muttakî olmayanın ibadetini kabul etmiyor. İki adam aynı imamın arkasında, aynı namazı, aynı camide beraber cemaate uyarak kılıyorlar. Birisi bir sevap alıyor, birisi bin sevap alıyor... İşte o bin sevabı almasına sebep olan nokta, Allah'ın dikkat ettiği husus, yer; mevâdıahû, Allah'ın önem verdiği yer ve husustur.

Nedir o?

Takvâ... Allah'tan korkarak, sakınarak, düşünerek, taşınarak, titizlikle namazı kılmak... İhlâsla ibadetini yapmak, riyakârca yapmamak... Başkası sevsin, beğensin veya dünya menfaati sağlayayım diye yapmamak...

Önemli noktalar… Mesela dürüst ve samimi olmak… Samimiyetsiz, içten pazarlıklı, içi başka dışı başka olmamak...

Her ibadetin incelikleri; kabul olunma veya olunmama sebepleri var. Bunları bilmeli! Ben bunları çeşitli konuşmalarda sizlere anlatmaya çalıştım. Çeşitli kitaplarda da neşrettim. Temenni ediyorum ki ilmihal dediğimiz kitaplar, dinimizi anlatan kitaplar öncelikle onları bastıra bastıra halka anlatsın.

Bir insan namaz kılıyor, tamam. Abdest alacak, namaz kılacak. Dört rekât sünnet, dört rekât farz, iki rekât son sünnet… Tamam... Sübhâneke okuyacak, Fâtiha okuyacak, ondan sonra şu tarzda kılacak. Ama bunlar şekil... Bu şeklin arkasındaki, üstündeki, içindeki öz, ana duygular çok önemli... O namaz riyakârca olmuşsa, gösteriş için kılınmışsa, başkasının zoru ile kılınmışsa şeklen namaz olduğu halde, içten olmadığı için kabul olmuyor.

İşte bunları öğretmek lazım! İbadetleri öğretirken, "Bakın bu namaz bu şekle uygun kılınacak ama asıl şu noktalara dikkat edeceksiniz." demek lazım! İşte insan o noktaları bilirse Allah'ın rızasını kazanabiliyor. Bilmediği zaman Allah'ın rızasını kazanamıyor.

Hac yapıyor; hacca gidiyor geliyor, bir sevap kazanamıyor, sıfır... Sadaka veriyor, sıfır... Ramazan'da oruç tutuyor, sıfır... Hayır hasenât yapıyor, sıfır... Para kazanıyor, haram... Harcıyor, hiç kârı yok...

Din zekâ ve şuur işidir. Çok güzel akledecek, şuurlu olacak, o noktaları bilecek. Cenâb-ı Hakk'ın önem verdiği yerleri yani hassas noktaları iyi anlayan insanlar, işte o Adn cennetlerine koşarak giderler.

Onun için, aziz ve sevgili kardeşlerim! Din kitaplarını okurken elinize kâğıt kalem alın. Kırmızı kalem alın, önemli noktanın altını çizin. Namaz ne olursa fâsit olur, bozulur; nasıl olursa kabul olmaz; onları bilin!..

Mesela haram para ile yapılan hac ve umre makbul değildir, bitti. Haramla olmayacak, kazanç helal olacak. Birisinin zoruyla, gösteriş, reklam, tanıtım veya oy toplamak, seçilmek vesaire gibi sebeplerle, "Bir de hacca gideyim de hacı desinler!" diye bir şekilde hacca gitmek olmaz.

Mesela bir insan ilim öğrenmeye kalkıyor, ilim öğrenmek sevap... Ama, "Ben bu ilmi öğreneyim de alimlerle mücadele edeyim, reis olayım, başkan olayım, herkes bana hürmet etsin de geçimimi sağlayayım, dünyalığım doğrulsun." derse o zaman bundan bir sevap kazanamaz. Günaha girer. İlmi bu maksatla öğrendi mi sevap kazanamaz.

Demek ki cennete giren insanlar, bu hassas noktaları iyi akıl etmiş insanlardır.

