M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Türab en-Nahşebî (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedini'l-Mustafâ'l Mahmûdi'l emîn ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn. Emma ba'd:

Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn!

Çok mühim tasavvufî bir eser olan Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin kaynak kitabı, Tabakâtü's-sûfiyye'sini okuyoruz.

Bu kitabın 149. Sayfasındayız. Geçen sefer Ebû Türab en-Nahşebî'nin hayatını okuduk. Bir hadîs-i şerîf rivayet etmiş, onu okuduk. 149. sayfanın 6. paragrafında kalmışız; oradan devam edeceğiz.

Bunların okunmasına, izahına geçmeden önce bizden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-i pâkine acizane, muhibbane bir hediye-i Kur'âniyye olsun diye, sonra onun âline, ashâbına, etbâına, evliyâullah mürşidin-i kâmilîn ve evliyâ-i mukarrabînin ruhlarına ve sâdât ve meşâyih-i turuk-i aliyyemizin ervâhına hediye olsun diye, bu diyarları Allah rızası için cihad edip fethetmiş olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye, bu diyarlarda medfun bulunan enbiyâullah, evliyâullah, sahabe-i kirâm, şehitler, gaziler ve mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye, uzaktan yakından zahmet edip gelip burayı dolduran, şereflendiren siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün müslüman, âbâ-i ümmehât, ecdâd-ü ceddât, akrabâ-i taallukâtının, ihvânın, evlâd-ı zürriyyâtın ruhlarına hediye olsun diye, Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği kullarından eylesin, ömrümüzü rızasına uygun geçirmemizi, imtihanımızı başarmamızı nasip eylesin, Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamızı nasip eylesin diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım; öyle başlayalım.

Semi'tü Ebâ Nasrin Abdallahi'bne Aliyyin yekûlü semi'tü Aliyye'bne'l-Huseyni yekûlü: kultü li Ebî Türâb ve kad ehaze tarîka'l-bâdiye lâ büdde min kûtin, fe-kâle lâ büdde mimmen lâ büdde minh.

Ebû Türab en-Nahşebî, sûfîlerin meşhurlarından, çok mühimlerinden birisi; önemli bir şahsiyet. Ali b. Hüseyin isimli zât, ona sormuş.

Kimmiş bu zât?

Ebu'l-Kâsım et-Temîmî ibn binti'l-Medâinî diye tanınırmış. Meşhur Ebû Abdillah Ahmet el-Ma'rûf bi's-Sîbî el-Kasrî isimli zâtın babasıymış.

Bundan Ahmed b. Muhammed b. Ali es-Sîbî el-Kasirî rivayet etmiş. 323 hicrî senesinde vefat etmiş. Şöyle diyor:

"Ebû Türab en-Nahşebî'ye dedim ki;

Ve kad ehaze tarîka'l-bâdiye. "Çöle gidiyordu, çöl yolunu tutturmuştu."

Bu Ebû Türab en-Nahşebî; meşhur alim, büyük sûfî, çöle çıkmış gidiyor. Biliyorsunuz çöl; ev, yol, çeşme, ağaç, insan olmayan, güneşin çok olduğu ıssız bir yer; tehlikeli. Ancak çölün bir yerinde su varsa, ağaç bitmişse, kuyu varsa oraya "vaha" diyorlar.

İnsan bir vahaya ulaşırsa ulaşır. Ulaşamazsa tepede kızgın güneş, ayağının altında kızgın kumlar, insan helak olur. İnsan çölde ölür; kolay değil oyuncak değil ve çok tehlikeli. Tabi biz bu gibi çölleri bilemeyiz. Türkiye'de o büyüklükte çöl yok. Ama Türkistan'da var, Arabistan'da var. Afrika'da var; "Büyük sahra" deniliyor. "Nufut Çölü" deniliyor. Irak'ta var.

İnsan çöllere düştü mü yürümek de zor oluyor. Sert bir zeminde, asfaltta, taş döşeli kaldırımda yürümek güzel. Ama çölde, kumda yürümek çok zor oluyor. Bir adım atıyorsun, ayağın batıyor. Bir adım daha atıyorsun; o da batıyor. Ayağını kaldırması zor, atması zor; yürümek zor. Tepede güneş var. O da zor. Güneş oyuncak değil! Biz şimdi burada bile terliyoruz. Akşam olmuş, caminin içindeyiz, camlar açık; terliyoruz.

Bir de elli, altmış, yetmiş derece güneşi düşünün. Ne kadar oluyorsa? Doğrudan doğruya güneş vuran yerlerde sıcaklık çok fazla olur; et pişer. Bedevîler kurbanlık eti alırlar, taşın üstüne yayıp kesip yapıştırırlar; cızz… O taşın sıcaklığından et pişer. Ayak basılmaz. Ayağını basarsan yanar, kabarır.

Sıcağı o kadar şiddetli ki başını örtmezsen, güneş vurması, güneş çarpması olur. Daraban-ı şems deniliyor. Ölür insan; şakası yoktur. Hemen hastaneye kaldırırlar, insanı buzun içine yatırırlar. Her tarafı buz, ancak o soğukta toparlayabilirse toparlar. Şimdi ilaçlar, serumlar veriyorlar; kurtulabilirse kurtuluyor. Tepede güneş, aşağıda kızgın kum, yol uzun, yürümek zor, çare yok. Bir vahaya gittin mi, bir köye kadar ulaşabilirsen ulaşırsın. Ulaşamazsan kumların üstüne düşersin.

Ebû Türab en-Nahşebî, böyle bir çöl yolunu tutmuşken Ali b. Hüseyin ona şöyle demiş:

Lâ büdde min kût. "Mutlaka yanına yiyecek almalısın."

Torban olacak; içinde yiyecek, içecek ve hayatını devam ettirmeye yarayacak bir şeyler olacak. Lâ büdde, "mutlaka" demek.

Çare yok, çaresiz, mutlaka ve mutlaka yanına bir şey alman lazım. "Torbana yol azığı, yiyecek, içecek alman lazım." demiş.

O da şu cevabı vermiş:

Lâ büdde mimmen lâ büdde minhüm. "Kendisi olmadan yapılamayacak şey lazım. Mutlaka kendisiyle olunacak varlık lazım."

Lâ büdde min kût. "Sana mutlaka azık lazım." diyor.

O da cevabında aynı kelimeleri kullanıyor; burada edebî sanat var.

Lâ büdde mimmen lâ büdde minhüm. "Mutlaka gerekli olan zât lazım."

Kim o?

Allah celle celâlühû.

İnsana her zaman, her yerde ne lazım?

Rabbi, Mevlâ'sı lazım, Allah'ın lütfu lazım, Allah lazım. Yanında Allah olmasa, Allah yardım etmese, rızkını vermese, hayatını devam ettirmek için müsaade ve emir vermese kalbi atmaz, damarı kanı nakletmez, hayatı faaliyetleri devam etmez; anında kesilir. Elektrikler kesildiği zaman ortalık karanlığa gömüldüğü gibi Allah'ın lütfu kesildiği zaman insan yok olur, kesilir.

Neden?

Her şey Allah ile kâim, Allah yardım ediyor da ondan. Biz şimdi ayakta duruyoruz, konuşuyoruz.

Bu neye bağlı?

Bin bir tane olaya bağlı. Kalbin atıyor; beynin, damarların, kasların çalışıyor. Muazzam bir organizma, mekanizma, teşkilat, fabrika harıl harıl çalışıyor da sen böyle duruyorsun. Tabiki sen böyle boşu boşuna, hiçbir şey olmadan durmuyorsun.

Bütün hücrelerin çalışıyor. Kan, bütün hücrelerine gıdasını gönderiyor. Hücre o gıdayı kullanıyor, yakıyor da ondan sonra orada su, enerji ve hücrenin istediği malzeme meydana geliyor. Lüzumsuz maddeleri atmakta gerekiyor; atmasa birikir. Bir gün de vücut suyunu atmasa insan şişer on kilo alır, yirmi kilo alır. Buna "ödem" diyoruz. Dışarıya atamazsa şişer. İkinci, üçüncü gün balon gibi olur, patlar. Belki bilmiyoruz ama bunlar oluyor da yaşıyoruz.

Her hücremizde, her zerremizde bir faaliyet var. Hücrelerden de aşağıya inince neler var?

