M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mansur b. Ammar Ebü’s-Serî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Muhterem cemaat-i müslimîn!

Meşhur hadis alimlerinden birisi olan Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin, çok kıymetli kaynak eseri, ana tasavvuf kitaplarından Tabakâtü's-Sûfiyye'yi okuyoruz. Eser kıymetli, müellif kıymetli. 134. sayfanın 2. paragrafındayız. Eserin bir tek baskısı var; o tek baskısı üzerinden Arapça metnini okuyarak devam ediyoruz.

Okumaya ve açıklamaya başlamadan önce, başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-i pâkine bizlerden âcizâne bir sevgi, saygı nişanesi, hediyye-i Kur'âniye olsun diye, Peygamber Efendimiz'in mübarek âlinin, ashabının, etbâının, ahbabının, verese-i nebî olan ulemâ-i muhakkıkîn, sâdât-ı turûk-u aliyyemizin, Ebû Bekr-i Sıddık ve Aliyyi Mürteza'dan müteselsilen şeyhimiz, üstadımız Muhammed Zahid-i Bursevî'ye kadar güzeran eylemiş olan cümle evliyâullah büyüklerimizin, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhlarına ve âhirete göçmüş olan bütün müslüman anne, baba, dede, nine, ecdat, ceddât, akrabâ u taâllukât, ahbâb u ihvân u dost u yârânımızın, ihvanımızın ruhlarına hediye olsun diye; bu beldeleri fethetmiş olan fatihlerin, başta Fatih Sultan Muhammed Han hazretleri olmak üzere, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye ve beldemizin medâr-ı iftiharı Yûşâ aleyhisselâm'ın, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ve sâir enbiyâ ve sahabe ve salihînin ve bütün hayır hasenât sahipleriyle, bilhassa içinde oturup şu dersi antatıp dinlediğimiz caminin, Mustafa Nazmi camiinin hayırsever yapıcılarının ruhları için, kimin ruhu için yapmışlarsa onun ruhu için; bizim de saadet ve selamet-i dâreyne, iki cihan saadetine mazhar olmamız için, bir Fâtihâ, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Kâle Mansûru'bnü Ammâr.

17. terceme-i hâl; Horasan erenlerinden Mansur b. Ammar, Ebü's-Serî'in hayatını okuyoruz. Merv ehlinden bir zât-ı muhterem idi.

Mansur b. Ammar dedi ki;

Sürûrüke bi'l-ma'sıyeti izâ zafirte bihâ, şerrün min mübâşeretike'l-ma'siyete. "Günaha elin yetip işlediğin, güç yetirebildiğin zaman, o işlediğin günahla zevklenmen, neşelenmen, günahı işlemenden daha kötü bir durumdur."

Yani utan bari, ağla! Hem günah işliyorsun, Allah'ın sevmediği bir şey yapıyorsun hem de keyfin yerinde, şıkır şıkır oynuyorsun, rahatsın; o daha fena!

İnsan, Allah'ın sevmediği bir durumu işlemişse hiç olmazsa; "Ben bunu niye yaptım? Nasıl yaptım? Hay Allah, yine nefsime yenildim, şeytana kandım!" diye ağlaması, üzülmesi lazım. Hem günah işliyor hem de günahtan dolayı bir de seviniyorsa bu sevinmesi, günahtan zevk alması, günahı işlemekten de daha fena bir şeydir.

Zaten insanlar günahlara niçin dalıyor, niçin heves ediyor?

Günahı işleyenler ondan utanmıyorlar, sevinç duyuyorlar. Günahın işlendiğini görenler de onları tenkit etmiyorlar, müdahale etmiyorlar, emr-i maruf nehy-i münker vazifelerini yapmıyorlar; günah tabiileşiyor, olağanlaşıyor. Yani olağan bir şey; "Ne yapalım, herkes yapıyor!" gibi.

Bu daha fena, bu çok kötü bir şey!

Günahın karşısındaki nefretimiz, günaha olan düşmanlığımız hiçbir zaman zayıflamamalı. Çünkü bu, Allah'a isyan.

Günah ne demek?

Allah'a âsi gelmek. O konuda gevşeklik, müsamaha, hoşgörü çok büyük bir kusurdur. Hiçbir zaman öyle bir durum içine düşmemeliyiz. Günaha karşı tavrımız tam olmalı.

Bir yerde bir günahın işlendiğini gördük mü, keyfimiz kaçmalı. O günahı işletmemenin çaresine bakmalıyız. "Ben bunu engelleyebilecek salahiyette miyim? O konuda hakkım, gücüm kuvvetim var mı?" demeliyiz. Gücümüz yetiyorsa onu engellemeye çalışmalıyız. Eğer onu doğrudan doğruya yaptırmamaya imkanımız, mevkiimiz, makamımız müsait değilse o zaman hiç olmazsa söylemeliyiz. Dille söylemek; "Bakın bu doğru değildir, yapılmasın." Elle engellemek, fiilen. O olmayınca, dille engellemek, söyleyerek.

Üçüncüsü de olamamışsa o zaman ne yapmak lazım?

Allah'a sığınmak lazım. "Yâ Rabbi! Ben bu işten memnun değilim. Bu adamların yaptıklarını sevmiyorum. Bunların uğrayacağı beladan, cezadan sana sığınırım. Ben bunu engelleyemedim. Söz söyleyecek hâlim de yok; bunlar laf dinleyecek insanlar da değil. Sen beni affet, bunları cezalandırırken beni de cezalandırma, beni ayır!" diye hiç olmazsa içinden buğz edip böyle söylemesi lazım. Çünkü bir kavim günahı işlerse ceza umumî gelir. Kavmin başına "güm!" diye bela gelir, hepsi birden telef olur, mahvolurlar! Âhirette ayrılır.

Râviler diyorlar ki -doğru veya yanlış-;

"Allah Lût kavmini helak ettiği zaman, yetmiş bin kişi o gece teheccüde kalkmış durumda ibadet ediyordu."

Ama kavim lûtîlikten-homoseksüellikten, günahlarından, kusurlarından dolayı cezayı hak edince, ceza "pat!" diye umumî geliyor. Tabi iyisi de kötüsü de yanıyor, mahvoluyor. Ondan sonra âhirette iyiler "Siz iyiydiniz." diye cehenneme atılmayacak, ayrılacak. Ama dünyada bela, umumî geliyor.

Onun için, "Yâ Rabbi! Ben bunlara katılmıyorum; beni bunlarla cezalandırma!" diyerek ona da dikkat etmek lazım. Günahkârların yanında, yakınında da durmamak lazım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, eski kavimlerin azap gördüğü vadilerden geçerken sahabesine; "Aman burada duraklamayın, buradan hızlı geçin!" derdi.

Günaha sevinmek olmaz. "Bir içki içtim de, Emirgan'da bir sefa sürdük de, sandala bindik de, çengi oynattık da, zurna çaldık da, aman ne tatlı gün geçti!"

Utan be! Hem günah işlemişsin hem de günahından bir de zevkleniyorsun, seviniyorsun. Günahı işlemekten daha beter bir duygu bu! "Yine şeytana uyduk." diye, günahına ağla hiç olmazsa.. İşte böyle diyor.

"Günahı işleyebildiğin zaman ondan bir de memnunluk duyuyorsan bu, senin günahı işlemenden daha kötü bir beladır, daha fenadır!" diyor, Mansûr-u Ammar hazretleri.

Biz günah işlemeyeceğiz. Günah işlediğimiz zaman nedamet duyacağız, ağlayacağız. Günahı işletmeyeceğiz. Başkası tarafından günahın işlenmesine müsamaha etmeyeceğiz. Elimizle durdurabilirsek durduracağız. Dilimizle söyleyebilirsek söyleyeceğiz. Onu da yapamıyorsak; "Aman yâ Rabbi! Cezayı bana da teşmil etme, beni de bunların yüzünden kahretme, helak etme!" diye, Allah'a sığınacağız.

Ve kâle Mansûrun. "Aynı râvilerin rivayet ettiğine göre Mansur dedi ki."

Men cezia min mesâibi'd-dünyâ, tehavvelet musîbetühû fî dînihî. "Bir insan dünya musibetlerinden dolayı tahammülsüzlük gösterir, feryad u figan ederse, ceza' ve feza' gösterirse o zaman musibeti, "Günaha elin yetip işlediğin, güç yetirebildiğin zaman, o işlediğin günahla zevklenmen, neşelenmen, günahı işlemenden daha kötü bir durumdur."

Yani utan bari, ağla! Hem günah işliyorsun, Allah'ın sevmediği bir şey yapıyorsun hem de keyfin yerinde, şıkır şıkır oynuyorsun, rahatsın; o daha fena!

İnsan, Allah'ın sevmediği bir durumu işlemişse hiç olmazsa; "Ben bunu niye yaptım? Nasıl yaptım? Hay Allah, yine nefsime yenildim, şeytana kandım!" diye ağlaması, üzülmesi lazım. Hem günah işliyor hem de günahtan dolayı bir de seviniyorsa bu sevinmesi, günahtan zevk alması, günahı işlemekten de daha fena bir şeydir.

Zaten insanlar günahlara niçin dalıyor, niçin heves ediyor?

Günahı işleyenler ondan utanmıyorlar, sevinç duyuyorlar. Günahın işlendiğini görenler de onları tenkit etmiyorlar, müdahale etmiyorlar, emr-i maruf nehy-i münker vazifelerini yapmıyorlar; günah tabiileşiyor, olağanlaşıyor. Yani olağan bir şey; "Ne yapalım, herkes yapıyor!" gibi.

Bu daha fena, bu çok kötü bir şey!

Günahın karşısındaki nefretimiz, günaha olan düşmanlığımız hiçbir zaman zayıflamamalı. Çünkü bu, Allah'a isyan.

Günah ne demek?

Allah'a âsi gelmek. O konuda gevşeklik, müsamaha, hoşgörü çok büyük bir kusurdur. Hiçbir zaman öyle bir durum içine düşmemeliyiz. Günaha karşı tavrımız tam olmalı.

Bir yerde bir günahın işlendiğini gördük mü, keyfimiz kaçmalı. O günahı işletmemenin çaresine bakmalıyız. "Ben bunu engelleyebilecek salahiyette miyim? O konuda hakkım, gücüm kuvvetim var mı?" demeliyiz. Gücümüz yetiyorsa onu engellemeye çalışmalıyız. Eğer onu doğrudan doğruya yaptırmamaya imkanımız, mevkiimiz, makamımız müsait değilse o zaman hiç olmazsa söylemeliyiz. Dille söylemek; "Bakın bu doğru değildir, yapılmasın." Elle engellemek, fiilen. O olmayınca, dille engellemek, söyleyerek.

Üçüncüsü de olamamışsa o zaman ne yapmak lazım?

Allah'a sığınmak lazım. "Yâ Rabbi! Ben bu işten memnun değilim. Bu adamların yaptıklarını sevmiyorum. Bunların uğrayacağı beladan, cezadan sana sığınırım. Ben bunu engelleyemedim. Söz söyleyecek hâlim de yok; bunlar laf dinleyecek insanlar da değil. Sen beni affet, bunları cezalandırırken beni de cezalandırma, beni ayır!" diye hiç olmazsa içinden buğz edip böyle söylemesi lazım. Çünkü bir kavim günahı işlerse ceza umumî gelir. Kavmin başına "güm!" diye bela gelir, hepsi birden telef olur, mahvolurlar! Âhirette ayrılır.

Râviler diyorlar ki -doğru veya yanlış-;

"Allah Lût kavmini helak ettiği zaman, yetmiş bin kişi o gece teheccüde kalkmış durumda ibadet ediyordu."

Ama kavim lûtîlikten-homoseksüellikten, günahlarından, kusurlarından dolayı cezayı hak edince, ceza "pat!" diye umumî geliyor. Tabi iyisi de kötüsü de yanıyor, mahvoluyor. Ondan sonra âhirette iyiler "Siz iyiydiniz." diye cehenneme atılmayacak, ayrılacak. Ama dünyada bela, umumî geliyor.

Onun için, "Yâ Rabbi! Ben bunlara katılmıyorum; beni bunlarla cezalandırma!" diyerek ona da dikkat etmek lazım. Günahkârların yanında, yakınında da durmamak lazım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, eski kavimlerin azap gördüğü vadilerden geçerken sahabesine; "Aman burada duraklamayın, buradan hızlı geçin!" derdi.

Günaha sevinmek olmaz. "Bir içki içtim de, Emirgan'da bir sefa sürdük de, sandala bindik de, çengi oynattık da, zurna çaldık da, aman ne tatlı gün geçti!"

Utan be! Hem günah işlemişsin hem de günahından bir de zevkleniyorsun, seviniyorsun. Günahı işlemekten daha beter bir duygu bu! "Yine şeytana uyduk." diye, günahına ağla hiç olmazsa.. İşte böyle diyor.

"Günahı işleyebildiğin zaman ondan bir de memnunluk duyuyorsan bu, senin günahı işlemenden daha kötü bir beladır, daha fenadır!" diyor, Mansûr-u Ammar hazretleri.

Biz günah işlemeyeceğiz. Günah işlediğimiz zaman nedamet duyacağız, ağlayacağız. Günahı işletmeyeceğiz. Başkası tarafından günahın işlenmesine müsamaha etmeyeceğiz. Elimizle durdurabilirsek durduracağız. Dilimizle söyleyebilirsek söyleyeceğiz. Onu da yapamıyorsak; "Aman yâ Rabbi! Cezayı bana da teşmil etme, beni de bunların yüzünden kahretme, helak etme!" diye, Allah'a sığınacağız.

Ve kâle Mansûrun. "Aynı râvilerin rivayet ettiğine göre Mansur dedi ki."

Men cezia min mesâibi'd-dünyâ, tehavvelet musîbetühû fî dînihî. "Bir insan dünya musibetlerinden dolayı tahammülsüzlük gösterir, feryad u figan ederse, ceza' ve feza' gösterirse o zaman musibeti, dünyevî bir musibet olmaktan çıkar; âhirete, dinine de zarar veren bir musibet hâline dönüşür."

Biz kullar olarak nasıl olmalıyız?

İyi bir kul, iyi bir müslüman olmak istiyorsak nasıl olmalıyız?

Dünyevî konulardaki imtihanlardan, musibetlerden tahammülsüzlük göstermemeliyiz.

Bir tanesini gördüm. Yakınlarından birisi ölmüş. Haseki Hastanesi'nin kapısından çıktık. Kadın yerlere yatıyor, yakasını yırtıyor. Mahrem, örtünmesi gereken yerlerinin göründüğüne aldırmıyor.

"Ne olmuş bu kadına?"

"Yakını ölmüş."

Dünyada yakını ölen insan ilk sen misin? Başka hiç yakını ölen insan yok mu? Ne oluyorsun? Kim öldürdü?

Yaşatan da Allah, öldüren de Allah! Ne yapalım, herkes ölecek. Sen de öleceksin. Herkes ölecek.

Binâenaleyh, bu kadar feryad u figan, yaka paça yırtmak, tahammülsüzlük, edepsizlik, Allah'ın kaza ve kaderine hazımsızlık doğru değil.

Ne olur?

O konuda hazımsızlık gösterir, feryad u figan ederse o zaman o dünyevî -sırf dünyalığa ait olan- fitne, âhiretine döner, dinine ait bir fitne haline gelir; oradan zarara uğrar, günaha girmeye, kaybetmeye, puanı düşmeye başlar.

Sabırlı olacağız. Bu dünya hayatında insanın, müslümanın başına sıkıntı, üzüntü, hastalık, ölüm gelebilir, malına telef gelebilir.

"Ben Allah'ın ibadetini yapıp duruyorum; beş vakit namazımı kılarım, hiç ihmal etmem, tesbihlerimi çekerim, orucumu tutarım."

Tamam kardeşim, Allah kabul etsin. İyi, tamam, yapıyorsun, maşaallah, tabi yapacaksın. Ama dinimizde; "Bunları yaptığın için bunlar gelmeyecek." diye bir kaide yok. Gelir. Dünya hayatının imtihanlarıdır.

Ne yapacaksın?

İmtihanın karşısında güzel bir durumda bulunacaksın, sabredeceksin. Hiçbirimiz belayı istemeyiz, üzücü bir olayı istemeyiz. Ama üzücü bir olay gelirse iyi bir müslüman ne yapar?

Sabreder. Edebini bozmaz, muhafaza eder. Allah'a âsîleşmez, dikleşmez, sesini yükseltmez, olmadık tavırlar sergilemez. O ölüye ağlayıcılar gibi yüz yırtmak, yaka paça yırtmak, böyle şeyler doğru olmaz.

Ve kâle Mansûrun: Men işteğale bi-zikri'n-nâsi, inkataa an zikri'llâhi teâlâ. "İnsanların zikriyle meşgul olmaya başlayan kimseden, Allahu Teâlâ hazretlerini zikretmek kesilir."

Zikir; Allah'ın emri ve çok kıymetli bir ibadettir. Zikrullah, Allah'ı zikretmek; cihattan daha kıymetli bir ibadettir. Tabi dereceleri vardır. Ama zikrullah çok kıymetli bir ibadettir.

Namaz, oruç, hac, zekât bir ibadettir; bitti. Hayır! Zikrullah var ki çok kıymetli, fevkalade sevabı yüksek olan bir ibadettir.

Fakat insanoğlu Allah'ın zikrini bırakır da, insanların zikrini etmeye başlarsa; "Allah Allah" diyecek yerde, Allah'tan bekleyecek yerde; "filanca mevki sahibi, falanca makam sahibi, filanca ağa, filanca zengin, filanca patron" demeye başlarsa, ondan ummaya başlarsa, onu zihnine yerleştirirse o zaman; inkataa an zikri'llâhi teâlâ, "O kıymetli ibadet kendisinden çekilir gider; zikir yapma imkanı kalmaz. Allah'ın zikrinden kopar, kesilir."

Doğru değildir. İnsan, gönlünü Allah'a bağlamalıdır, Allah'ın zikriyle meşgul olmalıdır. Kullar da kendisi gibi, Allah'ın âciz nâçiz mahluklarıdır. Onlardan bir şey ummaya, onları zikretmeye, onların peşine takılmaya, onlara yağcılık yapmaya lüzum yoktur. Allah'tan istemelidir, Allah'tan beklemelidir. Derdini, arzusunu Allah'a açmalıdır.

Ve kâle Mansûrun, li-racülin asâ ba'de tevbetihî: Mâ erâke reca'te an tarîki'l-âhireti illâ mine'l-vahşe, li-kılleti sâlikîhâ.

Mansur-u Ammar'ın zamanında birisi tevbe etmiş, güzel bir yola girmiş, iyi bir müslüman olmuş. Sonra tekrar isyan yoluna dönmüş. Önce bir iyi adam olmuş, sonra tekrar Allah'a âsi olmuş, tevbesini bozmuş, yanlış yola düşmüş.

Mansur-u Ammar ona;

"Sen âhiret ve sevap yolundan, tekrar dünya ve günah yoluna, ancak orada kendini çok yalnız hissettiğin için dönmüşsündür. Başka sebepten dönmemişsindir de, orada yalnızlıktan canın sıkılmıştır." Li-kılleti sâlikîhâ. "O âhiret yoluna giren insanların azlığından, yalnızlıktan canın sıkıldı da, herhalde bu günah yoluna ondan geri döndün." demiş.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri, Peygamberimiz'e;

Ve mâ ekserü'n-nâsi velev hareste bi-mü'minîn. "Ne kadar çırpınsan, arzulasan, hararetle yanıp yakılsan da ey Resûlüm, insanların çoğunluğu inanacak değillerdir." buyurmuş.

"Ekseriyet nefsine, şeytana mağluptur; dünyanın hırslarına batmıştır. Öyle herkesin istediğin iyi insan durumuna gelmesi, pek olacak bir şey değildir. İnsanların çoğunluğu, sen ne kadar istesen bu yola gelmezler." diyor.

Gerçekten de, istatistik yapılsa, nispet edilse; insanların büyük çoğunluğu şeytanın esiridir, gafildir, dünyanın zevklerine batmıştır, onları hedef almıştır. Ekseriyetin mantığı materyalist mantıktır, dünya ehli mantığıdır. Gerçekleri gören, Allah'ın yoluna giren, o yolda yürüyen insanlar azınlıktadır. Yani dindarlar, dinsizlerin yanında azınlıktadır. Hele hele dindarların da hakiki olanları, gerçek Allah ehli olan, ehlullah olan kıymetli insanlar, onlar daha da azdır. Taklitçiler çoktur da, gerçekten hakiki olanları azdır.

Mansur-u Ammar hazretleri; o tevbesini bozan kimseye böyle söylemiş:

"Baktın ki kimsecikler yok, tenhalık var, canın sıkıldı; ondan bu dünya keyfi, zevki, günahı yoluna düştün yine, değil mi?" demiş.

Bu, insanoğlunun tabiatıdır. Beraberce, toplu halde, grup halinde olunca bir şeyi rahatlıkla yapar. Tek başına hak yolda sebat etmek, yapayalnız kalsa bile haktan ayrılmamak, onu işlemek; yüksek şahsiyetlerin işidir. "Koca bir grubun karşısında tek başına durabiliyorsa çok kahraman insan" demek.

Hz. İbrahim aleyhisselam, düşünün; bir site devletinin içinden çıkıyor, onun dinine, yöneticilerine, halkına, hepsine karşı direniyor:

"Yaptığınız yanlıştır! Ellerinizle yaptığınız putlara tapmamanız lazım! Bunların hepsini yaratan Allah'a ibadet etmeniz lazım!" diyor, mücadele veriyor.

Musa aleyhisselam'ı düşünün. Kolay değildir. Koca Firavun, kocaman devlet, ordular; o tek başına, yanında Harun aleyhisselam ile onun karşısına çıkıyor:

"Senin bu fikirlerin yanlıştır! Sen halkı kendine taptırıyorsun, kendini ilah ilan etmişsin, yanlıştır; bundan dönmen lazımdır." diye mücadele verebiliyor. Zordur.

Bizim bu zamanımızdaki kızlar, Allah razı olsun, hayran kalıyorum, erkeklerden daha cesur. O başörtüsünü savunmak için başının örtüsüyle tahsilini yapmak için çok büyük meşakkatlere katlanıyorlar. O erkek kardeşleri, arkadaşları, anası babası bile yardımcı olmuyor. Ama o; "Başımı açmayacağım. Allah'ın emrini çiğnemeyeceğim. Allah'ın yolunda da yürüyeceğim; tahsil bakımından ötekilerden de geri kalmayacağım, dünyevî bakımdan da iyi bir şey yapacağım." diye mücadele veriyor.

Büyük bir şey. Ruh kuvveti ister bu, moral gücü ister. Herkes böyle yapamaz. Baktı fazla bir tazyik gördü, geri çekiliverir; "Tamam." der, "Olmuyor." der, "Yapamıyorum." der, "Tahammül edemeyeceğim, dayanamıyorum." der.

Çok büyük kahramanlık!

Tabi onları da desteklemek lazım.

Bir arkadaş soruyor;

"Filanca dernek bizim derneğe -bu başörtüsü konusunda bir bildiri hazırlamışlar- 'Siz de imza atar mısınız?' dedi. Ben de 'Yönetim kuruluna sorayım. dedim."

Tabi onlar bildiriyi neşretmişler. Orada artık insiyatifini kendisi kullanacak.

Diyecek ki;

"Tamam. Yönetim kurulu da benim arkadaşlarımdan oluşuyor; ben biliyorum. Burada Allah'ın emri bahis konusu olduğu için bunun izne, maddi hesap yapmaya, menfaat veyahut tehlike hesabı yapmaya lüzum yoktur. Burada bir haksızlık vardır, bir hak çiğnenmektedir, mağduriyet vardır. Mağdur olanların yanında yer almak, Allah'ın emridir. Allah'ın dininin tarafında yer almak, Allah ehli olan gerçek imanlıların vazifesidir. Orada artık istişareye lüzum yoktur; kesin olan bir şey var."

Gidip de; "Acaba bugün öğle namazını kılayım mı?" diye idare heyetine soruyor muyuz? "Gideyim, bizim dernekteki idare heyetine sorayım bakalım; öğle namazını kılalım mı, kılmayalım mı?"

Sormuyoruz.

Neden?

Öğle namazı farz; sorsan ne olacak, sormasan ne olacak? Hepsi "Kılma" deseler ne olacak? Nasıl olsa kılacaksın.

Tek başına bile kalsa mü'minin işi nedir?

Hakkı tutmaktır, hakkı savunmaktır, hakkı söylemektir.

Öteki mü'minlerin işi nedir?

Hakkı savunan insanın yanında yer almaktır.

Bir kişi müslüman olduğu halde kabre konulmuş. Kabre konulur konulmaz azap melekleri başına gelmişler ve başına öyle bir tokmak indirmişler ki o kabrin içi ateş, duman dolmuş. Feryat ediyormuş, diyormuş ki;

"Ben müslümanım, beni niye azaplandırıyorsunuz? Ben mü'minim!"

"Evet, sen mü'mindin ama bir gün bir yerden geçiyordun, zalimler bir mazluma eziyet ediyorlardı, sen mazlumun yardımına koşmadın. Bu ceza ondan!"

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte böyle buyurmuş. Müslümanın şiarı; mazlumun yanında yer almaktır, haktan yana olmaktır, haklıdan yana olmaktır, mağdur edeni, gadredeni, zulmedeni durdurmaya çalışmaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun. Bosna'da, Hersek'te, Azerbaycan'da, Ermenistan'da, Gürcistan'da, neresi olursa olsun; haklıdan yana yer alacak, onun tarafını tutacak, haksızın karşısına çıkacak.

Yâsîn suresi ikinci sayfada ne anlatılıyor?

Ve câe min aksa'l-medîneti racülün yes'â. "Koşarak geldi"

Kâle yâ kavmi't-tebiu'l-mürselîn. "'Ey kavmim! Bu insanlar Allah'ın peygamberleridir, mübarek insanlardır, böyle yapmayın, buna uyun.' dedi."

Bu önemli. Tek başına bile olsa kavmin karşısına bile çıkacak olsa kavmi onları tepelemeye, öldürmeye niyetlenmişler; "Tehlike var, ben kenarda pusayım." demiyor. Onların yanına gidiyor, diyor ki; "Ey kavmim! Bunlar haklı, yanlış iş yapıyorsunuz." diyor. Bunu demek lazım. Müslüman ahlâkı budur. Bu, çok önemli bir noktadır, hatırınızda olsun.

Ve kâle Mansûrun li-racülin. "Yine Mansur-u Ammar bir adama dedi ki."

Ütrük nehmete'd-dünyâ, testerih mine'l-gammi; va'hfaz lisâneke, testerih mine'l-ma'zireti. "Dünyaya sarılmaktan vazgeç, dünyaya yapışmayı terket; üzüntüden kurtulursun, istirahat edersin, rahata erersin, 'Oh be, ohh, çok şükür!' dersin."

İnsan dünyalığa sarıldı mı, onları elde etmeye çalıştı mı, ona yapıştı mı, -tabi onu elde etmek için bir mücadele, bir sıkıntı vesaire- o, insanı çeşitli sıkıntılara uğratır. Bu bir.

Va'hfaz lisâneke. "Diline sahip ol, dilini tut, dilini muhafaza et." Testerih mine'l-ma'zireti. "Özür dilemek zorunda kalmazsın, kurtulursun."

"Dünyalık hırsını terket, üzüntüden kurtulursun; diline sahip ol, özür dileme durumuna düşmekten kurtulursun." diyor.

Bu ikisi de önemli birer nasihattir.

Bizim bütün telaşımız ne olacak?

Âhiret olacak. Bütün isteğimiz, âhireti kazanmak olacak. Bütün gayemiz, Allah'ın rızasına ermek olacak. Bu oldu mu evet, orada sıkıntı, meşakkat, terlemek, hapis, ölüm, şehadet, harp, darp vardır ama huzur vardır. İnsan huzur içinde olur. Bir vazifemiz o; telaşımızın âhiret olması.

İkincisi de, sözümüze dikkat etmemiz lazım. Çünkü insanlar günaha ekseriyetle dilleri yüzünden girerler. Dilleriyle çok günah kazanırlar. Yalan var, yalancı şahitlik var, küfür var, mâlâyâni sözler var, gıybet var, dedikodu var. Lisanın belaları, günahları, âfetleri yirmi otuz tane peş peşe sıralanabilir. Diline sahip olmak da dervişin önemli bir işidir.

İslâm'da sükut ibadettir. Boş yere konuşup günaha gireceğine sükut et de hiç olmazsa ibadet sevabı kazan.

Ve kâle Mansûrun.

Yine Mansur-u Ammar'ın bir sözü, dedi ki;

Kulûbü'l-ibâdi küllühâ rûhâniyetün fe-izâ dehalehe'ş-şekkü ve'l-habesü, imtenea minhâ rûhuhâ. "Kulların hepsinin gönülleri ruhânîdir, ruh sahibidir. Hepsinin gönlünün bir canı vardır, ruhu vardır." Feizâ dehalehe'ş-şekkü. "Ama gönlün içine şüphe girerse." Ve'l-habesü. "Pislik girerse."

Pislik nedir?

Gönlün içine giren pislik; kötü duygular, kötü niyetler, kötü huylar, kötü hayaller, kötü düşüncelerdir Eğer gönle böyle şüphe ve kötü şeyler girerse.

İmtenea minhâ rûhuhâ. "Canı oraya gelmekten imtina eder."

Oraya gelmez. "Kalp ölür." demek.

"Her kalbin canı vardır ama içine pislik ve şek girerse kalp ölür, ruh oraya gelmez, orayı canlandırmaz. Kalbi ölür."

Demek ki kalbimizi, gönlümüzü koruyacağız; içine şek girmesin, yakîn olsun, sağlam iman olsun, pislik girmesin, duygularımız sâfî olsun, niyetlerimiz hâlis olsun, hayallerimiz güzel olsun, emellerimiz, isteklerimiz Allah'ın rızasına uygun olsun, içimiz pırıl pırıl olsun. O zaman insanın kalbi, gönlü canlanır. Aksi takdirde kalbi ölür, katılaşır, taşlaşır, daha beter olur. O zaman insan, insanlıktan çıkar.

Ve kâle Mansûrun: İnne'l-hikmete tantıku fî kulûbi'l-ârifîne bi-lisâni't-tasdîk ve fî kulûbi'z-zâhidîne bi-lisâni't-tafdîl ve fî kulûbi'l-ubbâdi bi-lisâni't-tevfîk ve fî kulûbi'l-mürîdîne bi-lisâni't-tefekkür ve fî kulûbi'l-ulemâi bi-lisâni't-tezekkür.

İnne'l-hikmete. "Hiç şüphe yok ki hikmet." Tantıku. "Konuşur." Fî kulûbi'l-ârifîne. "Âriflerin gönüllerinde." Bi-lisâni't-tasdîk. "Tasdik diliyle."

Bu sözün mânası şu:

Ârifler, Allahu Teâlâ hazretlerini tasdik duygusu içindedirler. Âriflerin bütün sözlerinden çıkan mâna, onların duygularının özeti, hülasası tasdiktir.

Ârif ne demek?

"Allah'ı bilen, marifetullaha ermiş kimseler." Onlar her şeyi tasdik gözüyle görürler. Bir âyet okunursa, sadakallâhu'l-azîm derler, "Tamam, Allah doğru buyurmuş."

Bir hadîs-i şerîf okunmuşsa; sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl derler. "Resûlullah söylediği bu konuda ne güzel buyurmuş."

Tasdik ederler.

Tasdikin en güzel misalini kim vermişti?

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz vermişti. "Sıddîk" lakabını da ondan almıştı.

Ebû Bekir Efendimiz Peygamber Efendimiz'i nasıl tasdik etmişti?

Peygamber Efendimiz Miraç'a çıktı. Miraç'tan döndükten sonra müşriklere Miraç olayını haber verdi;

"Allah beni Miraç'a çıkardı." dedi. Onlar artık "Fırsat bulduk." diye, "Tamam." dediler, koşuştular, her tarafa haber verdiler.

" Güya yedi kat gökleri geçmiş, güya Allah'ın huzuruna varmış." filan diye inkar ettiler ve işi her tarafa yaymaya başladılar. Gördünüz mü sizin peşine gittiğiniz Muhammed neler söylüyor?

Ebû Bekir Efendimiz'e geldiler, dediler ki;

"Buyur, gördün mü arkadaşının söylediğini. Bu sefer de ne söyledi?"

"Ne söyledi?" dedi.

"Bak, güya yedi kat gökleri geçmiş, buradan, Mekke'den kalkmış, Kudüs'e gitmiş, Kudüs'ten de yedi kat göklere çıkmış -Rabbü'l-izzeti âşikare gördü- Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna varmış, görüşmüş." deyince;

"Ne var bunda? O öyle söyledi mi?"

"Söyledi."

"Söylediyse doğrudur, yapmıştır. Daha biz ondan gözümüzle ne mucizeler gördük! Hepsi olabilir; ne var bunda?" demiş.

Gönlünde hiç inkar, hiçbir tereddüt olmadan tasdik etmiş. İnanıyor. Öyle sağlam ki öyle ârif ki mârifetullah kalbine öyle yerleşmiş ki şek yok, tereddüt yok.

Çok yüksek bir makam bu. Tasdik makamı çok yüksek bir makam. Âyette, hadiste, Allah'ın emrinde tereddüdü yok; şeriatin ahkâmında bir itirazı yok. Bu çok güzel. Hepimizin böyle olması lazım.

Ama birçok kimse böyle olmuyor. Münafıklar da onların yanına geliyorlar veya kâfirler, müşrikler; çeşitli fikirler, tenkitler söylüyorlar. O da; "Acaba öyle mi hocam, böyle mi hocam?" diye soruyor.

Ne var, elbette öyle! Tasdik edemiyor.

Âriflerin işi tasdiktir. Sözü de tasdiktir. Onların sözlerinde, yaptığı işlerde buram buram tasdik kokar; bir.

İkincisi:

Ve fî kulûbi'z-zâhidîne bi-lisâni't-tafdîl. "Hikmet; zahidlerin gönüllerinde de tafdil diliyle konuşur."

Ne demek?

Onların konuşması tafdil duygusu esasına dayanır.

Tafdil ne demek?

"Üstün tutmak" demek.

Bir şeyi, bir şeyden daha üstün tutmak.

Zahidler neyi üstün tutuyorlar?

Âhireti üstün tutuyorlar.

Neye üstün tutuyorlar?

Dünyaya üstün tutuyorlar.

"Dünya neymiş, mühim olan âhirettir." diyorlar, âhireti tercih ediyorlar.

Tercih ve tafdil ana duyguları olduğu için onların konuşmalarında hep bu hava sezilir. Âriflerde hep tasdik, bunlarda hep tafdil ve tercih.

Ve fî kulûbi'l-ubbâdi bi-lisâni't-tevfîk. Ubbad, "abidler, ibadet eden insanlar" demek. "Abidlerin dilinde de tevfîk, lisan-ı zâhir olur, o tarzda konuşurlar."

Onlar da; "Allah'ın rızasına uygun olan emirleri tutmak lazım." tarzında, Allah'ın emirlerine kendilerinin hareketlerinin uygunluğu havası içinde sözler söylerler.

Ve fî kulûbi'l-müridîne bi-lisâni't-tefekkür. "Hikmet; mâneviyatı arzu eden müridlerin gönüllerinde de, tefekkür lisanı ile konuşur."

Onların edası da tefekkür. Çünkü onlar onu arzu ediyorlar. Onun için sözleri hep tefekkür konuludur.

Ve fî kulûbi'l-ulemâi. "Alimlerin gönüllerinde de -hikmet.-" Bi-lisâni't-tezekkür. "Tezekkür lisanıyla hatırlama, anma, gerçeği hatırlama, göz önünde bulundurma dili ile konuşur."

Onların ana vasfı da tezekkürdür, hatırlamadır.

Aslında Mansur-u Ammar hazretleri burada bir sıralama yapıyor:

"En üstün kimseler ârifler, onun arkasına gelen ikinci tabaka zahidler, onun aşağısında gelen üçüncü tabaka âbidler, onun aşağısında gelen dördüncü tabaka müridler, onun altında olan beşinci tabaka ulemâ."

Ulemânın işi, zikir. Müridlerin işi, fikir. Abidlerin işi, uygunluk, tevfîk, Allah'ın emirlerine itaat. Zahidlerin işi, âhireti tercih. Âriflerin işi de tasdik, şeksiz bağlanmak.

Ve kâle Mansûrun. "Yine Mansur-u Ammar bir başka sözünde buyurdu ki."

en-Nâsü racülâni: Müftekirrun ile'llâhi fe-hüve fî a'le'd-derecâti alâ lisâni'ş-şerîati ve'l-âharu lâ yere'l-iftikâre limâ alime min ferâgı'llâhi mine'l-halki ve'r-rızki ve'l-eceli ve's-seâdeti fe-hüve fi'f-tikârihi ileyhi ve's-tiğnâihi bih.

"İnsanlar iki gruptur." diyor Mansur hazretleri.

"İnsanlar" derken müslümanları kast ediyor. Belki ötekileri insan bile saymıyor.

Ülâike ke'l-en'âmi bel hüm edal. "Onlar hayvanlar gibidir, hatta hayvanlardan da daha şaşırmıştır." buyurulduğu gibi âyet-i kerîmede, ötekileri kâbil-i hitab da görmüyor, konuşmaya değer de görmüyor.

"İnsanlar iki türlüdür."

Kaliteli insanları sayıyor; ötekileri bahis konusu bile etmiyor.

Birisi; müftekirrun ila'llâh. "Allah'a muhtaçlığının idrakinde olan insanlar."

Hepimiz neyiz?

el-Müftekirru ila'llâh. Hepimiz Allah'a bağlı, O'nun lütfuna, ihsanına muhtaç insanlarız. Bunu idrak etmiş insanlar. Birisi bu.

Fe-hüve fî a'le'd-derecâti alâ lisâni'ş-şerîati. "Şeriatın diliyle bu, en yüksek derecededir."

Çünkü her şeyin, her nimetin Allah'tan geldiğini biliyor da, kendisinin O'nun rahmetine muhtaç bir kul olduğunun idraki içinde. Kendi aczini biliyor, her şeyin Allah'tan geldiğini biliyor. Güzel. Bu, şeriat lisanına göre en yüksek derecededir.

Ve'l-âharu. "Ama bir de öteki insan vardır ki." Lâ yere'l-iftikâr. "Muhtaçlık görmüyor, hissetmiyor."

Neden?

Limâ alime. "Şu konuyu bildiğinden dolayı." Min ferâğı'llâhi mine'l-halki ve'r-rızki ve'l-eceli ve's-seâdeti. "Allahu Teâlâ hazretleri -yaratma konusunda- yaratacağını yaratmış, rızkı tayin etmiş, insanların ecellerini tayin etmiş. Saîd mi şakî mi olacak, belli. Allahu Teâlâ hazretleri Bunların hepsini tespit etmiş." Fe-hüve fi'f-tikârihi ileyhi. "Ona muhtaç." Ve's-tiğnâihi bih. "Allah'a dayanmakla da müstağnî durumda."

Mansur-u Ammar demek istiyor ki bu duygu daha yüksektir. Ötekisi şeriate göre en yüksek derecedir. Kulun kendisinin âciz, nâçiz olduğunu, her ihtiyacını Allah'tan karşılayacağını bilip de Allah'a bağlanması, Allah'a muhtaç olduğunu hissetmesi, şeriat lisanında en yüksektir.

Ama bir de Allah'ın öyle kulları vardır ki bu konularda bir muhtaçlık duygusu bile hissetmez.

Neden?

"Mevlam hepsini tespit etmiş, rızkımız belli, ecelimiz belli, her şey tespit edilmiş." diye bilir.

Rahat; öyle bir ihtiyaç durumunu düşünmüyor. Allah ile doyum haline gelmiş. Müstağnî, yani telaşsız. Bu daha yüksek. Tabi ârif olduğu için meseleyi böyle gördüğünden, gayet rahat, oturmuş bir kenara, telaşsız.

Yine Allah'a bağlı, Allah her şeyi tespit etmiş olduğundan, kaderine dayanıyor, kaderini biliyor, tevekkülünü ediyor ve onun için Allah ile müstağnî duruma gelmiş, kimseye eyvallahı olmayan bir hale gelmiş. "Bu daha yüksektir." diyor.

Tabi bunlar eski devirlerde kaldı. Bu devirlerde bu duygularla dolu olan, bu duyguları anlayan, bu duyguları yaşayan, İslâmiyet'i, İslâm'daki irfanı bu seviyelere çıkmış olan insanlar, hareketlerini buna göre ayarlamış insanların adedi kim bilir ne kadar az!

Ve kâle Mansûr. "Mansur-u Ammar hazretleri buyurmuş ki."

Bu adamların dindarlıklarının ne kadar derin olduğu görünüyor.

Sübhâne men ceale kulûbe'l-ârifîne ev'iyete'z-zikri ve kulûbe ehli'd-dünyâ ev'iyete't-tamai ve kulûbe'z-zâhidîne ev'iyete't-tevekküli ve kulûbe'l-fukarâi ev'iyete'l-kanâati ve kulûbe'l-mütevekkilîne ev'iyete'r-rıdâ.

Ev'iye, via' kelimesinin çoğuludur. Via' da; "kap, içine bir şey konulan eşya" demek. Viâ', ev'iye. Çoğulu ev'iye geliyor.

Sübhâne men ceale kulûbe'l-ârifîne ev'iyete'z-zikri. "Âriflerin gönüllerini zikir mahzeni haline getiren Allah'ın şanı ne kadar yücedir!"

Âriflerin gönlünü zikirle dolduran, zikrullahla, Allah'ı hatırlamakla, Allah daima hatırında olmak şanında, halinde yapan Allah'ın şanı yücedir.

"Sübhâne" şaşıldığı zaman söylenilir:

"Allah Allah, ne kadar şaşılacak şey ki âriflerin gönlü Allah'ı hatırlama doludur. Onu o hâle getiren Allah, ne kadar hayran kalınacak yaratan!" diye ondan "Sübhâne" kelimesi kullanılır.

Buradan anlıyoruz ki ârifler Allah'ı tanırlar ve hatırlarından çıkarmazlar; gönüllerinde Mevla vardır.

"Sübhânallah! Nasıl onların gönüllerini esrar hazinesi eylemiş, mârifet hazinesi eylemiş; hep Allah'ı bilen durumda insanlar!"

Ve kulûbe ehli'd-dünyâ ev'iyete't-tama' "Ehl-i dünyanın da gönüllerini tama' mahzeni eylemiş."

Tama' dolu.

"Sübhanallah! Ehli dünyanın da içi, tama' dolu!"

"Âriflerin gönlü bilgi, zikir, zikrullah, Allah'ı hatırlama dolu; ehl-i dünyanın kalbi de tama' dolu. Sübhanallah!"

Ve kulûbe'z-zâhidîne ev'iyete't-tevekkül. "Zahid kulların gönlü de tevekkül dolu."

Allah'a tevekkül etmişler; gayet huzur ve rahat içindeler.

Ve kulûbe'l-fukarâi ev'iyete'l-kanaati. "Dervişlerin gönüllerini de kanaat hazinesi eylemiş."

Onların da gönlü kanaatkâr. Fukara dediği burada, "tasavvuf erbabı fakirler" demek. Hırs yok, kanaatkârlık var, dopdolu, içleri kanaat dolu.

Ve kulûbe'l-mütevekkilîne ev'iyete'r-rıdâ. "Tevekkül erbabının da gönüllerini rıza doldurmuş."

Allah neylerse her yaptığı şeye hoşnut ve razılar, hiç itirazları yok, hiç tahammülsüzlükleri yok.

Tasavvufta rıza makamı, rıza duygusu, Allah'ın her şeyine, her takdirine razı olmak duygusu, yüksek bir duygudur, iyi bir seviyedir, yüksek bir anlayıştır.

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

"Hepsi hoş" duygusunun lafta değil de özde böyle olması, çok kıymetli bir duygudur, yüksek bir derecedir. Bu duyguya erişmiş olan insanlar çok yüksek seviyededir.

Bir derviş seyahat ederken bir kasabaya gelmiş. Tabi o devirde kasabaların surları var, kapıları var; akşamları kapanıyor, gündüzleri açılıyor; kapılarda nöbetçiler var. Şehrin surlarından içeriye girmiş. Bundan şüphelenmişler. Derviş ya yoldan gelmiş, tabi üstü başı hırpani. Şimdiki gibi pasaport, kimlik vesaire yok, yabancı bir diyara gelmiş, orada kendisini tanıyan kimse yok. Bunu yakalamışlar:

"Sen, o düşman tarafın casususun, buraya casusluk yapmaya geldin!" demişler.

"Hayır, bunun için gelmedim, ben Allah'ın âciz nâçiz bir kuluyum."

"Yok, seni hain seni! Gel bakalım."

Hapse atmışlar. Hükümdara da söylemişler;

"Tamam, kesin kafasını, madem casus, öldürün!" demiş.

Adamı elleri bağlı, kafasını kesmeye, öldürmeye götürüyorlar. O gözünü kapatmış, kendi içini yokluyor, kendisi kendisine soruyor:

"Ey nefsim! Sen tasavvuf erbabısın, dervişsin. 'Dervişlikte Allah'ın takdirine rıza göstermek yüksek bir makamdır.' diye okumuşsun ve bunu da uygulamaya çalışıyorsun. 'Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.' diyordun, işte bak şimdi gördün mü Mevla'nın neylediğini; haksızlığa uğradın, yakaladılar, hiçbir suçun yokken seni celladın önüne götürüyorlar. Biraz sonra da kafanı kesecekler. Gördün mü şimdi, Mevla neylerse güzel eyler miymiş? Bu duruma da razı mısın?" Böyle kendi kendine soruyor.

Tabi nefsi de eğitilmiş bir insan; içinden gelen duygu da şöyle:

"Ne yapalım, nasıl olsa bir gün öleceğiz. Demek ki kader böyleymiş, burada ölecekmişiz. Zalim olarak ölmektense mazlum olarak ölmek daha iyi. Ne yapalım, hiç olmazsa zalim değiliz ya, bizi haksız yere öldürüyorlar. Eh, hayat bitiyor. Âhiret, hayırlı olsun. Dünya, ne olacak?" filan diye içinden düşünmüş. Hoşnut.

Celladın yanına kadar gidince oradan birisi;

"Hey! Durun! Bu adamı tanıyoruz, bunun böyle bir durumu yok, iyidir, hoştur. Haksızlık ediyorsunuz, yanlış, bu casus filan değil!" diye bağırmış.

"Tabi pekâlâ. Hay Allah, özür dileriz."

Adamın ellerini çözmüşler, kafasının kesilmesinden kurtulmuş. Özür dilemişler, salıvermişler.

Onun şu sözü çok hoşuma gidiyor:

"Vallahi, kafamın kesilmesinden, ölümden halâsıma değil; o andaki ihlâsıma seviniyorum hâlâ. Ölümden döndüğüme sevinmiyorum; o andaki duygularımın hâlisliğine seviniyorum."

İtiraz olmadı içinden. "Ne yapalım, Allah böyle takdir etmiş, pekâlâ." dedi; ona da razı ya.. Rıza ve teslimiyet makamında.

"Elhamdülillah, iyi ki imtihanda öyle düşünmüşüm."

Ya bir de içine isyan duygusu gelseydi;

"Tüh be, böyle mi olacaktı ya.. Biz Allah'a ibadet edelim de, ondan sonra da başımıza bu hal de gelecek miydi?" deseydi, imtihanı kaybedecekti.

"Ne yapalım, insan nasıl olsa eceli geldiği zaman ölecek. Eh, benim ömrüm de bu kadarmış." diye teslim olmuş.

"Vallahi kafamın kesilmesinden, ölümden halâsıma değil, o andaki ihlâsıma seviniyorum."

Halâs ve ihlâs, tabi o sözü söylerken de edebî sanat yapıyor. İşte rıza makamı budur.

Aslında biz bu sözleri niçin söylüyoruz?

Bu adamların hikayelerini niye okuyoruz, niye anlatmaya çalışıyoruz?

"Bunlar çok iyi insanlar, çok müslüman insanlar, İslâm'ı çok iyi anlamış insanlar; Allah'ın sevdiği, razı olduğu kulu olmak için duygularını çok iyi kontrol eden insanlar. Biz de biraz onlardan hisse, ibret alalım; biz de öyle iyi kullar olalım." diye.

Ama gel gör ki bizim tırnağımıza, elimize gül dikeni batsa kıyameti koparırız. Ufacık bir şeyden nice nice itirazlar, nice nice kusurlu hareketler çıkıyor. "Tabi bunları yapmamak lazım geliyor." diye, inşaallah bize de bir intibah, bir uyanıklık hâsıl olur.

Burada okuduğumuz sözler, çok yüksek sözler; atasözü gibi, atalar sözü gibi, vecize gibi sözler. Bunlar aslında iyice hazmedilecek sözler.

Avrupalı bir yazar diyor ki;

"Bazı kitaplar vardır, hap gibi yutulur. Bazıları vardır, çiğnenir."

Birden yutulmaz; evirilir çevirilir, evirilir çevirilir.

Bazı cümleler vardır, basit cümledir.

"Bugün hava yağışlı."

Tamam, anladık. "Yağmur yağıyor." Bitti. "Bugün hava biraz soğudu." Tamam, basit.

Ama bazı sözler vardır ki üzerinde çok düşünmek lazım, uzun boylu düşünmek lazım. Bu cümlelerin hepsi, böyle kıymetli cümlelerdir; onu hatırlatıyoruz. Çünkü bunlar, bu mübarek zâtların hayatlarının ana tecrübeleridir, mühim tecrübelerdir.

Kâle Mansûrun: en-Nâsü racülâni: Ârifün bi-nefsihî fe-şuğlühû fi'l-mücâhedeti ve'r-rıyâdati ve ârifün bi-Rabbihi fe-şuğlühû bi-hıdmetihî ve ibâdetihi ve merdâtih.

"İnsanlar iki tiptir."

Birincisi:

Ârifün bi-nefsihi. "Kendi nefsini anlamış ârif olan insandır, kendini bilen insandır." Bu adamın işi nedir? Fe-şuğlühû. "Bu adamın işi gücü." Fi'l-mücâhedeti. "Mücahede etmektir." Ve'r-rıyâdati. "Riyazat yapmaktır."

"Nefsini bilen bir insanın işi, mücahede ve riyazattır." diyor.

Ne demek istiyor?

Nefsimizi bildik, nedir bizim nefsimiz?

Nefs-i emmâre'dir; mel'undur, hevâ-i heveslerle doludur; bizi zevke, hevâya, hevese, eğlenceye, keyfe, tembelliğe sürükler.

Bu nefs-i emmâre'yle uğraşmak lazım.

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.

İnsan, nefsiyle mücadele etmezse bu nefsi hakimiyeti bir ele geçirdi mi insanı felakete götürür, kötü yerlere götürür, kötü işler yaptırır, hayatını mahveder.

Onun için insan nefsini bilirse; "Ben bu nefsi tanıdım, bu nefsin yapısını anladım. Bunun daima tepesinde yumruk olacak. Bunun sözünü dinlemeyeceksin, bununla savaşacaksın ve nefsin neyi istiyorsa onu vermeyeceksin. Yemek mi istiyor, oruç tutacağım; yatmak mı istiyor, kalk, gece namazı kılacağım; şunu mu istiyor, tam tersini yapacağım." diye onunla savaşır ve riyazet yapar.

Riyâzat; "dad" harfiyle, riyâdat. Riyâdat, "idman" demektir.

İdman iki çeşit olur:

Bir; riyâdatü'l-beden, "bedenin idmanı."

Halter kaldırırsın, lobut çevirirsin, koşu yaparsın. Vücudunu idmanlı hâle getiriyorsun. Vücudun kondisyonunu koruyor. Çeşitli jimnastikler yaptığın için nefesin açılıyor, pazuların kuvvetleniyor, vücudun hünerli oluyor, kıvrak oluyor. Bu, riyâdatü'l-beden, "bedenin eğitimi."

"Beden eğitimi" diyoruz ya şimdi, "beden eğitimi dersi," riyadatü'l-beden bu.

İkincisi; riyâdatü'n-nefs.

Vücudu sıkıştırdığın gibi nefsi de sıkıştırırsan nefis de hizaya gelir. Nasıl vücudunu iyi çalıştıran insan "Naim Süleymanoğlu" oluyor. Bacak kadar boyuyla, bir karış boyuyla halterleri kaldırıyor, dünya şampiyonu oluyor, madalya üstüne madalya alıyor.

Niye sen yapamıyorsun?

"Hocam, o ne kadar çalışıyor. Ne zamandan beri halterciliğe çalışıyor."

Bedenini çalıştırıyor, sonunda bedeni o işi benimsemiş. Biz bir kaldırmaya kalksak belimiz küt diye kırılır; ondan sonra ömrümüz hastanelerde geçer. Biz alışkın değiliz.

İşte, vücudun böyle çalışa çalışa, riyazat yapa yapa kabiliyet kazanması gibi, insanın nefsi de eğitile eğitile, zorlana zorlana iyi bir kondüsyon kazanır; sonunda insan iyi bir insan olur. Nefsin oyunlarını yenebilen, faziletli işleri yapabilen, günahlı işlerden kendisini tutabilen bir insan olur. Adama diyorsun ki;

"Kardeşim, utanmıyor musun? Evlisin, iyi bir ailedensin, çoluk çocuğunun rızkını alıp kumara niye veriyorsun? Evli olduğun halde niye başka bir kadınla düşüp kalkıyorsun?"

Boynunu büküyor; "Hocam, tutamıyorum kendimi. Haklısın, yine hata ettim." diyor.

Neden?

Nefsi kuvvetli, iradesi zayıf; nefsi bunu istediği yere götürüyor.

Nefsi yenmek için idman yapmak lazım.

İnsanlar iki çeşittir.

Birisi, nefsini bilen insan.

Nefsini bildi mi; "Bu nefis sabıkalıdır; yüz verirsen insanı günahlı şeylere götürür." deyip onun karşısında uyanık bulunup onu terbiye eder, mücahede eder, mücahede-i nefs yapar, riyazetü'n-nefs yapar ve iradesi kuvvetlenir, sağlam bir müslüman olur, kale gibi olur, günahlara bulaşmaz. Tamam, bunun işi bu.

Ve ârifün bi-Rabbihi.

Öteki tip insan; Rabbini bilen insan.

Bu, nefsinin ne kadar hilekaâr olduğunu bildiği için ona karşı savaşıyor. Ötekisi de Rabbini bilen insan.

Rabbini bilen insanın işi ne olur?

Fe-şuğlühû.

Şugl, "iş" demek.

Fe-şuğlühû bi-hıdmetihi. "Rabbinin hizmetinde olur." Ve ibâdetihi. "Rabbine ibadette olur." Merdâtih. "Rabbinin rızasını kazanmak yolunda olur."

Rabbini bilen insanın işi ne olur?

Allah'ın hizmetine koşar.

Allah'ın hizmeti nedir?

Allah'ın hizmete ihtiyacı var mı?

Hiçbir şeye ihtiyacı yok. Bizi yaratmış; bizi yarattığı gibi sayısız melekler yaratmış, her istediğini 'ol' dediği zaman olduruyor, yaptırıyor. Allah'ın bizim hizmetimize ihtiyacı yok.

"Allah'a hizmet" demek, "dine hizmet" demek. Netice itibariyle dine hizmet de, insanlara hizmet demektir.

Rabbini bilen insan, Rabbinin hizmetine koşar, ibadetine koşar ve rızasını kazanmaya koşar. Bu da, Allah'ı bilen insanın işi.

Biz nasıl olacağız?

Hangisini tercih edersiniz?

İkisi birden olacağız. Nefsimizi bileceğiz; ne kadar hilekârdır, ne kadar azgındır, ne kadar kuvvetlidir. Şimdiye kadar bize neler neler yaptırdı, bundan sonra da neler yaptırabilir. Hem ona savaş açacağız, onu hizaya sokmak için eğitim yaptıracağız, çeşitli ter dökücü idmanlar gibi; hem de Rabbimiz'i bilip Rabbimiz'e ibadet edeceğiz, dinimize hizmet edeceğiz ve Rabbimiz'in rızasını kazanmaya koşturacağız.

"Hangisi daha üstündür?" dersek; Rabb'ini bilip de Rabb'inin hizmetinde olan daha üstündür, şek şüphe yok. Ama bize ikisi de lazım. Çünkü bizim nefislerimiz hizaya gelmiş nefis değil. Bizimkiler daha sopa istiyor. Onlar hizaya getirmişler, tornadan geçirmişler; onların nefisleri melek gibi olmuş. Bak ölüme giderken nefsine soruyor:

"Şimdi öldürülmeye gidiyorsun, ne haber?"

"İyiyim. İyilik, sağlık." diyor.

"E öldürülmeye gidiyorsun?"

"Ne yapalım, insan nasıl olsa ölecek; Allah böyle takdir etmiş." diyor, keyfi yerinde.

Nefsi adam olmuş.

Bizim?

Bizimki daha çok sopa istiyor. Yatırıp yatırıp döveceksin. Ayağının altına sopayı vereceksin, falakaya yatıracaksın. Okullarda falaka yasak ama bu okulda yasak değil. Yatır nefsini; iki arkadaşına da falakanın uçlarını tuttur, al eline sopayı, vur tabanın altına sopayı, bağırsın biraz. Bakalım hevâ-i nefse uymak, onları iki de bir de önümüze sermek nasıl oluyormuş. Bir daha bize bir şey teklif edemesin.

"Kalkma ya sabah namazına, sıcacık yatağın içinde yat, sular buz gibi, cami uzakta, evinde kılıver."

"Seni nefis seni! Yatırırım seni, ayağımın altına alırım, kafanı kırarım! Polis bile gelmez yardımına!" diye, biz onunla uğraşacağız.

Ve kâle Mansûru'bnü Ammâr. "Ammar oğlu Mansur buyurdu ki."

Ahsenü libâsi'l-abdi et-tevâduu ve'l-inkisâr ve ahsenü libâsi'l-ârifîn et-takvâ kâle'llâhu teâlâ: Ve libâsü't-takvâ zâlike hayr.

Ahsenü libâsi'l-abd. "Kulun giydiği elbiselerin en kıymetlisi, en güzeli." Et-tevâduu ve'l-inkisâr. "Mütevazılıktır ve gönül kırıklığıdır."

Tabi bu aslında, bizim Hereke kumaşından yapılan elbise demek değil, mânevî...

Takınılan tavrı, bir elbise gibi göz önüne getiriyor, öyle söylüyor.

"Kulun en iyi elbisesi, tevazu ve gönül kırıklığıdır." diyor.

Ne demek?

Kul mütevazı olmalı ve gönlü kırık olmalı.

Mütevazılığın zıttı nedir?

Kibirlilik.

Gönlü kırıklığın zıttı nedir?

Gamsızlık, duygusuzluk.

Kul mütevazı olacak, kalbi kırık olacak, boynu bükük olacak, hassas olacak.

Ve ahsenü libâsi'l-ârifîn.

Genel olarak kulların elbisesi budur ama...

Ve ahsenu libâsi'l-ârifîn "Âriflerin elbiselerinin en kıymetlisi de." et-Takvâ. "Takvâdır."

Bir de delil getiriyor:

Kâle'llâhu Teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyurdu ki." Ve libâsü't-takvâ zâlike hayrun. "Bir de takvâ libası vardır; bu daha güzeldir, en hayırlıdır."

Demek ki hepimiz hangi elbiseyi giyeceğiz?

Palto mu giyeceğiz, pardösü mü giyeceğiz, cübbe mi giyeceğiz?

Takvâ elbisesi giyeceğiz. En güzel elbise budur. Takvâmızı takınacağız.

Takva deyince aklıma geldi;

Bizim fakültede bir kadıncağız vardı, asistandı. Daha doğrusu o zaman bizim fakülteden mezun bir kimse idi, fakülteye asistan olarak bile girmemişti, kadın vaizdi. Ankara'da kadın vaiz kadrosunda, "vaize" diyoruz. Camilerde kadınlara vaaz veren bir kişi idi. Gazeteciler gitmişler kendisiyle röportaj yapmışlar; eteği mini değil ama dizin üstünde.

Vaize hanım; eteği dizinin üstünde, saçları da açık! Gazeteciler saçları açık, eteği de dizin üstünde fotoğrafını çekmişler. Yirmi beş, otuz sene önceki hadise. Gazeteci soruyor;

"Başınızı örtmemişsiniz?"

"Ben takvâ örtüsü ile örtünüyorum."

Hadi oradan, yalancı, palavracı! Öyle şey olur mu? Takvâ örtüsü ile örtünüyormuş! Senin takvan olsaydı bu eteği giymezdin, bacağını göstermezdin, Allah'ın emrini tutardın. Allah'ın emri nereden nereye kadar örtünmekse onu yapardın. Mazeret olarak; "Ben takvâ örtüsü ile örtünüyorum!" diyor. Yalan, şeytanca bir söz!

Birisine sormuşlar;

"Niye sakal bırakmıyorsun?"

Adam mürşid geçiniyormuş; ortalıkta öyle dolaşıyormuş.

"Benim sakalım nurdan, göremiyorsun." demiş.

Hadi oradan şeytan, yalancı, alçak, utanmaz!

Peygamber Efendimiz nurdan sakal edinemez miydi? Peygamber Efendimiz'in madem ki böyle sakalı var; o zaman sen de böyle sakal bırakacaksın.

Nurdan sakalı varmış!

Yalan, şeytan.. Karşısındaki aldanabilir belki bu mürşid geçiniyor.

Nurdan sakalı varmış!

"Sen benim sakalımı göremezsin!" demiş.

Niye göremeyeyim?

Sakal dibini görüyorum ya, tıraşını görüyorum, kaymak gibi tıraşlısın; kireç kaymağı gibi... Sütün kaymağı gibi değil de kireç kaymağı gibi.. Yüzüne sürsen insanı hasta eder. Palavracılar çok!

Gözünüzü açın. İmanını almak için insanı yoldan saptırmak için şeytanın tuzakları, hileleri, aletleri, ağları çok.

Hibal demek.

Av avlamak için balıkçılar yanlarında serpme ağ gezdiriyorlar, atıyorlar. Ondan sonra çekiyor, bir sürü balık geliyor. Kuşları, ceylan gibi hayvanları da galiba öyle avlıyorlarmış. Şeytanın da avlanmak için ağları var.

"Şeytanın ağlarından bir tanesi, kadınlardır." diyor, Peygamber Efendimiz.

Tabi erkeği avlamak, günaha düşürmek için şeytanın avı kadındır. Kadını avlamak için şeytanın tuzağı da erkektir; gözünü açması lazım!

Şeytan bazen de ajan kullanır. Kendisi gelmezse insanlardan şeytanlaşmış kimseleri senin yanına gönderir, onlarla kandırır.

O da; "Benim takvâ elbisem var, örtünüyorum." der.

"Bacaklarını görüyorum, nasıl örtünüyorsun?"

Bir de fotoğrafını çekmiş. Fotoğraf çekilmemiş olsa neyse ne. "Sen göremiyorsun." der belki bana. Ama fotoğraf makinesiyle tespit edilmiş.

Nurdan sakalı varmış!

Nurdan olsa parlar. Sakal dipleri kara kara görünüyor.

Bir sürü palavracı, yalancı, şeytan ajanı, şeytanın insanların arasına gönderip de insanları aldatmak için kullandığı kimseler oluyor.

Libâsü't-takvâ zâlike hayr. "Takvâ elbisesi; bu en hayırlısıdır." diyor.

Takvâ elbisesi ama bu gibi mazeretlere de bu kullanılmamalı. Sen takvâ ehli isen Allah'ın azabından, cezasından sakınan bir insansan Allah'ın emrine uygun hareket edersin.

Bir başkasını anlattılar:

Bebek'te, deniz kenarındaki gazinoda içki, rakı içiyorlarmış. Yarı yolda kalkmış, sarhoş sarhoş kafayla;

"Aman yâ Hüseyin!" diye bağırmış.

"Sen Hz. Hüseyin'i çok mu seviyorsun? Vay vay vay!"

İçki masasında Hz. Hüseyin aklına gelmiş de, Hz. Hüseyin'in şehit edildiğine üzülüyor, gamlanmış, efkarlanmış, rakıyı çektikten sonra; "Aman yâ Hüseyin!" diye bağırıyor.

Bunların hepsi, şeytanın oyunlarıdır. Aklımızı başımıza toplayacağız.

Âhiret işi oyuna gelmez. Allah'ın rızasını kazanmak için insanın ciddi olması lazım. Böyle palavralarla, görünmez sakallarla, görünmez örtülerle örtünüp çıplak gezmek, sakal tıraş etmek, günah işlemek, bunlar, bir de bunları böyle müdafaa yollu söylemek, dinle alay etmek, demektir.

Öyle şey yok!

Öyle şey yok da, yapıyor. Yapana yüz vermek de yok! Yapana yuh olsun, yüz verene bin defa yuh olsun!

Her mal müşteri olduğu için satılır. Madem ki sen müşteri oluyorsun; o zaman daha fena!

Ey falanca, ey ona adam gözüyle bakan insan, sen ona madem ki destek oluyorsun, o zaman sen daha kötüsün. Muhterem kardeşlerim! Her zalim, yanındaki destekçilerle, askerlerle kuvvet bulur. Tek başına insan, zulüm yapamaz. Ateş olsa cürmü kadar yer yakar.

Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.

"İnsafsız avcıya hizmetten zevk alan, köpektir." diyor şair.

"Bir insan bir zalim kimseye; yâ seyyid dese, "Ey beyefendi!" dese, Arş-ı Âlâ sallanır!" diyor Peygamber Efendimiz.

Ne biçim laf söyledi bu adam?

"Allah'ın sevmediği bir kimseye güzel bir unvan söyledi." diye, "Arş-ı Âlâ zangır zangır titrer." diyor Peygamber Efendimiz.

Onun için, öyle ciğeri beş para etmeyen insana "bey" filan denmez. Hakaret edeceksin ki haddini bilecek, hizaya gelecek. İtibar etmeyeceksin ki yalnız kalacak. Desteklemeyeceksin ki zulüm yayılmayacak. Çok önemli!

Ve kâle Mansûr: Selâmetü'n-nefsi fî muhâlefetihâ ve belâühâ fî mütâbeatihâ.

İnsan cehenneme atılınca cezayı kim çekecek?

Beden de çekecek, nefis de çekecek.

"Nefsin selameti, insanın nefse muhalefet etmesindedir."

Nefsin ne istiyorsa yapmayacaksın ki sen de kurtulasın, nefsin de kurtula.

Ve belâühâ. "Belalara maruz kalması, cezaları hak etmesi, müstehak olması da." Fî mütâbeatihâ. "Nefse uymaktadır."

Aklımızı başımıza toplayacağız, nefsimize uymayacağız, hevâ-i nefse uymayacağız.

Eskiden beri canım sıkılır. Öyle değilmiş de...

"Divan edebiyatı" diye bize edebiyat kitaplarında, lisede boyuna gazel okuttular.

"Saki, getir ol bâdeyi kim erguvan renklidir.. Ey meyhanenin sahibi, ey meyhanecinin çırağı.." vesaire.

"Bundan başka şiir söylememiş mi Osmanlılar?" diyordum.

Söylemiş ama seçip de bize "Osmanlı edebiyatı" diye öğrettikleri, hep buydu.

"Hevâ-yı nefse uyup kûy-u yâre dek gideriz." diyor şairin birisi;

"Nefsimizin hevasına uyup yârin köyüne kadar gideriz."

Gidersen, belanı bulursun!

Ama "şiir" diye bunu yazmışlar. İçkiyi, kumarı, zinayı, flörtü methetmişler.

Hepsi öyle değildi tabi. Ama bize bunları, hem de lise çağında, bir de "Osmanlı edebiyatı" diye öğretiyorlar. Ondan sonra çocuk da ona özeniyor; sigaraya özeniyor, gazele özeniyor.. Biz millî eğitimimizle kendi kendimize ediyoruz; başkasının bir şey etmesine lüzum kalmıyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri, şu büyüklerin, güzellerin, Allah'ın sevgili kullarının hallerini anlayıp o güzel hallerle hallenmeyi; Allah'ın rızası yoluna girmeyi, o yolda yürümeyi; ömrümüzü Allah'ın rızasına uygun geçirip huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Sayfa Başı