Ve lâkinnehüm. "Bu cennete giren kimseler…" Akalû anillâhi mevâdıahû. "Allah'ın önem verdiği yerleri, noktaları, hususları iyi akletmiş ve ona riayet etmiş kimselerdir." Haram lokma yememişlerdir, helalden kazanmaya dikkat etmişlerdir. Doğru sözlü olmaya, temiz olmaya, ihlâslı olmaya, doğru özlü olmaya, ibadetlerini gösteriş için yapmamaya, sırf Allah rızası için, hâlis muhlis, hasbeten lillâh yapmaya dikkat etmişlerdir. Bir bu vasıf vardır.

Bu bir eğitim meselesidir.

Bu eğitim nerede öğrenilir?

Muttakî insanların, hocaların, mürşid-i kâmillerin dizinin dibinde öğrenilir. Yoksa sırf bilgi yetmez. Bir gayrimüslim de gelir bir İlahiyat fakültesine, "Bakalım müslümanların İlahiyat fakültelerinde neler okutuluyormuş?" diye okur. İmam hatibi de bitirir, İlahiyat'a da gelir, İlahiyat'ı da bitirir. Ondan sonra kalkar Almanya'ya, İngiltere'ye, Amerika'ya gider. Amerika'dan gelmiş, bu bilgileri öğrenmiş, gayrimüslim olarak okumuş, gayrimüslim olarak gitmiştir.

Biliyorsunuz, İslâm Ansiklopedisi ilkönce Hollanda'da Leiden'de basıldı. Avrupalılar bastılar. İslâm Ansiklopedisi, kocaman bir eser... Sonra bunlar İslâm ülkelerine terceme yoluyla aktarıldı. Koca koca araştırmalar, koca koca ciltler... Milli Eğitim Bakanlığı bizde de bastı.

Sonra Diyanet Vakfı baktı ki inanmamış insanların yazdığı makalelerde çok hatalar var, düzeltmek mümkün değil… "Bari biz bir İslâm Ansiklopedisi hazırlayalım!" diye yeni bir ansiklopedi çıkarmaya başladılar. Çok güzel bir teşebbüs... Çünkü bilgilerin doğru öğrenilmesi, öğretilmesi lazım!

Bu hassas noktalar büyük, muttakî alimlerden, mürşid-i kâmillerden öğrenilir.

Niye öyle?

Çünkü öteki yarım bilgisi dolayısıyla yanlış şey söyler. "Mahzuru yok canım, nasıl yaparsan yap, olur." der, halbuki mahzuru var. O hadisleri bilmiyor, okumamış, cahil, sathî… Veyahut kendi kafasına göre, "Benim kanaatime göre böyle." der. Böylelerine, "Senin kanaatinin hiçbir kıymeti yok, bana Resûlullah'ın kanaatini söyle. Allah'ın rızası nerede? Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta ne söyleniyor? O önemli! Sen kimsin, ben seni tanımıyorum. Senden önce dünya vardı, senden sonra da var olacak. Sen halkın arasından bir kişisin. Ne sanıyorsun kendini? Kâinatın merkezi mi sanıyorsun? Sen eğer bana İslâm hakkında bir şey söyleyeceksen kendinden söyleme. Resûlullah'ın sünnetinden ve Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirinden söyle." demek lazım!..

Kendi hayatında ihlâsla, tertemiz yaşamış, pırıl pırıl, nurânî insanlardan öğrenmek lazım!

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bu insanların vasıflarını söylemeye, anlatmaya, bize bildirmeye devam ediyor:

Onlar dinde hassas, ince noktaları, incelikleri öğrenmişlerdir. Allah neye gazap eder, neden hoşnut ve razı olur, çok iyi bilirler.

Fe vecilet kulûbühüm vatmeennet ileyhi'n-nüfûsü. "Gönülleri Cenâb-ı Mevlâ'ya imanla itminan bulmuş, huzur bulmuş, sükûna ermiş bir halde olmalarına rağmen -bu ve ile başlayan hal cümlesi- kalpleri yine korkudan tir tir titriyor."

Neden? İnsanın imanı sapasağlam olduğu halde kalbi niye titrer?

Çünkü hiçbir insan kendi akıbetini şu anda bilemiyor. Mahkeme-i Kübrâ'da muhakeme olacak, bakalım sonuç ne olacak? Yunus Emre ilahisinde, "Er yarın Hak divanında belli olur." diyor. Çok hoşuma gidiyor. İnsan bu sözü duyunca tir tir titrer. Kavuk, sarık, cübbe, sandalye, makam arabası, mevki, rütbe… Bunlar bu dünyanın şeyleri, bu dünyanın insanları veriyor. İşte biz de aldık hepsini... Ama acaba bunların Allah indinde, âhirette kıymeti ne? Mahkeme-i Kübrâ'da geçerliliği ne?

Allahu Teâlâ âhirette insanları muhakeme ederken, "Sen falanca ülkenin hükümdarıydın, şu kadar orduların başındaydın!" diye omzunun kalabalıklığına mı bakacak? Rütbesinin yüksekliğine mi bakacak?

Hayır! Âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden biliyoruz, Allahu Teâlâ hazretleri insanların gönlüne nazar ediyor, gönlünün temizliğine bakıyor. Amellerinin ihlâslılığına, güzelliğine bakıyor. İcraatının faydalı mı zararlı mı olduğuna bakıyor. Yoksa rütbeler, mevkiler, makamlar [orada geçerli değil]...

Nice insanlar gelmiş geçmiş, nice suistimaller gazetelerde yazılıyor. Mevkisini, makamını kötüye kullanan nice insanlar biliyoruz. Allah hepsini daha iyi biliyor. Dünyadaki insanlar biraz biliyor, en iyisini Allah biliyor.

Onun için muttakî bir insan korkar. Gönlü Cenâb-ı Hakk'a imanla dopdoludur, mutmaindir, Cenâb-ı Mevlâ'ya aşk ile şevk ile bağlıdır ama yine korkar. Yunus Emre de öyle... Mesela diyor ki Yunus Emre;

Ben buyurdum buyruğumu tutmadın,

Derse Mevlâm, ben ne cevap vereyim?

Korkuyor! Şimdiden Mahkeme-i Kübrâ'nın heyecanını çekiyor. "Ey kulum! Şunu buyurdum, bunu buyurdum. Niye onları güzelce yapmadın?" derse Mevlâm, benim halim nice olur diye korkuyor. "Kabre girdiğim zaman, Münker ve Nekir bana suali soracağı zaman acaba cevap verebilecek miyim?" diye korkuyor. "Son nefeste iman ile göçebilecek miyim?" diye korkuyor. "İmanımı sonuna kadar saklayabilecek miyim?" diye korkuyor. Çünkü hayat imtihandır... Zorlu bir olayla karşılaşıp, yanlış bir davranışta bulunup dünyasını ve âhiretini mahvedebilir.

Mesela çok ıstırap çektiği için kendisini kaldırıyor, kuleden aşağı atıyor; intihar ediyor. İntihar, ebediyen cehennemde kalma sebebidir.

"Hocam! Çok acısı var, ıstırabı var."

Acı, ıstırap!.. Ne yapalım? Allah bir hastalık vermiş, kimsenin başına vermesin. Hastalarımıza Cenâb-ı Mevlâ şifa versin ama acı ve ıstırabın çaresi, kaldırıp kendisini atıp intihar etmek değildir. Yok! Elhamdülillah, İslâm'da bu inanç sağlam olduğu için İslâm ülkelerinde intihar çok az oluyor.

İntihar edenler kimler oluyor?

İnancı zayıf olanlar oluyor. Mü'min intihar etmiyor. Sımsıkı ve sabırlı duruyor. Hatta hastalıktan sevap kazandığını bilerek, biraz memnun da olarak sabrediyor. "Sabredersem, Cenâb-ı Hak bana mükâfat verecek." diyor.

İslâm ülkelerinde intihar mintihar olmuyor ancak çok çok trafik kazası oluyor. O da dikkatsizlikten, ihmalden... "Bayramda şu kadar ölü, tatilde bu kadar ölü." diye duyuyoruz, üzülüyoruz. Ama intihar olmuyor.

Neden?

