M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Evinden Çıktığı Andan İtibaren Hacının Duası Makbuldür

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allahu Teâlâ hazretleri; "Evinden çıktığı andan itibaren hacının duası makbuldür." diyor. Onun için hacıyı ağırlamayı ganimet bilsinler. Arif halkımız -Allah razı olsun- kendi beldelerinde konaklayan, otobüsle geçen hacıları kapışırlar, evlerine alırlar; çünkü duası makbuldür. Sizleri huduttan şenliklerle karşılayacaklar. Bakacaksınız, onların geçmesinin yasak olduğu yerde, onlar parmaklıkların öbür tarafında hasretle sizi bekleyip duruyorlar. Onlar sizi görünce boynunuza sarılacaklar, duanızı bekleyecekler. Çünkü evine dönünceye kadar hacının duası makbuldür. Allah'ın, duasını kabul edeceğine dair senet verdiği, kapı açtığı insanlarız elhamdülillah.

Mücahidin, gazinin, gazaya çıktığından dönünceye kadar duası makbuldür.

Müslümanın müslüman kardeşine, onun gıyabında yaptığı dua makbuldür. Hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:

"En süratle kabul olunan dualardan birisi budur. ve bir kimse, bir müslüman kardeşi için hayır duada bulunursa, baş ucundaki bir melek de ona Âmin der ve 'Yâ Rabbi, bu kulunun o kardeşi için istediğinin mislini sen de buna ver!' diye melek dua eder."

Hastanın duası, berî oluncaya, hastalıktan kurtuluncaya kadar makbuldür.

Yolcunun, garibanın duası makbuldür. Boynu büküktür, yolcudur, yoldadır, sefer halindedir, hâli zordur, işi zordur. Nerede barınacağı belli değildir, karnı açtır, üstü başı tozlu topraklıdır. Kendisinin kadrini kıymetini bilen kimselerden uzaktadır. Bu nedenle onun duası makbuldür.

Mazlumun duası makbuldür. Kâfir bile olsa zulme uğrayan, mazlum kimsenin duası makbuldür. Zulme uğrayan insan elini açıp beddua etti mi, zalim aleyhine bir duada bulundu mu, süratle kabul olur. Velev ba'de hîn, kısa bir fasıla bile olsa, bir şey olmuyor sandığı sırada; ehaznâhum bağteten, Allahu Teâlâ hazretleri onu, zalimi ansızın alır, boynunu büker, yere çalar. Mazlumun duası da makbuldür.

Şöyle dönüp konuştuklarımıza bir bakacak olursak; bir taraftan yolcuyuz, bir taraftan Allah yolunda -Allah niyetlerimizi halis eylesin, kusurlarımızı affeylesin- haccetmeye çıkmışız. Sonra öyle bir yerdeyiz ki, burası peygamberlerin cevelan ettiği yerdir… İbrahim aleyhisselâm gelmiş buralarda dolaşmıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz haccetmiştir, devesinin üzerinde veda hutbesini burada îrâd etmiştir. Daha önce Hz. Âdem atamızdan beri mübarekliği ve füyuzâtı müsellem olan bir yerde bulunuyoruz.

Öyle mübarek bir zamanda bulunuyoruz; yani Arefe gününde buluyoruz. Bu Arefe günü de Allah'ın kulları en çok affettiği, bağışladığı günlerdendir. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri elimize zaten çok büyük imkânlar vermiş. Zaten Duyûfu'r-Rahmân, Rahman olan Allahu Teâlâ hazretlerinin -yüzümüz kara da olsa, suçumuz çok da olsa- misafirleri olduğumuzdan; ev sahibi de kerem sahibi olduğundan, evin sahibi Ekremü'l-ekremîn olduğundan zaten bize müsaade etmiş, "Sizin dualarınızı kabul edeceğim." demiş. Ne mutlu başını önüne eğen, aklını kullanan, tefekkürlere dalan, vaktini zayi etmeyip de zamanını dualarla, zikirlerle değerlendirene. Çünkü fırsat elimizde; kapı açılmış, imkân verilmiş, "İste kulum!" denilmiş. İş kulun istemesine kalmış oluyor. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi bu güzellikleri sezenlerden eylesin.

Onun için ben arkadaşlarımla konuşurken, "Konuşmaları peş peşe yapmayalım. Arada yarım saat, kırk beş dakika, bir saat fasıla verelim; kardeşlerimiz çadırın bir kenarına çekilsinler, gözlerini kapatsınlar, eski günahlarını, Allah'ın nimetlerini düşünsünler. 'Ben Rabbim'den burada ne isteyeyim?' diye düşünsünler. Ağızlarını açsınlar, Allahu Teâlâ hazretleri ile samimi dertleşsinler, münâcât etsinler, fısıldaşsınlar..." dedim. Bağırmaya lüzum yok; çünkü sen uzak bir yerdekine bağırmıyorsun, sağıra seslenmiyorsun. "Ne diye bağırıyorsun?" diyor Peygamber Efendimiz. Düşüneceğiz, boynumuzu bükeceğiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize duaların en güzellerini öğretmiş, onlardan ibret alacağız.

Tabii duanın makbul olması için bize duaların padişahı Fatiha'da örnek var. Fatiha'da;

İhdine's-sırâte'l-mustakîm diye mi başlıyoruz? Hayır.

Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm.

Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn diye başlıyoruz. Yâ Rabbi! Her türlü övgü senin, her türlü medh ü senâ senin, her noksandan münezzehsin, her kemâlâta sahipsin, her şeyi bilirsin, her şeyi görürsün, her şeye kâdirsin. Kullarının dualarına icabet edersin. Her şeyin hikmetlidir, her şeyin ibretlidir… Etrafımızdaki olaylarda ibretler vardır. Kâinatın hilkatinde ibretler vardır; gecenin-gündüzün peş peşine gelmesinde, yazın kışın peş peşe gelmesinde hikmetler vardır. Yerden biten otlarda, ağaçlarda, tohumların ağaç olmasında, meyve vermesinde hikmetler vardır. Aynı toprakta biten birtakım bitkilerin meyvelerinin kimisinin ekşi, kimisinin tatlı, kimisinin mayhoş, kimisinin şu veya bu şekilde olmasında, renklerinin farklı farklı olmasında ibretler vardır.

Allahu Teâlâ hazretleri bir böcek yaratmıştır; sayısını saymakla tüketemezsin. Birisi ötekisine benzemez. Bir çiçek cinsi yaratmıştır; çiçeklerin çeşidini saymakla bitiremezsin, göz önünden geçirmekle tamamlayamazsın. Gül vardır, gülün üç yüz, beş yüz çeşidi vardır. Rahmetli Hattat Necmeddin Okyay'ın Çengelköyü'nde mübarek bir bahçesi varmış. Üç yüz, dört yüz çeşit gülü adıyla bilirmiş, bahçesinde yetiştirirmiş. Bir gül çiçeğinde Allahu Teâlâ hazretleri renk bakımından, koku bakımından, cins bakımından kudretini gösteriyor. Ta ki biz hamd edelim diye.

Tebârekallâhu ahsenu'l-hâlikîn. Ne yaratma gücün var yâ Rabbi, nelere kâdirsin yâ Rabbi! Biz bir şey yapacak olsak, bir çeşit yaparız, takılır kalırız. Bir söz söyleyecek olsak, ikinci cümlesini değiştirip söylemeyi bilemeyiz. Yâ Rabbi, sen bir gül çiçeğine kaç çeşit renk, kaç çeşit koku vermişsin. Sümbülü başka türlü yaratmışsın, güle hiç benzemiyor, salkım salkım. Kokularını farklı yapmışsın. Lalenin hali bir başka ömür. Yaseminin kokusu insanı mest eder. Yâ Rabbi, neler yaratmışsın!..

Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn diye Allahu Teâlâ hazretlerini tefekkürle ve onu övmekle başlıyor işe.

Bizim de işimiz o. Bizim de zaten burada söylediğimiz ne?

Lebbeyk Allâhümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk. Lâ şerîke lek.

Lebbeyk Allâhümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk. Lâ şerîke lek.

Lebbeyk Allâhümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk. Lâ şerîke lek.

Mülkün Allah'ın mülkü olduğunu, her türlü hamdin O'nun olduğunu, kâinatın Allahu Teâlâ hazretleri tarafından yönetildiğini söylüyoruz.

Duanın âdâbındandır ki önce Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senâ ile başlıyoruz. Fâtiha'da da öyle yapmışız. Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn diye…

Burada da dua edeceğimizden, yollardan beri dilimize Lebbeyk Allâhümme lebbeyk diye vird edinmişiz.

Lebbeyk duasında hiçbir istek yok, sadece bir takım beyanlar var. "Yâ Rabbi, emrindeyim! Kat kat emrindeyim yâ Rabbi! Mülk senindir, şerîkin, nazîrin yoktur." diye sadece medih var. Sadece bir takım hakikatlerin ikrarı, itirafı var. Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini, sıfatını ve sıfatlarının en mühimi olan vahdaniyetini, şeriksiz nazirsiz olduğunu, mülkün, kudretin, gücün, kuvvetin elinde olduğunu, her şeyin O'na yalvararak, O'na yönelerek, O'na kul olarak hallolacağını, ancak bu duygulara sahip olduktan sonra iyi bir insan olunacağını söyleye söyleye geliyoruz.

İlk önce böyle hamd ile başlanacak. Ondan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e salât u selâm getirilecek. Salât u selâm getirilince Allahu Teâlâ hazretleri salât u selâmı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e melekleri vasıtasıyla ulaştırıyor. "Falancalar, filanca şahıslar, falanca oğulları, filancalar sana salât u selâm ediyorlar." diye Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisine salât u selâm edenleri biliyor. Yanındaki nurdan defterine kaydettiğine dair hadîs-i şerîflerde ifadeler var. İki salât u selâm arasında yapılan duanın reddedilmeyeceği muhakkak. Onun için hamd ü senâlar ile Allahu Teâlâ hazretlerinin hakkındaki imanımızın sıhhatini ifade eden, Allahu Teâlâ hazretlerinin en çok sevdiği, vahdaniyetinin ifadesiyle, şerîkinin nazîrinin olmadığının ifadesiyle zaten şimdiye kadar kendi ruh yapımızı o duaya hazırlamış oluyoruz. Allahu Teâlâ hazretlerinin de icabetini, duayı kabul etmesini celb edecek ikrarları ifade etmiş oluyoruz.

Sonra; kulun dua etmesi de ibadet. Dua etmek başlı başına bir ibadet. Onun için dua etmesini öğrenmemiz lazım. Ben şuna benzetiyorum; iki insan yeni tanışmış insanlar olsalar, birbirleriyle karşılaşsalar, bir odada yan yana getirilseler, ne konuşacaklarını bilemezler. Eğer usta konuşmacılar, sohbetleri tatlı olan insanlar değillerse; iki yabancı insan birbirlerine karşılıklı bakarlar, otururlar ve ne söyleyeceklerini bilemezler. Demek ki sohbetin, konuşmanın âdâbını bilmek lazım. Konuşkan olmak, sözü açmasını bilmek, karşı tarafın gönlünü yapmasını bilmek lazım. Biz insanlar arasındaki muaşeretimizde, kendi aramızdaki kardeşliğimizde, arkadaşlığımızda bu çok önemli. Tatlı dil mü'minin en büyük vasıflarından biri. Güleç yüzlülük, tatlı dillilik, geçimlilik, sevimlilik, gönül alıcılık, gönül yapmak, kalp yıkmamak gibi şeyler mü'minin en büyük vasıflarıdır. Bunları öğreneceğiz.

İnsan bunları bazen öğreniyor da; ticarî sebeple öğreniyor. Tüccar olduğu için, dükkâna gelen müşterisinin gönlünü yapması gerektiğinden, malı mutlaka ona beğendirmesi gerektiğinden, ticaret erbabı tatlı dilli oluyor. Biliyorlar, bunu öğreniyorlar. Gün görmüş insanlar evine geleni gideni çok olduğu için öğreniyor. "Onun kapısı devamlı açıktır, misafiri çoktur, o zât-ı muhterem de tatlı tatlı konuşmasını bilir."

Kulların da Rabbiyle, edeb meallâh, edebi nasıl olacak? Rabbine duanın şekli nasıl olacak? Rabbi ile baş başa kaldığı zaman münâcâtı nasıl olacak? Tenhada kaldığı zaman Rabbine yönelişi nasıl olacak? İnsanların bunun tecrübesini de kazanması lazım.

Şaşılacak bir şey ki; insanların çoğu bu hususta tecrübeli değil. Bir yere iki dakika kapatsan zor çıkar; kapıyı pencereyi açıp hemen dışarıya fırlayıp gitmek ister. Halbuki Allah celle celâlüh ile ibadetin zevkine varmış insanlar, mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; Kurretu aynî fi's-salâh. "Gözümün şenliği namazda." diyor.

Sizin, bizim ve çocukların bu namazı nasıl kıldığımız mâlum. Bazı çocuklar duyuyoruz, İmam-Hatip okuluna gidiyormuş ama namaz kılmıyorlarmış. Adam müslüman fakat namazları arada kaldırıyor, atlatabiliyor. Neden? Namazın zevkine varamamış. Rabbu'l-âlemîn'in huzuruna girmenin, O'nunla münâcât etmenin, O'na dua etmenin, O'na ibadet, secde, rükû etmenin, O'nun karşısında el-pençe divan durmanın lezzetini duyamamış. Sonra oturduğu zaman nasıl konuşacak, nasıl hareket edecek, ne isteyecek, ne tarzda isteyecek, ne yaparsa Allahu Teâlâ hazretleri sever... İşte bunları bilmesi lazım; bu da ayrı bir eğitim işi. Bu da öğrenilmeyince olmuyor.

Biz Hocamız'la Ankara'da bir eve gitmiştik. Allah rahmet eylesin, ev sahibi çok zengin bir insan. Hocamız bir kenarda oturuyor, ihvan oturuyor; kimisi bakan, kimisi müsteşar, kimisi müdür, öyle seçkin insanlar. Üniversite hocaları, profesörler var. Herkes susuyor ama edebinden susuyor. Yani büyük bir zâtın meclisinde feyizyâb olmak için boynunu bükmüş, mânevî bakımdan kim bilir gönül alışverişi neler oluyor herkesin içinde, kabiliyeti nispetinde. Fakat ev sahibi o suskunluktan rahatsız oldu. "Yahu ne susuyorsunuz; konuşsanıza, konuşsanıza!" diyor.

Hatırlıyorum, Hocamız'a başka mübarek bir şeyh efendi ziyarete gelmişti. Ben de Hocamız'ın kapısını açtım, misafirini kabul ettim. İkisine baktım; emin olun bir tek kelime konuşmadılar. "Hoş geldin!" diye bir söz bile duymadım; ne de "Hoş bulduk!" diye bir söz duydum. Belki selam vermişlerdir, onu hatırlamıyorum. Birisi minderin bu tarafına oturdu, ötekisi öbür tarafında ev sahibi olarak oturuyordu. Herkes de yerlere oturdu, gelen zât-ı muhteremin ihvânı şöyle bir tarafta oturdu, Hocamız'ın ihvânı bir tarafta. Ben öyle sezdim ki; iki hoca efendi gönüllerinden birbirleriyle, ötekilerin hiç anlamayacakları gibi konuştular, görüştüler, biliştiler, seviştiler, kalktılar gittiler. Ama ötekiler hiç duymadı, hiçbir şey anlamadı.

İnsanın Allahu Teâlâ hazretlerine, Rabbinin huzurunda O'nunla baş başa halvet kaldığı zaman nasıl ibadet edeceğini bilmesi lazım. Halvet ne demek? Hâlî, yani hiç kimse olmadan, yalnız başına kalıyorsun. Onu öğrenmesi lazım. Geceleyin seccadesini yayıp da, Rabbu'l-âlemîn'in huzuruna dönüp, kıbleye dönüp, gözünü kapayıp da bir şeyler söylemesi lazım.

"Hocam, ben bilemiyorum."

Bilemiyorum diye bir şey yok. Kompozisyon derslerinde misal olarak verirdik, söylerdik; her insan konuşmasını bilir.

"Hocam, bazısı köylüdür, cahildir, okuma yazması yoktur."

Hayır, herkes konuşmasını bilir. Nereden belli? Git sokakta oturan, sakin sakin duran bir adamı it, yere düşür. Ne yapar? Kalkar, başlar avukat gibi konuşmaya. "Sen beni ne itiyorsun be adam? Ben sana ne yaptım, bir kabahatim mi var? Uslu uslu kenarda duruyorum." Neden? Haksızlığa uğradı, içinden duygular cûşa geldi, o artık ona söyletiyor. Hani "Dert insanı söyletir." demişler. İşte insanın da içinin biraz dertli olması lazım. Bu dert nasıl bir dert? Fuzûlî'nin dediği gibi bir dert;

Aşk derdi ile hoşem, el çek ilâcımdan tabîb

Kılma dermân kim helakim zehri dermânımdadır.

O aşkı, o hasreti, o sevgiyi… Hani ney'in içinde bir yanıklık var ya, işte o yanıklık gibi bir yanıklığı olması lazım insanın. Bir insan günahkâr olabilir, sarhoş olabilir, ayyaş olabilir, çok kötü bir ömür geçirmiş olabilir; buraya para kazanmak için gelmiş olabilir, otobüsleri getirmek için gelmiş olabilir veya başka hırs için gelmiş olabilir.

Lâ taknetû min rahmetîllah. Allah celle celâlühü emrediyor; "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, ümitsizliğe düşmeyin." "Ben zift gibi tepeden tırnağa kapkara olmuşum, Allah beni affetmez." demeyin. O günah olur. Allah;

İnnellâhe yağfiru'z-zünûbe cemî'â innehu hüve'l-gâfûru'r-rahîm, Gafûru'r-Rahîm'dir. Sen ne kadar çok günahkâr olsan, suçun çok da olsa; senin günahın Allah'ın rahmetinden, mağfiretinden de mi daha çok? Onu bastıracak kadar mı çok? Yapamassın ki. Tepeden tırnağa günah olsan yapamazsın o işi. Allah'ın rahmeti ile hiçbir bakımdan, ne yapsan boy ölçüşemezsin! Onun için Allah'ın rahmeti cûşa geldi, coştu mu;

Taştı rahmet deryası

Gark oldu cümle âsî.

o zaman âsîler gark olur, yıkanır, temizlenir, paklanır.

Almanya'dan bir kardeşimiz hacca gitmeye niyetlenmiş. Aziz ve muhterem kardeşlerim. Hoşuma giden bir olmuş hadise, size naklediyorum. Gitmiş fabrikanın müdürüne demiş ki:

"Ben bir ay izin istiyorum. Seyahate çıkacağım." demiş. Müdür;

"Fabrikanın halini biliyorsun. Şimdi izin istemenin sırası mı? Çok sıkışık durumdayız, üretim yapmak lazım, sen benim vazgeçilmez elemanımsın, elimde senin gibisi yok. İzin veremem!" demiş. Kardeşimiz;

"Yok mutlaka izin istiyorum." Müdür;

"Niye?" demiş.

"Ben dînî görevimi yapacağım, hacca gideceğim." Müdür;

"Canım şimdi gitme, başka zaman git." demiş. İşçi kardeşimiz diretmiş;

"Hayır, bütün haklarım yansa da, sen beni işten atsan ve bütün işçilik haklarım yansa, çok zarara uğrasam da yine gideceğim. Bu benim yapmam gereken bir vazife olduğu için ben bu vazifeyi mutlaka yapacağım." demiş.

Adam başını önüne eğmiş, bakmış ki hiç çaresi yok;

"Ya, hani Muhammed'e, 'Benim fabrika müdürüm Hans beni bırakmadı.' desen olmaz mı?"

"Olmaz! O, Allah'ın emri, mazeret olmaz." demiş.

O zaman "Allah'ın emri" deyince müdür boynunu bükmüş;

"Eh, peki sana müsaade ediyorum, git." demiş.

Arkadaşımız hangi sene geldiyse hacca gelmiş, hac vazifesini yapmış. Ama hacca gelirken Hans'la vedalaşmaya gitmiş. Alman;

"Gittiğin yerde Muhammed'e benden de selam söyle." demiş.

"Medine-i Münevvere'ye ziyarete gittim, türbe-i saadetin, şebeke-i saadetin karşısına geçtim, 'es-Selâtu ve's-selâmu aleyke ya Resûlallâh' diye salât u selâmımı, duamı, ilticamı yaptım, Hans'ın selamı aklıma geliverdi. Yahu adam hıristiyan... Şimdi ben, bunu söylesem mi söylemesem mi, diye kendi kendime düşündüm. Gözünü kapatmış iltica etmiş demiş ki; 'Yâ Resûlallah! Hans isminde benim patronum var, Alman ama sana selam gönderdi, üzerimde borç kalmasın. Hristiyan ama selam gönderdi. Kusuruma bakma, sana onun için tebliğ ediyorum, Hans'ın sana selamı var.' dedim."

Vallahi diyor dönüşte Almanya'ya gitmeden Türkiye'ye gitmiş. Türkiye'de Hans'ın müslüman olduğunu duymuş! Allah'ın büyüklüğüne bak! Resûlullah'a bir selamın büyüklüğüne bak muhterem kardeşlerim. Sözü edeple söylemenin kıymetine bakın! Kalbin temizliğinin önemine bakın!

Bir hıristiyan, "Madem gidiyorsun, ona benden selam söyle." diyor; bu saygısından dolayı Allah ona ebedî saadeti, cehennemden kurtarıyor, cenneti nasip ediyor muhterem kardeşlerim. Bir Hans, bir Alman böyle sohbetin âdâbını, konuşmanın usûlünü, âdâb-ı muaşereti bilirse; biz babadan dededen müslüman, müslüman oğlu müslüman oğlu müslümanlar, niye edeb meallâh'ı bilmiyoruz? Biz Rabbimize münâcaatı niye bilmiyoruz? Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e ilticayı niye bilmiyoruz?

Bir kardeşimiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şebeke-i saadetinin karşısına gelmiş. Dua etmiş, dua etmiş, istediği haller hâsıl olmamış. Kızmış kendisine; "Yâ Rabbi! Benim gibi edepsizin canını burada al. Madem ki Resûlullah benim yüzüme görünmüyor, madem ki ben o kadar kusurluyum, al yâ Rabbi canımı; ben öleyim burada!" demiş. "Açılıverdi gözümden perdeler Resûlullah'ı ayan beyan gördüm." diye kendi ağzından anlatıyor bana.

İnsanın kalbi var. Allah'ın insana verdiği en büyük nimet; kalp, gönül nimetidir. İnsan o gönül nimetini çalıştırırsa insan oluyor. İnsan gönül nimetini çalıştırırsa müslüman oluyor. Gönül nimetini çalıştırırsa insanın gözünden perde açılıyor. Gönül nimetini çalıştırırsa insan sultan oluyor. O zaman insan oluyor. Öteki türlü taş gibi, ağaç gibi, odun gibi oluyor; bir işe yaramıyor. Allah bizi kalbi müslüman olanlardan, kalbi mârifetullah ile yeşerenlerden eylesin. Kalbi Allah'ı bilmekle mâmur olanlardan eylesin.

Adı müslüman olmak yetmiyor muhterem kardeşlerim. Medine-i Münevvere'de vefat edip Bakî kabristanlığına gömülüp de geceleyin Bakî kabristanlığından çıkarılıp atılanlardan bahsediliyor. Başka diyarlarda vefat edip de mânevî seferlerle Bakî kabristanlığına getirilip defnedilenlerden bahsediliyor. "Medine demirci körüğü gibidir, layık olmayan insanı süpürür, çıkarır, atar." diye bildiriliyor.

Onun için mühim olan Allah'ın sevgili kulu olmaktır. Gerisi? Gerisi dış görünüş, dış boya... Biter bir yıkamakla. Yüzüne istediği kadar allık çalsın, istediği kadar pudra çalsın, istediği kadar yanağını kırmızıya boyasın, gözüne rastık, rimel sürsün; bir yıkadı mı gider. İnsan öyle bir güzelliğe sahip olmalı ki yıkamakla gitmemeli. Kalbini öyle güzel beslemeli, öyle temizlemeli, öyle müslüman olmalı, öyle sâfî olmalı, öyle güzel bir hâli olmalı ki Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği kul olmalı. İşte o zaman kıymeti var, başka türlü kıymeti yok.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir gün, Ebû Zerr-i Gıfârî radıyallâhu anh hazretlerine, Allah şefaatine nail etsin, sordu;

"Yâ Ebâ Zer! Şu mescide bak; senin nazarında şu mescitte en kıymetli insan kim?" dedi.

Kimi soruyor Peygamber Efendimiz? Mescid-i Nebevî'deki, Asr-ı Saadet'teki sahabileri soruyor. 'En kıymetlisi kim bunların içinde' dedi. O da şöyle mescide baktı, gözü tutan bir insana;

"Şu, yâ Resûlallah." dedi. Efendimiz;

"Peki şu mescitte senin gözünün en tutmadığı, en beğenmediği, en aşağı müslüman saydığın şahıs kim; bir de onu göster." dedi.

O da şöyle baktı, sevmediği, beğenmediği, hor hakir gördüğü bir kimseye;

"Şu, yâ Resûlallah!" dedi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki;

"Yâ Ebâ Zer! Senin o beğenmediğin insan ötekisinden o kadar kıymetli ki bin tane o adamdan bu daha kıymetli."

Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla otururken;

"Dikkat edin! Şimdi buraya cennetlik birisi gelecek." dedi.

Biraz sonra sallana sallana, abdest almış, sakalından, kollarından su akan birisi geldi. Abdullah b. Ömer pürdikkat ona baktı. Gelen falanca şahıs, çok tanınmış bir kimse değil, kitaplara ismi geçmiş bir insan değil. Ama Peygamber Efendimiz; "Dikkat edin! Birazdan buraya bir cennetlik gelecek." diye önceden bildirdiği için dikkatli baktı. Üç defa tekerrür ediyor bu hadise; birisi gelecek cennetlik diye, hep bu şahıs geliyor.

Sonra Abdullah b. Ömer gitti o şahsa, dedi ki; "Ben bu akşam senin evinde kalmak istiyorum. Babamla aramda bazı meseleler oldu, onun evinde yatmak istemiyorum. Beni evine misafir eder misin?" dedi. O akşam onun evinde yattı ama maksadı; bu müslüman niye cennetlik ne yapmış da cennetlik olmuş, niye bu makamı kazanmış diye tarassut etmek.

Onun üzerine Hz. Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhumâ dedi ki; "Ey filanca, ben sana bir bahane uydurdum da buraya geldim. Şu sebepten geldim. Biz Peygamber Efendimiz ile oturuyorduk, 'Şimdi buraya bir cennetlik kimse gelecek.' dedi. Sen geldin. Senin neden cennetlik olduğunu anlamak için, ben seni tarassut etmek için senin evine misafir oldum. Ama sen bizim yaptığımız gibi işler yapıyorsun; yatsı namazını kılıyorsun, teheccüde kalkıyorsun; bildiğimiz ibadetleri yapıyorsun. Sen acaba nereden cenneti kazandın? Nasıl cennetlik oldun? Bize söylemediğin, göstermediğin bir şey var mı?"

"Yok, ben işte böyle gördüğün gibi bir kardeşinizim." filan diye cevap verdi o şahıs.

Sonra Hz. Abdullah ondan izin istedi, ayrıldı. Giderken arkasından seslendi;

"Dur, aklıma bir şey geldi. Bir şeyden ümitleniyorum ki; kalbimde hiç kimseye karşı bir kötülük yoktur; belki Allah beni ondan dolayı cennetlikler arasında yazmıştır." dedi. herkesin iyiliğini isterim, kalbimde kimseye karşı kötülük yoktur dedi.

Bu bir kalp işi muhterem kardeşlerim, kalbin temizlenmesi işi; üniforma işi değil!

Allah insanların suretine, nesline, soyuna, parasına, makamına bakmıyor. Kalp işi, gönül işi, tefekkür işi, edep işi, ahlâk işi, âdâba riayet etme meselesi. İşte onu öğrenmesi lazım.

Onu öğreneceği ilim tasavvuf ilmi. Tasavvuf ilmini oturup öğrenmesi lazım, uygulaması lazım. Uygulamalı bir ilim. Sadece kitabı ezberleyip imtihan olarak başarı kazanılan bir ilim değil. Hayatı sürüş tarzı olduğu için hayatı mutasavvıfâne sürmeyi öğrenmek lazım. Resûlullah'ın ahlâkı ile, Kur'ân-ı Kerîm'in ahlâkı ile ahlâklanmak lazım.

Bir başka misal söyleyeceğim;

Bizim fakültedeki talebelerimizden birisi hac kafilesine başkan olmuş.

"Nasıl hacılar?" dedim.

"Yedi otobüse başkanlık ettim, maalesef hacılarımızın çoğu gafil hocam." dedi.

"Kem riyal hâzâ yâ hâc? diye, alışveriş yaptıkları şemsiyenin, malın, kumaşın fiyatını sorup duruyorlar. 'Aman bu termosu nereden aldın?' 'Aman bu malı nereden daha ucuza alabilirim?' 'Sen bugün ne aldın göster bakalım, ben de alayım.' 'Hadi o çarşıya beraber gidelim, bu çarşıyı beraber gezelim.' ' Acaba Harem-i Şerif'in kaç tane minaresi var? Kaç tane kapısı var?' 'Sizin memlekette ne var ne yok, anlat bakalım.' 'Sen hangi memlekettensin…' Mescid-i Haram'da vakitleri böyle sohbetle geçiyor, mâlâyâni ile vakitleri geçiyor." dedi.

"Yalnız bir tanesi vardı bizim kafilede, o bir âşıktı, o bir dervişti. Yolda belliydi; zikirde, tesbihte âdâba riayet ediyordu. Medine'ye gelince bir coştu; otobüsten yere indi; başladı kumlara alnını sürmeye, 'Acaba Resûlullah ayağını buraya sürmüş müdür?..' diye ağlaya ağlaya Medine'nin toprağına alnını sürdü. O âşık haliyle hac yaptı, başkalarına uymadı, ibadete kuvvet verdi. Allah rızasına uygun hareket etmeye çalıştı." dedi.

Sonra dönüşe geçmişler. Medine'de veyahut daha başka bir yerde rüya görmüş o kardeşimiz. Rüyada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i bir sedirde oturuyor görmüş. Sevinerek yanına gitmiş, elini ayağını öpmeye. Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Evladım, kâğıt kalem getir de senin haccının kabul olduğunu yazayım." demiş. Sevine sevine Resûlullah "Bunun haccı makbul hacdır." yazacak diye kağıt kalem almaya geçmiş. Öbür odaya gitmiş, beri odaya tekrar geldiği zaman bakmış, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in oturduğu yerde şeyhi oturuyor. Bu ne demek? Şeyhi Resûlullah'ın hakiki varisi, halifesi demek. O da ona işaret tabii. Sevinerek kalkmış rüyasından.

Muhterem kardeşlerim! Hac yapacaksak böyle olmalı işte. Rüyada bunu görebiliyor musun, bu iltifatı alabiliyor musun, işte hac bu. Yoksa adına "Hacı" derler ama insan gelmiştir gitmiştir. Allah yardımcımız olsun cümlemize.

Onun için, edeb meallâh'ı mutlaka öğrenmemiz lazım; Allah'ın huzurunda Allah'a kulluğun edebini öğrenmemiz lazım. Allahu Teâlâ hazretleri ile baş başa, halvette, tenhada, insanlardan uzak kaldığımız zaman, diz çöktüğümüz zaman Allah'a nasıl dua edeceğimizi, nasıl münâcaat edeceğimizi bilmemiz lazım. Âdâba, sohbete alışmamız lazım. O da birden olmuyor, burada olmuyor, söylemekle olmuyor. İstanbul'da, Ankara'da, Erzurum'da olacak; orada alıştıracaksın, alıştıracaksın; burada uygulamaya, tatbikata geleceksin.

Allahu Teâlâ hazretlerinin Habîb-i edîbi, Muhammed-i Mustafâ'sı acaba neler istemiş Allahu Teâlâ hazretlerinden? Kısa dualar ederdi Peygamber Efendimiz. Neler istemiş, onlardan bazılarını size okumak istiyorum.

Mesela birisinde diyor ki;

Allâhummec'al fî kalbî nûrâ ve fî lisânî nûrâ ve fî basarî nûrâ ve fî sem'î nûrâ ve 'an yemînî nûrâ ve 'an yesârî nûrâ ve min fevkî nûrâ ve min tahtî nûrâ ve min emâmî nûrâ ve min halfî nûrâ vec'al-lî fî nefsî nûrâ ve a'zîm lî nûrâ.

Buhârî ve Müslim rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi.

"Yâ Rabbi! Benim kalbime nur ver." diyor Peygamber Efendimiz. Ne demek? Yani kalbinin içinde bir kandil yanacak, orası aydınlanacak, dışarıdan burası ışıklı görünecek. O mu demek? Hayır. Bu mânevî bir nur ki insan onunla güzellikleri görür, mânevî zevkleri tadar, mânevî bakımdan müşahedeleri onunla müşahede etmesi mümkün olur. Eğer bu nur olmazsa insanın kalbi kör olur, kalp gözü kör olur, gerçekleri görmez. Anlatsan da anlamaz, doğru düzgün anlatmaya çalışsan da künhüne, işin aslına vakıf olamaz.

Allah hepimize o nuru versin. Dilimize o nuru versin. Dilde nur olur mu, dili parlayacak mı, o mânaya mı? Hayır. Dili, söylediği zaman Allah'ın rızasına uygun sözü söyleyecek, Allah'ın sevdiği şeyi söyleyecek. Dili nurlu olacak, dili günahlı olmayacak. Gözü nurlu olacak; hakkı görecek, hakkı müşahede edecek, sevabı kazanacak. Kulağı nurlu olacak. Sağı, solu, önü, arkası, yukarısı, aşağısı nurlu olacak...

Allahu Teâlâ hazretleri bizi nurundan mahrum etmesin. Zulümâtta, karanlıklarda bırakmasın. Bizi kendi nefsimize terk etmesin. Bizim nefsimizi ıslah etmeyi nasip eylesin. Bizi yolunda dâim, zikrinde kâim eylesin. Şeytana uyanlardan etmesin, hizb-i şeytandan etmesin. Allahu Teâlâ hazretleri dinine hizmet etmeye karınca kararınca azimli, kararlı, mücahit, hayırlı müslüman olmayı nasip eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'in ehli eylesin. Hakkı hak olarak görüp ona tâbi olmayı nasip eylesin. Bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı nasip eylesin.

Ebû Zerr-i Gıfârî cahil bir insan mıydı? O mescitte bir insanı gösteriyor, bir de öteki insanı gösteriyor. Resûlullah Efendimiz; "Hayır, o insan kıymetli değil, bu insan ondan bin kat daha kıymetli." diyor.

İnsana Allah nur versin, gerçekleri görme nuru versin. Yâ Rabbi! Sen bize hakkı hak olarak görmeyi nasip et; hakka uymayı nasip et. Bâtılı bâtıl olarak görmeyi nasip et; bâtıldan korunmayı, kaçmayı, sakınmayı, çekinmeyi nasip et. Yolunda dâim eyle, zikrinde kâim eyle. Bize rüşdümüzü ilham eyle. Doğru yola bizi sevk eyle. Bizi hayırlı ilimlerle mücehhez eyle. Kur'ân-ı Kerîm'in esrarına aşinâ eyle. İmanın zevkine vakıf eyle. İmanın tadını duyup da öyle yaşayanlardan eyle.

Her işini rıza-yı Bârî'yi kazanmak için yapanlardan eyle. Aldığını Allah için alan, verdiğini Allah için veren, sevdiğini Allah için seven, kızdığına Allah için kızanlardan eyle. Her işi Allah için olanlardan eyle. Allah'ın rızasına erenlerden eyle. Erenlerle beraber eyle.

Allâhümme innâ nes'elüke mine'l-hayri küllihi 'âcilihi ve âcilihi mâ alimnâ minhu ve mâ lem na'lem.

Manası:

"Yâ Rabbi! Ben senden bütün hayırları isterim. Hem bu dünyanın hayırlarını, hem âhiretin hayırlarını, hem bildiklerimi, söylediklerimi, hem bilmediğimi, söyleyemediğimi; hepsini isterim."

Neûzu bike mine'ş-şerri küllihi 'âcilihi ve âcilihi mâ alimnâ minhu ve mâ lem na'lem. "Bildiğim bilmediğim her türlü şerden yâ Rabbi, beni mahfuz eyle."

Duanın hası, özü bu. Allahu Teâlâ hazretleri bizim halimizi bizden daha iyi biliyor. Bize lazım olanı bize ihsan eylesin. Bizi kurtaracak şeyleri bizlere nasip eylesin. Rızasına vasıl olacak şeyleri bizlere ihsan eylesin. Bize zararlı olacak şeyleri biz istesek de bize vermesin. Bize faydalı olan şeylerle ömrümüzü geçirmeyi nasip eylesin. Huzuruna yüzü ak, alnı açık, sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmayı nasip eylesin. Cennetine dahil ettiği, cemaliyle müşerref ettiği has kullarından eylesin.

Bi-hürmeti esmâihi'l-hüsnâ ve habîbihi'l-muctebâ ve bi-hürmeti yevmi 'Arefe ve bi hürmeti meydân-ı 'Arafât ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı