M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm’da Tasavvuf ve Sevgi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bu günlerimizin çalışmalarını düzenleyen, tasarlayan kardeşlerimiz kendi zihinlerinde ön planda olan konuları yazmışlar. Şu anda kağıt yanımda yok ama mesela "Nakşîliğin on bir prensibi, bunların izâhı ve uygulaması" demişler. Yarın için "Avrupa'daki ihvânımızın geleceği, çalışmaları" demişler. Pazar günü için de "İslâm'da Tasavvuf ve Sevgi" demişler.

Bunların sıralanmasına ben şahsen kendim itiraz ettim. Dedim ki;

"Burada bir sıralama yapmak gerekiyorsa, en son sayılanın en başta olması lazım. Önce İslâm'da tasavvuf var mı yok mu, tasavvuf ne, o anlaşılacak. Ondan sonra tasavvufun bir yolu, kolu olan Nakşîliğin 11 prensibi izah edilecek. Ondan sonra da en son gün, buradaki kardeşlerimizin ne gibi çalışmaları olabilir, diye bunun üzerine bir konuşma yapılacak."

Elbette burada -bir mantık sıralamasında- tasavvufla ilgili konuşmanın öne alınması lazım, diye ben bu akşam "İslâm'da Tasavvuf ve Sevgi" diye yazılan ve pazar gününe bırakılan konuyu öne alıyorum.

Muhterem kardeşlerim!

İslâm dinini biliyoruz. Bir insan kısaca; eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû derse bu dine girer. Mesela bir İsveçli İslâm'ı merak ediyor, inceliyor, İslâm'a girecek; ne yapması lazım?

Eşhedü en lâ ilâhe illallah desin, "Ben Allah'ın bir olduğunu; şerîki, nazîri, eşi, benzeri olmadığını kabul ediyorum. Doğru olan budur." desin, "Muhammed-i Mustafâ da O'nun resûlüdür, elçisidir, onu bize Allah göndermiştir, O'nun peygamberi olduğunu tasdik ediyorum." desin; tamam, müslüman olur.

Bu icmâlî imandır. İcmâlî, "çok özet bir şekilde" demek. Müslüman oldu, İslâm gemisine bindi, kendisini kurtardı, uçuruma düşmekten kurtuldu. Tamam...

"Allah bir, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem O'nun elçisi."

İslâm bu.

Peki, İslâm'ın teferruâtı ne, amacı ne, sonucu ne? Bu din ve bütün dinler, ne yapmak istiyorlar? "Din" diye bir içtimâî teşkilat niçin var, niçin olmuş? Asırlar boyu, insanlığın ilk çağlarından beri niye böyle bir yol var? Bu yolun özellikleri nedir? Din nedir? Dinlerin amaçları nelerdir? İslâm dini bu dinlerin içinde hangi noktadadır?

Bu soruların cevaplarını biz müslümanlar biraz bilebiliriz. Çünkü Türkiye'den geldik, az çok İslâm'la ilgili kitaplar okuduk. Annemiz babamız bizi yetiştirdi, bu hususta bizi bilgilendirdi. Allah onlardan razı olsun. Biz de biraz İslâm'ı biliyoruz. Bir hoca kadar bilmesek bile kendimize yetecek kadar biliyoruz. İbadet diye emredilen şeyleri yapıyoruz.

Bu İslâm'ın içinde tasavvuf diye de bir şeyden bahsediliyor. Bazısı da bu tasavvufu çok seviyor. Hayran, bağrı yanık âşık... "Yunus" deyince yüzünde tebessümler yayılıyor. "Mevlânâ" deyince kalbi sevgi doluyor. Böyle meşhur mutasavvıfları, tasavvuf yolunun büyüklerini duyduğu zaman çok seviniyor, memnun oluyor. Onlarla ilgili konular olursa ilgiyle takip ediyor.

Bir de tarikat diye bir şeyler var. Bazı müslümanlar bu "tarikat" denilen içtimâî teşkilatların içine girmişler, "Ben şu tarikattenim..." "Ben de şu tarikattenim..." birbirleriyle konuşuyorlar. Bazıları bu tarikatlere kızıyor, sevmiyor. Lâikler sevmiyor. Tamam, onlar sevmesin. Ama müftüler, vaizler de sevmiyor; bazı müslümanlar da sevmiyor.

Hatta Ramazan'da radyolarda, gazetelerde, televizyon kanallarında tarikatlerin, tasavvufun aleyhinde bir sürü neşriyat yapıldı. Tasavvuf kötülendi, kötülendi, kötülendi... İki-üç şahıs üzerinde; "İşte bunlar mutasavvıf, binâenaleyh mutasavvıflar böyle..." dendi. "Tasavvuf kötüdür, tarikat fenadır. Aman Allah saklasın! Müslümansanız buraya gitmeyin!" gibi şeyler...

Tesirli de oldu. Bu furya, bu propaganda, bu çalışma bazı insanları tasavvufa karşı getirdi. Bazı insanları tasavvuftan çıkarttı, tarikatten çıkarttı. Bazı insanları ürküttü. Gerçekten etkili oldu.

Mesela, bizim tanıdığımız birileri vardı, tanışmıştık, söz vermişti; gelecektik, gidecektik... Ramazan programlarından sonra bizim yanımıza uğramadı. Bizi bir-iki defa havaalanına da getirmişti, arabasına almıştı. Ondan sonra getirmedi...

Demek ki tasavvufun taraftarı var, hasımları var. Tarikatin lehinde olanlar var, aleyhinde olanlar var; sevenler var, kızanlar var; müdafaa edenler var, tenkit edenler var...

"Ya Allah aşkına, bu işin aslı esası, özü nedir? Hocam sen ilâhiyat fakültesi profesörüsün, şu işi bir bilelim bakalım. İslâm'ı bilelim, İslâm'ın içinde tasavvufun yerini, konumunu, durumunu bilelim. Biz de senin anlattıklarına göre bir sonuca varalım."

Tabii, şu ana-temel sözü söylememiz lazım:

Biz müslümanız.

"Müslümanız" dediğimiz zaman müslümanı hıristiyandan, yahudiden, budistten, brahmanistten, daha başka -buralarda yaşayan, duyduğunuz- dinî yollardan ayıran en büyük özelliğimiz ne?

Biz Allah'ın birliğine inanıyoruz. Bu çok önemli! Allah bir; şerîki nazîri yok. Kâinatın, âlemlerin sahibi, rabbi Allah... Biz O'na ibadet ediyoruz, O'na inanıyoruz. el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Âlemlerin rabbi; yerleri, gökleri, yıldızları, ayları, güneşleri, kehkeşanları yani samanyoluları, nebülözleri yaratan, bütün bu âlemin sâhib-i hakîkîsi, yöneticisi Allah'a inanıyoruz. Bunu çok candan, çok severek, çok içten bir inançla benimsemişiz. Allah için canımızı veririz. Allah bizi yarattı; canımızı veririz, malımızı veririz, her şeyimizi veririz. Bu en önemli... Allah'a, Allah'ın birliğine inanıyoruz.

"Başkaları da inanıyor..."

Hayır! İşi iyice birbirinden ayıralım, belli olsun:

God ile Allah aynı değil.

Neden aynı değil?

Çek bir hıristiyanı karşına, God dediği zaman o neyi kastediyor, sor. Maksudu ne, kastettiği ne?

O God dediği zaman Hz. İsa'yı kastediyor; benim düşündüğüm âlemlerin Rabbini düşünmüyor. Jesus -ingilizcedeki teleffauzu neyse- onu düşünüyor, "tanrı" diye ona tapınıyor.

Demek ki o benim inancımda değil, ben onun inancında değilim. Ben Hz. İsa'yı tanıyorum ve seviyorum ama onun gibi değil... O Hz. İsâ'nın tanrı olduğunu sanıyor; ben Allah'ın kulu olduğunu biliyorum. Meryem validemizin oğlu, Allah'ın kulu. Meryem validemiz de Allah'ın kulu. Çok büyük fark var. O müşrik, o Allah'a tam inanamıyor. Allah'ın kullarından bir tanesini tanrı sanıyor. Onun anası, Meryem'i de "tanrı doğuran ana" diye yarı tanrı tanıyor. Allah'ın bir meleğini, Cebrail'i de yine tanrı sanıyor. Trinite diyor, Arapçası teslis... Biz öyle şeylere [inanmıyoruz.]

Yahudiler de bir Yehova tutturmuşlar; sanki Yehova yahudilerin kabile tanrısı gibi... Âlemlerin tanrısı olduğunu kabul edip de bütün insanları kardeş olarak kabul etmiyorlar, bir. İkincisi, âhirete inanmıyorlar; "her şey bu dünyada" filan diye abuk sabuk [inançları var.] O da bize yaramaz.

Budistler; koca göbekli, şişman, bağdaş kurmuş, ablak suratlı Buda'ya tapıyorlar. O da olmaz. Heykelini kendileri yapıyorlar, karşısına geçip kendileri tapıyorlar. Gözümle gördüm; halının üstünde, karşısına geçti, yere secde etti... O yapılmış koca göbekli, çıplak, ablak suratlı heykele eğildi, secde etti. Midem bulandı, ürperdim. O da bize yaramaz.

Brahmanizm de yaramaz.

Burada İsveç'te, Stocholm'de gördük. Ellerine zilleri almışlar, kafalarını tıraş etmişler, [tepesinde] bir tutam saç bırakmışlar. Zilleri çala çala çarşıda tabur hâlinde birileri gittiler geldiler...

"Bu tâife ne tâifesi?" dedim.

"Bunlar Krişna dinine mensup dediler."

Hay Allah müstehakınızı versin! Bunlar da bize yaramaz.

Ben şu kâinatı yaratan, beni yaratan, şu kâinatın sahibi, bu kâinatı yöneten Allah'a inanıyorum. Bizde bu çok kuvvetli bir inanç! Çok sağlam bir inanç, en doğru inanç ve tam doğru inanç! Başkaları ile mukayese bile edilmez!

Bu bir. Biz müslümanız.

Biz bunu güzel anlatırsak bütün kâinat müslüman olur. Yani bütün dünya üzerindeki insanlara bunu güzelce anlatabilirsek hepsi müslüman olur.

Şimdi bir kısmı Müslümanlığa düşman. "Müslüman" deyince -Köpeğin karşısında kedi sırtını kamburlaştırır, tüyleri dikleşir veya kirpinin yanına bir düşman geldiği zaman tüyleri diken diken olur. - tüyleri diken diken oluyor.

Niye kızıyorsun, niye korkuyorsun?

İslâm, Allah'ın razı olduğu din.

İnne'd-dîne inda'llâhi'l-İslâm.

Allah'ın sevdiği din!

Sen Allah'ın sevdiği dine niye kızıyorsun? Ne kusur gördün?

İslâm'ı biliyor musun?

"Yok, bilmiyorum. Yalnız, müslümanlar bana elinde pala, önüne geleni kesen, yerlere kan döken insanlar diye öğretildi. Ben onun için İslâm'a kızıyorum, Müslümanlık'tan da korkuyorum."

Çünkü Avrupa'yı ve Amerika'yı idare eden din teşkilatları bizim gibi doğrudan doğruya açık mantıkla meseleyi ortaya koymuyorlar. Açık mantıkla yenileceklerini bildikleri için minderden kaçıyorlar, İslâm'la kapının arkasından uğraşıyorlar. Doğrudan doğruya karşısına çıkamıyorlar. Müslümanı kötü gösterme dalavereleri yapıp televizyonlarda, radyolarda, okullarda, "Kendi kültürümüzü öğretiyoruz. Hz. İsa bu çam ağacına bu gece inecek, yarın sabah çıkacak..." gibi şeylerle; örftür, kültürdür, yaldızdır, boyadır, balondur, çamdır, pastadır, bilmem nedir diye oyun oynuyorlar. Dincilik oynuyorlar ve İslâm'ı da kötü gösteriyorlar. Doğrudan doğruya mantıkla çıkamıyorlar. Mantıkla İslâm onların karşısına çıktı mı yok oluyorlar, kayboluyorlar, kaçıyorlar. Tarihte bunun misalleri çok... Ne zaman müslümanlarla hıristiyanlar karşılıklı gelmiş bu meseleyi konuşmuşlarsa müslümanlar yenmiş.

Mesela Hindistan'da İngilizler'in düzenlemesiyle, papazlarla müslüman alimler arasında dinî konuları müzâkere ve münâzara etmek için büyük bir toplantı tertiplemişler. Demişler ki;

"Bir tarafa biz geleceğiz, bir tarafa siz adamlarınızı çıkartın, şu meseleleri konuşalım:

1. Tanrı; mâbud, ibadet edilen varlık hakkında siz ne diyorsunuz, biz ne diyoruz, ortaya koyalım.

2. Peygamber; Allah'ın gönderdiği vazifeli kimseler hakkında siz ne diyorsunuz, biz ne diyoruz, bunu müzâkere edelim.

3. Kitap; Allah'ın indirmiş olduğu, vahyetmiş olduğu kitap konusunda siz ne diyorsunuz, biz ne diyoruz?

4, 5, 6, 7... çeşitli konularda [tartışmışlar].

Yenilmişler, münâzaradan kaçmışlar. Kilise papazlara tamim, genelge göndermiş; "Bundan sonra müslümanlarla halka açık konuşma yapmayın, sakın ha!"

Neden?

Yenilirsiniz, dayanamazsınız; müslümanların sağlam inancı karşısında, pırıl pırıl bilimsel mantığı karşısında tutunamazsınız.

Amerika'da oturan Yaşar Bey diye bir mühendis kardeşimiz vardı. Su gibi İngilizcesi var, anadili gibi güzel konuşuyor, herkes hayran kalır. Oradaki İslâmî çalışmaları esnasında bir hahamı, bir piskoposu, bir hocayı halkın huzurunda konuşmaya davet etmişler. Gün tespit etmişler. Salon hınca hınç, tıklım tıklım dolmuş. Haham konuşmuş, piskopos konuşmuş, hoca konuşmuş... Mısırlı bir hocaymış. Sonuç: İslâm'ın zaferi! Ötekilerde bir şey yok; zaten kalmamış, zaten değiştirilmiş. İslâm'ın kesin zaferiyle bitmiş.

Haham konuşmaya başlamış, âhireti inkâr etmiş.

Yahudiliği kendim incelemedim. Ne diye inceleyeyim?

İslâm bana yeter!

Ama haham orada çıkmış, âhiret inancı olmadığını söyleyince piskopos ayağa kalkmış;

"Aziz kardeşim, sen bunu nasıl inkâr edersin? Ahd-i Atik'te..."

-Yani Kitâb-ı Mukaddes'in Tevrat kısmı, birinci bölümünde... Onlar şimdi Tevrat'la İncil'i yan yana [koyuyorlar]. Yahudiler'in ayrı [kitabı] var ama İncil'in başında da Ahd-i Atik var, Tevrat bölümü var.-

"... orada şu âyet var, bu kelime var. Sen âhireti nasıl inkâr edersin?" demiş, kapışmışlar.

Haham âhirete inanmıyor!

Halbuki olur mu? Bu dünya ne ki; işte 70-80 yıl yaşıyor, herkes ölüyor. Olur mu öyle saçma şey?

Demek ki Yahudilik din olmaktan çıkmış.

Tabii, Hıristiyanlık da yanlış inançlara saplanmış, kesin...

İslâm'ın güzelliği gün gibi ortaya çıkmış.

Biz Allah'ın varlığında ve birliğinde, elhamdülillah bilimsel olarak cümle cihanı ikna ederiz. Hatta bizim bir profesör vardı, Arifiye Öğretmen Okulu'nda bir zamanlar hocalık yapmış. Sonra bize geldi, dinler tarihi profesörü oldu. Hikmet Tanyu. Allah rahmet eylesin, mûtekid bir insandı. "Allah'ın varlığını matematik denklemleriyle tahtada ispat ederdim, orada çocuklara anlatırdım." diye söylerdi rahmetli...

Allah fizikle de ispat edilir, matematikle de ispat edilir, kimyayla da ispat edilir, ilm-i hey'et astronomi ile de ispat edilir... Bütün ilimler insanı Allah'a götürür. Tıpla da ispat edilir. İnsanın vücuduna bak, vücudunun teşkilatını gör, yaratılışını gör; küçücük bir hücreden koca bir insan hâline gelişini düşün, oradan bile anlarsın. Tıp da Allah'ın varlığını gösterir, tarih de gösterir; her ilim Allah'ın varlığına götürür.

Alim olan, ilimle ilgisi olan, ilimden nasibi olan, bir de insafı olan bütün alimlerin dönüp geleceği yer İslâm'dır. Avrupalılar, Amerikalılar, Japonlar, Hintliler, -tarih boyunca- papazlar, hahamlar, eğer insaflıysa, eğer hakkı kabul eden insansa müslüman oluyorlar. Misal: Roger Garaudy, Profesör Maurice Bucaille, Muhammed Ali Clay, Amerikan senatosunda senatör bilmem kim...

Niye bu adamlar başka yerlerde yetiştikleri halde müslüman oluyor?

İlimden nasibi var, kalbinde de insafı var. İnsaflı olunca "Bu haklı." diyor.

Peki, niye öteki insanlar müslüman olmuyor?

Biz iyi anlatamıyoruz, yanlış anlatıyorlar; o da iyi incelemiyor, öyle gidiyor işte... İncelese, anlatılsa "Sen haklısın." diyecek.

Biz Avustralya'da çayırda, deniz kenarında cemaatle namaz kılıyorduk. Alman'ın birisi geldi, bizi seyretti. Cemaatle namazı kıldık, bitirdik. "Siz doğru yoldasınız. -Alman, ihtiyar bir adam- Papazlar iyi değil... Ben bütün diyarları dolaştım, Sudan'da bulundum; siz doğru yoldasınız." dedi. Biliyorlar.

Allah'ın varlığı bizde çok önemli. Allah için bir müslüman çok temiz inanca sahiptir, her türlü fedakârlığı yapar; bu bir.

İki; biz Resûlullah Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'e bağlıyız.

Neden?

Allah onu insanlara doğru yolu göstermek ve hak dini öğretmek için göndermiş.

"Daha önce başkalarını da göndermiş."

Göndermiş ama eski zamanlarda gönderdiği için o zaman onları öğrenen insanlar iyi kaydetmediklerinden unutulmuş. Allah her kavme peygamber göndermiş. İbrahim aleyhisselâm'ı gönderen o...

Biz öyle bir Peygamber'e sahibiz ki "Bütün peygamberler benim kardeşimdir." diyor. Hepsine saygı gösteriyor; Âdem aleyhisselâm'a, Nuh aleyhisselâm'a, İbrahim aleyhisselâm'a, İsmail aleyhisselâm'a, Yakub aleyhisselâm'a, Yusuf aleyhisselâm'a, İsa aleyhisselâm'a; hepsine sevgimiz, saygımız var.

Nereden belli?

Biz çocuklarımıza bunların isimlerini koyarız. Yusuf... Kaç tane Yusuf isminde tanıdığınız vardır. Musa, İsa, İbrahim, İsmail... Şimdi şurada bile kaç tane İsmail vardır... Meryem... Kaç tane müslüman Meryem vardır.

Neden?

İslâm öyle güzel bir din ki tarihi birleştiriyor, bütün dinleri birleştiriyor, bütün dinlerin doğru olan taraflarını gösteriyor.

Muhammed-i Mustafâ bizim peygamberimiz. Onun için de canımızı veririz.

Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! "Canım da feda olsun sana ey Allah'ın Resûlü, canımdan çok sevdiğim anam babam da sana feda olsun!"

Her şeyi feda ederiz.

Peygamber sevgisi de çok önemlidir. Zaten bir insan Peygamber'i sevmese, Peygamber'e bağlanmasa, Peygamber'i dinlemese İslâm'ı öğrenemez.

Kimden öğrenecek, nereden öğrenecek? Allah kendisine özel kitap mı indirecek?

Hayır! Genel olarak insanlara peygamber göndermiş. Onun için o Peygamber'e de sevgimiz, saygımız sonsuz...

Bizi öteki dinlerden ayıran özellikleri sayıyoruz.

Üçüncüsü; Allah'ın kitabına bağlılığımız çok ileri seviyede! Yere kondurmayız, öpüp başımıza koyarız. "Kur'an" deyince onun için de canımızı veririz.

Bu üç şey yetiyor zaten... Resûlullah'a bağlandın mı sünnetini kabul etmiş oluyorsun, Kur'an'a bağlandın mı Kur'an'ın içindeki bütün hükümleri, şeriati kabul etmiş oluyorsun; bitiyor.

Onun için bizim ana, temel, esas olan [inancımız] bu: Allah'a inanıyoruz. Resûlü Muhammed-i Mustafâ'ya inanıyoruz, ona bağlıyız. Resûlüne indirdiği bir harfi bile değişmemiş olan Kur'ân-ı Kerîm'e bağlıyız. Kur'an yolundayız.

Bunu niçin söylüyorum?

Biz Kur'an yolundayız, Resûlullah'ın sünneti yolundayız. Bu iki şey belirleyici. Yani "Allah'ın yolundayız" dediğimiz zaman nereden belli olacak?

Allah'ın yolunda olduğumuz, Kur'an Allah'ın kitabı, kelâmı olduğundan Kur'an'a bağlılığımızdan belli olacak.

"Ben Allah'ı seviyorum. Ben Allah'a bağlıyım..."

Bağlısın ama Allah neyi nerede nasıl söylemiş?

Kur'an'da söylemiş.

O halde Kur'an'a bağlılık, Allah'a bağlılığı elle tutulur, gözle görülür, ispat edilir hâle getiriyor.

Bir adam "Ben Allah'ı seviyorum, Allah yolundayım." diyor da Kur'an'a aykırı işler yapıyorsa ona güleriz, inanmayız. "Ne biçim Allah'a inanan insansın? Sen Kur'an'ı dinlemiyorsun, içki içiyorsun, kumar oynuyorsun, şu günahı işliyorsun, bu günahı işliyorsun. Bunlar Kur'an'da yok, sen bu olmayan şeyleri yapıyorsun. Namaz kılmıyorsun, oruç tutmuyorsun, hacca gitmiyorsun. Allah Allah... Allah Kur'an'da bunları emrediyor, niye tutmuyorsun?" deriz.

Hatta Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda âyet var. Peygamber Efendimiz'in zamanındaki yahudi ve hıristiyan insanlar Peygamber Efendimiz'e tâbi olmak istememişler. Demişler ki;

"Bizim yolumuz iyi, bizim peygamberimiz var. Biz Musa'ya tâbiyiz, İsa'ya tâbiyiz."

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Musa aleyhisselam şu anda aranızda olsaydı, sağ olsaydı bana tâbi olurdu. İsa aleyhisselam şu anda sağ olsaydı bana tâbi olurdu. Bu devir benim devrim, Allah beni peygamber gönderdi. Eğer Musa aleyhisselâm'ı seviyorsanız bana tâbi olacaksınız. İsa aleyhisselâm'ı seviyorsanız bana tâbi olacaksınız. Şimdi Allah beni gönderdi. Her peygamberin devri daha sonra bir başka peygamber gelince tazeleniyor, bitiyor. 'Artık buna uyun!' demek oluyor, onun için bana uyacaksınız!"

Onun için, Allahu celle celâluhû Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki;

Bismillahirrahmanirrahim.

Kul in küntüm tuhibbûna'llâhe fe't-tebiûnî yuhbibkümü'llâhu ve yağfir leküm zünûbeküm vallâhu ğafûru'r-rahîm. "Ey Resûlüm! O senin karşına dikilip de; 'Bizim dinimiz iyi, biz kendi peygamberimize bağlıyız. Biz sana uymayız. Biz Allah'ı seviyoruz, Allah bizi seviyor.' diye boşuna iddia eden insanlara de ki; 'Eğer Allah'ı seviyorsanız; ben Allah'ın resûlüyüm, Allah beni gönderdi. Mucizeler var, ispat edebilirim. Ben Allah'ın peygamberiyim. Bana tâbi olun! O zaman Allah da sizi sever, günahlarınızı da bağışlar.'"

"Ama bana tâbi olmazsanız, 'Ben İsa'nın yolundayım.' 'Ben Musa'nın yolundayım.' demek sizi kurtarmaz! Çünkü o yolları bozmuşsunuz. Sizin dedeleriniz bozmuş, raydan çıkartmış, yoldan çıkartmış. Put çıkartmışsınız ortaya, haç çıkartmışsınız; yoktu. Şarap çıkartmışsınız; yoktu. İsa aleyhisselâm'ın demediği şeyleri ortaya çıkartmışsınız; onun zamanında yoktu. Onun için sizin 'Allah'a inanıyoruz, Allah'ı seviyoruz, Allah bizi seviyor.' demeniz doğru olmaz; bana tâbi olacaksınız!" demiştir.

Peki kendisine tâbi olanlar niye Peygamber Efendimiz'e tâbi oldular?

Yakından gördüler, tanıdılar, bildiler, mucizelerini gördüler; kesin olarak onun Allah'ın peygamberi olduğunu anladılar. Onun yanında toplandılar, onun için canlarını verecek hâle geldiler.

Biz de hadislerini okudukça, İslâm tarihini okudukça anlıyoruz. Resûlullah'a bağlanan insanların ne sebeple, ne duygularla bağlandığını seziyoruz. Biz de onun zamanında yaşasaydık biz de onu tercih ederdik. Ölsek, işkence görsek, müşrikler bizi götürseler, "Dön dininden, dönmezsen seni öldürürüz!" deseler -onlar dönmediler- herhalde biz de dönmezdik. Kesin bunlar...

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Biz Kur'an'a tâbiyiz ve Resûlullah'ın sünnetine tâbiyiz.

Dedelerimiz bu işi ölçmüşler, biçmişler, yolu tutturmuşlar. Ben ecdâdımızı da çok seviyorum, çok dualar ediyorum. Esası çok kesin olarak ortaya koymuşlardır:

Kur'an bir şeyi söylüyorsa tutacağız, Resûlullah bir şeyi tavsiye etmişse tutacağız.

Çok güzel!

Kur'an ne dediyse yapmışlar, Resûlullah Efendimiz ne dediyse yapmışlar, neyi "yapmayın" demişse yapmamışlar, bırakmışlar.

"Şu günah!"

"Peki, bıraktım."

"Şu haram!"

"Peki, yapmayacağım." demişler.

Elhamdülillah elimizde basılı, Allah'ın 600 küsur sayfa âyetlerini, emirlerini ihtivâ eden Kur'an, Kelâm-ı Kadîm, Allah'ın kelâmı var... Ne güzel! Kaybolmamış, bozulmamış. Peygamber Efendimiz'e iner inmez, taze taze etrafındaki vahiy kâtipleri tarafından anında hemen yazılmış.

Onun için biz Kur'an'ın ehliyiz. Allah'a inanmışız, Allah'ın kelâmı Kur'an'a bağlıyız. Resûlullah'a bağlanmışız, Resûlullah'ın sünnetine tâbiyiz, Resûlullah'ın sünnetine uyuyoruz.

"Hocam, şimdi bu asırda herkes sakalını, bıyığını buldozerle dümdüz kesiyor; sen niye bu sakalı bıraktın?"

Sünnet diye bıraktım.

"Başına bu bezi niye sardın?..

Sünnet diye sardım.

Her şeyimiz böyle... Bizi şu görüntümüzle yapan, bize şeklimizi veren Peygamber Efendimiz, Kur'ân-ı Kerîm; Kur'ân-ı Kerîm'in emirleri, Peygamber Efendimiz'in [tavsiyeleri.] Biz esas itibariyle buyuz işte... Kur'an'ı yaşamak, Peygamber Efendimiz'in tavsiyelerini tutmak yeter. Onu yapıyoruz. Kur'an yolundayız, Peygamber Efendimiz'in sünnetini uygulama yolundayız.

"Efendim, herkes öyle söylüyor..."

Herkes öyle söylüyor ama söylediğini yapmıyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında kravat var mıydı?

Yoktu.

Diyanet İşleri başkanı kravat takıyor. Hem de kravat başka milletlerin bir işareti olduğu halde...

Peygamber Efendimiz sakallı; bunlar sakal bırakmıyor. Peygamber Efendimiz şöyle yapmış, böyle yapmış; bunlar yapmıyor. Peygamber Efendimiz, "Günde yüz defa estağfirullah çekin, ben de çekiyorum." demiş; bunlar çekmiyor. Biz Peygamber Efendimiz'in tavsiyelerini tutuyoruz; bunlar tutmuyor.

Razıyız; Kur'an ne dediyse uyalım, Resûlullah ne söylediyse yapalım.

Yapmayan onlar; yapan biziz.

İmâm-ı Gazzâlî, -kendisi hakîm, filozof, mütefekkir ya- zamanındaki bütün inanç sistemlerini ve fırkaları yani inanç gruplarını, zümreleri incelemiş;

"Kur'ân-ı Kerîm'e ve Resûlullah'ın sünnetine en uygun yaşayan insanlar olarak dervişleri, sûfîleri gördüm." diyor.

Ötekiler kaytarıyorlar, kıvırttırıyorlar, sapıttırıyorlar, ihmal ediyorlar, gevşek duruyorlar, tam yapmıyorlar.

Tam yapan kim?

Takvâ ehli, âhiret ehli, ihlâs ehli mübarek insanlar.

Bu, İmâm-ı Gazzâlî'nin tespiti.

Siz de inceleyin, dinî zümreleri inceleyin, aynı şeyi göreceksiniz. Tarihte bu böyle olduğu gibi şimdi de böyle...

Biz bu tarz ile yürürken bazıları bizim bu hâlimize kızıyorlar;

"Bu kadar müslüman olma!"

Tansu Çiller diyor ki;

"Türk askeri dindardır, Türk komutanları dinsiz değildir. Komutanlar dindardır."

İyi dindar ama niye İmam-Hatip okullarına kızıyor; kapatmaya, azaltmaya çalışıyor? Niye Kur'an kurslarına taktı kafayı da 1500 tanesinin kapatılmasına sebep oldu?

Kur'an kursları bize hiç batmıyordu... Var mı içinizde hiç Kur'an kurslarından şikâyetçi olan bir kimse? Kur'an kursları batan bir insan var mı içinizde?

Yok... Bize batmıyor da onlara niye battı?

Gözüne battı, vicdanını rahatsız etti, Kur'an kurslarını kapatmaya karar verdiler.

Bizi niye rahatsız etmiyor da onları rahatsız ediyor?

Çünkü biz Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda yürüdüğümüz için, Kur'ân-ı Kerîm'i kim öğretirse öğretsin -ruhsatlı ruhsatsız vız gelir- memnun oluyoruz.

Bu meyhaneler ruhsatlı da biz onlardan razı mıyız?

Bütün meyhaneler ruhsatlı... İdareden, belediyeden, valilikten ruhsatı almışlar.

Ruhsatlı diye biz o meyhanelere razı mıyız, kumarhanelere razı mıyız?

Razı değiliz!

Ruhsatsız diye Kur'an kurslarına düşman mıyız?

Değiliz!

Neden?

Biz Kur'an yolunda yürüyoruz da ondan. Onlar yürümüyor.

Bunlar kalkmışlar diyorlar ki;

"İslâm'da tasavvuf yoktur. İslâm'da tarikat yoktur."

Yalan söylüyorlar! Yalan söylediler! Mübarek Ramazan ayında bütün Ramazan boyu yalan söylediler.

Kimler yalan söyledi?

Tarikatle, tasavvufla, dinle imanla ilgisi olmayan insanlar...

Bir tanesi çıktı;

"Dört aydır bu iş için çalışıyoruz." dedi.

Meğer kimmiş bu adam?

Porno yayınlar yayınlamakla tanınmış bir herif-i nâşerifmiş.

Porno yayın ne demek?

"Müstehcen" demek; "çirkin, günah" demek...

Bak kimler karşımıza çıkıyor, ne yalanlar söylüyorlar...

"Dinime dahleyleyen bari müselman olsa!" demiş şair... Dinime çatan bari müslüman olsa da, "İyi Müslümanlık yapmıyorsunuz!" dese... Zaten kendisi porno yayıncı...

Öteki ortaya çıkarttıkları insanların da ajan olduğu ortaya çıktı... Kuklaları, ajanları çıkarttılar, kendi boyadıkları kuklalarla İslâm'ı, tasavvufu, tarikati kötülemeye çalıştılar.

Bu fiilî durum ayrı da... Kalktı Diyanet İşleri başkanı da dedi ki;

"İslâm'da tarikat yok. Peygamber Efendimiz'in zamanında tarikat yoktu."

Ben de o zaman dergide yazdım, dedim ki;

"Peygamber Efendimiz zamanında diyanet teşkilatı da yoktu."

Var mıydı? Diyanet teşkilatı var mıydı, Diyanet İşleri başkanı var mıydı?

O da yoktu.

İhtiyaçtan çıkıyor. Veyahut dinin emrettiği şeyleri yapacağız derken oluşuyor. Yoksa "yok" demek mühim değil.

Aynı lafı [mezhepler için de] söylüyorlar.

Ben Kâbe'de namaz kılıyorum, adam geliyor;

"Böyle yapma!"

Neden yapmayacakmışım?

Ben Hanefî mezhebindenim. Hanefî mezhebine uygun olarak bu böyle yapılır, ondan yapıyorum.

"Peygamber Efendimiz zamanında Hanefîlik yoktu!"

Yoktu ama mecburiyetten oluştu. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini yorumlamaktan, "Bunun mânası budur." diye bir anlayış olarak Hanefî mezhebi ortaya çıktı. Şafiî, Mâlikî, Hanbelî; "Hepsi hak." diyoruz, bir şey demiyoruz da "Şu kanaat doğrudur." diyoruz.

Misal vereyim:

Biz Kâbe'nin karşısında dört-beş arkadaş sıralandık, Kâbe'ye yakın bir yerde ikindi namazını kıldık. İmam es-selâmu aleyküm ve rahmetullah derken biz de es-selâmu aleyküm ve rahmetullah dedik. Benim dört-beş adım ötemden bir gürültü koptu. İhtiyar, sakallı bir adam fena halde bizim arkadaşları azarlıyor, bangır bangır bağırıyor;

"Niye imamla beraber selam verdiniz?" diyor.

Ne yapacakmışız?

Duracakmışız; imam es-selâmu aleyküm ve rahmetullah diyecekmiş, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah diyecekmiş, ondan sonra biz es-selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah diyecekmişiz. Bundan dolayı bizim arkadaşlarla kavga ediyor...

Biz deminden beri imam ne diyorsa hep onun yaptığını yapıyoruz; onunla beraber, Allahu ekber diyor, semia'llâhu li-men hamideh diyor, rabbenâ ve leke'l-hamd... her şeye uyuyoruz; es-selâmu aleyküm ve rahmetullah deyince de dönmüşüz. Nesine kızıyorsun, bangır bangır bağırıyorsun?

Ben neden olduğunu biliyorum. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

İzâ selleme'l-imâmu fe-sellimû. "İmam selam verdi mi siz de selam verin." diyor.

Biz de onun için es-selâmu aleyküm ve rahmetullah deyince selam veriyoruz. Başından beri uyduğumuz imama orada da uyuyoruz. Bizimki normal, vicdanımız rahat...

Onlar, belki imam sehiv secdesine varır diye başka mezheplerinin [kanaatinden] dolayı, "Bekle bakalım ne yapacak, ondan sonra uy." diyorlar.

Benim [uygulamam] Peygamber Efendimiz'in [tavsiyesine] uygun...

Buna benzer şeylerden farklar olmuş ama işte hadisi anlayıştan fark olmuş. Benim yolum doğru elhamdülillah, bir şikâyetim yok...

Ben böyle dedim. Bu sefer bana bağırdı:

"Peygamber Efendimiz'in zamanında Hanefîlik, Şafiîlik yoktu!"

"Peki Hanefîlik, Şafiîlik yoksa bana ne karışıyorsun? Benimki yoksa seninki de yoktu! Sen neyin kavgasını yapıyorsun o zaman?"

Mantıksız... Bana itiraz ediyorsa ben de ona itiraz ederim. O zaman o da şaşırır kalır.

Hâsılı, "Peygamber Efendimiz'in zamanında tasavvuf var mıydı, yok muydu?" Diyanet İşleri başkanı [olmadığını] söyledi. Bizim şimdi burada cevap vermemiz lazım. Cevabı Türkiye'de verdik de, burada da vermemiz lazım. Tabii ispat etmemiz lazım. O bir şey söylüyor, o olmadığını ispat etsin; ben bir şey söylüyorum, ben de olduğunu ispat edeyim. İspat lazım. Çünkü ihtilaf oldu; Diyanet İşleri başkanı başka bir şey söyledi, biz de öyle söylemiyoruz.

Şimdi ben sıralamaya başlayayım:

Tasavvuf yolu ne yoludur?

Takvâ yoludur. Allah'tan korkmak yoludur.

Tasavvuf takvâ yolu değil midir? Müttakîlik yolu değil midir? Allah Kur'ân-ı Kerîm'de nice nice âyetlerde; "Ey iman edenler! Takvâ ehli olun, Allah'tan korkun!" demiyor mu?

Demek ki ben Kur'an'ı uyguluyorum.

Tasavvuf yolu ne yoludur?

"Tasavvuf deyince hocam hemen ilk aklıma gelen tesbih oluyor, zikir oluyor."

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ve'zkür'isme rabbike bükreten ve esîlâ. "Allah'ın adını sabah akşam zikret!"

Yâ eyyühe'llezîne âmenü'zküru'llâhe zikren kesîrâ. "Ey iman edenler! Allah'ı çok zikredin." demiyor mu?

Tamam, ben Allah'ın emrini tutuyorum.

Gel bakalım; sen Allah'ı zikrediyor musun, tesbihin var mı? Biz oturup Allah Allah... diye Allah'ı zikrediyoruz; sen yapıyor musun? Peygamber Efendimiz'in zamanında tasavvufun olmadığını sen nereden çıkarttın?

Bak zikir varmış, takvâ da varmış.

"Tasavvuf" deyince başka ne akla geliyor?

Nefsin, nefs-i emmârenin terbiye edilmesi... Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri;

Kad efleha men zekkâhâ ve kad hâbe men dessâhâ. "Kim nefsini terbiye ederse, zabt u rabt altına alırsa felah bulur; nefsini terbiye etmezse helâk olur, mahvolur." demiyor mu?

Diyor.

Nefsin terbiyesine işaret etmiyor mu?

Ediyor.

Tasavvuf nefsi terbiye etmek için, dervişi nefis terbiyesine yetiştiriyor.

Siz nefsin terbiye edildiğini tasavvuftan başka nerede gördünüz?

Yok.

Nefis nasıl terbiye olacak?

İnsanın nefs-i emmâresi, azgın nefsi, kibirli nefsi, kendini beğenmiş, tembel, kötülüklere meyilli...

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.

Tasavvuf onu yapıyor. Müslümanları nefis terbiyesinden geçiriyor, tornadan geçiriyor, eğitiyor. Nefsini terbiye ettiriyor.

Yunus Emre'nin tekkesine, şeyhine nasıl hizmet ettiğini duymadınız mı? Aziz Mahmud-u Hüdâyî hazretlerinin şeyhi Üftâde hazretlerinin terbiyesinde nasıl terbiye olduğunu duymadınız mı?

Nefis terbiyesi de Kur'ân-ı Kerîm'de varmış.

"Tasavvuf" deyince başka ne hatıra geliyor?..

Dervişler bir kenara çekiliyor; Allah Allah... diyor, zikrediyor.

Sen bunu mu ayıplıyorsun?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hira mağarasına çıkıp da günlerce orada kalmadı mı?

Hz. Hatice validemiz eline yiyecek [kabını

çantasını] alıp da yanına kadar bazen çıkıp yiyecekleri bırakırdı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz orada günlerce ibadet ederdi.

Sen tek başına kalıp da Allah'ı zikretmenin, halvet olup da Allah demenin Peygamber Efendimiz'in zamanında olduğunu görüyorsun da niye "Tasavvuf Peygamber Efendimiz'in zamanında yoktu." diyorsun? Nasıl diyebilirsin?

Peygamber Efendimiz toplumu terk etmiş, Hira mağarasına çekilmiş. Öyle bir mağara ki çıkmak için bir buçuk saat uğraşmak lazım! Herkes çıkamaz. Birisi gelip de; "Selâmun aleyküm yâ Muhammed! Nasılsın, iyi misin? Seni özledim de geldim." diyecek bir yer değil; çok zor bir yer... Orada, hiç kimsenin kendisini rahatsız edemeyeceği bir yerde Peygamber Efendimiz günlerce ibadet ederdi.

Hatta o zamanın halkı Peygamber Efendimiz'in bu alışılmamış hâline ne derlerdi?

Allah için yaptığını biliyorlardı:

Aşıka Muhammedün rabbehû. "Muhammed Rabbi'ne âşık oldu."

"Âşık oldu da mecnun gibi dağın tepesine çıkıyor." dediler.

İşte tasavvuf bu...

Demek ki Peygamber Efendimiz Hira mağarasına çekildiği gibi, onun o hâlini tâkiben müslüman tasavvufta

tarikatte uzlete, halvete çekilip çalışıyor. Allah Kur'an'da zikri emrettiğinden eline tesbihi alıp zikrediyor. Allah "Nefsi terbiye etmek gerekir." buyurduğundan Allah'ın rızasını kazanmak için nefsin terbiyesine çalışıyor.

Başka?

İnsanın ahlâkının güzel olmasını, kötü huyları bırakmasını Kur'ân-ı Kerîm birçok âyetlerde emrediyor. Mesela:

Ve lâ yağteb ba'duküm ba'dâ. "Biriniz ötekisini gıybet etmesin!" diyor.

Ahlâkî emirleri var. "Sabret" diyor. Merhametli olmayı tavsiye ediyor. " Ahlâk" dediğimiz, "güzel huylar" dediğimiz şeyleri Kur'ân-ı Kerîm müslümanlar yapsın diye tavsiye ediyor. Tasavvufta da güzel ahlâk öğretiliyor, kötü huylar bıraktırılıyor.

Demek ki "tasavvuf" deyince akla gelen ne varsa Peygamber Efendimiz'in zamanında var, Kur'ân-ı Kerîm'de var ve Peygamber Efendimiz de ashâb-ı kirâm da bunu uygulamışlar.

Peki, o zamanın insanları bu hâle ne derlerdi?

Buna "ihsan" derlerdi.

İhsan ne demek?

Peygamber Efendimiz söylüyor:

el-İhsânu en ta'buda'llâhe ke-enneke terâhu fe-in lem tekün terâhu fe-innehû yerâke.

"İhsan Allah'ı görüyormuş gibi O'na candan ibadet etmektir. Çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor."

"Madem Rabbim beni görüyor, madem Rabbim her yerde hâzır ve nâzır; ben O'nu görüyormuşum gibi, O'nun huzurundaymışım gibi ibadet etmeliyim!" diye, müslümanın böyle kulluk yapmasını hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

O halde "tasavvuf" denilen şey ne ise, nelerden meydana geliyorsa, onların hepsi Peygamber Efendimiz'de varsa, Kur'ân-ı Kerîm'de varsa; tasavvuf Peygamber Efendimiz'in zamanında vardır, sahâbe-i kirâmın üzerinde vardır. Ama adı tasavvuf değil de ihsan yoludur, zühttür.

Zühd ne demek?

Dünyayı gözünde büyütmemek, dünyaya meyletmemek, âhireti düşünmek, âhiret için çalışmak, tokgözlü olmak, açgözlü olmamak, hırslı olmamak...

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Peygamber Efendimiz mutasavvıfların önderiydi, serveriydi, şâhıydı. Mutasavvıflar Peygamber Efendimiz'in hayatını tatbik eden insanlar oldukları için, tam onun gibi yapmak istedikleri için öteki müslümanlardan farklı görünüyorlar. Herkes de onlara hayret ediyor. İşte Peygamber Efendimiz'in yaşayışı o, onun için onlar mutasavvıf diye ayrılmış.

Ötekisi yaşamıyor ki... Ötekisi sarayda çalgıları çaldırtmakta, çengileri oynatmakta... İlk devirde başlamış; saraylarda keyifler, zevkler, sefalar... Resûlullah'ın asr-ı saadetinde yapmadığı şeylerin yapılması Emevîler'de başlamamış mı?

O zaman başlamış.

Saraylar var mı? İsraf var mı? Keyif, zevk sefa var mı?

Yok.

O zaman başlamış.

Var mı orduya dayanıp halka şöyle yapmak, böyle yapmak?..

O zaman başlamış.

Demek ki onlar ayrılmışlar. Resûlullah'ın yolundan ayrılan; o yöneticiler, o devrin zenginleri, o devrin dünya ehli insanları...

Resûlullah'ın yolunda yürüyenler; zühd yolundan, ihsan yolundan, takvâ yolundan yürüyen insanlar "mutasavvıf" diye adlandırılmış.

"Peki hocam, hepsini anlar gibi olduk da; bir tane şeyh çıkıyor ortaya, müritler de bunun önünde eğiliyorlar, kalkıyorlar, elini öpüyorlar, eteğini öpüyorlar... Bu nereden çıktı? Bu da mı vardı?.."

Evet, bu da vardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ashâbı ile bu durumdaydı. Peygamber Efendimiz ashâbını böyle terbiye ediyordu. Peygamber Efendimiz sarayda oturup, kürsüde oturup İslâm'ı konferans tarzında anlatıp çekilip gitmiyordu. Halkla beraber idi, halkın içindeydi, halkın insanıydı. Hatta fukarâyı seviyordu, fakirlerle beraber olmayı seviyordu. Onlarla otururken kalkarken tavsiye ediyordu: "Bak böyle yapmayın, yanlış olur, günah olur. Şöyle yapın, böyle yaparsanız iyi olur." diye onları eğitiyordu, terbiye ediyordu.

[Müslümanlar] aile gibiydi.

Mesela bir çocuk terbiyeli ise diyoruz ki;

"Ailesinden, annesinden güzel terbiye almış. Ev terbiyesi, ana terbiyesi kuvvetli..."

Neden?

Yatarken, kalkarken anne baba çocuğu evin içinde her hâlini, her kusurunu görüyor, yetiştiriyor. İyi yetiştirirse "Anasından babasından iyi terbiye almış." diyoruz.

Bu mekteptekine benzemiyor. Çünkü mektepte hocası sınıfa giriyor, sıraya oturmuş çocukların yanına geliyor: "Susun bakayım çocuklar! Cetveli avucunuza vururum ha! Şu derse çalışın, akşam şu ödevi yapın! Kalk bakalım, söyle bakalım! Bildin, bilemedin... Şu notu aldın, bu notu aldın..." Bu terbiyede yetmiyor. Terbiye için beraberlik lazım, aile terbiyesi gibi...

Peygamber Efendimiz de müslümanları nasıl yetiştirdi?

Aile terbiyesi gibi... Ashâbını etrafına topladı, asr-ı saadette muhabbetli bir zümre olarak yaşadılar. Beraber yaşadılar; oturdular, kalktılar, namazı beraber kıldılar, hayatı beraber sürdüler. Her andaki duruma göre Peygamber Efendimiz onları yetiştirdi.

Nasıl yetiştirdi?

Öyle güzel yetiştirdi ki, öyle terbiyeli yetiştirdi ki ashâbı yıldız gibi; hangisini tutsa insan, hangisine baksa doğru yolu bulur.

Ashâbî ke'n-nücûmi. "Benim ashabım yıldızlar gibidir." Febi-eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm. "Hangisine uysanız, hangisinin eteğine yapışsanız, hangisinin izinden gitseniz hidâyet bulursunuz."

Neden?

Güzel yetiştirdi.

Hz. Ömer halife olduğu zaman Medine-i Münevvere'den Mekke-i Mükerreme'ye gitmeye karar vermiş. Yanına bir-iki arkadaş almış, beraber gidiyorlar. Ne üzerinde şatafatlı emîrü'l-mü'minîn uniformaları var, ne de önünde arkasında şatafatlı askerler var... Gariban, perişan kılıklı üç kişi gidiyorlar.

Hz. Ömer'in abasında, üzerindeki elbisesinde kaç tane yaması vardı, meşhur; tarih kitapları yazıyor. Öyle şatafatlı insanlar değillerdi.

İslâm'ı, bu şatafatı çıkartan insanlar bozdu!

İslâm'da şatafat var mıydı, ey Diyanet İşleri başkanı? Uniforma var mıydı, lüks var mıydı? Niye bunlara "yoktu" demiyorsun?

Ama tasavvuf üzerine hücum olduğu zaman, "İslâm'da tasavvuf, tarikat yoktu." diye çıkıp onlara destek oluyorsun?!

İslâm'da şatafat var mıydı? Mercedes araba var mıydı? Mercedeslere kurulup sefa sürmek var mıydı? Devlet adamlarının milletten kopması var mıydı?..

Peygamber Efendimiz mütevâzı yaşadı. Halife, emirü'l-mü'minîn Hz. Ömer Kudüs'e yaya gitti. Kölesini deveye bindirdi de Kudüs'e paçaları sıvalı olarak girdiler. Şatafat yoktu.

Mekke-i Mükerreme'ye giderken yolda bir ağacın gölgesinde gölgeleniyorlar. Unvan yok, asker yok, şatafat yok...

Bak burada iki şey var: Eskiden bir yerden bir yere iki-üç kişi gidemezdi.

Neden?

Yolunu keserlerdi, soyarlardı. İslâm gelmiş, o bedevî insanları adam etmiş; yol kesmek yok artık, haydutluk yok, harâmîlik yok...

Oturdular orada, dinleniyorlar. Çoban gördüler, sürü gördüler. Çobana dediler ki;

"Şuradan bize bir kuzu sat."

Kesecekler, yiyecekler. Yolcu, ne yapsınlar...

Dedi ki;

"Satamam. Ben çobanım, sahibi değilim. Sahibim bana öyle selâhiyet vermedi, koyunları satamam!"

Hz. Ömer'in aklına imtihan etmek geldi. Dedi ki;

"Canım ne olacak, bir koyun ver de keselim; sayısını fark ederse sahibin, 'Kurt yedi.' dersin, 'bilmiyorum' dersin."

O çoban ne dedi Hz. Ömer'e?

Hz. Ömer imtihan için söylüyor, "Bakalım ne yapacak?" diye...

O dağ başındaki çoban ne dedi?

Karşısındakinin Hz. Ömer olduğunu, emîrü'l-mü'minîn, halîfe-i Resûlullah olduğunu bilmiyor.

"Peki patronu kandırdık ama Allah'ı nasıl kandırırız? Allah kanar mı? Allah her şeyi biliyor!" dedi.

Bak, dağdaki çobanı İslâm nasıl yetiştirdi?

Dağdaki çoban bu; şehirdeki talebe değil, şehirdeki alim değil. Dağdaki çoban Allah'tan korkmaya başladı, yalan söylememeye başladı, haksız iş yapmamaya başladı.

Hz. Ömer Medine-i Münevvere'de geceleri devriye gezerdi...

Devlet başkanı devriye gezer mi?

O gezerdi.

Devlet başkanlarının sırtüstü yatıp keyif çatıp [vakit geçirmesi] Peygamber Efendimiz'in zamanında yoktu

Hz. Ömer kendisi devriye gezerdi. Emîrü'l-mü'minin idi, birisini gezdirtebilirdi. Hz. Ömer kendi yazısını yazacağı zaman devletin mumunu söndürürdü, kendi mumunu yakardı. "Ne olacakmış canım, işte devlet veriyor." demezdi!

Hz. Ömer sokaklarda dolaşırken, bir evin önünden geçerken ses duydu.

Annesi kızına bağırıyor:

"Kızım!"

"Evet anne, ne var?"

"Demin bakraca sütleri sağmıştın ya, onun içine biraz su kat."

"Ama anne, emîrü'l-mü'minîn, hâlife 'Sütlere su katmayın, ne sağdıysanız onu satın!' demedi mi?.."

"Canım, kızım, şimdi bırak, gecenin yarısında evin içinde Halife Ömer nereden bilecek?"

Ama Allah, Halife Ömer'i dışarıya getirtti, o bu lafları duyuyor.

"Anne, Halife Ömer bilmiyor ama Allah görmüyor mu?"

Dikkat edin; kız annesinin sözünü dinlemiyor. "Anne, emîrü'l-mü'minîn -Halîfe-i Resûlullah Ömerü'l-Fâruk radıyallahu anh- 'Süte su katmayın!' dedi. Allah'ı kandıramayız. Hz. Ömer görmese bile olmaz, ona hıyanet etmek yakışık almaz." diyor, annesinin sözünü dinlemiyor.

Bak, kız nasıl yetişmiş, İslâm nasıl terbiye etmiş!

Nasıl oldu bu?

Peygamber Efendimiz halkın arasındaydı, onlarla konuşuyordu, imanı öyle öğretiyordu.

Hz. Ömer o evi peyledi, işaretledi, kafasına koydu; "Şu sokağın ucundaki şu ev..."

Ne yaptı ertesi gün?

O evin kapısını çaldı; "Allah'ın emriyle Peygamber'in kavliyle bu evin kızını oğluma istiyorum!" dedi.

Kızı görmedi, kızın boyunun ölçüsünü bilmiyor, enini boyunu bilmiyor, saçının gözünün rengini bilmiyor.

İbret alın, dikkat edin!

Şimdi, fabrikadan mal sipariş eder gibi, mal alır gibi kız ararken; "Adı Hatçe olsun, gözü gökçe olsun, malı çokça olsun, aklı kıtça olsun..." bir sürü şart sayıyorlar.

Bak, hiç kızı görmedi. Görmedi ama akşam kızın "Allah duymuyor mu, Allah bilmiyor mu?" dediğini duydu. "Bu evin kızını oğluma istiyorum!" dedi.

Ya sakat idiyse kız?.. Ya çok çirkin idiyse, ya kambur idiyse, ya topal idiyse, ya çolak idiyse, ya hasta idiyse?..

Olsun, takvâsı var ya, Allah'tan korkuyor ya... Allah Kur'an'da "Allah'tan korkun!" diye emrediyor, o da Allah'ın emrini tutuyor.

"İşte bana öyle gelin lazım." diye hiç bakmadan, hiç sormadan o kızı oğluna istedi.

Aldı da... Kızı aldı. Sonra o kızdan torunları oldu. Sonra o kızın bir torunu, Ömer b. Abdülaziz oldu. O kızın torunu mudur, torununun nesidir bilmiyorum, ondan Emevî saltanatında Ömer b. Abdülaziz var ya, o doğdu. Ömer diye adlandırılması da dededen dolayı... Dede Ömer'den dolayı "Ömer" adını alıyor. O takvâ ehli kadından Ömer b. Abdülaziz doğdu, o da tarihe nam saldı. Mütevâzı yaşadı. Hazinenin parasını almadı. Fakirâne yaşadı. Çok güzel hizmet etti.

Allah şefaatlerine erdirsin.

İslâm böyle değiştiriyor.

Peygamber Efendimiz'in zamanında bunlar vardı. İşte mutasavvıflar bu yolda yürüyorlar. Peygamber Efendimiz'in zamanında saltanat yoktu, giyim yoktu, şatafat yoktu, yalan yoktu, dolan yoktu; onların hepsi var şimdi...

Allah cenneti kimler için hazırlamıştır?

Müttakî kullar için, takvâ ehli kullar için hazırlamıştır. Öyle dünyaya dalıp da, günahları işleyip de, şatafatla ömür sürüp de Allah'ın huzuruna âsi, mücrim kullar olarak çıkanlara değil; cenneti müttakî kullarına hazırlamıştır.

Uiddet li'l-müttakîn. "Cennet müttakîlere hazırlanmıştır."

Ve'l-âkıbetü li'l-müttakîn. "Hüsn-ü âkıbet müttakîler içindir."

Yol, takvâ yoludur. Bir takvâ yolu vardır, bir fetva yolu vardır, bir de şeytanın yolu vardır. Şeytanın yolu cehenneme götürür. Fetva yolu te'vile götürür, ihmale götürür, az yapmaya götürür. Takvâ yolu insanı sağlam yoldan cennete götürür. Tasavvuf, takvâ yoludur.

Onun için, herkes eğri otursun, doğru düşünsün, doğru söylesin! Resûlullah'ı iyi tanısın, İslâm'ın özünü, ruhunu iyi anlamaya çalışsın!

Biz kesin olarak söylüyoruz:

"İslâm'da olmayan hiçbir şeyin iddiacısı değiliz, peşinde değiliz. Ama Kur'an'da ne varsa gelin onu yapalım. Diyanet İşleri başkanı da yapsın, müftü de yapsın."

Müftü sigarayı eline almış, müftülük yapıyor...

Peygamber Efendimiz zamanında sigara var mıydı?

Lenger, fötr şapkayı kafasına geçirmiş, öyle dolaşıyor.

Peygamber Efendimiz; "Gayrimüslimlere benzemeyin!" demedi mi? Var mıydı?

Yoktu.

Kravatı takmış; çünkü Diyanet İşleri başkanı sıkıştırıyor: "Ben seni teftişe geldiğim zaman kravatlı olacaksın, setre pantolonlu olacaksın! diyor. Kravat takmayan imama ceza yazıyorlar.

Eskişehir'in bilmem hangi ilçesinde bizim arkadaşlar cemaat olarak sakal bırakmışlar. Müftü; "Bırakın şu bid'at işleri!.." demiş.

Vay şaşkın vay!.. Sakal bırakmaya "bid'at" diyor. Öyle şey mi olur?

Dini bilmek lazım. Dini anlayıp özünü uygulamak lazım. Dini anlayıp özünü uyguladığın zaman çıkan manzara tasavvuftur.

Peygamber Efendimiz nasıl ashâbını aile gibi, hayatın içinde, onlarla beraber yaşayarak yetiştirdiyse, öyle yetiştirmek lazım geldiğinden şeyh de müritleriyle o haldedir.

Peygamber Efendimiz sohbet yoluyla insanları yetiştiriyordu.

Ne demek sohbet?

"Yârenlik etmek" demek değil. Sohbet; "arkadaş olmak, hayatı beraber sürmek, yaşamak" demek.

Her şeyini söylerdi. Kusurlu gördüğü her şeyi söylerdi.

Peygamber Efendimiz'in sözleri; -hadîs-i şerîfler- kavlî sünnet. Hareketleri de sünnet; "Peygamber Efendimiz böyle yapardı." Fiilî sünnet. Yanında bir şey yapıldığı zaman "yanlış" dememişse, o da sünnet. "Resûlullah'ın yanında biz böyle yaptık, bir şey demedi; demek ki mahzuru yok." Buna ne derler? Bu sünnetin adı ne?

Takrîrî sünnet. Susuyor, bir şey demiyor. Çünkü Resûlullah yanında yanlış bir iş yapılınca susmazdı; "Böyle şey yok, yapmayın!" derdi, söylerdi. Demek ki susmuşsa mahzuru yok da ondan susuyor.

Peygamber Efendimiz'in yanına geldiler. Kızlar da orada bayram münasebetiyle eğleniyorlardı, Hz. Ömer geliyor diye hepsi bir tarafa kaçıştı. Peygamber Efendimiz müsaade ediyor, demek ki olabilir. Peygamber Efendimiz; "Dokunmayın!" dedi.

Müsaade ettiği kadar olur, müsaade ettiği şekilde olur. Susuyorsa takrir, yani uygun görmüş, yanlış olmadığına karar vermiş, ondan susuyor. Ama yanlış bir şey olduğu zaman söylerdi; "Hayır, böyle yapma!" derdi.

Yolda gidiyorlardı. Bir kadın üzücü bir olayla karşılaşmış, bir vefat olmuş, bir felakete musibete uğramış; bangır bangır bağırıyordu, saçını başını yoluyordu. Peygamber Efendimiz onun yanına gitti, dedi ki;

"Böyle yapma, sabırlı ol."

Yanlış yaptığı için söylüyor.

"Sen benim başıma gelen felaketin ne kadar büyük olduğunu biliyor musun?" [dedi,] yine zırıltıya, gürültüye devam etti.

Peygamber Efendimiz yürüdü gitti. Arkadan gelenler kadının yanına yanaştılar:

"Ya sen ne yaptın?"

"Ne yaptım?!" dedi, şaşırdı.

"Ya sana bu nasihati eden Resûlullah, Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'di."

"Eyvah! Öyle mi?.." Kadın ağlamayı, zırlamayı bıraktı, nefes nefese koştu... "Resûlullah'a saygısızlık oldu." diye, hata ettiğini anladı. Çünkü karşılık verdi ona.

"Yâ Resûlallah! Seni tanıyamadım, bilemedim, beni affet!" dedi.

Peygamber Efendimiz dedi ki;

İnne's-sabre inde sadmeti'l-ûlâ. "Sabır, felaket ilk geldiği zaman insanın kendisini tutmasıdır. O zaman tutacaktın, iş işten geçti."

Peygamber Efendimiz [bir] savaştan sonra ilan ettirdi, dedi ki;

"Kim düşmanlarla çarpışırken bir şeyler almışsa yanına, onları getirsin, ortaya koysun."

Neden?

Ganimetler ortaya toplanacak, hesaplanacak; beşte biri devlete ayrılacak, ötekisi gaziler arasında üleştirilecek, paylaştırılacak.

İlan ettirdi. Herkes zırh mı aldı, bıçak mı aldı, kılıç mı aldı, para mı aldı; öldürdüğü insanın üstünden ne aldıysa onları ortaya getirdi. Ganimet malları bunlar... Peygamber Efendimiz taksim etti.

Ondan sonra ne kazar zaman geçtiyse birisi geldi, dedi ki;

"Yâ Resûlallah, bu da ayakkabı bağcığı, -Sırım; yani deri kesiliyor, uzun ip gibi, ayakkabı bağlanıyor.- düşmandan alınmıştı, ganimet malıydı. Ben o zaman vermemiştim, şimdi veriyorum."

"Sen benim ilanımı duymadın mı? Niye o zaman getirmedin?"

Taksim bitti çünkü...

"Aldın, yanında tuttun; ateşten bir iptir." dedi.

İşin şakası yok!

Birisi öldü. Peygamber Efendimiz'in hizmetindeydi. Peygamber Efendimiz dedi ki;

"O cehennemliktir."

Düşünün; Peygamber Efendimiz'in asr-ı saadetinde yaşamış, namaz kılan bir insan, hizmetinde bulunan bir insan.

"O cehennemliktir." dedi.

Araştırdılar, malları arasında ganimet malı buldular. Demek ki hırsızlık yapmış. Çünkü ganimet malından çalmak da bir hırsızlıktır. Gaziler arasında bölüşülecek. Öteki gazilerin hakkını yiyor. Olmaz.

İşte İslâm böyleydi. Peygamber Efendimiz'in insanları terbiyesi böyleydi.

Peygamber Efendimiz çarşı pazara gitti. Bir malın çuvalının başına geldi, elini çuvala soktu, altını üstüne getirdi; altı ıslak, üstü kuru. Hileli, mostra yapılmış. Üstü güzel, altı ıslak. Islak makbul değil, kuru olması lazım.

"Böyle yapmayın. Bizi aldatan bizden değildir!" dedi.

"Biz" dediği kim?

Müslümanlar.

Aldatmayacak, olduğu gibi [gösterecek.] Ya malı öyle yığacak, "İyisiyle kötüsüyle böyledir." diyecek, dizmeyecek. Üstünü iyi gösterip de, iyi şey satıyormuş gibi yapıp da kötüyü satmayacak.

"Böyle yapmayın. Böyle olmaz. Bizi aldatan bizden değildir!" dedi.

Çarşıya gitti, pazara gitti, düğüne gitti, mezara gitti, hasta ziyaretine gitti... Her şeyi ashâbı ile beraber yaşadı ama her an peygamberlik yaptı, her an Allah'ın emrini söyledi; doğru olan şeyi söyledi, yanlış olan şeye de "yapmayın" dedi.

Bu eğitim şekli nedir?

Bu eğitim şekli; birlikte yaşamla eğitmek, beraber yaşayarak eğitmektir.

Bizim buradaki toplantımız nedir? Biz buraya niye toplandık?

Birlikte yaşayarak eğitimi uygulamak için. Çünkü her biriniz bir başka mahalledesiniz. İşte böyle toplanalım da bir nebze, birazcık hiç olmazsa birlikte yaşamakla eğitim olsun diye...

Bu ilk önce Avustralya'da çıktı, bizim kardeşlerimiz Avustralya'da uyguladılar. Buradaki gibi dört gün olmuyor, 10-12 gün oluyor. Kadın erkek, çocuk hepsi geliyorlar. Namazlar cemaatle kılınıyor, yemekler yeniliyor, sohbetler yapılıyor; eğitim oluyor. Biz orada her şeyi söylüyoruz: "Bakın, çocuklar dışarıda çiçekleri koparıyor, koparmasınlar! İslâm'da bu yok. Biz buraya geldik, giderken; 'Bu müslümanlar ne kadar muntazam!' desinler." diyoruz. "Etrafı temiz tutun, dağıtmayın!" diyoruz. Aklımıza gelen her şeyi söylüyoruz. Burada da öyle olması lazım.

Biz orada, Avustralya'da takdirname aldık. Bize [tesislerini] kiraya veren şirketler; "Bir daha gelin, ne olur; biz sizden memnunuz." dediler. Çünkü Allah için yaptığımız şeyin İslâmca, güzel olmasına, beğenilecek şekilde olmasına dikkat ettik. Evleri tertemiz bıraktık, hile yapmadık, bozmadık, düzenledik. Adamlar bizi ilk günden beri gizli gizli takip ederlermiş; "Bakalım, bu insanlar burada ne yapıyor?" diye. "Zaten biz sizi ilk günden beri takip ediyoruz." demişler.

İşte biz öyle, o eğitimle eğitim olsun diye toplanıyoruz.

Bu eğitimin kökü nedir?

Bu eğitimin kökü; Peygamber Efendimiz'in birlikte yaşamla eğitimi, yani sohbet ile eğitim... Sohbet burada, "birlikte yaşam" demek, yoksa "yârenlik etmek" demek değil. Beraber sefere gidiyorlar, beraber çarşıya gidiyorlar, beraber camide ibadet ediyorlar, her şey beraber olurken; "Şu yanlış, şöyle yapın; bu doğru, böyle yapın..."

Mesela, yolculuk esnasında Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Oruç tutmayın!"

Neden?

Hava sıcak, yol meşakkâtli, oruç tutmamak lazım.

Bazıları tuttu, bazıları tutmadı. Tutanlar bayıldı, ayıldı, halsizleşti; tutmayanlar onlara hizmet etti, ordunun işlerini yaptı.

"Bu sefer oruç tutmayanlar oruç tutanlardan daha çok sevap kazandı." diye söyledi Peygamber Efendimiz.

Yerinde, şaşırtıcı bir eğitim... Oruç tutan daha çok sevap alacak sanılıyor; kazın ayağı öyle değil.

Peygamber Efendimiz;

"Şimdi oruç tutmayanlar daha çok sevap kazandı." dedi.

Hâsılı, misaller çoğaltılabilir, çarpıcı misaller bulunabilir. Bu eğitim şekli, tasavvufun uyguladığı eğitimdir. Tasavvuf bunu Peygamber Efendimiz'in yaşamından almıştır. Nasıl sahâbe-i kirâm Peygamber Efendimiz'in etrafında İslâm'ı öğrenmişse, ashâbı olmuşsa; şeyhin etrafında da mürit, şeyhin ashâbı gibi; şeyh de Peygamber Efendimiz'in vârisi, temsilcisi... Çünkü o da hadîs-i şerîfte var. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

el-Ulemâu veresetü'l-enbiyâ'. "Alimler peygamberlerin vârisleridir."

İrşad vazifesini onlar götürüyorlar. Halkı irşad ediyor, halka doğruyu söylüyor, halka İslâm'ı öğretiyor, imanı öğretiyor, ibadeti beraber yapmayı öğretiyor

Tabii kızıyorlar şimdi... Bir şeyhe hürmet edilmesi çok zıtlarına gidiyor. Biz de hürmet edilmesini istemiyoruz ama kendiliğinden oluyor. Tabii büyüklere hürmet etmek, öğretmenine hürmet etmek İslâm'da var. Büyüklerine hürmet de var, öğretmenine hürmet etmek de var, alimlere hürmet etmek de var... Bu tabiî bir şey. Ama çok kızıyorlar.

Peki şu parti başkanına bu kadar hürmet etmeye niye kızmıyorsun? Bak şu parti başkanlarının saltanatına! İşte televizyonlar, buyur... Adamların cakasına, sefasına, fiyakasına, tantanasına, şatafatına bir baksana! Niye ona gık demiyorsun?..

Suudi Arabistan'da da öyle; el öpülmesine kızıyor.

Peki senin hükümdarının elini öpüyorlar?.. Dizini öpüyor, alnını öpüyor, omzunu öpüyor... Niye ona bir şey demiyorsun?

Ona bir şey demek için yürek lazım!

Ona diyemiyor, bizim gibi garibanlara veryansın ediyor. Biz garibanız ya...

Sayfa Başı