Zerreler, atomlar var.

Atomlar da çalışıyor, elektronlar dönüyor. Moleküllerin hepsinin bir faaliyeti var. Bunların hepsinden Allah'ın lütfu, kuvveti, yardımı, ihsânı kesilirse ne elektron dönecek ne de moleküller faaliyet gösterecek, –bunları da yapan Allah- Böylece anında elektriklerin söndüğü gibi insanın da hayatı söner, biter.

O halde bize ne lazım?

Allah lazım.

Tabi başka bakımdan da Allah'ın rızası lazım. Herkese Allah yardım ediyor da ondan yaşıyor. Bize bir de Allah'ın rızası, sevgisi lazım. Allah'ın sevgisini kazanmak, sevdiği kul olmak istiyoruz. Bize o lazım.

"Bak şuraya gidersen çok eğlence var, şakır şukur oynarsın. Akşama kadar keyif yaparsın ama Allah cehenneme atar. Buraya gidersen o keyifler yok ama Allah razı, sever. Burada ölüm var, şehit olmak var."

Müslüman; "Tamam, ben şehit olmaya gidiyorum." der; eğlenceye gitmez, Allah'ın rızasının olduğu tarafa gider.

"Bak şuraya gidersen haramdan çok para kazanacaksın, cebine şu kadar para girecek."

"İstemem!"

"Bu tarafta şu kadar fukaraya kesenden zekât vereceksin, sadaka vereceksin."

"Tamam isterim, veririm."

Almayı istemiyoruz, vermeyi istiyoruz. Yaşamayı istemiyoruz, ölmeyi istiyoruz. Eğlenceyi istemiyoruz, tahammül edecek tarafı istiyoruz.

Neden?

Allah'ın rızasını istediğimiz için. Bir ârif insan için Allah dostu Allah'ın varlığını anlamış, aşkullahı, muhabbetullahı kapmış bir insan için en önemli şey, Allah.

O halde;

Lâ büdde minhü. "Sana ne lazım?" Lâ büdde mine'l-havâ. "Hava lazım."

Ne lazım?"

Lâ büdde mine'l-mâ. "Su lazım."

Çare yok illa su lazım.

"Sana ne lazım?"

"Gıda."

Lâ büdde mine'l-gıda, yok! Lâ büdde mina'l-lah!

Çünkü bunların hepsini Allah veriyor. Sana Allah lazım; sana bana Allah lazım. Sağlıklı olan herkese, her mü'mine Allah lazım.

Yola çıkarken demişler ki;

Lâ büdde min kût.

Kût; "azık" demek.

"Sana mutlaka azık lazım. Azık al!"

Demiş ki;

"Mutlaka kendisi lazım olan şey lazım."

Yani Allah!

Torbası, kırbası, suyu, gıdası yok, öyle gidiyormuş. Ötekisi ikaz ediyor. "Biraz yanına yiyecek, içecek al da öyle git. Sana yiyecek içecek lazım." diyor.

"Hayır! Bana lazım olan o her zaman muhtacı olduğum, kulu olduğum Allah !"

La büdde O.

Lâ büdde mina'l-lâh. "Allah lazım!" diyor.

Çok güzel söylemiş. Onun sözüne karşılık nükteli söylemiş.

Çöle azıksız gidiyor; "Azık al." diyenlere de: "Ben Allah'a tevekkül ediyorum. Yanımda Allah var ya, korkmam." diyor ve gidiyor.

"Korkmam!" deyip dursa; "Palavra sıkıyor." deriz. Durmuyor. "Korkmam, Allah'a tevekkül ederim, Allah var ya yetmez mi?" diyor ve gidiyor.

Gidiyor da tehlikenin içine yürüyüp gidiyor. Sonra ne olmuş acaba, bu filmin sonu nasıl bitmiş? Her halde orada ölmemiş öyle görünüyor. Gitmiş ve ölmemiş.

Bu mübareklerin ölmemesi nasıl olur?

Muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri bir kulunu sevdiği zaman olağanüstü imkânlar ihsan ediyor.

"Hocam bu, havada bir laf. İhsân ediyormuş ama kimisi de çölde ölüyor. Kimisine de etmiyor. Bunun elle tutulur, inkâr edilemeyecek müşahhas, soyut değil de somut bir misali var mı?"

"Var."

"Nedir o?"

Musa aleyhisselam'ın yanındaki ashabı firavundan kaçtılar, Sina yarımadasındaki çöle geçtiler. Yanlarında azık yokken, su yokken bir ucundan bir ucuna yürüyüp çölü geçtiler, başardılar. Bu işi ordular bile başaramıyor. İstila orduları Suriye'ye, Ürdün'e geliyor; Timur'un ordusu, Moğol ordusu Anadolu'ya geliyor ama Mısır'a geçemiyor.

Neden?

Arada çöl var, kolay değil. Susuz, gıdasız, kumlardan bata çıka oraya çıkmak kolay olmadığından oradan öteyi göze alamamışlar; Mısır'ı istila edememişler.

Moğollar Anadolu'ya gelmiş, Sivas'ı yakmışlar, yıkmışlar, her gittikleri şehri tahrip etmişler; Suriye'de de öyle. Harran'a gittik; eskiden muazzam bir şehirmiş. Bir de ortasında büyük bir harabe var. Şehrin ortasında somya gibi büyük taşlarla, kocaman yekpare kayalarla yapılmış, muazzam bir harabe var. Bir de bir yerinde yıkılmamış direkler, kapılar, duvarlar var.

İlk baktığım zaman ben sandım ki; antik çağlardan, Romalılardan kalma bir harabe zannettim. Hayır! O kapının olduğu yere gittim baktım ki üstünde bir Arapça kitabe var. Harran şehrinin Ulu camisiymiş. Öyle muazzam bir mekan ki öyle koca taşlarla yapılmış ki ben ömrümde o kadar büyük, o kadar muazzam bir cami görmedim. Millet de bilmiyor, -bilen biliyordur da- herkes onu Romalılardan kalma bir eser sanıyor. Değil.

Bizim en büyük camilerimizden daha büyük, muazzam bir harabe. Bir de kenarında çok yüksek bir kule var ona da; "Harran Üniversitesinin tarassut kulesi." diyorlar; gökyüzünü inceliyorlarmış. Bana biraz garip göründü. "O caminin yanında olsa olsa minaredir." diye düşündüm..

Şimdi bunu niye anlatıyorum?

O kadar büyük cami neden yapılır?

O kadar cemaate ihtiyaç var da ondan yapılır, değil mi? Durup dururken yapılmaz. Sordum, Moğollar harap etmişler, canına okumuşlar. Oradan geçmişler; taş üstünde taş bırakmamışlar, mahvetmişler. Gittikleri diğer yerler de öyle.

Mesela Gazne şehrini muhasara etmişler. Gazne şehrini muhasara ettiği zaman surlardan bir ok atılmış, komutanın akrabasına isabet etmiş, ölmüş. Ondan sonra zorlamışlar, zorlamışlar şehri yıkmışlar, fethetmişler. İçeriye girmişler ve hepsini öldürmüşler, her tarafı yakıp yıkmışlar. Gazne şehri artık orada kurulmamış, yedi kilometre ileride başka bir yerde kurulmuş. Adamlar bir şehri böyle söndürmüşler.

Bu kadar tahripkâr, bu kadar kuvvetli, önünde orduların duramadığı muazzam, sayısız asker. O zaman müslüman da değil; İslam ülkelerine saldırmışlar, Bağdat'ı yakmışlar yıkmışlar. İran'ı yakmışlar yıkmışlar ama Mısır'a girememişler. Mısır'a girselerdi orada da çok ganimetler elde ederlerdi, yakıp yıkarlardı ama çöl var, çölden geçememişler.

Bu adam çöle gidiyor, yanına azık almıyor.

Neden?

Allah'a güveniyor, tevekkül ediyor. Ne olur? Yanına bir şey almasa da Allah bazı kullarını besler, rızıklandırır, çölü geçirir. Bazen hızlı geçirir bazen rızık gönderir. Tarihte misal de; Musa aleyhisselamın kavmi Musa aleyhisselam ile o çölden geçmiş.

Nasıl geçmiş?

Nasıl geçtiğini Kur'ân-ı Kerîm'de anlatıyor.

Ve zallelnâ aleykümü'l-ğamâme ve enzelnâ aleykümü'l-menne ve's-selvâ.

Allah bulut göndermiş, gölgelendirmiş; bir. Güneşten koruyor. Allah gönderir mi gönderir. Peygamber Efendimiz'in de başında bir bulut dolaşırmış. Allah güneşten rahatsız ettirmiyor.

Ve zallelnâ aleykümü'l-ğamâme. "Üzerlerine bulut gönderdim."

Güneşin tesirinden kurtuldular.

Ve enzalnâ alekümü'l-menne ve's-selvâ. "Ve onların üzerlerine kudret helvasıyla, kudret otuyla bıldırcın eti gönderdim."

Bıldırcınlar sapır sapır sapır gelmiş, önlerine dökülmüş. Yolup yolup kızartıp yemişler. Hani şimdi bıldırcın çiftlikleri var. Anadolu'da seyahat ederseniz levhalar görürsünüz; bıldırcın çiftliği, alabalık çiftliği, alabalık lokantası.

Demek ki tatlı, lezzetli bir şey. Bıldırcın dolması vesaire adını duyarız. Bıldırcın göndermiş Allah; yağlı yağlı bıldırcınlar, bir de "kudret helvası" diye bir şey. Onu yemişler; oraya öyle geçmişler.

Bak Allah nasıl gönderiyor, nasıl besliyor?

Bazen böyle gönderir; bir göz yumup açıncaya kadar oradan geçirir. Çöle doğru gider de çöle adımını attığı zaman hop öbür tarafa geçirir.

Ona ne deniliyor?

Tayy-i mekân.

Mekân-ı tayy; "dürmek, katlamak" demek. Onun nazarında küçülüyor; Allah tarafından küçültülüyor. Koca mekanı öbür tarafa dürüp katlıyor, geçip gidiyor. Buna "tayy-i mekân kerameti" derler. Bazen tayy-i mekân olur bazen Allah rızık verir; gökten indirir, yerden bitirir, sebepli gönderir, sebepsiz gönderir.

Bazen kapıyı vurur birisi; "tak tak!"

"Buyurun?"

Bir tepsi ikram, Allah Allah!

Evliyâullahtan birisi ne yapmış? Medine-i Münevvere'ye gitmiş. Aç, parası da yok ama evliyâ. Allah'ın sevgili kulu. Kimseden de bir şey istemiyor ama açlık da canına tak demiş. Resûllullah'ın türbesine gitmiş, gözlerini kapatmış, demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Senin diyarında seni ziyarete geldim. Kaç gündür hiç kimse hâlimi hatırımı sormadı, yemek yiyemedim, açım, sana geldim, senin ziyaretçinim."

Böyle dua etmiş, caminin içinde direğe yaslanmış, uyumuş kalmış. Biraz sonra omzuna bir el dokunmuş, şöyle başını kaldırmış, elinde tepsiyle bir adam, demiş ki;

"Yâ Mübarek! Sen misin bizi, -Medinelileri- dedem Muhammed'e şikayet eden? Buyur yiyecek getirdik." demiş.

Bak mekanizma nasıl çalışıyor?

Resûlullah'a iltica ediyor. "Ben senin misafirinim yâ Resûlallah! Ben gidip de elin adamından bir şey istemem, 'Açım.' deyip dilenmem, ben sana misafirliğe geldim; sen bilirsin." diyor.

Resûlullah da torunlarından sevdiği birisinin rüyasına giriyor; "Benim mescidimde ümmetimden sevdiğim bir kul var, karnı aç. Git ona bir tepsi yemek götür!" diyor.

O da tepsiyi hazırlayıp götürüyor. Allah bazen böyle yapar. Bazen gökten bıldırcın düşer, bazen yerden ot biter, mantar biter; değil mi? Çeşitli şeyler var. Bazen de hiçbir şey olmadan yanında gıda hâsıl olur.

Bunun misali var mı?

Var.

Meryem Validemiz, hiç kimsenin giremediği odada ibadet edermiş. Kapısı kilitli, sadece Zekeriya aleyhisselam girebilirmiş. Başka insanların girip çıkması mümkün olmayan yerde ibadet edermiş. Diyelim ki mescidin bir hücresi. Neresi olduğunu bilmiyoruz da diyelim şu mescidin balkonunda kilitli taştan kapalı bir kısım olsa; hani o eski binaların taş kulübeleri, odaları gibi bir yer. Öyle bir yerde ibadet ediyor.

Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyye'l-mihrâbe vecede indehâ rizkâ.

Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyy'l-mihrâbe. "Her ne zaman ki Zekeriya aleyhisselam onun yanına –Meryem'in yanına- o ibadet ettiği yere girerse." Vecede indehâ rızkâ. "Onun yanında rızık bulurdu."

Yanına giriyor, bakıyor çeşit çeşit yiyecekler, meyveler var. Şaşırırdı ve derdi ki;

Kâle yâ Meryemü ennâ leki hâzâ. "Ey Meryem! Allah Allah! Bu ne mucize, bu ne keramet! Bunlar sana nereden geliyor?" Kâlet. "O da derdi ki:" Hüve min indi'l-lâh. "O Allah'tan geliyor, Allah gönderiyor." İnne'l-lâha yerzüku men yeşâü bi-gayri hisâb. "Allah, kendisine ibadet eden sevdiği kullarını işte böyle hesaba, ölçüye sığmaz şekilde rızıklandırır."

Kapı kilitliydi, duvarlar taştı, pencere yoktu, insan gelmiyordu. "Zekeriya aleyhisselam orada mevsim dışı yiyecekler görürdü." diye Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor.

Demek ki Allah'ın celle celalühû gücü, kuvveti, rezzaklığı hudut tanımaz. Nasıl rızıklandırırsa rızıklandırır. Bazen müşteri gönderir, bazen hayır sahibi birisini gönderir, bazen gökten indirir, bazen yerden bitirir.

Neylerse güzel eyler, rızıklandırır.

Demek ki azık almadan gidiyormuş.

Birisi de demiş ki;

"Sana mutlaka azık lazım."

"Hayır! Kendisi olmadan hiçbir şey olmayacak olan zât lazım." demiş.

Lâ büdde mimmen lâ büdde minhüm.

Çok güzel bir cümle.

"Allah'a tevekkül ediyorum, bana Allah lazım." diyor.

"Bana Sübhân'ım gerek, bana Allah'ım gerek!" diye ilahide söylendiği gibi.

İnsan; Allahu Teâlâ hazretlerine hakkıyla tevekkül edebilse, hakkıyla bağlanabilse, sevgili bir kul olsa onları kendisi görür. Ama bağlanmayınca, şekki şüphesi olunca, kalbinde itimatsızlık olunca, imanında zaaf, ibadetinde kusur, ahlâkında eksiklik olunca olmaz.

Onun için insan diyor ki;

"Allah Allah, ben görmüyorum!"

"Görmezsin! Sen o musun, onun gibi misin?"

Değilsin! Onun için görmüyorsun. Sen de onun gibi ol, sen de görürsün.

Adam kerameti inkâr ediyor. Keramet Kur'ân-ı Kerîm'de var. Sen müslüman değil misin? "Evliyâullahın kerameti haktır." diye ehl-i sünnet akâidinde yazıyor.

Sen müslüman değil misin, ehl-i sünnetten değil misin? Olağanüstü olaylar insanın her zaman karşılaştığı olaylar. Bir mecmua vardı. Orada birtakım olağanüstü olayları okurdum. Kitaplar da yazıyor, gazetelerde de bazen böyle acayip, enteresan şeyler olabiliyor. Hayatın çok enteresan, esrarengiz tarafları var.

Amerikalı meşhur bir bilim adamı Esrarlı Kâinat diye bir kitap yazmış. İsmi bu.

Bu kâinatın esrarlı, esrarengiz yönleri var. Bu Bu kâinat sadece senin lisede kitapta okuduğun kadar değil. Lisedeki fizik, kimya kadar değil. Bu kâinatın çok esrarı var. Yazılıyor da, ansiklopedilere de giriyor; bilenler biliyor.

Kâle ve kâle Ebû Türâbin. "Yine aynı râvi Ebû Türab en-Nahşebî'nin şöyle buyurduğunu söylemiş:"

Eşrefü'l-kulûbi kalbün hayyü bi-nûri'l-fehmi ani'l-lâhi Teâlâ. "Kalplerin en şereflisi…"

Herkeste kalp var. Bende, sende, onda, caminin içindekilerde, caminin dışındakilerde, Karaköy'de, Taksim'de, her yerde kalp sahibi insanlar dolaşıyor. Çeşitli çeşitli kalpler var.

Bu kalplerin en şereflisi nedir?

Kalbün hayyün. "Diri bir kalptir."

Ölü kalp değil.

Ne ile diri bir kalp?

Bi-nûri fehmi ani'l-lâhi Teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretlerini fehmetmek, anlamakla, Allah'ı bilmekle diri olan bir kalp, en şerefli kalptir."

Allah'ı, Allah'ın kudretini, Allah'ın sıfatlarını, Allah'ın büyüklüğünü, Allah'ın hikmetlerini, Allah'ın işlerindeki enteresanlıkları anlamak.

Hangi kalp en şerefliymiş?

Bunu anlayan kalp.

Kalp nasıl anlıyor?

Biz "anlamak" deyince kafayı düşünürüz; bu "kalp" diyor.

Arapça'da kalp; "gönül" demek. Kalp; "yürek" demek değil.

Kur'ân-ı Kerîm'de, hadîs-i şerifte, dini kitaplarda "kalp" denildiği zaman gönlü kastediyor.

Anlayışlı gönül, en şerefli gönül hangisidir?

"Allahu Teâlâ hazretlerini anlayan gönül, o anlayış nuruyla nurlanmış olan gönül" demek.

Kimi insan anlamaz. Akşam bir edepsizlik yapar, sabahleyin bir tokat yer. Tokat Allah'tan, akşam yaptığı edepsizlikten ama bu herif o tokadı neden yediğini bilmez. Anlayışsız ama öteki adam anlar. Allah'ı bildiği için o edepsizliği yapmaz, o sözü söylemez. Söylediği zaman cezasını çekeceğini bildiğinden çekinir. "Ben Allah'tan korkarım, öyle şey yapmam." der, geri durur.

İşte Allah'ı anlayan insanın hali böyledir. Anlamayan da burnunun doğrultusunda inkâr ede ede gider ama işte öyle değil, tutmuyor. Hayatın o tarzda götürülüşü tutmuyor. Gerçeklerle uyuşmuyor, bağdaşmıyor. Gerçekleri kavrayan Allah'ı tanıyan, Allah'ın işlerini, o işlerdeki hikmeti anlayan kalp, o anlayışla nurlanmış olan gönül, en şerefli gönüldür.

"Böyle soyut, mücerret bir kavram olarak kalmasın, herkes anlasın." diye bir misalle anlatayım:

Peygamberlerden birisi Allah'a münacaat etmiş.

Demiş ki;

"Yâ Rabb! Senin işlerinin hepsi hikmetli tamam da bana hikmetini anlat. İşlerinin hikmetli oluşunu bana anlat!"

"Peki ey kulum, ey peygamberim! Şu çeşmenin başındaki ağacın üstüne çık, dalların arasına saklan, aşağıyı gözetle!"

Ağacın üstüne tırmanmış, aşağıya çeşmeye bakıyor. Atlının birisi gelmiş, çeşmenin başında durmuş, atını sulamış, kendisi su içmiş, elini yüzünü yıkamış fakat kesesini düşürmüş veya orada çeşmenin kenarında bırakmış, gitmiş. Atına binmiş, gitmiş ama kesesi çeşmenin kenarında kalmış. Hani bazen insan abdest alırken eğildiği zaman gözlük aşağıya düşer, camı çerçevesi kırılır, hadi tamir filan belki böyle bir şeydir. "Alırım." diye kenara koymuş, unutmuştur. Para kesesi orada duruyor. İçinde çil çil altınlar, paralar var. Herkesin aklı fikri para. O bırakmış, gitmiş.

Biraz sonra başka bir atlı gelmiş. Çeşme var, atını durdurmuş, aşağı inmiş, atını sulamış, kendisi elini yüzünü yıkamış, su içmiş, dinlenmiş gölgede serinlemiş. Bakmış orada bir kese altın, almış, diğerinin gittiği istikamete doğru değil başka tarafa gitmiş.

Yukarıdaki diyor ki;

"Allah Allah! Birincisi keseyi unuttu, ikincisi aldı. Dur bakalım ne olacak?"

Biraz sonra bir üçüncü şahıs gelmiş. O da orada abdest, el yüz yıkama, su içme gibi ihtiyaçlarını giderdikten sonra birinci atlı telaşla geri gelmiş, atını durdurmuş, adamın yakasına yapışmış.

"Ben, az önce buradaydım, şurada kesemi bırakmıştım; ver keseyi!"

"Ben kese görmedim." demiş.

"Bana bak, zorluk çıkarma, ver şu keseyi!"

"Ben kese görmedim; sadece elimi yıkadım, abdest aldım."

"Hayır! Ben az önce buradan gittim, geriye döndüm. Hiçbir yolcuyla karşılaşmadım. Oradan gelenle de, buradan gidenle de karşılaşmadım. Burada başka kimse olamaz, kese sende, çıkar!" derken kavga, gürültü başlamış; bir tane vurmuş, adamı öldürmüş.

O peygamber ola inmiş; "Yâ Rabbi! Ben bu işten hiçbir şey anlamadım. Birincisi keseyi bıraktı, ikincisi keseyi aldı gitti. Üçüncüsünün suçu yoktu, bu geldi, kabahat onun sandı, vurdu öldürdü, gitti." demiş.

"Anlamazsın, bu işin evveliyatı var. Bu birinci adamın, ikinci adamın sülalesine borcu vardı, onların hakkını yemişti. Allah bu keseyle onun hakkını ona verdirtti; o hakkını almış oldu. Üçüncü adamın da bu adamın ailesine bir suikastı vardı; onlardan birisini öldürmüş, cezayı hak etmişti, onun o cezayı çekmesi gerekiyordu; onun için o adamı öldürdü." demiş.

Böyle bir fıkra olmuş mu, olmamış mı hangi kitap yazıyor. Hiçbir kitap yazmasa böyle bir şeyi biz kendimiz senaryo olarak uydursak bile şu olay var:

Biz olayların dışından baktığımız zaman iç yüzlerini anlayamıyoruz ama o olayların alttaki bağlantılarından haberimiz olduğu zaman bir şeyleri anlayabiliyoruz.

İşte Allah'ın işleri böyle. Evliyâullah, Allah'ın dikkatli kulları. Siz de Allah'ın işlerini dikkatle takip ederseniz görürsünüz. Bu nasıl çıkar? Mesela falanca adam öldü, mirası kaldı. Tamam. Karısı mirasını haksız dağıttı.

Gör bakalım sonu ne olacak?

O haksızlığı yaptı ya, gör bakalım!

Sonunda mutlaka onun acısı çıkar. Yakınlarımızdan, uzaklarımızdan bunun misallerini görmemiz mümkün. Bir işin ilk oluşu zamanında hemen hüküm verirsin. Dur bakalım bekle, sonunu gör, fehmet. Sonunda işin ne kadar hikmetli olduğunu anlarsın.

"Asıl şerefli olan gönül, bu anlayış nuruyla nurlanmış olan gönüldür."

Bu anlayış yoksa adam; hiçbir şeyden haberi yok, gafil geliyor gafil gidiyor; mânevî bakımdan gözü kör. Etrafı görüyor, ışığı görüyor; kapı şu tarafta, pencere bu tarafta biliyor ama gerçekleri göremediği için mânevî bakımından kör. Kimisi mü'min değil, İslâm'ın hak din olduğunu anlamıyor. Allah'ın birliğini varlığını kabul etmiyor, puta tapıyor.

Bu put mermer değil miydi?

Bunun altında imzası da var; falanca adam, filanca heykeltıraş yapmış, buna ne tapıyorsun? Buna tapılmaz. Anlamıyor; mânevî bakımdan, gerçeği doğruyu anlayamama bakımdan gözü kör.

Burada da diyor ki;

Kalbün hayyün. "Diri kalp, diri gönül."

Buradan ne anlaşılıyor?

Kalbün meyyitün. "Ölü gönü."

Bazı gönüller de ölüdür.

Nedir ölü gönül?

Vazifesini yapamayan, hiç hayatı faaliyeti olmayan bitmiş bir gönül.

"Adamda hayat yok." diyorsun.

Ne demek?

Davranışlarına bakıyorsun, beş para etmez; onun için; "Adamda hayat yok." diyorsun. Bazen insanların kalbi ölmüş olur, bazen taş gibi olur, bazen taştan da katı olur.

Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bildiriliyor:

Ve hiye ke'l-hıcârati ev eşeddü kasveten. "Bazı kalpler taş gibidir bazı kalpler taştan da katıdır."

Eline alırsın elastik, yumuşak et ama mânevî bakımından taştan da katı.

İnsanın da gönlü ölüdür.

Ne ile dirilir?

Gönlü dirilten şey mârifetullahtır ama marifetullah Allah'ı anlamak, Allahı bilmektir; kolay elde edilmez. Kalbi zikrullah diriltir. Onun için hadîs-i şerîflerde; "Zikrullah diriltir." diye bilindiği için tasavvufta zikir vazifesi veriliyor. Bu zikirleri yap, bu zikirleri çek. Bak o zaman sende de, kalbinde de bir değişiklik olacak. Yapmıyor, inkâr ediyor, üşeniyor şeytan yaptırtmıyor; o zaman görmüyor, sezemiyor.

Ve kâle Ebû Türâb. "Aynı râvi Ebû Türab hazretlerinin şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:"

Sebebü'l-vüsûlü ila'l-lahi seb'a aşrete derece ednâhâ el-icâbetü ve a'lâhâ et-tevekkülü ala'l-lâhi bi-hakîkatihî. "Allah'a ulaşmak on yedi derecededir..."

Allah'a ulaşmanın sebebi on yedi şeydedir. İnsan bu on yedi şeye sahip olursa o zaman Allah'a kavuşur, evliyâ olur, keramet sahibi olur, gözü gerçekleri görür, gönlü nurlu olur, canlı olur. İşte o zaman hayatını okuduğumuz, sevdiğimiz, saydığımız Allah'ın sevgili kulları, evliyâsı gibi;

kabirlerini ziyaret ediyoruz, ruhlarına fâtihalar okuyoruz, öyle insan olur.

Allah'ın sevgili kullarının, mübarek insanların türbelerini ziyaret ediyoruz. Mesela Ebâ Eyyûb el-Ensârî hazretlerini ziyaret ediyoruz. Türbesinin önü, camisinin avlusu dolup taşıyor, kaynıyor, herkes ziyaretine gidiyor.

Neden?

Ebâ Eyyûb el-Ensârî hazretleri Peygamber Efendimiz'in zamanında yaşamış, onun mübarek cemalini görmüş, evinde Peygamber Efendimiz'i misafir etmiş.

Nasıl bir insan?

Çok yüksek, çok kıymetli bir insan; başımızın tacı, beldemizin medâr-ı iftihârı, "mihmandâr-ı peygamber" diyoruz, ziyaret ediyoruz. Tabi Allah'ın sevgili kulu olduğu zaman olağanüstü haller de oluyor. Meryem Validemiz'in önünde yiyeceklerin hâsıl olması gibi. Kur'ân'dan misal veriyoruz; değil mi?

"On yedi madde var." diyor ama on yedisini saymamış.

Ne yapmak lazım?

Kütüphaneleri karıştırmak lazım. Ebû Türab en-Nahşebî'nin kitapları var mı araştırmak, yazdığı eserlerin peşine düşmek lazım.

"Allah'a kavuşmak için bu on yedi şey nedir?" araştırmak lazım.

Tabi biz burada bunu yapabiliriz. Vaktimiz olsa Süleymaniye kütüphanesine gideriz, alfabetik kataloglardan Ebû Türâb en-Nahşebî hazretlerini ararız; Süleymaniye Kütüphanesinde hangi kitapları var diye kataloglara bakarız, kitaplarını alırız, karıştırırız.

Allah her isteyene istediğini veriyor. Bunu karşımıza çıkartır. Sen Allah'a kavuşmayı iste, onun peşine düş de Allah sana vermesin, olur mu?

Allah cömert; sen iste, Allah verir. Allah'a kavuşmak için 17 şey lazımmış. Onlar nelermiş, orada öğrenirsin.

Biz bu işin yolunu biliyoruz da ama zamanımız olur olmaz, gideriz gidemeyiz. Zengin yazma eser kütüphanelerimiz var; birisi Süleymaniye kütüphanesi. Yüzbinlerce eski eser var; orası hazine. İnsan oraya girse çıkmak istemez. O kitapların hepsi altından, gümüşten, zümrütten, elmastan kıymetli. Orada ansiklopedilerden Ebû Türâb en-Nahşebî hazretlerini araştırın. Bakarsınız Süleymaniye kütüphanesinde olmaz da Mısır'daki Hidiviyye kütüphanesinde, İskenderiye kütüphanesinde, Mekke-i Mükerreme kütüphanesinde, Medine-i Münevvere kütüphanesinde, Bağdat kütüphanesinde olur.

Ebû Türâb en-Nahşebî'nin bir kitabı varmış; tasavvuf, mârifetullah, Allah'a kavuşmak üzerineymiş. Bu işi yapabilecek, vakti müsait olan arkadaşlara vazife veriyoruz.

İstanbul'daki kütüphanelerde Ebû Türâb en-Nahşebî hazretlerinin kitaplarını araştırın, kataloglardan listesini çıkarın, o kitapları isteyin, biraz sayfalarını karıştırın, ne olduğunu anlamaya çalışın.

Üsküdar'da Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerinin kitaplarının da olduğu bir eski eser kütüphanesi var; Selimağa kütüphanesi. Üsküdar'a gidebilirsiniz. Süleymaniye kütüphanesi var, Süleymaniye caminin karşısındaki aralıkta Nuruosmaniye kütüphanesi var, Köprülü kütüphanesi var. Muhtelif yerlerde böyle kütüphaneler var, ansiklopediler var.

Kütüphaneye gitmeden, ansiklopedileri karıştırarak da bu zât-ı muhteremin hangi eserleri olduğunu bulabiliriz.

Hangi eserleri var? Allah'a kavuşma ile ilgili konular hangi kitabında var? Oradan buluna bilir.

"Allah'a kavuşmak on yedi dereceden geçmekle, on yedi dereceyi elde etmekle olur."

Ednâhâ. "En aşağısı."

Bu on yedi derecenin en aşağısı.

el-İcâbetü. " Allah'a icabet etmek."

İcabet etmek ne demek?

Bir yere davet olunduğu zaman gitmeye; "davete icabet" diyoruz.

Allah diyor ki;

Vallâhi yed'u ilâ dâri's-selâm. "Allahu Teâlâ hazretlerinin hepinize daveti var."

Vallâhi yed'u ilâ dâri's-selâm. "Allah darü's-selâm olan cennete hepinizi davet ediyor."

Ey cemaat-i müslimîn!

Allah hepinizi darü's-selâm olan cennete davet ediyor.

Ve yehdî men yeşâü ilâ sırâtın müstakîm. "Ve dilediği kulları da sırât-ı müstakîme sevk ediyor." Sırât-ı müstakîme dahil ediyor, yürüttürüyor. Demek ki esas itibariyle Allah hepimizi cennete davet ediyor.

Biz ne yapacağız?

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû. "Ey iman eden kullarım!" dediği zaman biz ne yapacağız?

Lebbeyk diyeceğiz.

Hacı hacca giderken ne diyor?

Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk diyor.

Ne demek?

Yâ Rabbi! Kur'ân-ı Kerîmden öğreniyoruz. Sen İbrahim aleyhisselam'a demişsin ki:"

Ve ezzin fi'n-nâsi bi'l-hacci ye'tûke ricâlen alâ külli dâmirin ye'tîne min kulli feccin amîk.

"Çık, kullarıma seslen! Senin bu yaptığın, tamir ettiğin Kâbe'yi haccetmeye, ziyaret etmeye gelsinler." diye emretmişsin. O da demiş ki: "Yâ Rabbi! Ben bağırayım ama sesimi nereye kadar duyurabilirim? Ebû Kubeys dağının üstüne çıktım, bağırdım ama sesim nereye kadar gidebilir?"

-Mekke'deki dağın tepesinden bağırıp da nereye kadar sesini duyurabilir?-

Allahu Teâlâ hazretleri buyurmuş ki:

"Yâ İbrahim! Sen bağır! Bağırmak senden, duyurmak benden."

İbrahim aleyhisselam dağın tepesine çıkmış, demiş ki;

"Ey insanlar! Allah'ın emri ile ben Kâbe'yi tamir ettim. Allahu Teâlâ hazretleri sizi beytine, Kâbe'yi ziyarete davet ediyor, Allah sizi çağırıyor; haberiniz olsun."

Allah ne emretti ise peygamberler yapar.

Çıkmış, ezan okur gibi;

"Ey insanlar! Kâbe'yi ziyarete gelin, hac edin." diye bağırmış.

Biz asırlar boyunca buradan kalkıp hacca giden bütün hacılar ne yapıyoruz?

İhrama giriyoruz; "lebbeyk Allâhümme lebbeyk" diyoruz.

Lebbeyk ne demek?

"Geliyorum yâ Rabbi!" demek.

Çağırılan insanın söylediği sözüdür.

Arapça'da Ahmet tâl hüna. "Ahmet buraya gel!" dedim. Ahmet öbür tarafta başka şeyle meşgul oluyorken bu tarafa döner ne der?

Lebbeyk, "Tamam, geliyorum." der.

Lebbeyk, bir çağrının cevabıdır; "Tamam geliyorum." mânasına gelir.

Hacı ne diyor?

Lebbeyk Allâhümme lebbeyk. "Yâ Rabbi! Çağırdın geliyorum yâ Rabbi! Geliyorum yâ Rabbi! Geliyorum." diye diye gidiyor.

O çağırmayı düşünerek;

"Geliyorum yâ Rabbi! Davet ettin, geliyorum." diyor.

Sonra orada en hoşuma giden de; duyûfu'r-rahmân "Rahmân'ın misafirleri" sıfatı. Ağzımı ballandırıyor. Hacıların sıfatı. Yolun kenarına yazmışlar. Radyo ilanı var; saat, güzel koku, teyp ilanı var. Hacılar otomobille Cidde'den Mekke'ye doğru giderken lebbeyk Allâhümme lebbeyk diye diye gidiyor. Yolun kenarında levhalar var; -her kara yolunun kenarında levhalar var ya- orda bir de bakıyorsun levhalar araında bir levha dikkatini çekiyor:

Merhaben bi-duyûfi'r-rahmân. "Ey rahmânın misafirleri! Hoş geldiniz."

Aman yâ Rabbi! İnsan eriyor, nasıl hoşuna gidiyor.

"Merhaba, hoş geldiniz, ey rahmanın misafirleri!"

Tabi ya ne sandın biz Rahmân'ın misafirleriyiz. İnsanın koltukları kabarıyor, hoşuna gidiyor.

Allah'a kavuşmanın merdivenlerinden birincisi, bir kere davete icabet edeceksin.

Evvela lebbeyk, Allâhümme lebbeyk diyeceksin.

Vallâhü yed'u ilâ dâri's-selâm. "Ey müslümanlar! Allah sizi cennete çağırıyor, haberiniz olsun."

Ne diyeceksiniz?

Lebbeyk Allâhümme. "Tamam Ya Rabbi! Geliyorum." diyeceksiniz.

İlki, icabet edeceksiniz. Bir kere ilk istek sende olacak, sırt dönmeyeceksin, davete kulak tıkamayacaksın. Allah çağırıyor.

"Geliyorum yâ Rabbi! Tamam, davetini aldım." diyeceksin.

O duygu olmadan olur mu?

"Bana ne ya!" diyen insana bir şey olur mu?

Olmaz!

"Bana ne!"

Bana neyse "Bana ne!" o zaman."

Bir şey olmuyor işte. İlk önce icabet olacak.

"Tamam yâ Rabbi! Anladım yâ Rabbi! Geliyorum yâ Rabbi!"

Muhterem kardeşlerim!

Millet Arapça bilmiyor da hiç dinlemiyor; şu minarelerdeki ezanlar eritir insanı.

Hayya ale's-selah. "Namaza gel!" diyor.

Hayya ale's-salâh.

Müezzin mikrofonla veya kendi sesiyle sesleniyor; hayya ale'l-felâh, "Kurtuluşa gel!" diyor.

Hayyâ, "Davran, haydi!" mânasına, "Haydi! namaza davran!"

"Bana ne?"

"Sana ne olur mu? Allah çağırıyor. Müezzin kendiliğinden söylemiyor ki! Allah peygamberine söylemiş, peygamberi sünnetinde, hadisinde bildirmiş; ezan böyle bir şey, Allah'ın daveti.

Allahü ekber, Allahü ekber diye başlıyor, eşhedü en lâ ilâhe illallah diyor. Her zaman bangır bangır bağırıyoruz semalara. Allah'ın varlığını, birliğini kabul eden insanlarız biz; sıradan insanlar değiliz. Ama sıradan insanlardan da aşağı düşmüşüz Çünkü mânayı kaybetmişiz. Gönülde mânayı fehmetme olmayınca böyle oluyor.

İnsan bu hayyâ ale's-salâh'ın, hayyâ ale'-felâh'ın mânasını bilse erir. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini okuduğu zaman erir.

Sen Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemiyor musun?

"Dinliyorum."

Orada hatim indiriyorlar; sen de geçiyorsun sadaka'llâhü'l-azîm diyorsun.

İyi ama ne anladın?

"Hiç! Hiçbir şey anlamadım"

Bu sene anlamadın, bir daha ki sene anlar mısın?

"Yok!"

On sene sonra anlar mısın?

"Yok."

Yüz sene sonra anlar mısın?

"Yok."

Bu gidişle belli.

Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur. Bu kafayla oraya varılmaz. Bu yönelmeyle o tarafa gidilmez.

Ne olacak?

İnsanda aşk olacak, Allah'ın davetine icabet olacak.

"Yâ Rabbi! Geliyorum. Yâ Rabbi! Sen çağırmışsın, Es'ad hoca söyledi, o kürsüden davetini duydum, tamam, geliyorum." diyeceksin.

Gelmenin çaresine bakacaksın, araştıracaksın.

"Aman yâ Rabbi! Ben Arapça'yı bilmiyorum. Sen bana Kitab'ı Arapça göndermişsin."

Hemen yarın Arapçayı öğrenmeye başlayacaksın.

"Bana ne!"

Hay Allah kahretsin bu bana neyi! Bana ne, bana ne! Sana ne olur mu, Arapça'yı öğreneceksin; dinini, Allah'ın yolunu öğreneceksin, düşüneceksin.

Hayya ale's-salâh!

Bu müezzin sabahleyin ne diye bangır bangır bağırıyor?

"Sen beni uykumdan uyandırdın." diye adam hırsından terlik atıyor.

O senin iyiliğini istiyor. Daha ne istiyorsun? Sen uyuyordun; seslendi, seni uyardı.

Uyandırdığına kızıyor. Allah'ın onu kurtuluşa çağırmasını düşünün:

"Uyuma, kalk; elinden fırsatı kaçırma!"

Hani külhâninin birisi çıksa ne yapar?

Efe; omzunu bir tarafa atmış, bağırır çağırır.

O ne yapıyor?

Hayya ale'l-felâh, "Kurtuluşa gel!" diyor.

O da kalkmış; "Şu müezzinin yaptığına bak; beni tatlı uykumdan uyandırdı." diyor, müezzinin kafasına terlik fırlatıyor.

Birisi öyle yapmış. Sultanahmet'te Sokullu Mehmet Paşa caminin minaresi meyilden dolayı yakın; çok kızmış, müezzinin kafasına terliği fırlatmış, savurmuş; tutturamamış tabi.

Memlekette gericilik var! Ezanlar da susturulamıyor!

Ne yapsın?

"Ezan olmayan, cami olmayan bir yer yok mu?" demiş.

"Var." demişler.

"Neresi?"

"Levent."

Sultanahmet'teki daireyi satmış, Levent'te bir daire almış.

Oh be! Ezansız bir semt; istediği kadar uyuyacak. Kimse ona Hayya ale'l-felâh; "Kurtuluşa gel, iki cihan saadetine er!" demeyecek. O da uyuyacak; orada leş gibi yatacak. Ama Allah'ın işleri enteresan, hikmeti var. Rabbimin hikmeti; bir süre sonra tam adamın dairesinin karşısına cami yapmışlar.

Fesübhanallah!

Adeta alay ediyor Allah! "Davetimden kaçamazsın, bu böyle olacak." diyor.

"Hay Allah! Burada da ezandan kurtulamadım." demiş.

Kurtulamayacaksın!

Moskova'ya gitse Roma'ya gitse gidebilir. Şimdi Roma'da da cami yaptılar, papa da açtı.

Nereye gidecek?

Bir yer bulabilir ama bak Allah alay ediyor; "Kaçamazsın, aklını başına topla!" diyor.

Belki de merhametinden, "Belki bu sefer yumuşar." diye yine davet ediyor.

Hayya ale'l-felâh. "Kulum, nereye kaçıyorsun? Cehenneme gireceksin, zarar edeceksin. Gel buraya, cennete gel!"

Yine söylüyor; belki de öyle anlamamız lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri kızmıyor. Binlerce milyonlarca kusur, günah işliyoruz kızmıyor; kızsa hepimizi toz eder. İşte atom bombası, insanlar bir zerreyi patlattığı zaman neler oluyor, görüyorsunuz. Bir zerreye "Patla!" dese patlar; mahvoluruz.

Bin tane kusur işliyoruz; "Belki bin birincide düzelir." diye kahretmiyor; affediyor, bağışlıyor. Tevbe edince, ağlayınca; "Benim kulum ağladı." diye affediyor. Ama bizim de biraz insafa gelmemiz, biraz ciddi olmamız, anlamamız lazım. Allah cennete çağırıyor. Peygamber göndermiş, elçi göndermiş.

"Kime?"

"Sana."

"Allah Allah! Ben o kadar kıymetli miyim?"

Evet, çok kıymetlisin. Kendi kıymetinin farkında değilsin Allah sana elçi göndermiş.

"Âlemlerin Rabbi mi bana elçi göndermiş?"

Ağlar insan ya; "Âlemlerin Rabbi bana elçi göndermiş!"

Tabi ya. Kitap göndermiş, elçi göndermiş.

Elçiyi dinlemez, Kitab'ı okumaz, hitaba muhatap olmaz.

Ne olacak ondan sonra? Âhirette ne diyecek?

Mülk suresinde şöyle buyuruluyor:

Ve kâlû lev künnâ nesmeu ev na'kılü mâ künnâ fî ashâbi's-saîr. "'Ah, keşke duysaydık, akletseydik bu cehennemliklerin arasında olmazdık.' diyecekler."

Onlar böyle cehenneme gelirken melekler şaşacak.

E lem ye'tiküm nezîr? "Size cehennemi anlatan; bu tehlikelerden uyaran, ikaz eden bir insan gelmedi mi?

Kâlû belâ. "Gelmez olur mu, geldi."

Fe-kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzela'l-lâhu min şey'. "'Allah bir şey indirmedi.' diye inkâr ettik." diyecekler.

Bugün burada inkar edenler, orada Allah'ın vaat ettiği her şeyin hak olduğunu gördükleri zaman;

E leyse hâzâ bi-hakkı. "Bunlar hak, değil mi? -Sizin inkâr ettiğiniz şeyler masal mıymış?- Bak gerçek değil mi?"

Gerçek!

O zaman anlayacak ama iş işten geçecek.

Mü'min olmak; gerçek mânasıyla, hakikatiyle Allah'a tevekkül etmektir. Allah'a tevekkül edeceksin. Bu sözü söyleyen bak nasıl tevekkül ediyor. Çöle susuz, azıksız yürüyüp gidiyor; tevekküle bak.

Tevekkül, Allah'a dayanmak, Allah'a güvenmek; çok mühim bir huy, çok mühim bir duygu. İnanan bir insanın işi. İnanmayan insanın tevekkülle işi yok, tevekkül edemez. Ama inanıp da hakkıyla Allah'a tevekkül edene Allah yardımını eriştirir.

Çok misalini gördüm. Kendi hayatımda, çocukluğumdan beri pek çok misalini gördüm.

İnkârı, küfrü, ateizmi biz duymadık mı? Felsefe okumadık mı?

Hepsini biliyoruz. Her türlü fikir, kafamızın şu deliklerinden aklımıza girdi; biz de hepsini biliyoruz. Cumhuriyet devrinde yaşadık. İşte bu ortamda. Hepsini biliyoruz. Bunların bildiği her şeyi biliyoruz; bilmediklerini de biliyoruz. Çok yaşadım, çok misalini gördüm:

Sen Allah'a hakkıyla tevekkül edersen Allah müthiş bir şekilde, insanın tüylerini diken diken edecek şekilde insana yardım ediyor.

Hacca gidiyoruz, Amman'da bir ahbap var. Bir ahbap ama ne adresi var ne telefonu; hiçbir şeyi yok. İsmini de tam bilmiyoruz. Amman kocaman şehir. Hiçbir şey bilmiyoruz. İçimizde tevekkül erbabı var, er kişiler var. Kafileyiz ama içimizde çok ârif insanlar var. Aradığımız adam, bir yol kavşağında karşımıza çıkıyor. Ya biz de seni arıyorduk. Sarılıyoruz; "Gel arabamıza, hadi bakalım evimize."

Nasıl oldu?

Allah'a tevekkül ettik; Allah o adresini aradığımız adamı karşımıza çıkardı. İşte böyle! Nasıl olduğunun misali; hayatımızdan misal.

Okuyoruz, üflüyoruz imtihana gidiyoruz. Kardeşlerimiz yarın imtihana girecek. İşte bak Ebû Türâb en-Nahşebî'den cevap çıktı:

"Allah'a tevekkül et, dayan; Allah sana imtihanda yardım eder."

"Yâ Rabbi! Ben bu dersi çalışamadım."

Evet, çalışmamak ayıp, günah, doğru değil. Çalışıp girseydin daha iyiydi.

"Çalışamadım ama sen bu imtihanda beni mahcup etme, geçir. Bana şu sorular çıksın."

O sorular çıkıyor. İmtihana giriyorsun. Bakalım hangi sorular çıkacak? Titriyorsun; o üç soru, üç konu dışında çalışamamışsın, bilmiyorsun. Mümeyyiz; "Söyle bakalım." diyor, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oluyor.

Soru bir; tıkır tıkır söylüyorsun. Soru iki; tıkır tıkır söylüyorsun. Soru üç; tıkır tıkır söylüyorsun. Tevekkül işte böyle.

En aşağısı icabet; en yukarısı tevekkül.

On yedi derecenin iki tanesi gitti, on beş tanesi kaldı. Arkadaşlar arayacaklar. Bakarsın bir dahaki haftaya bir şeyler gelir. Bu aradaki on beş tane neymiş, öğreniriz.

Sen bu hafta içinde icabetle tevekkülü yerine getirmeye çalış da aradakiler de Allah'ın izniyle olur!

Kâle ve kâle Ebû Türâbin leyse mine'l-ibâdâti şey'ün enfeu min ıslâhı havâtırı'l-kulûb. "Aynı râvinin rivayet ettiğine göre Ebû Türâb demiş ki."

Leyse mine'l-ibâdâti şey'ün enfeu min ıslâhı havâtırı'l-kulûb.

İbadetler var.

Neler?

Namaz, oruç, zekât, hac.

Bitti mi?

Hayır; daha çok…

Mesela tefekkür ibadettir, sükut ibadettir; millet bunları bilmiyor.

Millet sükûtu bilmiyor, çocuklarda bilmiyor bağırıyor. Bilseler bağırmayacaklar. Sükût da ibadettir.

Başka böyle ibadet olan şeyler var.

İbadetlerin hepsi faydalıdır da en faydalısı hangisidir?

Leyse mine'l-ibâdâti şey'ün enfeu. "İbadetlerin içinde şundan daha faydalı bir ibadet yoktur:" Islâhı havâtırı'l-kulûb. "Kalbin hatıralarını, havâtırını ıslah etmekten daha faydalı bir ibadet yoktur."

Buradan iki şey anlıyoruz:

Bir; insanın kendi kalbiyle, kalbine gelecek fikirlerle uğraşması, onları ıslaha çalışması ibadettir. Birinci hakikat bu.

"Bunu bilmiyordum!"

Daha neler bilmiyoruz.

Birisi bu; insanın kalbini, gönlünü ıslah ve kontrol etmesi, gönlündeki şeyleri temizlemesi, gönlüne nazar etmesi ve işe yaramayan şeyler varsa onları gönlünden çıkarması; bu ibadettir.

Islah. Kalbini ıslah etmek; gönlündeki fikirleri, niyetleri, düşünceleri ıslah etmek. Tamam, bu ibadet ve ibadetlerin en faydalısı.

Neden?

Sen kalbini temizleyebildin mi Allah tecellî edecek.

Sen Allah'ı nereden bileceksin? Hiç düşündün mü? Allah'ı bu gözle görebilir misin?

Göremezsin.

Niye?

Güneşe bile bakamıyorsun da ondan.

Musa aleyhisselam; "Cemalini göster yâ Rabbi!" dedi.

"Yâ Musa! Göremezsin. Çünkü bu gözle görülmez." dedi.

Bu göz, Allah'ı müşahedeye mütehammil bir uzuv değil. Kör olur, göremez, yanar.

Bu gözle görülmezse ne kaldı, ne yapacak?

Gönül gözüyle görecek, gönlünden bilecek.

Müşahede gönülde olur. Gönülde olacak ama gönül karma karışık, pis, tıklım tıklım dolu.

Gönlünde, kalbinde ne var?

Kalp burası ya.

Bak bakalım neler var?

Dünya var; keyif, zevk, kin, hırs var. Burası tıklım tıklım dolu, ardiye, çöplük, pis. Kollarını sıvayacaksın, buradan bunları çıkaracaksın. Kin kalmayacak, kibir kalmayacak, başka düşünceler kalmayacak.

"Hocam! Ben senin dervişin oldum ama Allahu ekber diyorum, namaza duruyorum aklımdan kötü, müstehcen şeyler geçiyor."

Kalbine bir yerden, yarıktan pis su giriyor. Yarık var, bozuk bir yer var; oradan kalbine pis şeyler geliyor. Allahu ekber diyormuş, aklına müstehcen şeyler geliyormuş. Tamir edilmesi lazım. İçine pis şeyin girmemesini sağlamak lazım. İçine girmiş olan pis şeyleri def etmeyi bilmek lazım. Oradan defol diye savurup atmasını bilmek lazım. O çalışmayı yapmamış; içine gelen fikirleri atmasını bilmiyor.

O zaman Allahu ekber diye namaza durduğu zaman önüne bakkal geliyor, hesap geliyor, yarınki dersler geliyor, dünkü olaylar geliyor, mecmua geliyor, resim geliyor. Tabi şeytan da getiriyor.

Sen gündüz bir mecmuanın müstehcen resmine baktın; şeytan şimdi onu aklına getiriyor. Sen ona baktın; şeytan şimdi seninle alay ediyor. Gözünü korumadın, gözünden içine girdi, oradan kalbine sızdı. Tam namazda senin karşına çıkıyor.

"O halde ibadetlerin en faydalısı; insanın içine gelen bu havâtırı ıslah etmesi, iyi şeyleri hatıra getirtmesi, kötü şeyleri düşünmemesi ve kalbini temizlemesi."

Yolda gelirken bizim Akra radyosunu açtım, dinliyoruz:

Ebû Zer el-Gıfârî'nin hanımına sormuşlar radıyallahu anh.

Ebû Zer el-Gıfârî hazretleri sahabeden, Peygamber Efendimiz'in sevdiği bir sahabe.

Ben hayret ettim; siz de muhakkak hayret edeceksiniz.

"Tek başına, sabahtan akşama kadar tefekkür ederdi." diyor.

Yarım saat, on beş dakika, beş dakika tefekkür değil sabahtan akşama zihnini konsantre ediyor; tefekkür ediyor.

Sen hiç böyle yaptın mı? Ben böyle yapıyor muyum?

Nerede yapılabilir?

Bu gürültüde, patırtıda biraz zor. Bir kenara çekilirsin; halvete, çileye girersin, kırk gün kırk gece tesbih çekersin. Tesbih çektikçe zihnin tesbihle meşgul olur, tefekkürle, Allah ile meşgul olur. Kötü şeyler, havâtır kalbinden çıkar, atılır.

Böyle şeylerin olması lazım, yapılması lazım. Kötü şeylerin, havâtırın; hatıraların, hayallerin, düşüncelerin, fikirlerin; insanın kalbine, gönlüne hücumunu engellemek lazım.

Hiçbir şey boş kalmaz. İyi şeyle doldurursan onunla dolar. İyi şeyle doldurmazsan hiç olmazsa hava dolar, bir şey sızar; boş kalmaz. Eğer kalbini iyi hatıralarla, iyi düşüncelerle doldurursan, niyetini iyi şeylere yorarsan, iyi şeyler üzerine kafanı çalıştırırsan kalbin iyi olmaya, ıslah olmaya başlar.

Kötü şeylerle meşgul oldukça kalbine de kötü şeyler dolmaya başlar. Binaenaleyh tedbir alacaksın.

"İçeriye kötü şeyler girmesin." diye kötü yayınlar okumayacaksın, kötü şeylere bakmayacaksın, gözüne sahip olacaksın ki gözünden içeriye kötü şey girmesin. Kötü şeyler dinlemeyeceksin. İyi şeyleri okuyacaksın, Allah'ı zikredeceksin; hadis okuyacaksın, Kur'ân-ı Kerîm okuyacaksın, âyet okuyacaksın. Salih kimselerin yanına gideceksin, salih insanların sohbetinde bulunacaksın. Böylece kötü muhitlerden, kötü işlerden kendini koruyacaksın. Ondan sonra da kalbine gelen havâtırı def etmek için çalışacaksın, mücadele edeceksin.

Nakşibendi tarikatının prensiplerinden bir tanesi de nigahdaşt prensibidir. Nigahdaşt "beklemek" demek. İnsan, kalbinin önünde, kapısında nöbetçi gibi duracak. Elinde silah, kalbinin kapısından içeriye gereksiz şeyi sokmayacak.

Nigahdaşt, beklemek demek.

Derviş, kalbinin kapısında bekleyecek; kalbine kötü fikir sokmayacak. Nigahdaşt önemli bir prensiptir. Bu da aynı şeyi söylüyor:

"İnsanın havâtırını ıslahından daha güzel ibadet olmaz." Bu da ibadettir.

Burada, Türkiye'de, insanın kötü şeyler düşünmesi, icra etmedikçe suç olmaz. Ama Mekke'de suç olur. Mekke'de insan, içinden geçen şeylerden de sorumludur. Mekke'de öyle sâfileşecek ki kötü şeyler düşünmeyecek. Kötü düşüncesine ceza gelir, tokat gelir. Burada gelmez, müsaade var.

Orası çok muhterem bir yer; kalbinden geçen niyetlere, havâtırına da ceza gelir. Orada iyi şeyler düşünecek, kafasını iyi şeylere yoracak. O kadar iyi şeylerle meşgul olacak ki kötü şeye vakit kalmayacak. Aksi takdirde insan orada cezaya uğrar.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi; şu Allah'ın nazargâhı, tecelligâhı olan mârifetullahın, aşkullahın, muhabbetullahın yeri olan gönlünü iyi koruyan kullarından eylesin. Gönlünü muhafaza eden, nurlarından kullarından eylesin. Kalbi bir saray gibi pırıl pırıl, ışıl ışıl olan kullarından eylesin.

Allah gönlümüze mârifetullahını, muhabbetullahını yerleştirsin. Onları bize ihsan eylesin. İçi nurlu, gönül gözü açılmış, mânevî hayatın esrarını, Allah'ın hikmetlerini anlayan kullarından eylesin.

Ömrümüzü bu anlayış üzerine, Allah'ın sevdiğini yaparak geçiren kullardan olmaya bizleri muvaffak eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varmayı, iltifatına ermeyi, cennetine girmeyi, cemaline ermeyi nasip eylesin.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı