M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Yahyâ b. Muâz er-Râzî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri ibadetlerimizi kabul eylesin. Rızasına cümlemizi vâsıl eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

Ebû Abdurrahman es-Sülemî isimli büyük sûfî ve alimin, Türkçe'ye tercümesi olmayan Tabakâtü's-Sûfiyye isimli kaynak kitabının 111. sayfasına ulaştık. Yahyâ b. Muâz er-Râzî isimli büyük sûfînin hayatı ile ilgili bölümü okumaktayız. Sözleri ile ilgili kısımlara geldik.

Bunların izahına başlamadan önce başta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere cümle enbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâullah ve salihînin ruhlarına; eserin müellifinin ruhuna; kendisinden feyiz aldığımız hocalarımız, şeyhlerimiz, mürşitlerimiz ve üstatlarımızın ruhlarına; hassaten Muhammed Zahid Kotku hazretlerinin ruh-u pâkine; İstanbul'da medfun bulunan enbiyâ, sahabe, eyliyâullah-ı salihîn ve şühedânın ruhlarına; ashâb-ı hayrât ve'l-hasenâtın ruhlarına; bu caminin yapılmasına hizmet etmiş ve iştirakte bulunmuş olanların ruhlarına; uzaktan yakından bu dersi dinlemek üzere teşrif etmiş olan siz değerli ve sevgili kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün geçmişlerinin, ecddâd-ı ceddât, akrabâ-i taallükât ruhlarına hediye olsun; bizlere Rabbimiz'in tevfîki refîk olsun; ömrümüzü rızasına uygun geçirelim, bizler de ahirete sevdiği, razı olduğu kul olarak varalım, cennetiyle cemaliyle müşerref olalım diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı aerîf okuyup o saydığımız büyüklerimize ayrı ayrı hediye eyleyip öyle başlayalım.

Kitabın tek baskısı var. Mısırlı büyük âlim Nureddin Şureybe hazırlamış. Çok güzel bir tahkikli baskı; bu baskının 111. Sayfasında 15. Paragrafta kalmıştık. Okuyoruz.

Semi'tü Abdallahi'bne Alliyyi's-Serrâce yekûlü semi'tü Ca'ferâni'l-Huldiyye yekûlü semi'tü Muhammede'bne'l-Fadli'l-Adeviyye kâle haddesenâ. Ahmed'übnü Halefini'l Bursâniyye haddesenâ Ahmedü'bnü Muhammedü'bnü Şâheveyhi'l-Belhıyyü kâle semi'tü Yahye'bne Muâz yekûlü:

"Bu rivayet zincirinde isimleri geçen o şahıslardan naklen müellif Sülemî hazretlerine geldiğine göre terceme-i hâli anlatılan Yahyâ b. Muâz er-Râzî şöyle buyuruyor:"

Kendisi meşhur bir vâiz; büyük bir âlim. Çok güzel sözleri var.

Alâ kadr-u hubbike'llâhu Teâlâ yuhibbüke'l-halku ve bi-kadri havfike mine'l-lâhi Teâlâ yehâfüke'l-halku ve alâ kadri şuğlike bi'l-lâhi yeşteğilu fî emrike'l-halku.

Tecrübesine, irfanına, müktesebatına dayalı olarak diyor ki;

Alâ kadru hubbike'l-lâhu Teâlâ yuhibbüke'l-halku. "Senin Allahu Teâlâ hazretlerini sevmenin miktarı kadar halk seni sever."

"-Halk, insanlar ve belki insanlardan başka mahluklar- "Sen Allah'ı ne kadar seviyorsan onlar da seni o miktarda sever."

Ve bi-kadri havfike mine'l-lâhi Teâlâ "Ve Allah'tan korkmanın miktarı kadar." Yehâfuke'l-halku "Halk, insanlar ve diğer varlıklar senden korkar, sana saygı duyar, senin tevhidinin tesiri altında kalır."

Ve alâ kadri şuğlike bi'l-lâhi yeşteğilu fî emrike'l-halku "Senin Allah ile meşguliyetinin miktarı kadar halk seninle, senin işinde, senin hizmetinde meşgul olur."

Üç cümle söylüyor:

"Sen Allah'ı ne kadar seviyorsan halk da mahlukat da seni o miktarda, onunla ölçülü, onunla orantılı olarak sever. Sen Allah'tan ne kadar korkarsan halk sana o kadar hürmet eder; senden korkar, sana karşı sevgi gösterir, senden o kadar çekinir. Sen Allah ile ne kadar meşgul oluyorsan halk da senin işinle, emrinle o kadar meşgul olur."

Bu doğrudur. Bu söz hadîs-i şerîflerin mealine de uygundur. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki; "Senin Allah indinde makamının, mevkiinin, durumunun, derecenin ne olduğunu merak ediyorsan senin yanında Allah'ın ne durumda olduğunu bir düşün."

"Senin Allah'a karşı kulluğun, tavrın; senin Allah'ı sevmen, O'nun emrini tutman, O'ndan korkman, O'nunla ilgili vazifelerini, zikirlerini yapman derecesinde senin onun yanında kıymetin olduğu anlaşılır." diye zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de bir hadîsi şerîfinde buyurduğuna göre demek ki bu söz doğrudur.

Bizim her işimizi Allah rızası için yapmamız, Allah'ın kulluğu ile meşgul olmamız lazım. Allah'ı sevmemiz, Allah'tan korkmamız, Allah'ın zikri ile meşgul olmamız lazım. Yoksa "Halk beni sevsin." diye ne kadar uğraşsan halk yine seni sevmez. "Halk bana saygı duysun, benden korksun." diye ne kadar uğraşsan, halk seni yine saymaz, senden korkmaz. "Halk benim sözümü tutsun, benimle meşgul olsun, bana hizmet etsin." diye ne kadar uğraşsan yine halk o uğraşmayı yapmaz; sana kulak asmaz, seni dinlemez.

Demek ki Cenâb-ı Hak'tan gayrı şeylerle meşgul olmanın sonu hüsran oluyor. Ama insan mahlukatı bir tarafa bırakıp da Hâlik'ı, ona kulluk etmeyi düşününce bu sefer bütün mahlukat onun karşısında dize geliyor; onun hizmetine giriyor, onun etrafında dönüyor.

Bu mânaları takviye eden başka hadîs-i şerîfler de var. Yerdeki gökteki kuşların böceklerin, hatta denizin içindeki balıkların dahi böyle alimlere dua ettiğini, istiğfar eylediğini bildiren hadîs-i şerîfler var.

Bizim gayemiz nedir?

Büyüklerimizin bize öğrettiği bir cümle var:

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. "Yâ Rabbi! Benim maksudum, hedefim, kastım sensin, teveccühüm sanadır ve ben senin rızanı istiyorum. Senin rızanı istiyorum; başkasının rızasını değil. Senin beni sevmeni, benden razı olmanı, benden hoşnut olmanı istiyorum." diyoruz.

Zaten bu sevgiye, bu kulluğa, teveccühe başka bir şey karıştı mı insan ihlâsını kaybetmiş oluyor. Bir çeşit şirkin içine düşmüş oluyor ve o zaman Allahu Teâlâ hazretleri de o kulu sevmiyor. Hedefimizin Allah olması lazım. Gönlümüze Allah'ın sevgisini, Allah'ın korkusunu yerleştirmeye çalışmamız lazım. "Eğer Allah'a itaat etmezsem Allah'ın gazabına uğrarım; Allah'ın yolunda gitmezsem Allah'ın rızasını kaybederim." korkusunu yerleştirmemiz, Allah ile meşgul olmamız lazım. Allah'ın zikri ile ibadeti ile rızası yolunda, hizmetinde olmak lazım.

Böyle olduğu zaman bizim gayemiz olarak değil ama bunun bir yan ürünü olarak -bizim gayemiz Allah'ın rızası- bir sonucu olarak insanlar, mahlukat bizi sever, bize hürmet eder, bizim sözümüzü dinler, bizim işimizle meşgul olur, bizim hizmetimizde bulunur.

Bu o şahıs istediğinden değildir; istemesi doğru olmaz. Ama Allah'a kulluk etmesinin sonucudur. Allah'ın hiçbir velî kulu teveccüh toplamak, rey toplamak istememiştir. Halkın sevgisini özlememiştir; ona özenmemiştir, o tarafa meyletmemiştir. Halkı gözünden, gönlünden silmeye, çıkarmaya çalışmıştır. Halktan kaçmaya, Hakk'a yönelmeye çalışmıştır. Allah da onun mükâfâtı olarak ona hem dünyayı hem âhireti vermiştir.

Nitekim bir başka hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bir kimsenin arzusu, hevesi dünya değil âhiret olursa o zaman Allah onun iki yakasını bir araya getirir ve ona gönül zenginliği verir. O dünyaya sırtını dönüp âhirete yöneldiği halde dünya onun peşinden burnu sürte sürte, kös kös gelir. Çünkü Allah öyle ister. Kul âhireti istediği zaman dünyalık da, mukadderat da -nasibi olan rızkı, hayrı ve zenginliği- yine gelir. Ama bir insanın gayesi dünya olursa Allah onun işlerini dağıtır, yayar, perişan eder, toparlayamaz hale getirir. İki gözünün arasına fakirlik korkusunu diker, sallandırır. 'Aman fakir olacağım, aman mahvolacağım, aman kendi başıma kalacağım!' diye bir fakirlik korkusu gözünün önüne gelir ve bütün çırpınmalarına rağmen hedefi dünya olduğu halde dünyalıktan eline Allah'ın yazdığından fazlası da gelmez."

Buna misal olarak ecdadımızın hayatlarını düşünüyorum. Büyük ekseriyeti Anadolu'daki halkın ecdadı olan kişiler. Orta Asya'dan kalkmışlar, bu diyarlara cihat etmeye gelmişler. Malazgirt savaşı olmuş; daha başka savaşlar olmuş. Müslümanlar Anadolu'nun fethi için üç dört asır uğraşmışlar.

Diyarbakır taraflarından başlamış, Adıyaman Hısn-ı Mansur denilen yerden, Meyâfarikîn denilen Silvanlar'dan Kafkasya'ya, Adana'dan Tarsus'a, Anamur'a doğru genişlemiş, Gorduyon denilen Eskişehir'e doğru ulaşmış. Akıncılar gelmişler, gitmişler; uğraşmışlar, didinmişler asırlarca bu mücadele sürmüş. Yakınları ile helalleşmişler; buraya ölmek için gelmişler.

"Ölürsek bizi yolda kefenlesinler." diye kefeni yanlarına almışlar; Allah yolunda can vermeye gelmişler. Allahu Teâlâ hazretleri de onları sevmiş; bu fedakârlıklarının mükâfâtı olarak bu diyarları onlara ihsân eylemiş. Biz de onların torunları olarak bu diyarlarda huzur içinde yaşıyoruz.

Ama onlar cihangirlik sevdası ile "Zengin olalım." diye gelmiş değiller. Hepsinin hayatlarını, eserlerini, ideolojilerini, menâkıbını biliyoruz, okuyoruz. Onların buralara geliş sebebi, Allah'ın rızasını kazanmak.

İstanbul'un fethi için gelen orduların hepsinin amacı; Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfindeki müjdeye mazhar olmak. Onlar; İslam hudutlarında murabıtlık yapmanın, düşmana karşı cihat etmenin sevabının büyüklüğünden dolayı murabıt ve mücahit olarak gelmişler, buralara yerleşmişler. Canlarından, mallarından vazgeçmişler. Evlad-u iyâlden, rahat ve huzurlarından, kendi memleketlerinden vazgeçmişler; göç edip buralara gelmişler. Allah da onlara nice nice diyarları nasip etmiş. Bu daima böyle olmuştur.

Allah bize de amellerimizde ihlâs nasip eylesin. Şu fani dünyayı değil de bâkî olan âhireti ve Allah'ın rızasını düşünmeyi nasip eylesin. Allah'ı sevmeyi, muhabbetullahı ihsân eylesin, mârifetullahı ihsan eylesin. Allah'ın zikri ile Allah'ın sevdiği, razı olduğu hizmetlerle meşgul olmayı Mevlâ'mız cümlemize nasip eylesin.

Sem'itü Ebe'l-Fadli Nasre'bne Ebî Nasrin. Yekûlü semi'tü'bne'l-Fadlı el-Kâdî el-Belhiyye. Yekûlü: Semi'tü Muhammede'bni İsmâîle'bni Mûsâ yekûlü semi'tü Yahye'bni Muâzin yekûl. "Bu rivayet zinciri ile Yahyâ b. Muâz'dan şu söz de geliyor:

Leyse men tâhe fîhi ke men tâhe bi-acâibi mâ verede aleyhi minhü.

Buradaki zamirler, Allahu Teâlâ hazretlerine râcîdir.

Leyse men tâhe fîhi. "Allah'ta, Allah'ı düşünmekte, Allah'ın mârifetullahında hayran olan, sergerdân olan kimse." Leyse ke men tâhe bi-acâibi mâ verede aleyhi minhü. "Allah'tan kendisine gelen vâridât, ikrâmât ve bir takım hâlâttan hayran olan kimse gibi olmaz."

"Mârifetullâhın insana verdiği neşe, ikramullâhın insana verdiği neşeden daha üstündür. Çok daha zengin, çok daha derin, çok daha tatlıdır." demek istiyor, Allahu a'lem. Tabi onun için biz diyoruz ki;

"Yâ Rabbi! Maksudum Sen'sin."

"Allah'ın rızasını kazanalım da ceplerimizi dolduralım; dünyada, âhirette rahat edelim, cennete girelim. Dünyada da huzur içinde yaşayalım."

Tabi bu da bir duygudur. Cenneti istemek var. Kur'ân-ı Kerîm cenneti istemeyi tavsiye ediyor. Elbette insan cenneti elde etmeye şevklenir, arzu eder, cehennemden kurtulmak ister. Ama insanlar bu konuda grup gruptur. Öyle âşık-ı sadıklar var ki onlar için cehennem korkusu da bahis konusu olmuyor, cennet arzusu ve şevki de bahis konusu olmuyor; Allah'a sırf Allah'ın rızası için kulluk etmek önemli oluyor.

Kur'ân-ı Kerîm'de de bunlarla ilgili işaretler vardır.

Minküm men yürîdü'd dünyâ ve minküm men yürîdü'l-âhire. "Sizden bir kısmınız dünyayı istiyordu, bir kısmınız da âhireti istiyordu." deniliyor.

Tabi insanoğulları sadece Bedir harbinde, Uhud harbinde değil, her zaman ve her dönem için geçerli olmak üzere kimisi dünyayı istemiştir, kimisi âhireti istemiştir. Kimisi bir maddî hesap yapmıştır, kimisi de mânevî bir hesap yapıp âhireti istemiştir.

Ama bir de bazı âyet-i kerîmelerde de şöyle ifadeler geçiyor:

Va'sbir nefseke mea'l-lezîne yed'ûne Rabbehüm bi'l-gadâti ve'l-aşiyyi yürîdûne vechehû.

Bir de "Allah'ın zât-ı pâkini, vech-i pâkini murat eden insanlar olduğu" bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ve Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e onların yanında yer almayı tavsiye ediyor.

Demek ki minküm men yürîdü'd-dünyâ bir dünyayı isteyenler var. Ve minküm men yürîdü'l-âhire âhireti isteyenler var.

Bir zümre daha var ki Allah Peygamber Efendimiz'e onları methediyor:

"Onları kırma, üzme, onların yanında yer al!" diye tavsiyede bulunuyor.

Onlar da yürîdûne vechehû Allah'ın zât-ı pâkini, vech-i pâkini arzu eden insanlar.

Kur'ân-ı Kerîm'de âşık-ı sâdıklara da işaret var:

Bir menfaat kaygısı ile bir mükâfât arzusu ile kulluk etmeyip sırf aşk ile şevk ile halisane kulluk duygusuyla, Allah sevgisi ile hareket eden insanlar da olduğu anlaşılıyor. Allah'ın, kullarına derece derece ikramları vardır. Yaptıkları amellere, işledikleri hayrât-u hesanât ve ibadât-ü tâate göre kullarına mükâfâtları vardır. Bu mükâfâtlar büyüdükçe lezzet artar.

İnsan bir güzel rüya görse, mükâfât olarak mânevî bir iltifata erse, bir ikram-ı ilahiyyeye mazhar olsa sevinir, hayran olur; kendinden geçer, mest olur. Ama bu ikramlarla mest olmak, Allah'ı düşünüp mârifetullahla mest olmak gibi değildir.

"Mârifetullahla mest olmanın zevkine doyum olmaz. Allah'ı bilmenin ve Allah'a ermenin zevki Allah'ın ikramlarına kavuşmanın zevki gibi değildir; çok daha yüksektir." diyor.

Tabi tadan bilir ve bilen böyle kesin konuşur. Allah o güzellikleri tatmayı, yaşamayı cümlenize, cümlemize nasip eylesin.

Kâle ve semi'tü Yahyâ yekûl. "Aynı râvinin dediğine göre Yahyâ b. Muâz şöyle söylemiş:"

el-Fevtü eşeddü mine'l-mevt "Elden kaçırmak, ölümden beterdir."

el-Fevtü eşeddü mine'l-mevt. "Bir şeyi elden kaçırmak ölümden daha beterdir." Li-enne'l-fevte inkıtâun ani'l-Hak "Çünkü mânevî bakımdan, tasavvufi yönden makamı, mevkii, Allah'ın rızasını iltifatını elden kaçırmak." İnkıtâun ani'l-Hak. "Hak'tan kesilmektir." –Halbuki- ve'l-mevte inkıtâun ani'l halk, "Ölüm halktan kesilmektir."

Ölünce insan mahlukattan ayrılıyor ama âhirette Allah'ın huzuruna gidiyor. Demek ki fevt daha fena. Fevt ölümden daha fena. Mânevî makamları elden kaçırmak, çok daha kötü. Çünkü fevt; "Allah'ı, Allah ile olan ilişkisini kaybetmek, Allah'tan kesilmek, elden kaçırmak" demek oluyor. Ama mevt, halktan kesilmek oluyor. Halkla alakası kesiliyor. Ölüyor, âhirete gidiyor.

Olsun! Bir şey değil! Allah'ın sevgili kulu olarak âhirete giderse bir şey değil. Ama fevt daha fena. Mânevî makamı, Allah'ın iltifatını, Allah'ın rızasını kaybetmek, ölümden beter.

Semi'tü Muhammede'bne Aliyyini'n-nihâvendiyyi. Yekûlü semi'tü Mûse'bne Muhammedin yekûlü semi'tü Yahye'bne Muâz yekûlü. "Bu râvilerden rivayet edildiğine göre Yahye'bne Muâz dedi ki."

el-Vihdetü münyetü's-saddîkîn ve'l-ünsü bi'n-nâsi vahşetühüm.

Biliyorsunuz insanlar derece derece. Basit insanlar var; takvâ ehli insanlar var, ârif insanlar, ihlâslı insanlar var. Bir de insanların sıddîkları var; Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz gibi… Ebû Bekir efendimiz o sıfatı almış olan bir kişi, ümmetin efdali.

Sıddîk ne demek?

"Sadakatte, doğrulukta, doğru arkadaşlıkta, bağlılıkta, tasdikte en ileri mertebede olan" demek.

Biliyorsunuz müşrikler Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'e geldiler, dediler ki;

"Senin inandığın Muhammed'i duydun mu, bu sefer neler söyledi?"

"Ne olmuş, ne telaşlanıyorsunuz? Ne söylemiş?"

"Güya dün miraca çıkmış. Yedi kat semâvâtı görmüş, eski peygamberleri görmüş. Güya Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkmış."

"Gerçekten öyle şeyler mi söyledi mi? Duydunuz mu? Yoksa siz mi uyduruyorsunuz?"

"Hayır! Biz uydurmuyoruz, gerçekten o söyledi."

"O söyledi ise doğrudur!" dedi, hiç tereddüt etmedi.

"İnsan yedi kat gökleri geçer mi? Eski peygamberleri görür mü? Meleklerle konuşur mu?" demedi; tasdik etti. Sıddıklık; tasdikte, sıdk-u sadâkatte, bağlılıkta, doğrulukta en yüksek mertebe oluyor.

el-Vihdetü. "Tek başına olmak, yanında kimse olmaması,"

Münyetü's-sıddıkîn. "Sıddıkların temennisidir, arzusudur."

Cahil, gafil, ârif olmayan kimseler biraz yalnız kaldılar mı canları sıkılır. Çünkü ârif değil, Allah'ı, Allah ile ünsiyeti, Allah'a kulluk etmeyi, Allah'ı zikretmeyi bilmiyor.

"Çıkıyorum ben."

"Nereye gidiyorsun?"

"Kahveye gidiyorum; canım sıkıldı. Patladım yahu!"

Yallah! Kalabalığın içine…

Yalnız durmayı hazmedemiyor, değerlendiremiyor.

"Yalnızlık, tek başına olmak; sıddıkların arzusudur, emelidir, temenni ettiği bir şeydir."

Ve'l ünsü bi'n-nâs. "İnsanlarla düşüp kalkmaksa." Vahşetühüm. "İşte onlar için asıl o yalnızlıktır."

Neden?

Çünkü insanlarla konuşuyor; o bir laf söylüyor, ötekisi bir laf söylüyor; bu durum kendisinin Allah ile meşguliyetine inkıta veriyor.

"Nedir bu insanlardan çektiğim? Biraz yalnız kalsam da Allah ile baş başa olsam." diye düşünür; bunu arzu ederler. Onların yalnızlığı, kopukluğu insanlarla beraber oldukları zaman başlıyor. Yalnız oldukları zaman muratlarına ermiş, sevdikleri ile baş başa kalmış oluyorlar. Arzuları, emelleri o.

Bir insan eğer yalnızlığı hazmedemiyorsa sevemiyorsa derecesi eksik, demektir. Yalnızlıktan rahatsız oluyorsa ham demektir, tasavvuftan nasibi eksik demektir. İnsan yalnızlığı sevecek. Peygamber Efendimiz'e peygamberlik gelmeden önce ona ilk olarak yalnızlık sevdirildi.

Çok zor çıkılan bir dağı aşıp çıkmak; orada bir mağarada günlerce kalmak ne demek?

"Yalnızlığı sevmek" demek.

Peygamber Efendimiz diyor ki; "Bana ilk önce yalnızlık sevdirildi." Çünkü yalnızlık olunca insanlardan kesilme ve Allah ile buluşma oluyor. İnsanlarla buluştuğu zaman Allah'a kulluğu ve ünsiyeti kesiliyor. Yalnızlığı sevebilmek ve değerlendirebilmek lazım. Bu da tasavvufla, zikirle oluyor. Zikrin tadına varmakla, tefekkürle oluyor.

Kâle ve semi'tü Yahyâ yekûl. "Aynı râvi, Yahyâ b. Muâz'ın şöyle dediğini de duymuş; naklediyor:" ez-Zahidü sâfi'z-zâhir muhtelitü'l bâtın. Ve'l-ârifü sâfi'l-bâtın muhtelitu'z-zâhir."

Biliyorsunuz dindar insanların genel sınıflandırılmasında bir grup zâhid zümresidir. Zâhidler, zühd sahibi insanlar. Bir grup da ârifler zümresidir: İrfan sahibi, mârifetullaha ermiş insanlar.

Zâhidin ana vasfı nedir?

"Dünyaya önem vermemek, metelik vermemek, dünya sevgisini gönlünden çıkarmış olmak." Ana vasfı budur. Rağbeti âhiretedir, dünyalığa değildir. Arzusu, rağbeti; mevki makam, para pul değildir. Tabi bu bir merhaledir. Pek çok kimse, dünya sevgisini kalbinden atamıyor, çıkaramıyor. Dünya sevgisi kalbinde olduğu zaman da çeşitli hatalara düşüyor. Hırslar, dünya sevgisi, insana çeşitli kusurlar işlettiriyor. Bundan vazgeçebilmek, zâhid olabilmek güzel bir şey.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

İzhed fi'd-dünyâ "Dünyaya karşı müstağnî ol! Dünyaya aldırmama durumuna gel!"

Bunu tavsiye ediyor. Güzel bir sıfat.

ez-Zâhidü sâfi'z-zâhir "Bu mertebeye ulaşmış bir kimsenin dışı, zâhiri sâfîdir, pırıl pırıldır, saftır, temizdir." Muhtelitu'l bâtın. "İçi karışıktır."

Çünkü zâhidlikten yüksek makamlar da var. Dünyayı terk edebilmiş ama dışı sâfî, içi karmaşıktır. Henüz terk ettiği dünya ile alakalarını koparamamıştır. İçindeki fırtınalar dinmemiştir; dünyayı terk etmekten, yokluktan, sıkıntılardan, imtihanlardan acı çekmektedir.

Ve'l-ârifü sâfi'l-bâtın "Ârifin içi adam akıllı durulmuştur, sâfileşmiştir." Muhtelitu'z-zâhir "Dışı karışıktır."

Dış görünüşü karmaşık görünür ama içi durulmuştur, sâfîleşmiştir.

Bazı büyüklere göre müslümanın dört mertebesi vardır:

Âbid mertebesi; âbid sıfatına sahip olduğu mertebe; ibadet ve tâatini yapıyor.

İkinci mertebe:

Zâhid mertebesi; dünyadan meylini çekmiş, dünyaya aldırmıyor; âhirete yönelmiş, âhiret ehli olmuş.

Üçüncüsü:

Ârif mertebesi; Allah'ın mârifetullahına mazhar olmuş, Allah bilgisine ermiş, irfana sahip olmuş kimse; ârif.

Dördüncüsü:

Aşk mertebesi. İnsan bildi mi âşık olur. Âşık oldu mu da muhibb-i sâdık olur.

Bazı büyüklere göre en yüksek makam; aşk makamıdır. Âşıklık, âşık-ı sâdıklık makamıdır. Onun için Mevlânâ'nın bütün Mesnevî'si, Yunus Emre'nin bütün şiirleri aşk konusunu işler. Osmanlı âriflerinin, mutasavvıflarının çoğu aşk konusunu işler.

Eşrefoğlu Rûmî;

Ey Allah'ım, beni senden ayırma.

Beni senin cemâlinden ayırma.

Balığın canı su içre diridür.

İlahî! Balığı gölden ayırma.

diyor. O aşk deryasına gark olmayı arzu ediyor.

Bir başka şair de;

Işk imiş her ne vâr âlemde.

İlim bir kıyl-ü kâl imiş ancak. diye bu mânayı terennüm ediyor.

Fuzûlî'nin bütün şiirlerinde aşkı işlemesi de aynı ekole bağlı olmasındandır.

Kâle ve semi'tü Yahyâ yekûlü. "Yine ayni râvi şöyle dediğini de naklediyor."

Ehlü'l-ma'rifeti vahşu'l-lâhi fi'l-ard. Lâ ye'nesûne ilâ ehadin. Ve'z-zâhidûne gurabâü fi'd-dünyâ. Ve'l-ârifûne gurabâü fi'l-âhireti.

Ehlü'l-ma'rifeti. "Mârifet sahibi olan insanlar, mârifet ehli" Vahşu'l-lâhi fi'l-ardı. "Allah'ın vahşi mahluklarıdır. Ehil olmayan mahluklarıdır."

Ehlullah, yeryüzünde vahşilerdir. Allah yanında ehli, insanlar yanında vahşi. Hani bir hayvanı terbiye edersen ehlileştiriyorsun. Ehlileştirmezsen vahşi kalıyor. O mânayı düşünün.

Mârifet ehli yeryüzünde Allah'ın vahşi mahlûklarıdır.

Lâ ye'nesûne ilâ ehadin "Hiç kimse ile ünsiyet edemezler."

Hiç kimse ile düşüp kalkıp ona gönül bağlayıp dost olamazlar. Çünkü Allah ile dostlar.

Ve'z-zâhidûne gurabâü fi'd-dünyâ "Zâhidler de dünyada gariplerdir." Ve'l-ârifûne gurabâü fi'l-âhireti. "Ârifler de âhirette gariplerdir."

Allahu a'lem; şunu demek istiyor:

Zâhidler dünyayı terk etmişlerdir. Dünya gözlerinde yok. Âriflerinse hem dünya hem ahiret gözlerinde yok. Asıl Allah'ın rızasını, sevgisini düşünüyorlar.

Ve kâle semi'tü Yahyâ yekûl. "Aynı râvi bir başka sözünde buyurmuş ki."

İbnü âdem! Mâ lek te'sefü alâ mefkûd. Lâ yerüddühû aleyke'l-fevt. Ve mâ leke tefrehu bi-mevcûd, lâ yetrükühû fî yedike'l-mevt.

Arapça bilenler, cümlelerin şiiriyetini, estetik kıymetini anlarlar. Güzel bir cümle. Müsecca' bir nesir, sanatkârane bir söz söylemiş.

İbnü adem. "Ey ademoğlu!"

Hepimiz Hz. Âdem'in evlatlarıyız ya onun için insanoğluna öyle hitap ediliyor. "Ey Âdemoğlu!" "Ey insan!" demek.

Mâ leke. "Ne oluyor sana?" Te'sefü alâ mefkûd. "Elinden kaçırdığına esef ediyorsun, üzülüyorsun."

"Parayı kazanamadım, şu evi alamadım, kaçırdım, fırsat gitti. Alsaydım şöyle olacaktı."

Elden kaçana teessüf ediyorsun ey Âdemoğlu! Ne oluyor sana, niye teessüf ediyorsun?

Lâ yerüddühû aleyke'l-fevt. "Artık o fevt sana onu geri getirmeyecek."

Esefin onu sana geri getirmeyecek. Esef etmene ne lüzum var?

Ve mâ leke tefrehu bi-mevcûdi. "Ne oluyor ki elinde mevcut olan şeye seviniyorsun?"

"Köşküm var; bağım bahçem, param pulum var, zenginim." diye varlığına ne diye seviniyorsun ki?

Lâ yetrükühû fî yedike'l-mevt. "Ölüm onu senin elinde tutmayacak, bırakmayacak ki çekip alacak."

"Mevcûda ne seviniyorsun? Mefkûta ne üzülüyorsun? Üzülmenin sana onu geri getirmeyeceğini bile bile elinden kaçana ne üzülüyorsun? Ölümün onu senin elinden aldığını bildiğin halde mevcuda ne seviniyorsun?" demek istiyor.

Bir sûfî, bir mutasavvıf, bir Allah ehli insan elde etmediği şeye üzülmez. Ne olacak? Üzülünce bir şey olmuyor ki! "Hay Allah! Bir apartmanım yok, bir gemim yok!" Üzülebildiğin kadar üzül. Onlar böyle bir şeyi gönüllerine koymazlar; üzülmeye lüzum yok. Mevcuda sevinmeye de lüzum yok; nasıl olsa bir gün elinden gidecek.

Elden gidecek olan bir şeye sevinmezler. Ele gelmeyen bir şeye de üzülmezler. Sağlam, gönlü şen, rahat insanlardır. Dervişlerin hâli biraz böyle enteresandır, değişiktir ama huzurludurlar, rahattırlar. Hiçbir olay onları sarsıp üzüp mahzun edemez.

Semi'tü Abde'l-Vâhidi'bne Bekrini'l-Versâniyye. Yekûlü haddesenî Ahmedü'bnü Muhammedi'bni Aliyyini'l-Berzeıyye. Kâle haddesenâ Tâhiru'bnü İsmâîle'r-Râziyyü. Kâle; kîle li Yahye'bnü Muâz. "Bu rivayet zincirinde geldiğine göre Yahyâ b. Muâz'a demişler ki; Ahbirnâ ani'l-lâh. Mâ hüve? 'Allah hakkında bize bilgi ver, nedir o, nasıl bir şeydir? Allah'tan, Allah'ın ne olduğu hakkında bize bir malumat ver, Allah nedir?'"

Kâle ilahün vâhidün. "Eşsiz tek olan ilahtır."

Şeriki, naziri olmayan ilahtır.

Allah'ı soruyorlar.

İlâhün vâhidün. "Şeriki, naziri olmayan tek ilahtır." Kîle keyfe hüve? "Allah nasıldır?"

Kâle melikün kâdirün. "Kudretli bir hükümdardır."

Her şeye gücü yeten, kâdir-i mutlaktır.

Kîle eyne hüve. "Allah nerededir?"

Kâle bi'l-mirsâd. "Seni gözlemektedir."

Mirsad'dadır; seni gözetleme mevkiindedir.

Kîle leyse an-hâzâ es'elüke. "Ben sana bunu sormuyorum." diyor.

Dikkat ederseniz adam Allah hakkında onun ağzından ama kendisinin kafasına göre bir takım tarifler almak istiyor. "Allah nedir, nerededir, nasıldır?" diye bir şeyler soruyor. O da hem doğru cevap veriyor hem de onun istemediği bir tarzda cevap veriyor.

Allah nedir?

Tek ilahtır.

Nasıldır?

Kâdir-i mutlaktır; her şeye gücü yeter.

Nerededir?

Seni gözlemektedir.

Adam; "Dağın tepesindedir, bulutun arkasındadır." gibi somut bir şey istiyor. Yahyâ b. Muâz öyle bir şey demiyor; güzel ve nükteli cevaplar veriyor.

"Biz bunu sormuyoruz." diyorlar.

Kâle Yahyâ. "Bunun üzerine Yahyâ b.Muâz diyor ki." Fe-zâke sıfâtü'l-mahlûk. "Mahlukun sıfatı budur." Fe-emmâ sıfatü'l-Hâlik, fe-mâ ahbertüke bihî. "Hâlik'ın sıfatını ben sana haber vermedim, söylemedim."

Allahu Teâlâ hazretleri öyle sorularla, tariflerle anlatılabilecek gibi değildir.

Leyse ke mislihî şey'ün. "O'nun gibi hiçbir varlık yoktur, eşsizdir."

Hiç bir varlık O'na benzemiyor. Onun için öyle mahlukatı tarif eder gibi; "Bu caminin kubbesi şu kadar yüksektir, içi şu kadar insan alır, duvarları çinidendir, altı şöyledir, üstü böyledir." diye böyle şeyleri tarif edersin. Hâlik'ın sıfatı tarif edilmez ancak böyle söylenir.

Nedir Allah?

Yegâne ilahtır.

Nasıldır?

Her şeye kâdirdir.

Nerededir?

Seni gözetmektedir. Görüp gözetmektedir. Her yerde hazır ve nâzırdır.

O'nun mahlukatın tarifi gibi tarif edilemeyeceğini, onların istediği şeylerin söylenemeyeceğini anlatmış oluyor. Nüktedan bir insan; böyle cevap veriyor.

Haddesenâ Ahmedü'bnü Muhammedi'bni Ya'kûb kâle haddesenî Ahmedü'bnü Muhammedi'bni Ali, heddesanâ Aliyyünü'r-Râzî kâle: Kâle Yahye'bnü Muâz. "Bu râvilerden rivayet edildiğine göre Yahyâ b. Muâz demiş ki."

Men sürre bi-hidmeti'l-lâhi. Sürreti'l-eşyâü küllihâ bi-hidmetihî. Ve men karret aynühû bi'l-lâh. Karret uyûnü küllü şey'in bi'n-nazari ileyhi.

Men sürre bi-hidmeti'l-lâh. "Allah'a kulluk etmek ve Allah'ın yoluna hizmet etmekten sevinç duyan insan." Sürreti'l-eşyâü küllihâ bi-hidmetihî. "Bütün varlıklar o insana hizmet etmekten sevinç duyar."

"Her şey, bütün mahlukat, Allah'a hizmetten sevinç duyan insana hizmet etmekten sevinç duyar."

Ağaçların, taşların Peygamber Efendimiz'e es-selâmü aleyke ya Resûlallâh demesi gibi, her şeyin onun sevgisini kazanmak için çırpınması gibi, dayandığı kütüğün, minberinin, üzerinde hutbe okumayınca inlemesi gibi, herkes Allah'ın hizmetinden sevinç duyan kişinin hizmetini seve seve yapar.

Ve men karret aynühû bi'l-lâh. "Gözü Allah ile şenlenen insanın." Karret uyûnü küllü şey'in bi'n-nazari ileyhi. "Yüzüne bakmaktan herkesin gözü gönlü şenlenir."

Bu söz, daha önce geçen sözlere de benziyor. İnsan Allah ile meşgul oldu mu herkesin iltifatına mazhar oluyor, herkes onu seviyor. Herkes onun hizmetine koşuyor, herkes ona seve seve hizmet ediyor.

Semi'tü Ebe'l-Hüseyni'l-Fârisiyye yekûlü semi'tü'l-Hasene'bne Alleveyh, yekûlü semi'tü Yahye'bni Muâzin yekûl. "Bu râvilerden rivayet edildiğine göre Yahyâ b. Muâz zühdü şöyle tarif etmiş:"

ez-Zühdü selâsetü eş'yâ. "Zühd üç şeydir."

Deminden beri anlatıyoruz; zahidlik, "zahid olmak, dünyaya kıymet vermemek."

Zühd üç şeydir: el-Kılletu ve'l-halvetü ve'l-cû'u.

Killet, halvet, cû'.

Killet, "azlık" demek. Malı mülkü, varlığı az olmak.

Ve'l-halvetü, "yalnızlık" Herkesin yanında olmamak, tenha bir yerde olmak.

Zühd; azlıktır, yalnızlıktır.

Ve'l-cû'u, "açlık" cu' "açlık" demek.

Tasavvufî çalışmalardan biliyorsunuz; kitaplardan okumuşsunuzdur, hocalardan duymuşusunuzdur.

Dervişin nefsini terbiye için yaptığı çalışmalarda ne gerekiyor?

Bir; kıllet-i taâm. Yemek az olacak. Zaten burada da cu' dedi. Karnı çok tok oldu mu insanın kalbi çalışmaz. Nefsi, şehvânî tarafı kuvvetlenir. Karnı aç olduğu, oruç tuttuğu zaman irfanı pırıldamaya, kalbi nurlanmaya başlar. O bakımdan oruç tavsiye edilmiş, açlık tavsiye edilmiş.

İki; kıllet-i menâm. Az uyuyacak; gece ibadet edecek, teheccüde kalkacak. Uykuya düşkün olmayacak.

Üç; kıllet-i kelâm. Sükut da ibadet olduğundan az konuşacak. İnsan çok konuştuğu zaman yalan söyleyebilir, mâlâyânî konuşabilir, gıybet edebilir. Konuşmanın birçok tehlikeleri, âfetleri vardır. Az konuşacak; zikirle, tefekkürle meşgul olacak.

Dört; uzlet-i enâm. Kılletü isti'nâsi'n-nâs. "İnsanlarla düşüp kalkmayı azaltacak. Tenha yeri, yalnızlığı isteyecek."

Burada ise zâhid için üç şeyi söyledi.

Kıllet dedi. "Azlık." Neyin azlığı olduğunu söylemedi. Yemenin, uykunun, konuşmanın, gülmenin azlığı vesaire hepsi giriyor.

Halvet dedi. "Yalnızlık."

Bir büyük;

"Yalnızlık büyük ruhların gıdasıdır." diyor.

Yalnızlıkta tefekkür oluyor; ârifane haller o zaman zuhura geliyor.

Kıllet, halvet.

Cû'; "açlık."

Kâle ve kâle Yahyâ. "Ayni râviler dediler ki Yahyâ b. Muâz şöyle söylemiş:"

İnde nüzûli'l-belâi tazheru hakâikü's-sabr ve inde mukâşefeti'l makdûr, tazheru hakâikü'r-rıdâ.

Dervişlerin birtakım güzel huylara sahip olması lazım. Derviş; "Allah'ın rızasını arayan insan" demek; "Allah'ın sevgili kulu olma yoluna azmetmiş, ayak basmış, o yolda yürüyen, seyr-ü sülûk isteyen mürit, derviş."

Onun birtakım güzel huyları olması lazım. Gerekli olan huyların başında "sabır" geliyor. Sabretmesi gerekiyor. Sabrı olmayan insanın bu yolda ilerlemesi, kazanması mümkün olmaz, Allah'ın sevgili kulu olması kolay olmaz. İnsan sabrettiği zaman büyük mükâfâtlara nail oluyor.

İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrehüm bi-gayri hisâb. Allah onları seviyor ve onlara büyük mükâfatlar veriyor. Onun için Ramazan'da oruç tutuyoruz, arzularımızı dizginliyoruz, sabrediyoruz. Bize gelip çatan insanlara karşı sabrediyoruz; sabır egzersizi yapıyoruz.

İnde nüzûli'l-belâi. "İnsanın başına bela geldiği zaman." Tazheru hakâiku's-sabr. "Sabrın hakikatleri ortaya çıkar, belli olur."

Bir bela gelsin de derviş hakikaten sabırlı mı, değil mi bakalım, görelim. Şimdi sarık sarıyor, cübbe, şalvar giyiyor, tespih çekiyor. Karnı tok, sırtı pek, hâli güzel. Kaloriferli camide otur, ibadet et, kolay. Hele bir bela gelsin de görelim bakım. Sabrın hakikati o zaman ortaya çıkar. Bu söz, bir bu mânaya anlaşılabilir.

Bir de şu mâna olabilir: Bela gelmeden sabır eğitimi tam olmaz. Bela gelecek ki derviş ona sabrede sabrede sabırlı bir insan olacak. Sabredilecek bir konu, bir mevzu yokken uygulamasız olur, nazarî kalır.

Okuduğunuz birçok okul, fakülte var. Orada nazarî bilgiler var ama bir de laboratuvarlar, tatbikat yerleri var. Teorinin yanında pratik de var. Nazarî olarak sabır tamam, iyi, güzel ama derviş asıl bela geldiği zaman yetişir, belalarla yetişir. Onun için eskiden şeyh efendiler müritleri "Biraz belalara uğrasınlar da sabır bakımından, dervişlik bakımından yetişsinler." diye seyahate gönderirlermiş. "Hadi bakalım; çık, dolaş, gez, gel."

Gezerlermiş. Gezginci seyyah dervişler.

Niye geziyor?

Meşakkat çekiyor, yolcululuğun ıstırabını duyuyor; kendisini tanımayan insanların arasında yaşıyor. Yatacak yer, yiyecek gıda bulamıyor; hayatın acılarını tadıyor. Böylece sabrı öğrenmiş oluyor, sabır eğitimini tamamlamış oluyor.

Onun için Yunus Emre diyor ki;

Gezdim Urum ile Şam'ı.

Yukarı illeri kamu.

Urum dediği "Anadolu." Anadolu'yu dolaşmış; Şam'ı dolaşmış. İran'ı, Irak'ı, Suriye'yi, Ürdün'ü, Mısır'ı, Hicaz'ı dolaşmış, gezmiş. Her tarafı gezmiş, görmüş bir insan; bilgisiz değil. Yukarı iller de Kırım, Kafkasya, Kazan tarafları. Oraları da gezmiş, yukarı illeri de dolaşmış. Böyle bir gezme vardır.

Nakşîlik'te de sefer der-vatan vardır. Yolculuğa çıkmadan vatanda, -İstanbul'da dururken- herhangi bir yolculuk yapmadan yetişmek. Olduğu yerde o hâlet-i ruhiyeyi kazanmak. Sefer der-vatan vardır.

Bela geldiği zaman sabrın hakikatleri ortaya çıkar. Bela geldiği zaman adam sabırlı mı değil mi anlaşılır veyahut belalara uğradığı zaman sabrı öğrenir mânasına gelebilir. İki mâna da mümkün.

Ve inde mukâşefeti'l-makdûr. Tazheru hakâikü'r- rıdâ. "-Bir de dervişin- kadere rıza göstermesi, Allah ne takdir etmişse sabretmesi lazım."

Çocuğu ölür, işi bozulur, hastalanır, haksızlığa uğrar, hapse girer çıkar.

Ne olacak şimdi, isyan mı edecek?

Hayır!

Allah'ın kaderine rıza gösterecek. Nice masum insanlar vardır; hapse girip çıkmıştır. Medrese-i Yusufiyye demişler. Fütur getirmemiş.

Burada diyor ki inde mukaşefeti'l-makdûr. "Allah'ın mukadderatının zahir olması, tezahür etmesi ile anlaşılır." Tazheru hakâiku'r-rızâ. "Rızanın hakikati o zaman anlaşılır."

"Sen rıza makamında bir derviş misin, değil misin? Bakalım kader, mukadderat senin başına ne çoraplar örecek? Onlar açığa çıktığı zaman senin rıza makamında olup olmadığın anlaşılır." mânasına gelebilir. Bir de "Onlar ortaya çıktığı zaman derviş rıza hâlini öğrenir; tatbikatını, uygulamasını o zaman yapar. O zaman tam yetişmiş olur." mânasına gelebilir.

Hangi mâna olursa olsun doğrudur ve güzeldir.

Bizim bu sözden anladığımız, yapmamız gereken şey nedir?

Bela geldiği zaman sabretmektir, kadere rıza göstermektir. Çünkü Allah'ın takdir ettiğini biliyoruz. İşleri olduran, ölenleri öldüren Allah'tır. O halde Allah'ın takdirine razı olmak lazım.

Mesela birinin bir yakını ölüyor; kadın saçını başını yoluyor, göğsünü açıyor, gömleğini yırtıyor.

Neymiş?

Onların memleketinde âdetmiş, modaymış, ağıt yakılırmış, böyle ağlanırmış. Ağlanmazsa ayıp olurmuş.

"Yoksa sen bu insanın öldüğüne üzülmüyor musun?"

diye itham altında kalırmış. İlla o rolü yapacak.

Öyle şey olur mu?

Allah'ın takdiri işte, ne yapalım? İnsan hastalanır da ölür de; sağlık bulur yaşar da; hepsi mümkün.

Ağıt yakmak. Öyle şey yok!

Sonra kadın çarşaflı. Ne çarşafı kalıyor, ne saçı başı. Saçı görünüyor, göğsü açılıyor... Neymiş? Ölüye ağıt. Öyle şey olur mu? Sen bu sefer günah üstüne günah işliyorsun. Kadere rıza gösterecek, boynunu bükecek. "Yâ Rabbi! Bu sendendir." diyecek. Dua edecek, metanet ve tahammül gösterecek, Allah'ın mukadderatına razı olacak.

Çok güzel sözler!

Aslında bu sözleri hızlı geçiyoruz gibi geliyor bana. Derin derin düşünüp iyice hazmetmemiz lazım.

Ve kâle Yahyâ. "Yahyâ b. Muâz dedi ki."

Mahbûbü'l yevmi. Yu'kıbü'l mekrûhe ğaden. Ve mekrûhü'l yevmi. Yu'kıbü'l mahbûbe ğaden. "Bugünün sevimli, sevgili olan şeyi, yarın yerini sevilmeyen şeye bırakacak. Bugünün sevilmeyen şeyi de yarın yerini sevilen şeye bırakacak."

Tabi bu bize göre lastikli, kapalı bir söz. Ne demek istediği pek anlaşılmıyor. Şu anlaşılabilir ve doğrudur:

"Bugün hoşuna gidecek olaylar olur, yarın hoşuna gitmeyecek olaylar olur. Bugün sıkıntılı olursun, yarın sevinçli." mânasına gelebilir; bir.

İkinci manası; "Dünyayı sevip gülüp oynayan yarın âhirette onun hesabını verecek, başı sıkıntıya girecek. Dünyada dini, imanı için Allah rızası yolunda sıkıntı çeken de yarın onun mükâfâtını görüp iyi hallere nâil olacak." mânasına gelebilir. Bu da doğrudur.

Peygamber Efendimiz, Allahu Teâlâ hazretlerinin vaadini bize anlatıyor, diyor ki;

"Ben kulumda iki korkuyu, iki ümidi bir araya getirmem. Bu dünyada korkanı âhirette korkutmam. Bu dünyada korkmadan yaşayanı da âhirette hoş bir halde tutmam."

"Bu dünyada korkanı âhirette korkutmam, sevindiririm. Bu dünyada korkmadan yaşayanı da 'Niye öyle yaşadın?' diye korkuturum.

Hadîs-i şerîfte böyle geçiyor.

Kâle Yahyâ. "Ayni râvî Yahyâ b. Muâz'ın şöyle söylediğini nakletmiş:"

İctenebtü suhbete selâseti esnâfin mine'n-nâs: el-Ulemai'l-gâfilin. Ve'l-kurrai'l-müdâhinîn. Ve'l-mutasavvifeti'l-câhilin.

Yahyâ b. Muâz mutasavvıf, büyük sûfî, alim, ârif. Diyor ki;

İctenebtü. "Çekindim." Suhbete selâseti esnâfin mine'n-nâs "İnsanların üç cinsi ile arkadaşlık etmekten sakındım, kendimi kolladım, onlarla arkadaşlık yapmadım, çekindim."

Kim onlar?

Bir, el-ulemâi'l gâfilîn. "Gafil âlimlerle sohbet etmekten kaçındım."

Çünkü adam gafil. Âlim ama gafil. Onlardan sakındım.

Ve'l-kurrâi'l-müdâhinîn. Kurrâ "Kur'an'ı bilen din adamı, hâfız" demek. Müdâhin de "dalkavuk" demek. "Dalkavuk hocaların sohbetinden de sakındım. Politikacılara, mevki makam sahiplerine, zenginlere dalkavukluk eden din görevlilerinden de sakındım."

Ve'l-mutasavvifetü'l-câhilin. "Cahil tasavvuf erbabından da sakındım."

Çünkü bu tasavvuf, Allah'ın rızası yolu, palavra ile yürümez. Allah'ın rızası yolu, cahillikle gitmez. Allah'ın sevgisini kazanmak ince bir iştir, zekâ işidir, dikkat işidir, gönlüne sahip olma, kendisini iyi kontrol etme işidir.

İnsan cahil oldu mu dervişlik iddiasında bulunur. Kendisini derviş sanır ama hem kendisi helak olur hem de başkasına kötü örnek olur. Başkasını da raydan, yoldan çıkarabilir. Onun için bu üç sınıf insandan kendisini sakınmış.

Sakınmışsa bize ne?

Demek istiyor ki; "Ben hoca olarak, âlim olarak sizin de bunlara yanaşmamanızı tavsiye ediyorum."

Gafil âlimler, dalkavuk din adamları, cahil sûfîler. Sûfînin cahilinden, din adamının dalkavuğundan, âlimin de gafilinden sakınacak.

Alimin ârif olanı ile ahbaplık edecek. Din adamının takvâ ehli olanı, dobra dobra konuşanı ile sıdk-u sadâkat sahibi olanı ile ahbaplık edecek. Mutasavvıfların da ârif olanı, muhakkik olanı ile ahbaplık edecek.

İnsanın, sahtesi ile hakikisini ayırması lazım. Şapla şeker; ikisi de dış görünüşü itibari ile beyazdır, birbirine benzer ama birisi zehirdir, birisi tatlı bir şeydir. Camla elmas birbirine benzer ama birisi kıymetlidir birisi kıymetsizdir.

Kâle ve kâle Yahyâ. "Yahyâ b. Muâz bir başka sözünde buyurmuş ki."

Men lem ya'tebir bil-muâyeneti lem yetteız bi'l-mev'izati. Ve men i'tebere bi'l-muâyeneti, isteğnâ ani'l-mev'izati.

İnsanın, etrafındaki olaylardan ibret alması lazım. Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Fe'tebirû yâ uli'l-ebsâr! "Ey mânevî gözleri açık olanlar! İbret alın." Fe'tebirû yâ uli'l-elbâb! "Ey gönlü, aklı olanlar ibret alın."

Fe'tebirû, "İbret alın." demek.

Men lem ya'tebir bi'l-muâyene. "Gözleri ile gördüğünden ibret almayan."

Gözü ile bakıp da çevresinde gördüğü olaylardan ibret almayan.

Lem yetteiz bi'l-mev'iza. "Öğütten de anlamaz."

Nasihatten, vaazdan da anlamaz. Gözü ile gördüğünden anlamıyor ki kulağı ile işittiğinden anlasın.

Ve men i'tebera bi'l-muâyene. Baktığından ibret alan kimse de." İsteğnâ ani'l meviza. "Öğüde ihtiyaç duymaz."

Baktın mı her taraf ibret. Ölüm ibret, olaylar ibret. Çiçeğin açışı, güneşin doğuşu, yağmurun yağışı ibret. Her şey ibret.

"Etrafındaki olaylardan ibret almasını bilenin de vaize ihtiyacı yok."

Buradan çıkan ders nedir?

Etrafımızdaki olayları yorumlamasını ve ondan ibret almasını bilmeliyiz. Olayları düşünmeliyiz, onlardan ibret almalıyız. Biz zalimi görüyoruz, zulmünü yapıyor, yapıyor ondan sonra tepetaklak gidiyor. Allah Azîzün zü'ntikam olarak zalimden intikam alıyor. Bak sonu nasıl oluyor? Hırsıza bakıyoruz; başına şöyle bir felaket geliyor. Haram yiyen insana, sütüne su katan adama bakıyoruz; sürüsünü sel götürmüş. Hileli satış yapan insanın bakıyorsun konağı yanmış. Etrafındaki olaylardan ibret alacaksın.

Bir mutasavvıfa sormuşlar:

"Senin üstadın, şeyhin kim?"

"Kedi!" demiş.

"Kedi insanın üstadı olur mu?" demişler.

"Çok soğuk bir gündü, yerler buz tutmuştu. Camiye gidiyordum, kedi yüksekteki samanlı, yumuşak sıcak yere çıkmak için zıp zıp zıplıyor, kayıyor, çıkamıyor. Bir daha zıplıyor yine kayıyor, bir daha zıplıyor yine kayıyor. Kim bilir kaç defa zıpladı. Yüz mü iki yüz mü? Biraz baktım, sonra namaza gittim. Namazı kıldıktan sonra dışarı çıktım baktım ki kedi yukarıya, o sıcak yere çıkmış. O buzların arasından artık baca kenar mıydı, dam kenarı mıydı, neresiydi; oraya çıkmış, ondan ibret almış. Dedim ki kedi bile amacına ulaşmak için yüzlerce defa zıpladı, zıpladı, zıpladı sonunda bu işi başardı; biz insanoğlu niye amacımıza ulaşmak için çalışıp da başarmayalım. Kediden ibret aldım." demiş.

Bir başkasına sormuşlar:

"Murakabeyi kimden öğrenelim, nasıl yapalım?"

"Kediden öğrenin." demiş. "Kedi farenin deliğinin karşısına geçer. Konsantre olur; saatlerce kıpırdaman, nefes almadan durur. Sonunda fareyi yakalar."

Bir horozun tavukları beslemesi, fedakârlığı, bir tavuğun civcivleri kollaması, bir kedinin azmi… İnsan etrafındaki olaylara baktı mı ibret alır.

Kâle ve kâle Yahya.

Son sayfada aynı konuyla ilgili bir sözü var:

el-İbretü bi'l-evtâr ve'l-mu'tebiru bi'l-miskâl.

Ne güzel! Arkadaşlar Arapçasını bile yazabilir.

el-İbretü bi'l-evtar. "İbret alınacak olaylar kat kat, çok." Ve'l-mu'tebiru. "Ama ibret alan insan." Bi'l-miskâl. "Miskalle."

Miskal, "çok küçük bir tartı birimi, çok küçük bir ağırlık."

"İbret alınacak olaylar kat kat, çok çok ama ibret alacak insan çok az." diyor.

Hakikaten öyledir. Etrafına bakıp ibret alan da var ama almayan almıyor. İbret alan çok az oluyor. Ve kâle Yahyâ, Ebnâü'd-dünyâ tahdimühümü'l-imâü ve'l-âbîdü ve ebnâü'l-âhiretü yahdimühümü'l-ebrârü ve'l-ahrâr.

Ebnâü'd-dünyâ. "Dünyanın çocukları."

Ebna, "çocuk" demek. Ebnaü'd-dünya, "dünyanın çocukları, ehli dünya" demek.

Tahdihimühüm. "Ehli dünyaya hizmet eder." el-İmâü. "Cariyeler." Ve'l-âbid. "Köleler." "Cariyeler, kullar, köleler dünya ehline hizmet eder."

Ve ebnâü'l-âhire. "Âhiret ehline ise." Yahdimühüm. "Hizmet eder." el-Ebrârü ve'l-ahrâr. "Allah'ın ebrâr kulları ve ahrâr kulları hizmet eder."

Ebrâr çoğuldur; "iyi kullar" demek, "iyilik yapan, takvâ ehli olan; anasına, babasına büyüklerine izzet-i itibar, hürmet eden insanlar" demek. Ahrâr da, "hürler" demek.

Buradaki hürriyetten maksat; "dünyaya, nefse, şeytana kulluktan kölelikten, kendisini kurtarmış insan" demektir.

Sonuncu cümleyi de okuyalım:

Lâ türbih alâ nefsike bi-şey'in. Ecelle min en-teşğalehâ fî külli vaktin bimâ hüve evlâ bihâ. "Nefsini her vakitte kendisi için daha uygun olan bir şeyle meşgul etmekten daha kazançlı bir şey olamaz. Nefsine kazanç sağlamak istiyorsan onu meşgul olduğu şeyden daha hayırlı bir şeyle meşgul et!" Daha kârlı bir şey olmaz.

Adam kahvede oturuyor. Nefsi orada oturmakla meşgul oluyor.

Bu iş mi şimdi?

Daha hayırlı olan şeyler var. Gitsin ilim öğrensin. Gelsin camiye namaz kılsın, vaaz dinlesin vesaire. İnsan içinde bulunduğu hâli düşünecek; nefsini o halden daha hayırlı bir şeyle meşgul etme arzusunda, prensibinde olacak. Öyle yaparsa bundan daha büyük kazanç olmaz. Sağlayabileceği en büyük kazanç budur.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu okuduğumuz güzel cümlelerin; güzel, ârifâne hakikatlerin mânasını anlayıp da bunları hayatında uygulayan, böylece Allah'ın rızasını kazanan, âhirette yüksek makamlara eren, dünyası, âhireti mamur olan kullarından eylesin.

Sayfa Başı