Çünkü intihar, yanlış bir seçim, yanlış bir davranış... Çünkü can senin malın değil, can sana emanet! Emanete hıyanet olmuş oluyor.

Demek ki insan akıbetini bilemiyor. Akıbetimiz hayrolsun. Allah âhir ve akıbetlerimizi hayreylesin. Son nefeste cümlemize kâmil bir iman ile can emanetimizi teslim etmeyi nasip etsin.

Onun için arif bir kul, mü'min-i kâmil bir kul korkar. Peygamber Efendimiz'in hayatı, duaları, ibadetleri, gecesi gündüzü belli...

Vecilet kulûbühüm. "Cennetlik kulların kalpleri tir tir titrer, korkarlar…" Vatmeennet ileyhi'n-nüfûsü. "Gönüller Cenâb-ı Hakk'a imanla mutmainne makamına ulaşmış, sükûnlu ama korkar." Ve haşeat minhümü'l-cevârihu "Azaları huşu içinde…"

Huşu ne demek?

Cenâb-ı Hakk'a saygıyla boyun eğmiş demek. Yani imanı var, kalbinde korkusu da var; Allah'tan korkuyor. Havfullah, haşyetullah, mehâfetullah… Allah korkusu hikmetin başı, güzel bir şey... Allah'tan korkan insan her işini güzel yapar; iyi insan, en iyi insan olur. Azaları da Cenâb-ı Hakk'a saygı ile eğilmiş, boyun eğmiş durumda; hepsi Cenâb-ı Hakk'a kulluk yolunda... Göz harama bakmıyor çünkü harama bakmak günah. Kulak haramı dinlemiyor çünkü haramı dinlemek günah. Dil haramı, yalanı, dolanı, gıybeti, dedikoduyu, yalancı şahitliği söylemiyor çünkü bunlar günah. El harama uzanmıyor çünkü günah. Ayak haram yere yürüyüp varmıyor çünkü günah…

Bunların hepsi nedir?

Her azanın huşu ve Cenâb-ı Hakk'a saygı ile eğilmesi ve üzerine düşen görevi neyse onu Cenâb-ı Hakk'ın rızasına uygun yapması... İşte cennetlik insanlar böyle tüm azalarıyla Cenâb-ı Hakk'a mutî oluyorlar, isyan etmiyorlar. Hiçbir azası isyan olacak iş yapmıyor.

Fefâku'l-halîkate. "Bunlar böylece mahlûkâta tefevvuk eylediler, üstünlük sağladılar, yukarıya çıktılar.

Neden?

Allah'tan korkuyorlar, imanları sapasağlam, dinin hassas noktalarını bilip onlara güzel riayet ediyorlar, isyan etmiyorlar.

Bi-tîbi'l-menzileti ve bi-hüsni'd-dereceti ınde'n-nâsi ve ındallâhi fi'l-âhireti. "Böylece hoş bir makam, menzile, mertebe ve güzel derece ile insanların yanında makbul oluyorlar."

"Bu adam dürüst adam, salih, takvâ ehli, sapasağlam, hile yapmayan, emanete hıyanet etmeyen insan, mert arkadaş..." diyorlar.

"Mert arkadaş" deyince Mekke-i Mükerreme'den bir arkadaşın babası hatırıma geldi. Askerde talebe iken, askerken bir arkadaşı silahı temizlerken, kurcalarken, şaka yaparken kurşun patlamış. Silah tehlikeli, çok dikkat etmek lazım! Bu arkadaşın babasını yaralamış. Yaralamış ama şahıs, kaza olduğunu biliyor. Tabii hemen okul komutanlığı işe el koymuş.

Ne oldu?

Yaralandı.

Kim yaptı?

Söylemiyor.

Söyle, kim yaptı?

Söylemiyor. Israr etmişler, tazyik etmişler. Söylese, arkadaşını atacaklar. Arkadaşı atılmasın diye söylemiyor. Adı Mehmet'miş, Mert Mehmet'e çıkmış. O yüzden bir ceza da almış, rütbesi bir derece indirilmiş ama aldırmamış. Dünyevî bakımdan bir derecesi inmiş ama uhrevî bakımdan kazanmış. Hem dünyalık bakımdan da Mert Mehmet lakabıyla anılan bir insan olmuş, Allah rahmet eylesin...

Arkadaşına iyilik yaptığı, onun için fedâkârlık yapmış olduğu ve sabretmiş olduğu için mânevî bakımdan da mertliğin mükâfatı büyük oluyor. İşte böyle insanların, insanlar yanında da mertebesi yüksek olur.

Mesela Yunus Emre'yi seviyoruz. Yunus Emre tarikatçi... Buyur, hadi bakalım…

Tarikat iyi mi kötü mü?

İyi...

Nereden belli?

Yunus Emre'den belli... Bak, hakiki bir tasavvufî terbiye insanı Yunus Emre yapıyor. Yedi-sekiz asır unutulmayan, şöhreti, sevgisi hudut tanımayan, bütün insanların kucakladığı, baş tacı ettiği bir kimse hâline getiriyor. O tasavvufî eğitim, o samimi eğitim, kalp eğitimi, ahlâk eğitimi, vicdan eğitimi, işte Yunus'u o dereceye çıkartıyor.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî... Bak, nasıl Avrupalılar bile seviyor! Almanlar'dan ne kadar müslüman olup Mevlevî tarikatine girenler ve tekke kuranlar var. Almanya öyle yaptı diye batmıyor. Türkiye'de de Şeb-i arûs kutlandı diye Türkiye de batmıyor. Bir şey olmuyor yani... Demek ki güzeli güzel…

İnsanlar yanında da mertebe alıyor. erçi onların amaçları insanlar yanında mertebe almak değil, onu düşünmezler bile. İnsanlar hoşlanmasa, tenkit etse hatta ceza verecek ve dünyevî bakımdan zarara uğrayacak olsalar bile onlar Allah'ın yolunu, Allah'ın emrini tutmayı tercih ederler.

Ve lâ yehâfûne levmete lâimin. "Kınayanın kınamasına aldırmazlar."

"Namaz vakti geldi mi?"

"Geldi."

O zaman Allâhu Ekber der, kılar.

"Namaz burada kılınır mı; istasyonda, havaalanında, herkesin kalabalık olduğu yerde?"

"Ne yapayım? Namaz geçecek, zaman da yok. Namaz benim vazifem, kılacağım tabii..."

Benim gezdiğim birçok ülkede hatta Almanya'da filan havaalanlarında ibadet odası var. Müslümanlar için ayırmışlar, seccadeler koymuşlar. Alman hükümeti yapmış. Müslümanlar seccadede namaz kılar, diye kıble yönünü işaret etmiş, abdest alma yerini yapmış.

Biz de ne kadar zorluklarla, ne kadar müracaatlar ettik. Bizim rahmetli Muammer Dolmacı kardeşimiz uğraştı; Allah razı olsun, Allah rahmet eylesin, makamını âlâ eylesin... Yeşilköy havaalanına cami yaptıracak babayiğitler çıktı. Müracaat ede ede bir türlü yaptıramadı. Ne olur ya!.. İşte bir yer de var, cami yaptıracak insan da var; olsun... Endonezya'da gördük, daha başka ülkelerde de… Hangi İslâm ülkesine gittiysek, Mısır'da vesaire her yerde gördük. İslâm ülkelerinde gördüğümüz gibi İslâm dinine bağlı olmayan insanların yaşadığı Avrupa ülkelerinde de gördük. Ne olurmuş yani olsaydı?

Bazıları hayrı yapmak isterken bazıları da hayrı engelliyor. Bazısı cami yapmaya çalışıyor, bazıları camileri yıkmaya çalışmış ve yıkmış. Hatta temeline bomba koyup patlatıp kubbesini çökertenler var. Camileri alanlar, satanlar olmuş. Camilerin vakıf mallarını gayrimüslimlere bile satanlar olmuş. Nuruosmaniye camisinin birçok vakıf dükkânları şu anda elden çıkmış durumdadır. Çünkü satılmıştır. Şuursuzluktur vesaire…

Kimisi cami yapıyor, kimisi yıkıyor. Kimisi Kur'an kursu yapıyor, kimisi başka şeylerle meşgul oluyor. Kimisi çocuğunu şuna göre yetiştirmeye çalışıyor, kimisi buna göre... Er yarın hak divanında belli olur. Kimin haklı olduğu o zaman belli olacak.

Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyeti eski ümmetleri de anlatırken, "Cenâb-ı Hak kıyamet gününde, onların itiraz ettiği hususta hükmünü verecek. İş, o zaman belli olacak." diye bildiriyor. O zaman belli olacak ama bu anda belli olması önemli… Akıllı insan bu anda anlar; hakkı tutar, hak tarafını tutar.

Kimisi tutamıyor.

Tutamayan ve yanlış yolda olduğu halde "ben haklıyım" diyen sapıklar o zaman âhirette anlayacaklar. "Vay be! Biz yanlışmışız. Bak, şimdi belayı bulduk, cezayı çekeceğiz, cehennemde cayır cayır yanacağız." dediği zaman iş işten geçmiş olacak. Bir kıymeti kalmayacak. Asıl iş akletmek...

Lev künnâ nesmeu ev na'kılü. "Ah, bu gerçekleri söyleyen insanları dinleseydik! Ah, aklımızı kullansaydık, akletseydik. O zaman bu cehennem ahalisinden olmazdık. Bu azap yurduna atılmazdık. Bu cezaları yemezdik." diyecekler ama kıymeti yok.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Onun için muhteşem bir ibadet ayı olan Ramazan-ı şerîften sonra bu hadîs-i şerîfi size okumayı zevkli bir vazife bildim. Aklımızı kullanarak müslüman olacağız, çok derin derin düşüneceğiz. Çünkü şuursuz ibadet kalabalığının kıymeti yok. Şuurlu hareketin çok kıymeti var. Şuurlu hareket eden, düşünen, ince, hassas insanlar, dinin hassas noktalarını bilip de ona riayet eden zeki müslümanlar kazanacak. Aptal olanlar, anlayamayanlar yanılacak. Ama bu yanılgının cezası korkunç…

Mesela bir telde elektrik akımı var. Eve getirilmiş, saate bağlanmış, senin evinde elektriğin var. Korkunç bir şey bu!

Elektrik tellerine çocuğu ellettirir misin?

Ellettirmezsin.

Bilmeden kendin elektrik cihazını karıştırır mısın?

Karıştırmazsın. Çünkü elektriğin şakası yok, elektrik insanı çarpar.

Nasıl çarpar?

Yanlış bir hareket yaptığın zaman çarpar. Onun [affı]yok.

"Affet beni ey elektrik! Ben hatalı bir iş yaptım. Öyle yapmayacaktım ama yanlış yeri tuttum."

O işin şakası yok. Elektrik gibi âhiret işinin de şakası yok. Çünkü elektrikte cereyanlı teli tutan insanın cereyana kapıldığı gibi burada yanlış yolda giden, yanlış yol tutturan insanın da mutlaka başına âhirette Kur'an'ın ikaz ettiği, Peygamber Efendimiz'in ihbar ve ikaz eylediği cezalar, belalar, akıbet gelir. Orada pişman olacaklar ama oradaki pişmanlık fayda vermeyecek.

Onun için siz aziz ve sevgili izleyici ve dinleyicilerime diyorum ki, dini lütfen ciddiye alın! Din bir garnitür değildir. "Olsa da olur, olmasa da olur." diye bir aksesuar değildir. Hayır! Din hayatın özüdür, esasıdır, amacıdır, gayesidir ve âhiret saadetini elde etmenin anahtarıdır, yoludur, vasıtasıdır. Dine önem vermezseniz dünyanız, âhiretiniz mahvolur. Âhiretin mahvolması demek, ebedî hayatın mahvolması demek... Dini ciddiye almak, dine ciddi olarak eğilmek ve dini doğru öğrenmek lazım!

"Efendim! Ben duydum ki falanca haram şey yenilebilirmiş, mahzuru yokmuş."

Niye o zaman haram lafı çıktı? Senin canın onu yemek istiyor, kendine "helal" diyen bir adam buldun, o haramı çatır çutur yiyorsun. Senin kalbin bozuk... Helal diyeni kabul ediyorsun da acaba haram diyen mi haklı, helal diyen mi haklı? İncele...

"Efendim! Benim tanıdığım, çok sevdiğim, baba dostu birisi var, 'Bunun bir mahzuru yok.' diyor."

Ama Kur'an, "Mahzuru var." diyor. Kur'an'ın dediği mi doğru, senin dediğin mi? Peygamber Efendimiz, "Şöyle yapmayın." diyor; o da, "Yapabilirsiniz." diyor. Akıl alacak iş mi? Olur mu böyle bir şey? Ama fiilen ben bunlara çok rastladım. Böyle diyen, böyle düşünen binlerce, milyonlarca insan var. Hiç de dini öğrenmek için başvuracakları kaynağın Kur'ân-ı Kerîm olduğunu düşünüp Kur'an'a uymuyorlar.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri, "İçkiyi içmeyin." diyor.

"Efendim! Bizim başkanımız 'içebilirsiniz' dedi."

Olmaz! Senin başkanın kim oluyor? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, "böyle yapmayın" buyurmuş.

"İyi ama benim tâbi olduğum falanca büyük adam öyle yapıyor."

O büyük adam başka bir sebepten o rütbeyi almıştır, büyük adam olmuştur ama din bakımından büyük adam değil! İşte bak! Çok yanlış iş yapıyor, seni de şaşırtıyor, seni de dalalete düşürüyor.

Ne demek istiyorum;

Dini en sağlam, ana kaynağından öğrenmek lazım!

Ana kaynağı nedir?

Kur'ân-ı Kerîm.

İkinci ana kaynağı nedir?

Kur'ân-ı Kerim'i de açıklayan Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi. Dinin hassas noktalarını oradan öğrenmeli! Şeytana kanmamalı.

Şeytanın da iki çeşidi var biliyorsunuz;

1. Cinlerin şeytanları. O görünmeyen… İşte kuyrukluymuş, boynuzluymuş, kırmızıymış, siyahmış, hortumu varmış... Görünmez bir mahlûk. Biz onu görmüyoruz, o bizi görüyor. O cinlerin şeytanı.

2. Bir de insanların şeytanı var. Toplumun içinde dolaşan şeytanlar var. Senin gibi, giyimli, kuşamlı, ceketli, pantolonlu, gömlekli, kravatlı vesaire...

"Hocam! Bu şeytanı nasıl anlayacağız?"

Allah'ın emrine karşı geliyorsa, Allah'ın emrine aykırı, haram, günah, yanlış, yasak, gayri ahlâkî, faydasız, topluma zararlı, yıkıcı şeyi söylüyorsa işte o şeytan... Şeytanın kışkırttığı, insanlara şeytanın fikirlerini getirip tebliğ etmek için kullandığı bir zavallı… Hiç aldanmamak lazım ve mazeret de olmaz.

Adam diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Ben bilemedim, bu adama kandım." veya "Atalarımızdan biz böyle duyduk. Geleneksel olarak bizim ülkemizde böyle yapılıyordu, öyle yaptım."

Olmaz! Atalarınız da yanlış yoldaysa sen de yanlış yoldaysan; o da cezayı çeker sen de cezayı çekersin.

Ne yapacaksın?

Hakikati öğreneceksin. Yirminci yüzyıldayız. İlmin vasıtaları kolaylaşmıştır; incelersin, incelersin, bulursun. İnsan inceler, inceleyince de bulur. Almanlar, Avrupalılar, Fransızlar, İngilizler, Çinliler, Japonlar... Başka bir toplum içinde, başka bir medeniyetin, irfanın yani kültürün insanı olarak yetiştikleri halde Kur'an okuyarak, hadis okuyarak, İslâm'ı inceleyerek müslüman oluyor. Bak, toplumsal tabuları nasıl yıkıyor? Kendi toplumunun etrafına ördüğü duvarları nasıl yıkıyor? Kabuğu nasıl çatlatıyor? Nasıl aydınlık dünyaya çıkıyor, İslâm'ın güzelliğini anlıyor? Halbuki o terbiyeyi görmedi, başka bir eğitimle yetişti ama aklını kullanıp buluyor.

Hatta şu anda kütüphanemde, gözümün önünde sıralı kitaplar arasında, aslen İngiliz olup da Kur'ân-ı Kerîm'in tercümesini yazmış insanlar var. İngilizdi, başka bir şekilde yetişmişti ama müslüman oldu. Bir de Kur'ân-ı Kerîm'in güzelce mealini hazırlamış. Böyle nice insanlar var, dünyanın her yerinde...

Allah iyi bir kula nasip etti mi, müslüman olur. Allah herkesin iyiliğini sağlayacak şartları göndermiş. Allah'ın rahmeti gökten yağmurun yağdığı gibi bütün insanların üzerine yağar. Ama insanın kabı ters konulmuşsa, kafası tersse o yağmur, o rahmet onun kafasına girmez. Çünkü kafası ters... Tencereyi ters çevirirsen gökten yağan rahmet içine girmez. Tencereyi, tavayı, kazanı, su almak istediğin şeyi yukarıya doğru çevireceksin ki yukarıdan gelen rahmet içine girsin. Kafası ters oldu mu olmaz.

Kul kusurlu hareket ettiği zaman Allahu Teâlâ hazretleri, onun davranışına göre cezasını veriyor. İyi davrandığı zaman da yolunu açıyor, hidayete erdiriyor hatta en makbul insan oluyor. Peygamber Efendimiz'in zamanında da böyle, bu asırda da böyle, her diyarda böyle...

Burada -Avustralya'da- budist iken müslüman olmuş, İslâm toplumunun da yönetiminde yüksek mevkilere yükselmiş, İslamic Council'in -İslâm Meclisi- başkanı olmuş insanlar biliyorum.

Bugün Çinli bir arkadaş anlattı. Çinli bir valinin oğluymuş. Buraya gelmişler, müslüman olmuş. Şimdi o arkadaşa diyor ki;

"Çin'e beraber gidelim de oralardaki şeyleri inceleyelim!"

Yani iyi oldu mu Allah'ın rızasına eriyor. Kötü oldu mu Allah da onun kötülüğüne göre cezasını, belasını veriyor. Allahu Teâlâ hazretleri bizi yolundan ayırmasın. Dinini güzel anlayıp uygulamaya güzel devam etmeyi nasip etsin...

Ramazan geçti, Şevval geldi. Ramazanla kulluk bitmedi. Kulluk ömür boyu devam eden bir husustur. Kulluğa devam edeceğiz; hem de şuurumuzu, aklımızı, mantığımızı kullanarak...

"Falanca gazete şöyle yazıyor. Filanca mecmuada böyle okudum. Falanca şöhretli şahıs böyle dedi."

Yerin dibine batsın. Yanlış fikirler yerin dibine batsın. Mühim olan gerçeklerdir. İnsan gerçekleri bulabilmeli… Kazı yapar gibi, toprağın altından madenleri, cevherleri, mücevheratı, altını, elması, zümrütü, yakutu buldukları gibi insan bulabilmeli!..

İnsanoğlu gerçekleri araya araya ne yüksek seviyelere yükseldi. Bilgisini ne hâle getirdi, ne kadar ilerletti. İnanç bakımından da ilerlesin, geri kalmasın, primitive kalmasın, ilkel kalmasın; taşa, yalana, yanlışa, eğriye, büğrüye tapmasın.

Allah edep nasip eylesin. Edepli oldu mu Allah tevfikini refik ediyor. Edepsizlikten korusun. Cenâb-ı Hakk'a yalvaralım, bizi edepli kul eylesin. Doğru yoldan ayırmasın. Tevfikini refik eylesin. Dünyamızı, güzel hayatımızı mamur eylediği gibi âhirette de imanla göçüp, nimetlerine erip, âhiretimizi de mamur etmeyi nasip eylesin. Cennetiyle, cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin.

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allah nice mübarek günlere, aylara, yıllara, yüksek, mübarek derecelere eriştirsin. Sevdiği kul eylesin, cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin...

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Sayfa Başı