M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bazı insanlar kendi kafasından İslâm’ı yanlış yorumlamasınlar

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selamu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Avrupa'dan, Almanya'dan, Frankfurt'tan Kuzey Amerika'ya geçtik. Oradaki kardeşlerimizi, dostlarımızı memnun etmek için, ziyaret etmek için… Çünkü davet ediyorlardı, davet etmişlerdi; aile eğitim toplantılarına katılamamıştık ama geç de olsa bize yine "buyurun" demişlerdi. Onun için ziyarete gittik.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi var. İnşaallah faaliyetlerimiz o cümleye, o gruba, o hadîs-i şerîfin anlamı içine girer. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den hadîs-i kudsî olarak rivayet edilmiş. Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki;

Hakkat mehabbetî li'l-mütezâvirîne fiyye. "Benim rızam için birbirlerini ziyaret edenlere, benim muhabbetim -yani Allah'ın kulu sevmesi, razı olması- vacib olur, hak olur."

Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevgisine, rızasına vâsıl eyler inşaallah.

Allahu Teâlâ hazretleri, müslümanlar arasındaki muhabbetleri, dostlukları, ziyaretleri, yardımlaşmaları ve samimi ilişkileri kuvvetlendirsin. Çünkü müslümanlar dünya üzerinde, dünyanın her yerine yayılmışlar. Maşaallah Amerika'da da, Avrupa'da da onu görüyoruz. Şaşırdım; hiç ummadığım kasabalarda kapalı, başı örtülü müslüman kardeşler gördüm. Camiler açılmış, en ummadığım uzaktaki kasabalara dahi yayılmışlar. Almanya'da Türkleri, müslümanları, camileri, ezanı bilmeyen, duymayan, tanımayan ahâli kalmamıştır. Amerika'da da öyle… Elhamdülillah, her yerde İslâm yayılıyor.

Amerika'da ayrıca çok güzel şeyler gördüm. Hürriyet havası var. Herkes serbest. Çeşitli medeniyetlere ve anlayışlara mensup insanların bir arada, huzurla yaşamasını esas almış bir toplum. Kendi tabirleriyle multicultural diyorlar; çeşitli, değişik kültürlere mensup insanların huzur içinde ve birbirlerine tecavüz etmeden, baskı yapmadan yaşamasını esas almışlar. Devletlerinin varlığı ve bekası buna bağlı olduğu için buna çok önem veriyorlar. Birisi ötekisini inancından dolayı kınasa, baskı yapsa, polis gelip onu sorgulamaya hak kazanıyor. O bakımdan kimse kimseyi inancından, kılığından kıyafetinden, başörtüsünden dolayı kınamıyor. Güzel bir şey, imrendim.

Paralarına, in god we trust "Biz Allah'a tevekkül ediyoruz, tevekkül ederiz." diye yazmış olmaları da başka paralarda görülmeyen güzel bir şey. İnançlarını herkesin elinde dolaşan paraya aksettirmiş oluyorlar. İnançlarının şekillerini, işaretlerini paralarına işlemiş oluyorlar. Bunlar tabii, güzel şeyler…

İnsan burada, bu duygularla medeniyetin, insanların birbirlerinin inançlarına sevgi, saygı ve ilgi duymasının, nezaket ve zarafet dairesi içinde birbirlerine bakmasının güzelliğini görebiliyor. İnşaallah bizdeki aşırılıklar, sivrilikler de bertaraf olur da İslâm'ın o güzel, engin, tatlı, kardeşlik havası hâkim olur. Kimse kimseye yan bakıp, kaş çatıp baskı yapmaya kalkışmaz.

İslâm'da muhabbet çok önemli! Müslümanın müslümanı sevmesi fevkalade önemli! Candan bir sevgi ile müslümanların birbirlerini kardeşi olarak görüp yardımlaşması lazım! Birbirlerini sevmeleri ve ihtiyaçlarına, yardımlarına koşmaları gerekiyor.

Yalnız burada hoşuma giden bir başka şey, dış görünüm olarak sonbahar yaklaştı, havalar güneşli gidiyor ama artık bu sabah bir hayli serindi. Hatta öğleye kadar gezdiğim yerlerde pardesü ile bile güneşe rağmen serinliği hissettim.

Burada çok güzel bir şey oluyor. Yaprakların kimisi sararıyor, kimisi de son derece güzel, pastel renkler dediğimiz canlı renkler ile kırmızı, mor, rengârenk oluyor. Ormanlık, ağaçlık kısma baktığımız zaman bir renk cümbüşüyle karşılaşmak gerçekten güzel ve sıcak bir görünüm veriyor. Çok güzel! Kaldığımız evin önü, sağı, solu çayır çimen… Aslında sekiz tane dairenin bir arada olduğu bir blokta yaşıyoruz ama evler son derece güzel, ferah yapılmış. Üç tarafı çayırlık ve çayırlar yemyeşil. İnsan imreniyor.

Üzerinde sincaplar ve tavşanlar koşuşuyor. Her an tavşanları görmek mümkün. Bugün sabahleyin arabaya bindik, ana caddede gidiyoruz. Ah elimizde teleobjektif veya video kamera olsaydı. Çok güzel bir olay… Vasıtalar yokuş aşağıya, birbirini arkasına dizilmiş akar giderken yolun [kenarında] bir taraftan öbür tarafa uzanan kalın tellerin, kırmızı, yeşil, sarı elektrikli sinyallerin üzerinde baktık, sincabın biri caddenin üzerinden geçiyor. Üst geçit, yaya geçidi gibi… Çok hoş bir manzaraydı. Yani burada, hayvanlara da bir müsamaha var. "Tavşan var, yakala, vur, kes, öldür. Sincap var, yakala, kovala, taşla." Öyle bir şey yok! Hayvanlara da bir hayat hakkı tanımışlar.

O sevgi, o muhabbet de güzel bir şey, aziz ve sevgili kardeşlerim!

Evet, şimdi sevgi, muhabbet ve dostlukla ilgili sözlerden sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerine geçiyorum.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki, Abdullah İbn Mübarek'in rivayet ettiğine göre;

Men ekarra bi-ayni mü'minin ekarrallâhu bi-aynihî yevme'l-kıyâmeti. "Kim bir mü'min kulun gözünü serinletirse yani ona göz serinliği verirse Allah da kıyamet gününde onun kendi zâtına, kendisine göz serinliği verir."

Araplar'da "göz serinliği"; gönül hoşluğu, gönül şenliği mânasına kullanılıyor. Yani, "gözümün şenliği" dediği zaman, gönlümün süruru, neşesi mânasına geliyor. Kim bir kimsenin gönlünü, gözünü serinletirse, kurretü ayn dediğimiz durum olursa, yani gönlünü hoş ederse, sevindirirse demek…

Kim bir mü'minin kalbini yapar, sevindirirse, Allah da onun âhirette kalbini hoş eder, onu sevindir, onun gözünü şenlendirir, serinletir diye buyurmuş oluyor. Buradan tabii müslümanın, müslümanı sevindirmesi gerektiğini, onun sevineceği hareketlerde bulunması, tavırlar takınması, yüzüne gülerek bakması ve güzel sözler söylemesi gerektiğini anlıyoruz.

Tabii bu arada şeklen yapılması gereken bir iş olarak da "musafaha" dediğimiz hadise var. O husustaki bir hadîs-i şerîfi de okuyalım. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Temâmü't-tahiyyeti'l-ahzü bi'l-yedi ve'l-musâfahatü bi'l-yümnâ.

Ebû Ümâme el-Bâhili hazretlerinden rivayet edilmiş bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Selamlaşmanın tamamı, mükemmel, kâmil olması karşısındaki kimsenin elini tutmakla, elini avuçlarına almakla olur. Sağ ellerle musafaha yapmakla olur."

Bir insan bir kimseyi sevdi mi elini avucuna alır; bir taraftan elini sevgiyle tutarken bir taraftan da sevgiyle yüzüne bakar, tatlı ve güzel sözler söyler. O manzara gözümüzün önünde canlanıyor. es-Selamu aleyküm demek bir selamdır ama, "Selamlaşmanın tamam olması eli tutmakla, sağ ellerle musafaha yapmakla olur." diye Efendimiz buyuruyor.

Musafaha dediğimiz, elleri tutuşarak yapılan selamlaşma tokalaşmadan daha başka türlüdür. Başparmaklar yukarda olmak üzere yapılan bir el tutuşma şeklidir. Her iki elle birden karşı tarafın iki eli tutulursa daha samimi, daha candan bir durum oluyor. Bazıları da musafaha ederken, hürmeten karşısındakinin elini öpmeye kalkıyorlar. Onun üzerine, öteki de öptürmemeye uğraşıyor. Böyle güzel, tevazu sahiplerini Harem-i şerif'te görüyoruz. O da onun elini öpmeye çalışıyor filan…

Hatta geçen gün bendeniz -hayırdır inşaallah- rüyamda gördüm. Hocamız rahmetullahi aleyh ön tarafta namaz kılacakmış. Sünnet kılıyoruz. Deniz kenarı gibi, kumsal bir yer... İleriye doğru on metre kadar gidecek, orada imam olacak. Deniz önümüzde, engin… Babam Necati Efendi de ön tarafa, imamın arkasındaki boşluğa, "Yaşlısınız, muhteremsiniz, gelin." filan diye çağrılıyor. Babam da önündeki sakallı kimselere; "Siz geçiverin." diye işaret ediyor. Onlar da babam geçsin diye ısrar ediyorlar.

Birbirlerine musafaha edelim derken, ellerini tutup el öpmeye kalkıyorlar. Birbirlerinin ellerini -o onun elini, o da onun elini- öpmeye kalkışınca bir tevazu sahnesi oluyor. Hem muhabbet hem de karşı tarafı kendisinden üstün görüp el öpmek istemesi bir tevazu oluyor. Karşı tarafın da bu tarafın elini öpmek istemesi aynı tevazuya sahip olduğunu gösteriyor. Hem muhabbet var, hem mahviyet var, hem tevazu var, hem sevgi, hem saygı, her şey var.

Hocamız da uzaktan bakıyor. Onların o halini görünce yanlarına yanaşıyor. O da onların ellerine ellerini katıp onların ellerini öpmek ister gibi daha üstün bir tevazu gösterince ben, "Ne kadar güzel tevazu!" diye sevincimden, hayranlığımdan rüyada kumlara mest olarak, çok memnun bir şekilde yaslanıyorum.

Sonra da denize doğru yürüyorum. Suların içine de ayaklarım giriyor. Mestlerim ve çoraplarım varmış, onları çıkartıyorum. Hâsılı, bu benim gördüğüm bir rüya… Bu vesile ile anlatmış oldum, hayırdır inşaallah.

Elle musafaha yaptığı zaman selamlaşma daha sıcak olmuş, sevgi daha güzel ifade edilmiş oluyor. O zaman, "Selamlaşmanın tamamı böyledir." diye bildirmiş. Selamlaşma bir muhabbet eseridir, musafaha daha üstün bir sevgi eseridir. Bunların hepsi çok çok güzel şeyler.

Mü'mini sevindirmenin çok çeşitleri var. Parası olan parasıyla sevindirir ama hiçbir şeyi olmayan tatlı diliyle, güzel tavırlarıyla, sevgisini ifade edecek davranışlarla gönül almayı yine sağlayabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bu sevginin tahakkuk etmesine çok önem vermiş ve hadîs-i şerîflerde sevginin artması için tavsiyeler buyurmuş.

O hadîs-i şerîflerden bir ikisini size nakledeyim:

Mesela Peygamber Efendimiz, Aişe-i Sıddîka validemiz radıyallahu teâlâ anhâ'nın rivayet ettiğine göre buyuruyor ki;

Tehâdev fezdâdû hubben. "Birbirinizle hediyeleşin, o zaman birbirinize karşı muhabbetiniz artar."

İfade edilmiş olduğundan hediye yoluyla muhabbetiniz artar. "Bak, bu beni seviyormuş da hediye verdi." diye o da ona hediye verir. Mümkünse hediyeyi hediye ile karşılamak, bunu da zarif bir şekilde yapmak lazım! Birisi birisine verip ötekisi de hemen, anında ona karşılığını verdiği zaman biraz tatsız oluyor. "Ben senin hediyenin altında kalmak istemiyorum." gibi bir tavır da iyi olmuyor.

Şahsen zamanını, fırsatını kollamalı. "Bu, bana hediye vermişti." diye bir zamanı gelince o da ona vermeli diye düşünüyorum.

Hediyeleşmeyi Efendimiz tavsiye ediyor. Hatta başka bir hadîs-i şerîf daha okuyalım;

Tehâdev fe inne'l-hediyyete tüda'ıfü'l-hubbe ve tezhebu bi-gavâili's-sadri. "Birbirinizle hediyeleşin. Çünkü hediyeleşmek, hediye vermek, verilen hediye sevgiyi kat kat arttırır ve insanın içinde, kalbinde, göğsünde saklı olan çeşit çeşit kinleri, kırgınlıkları, gavaili, gaileleri giderir."

Demek ki müslümanlar birbirlerini çok sevecek, sayacak. Sevgisini selamla, musafaha ederek, hediye vererek ifade edecek. Bunların çok faydası var.

Bazı kimseleri görüyorum, hediyeyi kabul etmiyorlar. Böyle bir tavırla, minnet altında kalmak istemiyor. "Teşekkür ederim, alamam, almam." filan diyor. Bu da doğru değil! Hediyeyi almak lazım! Mümkünse karşılığını münasip bir zamanda vermek lazım! Eğer parası yetmiyorsa, hediye verecek imkânı yoksa karşı tarafa dua eder. O da hediyedir. Duası da karşı tarafa fayda sağlar.

Efendimiz hediyenin alınmasını, verilmesini uygun görmüş ve bir ifadesinde şöyle geçiyor;

Men ekremehû ehûhü'l-müslimü fe'l-yakbel kerâmetehû fe-innemâ hiye kerâmetillâhi fe-lâ teruddû alallâhi kerâmetehû.

Enes radıyallahu anh'ten bu hadîs-i şerîf. Dikkatle dinleyin, hatırınızda kalsın; önemli!

Men ekremehû ehûhü'l-müslimü. "Her kime ki müslüman kardeşi bir ikramda bulunmuşsa…" Fe'l-yakbel kerâmetehû. "Arkadaşının kendisine yaptığı ikramı, hediyeyi kabul etsin." Yani reddetmesin, almamazlık yapmasın. Fe-innemâ hiye kerâmetillâhi. "Çünkü verdiren Allah'tır." O hediye, o ikram, o kerâmet Allah'tandır. Fe-lâ teruddû alallâhi kerâmetehû. "Allah'ın size o kulu vasıtasıyla gönderdiği ikramı reddetmeyin." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki, "Söyleyene değil söyletene bak." dediği gibi verene değil verdirene hürmeten hediyeyi almak lazım! Hadîs-i şerîfte böyle anlaşılıyor.

Başka bir hadîs-i şerîfte İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan açıkça beyan edilmiş;

Men ekreme ehâhü fe-innemâ yükrimullâhe. "Kim kardeşine bir hediye, bir şey ikram ederse, ikramda bulunursa o Allah'a ikram etmiş olur."

İkram eden, kardeşine ikramda bulunduğu zaman Allah'ın hoşuna gidecek bir şey yapmış, Allah'a ikramda bulunmuş oluyor. Mesela, diyelim ki bir elma ikram etti. O hediye, o ikram Allah'a ikram edilmiş gibi çok muazzam, kıymetli bir şey oluyor. Ötekisi elmayı alacak, çünkü o elmayı da Allah ona verdirtiyor. O da Allah'tan ona hediye. Alınan hediye de Allah'ın bir ikramı olmuş oluyor. Bu iki yönlü… Önemli!

O bakımdan müslümanlar hediyeleri, birbirlerine karşı ikramları almalı ama mümkünse münasip bir zamanda karşılığını vermeli. Çünkü tehâdev demek, "Karşılıklı bu işi yapın." demek. Bu, işteşlik, müşâreket fiilidir. O sana versin, sen ona ver ki karşılıklı olsun. Bizim eskilerin tekerlemesi var;

"Rabbenâ hep bana."

O tarzda tek yönlü olursa istismar gibi olur. Birisinin ötekisini sömürmesi gibi olmaması lazım! Dikkat etmek lazım! O bakımdan ikramı almalı, mümkünse karşılığını da vermeye çalışmalı.

Dinimizin emirleri ne kadar güzel! Çok şükür Rabbimiz'e, bize İslâm'ı nasip etmiş.

Birisine bir ikram gelirse Allah'ın ikramı, Allah bize ikram etmiş gibi oluyor. Biz birisine bir şey ikram edersek Allah bize ikramda bulunuyor, Allah'a yapılmış bir ikram gibi oluyor. Her yönden güzel!

Burada bir şeyi de hatırlatmak, üzerine dikkatinizi çekmek istiyorum:

Men ekremehû ehûhü'l-müslimü. "Her kime ki müslüman bir kardeşi ikramda bulunursa…" Fe'l-yakbel kerâmetehû. "Onun ikramını kabul etsin."

"Kerâmet" kelimesinin kullanışına dikkatinizi çekmek istiyorum.

"Kerâmet"i biz ne mânaya kullanırız?

Evliyâullahın olağanüstü yaptığı, şaşılacak bir iş. Peygamberlerin yaptığına "mucize", evliyâullahın olağanüstü işlerine de kerâmet diyoruz.

Bakın, burada kerâmet ne mânaya kullanılıyor?

Men ekremehû ehûhü'l-müslimü fe'l-yakbel kerâmetehû. "Her kime ki bir müslüman kardeşi bir ikramda bulunursa onun ikramını, ikram ettiği şeyi, eşyayı, kerâmeti kabul etsin."

Kerâmet, "ikram, ikram olarak verilen bir şey" mânasına geliyor. Burada kardeşlerimiz kerametin ne demek olduğunu iyice anlamış olsun diye kelimenin kullanılışına dikkatinizi çektim, çekmek istedim.

Kerâmet, aslında ikram edilen şey demek. Evliyâullaha olağanüstü haller de Allah'ın sevgisinden dolayı bir ikramı olduğundan ona kerâmet deniliyor. Dikkat edilirse büyükler o olağanüstü olayı o kişinin kendi zâtına bağlamamışlar, Allah'ın ikramı olarak görmüşler. Allah o kulu seviyor, Allah o kula ikram ediyor, o da olağanüstü bir şeyi ızhar ediyor. Bir ikram olarak yapıyor. Onun için Allah'ın o ikramına kerâmet denilmiş oluyor. Kerâmetin anlamının doğru anlaşılması için önemli!

Ben bir konuşmamda demiştim;

"Her şeyi yapan Allahu Teâlâ hazretleridir."

Bu çok doğru bir söz! Çünkü;

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. "Allah'tan başka güç, kuvvet sahibi yok."

Her şeyi yapan Allah! Evliyâullahın kerameti de Allah'ın ona bir ikramı… Allah onu nasip ediyor da ondan öyle oluyor. İşin kökünü bilmek ve her şeyin Allah'tan olduğunu anlamak bakımından önemli!

Aziz ve sevgili kardeşlerimiz!

Sevgiden muhabbette, musafahadan ikrama derken güzel güzel [konular] konuşmuş olduk.

Müslümanın müslümana karşı sevgi artırıcı şeyler yapması gerekirken, bir de aksinin çok yanlış olduğunu gösteren hadîs-i şerîfler var. Onlardan bir tanesini okumak istiyorum:

Ebû Ümâme hazretlerinden ve diğer kaynaklarda da başka ravilerden rivayet edilmiş. Çok kaynakları var; Neseî, İbn Mâce, Taberânî, Müslim, İmam Malik, Ahmed İbn Hanbel rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi:

Men'iktetaa hakka'mriin müslimin bi-yemînihî fe-kad evceballâhu lehû'n-nâra ve harreme aleyhi'l-cennete. Fe-kâle racülün, yâ Rasûlallahi, ve in kâne şey'en yesîrâ. Kâle, ve-in kâne kadîben min erâkin.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf tehditli, korkulu bir durumu bize anlatıyor. Yapmamamız gereken bir şeyi öğrenmiş olacağız, onun için dikkatle dinleyelim.

"Kim bir müslümanın, bir müslüman kişinin hakkını yalan yere yemin ederek kesip alırsa…"

Hakkını elinden koparıp kesip alırsa… Yalan olarak basıyor yemini, karşı tarafın hakkını gasp ediyor, haksızlık yapıyor. Birisinin malını, mülkünü, parasını, hakkını yeminle elde etmiş oluyor. Kim böyle bir şey yapar, bir müslüman kişinin hakkını yalan yeminle koparıp elinden çekip alırsa…

Fe-kad evceballâhu lehû'n-nâra. "Allah ona cehennemde yanmayı vacib kılar." Yani o adam cehenneme gidecek.

Neden?

Yalan yere yemin etti, birinin hakkını yedi, gasp etti, çiğnedi, haksızlık yaptı; cehenneme gidecek.

Ve harreme aleyhi'l-cennete. "Ve cenneti Allah o kula haram kılar." Yani cehenneme sokar. Cenneti de ona haram kılar, nasip etmez.

Bu, yalan yere yeminin ne kadar kötü olduğunu gösteriyor. Şimdi maalesef duyuyoruz, mahkemelerin önünde gezen insanlar varmış. Birileri geldiği zaman;

"İçeride şahit lazım oldu, şahitlik yapar mısın?"

Hemen çıkıyormuş, tanımadığı görmediği halde, "Şu şöyledir, bu böyledir." diye yalancı şahitlik yapıyormuş.

Evet, dünyada biraz para alıyorlar, adaleti şaşırtıyorlar ama âhirette bu yaptıklarından dolayı müslüman olsalar bile cehenneme mutlaka girecekler. "Cennet kendilerine haram olur." diye Peygamber Efendimiz bildiriyor.

O halde demek ki haksızlık etmemek ve yeminle de haksızlığı sağlamamak lazım!

Birisi sordu, böyle bir durumda, dedi ki;

Yâ Rasûlallah, ve in kâne şey'en yesîrâ. "Az bir şey olsa da mı?" Yani küçük bir şey aldı. Küçük bir yeminle az, küçük bir haksızlık yaptı. Kâle, ve-in kâne kadîben min erâkin. "Eğer misvaktan bir dal parçası bile olsa."

Misvak, Arap ülkesinde bir çeşit çalının köküdür. Çölde olur, bağda bahçede olmaz. Kökünü çıkarttığın zaman kesersin, ıslak bir kök ama güzel, tel tel oluyor. Tertemiz oluyor ve dişlerin diş fırçası gibi tabii bir şekilde fırçalanmasına yol açıyor. Peygamber Efendimiz'in zamanından beri fırçalamakta kullanılmış ve çok güzel temizliyor. Fırçadan çok daha sıhhatli olarak temizliyor.

Ayrıca içinde asitleri söndüren, antiseptik, mikropları öldüren maddeler olduğundan onu kullanan insanın dişetleri çok sıhhatli oluyor. Dişleri pırıl pırıl oluyor. Ta 1400 yıl önceden ağız temizliği ve ağız güzelliği için kullanılan bir şey. Ama çok ucuz ve çölde her yerde bulunabilen dal veya bir kök olduğundan Peygamber Efendimiz onu misal veriyor.

Eğer misvaktan bir dal parçası bile olsa, ne kadar az olursa olsun bir insan haksız yere yemin ederek birisinin misvak parçasını bile almış olsa ona cehennem vacib olur, gerekli olur. Allah onu cehenneme sokar, cehennemi ona vacib, cenneti de haram kılar. Yani cennete giremez.

Demek ki müslümanı üzmemek, hakkını yememek, haksızlık yapmamak, mahkemelerde yalan yere yeminler etmemek lazım! Bunlar çıkıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi her türlü hatadan, kusurdan, günahtan ve âhirette felakete uğramaya sebep olacak işlerden, amellerden, icraattan korusun, uzak eylesin. Güzel şeyleri yapmak nasip etsin.

Tabii önceden hatalı bir şeyler yapıldığında ne yapmak lazım?

Tevbe istiğfar etmek lazım! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Abdullah İbn Abbas radıyallahu anhumâ'nın rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte;

Men eksere mine'l-istiğfâri, cealallâhu azze ve celle lehû min külli hemmin ferecen ve min külli zîkın mahrecen ve razekahû min haysü lâ yahtesibü.

Men eksere mine'l-istiğfâri. "Kim istiğfârı çok yaparsa…" Yani estağfirullah el-azîm, estağfirullah ve etûbu ileyh. Allahümmağfirlî ve'rhamnî… gibi tevbe ve istiğfar sözlerini çok çok söylerse… Cealallâhu azze ve celle lehû min külli hemmin ferecen. "Her türlü sıkıntısından onu sevince, ferahlığa çıkartır." Ve min külli zîkın mahrecen. "Her sıkışıklıkta bir kurtuluş yerine ulaştırır." Tasasını dağıtır, üzüntüsünü feraha çevirir, sıkıntıdan ferahlığa çıkartır. Efendimiz, "Ummadığı yerden onu rızıklandırır." diye buyuruyor.

Ahmed İbn Hanbel ve diğer kaynaklar rivayet etmiş.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretlerine çok tevbe ve istiğfâr edeceğiz. Evvelce yapmış olduğumuz hatalar hatırımıza geldikçe, hadisler okundukça, vaazlar dinlendikçe, Ramazan geldikçe, Kur'an'lar okundukça insan kendi kendisini hesaba çekiyor. İyi insanların ne kadar iyi şeyler yaptıklarını, Peygamber Efendimiz'in ne kadar güzel şeyler tavsiye buyurduğunu öğrenince, "Ah! Ben ömrümü boşa geçirmişim. Nice hatalar etmişim." diye üzülüyor.

Tevbe ve istiğfâr etmesi lazım! Tevbe ve istiğfâr ederse Allah üzüntüsünü sevince değiştirir. Sıkıntısını ferahlığa değiştirir, genişliğe çıkartır. Ummadığı yerden rızıklandırır. Günahlarını da bağışlar, sevdiği kul eder. Tövbe ve istiğfâr kulu kurtarıyor.

Onun için tevbe ve istiğfârı çokça yapalım, aziz ve sevgili kardeşlerim.

Her zaman da söylüyorum. Bakın, bu hadîs-i şerîflerin hepsi dervişliği takviye ediyor. Dervişliğin doğru olduğunu gösteriyor. Bazıları çıkıp bunları inkâr ediyor ama hadîs-i şerîfler böyle… Ya hadîs-i şerîfleri bilmiyorlar ya dinin özünü anlamıyorlar.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadisi söyleyeceğim. "Bütün ravileri çok güvenilir insanlardır." diye de özel olarak Gümüşhânevî Hocamız rahmetullahi aleyh arkasına yazmış.

Men eksere zikrallâhi fe-kad berie mine'n-nifâkı. "Kim Allah'ın zikrini çok yaparsa münafıklıktan beraat eder."

Münafıklık onun üzerinden izale olmuş olur. O kimse artık münafık olma durumuna asla sokulamaz, o durumda düşünülemez. Münafıklıktan kurtulmuş olur.

Demek ki Allah'ın zikrini çok yapacağız. "Allah" diyeceğiz, "lâ ilâhe illallah" diyeceğiz, "sübhanallah, elhamdülillah" diyeceğiz; daima zikirle vakit geçireceğiz.

Yunus Emre rahmetullahi aleyh ne kadar güzel söylemiş:

"Yunus sen bu dünyaya niye geldin,

Gece gündüz hakkı zikretsin dilin,

Evliyâya uğramaz ise yolun,

Göçtü kervan kaldın dağlar başında…"

Zikretmeyi [övüyor.] Yunus'u seviyoruz, sözlerini de sevelim. Çünkü hadîs-i şerîfe uygun. Mevlânâ'yı seviyoruz, sözlerini ve yolunu da sevelim. Çünkü hadîs-i şerîfe uygun. Peygamber Efendimiz'i seviyoruz, hadîs-i şerîfleri bunlar.

O halde bazı insanlar kendi kafasından İslâm'ı yanlış yorumlamasınlar. Hadislere aykırı şeyler söylemesinler, halkı şaşırtmasınlar. Dinin özü Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadîs-i şerîflerden anlaşılır. Hadîs-i şerîfleri ihmal eden, göz ardı eden kimse, dinin özünü anlayamaz. Şaşırır, sapıtır. Modernist olacağım derken dinî bakımdan anarşist olur. Dini anarşiye sürükleyen, müslümanların kafasını karıştıran, eski alimlerin sözlerine aykırı, abuk sabuk şeyler söyleyen kimse durumuna düşer.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi zikrinden, şükründen, tevbesinden, istiğfârından; onların faydalarından istifade edenlerden eylesin. İnkâr edip de yanlış yollara sapanlardan eylemesin, aziz ve sevgili kardeşlerim.

Peygamber Efendimiz'in, dinimizin ne kadar güzel olduğunu gösteren hadîs-i şerîflerinden yine bir tanesi… Duydukça dinimizin ne kadar çağlar üstü olduğunu herkes anlasın diye bu hadîs-i şerîfi okumak istiyorum;

Temâmü'l-birri en tağmele fi's-sırrı amele'l-alâniyeti.

Peygamber Efendimiz kısaca böyle buyurmuş.

Birr ne demek? İki "r" harfiyle, el-birr?

İyilik demek.

Temâmü'l-birri. "İyiliğin en olgun, en mükemmel şekli…"

En mükemmel iyilik, iyiliğin en yüksek derecesi neymiş?

En tağmele fi's-sırrı amele'l-alâniyeti. "Tenhada, hiç kimse yokken, gizlide; herkesin karşısındayken kendine çekidüzen verip yaptığın gibi hareket etmendir."

Alâniyeh, alenî olarak demek. Alenî olarak insanların karşısında yürürken, otururken, konuşurken, yemek yerken herkes yemesine, içmesine nasıl dikkat ediyor. İnsanlar ayıplar diye… İnsanlara önem verdiği için, "Yanlış bir şey yaparsam kınanırım, ayıp olur." filan diye çekiniyor, insanları sayıyor.

Herkesin karşısında böyle yapıyor, yalnız kaldığı zaman ne yapıyor? Önemli olan o! Bizim dinimiz diyor ki eğer alenî olan zamanda değil de yalnız kaldığınız, gizli ve halktan uzakta olduğunuz zamanda da iyilik yapabiliyorsanız işte asıl iyilik odur. İyiliğin en kâmil şekli öyledir, diye buyruluyor.

Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim!

Her zaman Allah'ın bizi gördüğünü hatırda tutalım, hatırdan çıkarmayalım. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurundayız. Allahu Teâlâ hazretleri her yerde hâzır ve nâzırdır. Yaptıklarımızı ve söylediklerimizi görüyor, kalbimizden geçenleri ve niyetlerimizi biliyor.

İyi insan olmak… Yalnızken de, polis, müfettiş varken de… Halk varken de, hiç kimse yokken, görmeyecekken de… Gecedeyken de, tenhadayken de… Halimiz daima güzel olsun. Kötü şeyler yapmayalım, iyi şeyler yapalım. Her zaman sevap kazanalım. Ömrümüz hayırla, sevapla geçsin. Rabbimizin huzuruna dünya imtihanını başarmış olarak, sevdiği ve razı olduğu kullar olarak varalım.

Mevlâ'mız bizi cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Cumanız mübarek olsun. İbadetlerinizi yapın, Cuma'larınızı kılın, Yâsin'lerinizi okuyun, tesbihlerinizi çekin. Bizi de duadan unutmayın. Hepinize gönüller dolusu sevgiler, selamlar, dualar ve temenniler…

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Sayfa Başı