M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ahmed b. Âsımini’l-Antakî (1)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kema yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma bâ'd:

Aziz, muhterem ve sevgili kardeşlerim!

Çok kıymetli bir alimin, Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin yazmış olduğu, çok değerli, mümtaz bir kitap olan Tabakâtü's-Sûfiyye'yi okuyoruz. Bu büyük alim tasavvuf büyüklerinin hayatlarını ve mübarek fikirlerini toplamış, böyle bir eser meydana getirmiş. Bu eseri, çok kıymetli bir Mısırlı profesör de çok güzel ilaveler, dipnotlar, açıklamalar yaparak neşre hazırlamış.

Eser, Türk dilimize henüz tercüme edilmemiş bir kaynak eser olduğu için, "Tasavvuf konusunda en salahiyetli, en meşhur, en büyük, en kıymetli şahısların sözlerini, fikirlerini buradan öğrenebiliriz." diye, bu kitabı okumaya başladık. Elhamdülillah, 136 sayfa okumuşuz, 17 tane tasavvuf yolunun üstadının, büyük zâtın hayatını okumuşuz, bitirmişiz.

18. biyografi, Ahmed b. Âsımini'l-Antâkî, Antakyalı Ahmed b. Âsım isimli zâtın hayatını, güzel nasihatlerini ve fikirlerini okuyacağız.

"Her konuda, o konuyu en iyi bilen, en salahiyetli, tecrübesi en derin olan, numune teşkil eden, herkesin beğendiği, tasvip ettiği, tezkiye ettiği, istifade ettiği insanların eserlerini okumak lazım." diye, bu kıymetli eseri seçtik.

Çok süzme bir eser. Lüzumsuz ifadeler kullanmamış. Her şeyi tartarak, ölçerek söylemiş. Tam ilim adamı üslubuyla yazmış. Biz de bundan memnunuz, seviyoruz. Onun için kendi yazılmış olduğu dille, Arapça ifadesini de aynen okuyarak; "Kardeşlerimiz böyle sağlam bir eseri tanımış olsun." diye size anlatıyoruz.

Ve minhüm. "Bu tasavvuf büyüklerinden, meşhurlarından birisi de." Ahmedi'bnü'l-Âsımini'l-Antâkiyyü. "Antakyalı, Âsım oğlu Ahmed isimli zât-ı muhteremdir." diyor müellif.

Yazdığı eserin içinde yüz tane biyografi var. Mübarek yazar, Ebû Abdirrahman hazretleri güzel bir tertip düşünmüş. Sahâbe-i kirâmın hayatını yazmış, tâbiînin hayatını yazmış; ondan sonra bunların hayatını yazmış. O eserleri elimizde değil ama bu eserinden istifade ediyoruz.

Künyetühû Ebû Aliyyin ve yükâlü: Ebû Abdillâh. Ve hüve'l-esahhu. "Künyesi, 'Ebû Ali' veyahut daha sıhhatli rivayete göre 'Ebû Abdillah'dır."

Araplar bir insanı nasıl isimlendirirler?

Bir şahsın Muhammed, Ahmed, Âsım, Feyzullah gibi bir ismi olur. Sonra "Falanca oğlu filanca" diye babasının ismini de söylerler.

"Muhammed İbni Abdullah" "Abdullah'ın oğlu Muhammed" diyoruz. Baba adıyla söylenince daha iyi tanıtma olmuş oluyor. Araplar'da bu âdet var. Türkçemiz'de de var. "Hasan Ağa'nın oğlu Ahmed" dediğimiz gibi. Hatta soyadlarında da kullanılıyor, "Falancaoğlu" diye. "Hatibin oğlu", "İmamzâde" gibi kelimeler kullanıyoruz. Babasının ismi oluyor, iki. Hangi memleketten ise isme bir de o, ekleniyor.

Bu neymiş?

el-Antâkî. "Antakyalıymış."

Nereli olduğunu da belirtiyor, üç.

Mesela ne diyoruz?

İmam Buhârî.

Buhârî, yani Buharalı. Buhâra-ı Şerîf'ten. Yeri de bilmek iyi oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfinde, birbirlerimizle tanışmamızı tavsiye ediyor.

"Sevdiğiniz insana sevdiğinizi bildirin ve tanışın. Tanıştığınız zaman da ona adını, babasının adını, kabilesini, yerini sorun. Ahbaplığı sağlam yapın. Kaybolduğu zaman ararsınız, -'Nerelerde kaldın mübarek? Çoktandır seni görmüyorum.' dersiniz,- hastalanırsa ziyaret edersiniz, bir hizmetiniz olabilecekse hizmetini yaparsınız." diyor.

"İnsanın, bir insanı sevip de ismini öğrenmemesi, âcizliktir." diyor.

Erkeğin acizliğidir.

"Falanca şahsı tanıyor musun?"

"Tanıyorum, camiye geliyor, çok seviyorum."

"Kim bu?"

"Vallahi bilmem, ismini öğrenemedim."

Âcizlik bu. Seviyorsan, ismini, cismini, nereli olduğunu tam öğren. Evine çağır; en iyi tanışma şekli o. "Bu akşam çorbayı bizde içelim." veyahut "Çayı beraber içelim." de. Çorba olmazsa çay olur. "Fakirhaneye bir teşrif buyurun." de. Birbirinizi böyle tanıyacaksınız. Tanımaktan, tanışmaktan maksat muhabbettir.

Müslüman müslümanı tanıyacak, tanıması bir sevap.

Hatta hadîs-i şerîflerde müjde var:

İnsan yeni bir arkadaş tanıdığı zaman "Bir kişi ile daha tanıştı." diye Allah onun mânevî derecesini bir derece yükseltirmiş.

Bir kişi ile daha tanışırsa, bir derece daha..

Onun için tanışmaya teşvik var. Tanışacağız. Bu bir sevap.

İkincisi;

Tanışmaktan maksat, muhabbet etmektir. Birbirimizi seveceğiz.

Ben hocayım. Allah alnımızın yazısını böyle yazmış. Elhamdülillah, çok şükür. Üniversitede hocaydık, profesördük; emekli olduk. Dışarıda hocayız, camide hocayız, sarıklı hocayız, cübbeli hocayız. Sırmalı üniversite cübbemiz de var, cami cübbemiz de var. Her şeyimiz var.

Bize geliyorlar, soruyorlar, dertlerini açıyorlar. Şu insanlar müslüman ama çok eksikleri var! Herkes birbirine düşman, herkes birbiri ile takışmış, herkes birbirine kırgın, herkes birbirinden şikayetçi.

Olmaz!

Muhabbet olacak, sevgi olacak. Mü'minler birbirini sevecek. Allah mü'minleri birbirine kardeş etmiş.

İnneme'l-mü'minûne ihvetün.

Mü'min mü'mini sevecek. Sevmek de yetmez. "Ben seni çok seviyorum." Tamam. "Sen bana hayran, ben sana hayran, gel cama tırman."

Yetmez.

Sevince, muhabbet olunca, yardımlaşma da olacak.

Hocamız (Mehmed Zahid Kotku) öyle derdi:

Adam şurada denize düşse, ayağı kaysa, yüzme bilmiyor, çırpınıyor, sen de oradan geçiyorsun, es-selâmü aleyküm, aleyküm selam, ama uzat elini de denizden çıkayım. Orada selâmün aleyküm'ün lafı önemli değil, orada selâmün aleyküm elini uzatmak. Çünkü sen ona elini uzatmazsan adama selam olmayacak, denize gidiyor, boğulacak. Elini uzat da selamette olsun.

Selâmün aleyküm; "Allah seni selamette eylesin." demek. Hem dünyada hem âhirette selamette eylesin. İyi ama uzat elini de; o zaman "selâmün aleyküm" olsun. Elini uzat da çıkayım.

Yardım edecek, destek olacak, kesesini açacak, çıkaracak verecek. İhtiyacı varsa söylemeden verecek, yardımcı olacak. Dinimizde, borçlu bir kimseye borç vermek fukarâya sadaka vermekten daha sevap, sevabı daha büyük. Çünkü muhabbet oluyor. O dilenemez ki...

Şimdi millet muhabbeti unutmuş. Camide de unutmuş, tekkede de unutmuş. Tekkeler arasında da unutulmuş. İslâm ülkeleri arasında da unutulmuş.

Suriye İslâm devletiymiş, masal! Mısır İslâm devletiymiş, hikaye! Irak İslâm devletiymiş, uydurma! İran İslâm devletiymiş!

Nerede sizin İslâmlığınız ya, nerede sizin kardeşliğiniz?

Bir zamanlar aynı devlettiniz. Buradan dedelerimiz kervana biniyordu. Bir senelik nafakasını eve bırakıyordu; "Hadi Allah'a ısmarladık, hakkınızı helal edin, ben hacca gidiyorum." diyordu. Dualarla salavatlarla Bağdat yoluna çıkıyorlardı.

Şu bizim aşağımızdaki, deniz kenarındaki yol ne?

Bağdat caddesi.

Buradan yola çıkıyorlardı, bir gün gidiyorlardı, Kartal'da mola veriyorlardı. Bir gün daha gidiyorlardı, Gebze'de mola veriyorlardı. Bir gün daha gidiyorlardı, İznik'te mola veriyorlardı. Kızderbendi'nde, Geyve'de mola veriyorlardı. Adını sanını unuttuğum yerler. Seyitgazi'den, Eskişehir'in yanından, oradan Konya'dan, Karapınar'dan, Adana'dan aylarca gidiyorlardı, dönüyorlardı. Ne pasaport vardı, ne vize vardı, ne gümrük vardı, ne kontenjan vardı; gidiyorduk işte.

Kardeşlik vardı. İsteyen gidiyordu, Bağdat'ta okuyordu; isteyen geliyordu, Türkiye'de okuyordu.

Irak'ın Diyanet İşleri Başkanı, Emced ez-Zehhavî, ismini duyunca herkes toparlanıyor, büyük alimdi, Allah rahmet eylesin. Hocamız cennetmekân Muhammed Zahid Kotku hazretlerini İskenderpaşa'da ziyarete geldi de, sarığıyla, cübbesiyle, Irak kıyafetiyle... Alim adam. Oturdular, ben de hizmette bulunuyorum:

"Ben burada, İstanbul'da okudum." dedi.

İstanbul medreselerinde okumuş, Irak'ta Diyanet İşleri Başkanı olmuş, büyük alim olmuş. Öyleydi.

Ahmet Haşim kim?

Iraklı.

Türk Edebiyatı'nın sembolik tarzda şiir yazan büyük şairlerinden birisi.

Ne oldu?

Parça parça...

Hani nerede İslâm kardeşliği? Parça parça oldun.

Almanya'da da dokuz tane eyalet var, müstakil devlet var. Amerika'da da 49 tane devlet var, state. Ama hepsi birleşiyor, United States of America oluyor. Kanada, İngiltere, Commonwealth ülkeleri diye dünyanın her yerinde birbirleriyle muhabbet ediyorlar. Avustralya, içinde kaç tane devlet var; Queensland, Victoria, vesaire vesaire..

Herkes birlik beraberlik içinde de, ey Allah'ın birbirlerine kardeş etmiş olduğu müslümanlar, sizin bu aranızdaki ihtilaf, bu tefrika nedir?

"Efendim, emperyalistler bizi birbirimizden ayırdı."

Bırak yalanı! Kusur sende! Emperyalistler Irak'ı Türkiye'den ayırıyorsa sen Türkiye'de, İstanbul'da caminin içinde niye ihtilaftasın? Burada da mı emperyalizm var?

Yok! Huyumuz bozuk, kafamız eksik, kalbimiz hasta. Onun için birbirimizle dost değiliz. Mesele o. Dost olacağız!

Bunu nereden açtık?

Kardeşinin adını öğreneceksin, babasının adını öğreneceksin, memleketini öğreneceksin, ilgileneceksin, soracaksın.

"Seni üç haftadır görmüyorum, neredesin kardeşim, hasta mısın?"

"Hastalandım da, kalp spazmı geçirdim de, Florence Nightingale'e yatırdılar da, şöyle oldu da, böyle oldu da.."

"Aa! Hiç haberim olmadı."

Niye olmuyor?

Niye müslüman müslümandan haberdar olmuyor?

Edirnekapı'nın surlarının kovuğunda dul bir kadıncağız, sakat bir oğluyla on beş gün aç kalıyor da, İstanbulluların haberi olmuyor.

Böyle Müslümanlık mı olur?

"Ne biçim müslümansınız?" diye Allah bunun hesabını sormaz mı?

Ben buradan Edirnekapı'nın surlarının kovuğunu göremem ama Edirnekapı'nın surlarının kovuğunun karşısındaki evde müslüman yok mu? O görmüyor mu?

Müslümanların birbirlerini tanıması, sevmesi lazım. Sevmenin gereği olan işbirliğini, yardımlaşmayı yapması lazım. Yarım elması olsa; "Al kardeşim, yarısını sen ye." demesi lazım; Alman usulü değil. Müslüman usulünde ikram var, kardeşlik var.

Tasavvufta îsar var. Tasavvufta ikram da yok, "îsar" var.

Ne demek?

"Tercih etmek" var, "kardeşe daha çok vermek" var, "kendisi mahrum kalıp kardeşe vermek" var. Tasavvuf işte bu. "Yemeyip yedirmek var, giymeyip giydirmek" var. Tasavvuf, bu.

Onun için "Birbirimizi tanıyacağız." diye, bu konuyu anlatırken böyle bir köşeli parantez açmış olduk.

İsmi Ahmed. Babasının adı Âsım. Memleketi, -yani nereye mensup- ona, "ism-i nisbet" diyorlar, Antâkî, Antakyalı.

"Şu bizim Antakya mı?"

Evet, Hatay, işte Antakya, Dörtyol, İskenderun. Oralı.

Bu bizim yaşadığımız şu memleket, şu topraklar var ya öyle mübarek bir yer ki her taşı kıymetli. Her bölgesi, beldesi kıymetli. Tarsus'a gidiyorsunuz, peygamberler diyarı. Adana'ya gidiyorsunuz, peygamberler diyarı. Antakya'ya gidiyorsunuz, peygamberler diyarı. Urfa'ya gidiyorsunuz, peygamberler diyarı. Müze bizim memleketimiz, açık müze. Şarktan garba, Kuzey'den Güney'e açık müze. Çok güzel, çok kıymetli, çok mübarek bir ülke. Ama biz kıymetini bilmiyoruz.

İstiyoruz ki inşaallah yapabilirsek vakıflarımızla, kültür çalışmalarımızla her beldenin yetiştirdiği büyükleri o beldeye tanıtalım.

Gittik, Gümüşhane'de sempozyum yaptık.

Sempozyum ne demek?

Bir konuda birçok alimin o konunun çeşitli vechelerini anlatan ilmî konuşmalar yapması, bildiri sunması. Bir konunun ilmî olarak dört yanının güzelce açıklanması.

İki gün sürdü. Üç sene önce Ahmed Ziyaeddin Gümüşhaneli sempozyumu yaptık. Vali geldi, Belediye Başkanı geldi, Erzurum İlahiyat'tan hocalar geldi, İstanbul İlahiyat'tan hocalar gitti, biz gittik vesaire.

Gümüşhaneliler diyorlar ki;

"Allah Allah, meğer biz neymişiz; içimizden ne büyük insanlar yetişmiş!"

Evet, öyle büyük insan yetişmiş ki Osmanlı İmparatorluğu'nun tam en sıkıntılı zamanında, mânevî bakımdan sapasağlam ayakta durmasını sağlayan direk olmuşlar. Yüzlerce büyük alim yetiştirmiş, her tarafa göndermiş. Afrika'nın Komor adalarına kadar halife göndermiş; oralara irşat eden, irşat vazifesi yapan hocalar göndermiş. Her tarafta müslümanları ayakta tutmaya, birlik beraberlik içinde tutmaya ve Ümmet-i Muhammed'e hizmet etmeye teşvik etmişler, çalışmışlar. "İmparatorluk dağılmasın." diye, el ele tutmuşlar. Onlar vazifesini yapmış. Yapamayanlardan Allah hesabını soracak, ayrı. Ama memleketimiz güzel.

Bu da Âsımi'bni Ahmedü'bni Âsımıni'l-Antâkî.

Antakyalı.

Antakyalılar bilsin veya orayla ilgisi olanlar oraya bildirsin. "Sizin memleketinizden böyle bir mübarek yetişmiş, haberiniz var mı?" desinler.

İsim var. Baba ismi var. Memleket ismi var. Bir de künye var.

Künye ne demek?

Oğluyla isimlendirmek.

"Ebû Ali" ne demek?

Ali'nin babası.

"Ebû Abdillah" ne demek?

Abdullah'ın babası.

Bazen de Araplar'da asil insanlara böyle yapılıyor. Kendi ismiyle söylemezler. Mesela sen kendi babana ismiyle hitap eder misin?

Yok, bizim Türkçemiz'de büyüklerin ismini söylemek edebe uygun değildir. "Baba" deriz, "amca" deriz. Ama kimse amcasına; "Hasan, gel." demez, babasına "Ahmed, sana bir şey söylemek istiyorum." demez. İsim söylenmez, ayıp olur.

Annesine ismini söylemez, soğukluk olur, mesafe olmuş olur, saygısızlık olur.

Ne yaparlarmış?

Oğluyla isimlendirip söylerlermiş. "Ey falancanın babası, gel.", "Ey filancanın annesi, gel." diye. Bunun da künyesi; "Ebû Ali"ymiş veyahut esah olan rivayete göre; "Ebû Abdillah"mış.

Esah, ne demek?

"Daha sıhhatli" demek.

Bu kelime Türkçe'ye de girmiş. Birisi birisine bir söz söylüyor, ötekisi inanmıyor; "Esah mı söylüyorsun? " Yani "Söylediğin söz sağlam mı, doğru mu?" mânasına, "Sahih mi?" demek.

Peygamber Efendimiz'in oğluyla isimlendirilmesi nasıl?

Kâsım isminde oğlu olmuş; Ebu'l-Kâsım.

Medine-i Münevvere'nin yahudileri kabilelerinden Peygamber Efendimiz'e gelirlerdi.

Ne diyecekler?

"Resûlullah" diyemezler. Çünkü inanmıyorlar, mü'min değiller. "Muhammed" de diyemezler. Hele bir desinler.. Saygı ve töreye göre ismiyle söyleyemezler.

Ne derlerdi?

"Yâ Ebe'l-Kâsım, ey Kâsım'ın babası!"

Hitap böyle olurdu; yani oğlundan isimlendirme.

Oğlundan, kızından isimlendirmeye "künye" deniliyor. Ebû Hanife; "Hanife'nin babası." Ebû Ali İbni Sina; İbni Sinâ'nın künyesi.

Ebû Bekir, Ebû Zer de künye oluyor. Kadın olursa "ümmü" diyorlar. Mesela, sahabeden bir zâtın ismi Ebu'd-Derda, "Derda'nın babası."

Hanımının adı ne?

"Ümmü'd-Derda" Derda'nın annesi.

Hacı Bayram caminin imamı rahmetli Zekai Hoca vardı, soyadı "Sarsılmaz"dı. Kendisine Lâyetezelzel derdi. Zekai Lâyetezelzel, yani sarsılmaz. Sarsılmaz bir insandı, tatlı bir insandı, Allah selamet versin.

Birisi anlatıyor;

"Hacı Bayram camiine yatsı namazı kılmaya gittim. İmam efendi mihraba geldi. Ben de gayet sakin arkada duruyorum. Bir 'Allahu ekber' dedi, ' Allahu ekber' deyince hop zıplamışım arkada."

Gür sesliydi mübarek. O da bizim yanımızda hanımına seslenirdi. Biz misafir gitmişiz, ikram yapacak;

"Yâ Ümmü Hasen, ey Hasan'ın annesi! Şekerliği gönder. Yâ Ümmü Hasen! Meyveleri gönder." derdi.

Ümm, "anne" demek. Eb, 'baba' demek. Ebû Ali, "Ali'nin babası." "Ümmü Ali" dese, "annesi" demek.

Dersimiz biraz Arapça oluyor, biraz kültürel konular oluyor.

Arapça'da kendi ismi, baba ismi, oğlunun veya kızının isminden künye, memleketten bir isim, bir de lakap var.

Bazı insanlar da lakaplarıyla anılır.

Mesela Mevlevî tarikatinin kurucusu kim?

Mevlânâ Celaleddin. Ne Mevlânâ isim ne Celaleddin isim; ikisi de lakap. Kendisinin adı Muhammed. Mevlânâ bir lakabı; medreseli olduğundan.

Medreseden talebeler birbirlerine ne derlermiş?

"Mevlânâ" derlermiş.

Ne demek? "Efendimiz" demek. Talebenin nezaketine, birbirlerine karşı hitabına bak!

Şimdi afedersiniz, birbirleriyle konuşurken "ulan" filan diyorlar, hatta küfrediyorlar, hayvan isimleri söylüyorlar.

Hadîs-i şerîfte var:

"Âhir zamanda öyle kavimler türeyecek ki birbirleriyle selamlaşmaları birbirlerine küfür etmek olacak." diyor.

"Ulan bilmem ne, nasılsın?" diyor. Sevdiğinden söylüyor. Samimi arkadaşı ya, eşek ismi, köpek ismi, bilmem ne ismi söylüyor.

"Ulan bilmem ne, nasılsın iyi misin?"

O da sırıtıyor, samimiyetten dolayı memnun; çok iyi olduğunu söylüyor.

Onlar ne derlermiş?

"Mevlânâ, Efendimiz."

Birbirlerine hitaba bak.

Sonra bu Mevlânâ ne olmuş?

Kısalmış, kısalmış, kısalmış, "molla" olmuş.

Molla sözünün aslı ne?

Mevlânâ. "Efendimiz" demek. Talebeler birbirlerine "Mevlânâ" derlermiş, oradan "Molla" olmuş; medresede okuyan kimselere de "molla" demişler. Celaleddin-i Rûmî hazretleri de müderris olduğundan Molla; bir lakabı da o. Molla, yani "ilim okumuş, ilim irfan sahibi insan."

Zaten tasavvuf ilimsiz olmaz. Sağlam bir şeriat ilmi olacak. Ondan sonra Allah gönlünü fethedecek, fütühat nasip edecek. O zaman mürşid-i kâmil olur, çok güzel olur. İlim olmazsa olmaz; şaşırır, sapıtır, görüntüleri ayırt edemez. Çünkü insanın içine gelen görüntülerin, aklına gelen fikirlerin bir kısmı Rahmânîdir, bir kısmı şeytânîdir, bir kısmı nefsânîdir.

Kim ayıracak bunları, nasıl ayıracak?

Anadolu'da falanca yerde, birisi müritlerini, etrafına topladığı adamları saptırmış:

"Sabah namazı kılmayabilirsiniz."

Niye?

"Bana öyle haber geldi."

Evet, sana öyle haber geldi ama Rahmânî bir haber değil. Sana gelen haber, şeytandan. Şeytan seni aldatıyor; sen de müritleri felakete sürüklüyorsun.

"Sabah namazı kılmayabilirsiniz." demiş.

Kepaze! Senin ne hakkın var? Allah'ın emirlerini arttırmaya, eksiltmeye, iptal etmeye hakkın var mı?

Allah'ın dini belli; helal belli, haram belli, Kur'ân-ı Kerîm belli, dinimizin esasları belli. Bu şahıs çıkmış, böyle demiş; olmaz!

İlim olmayınca gözüne bir görüntü gelir, kulağına bir ses gelir, kalbine bir fikir gelir; "Öyle yaptım." der.

Niye öyle yaptın? Neye dayanarak yaptın?

Dayanağı yok. Dayanağı olmadan olmaz.

Dayanak ne olacak?

Ulûm-u şer'iyye, şeriatin güzel emirleri olacak. O olmadığı zaman şeytan insanları maskara eder, aldatır, yoldan çıkarır, Allah'ın sevmediği duruma düşürür.

Mevlânâ, bir lakap. Celaleddin, "dinin izzetli, kıymetli, ulu kişisi" demek. O da lakap. Büyük zât olmuş, mübarek bir kimse olmuş, büyüklüğü herkes tarafından görülmüş, ondan sonra ona lakap olmuş.

Demek ki beş şey var; isim, baba ismi, künye, yer ismi, yani ism-i nisbe, lakap.

Arapça'da bir insanın ismi beş şeyden teşekkül ediyor.

Burada Ahmed b. Âsımıni'l-Antâkiyyü; Antakyalı Ahmed Âsım'ın oğlu, Ebû Ali veya daha sahih rivayete göre Ebû Abdilah.

Ebû Abdillah Ahmedi'bnü Âsımıni'l-Antâkî. Min akrâni Bişri'bni'l-Hâris ve es-Seriyyi ve'l-Hârisi'l-Muhâsibiyyi.

Hâris-i Muhasibi hazretlerinin, Seriyyi Sakatî hazretlerinin, Bişr-i Hâfî hazretlerinin akranı, emsali imiş; o zamanda yaşamış.

Daha önceki derslerimizde o mübareklerin hayatlarını okuduk. Eğer not aldıysanız defteriniz varsa Tabakâtü's-Sûfiyye dersleri defteriniz var idiyse, bir kitap haline geliyor, yanınızda var. Yoksa "Okumuş muyuz hocam? Unuttum." dersiniz.

Eskiler diyorlar ki;

el-İlmü saydün ve'l-kitâbetü kaydün."İlim avlanmaktır; yazı da avladığın ceylanı, avı bağlayan bağdır."

Bağlamazsan ne olur?

Kaçar gider.

İlmi öğrendin, yazmazsan ne olur?

Unutulur gider.

Onun için yazılacak. Yazılması güzel, yazılması lazım.

Ve yükâlü innehü reâ el-Fudayle'bne İyâd. Deniliyor ki; "Ahmed b. Âsım el-Antâkî, Fudayl b. İyaz hazretlerine de yetişmiş, görmüş."

O da büyük zâtlardandı. Hayatını okumuştuk.

Semi'tü Ebe'l-Abbâsi, Muhammede'bne'l-Haseni'bni'l-Haşşâbi, kâle: Semi'tü Ca'fereni'l- Huldiyyi, yekûlü, semi'tü'l-Cüneyde, yekûlü: Semi'tü'bne Mesrûkini'l-Cerîriyye, yekûlü: Kâle Ebû Abdillâhi, Ahmedü'bnü Âsımini'l-Antâkiyyü: Kurretü'l-ayni ve seatü's-sadri ve ravhu'l-kalbi ve tîbü'n-nefsi; min umûrin erbaa: el-İstibânetü li'l-hücceti ve'l-ünsü bi'l-ehibbeh ve's-sıkatü bi'l-ideh, ve'l-muâyenetü li'l-ğâyeh.

"Ebu'l-Abbas Muhammed b. Hasan b. Haşşab'tan duydum." diyor müellif.

O kimden duymuş?

Cafer b. Huldî'den duymuş.

O kimden işitmiş?

Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden.

Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz hazretleri kimden işitmiş?

İbni Mesrukini'l-Cerîrî'den.

O ne demiş?

"Ebû Abdullah Ahmed b. Âsımini'l-Antâkî'den işittim." demiş.

Hayatını okuduğumuz şahıstan işitmiş.

Kitabın yazarı, kendisine gelen bilginin nereden geldiğini bir bir sayıyor, isim veriyor. İşte ilim bu, İslâmî ilimler böyle. İslâm'ın dışındaki hiçbir kültürde, Hint kültüründe, Yunan kültüründe, Roma kültüründe, Bizans kültüründe, İran kültüründe bu ilmî titizlik yok. Verilen bilginin kaynağının bu kadar kesin, güzel anlatılması, hiçbir yerde yok. İslâm'da var. İslâm, ilmi böyle almış, böyle teslim etmiş.

Neden?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

"Kim benim söylemediğim sözü bana isnat ederse cehennemde yerini hazırlasın."

"Benim söylemediğim sözü; 'Peygamber Efendimiz böyle söyledi.' diye isnat ederse cehennemde yerini hazırlasın."

Bu, iki şeyi engelliyor:

Bir; insanların "Peygamber Efendimiz şöyle söyledi." diye, gelişigüzel konuşma yapmasını engelliyor.

İkincisi; duyan insanların da; "Duyduğu haberin aslı var mı yok mu?" diye tahkik etmesini sağlıyor. Adam; "Boş şey konuşmayayım; yalan nakleder duruma, suçlu duruma gelmeyeyim." diye, aldığı haberin de sıhhatini soruyor. Böylece ilim, sıhhatli bir temele oturmuş oluyor.

Biz şu kitabı alıp okuyoruz. Eskiden bir kitabı alıp okumak nasıl olurdu, biliyor musunuz? Bizim İslâm töresinde İslâmî ilimler nasıl öğretilirdi?

Kitabı yazan adam, müellif, büyük alim, kitabı önüne alırdı; ondan o kitabı okumak isteyenler de karşısına geçerdi. Bu, kitabını okurdu, onlar yazarlardı, tashih ederlerdi. Onlar yazdıklarını bu müellife okurlardı, müellif kendi kitabından bakardı; "Tamam, eksiksiz yazmışsın, cümleleri atlamamışsın, kelimeleri yanlış yazmamışsın." derdi, kitabın sonuna imzayı atardı; "Evet, bu kitabı bana bu şahıs okudu, tamamen benim yazdığım kitabı aynen yazmış, eksiksizdir, düzeltmeler yapılmıştır." derdi.

İlmin sağlamlığına bakın!

Hocamız Muhammed Zahid Kotku hazretleri, kitabını eline alırdı, bizden defter isterdi; büyük harita metot deftere eski yazı ile yazardı. Bunları yeni harflere çevirdik, bastık. Şimdi birinci baskısı, ikinci baskısı, üçüncü baskısı, beşinci baskısı oldu.

Almanya'dan bir haber geldi:

"Hocam, filanca eserin sayfaları içinde şu paragraflar yok. Eskisinde vardı, şimdi yok."

"Kitap basılmış." diyorsun, üstünde kitabın yazarının ismini görüyorsun ama içinden iki paragraf çıkmış olunca ne oluyor?

O zaman müellifin söylediği şeylerin hepsi o kitabın içinde olmamış oluyor.

Onun için şimdi "İş sağlam olsun, tahkikli olsun." diye; "Baş tarafa müellifin mührünün basılmamış olduğu nüshalar sahtedir; onları almayın." diyorlar.

Bu kadar ismi söyledi, niçin söyledi?

Aşağıdaki söyleyeceği sözün sağlam olduğunu göstermek için.

Biz müslümanız. Bizim dedelerimiz de, hocalarımız da, üstatlarımız da, selefimiz de böyleydi. Bizim de öyle olmamız lazım. Biz yalan söylemeyiz. İslâm'da yalan söylemek yoktur. Yalan haber, yalan rivayet de konuşmayız. Şu cami kürsülerinde de en sağlam fikirleri, âyetleri, hadisleri söyleriz. İlmî de, böyle sağlam yerlerden alırız. Desteksiz konuşmamalı.

Birisi televizyona çıkmış, açıkoturumda başlamış alevîlik-sünnîlik meselesinde masal anlatmaya. Mesnedi yok, desteği yok, karşısındaki profesör, İlahiyat fakültesinden benim talebem, tanıdığım kimse.

"Yok ya, böyle şeyleri nereden uyduruyorsun? Masal. Olmaz!" demiş.

"Efendim, şöyle olmuş da böyle olmuş…"

'Miş'le olmaz! Sağlam delil gösterebiliyor musun; ilim o işte. Sağlam öğreneceksin!

Siz de sağlam öğreneceksiniz, yazacaksınız. Sonra sağlam müdafaa edeceksiniz. İlme böyle sarılırsak alim oluruz. İlme sarılmazsak o zaman yalan yanlış sözler söylenilir, yalan yanlış işler yapılır. Millet o zaman batıla, hurafeye sapar, din çığırından çıkar, aslî hüviyeti bozulur, sapık yol haline gelir.

Hıristiyanlık, Yahudilik nasıl bozuldu?

Öteki peygamberler kavimlerine geldiler de, ondan sonra arkalarından nasıl bozuldu?

Böyle bozuldu. Onun için biz, bozulmaması için ilme böyle sarılacağız.

Antakyalı Ahmed b. Âsım hazretlerinin ilk sözünü okuyoruz.

Ne buyurmuş?

Kurretü'l-ayn. "Gözün şenliği." Veseatü's-sadr. "Göğsün genişliği, ferahlığı." Ve ravhu'l-kalb. "Gönlün rahatlığı." Ve tîbü'n-nefs. "İnsanın nefsinin hoşluğu." Min umûrin erbaa. "Şu dört şeydendir."

Kurretü ayn, "gözün serinliği" demek aslında. Arap diyarında güneş çok olduğundan göz çabuk bozuluyor. Kuvvetli güneş ışınları gözü bozuyor; göz hastalıkları, ağrıları başlıyor. Göz ağrıdığında serinlik verdikleri zaman rahat ediyor. Gözün serinliği rahatlık veriyor.

Onun için böyle sevindirici şeylere; "Gözümün serinliği, kurretü ayn" demişler. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

Kurreti aynî fi's-salâh. "Benim gözümün şenliği, serinliği namazda."

"Namazı çok seviyorum" demek.

Sen sevebiliyor musun namazı?

Namazı severek mi kılıyorsun, yasak savmak bâbından mı kılıyorsun?

"Aman.." diye mi kılıyorsun, hoşlanarak mı kılıyorsun?

İstemeye istemeye mi kılıyorsun, zorlana zorlana mı kılıyorsun, zevk duya duya mı kılıyorsun?

Peygamber Efendimiz; "Gözümün şenliği, serinliği namazda." buyurmuş, çok sevdiğini bildirmiş.

"Vallahi hocam, kusuruma bakma ama doğruyu söylemek gerekirse namazı kılmakta zorlanıyorum."

Demek ki sen İslâm'ın özünü yakalayamamışsın, namazın aslına da erememişsin. Onun için namazdan zevk de almıyorsun. Namaz mü'minin miracı, senin haberin var mı?

Allah'ın huzuruna kabul ediliyorsun. Padişahın sarayına kabul edilsen nasıl sevinirsin. Dolmabahçe Sarayı'na bugün bir tanıdık bizi soktu da gezdik. Duhûliye parası bile almadılar. Gezmeye bile seviniyorsun.

Allahu Teâlâ hazretleri seni namazda huzuruna kabul ediyor. Sen kainatın sahibi, Hâlık'ı, Mevlâ-yı Müteâlimiz, Rabbimiz'in huzuruna çıkıyorsun. Allahu Ekber deyince, huzuruna giriyorsun. Bu şeref ne büyük şereftir!

O namazda ne büyük zevkler vardır, duymayan bilmez. Allah kimisine duyurmuyor. Kimisine öyle kokular duyuruyor ki...

"Şu kokuyu duydun mu?"

Duymuyor. Kimisine öyle zevkler veriyor; o almıyor. Almayınca tatsız sanır, zevksiz sanır.

Neden olur o?

Abdestinin eksikliğinden olur, gıdasının haramla karışık olmasından olur, ilminin azlığından olur, fikrinin bozukluğundan olur.

Namaz nereden başlar?

Namaz şadırvandan başlar. Şadırvanda abdesti güzel almazsan namaz huzurlu kılınmaz, namaz huzursuz olur.

Neden?

Kusur vardır.

Yemek haramlı olursa, namazdan zevk alınmaz. Çok önemli şeyler bunlar; millet bilmiyor.

"Hocam, zevk alınınca ne olacak?"

Zevk alınınca tarif edilmeyecek kadar güzel olur. O zaman insanın aklı fikri; "Vakti gelse de namaz kılsam." diye, namazı isteyerek kılma durumuna döner. Ondan sonra da o namazdan çok faydalar hâsıl olur.

Kurretü'l-ayn. "Gözün serinliği."

Veseatü'd-sadr.

Bazen insanın göğsü daralıyor; "İçim sıkıldı, uff, daraldım."

Sanki buralardan tazyik yapıyorlar da nefes alamıyormuş gibi oluyor.

Ve seatü's-sadr. "Göğsünün ferahlığı, genişliği."

Gözün serinliği, göğsün genişliği; bunlar sevinç alameti.

Ve ravhu'l-kalb. "Kalbin rahatlığı." Ve tîbü'n-nefs. "İnsanın nefsinin de hoş olması."

Neden oluyormuş?

Dört şeyden oluyormuş:

el-İstibânetü li'l-hücceh.

Ve'l-ünsü bi'l-ehibbeh.

Ve's-sıkatü bi'l-ideh.

Ve'l-muâyenetü li'l-ğâyeh.

Bu dört şey oldu mu insanın gözü şen olur, göğsü geniş olur, kalbi rahat olur, içi hoş olur.

el-İstibânetü li'l-hücceh.

Hüccet, "delil" demek.

"Şu yaptığım şey sevap; kesin."

"Allah'a ısmarladık hocam, müsaadenizle pazartesi günü umreye gidiyoruz."

"Güle güle gidin. Allah kabul etsin. Bizi de duadan unutmayın." filan diyoruz.

Nasıl gidiyor oraya?

Sevine sevine gidiyor.

Niçin sevine sevine gidiyor?

"Umre sevap hocam, oralara gitmek sevap."

Orada Mescid-i Haram'da iki rekat namaz kılmak, gelip burada namaz kılmaktan yüz bin kat daha sevaptır; âşikâr bir şey.

"Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimiz'i ziyaret edeceğiz hocam. Ziyaret sevap, orada namaz kılmak sevap."

O zaman insan gideceği yere nasıl gider?

Âşikâr, sevabı belli olan, hücceti kesin olan bir şey, insana sevinç verir.

O halde hücceti kesin olan, sevap olduğu belli olan işleri yapmaya koşmalıyız. "Gönlümüz şen olsun, gözümüz şen olsun, içimiz rahat olsun, hoş olalım. " istiyorsak sevabı kesin olan işleri yapalım.

Sevabının kesin olması, insana bunları sağlar, bir.

İkincisi:

Ve'l-ünsü bi'l-ehibbeh. "Allah'ın sevdiği, sevimli dostlarla ünsiyet etmek, beraber olmak."

Bu da insanın gözünü şenlendirir, göğsünü ferahlatır, kalbini rahatlatır, içini hoşlandırır.

Muhterem kardeşlerim!

Dost seçmek çok önemli.

Kimi seçmeli?

Tek cevabı var; Allah'ın sevdiği insanı seçmeli.

"Kiminle dost olayım hocam?"

Allah'ın sevdiğini tahmin ettiğin, Allah'ın seveceğini tahmin ettiğin huylara sahip insanları dost edin.

"Niye?"

Sen de onlardan olursun; o da seni Allah'ın sevdiği yola çeker, sevaplı işler yaparsınız.

Eğer yanlış dostlar edinirsen...

"Hocam, çok seviyorum, mahalleden arkadaşım, askerlikten tanıyorum, akrabam."

İyi, güzel ama iyi insan değil.

Ne yapar?

"Hadi gel, bugün seninle şuraya gidelim, felekten bir gün çalalım." der.

"Yak bir sigara, benden." der.

"Gel bu akşam kafayı bulalım, parasını ben vereceğim." der.

Seni şaşırtır. Kötü arkadaş zarar verir, iyi arkadaş fayda verir.

Hatta büyüklerimiz demişler ki;

"Kalbi kasvetli olan, uyanık olmayan, gönlü kara olan insanın kalbinin kasveti bile insana tesir eder. Öyle bir insanla oturduğu zaman bile insanın rahatı kaçar."

Kalbi uyanık, nurlu olacak. Öyle insanla dostluk insana fayda verir. Ama millet öyle yapmıyor. "Komşuyuz." diye ahbaplık ediyor, "Askerlikten tanıştık." diye ahbaplık ediyor, iş yerinden ahbaplık ediyor, bilmem nereden ahbaplık ediyor.

Kötü arkadaş, insanı çok büyük felaketlere sürükler. Bundan sakınmıyor, çekinmiyor. Halbuki arkadaşı iyi seçmek lazım; çok önemli. İyi arkadaş seçmeye çok dikkat etmek lazım.

İnsanın bir arkadaşı artarsa, derecesi bir yükselir. Ama iyi insanı seçmeli. Konuştuğu zaman ilminden istifade edeceğin, hareketlerine baktığın zaman ahlâkından örnek alacağın, sana hıyanet etmeyen, vefasızlık etmeyen, senin iyiliğini isteyen kimseyle arkadaş ol. Öteki insanlarla arkadaş olma; sana bir yerde bir zarar verir.

Tabi o insanları ne yapacağız; ayrı. O çeşit insanları da ıslah etmek için çalışırsın, konuşursun, gelirsin, gidersin, ama araya mesafe koyarsın; o ayrı.

Ama buradaki samimi dost, neden?

Bu iyi insan, bu başka.

Büyük Selçuklu imparatoru Sultan Sencer, meşhur, bizim tarikat büyüklerimizden Ebu'l-Hasen-i Harakânî hazretleri yanına geldi mi ayağa kalkarmış; o şeyhimizi kendi tahtına oturturmuş, kendisi önünde diz çökermiş.

O şeyhimizi tahtına oturturmuş; o da ona nasihat edermiş:

"Bak Sencer, aklını başına topla. Şöyle yap, böyle yap. Şöyle yap, böyle yap." dermiş.

Tabi Sultan'ın sarayına devam eden çok alim, fâzıl insan var.

Bugün de Suud'a gidersen Suud'da Suud kralının sarayına davet edilen, gelen, giden, kralın koluna girdiği alimler filan var. Her zaman çok meşhur insanları alır getirirler; büyük şahısları büyük yerlere götürürler.

Öteki alimler, büyük şahıslar sultana demişler ki;

"Efendim, bu zâtı alıyorsun, tahtına oturtuyorsun, çok iltifat ediyorsun da, bizim ne eksiğimiz var? Biz daha çok kitap yazmışız, biz de müderrisiz, bizim de kavuğumuz var, sarığımız var, cübbemiz var."

Sultan cevabında güzel söz söylemiş:

"Bakın, siz ben ne söylersem 'Eyvallah efendim' diyorsunuz, beni tasdik ediyorsunuz. Bana itiraz etmiyorsunuz, dalkavukluk yapıyorsunuz. Ama bu yanlış olan şeyi yüzüme söylüyor, beni azarlıyor, beni doğru yola çekmeye çalışıyor; onun için buna hürmet ediyorum."

Aferin! Sultan da büyük insan ki nasıl hareket edeceğini biliyor. Dalkavuklar insanı mahveder.

Hz. Ömer radıyallahu anh demiş ki;

"Samimi dost, insanın ayıbını söyleyebilecek. Ayıbını söylemiyor, senden çekiniyor; o tam dost değil!"

Söylemesi lazım. Çünkü sen o ayıpla yaşadıkça zarar ediyorsun. Onun söyleyebilmesi lazım. Tabi insanda dostun söylediği ayıbı da hazmedecek ahlâk olması lazım.

"Vay, sen benim ayıbımı bir söyledin, iki söyledin, üç söyledin." diye alakayı kesiyor, ahbaplığı bozuyor. Ondan; "Ahbaplık bozulmasın." diye kimse kimseye bir şey söyleyemiyor. Aradan kara kediler geçiyor, ondan sonra ahbaplık bozuluyor; o da fena!

İnsanın gözünü gönlünü şenlendiren, içini ferahlatan, kalbini rahatlatan şeyler; yaptığı işin âşikâr, sevaplı olduğunun belgeli, delilli olması, bir; dostlarla beraber olmak, iki.

Ve's-sıkatü bi'l-ideh. İdeh, "vaad" demek. "Vaade güvenmek."

Allahu Teâlâ hazretleri kullarına neler vaad etmiş?

Sevdiği kullara, mutî kullarına, mü'min kullarına gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin hatırana hayaline sığmayan güzel şeyler vaad etmiş, cenneti vaad etmiş, cennet içinde nimetleri vaad etmiş, neler neler vaad etmiş… Allah'ın vaadlerinin hak olduğuna, iyi bir kul olduğu zaman Allah'ın o nimetlerine, ikramlarına ereceğine insanın güveni tam olacak.

Bizim fakültede bir mesai arkadaşımız vardı; öldü gitti. Biraz da benden bazı dersler gördüğü için ben onun hocası durumuna geçtim; o benim talebem durumuna geçti. Yaşça benden büyüktü ama cenazesi oldu da bir iki söz söyledim, hayret ettim:

"Acaba öyle mi?" diyor.

İnancı yok. Âhirete inancı yok.

"Acaba öyle mi ki?"

İyilik yapmışsa Allahu Teâlâ hazretleri iyiliğinin mükâfâtını verir.

Anlatıyor; "Annem çok fedakârdı, çok kahır çekti, bizi yetiştirdi, şöyle çalıştı, böyle çalıştı." "Tamam, iyiyse bu iyiliklerinin mükâfâtını cennette görür inşaallah.." filan diyorum da, içinde güveni yok, inancı yok; herkes inanamıyor.

İnanmak ve Allah'ın vaadinin hak olduğuna inanıp da sağlam durmak, insana güç veriyor.

Müslüman niçin şehit oluyor? Meşekkatli işlere Allah rızası için girenler niçin giriyor?

Allah'ın vaadine inandığı için giriyor.

Sabah namazına niye camiye geliyor?

"Camiye gelmek sevap" diye.

Niye aç kalıp oruç tutuyor?

"Oruç tutmanın sevabı var." diye.

Niye kesesinden paraları çıkarıp harcıyor?

Herkes para biriktirmek için birbirini yerken, rüşvetler alırken, bu hacı efendi niye paralarını böyle hayrât u hasenâta sarf ediyor?

Allah'a güveniyor, Allah'ın vaadine güveniyor da ondan. İçi serin, rahat, harcıyor. Harcadıkça zevk duyuyor. Harcadıkça da Allah veriyor; işin o tarafı da ayrı. Harcadıkça da Allah ona daha çok veriyor. Hiç ummadığı yerden...

Falanca yerdeki arsasına piyango vuruyor, çok kıymetleniyor, milyarlar oluveriyor. Ötekisinin de, çalıp çırpan adamın da arsasına bir bela geliyor, belediye istimlak ediyor, değerinden çok düşük fiyata elinden çıkıp gidiyor.

Allah ile oyun olmaz. Allah, kendisinin yolunda yürüyeni taltif eder; kendisinin emrine aykırı hareket edenin de cezasını verir.

Bizim kardeşimiz çıkarmış, külliyetli bir para vermiş hayra. Ertesi gün baba dostu birisi yolda karşılamış:

"Gel buraya. Ben senin amcan sayılırım, babanın arkadaşıyım. Siz daha gençsiniz; külliyetli miktarda paraları hayra vermişsiniz, ne o?" demiş."

Kendisi hayra vermiyor da bizim hayra veren insanı "Toy, delikanlı, parayı hayra verdi." diye hayırdan vazgeçirmeye çalışıyor.

Adam ihtiyacından fazlasını veriyor, ne olacak ama öyle söylemiş. O da aksakallı, iyi, leb demeden leblebiyi anlayan zeki de bir arkadaş. Demiş ki;

"Amca, biliyorsun, 'Babanın arkadaşıyım.' dedin, babam öldü, gitti. Âhirette sevap lazım. İnsan ölüveriyor, ne yaparsa âhirette onun faydasını görecek." deyince, ötekisi de zeki, ne demek istediğini şıp diye anlamış:

"Beni ölümle tehdit etme!" demiş.

Söylediği laftan alınmış.

"İnsan ölüveriyor, sen de ölüverirsin, sen de hayrını hasenâtını ölmeden evvel yap." demek istemiş.

Yaşlı yanlış, çocuk doğru söylüyor. Yaşlının kafası yanlış, delikanlınınki doğru.

Şimdi o arkadaşımız yine zengin, parayı verdiği halde yine zengin, fakirleşmiş değil ki. Ama o "Hayrı niye yaptın?" diyen adamın, o şehrin merkezinde, göbeğinde çok büyük bir arsası varmış; bir istimlaka uğramış, belediye otopark yapacakmış, hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını, değeri sıfıra inmiş. Normal fiyatla orada, yüz misli fazla edecek. Belediye o parayı verir mi, vermez, istimlak etmiş, otopark olmuş gitmiş.

Sen Allah yolundan "Zengin olacağım, kurnazlık yapacağım." diye esirgersen, Allah bu taraftan eksiltir. Sen "Allah yoluna hayır yapacağım." diye verirsen, Allah öbür taraftan daha fazlasını verir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem söylüyor:

"Vallahi! Sadakadan, zekâttan mal eksilmez. Allah kat kat fazlasını verir."

Aklı olan buna güveniyor.

es-Sikatü bi'l-ideh; "vaad-i ilâhiye güvenmek."

"Sen buna güveniyor musun?"

"Vallahi hocam, Peygamber Efendimiz söylediyse doğrudur."

Ama yutkunuyor, hâlâ güvenemiyor.

Güveneceksin! Allah'ın sözü haktır, Resûlü'nün sözü haktır. Güveneceksin! Korkma, yürü; sen de görürsün. Güvenemiyor, veremiyor, titriyor; "Hocam, çocuğum şöyle olacak, bu böyle olacak.." bir sürü hesaplar, vesaireler…

Ve'l-muâyenetü li'l-gâyeh. "Gayeyi de gözleriyle ayan beyan görmek."

O da insanın gözünü gönlünü şenlendirir.

Bir şeyler yapıyoruz, yaptığımız zaman sıkıntı ama sonunda gaye, sonuç güzel olacak. Sıkıntıyı gözümüz görmüyor, içimiz şen oluyor. Tahsil görüyoruz, geceleri sabaha kadar uyumuyoruz, "Çocuk adam olsun." diye çoluk çocuğumuza masraf yapıyoruz. Her gün işe gidiyoruz, yaz-kış demiyoruz, paltomuzu sarınıyoruz, atkımızı boynumuza doluyoruz, çizmeleri ayağımıza geçiriyoruz, "Para kazanalım, sonuç iyi olsun." diye çalışıyoruz.

Sonuç iyi olduğu zaman meşakkat insanı yıldırmıyor, gözü görmüyor, iyi şeyleri yapıyor. Uhrevî sevapların da, gayenin de, sonucun da güzel olduğunu gördü mü, gözleriyle müşahede etti mi, o zaman gönlü şen olur, gözü hoş olur, içi rahat olur; ufak tefek şeylere aldırmaz. Çok güzel.

"İnsanın içinin şenliği, güzelliği bu dört şeydendir." diye dört şey saymış. Dördü de güzel:

Yaptığın şeyin gerçekten sevap olduğunu ayan beyan bileceksin, onu yapacaksın. İyi insanlarla dostluk edeceksin. Allah'ın vaadine güveneceksin. Müsterih olacaksın, yürüyeceksin.

Dağıstan'dan iki misafirim vardı; çocuk, genç ama bir yerden kendisine himmet geliyor:

"Çok acı bir haber geldi. Otel odasında perişan oldum. Yanımda sanki birisi elimi tuttu, okşadı; 'Bu üzülecek şey değil, Allah sana yardım edecek.' dedi. Ben hata ettim, uyuyan arkadaşıma seslendim; 'Kalk, bak bu adam benim elimi tutuyor, teselli ediyor.' diye. Tabi o elini çekti, gitti, kayboldu." diyor.

Hata etti, uyandırmasaydı konuşma, ahbaplık daha devam edecekti.

Allah yardım ediyor. İyi oldu mu, Allah kullarına yardım ediyor. Ama bu şahsa yardım nereden geliyor?

Demiş ki;

"Yâ Rabbi! Sen benim kalbimi Yahyâ aleyhisselam'ın kalbi gibi tertemiz kalp eyle."

Allah'tan temiz kalp istiyor, iyi kulluk etmek için iyilik istiyor; Allah da yardım ediyor. İyi niyetli olduğundan yardım ediyor.

Semi'tü Ebe'l-Kâsımi, İbrâhîme'bne Muhammedi'bni Mahmeveyhi en-Nasrâbâziyye yekûlü: Semi'tü Ebâ Muhammedin Abderrahmâni'bni Muhammedi'bni İdrîse, el-Hanzaliyyi'r-Râziyye, yekûlü: Semi'tü Aliyye'bne Abdirrahmâni'z-Zâhide, yekûlü: Kâle Ahmedu'bnü Âsımini'l-Antâkiyyü.

"Bu adamların rivayetiyle müellife kadar gelen rivayetle, Ahmed b. Âsım-ı Antâkî hazretleri demiş ki."

Enfau'l-akli mâ arrafeke nieme'llâhi Teâlâ aleyke ve eâneke alâ şükrihâ ve kâme bi-hilâfi'l- hevâ.

İnsanların aklı var değil mi?

Aklı hepimiz seviyoruz, akıllı olmayı istiyoruz. Birisini sevdiğimiz zaman, "akıllı adam" diyoruz ve kendimiz de akıllı olmaya çalışıyoruz. Akıllı olmak iyi bir şey, hepimizin istediği bir şey. Herkesin de bir aklı var.

Dünyada yaşayan herkesin bir aklı var. Kumarhanede masanın başına oturup da oraya para basanların da, top oynayanların da, piyango bileti alanların da, hacca, umreye gidenlerin de, hırsızlık yapanın da, rüşvet yiyenin de bir aklı mantığı var.

"Ne yapayım, bu kadar maaşla geçinilmiyor; devlet az maaş veriyor, elbette rüşvet yiyeceğim." diyor; bir mantık ileri sürüyor.

Herkesin bir aklı var ama her akıl kıymetli değil. Akıl nasıl olacak; onu tarif ediyor.

Enfau'l-akli. "En faydalı olan akıl, aklın en faydalısı."

Herkesin bir aklı var ama herkes kârda değil, herkes hayatını güzel süremiyor, herkes başarılı insan olamıyor, herkes Allah'ın sevdiği noktaya gelemiyor. Kimisi hapiste çürüyor, kimisi ömrünü çürütüyor, kimisi vücudunu çürütüyor, kimisi âhiretini mahvediyor.

Ahmed b. Âsımini'l-Antâkî hazretleri; en iyi,en faydalı akıl hangisi; tarif ediyor.

Mâ arrafeke nieme'llâhi teâlâ aleyke. "Allah'ın sana vermiş olduğu, senin üzerindeki nimetlerini sana bildiren akıl." Ve eâneke alâ şükrihâ. "Ve bu nimetlerin şükrünü yapmakta sana yardımcı olan akıl."

Allah'ın nimetlerini sana hatırlatıp bildiren, bu nimetlerin şükrünün ödenmesinde sana yardımcı olan akıl.

Ve kâme bi-hilâfi'l-hevâ. "Hevâ-i nefsin karşısına dikilen akıl."

Faydalı akıl bu.

Neden?

İnsan bunu yaparsa cenneti bulur da ondan. Dünyada evliyâ olur, âhirette de cennete gider.

Bunu yapmazsa ne olur?

Dünyada da âhirette perişan olur.

Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi var; oradan bu sözün güzelliği daha iyi ölçülebilir. Peygamber Efendimiz şöyle diyor:

el-Keyyisü.

Zeki insan kimdir?

Men dâne nefsehû ve amile limâ ba'del-mevt. "Nefsini zapt u rapt altına alıp da âhirete hazırlanandır."

Ve'l-ahmaku.

Aptal adam kimdir?

Men etbaa nefsehû hevâhâ. "Nefsini, hevasının peşine takıp sürükleten." Ve temennâ ale'llâhi'l-emâniyyeh. "Allah'tan da ümit eden, 'Allah bana şunu verir, bunu verir, Gafûr'dur, Rahîm'dir.' diyendir."

Akıllı kim?

Âhirete hazırlanan, nefsinin karşısına çıkıp, nefsine uymayan.

Ahmak kim?

Nefsine uyup da Allah'tan bekleyen, bekle ki gele, bekle ki ola..

Bu hadîs-i şerîfi hatırladıktan sonra bu sözü daha iyi anlarız.

En faydalı akıl hangisidir?

"Allah'ın senin üzerindeki nimetlerini sana bildiren, o nimetlerin şükrünü, edasını yapmakta sana yardımcı olan ve nefsin hevasının karşısına dikilen akıldır."

"Nefsinin hevası" ne demek?

İnsanın içinden bir şey geliyor; içinde nefsi var. Hepimizin içinde nefs-i emmâremiz var, nefis var. Terbiye edilirse gelişiyor, mutmainne oluyor.

Nefis, "hevâ-i nefs" dediğimiz arzuları, istekleri bize içimize doğdurtuyor, içimizden söylüyor.

Ne istiyorsun bugün?

"Allahım bugün hiç bir iş yapmak istemiyorum."

Ne olacak?

"Yan gelip yatacağım."

Elini şöyle koyuyor, ayaklarını dikiyor, niye?

"Canım çalışmak istemiyor." diyor.

Bak, nefsinin hevası o gün ona çalışmak istetmiyor.

"Vallahi bugün futbola gideceğim."

Niye?

"Canım futbol oynamak istiyor."

İnsanın içinden gelen duygular, istekler var:

"Canım şunu çekti, şunu yapmak istiyorum."

İyi şeyler var, kötü şeyler var, daha kötü şeyler var. Günahlar var; günahların daha kötüsü var.

"Hemen canım istiyor ki kalkayım şu adamın kafasını kırayım."

Aman, dur! Ne yapıyorsun? Bunu yaparsan felaket tabi. Nefis insana neler söyletir, neler istetir.

Bunların adı nedir?

Hevâ-i nefs; nefsin hevesleri, istekleri, içinden gelen arzuları. İnsan bunun karşısına çıkacak. Çünkü nefis, insana kontrolsüz şeyler teklif eder.

Kontrol nereden?

Akıldandır. Akıl kontrol eder.

Birisi geldi bana bir şeyler söylüyor. Biz hocayız ya çok enteresan şeylerle karşılaşıyoruz.

"Hocam, bazen içime öyle bir intihar etmek arzusu düşüyor ki burnumda buram buram tütüyor, canım çok istiyor; kendimi öldürmek istiyorum." diyor.

Anlayabiliyor musunuz?

İnsan ölmek istemez, ölümden korkar da, hastalık tabi. "Canım çok istiyor." diyor.

"Aman, sen şu şu zikirleri yap, yalnız durma, abdestsiz gezme. Bunları şeytan yapıyor. Sakın sen o içinden gelen sese, söze tâbi olma!" dedim.

İçinden hevâsı, hevâ-i nefsi bak neler istetiyor, intiharı istetiyor. İnsan intihar etti mi ebediyen cehenneme gider. İntiharı istetir, zinayı istetir, kumarı istetir, eğlenceyi istetir, her şeyi istetir. Nefis bu.

Bunu kim kontrol edecek?

Akıl kontrol edecek.

Akıl kontrol edecek ama nasıl bir akıl kontrol edecek?

Şeriate bağlı bir akıl kontrol edecek. Şeriate bağlı olmazsa git bir Amerikalı'ya sor, git bir İngiliz'e sor, hadi bakalım ne diyecek?

Bir psikiyatri profesörü vardı. Bizim gençler bunalıma düşüyorlar. Delikanlı 18 yaşına geliyor, 20 yaşına geliyor. Delikanlı bir müslüman çocuk. Anası babası dindar, müslüman.

Delikanlı, ne demek?

Deli kan.

Bu çocuk niye deli oluyor?

Akıllı da niye deli oluyor?

Bulüğ çağına erdiği için içinde çeşitli arzular beliriyor, evlenmek arzusu beliriyor. Kızda da oluyor, erkekte de oluyor. Evlenmek arzusu beliriyor. Çeşitli arzular var. Deli kan; kanı cıvıl cıvıl kaynıyor, yerinde duramıyor.

Tabi haram, günah, harama bakılmaz, günaha varılmaz; kendisini tutuyor. Tutunca tabi sıkıntılar başlıyor; kolay değil.

Büluğ çağının problemleri vardır; kızlar için de problemleri vardır, erkekler için de problemleri vardır.

Kız durup dururken ağlamaya başlar.

"Kızım ne oldu, niye ağlıyorsun?"

"Bilmem, ağlıyorum."

Neden?

Çalkantılı bir çağ.

"Niye ağlıyorsun kızım, işte yemeğini yedin, karnın tok, sırtın pek, ev kaloriferli, her şey var."

Ağlıyor, problemli!

Psikiyatriste gidiyorlar; adamın dinden imandan nasibi yok, Allah'tan korkusu yok, utanması yok. Flörtü tavsiye ediyor. "Flört et, geçer." diyor.

"Ya ben günahtan kaçıyorum, bu hastalığa ondan düştüm. O zaman ben sana hiç gelmezdim. Bu hastalığa düşmemin sebebi günaha düşmemek, haram işlememek; Allah yasaklamış."

Doğru düzgün bir doktorsan, çare olarak onu görüyorsan hiç olmazsa; "Evladım, bir an önce evlen. Evliliğini geciktirme, şöyle güzel bir müslüman mütedeyyin hanımla evlen, yuva kur." de.

Peygamber Efendimiz oruç tutmayı tavsiye etmiş, abdestli gezmek var, zikir var, vesaire var da, ne tavsiye ediyor?

Günahı tavsiye ediyor.

İngiliz'e sorarsan başka şey tavsiye eder; Amerikalı'ya sorarsan başka şey tavsiye eder.

Bunların akılları var mı?

Var ama İngiliz aklı, dinsiz aklı, imansız aklı, münafık aklı, cahil aklı.

Aklın hayırlısı nedir?

Şeriatin ahkâmını bilen ve ona göre insana yol gösteren akıldır.

Burada ne diyor?

Enfau'l-akl. "Aklın en faydalısı, en güzeli; sana Allah'ın nimetlerini bildiren ve onların şükrünü yapmaya yardımcı olan, sevk eden akıldır."

Allah'ın üzerimizdeki nimetleri nelerdir?

Allah'ın nimetlerini saymakla bitiremeyiz. En büyük nimeti, müslüman olmamızdır. Müslümanız ya, lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah diyoruz ya, bu öyle büyük bir nimet ki...

Buna sahip olmayan insanları tanıyorum; Japon tanıyorum, Çinli tanıyorum, Avrupalı tanıyorum; yerli malı dinsizleri, sonradan olma dinsizleri, anadan doğma dinsizleri tanıyorum.

Hepsini gördük; profesörünü tanıyoruz, talebesini tanıyoruz, hepsini biliyoruz. En büyük nimet; mü'min olmak!

Sen candan inanabiliyor musun? Namazını kılabiliyor musun? Allah'ın varlığına, birliğine kalbinden tam mutmain misin?

Bu çok büyük bir nimet. Müslüman olmak, çok büyük bir nimet. Bundan büyük nimet olmaz!

Ondan sonra sıhhat nimeti var, akıllı olmak nimeti var. Deli değiliz, akıllıyız ki zincire bağlamıyorlar, hastaneye tıkmıyorlar, iğneyi basmıyorlar. Elhamdülillah aklımız yerinde, sıhhatimiz yerinde.

Elhamdüllilah memleketimiz, şehrimiz huzur içinde. Doğu Anadolu'dakileri düşünüyoruz; mesela köyden köye gidemiyor. Akşam vaktinde gelsin, böyle bir yatsı namazında bir yerde vaaz dinlesin de, ondan sonra öteki köye minibüse binsin de gitsin, gidebilir mi?

Gidemez elbette. Bu bizde, burada bir nimet işte. Huzur içinde, her tarafta ışıklar yanıyor, istediğimiz yere gidiyoruz. Fırınlarda ekmekler var çeşit çeşit, pastanelerde çeşit çeşit gıdalar var, gezilecek yerler, ilim meclisleri var, okunacak kitaplar var, çeşit çeşit nimetler…

Nimetleri bilirsen nimetlerin şükrünü eda edersen Allah seviyor.

"Bu nimetleri Allah bana nasip etmiş, çok şükür elhamdülillah!"

Şükretmeyi Allah seviyor. Şükredenin nimetini arttırıyor. Şükrettikçe, "Çok şükür." dedikçe nimet fazlalaşıyor.

Onun için nimetleri bildiren akıl ve o nimetlerin şükrünü de yaptırmaya, yapmaya yardımcı olan akıl, en iyi akıl!

Nimetlerin şükrü nedir?

Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz'in tarifi çok güzel:

"Allah'ın nimetlerini yiyip de ona isyan etmemektir."

Şükür bu. Hem Allah'ın nimetini ye iç...

Bu akşam sofrada neler vardı? "Kaymaklı kadayıf, baklava, etli sütlü, tatlı tuzlu, börek çörek, kebab, dolma, sarma vardı."

Yedin, sonra?

"Şimdi kalkıp boğazda içmeye, eğlenmeye gidiyoruz."

Utanmıyor musun ya? Şimdi Allah'ın nimetlerini yedin, ondan sonra kalk, öbür tarafta isyana git.

Şükür nedir?

Allah'ın nimetlerini yiyip de ona âsi olma durumuna düşmemektir. Şükür odur.

Tabi ibadetini yapacak, hayrını hasenâtını yapacak. Allah para vermişse parasından fukaraya yardımcı olacak. Allah'ın emrettiği hizmetleri insanlara götürecek. Zekâtını verecek, sadakasını verecek.

Bir de, kâme bi-hilâfi'l-hevâ; hevâ-i nefsin karşısında sağlam duracak. Akıl ona yardım edecek; "Aman, nefsin arzularına dizgin vur, hevâ-i nefsine uyma, tâbi olma!" diyecek ve yaptıracak.

Hevâ-i nefse uymamak; tasavvuf bu. Tasavvufun en önemli işlerinden birisi bu.

Çünkü müslümanların çoğu, günah işleyen insanların çoğu, günahı bilmediğinden, cahillikten yapıyor değil. Biliyor ama nefsine hakim olamadığından yapıyor; bile bile yapıyor, utana utana yapıyor. Sonra pişman da oluyor.

Bilerek yapıyor, neden?

Kendisini tutamıyor. O fena işte! Hem kötülüğün kötülük olduğunu bilmek hem de yine kendisini tutamayıp o kötülüğü yapmak. O çok fena! Biliyorsun, bir işe yaramıyor; yine kötülüğü yapıyorsun.

Ne olması lazım?

İnsanın nefsini yenecek bir güce, kuvvete sahip olması lazım.

Bu nasıl olur? İnsanın nefsini yenmesi, yenecek bir kuvvete sahip olması nasıl olur?

Çok önemli bir şey. Birçok kimse bu hastalıktan muzdariptir. Sizin içinizde de öyledir, dışarıdakilerde de öyledir. Birçok insan bu sıkıntıdadır.

"Hocam günahı biliyorum ama yine yapıyorum. Günah olduğunu biliyorum, yapmamam gerektiğini düşünüyorum; şeytan beni aldatıyor, nefsim beni aldatıyor, yine yapıyorum."

Kuvvetli olmak lazım. Yenilmemek lazım.

Bu nasıl olur?

Tasavvufî eğitimle olur. Tasavvuf onun için gerekli. Bilmek yetmiyor; bildiğini uygulayabilecek bir hâle gelmek gerekiyor. Tasavvufun ilaçlarını kullanmak, tavsiyelerine uymak gerekiyor. O zaman insan nefsini yenebilir. Allah'ın lütfuyla, yardımıyla oluyor. Allah'ın yardımını yanına alıp o zaman nefsini yenebilir, o zaman doğru yolda gidebilir.

Onun için tasavvufî emirlere sımsıkı sarılmak lazım.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah, bu öğrendiğimiz bilgileri tatbik etmeyi nasip etsin. Allah, bizi nefsini yenenlerden, İslâm ile terbiye olmuş, aklının gösterdiği yolda, Allah'ın nimetlerini bilip şükrünü eda edip yürüyenlerden eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmaya muvaffak eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı