M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Lütfen Beni de Sivriltmeyin

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!

Çok değerli kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ikramı, ihsanı, lütfu, rızası dünyada âhirette üzerinize olsun. Allahu Tealâ hazretleri, sevdiği razı olduğu kullar zümresine cümlenizi dâhil eylesin.

Bizlere sırf kereminden bahşetmiş olduğu sonsuz, sayılamayacak kadar geniş, zahirî ve batınî nimetlerinden dolayı Rabbimiz'e, Yaradanımız'a sonsuz hamd ü senâlar ederim. Onun varlığını birliğini, ikrar ve ilan ederim. Hepimizin O'nun kulu olduğumuzu, O'na kullukla görevli olduğumuzu, hayatımızın asıl işinin bu olduğunu ihtar ve ihbar ederim.

O'nun; "Kullar şaşkın yolda kalmasınlar, mütehayyir olmasınlar, gerçekleri bulamama durumuna düşmesinler, dalâlette kalmasınlar, yanlış işler yapmasınlar." diye, âlemlere rahmet olarak gönderdiği; hakikatlerin habercisi, Allah'ın elçisi, peygamberlerin serveri, insanların en şereflisi, rehberimiz, serverimiz, önderimiz, her şeyimiz Muhammed-i Mustafâ'sına sonsuz salât u selâm olsun. Ve onun âline, ashâbına, kıyamete kadar yolunda yürüyen ahbâbına ve etbâına da salât u selam olsun. Allahu Tealâ cümlesini rahmetine gark eylesin. Mânevî derecelerini âlâ eylesin, mânevî ikramlarını ziyade eylesin.

Aziz kardeşlerim!

"Hayat" denilen bir olayın içinde zaman boyu sürüklenip gidiyoruz. Bu olayın mânasını değerlendirmek lazım, anlamak lazım.

Nedir hayat?

Hiç kimsenin itiraz etmeden, etmeye mecali olmadan itiraf edeceği bir büyük gerçek var ki, -mü'min kâfir her insan üzerinde ittifak etmiştir- bu hayat devamlı değil! En büyük gerçek bu! Bütün insanların ittifak ettiği en büyük gerçek bu: Hayat devamlı değil!

Hayat bir sürüklenme, bir hareket, bir oluşma, gelişme, yıpranma, küçülme ve yok olma. Fâni, fâni bir hayat. Şu anda ne kadar güçlü kuvvetli olsak, ne kadar şen olsak, ne kadar maddî imkanlara sahip olsak da biliyoruz ki biz de fâniyiz. Biz de göçeceğiz, biz de gideceğiz. Biz de burada kalıcı değiliz.

Şu anda içinde olduğumuz nimetler bile elimizde bâkî değil. Onlar da geçici. Gören gözlerimiz görmemeye başlayacak, tutan ellerimiz titremeye başlayacak, yürüyen ayaklarımız yürüyemez duruma gelecek.

Allah ne kadar ömür nasip etmişse yaşadıktan sonra siz de göçeceksiniz. Genç de olsak yaşlı da olsak er geç hepimiz göçeceğiz.

Bundan şu büyük düşünceye geliyoruz:

Hayat ne kadar güzel olsa da, fâni dünya ne kadar müzeyyen olsa da bu fâni hayatı, bu geçici devreyi bırakacağız.

Bu devreyi acaba sonunda pişman olmayacak şekilde nasıl geçirmeliyiz? Bu fâniliğin çaresi yok mu? Ne yapmamız lazım? Hayatı nasıl sürmeliyiz? Yaptıklarımız doğru mu yanlış mı? Nasıl hareket etmemiz gerekiyor?

En önemli mesele bu! Çünkü bu devre bitecek, bu zaman sona erecek. Bir imtihan devresi gibi, "Kâğıdı kalemi bırak!" diyecekler, bitecek.

Onun için ölüme mantık bakımından, tecrübeler bakımından en uzak noktada bulunan gençlerin bile düşünmesi lazım.

Yaşlı daha yakındır da genç uzaktır; yaşlanacak, seneler geçecek, altmışlar, yetmişler, seksenler... Ondan sonra "Herhalde ölürüm." diye düşünebilir.

Fakat bu soruyu en çok sizin düşünmeniz lazım. Çünkü yetmiş yaşında, seksen yaşında düşündükten sonra iş işten geçmiş oluyor. Madem ki işin başındasınız, madem ki gözünüzün önünde geniş bir ufuk var; o halde ilk önce sizin düşünmeniz lazım.

Yaşlı, bir ömür sürdükten sonra pişmanlıkla düşünüyor, siz bir ümitle düşüneceksiniz. Hayatınıza yön vereceksiniz, hayatınızı tanzim edeceksiniz.

O bakımdan bu konuyu, bu fikirleri en çok sizin düşünmeniz ve bunun doğru cevabını bulmak hususunda en çok sizin gayret göstermeniz lazım. Sizin yaşadığınız bu altın çağı, bu düşünceleri düşünmeden gafletle geçirmişlere de pişmanlık ve tevbeden başka bir çare kalmıyor. Belki geride kalanlara kendisinin acı tecrübesini anlatmak; "Ben yapmadım, ben hata ettim siz etmeyin; ben fırsatı kaçırdım siz kaçırmayın!" demek düşebilir.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Tüm peygamberlerin, tüm mü'min-i kâmillerin, tüm evliyâullahın üzerinde en çok meşgul olduğu konu budur. Hayatın en önemli konusu budur!

Burada insan yalnız olabilir. Elhamdülillah, Allah bize bizim gibi düşünen dostlar vermiş. Bir salon dolusu arkadaşsınız; çok güzel... Ama insan yalnız da olabilir. Burada en önemli iş, en önemli vazife; bu hayatı, bu ölümü halk eden, var eden, ortaya koyan, bu sistemi çalıştıran, bu oluşumu sevk eden, hayatın her türlü faaliyetlerinin hakiki sebebi, Müsebbibü'l-esbâb, Sâhib-i kâinât, Hâlik-ı mevcûdât Allahu Teâlâ hazretlerini bulmak ve sezmektir. En mühim iş, fert veya toplum olarak en mühim işimiz bu...

En mühim mesele, Allah'ı bilmek ve bulmaktır.

Bir insan Allah'ı bulamazsa anahtarı bulamamış ki bu zindandan çıksın da kurtuluşa, hürriyete kavuşsun ve kendisini iki cihan saadetine ulaştırabilsin.

Anahtar; Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını birliğini anlayabilmek, sezebilmek, kavrayabilmek.

Var ve bize bizden yakın.

Külle yevmin hüve fî şe'n. "Devamlı oluş içinde, hareket içinde, her şey O'nun buyruğuyla oluyor."

Bunu sezmek lazım. Bu gerçeği görmek, en mühim mesele.

Allahu Teâlâ hazretleri kendisinin varlığından insanı gafil etmesin. Allah'ın varlığını anlayamamış bir insan, en cahil insandır. Üniversiteleri bitirse de, yüzlerce cilt kitap yazmış bir filozof olsa da gerçeği anlayamamıştır. Büyük gerçeği atlamıştır, küçük detayla uğraşıyordur. Hurda teferruatla uğraşıyordur, çerçöple uğraşıyordur. Samanla, kumlarla, taşlarla, çakıllarla uğraşıyordur; asıl meseleyi anlayamamıştır.

Allah'a hamd ü senâlar olsun, bize bu nimet doğuştan bahşedilmiş. Hamd u senâlar olsun, müslüman ana babadan meydana gelmişiz, müslüman bir diyardayız. Tabi olarak müslümanız, tabi olarak mü'miniz. Ailemizden çevremizden gelen baskı ile, bilgi ile, zorlama ile müslümanız. Tabi bu bir nimet.

Bir taraftan da zahmeti çekilmemiş, çilesi çekilmemiş bir fikir olduğu için, değeri kıymeti bilinmeyen bir nimet. Çilesini çekmesi lazım. İnsanın, davasının çilesini çekmesi lazım, mücadelesini vermesi lazım. Uğraşması, araması, terlemesi lazım. Yalvarması, yanması yakılması lazım. Ondan sonra bulması lazım. O kıymetini bilir. Ama küçük bir çocuğa elli bin lirayı çıkarıp verirseniz belki yırtıp bir köşeye bile atar. Çünkü o şuurda değil, onu birden almıştır.

Allah, içinde bulunduğu eline geçmiş olan nimetlerin kıymetini doğru takdir etmeyi bizlere nasip eylesin. Cümle benî Âdeme nasip eylesin. Fakat biz bu tehlike ile karşı karşıyayız. Elimizdeki cevherin kıymetini bilmeme tehlikesi ile karşı karşıyayız.

İman meselesini; sıradan hakikatlerden, sıradan bilgilerden bir bilgi ile denk tutma durumuna düşebiliriz.En mühim mesele bu. Hayatın en mühim hadisesi, insanın eline anahtarı veren, ebedî saadetin anahtarını veren hadise bu. O bakımdan bunun kıymetini bilin, bunun altını tekrar tekrar çizin, bunu çerçeveye alın. Bunun hayatınızın en mühim varlığı olduğunu bilin.

Mü'min bir insanın hayatı birden coşkunlaşır, birden renklileşir, birden hadsiz hudutsuz zenginleşir. Bir kere bir mü'minin dünya üzerinde milyonlarca, yüz milyonlarca kardeşi oluverir.

İnsan Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah dediği zaman, dünyanın her yerinde adını bilmediği kardeşlere sahip oluverir. Lâ ilâhe illallah sözü, birden bir milyar kardeşe sahip eder. Eşhedü en Lâ ilâhe illallah sözü, insanı bir milyar kardeşe sahip eder. Bir milyar gönülden dosta sahip eder. Bir milyar kendisiyle birlikte, kendisi için omuz omuza çarpışacak hakiki dosta sahip eder. Düşmanlarının karşısında yanında yer alabilecek hakiki destekçilere, yardımcılara sahip kılar. Birden, insanın önüne dünyanın ve âhiretin saadetinin kapılarını açar. Birden!

İnsan, hem dünyada hem âhirette imanla, İslâm'la mutlu olur. Dünyada da İslâm'la mutlu olur. Evliyâullahtan, mutasavvıflardan bir tanesi -mütebessim, müstehzî, tepeden bakarak- diyor ki;

"Şu ülkeleri birbirinden koparmak için çarpışan hükümdarlar, birbirleriyle ordularını tokuşturarak dövüşen, vuruşan; diyarları elde etmek için, fethetmek için, vergilerine, hazinelerine sahip olmak için çarpışan şu insanlar, şu bizim içinde bulunduğumuz kıymetlerin, nimetlerin farkına varsalar onları bizim elimizden almak için o orduları bizim üstümüze sevk ederlerdi!" diyor.

Bir velînin sahip olduğu bir lezzet, bir nimet, bir izzet, bir saadet, bir mutluluk başka hiçbir şeyle ölçülemez! Bir mü'min-i kâmilin küçücük hücresinde, kendi iç âleminin zenginliği içinde sahip olduğu mutluluğu başka hiçbir şeyde elde etmek mümkün değildir. Bu mutluluğu Amerikalı bilmez, bu mutluluğu milyarderler bilmez.

İntihar ederler. Arabasını uçurumdan aşağı sürer, intihar eder. O kadar parası vardır ama onun için hayat boştur. Çünkü elinde bizdeki nimet yoktur. Benim mü'min kardeşim, kuru ekmeği tuza banar, yine mutlu yaşar.

Geçen gün evliyâullahtan birisinin hayatını okumuştum:

Hâris b. Esed el-Muhâsibî kaddesallahu sırrahulaziz, Cüneyd-i Bağdadî'nin evinin önünden geçiyormuş.

Cüneyt diyor ki;

"Yâ ammî! Ey amcacığım, -babası yaşında olduğu için babasının kardeşi yerine koyuyor- hanemize teşrif etmez misin? Yüzünde açlık eseri görüyorum, benzin sararmış, dizlerin titriyor, gözlerin çukura kaçmış sana bir şeyler ikram etmek istiyorum!"

"Yapabilir misin?"

"Yaparım."

"Peki, geleyim." diyor.

İçeri giriyor. Cüneyd-i Bağdadî de amcasının evine gidiyor. "Amcamın evinde nimetler fazladır; çeşitler, yiyecekler, içecekler fazladır." diye oraya gidiyor. Oradan kucaklayıp bir şeyler getiriyor. Türlü leziz nimetleri misafirine ikram edecek.

Hâris b. Esed el-Muhâsibî, bir lokma alıyor; çiğniyor çiğniyor, ondan sonra sofradan kalkıp gidiyor, yutamıyor.

Ertesi gün tekrar karşılaştıkları zaman, -Cüneyd-i Bağdadî de istikbâlin mânevî sultanlarından, o da muhteşem bir kimse tabi ama- diyor ki;

"Yâ ammî! Ey amcacığım, ey büyüğüm! Dün bizi davetimizi kabul etmekle sürura gark ettiniz, sevindirdiniz ama soframızdan bir şey söylemeden kalkıp gitmekle kederlere boğdunuz."

"Evlât!" diyor. "Allah bana, helâl olmayan lokmayı teşhis etme duygusu verdi. Helâl olmadı mı lokmayı yerken tarif edilmez bir çirkin koku duyuyorum. Amcandan getirdiğin o lokmayı yediğim zaman o kokudan çiğneyemedim, yiyemedim, dışarıya çıktım. Onu da dışarıya attım. Yemeden gittim." diyor.

Cüneyt diyor ki;

"O halde hanemizdeki şeylerden -katık da yok ama- sana ikram edeyim!"

"Et bakalım!" diyor.

Önüne kuru ekmek koymuş. Kuru ekmeği yiyor; mutlu.

"Evlât! Bundan sonra birisine bir ikramda bulunacaksan böyle ikramda bulun!" diyor.

Bir velî; kuru ekmekte, baklavalarda böreklerde bulunmayan lezzeti alıyor, çünkü helâl lokmadır.

Onların hayatlarının, yaşadıkları zevklerin tarifi mümkün değil! Allah o gerçek imanı tattırsın, o gerçek imanı yaşamayı nasip etsin. Çünkü o bize, sadece bir tadımlık lazım değil, ömür boyu lazım! Ömür boyu biz de o imana sahip olmalıyız. Bu iman kitaplarda kalmamalı; yirminci yüzyılda da, yirmi birinci yüzyılda da, yirmi beşinci yüzyılda da her mü'min o lezzetle yaşamalı.

Muhterem kardeşlerim!

Bir mü'minin zihninde, tüm hareketlerine hâkim olan en önemli duygu, hakka bağlılık duygusudur, hak sevgisidir. Sizde de bu olsun! En önemli duygu budur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri;

"Nereye ait olursa olsun, hangi cephede bulunursa bulunsun, hakla beraber ol!" diyor.

Kur'ân-ı Kerîm'de buyruluyor ki;

"Senin bizzat kendinin de aleyhinde olsa, anne ve babanın aleyhinde bile olsa, akrabalarının aleyhinde bile olsa haktan, hakikatten, adâletten ayrılma!"

Bu temel düşünce, hakka bağlılık, hakka riayet, hakkı aramak, hakkı desteklemek, hakla beraber olmak, müslümanın en önemli duygusudur. Hep duymuşsunuzdur; müslümanın cemaatle beraber olması tavsiye edilir. Cemaatten ayrılmaması tavsiye edilir. Fakat çok kimsenin bilmediği bir şeyi söyleyeyim:

Toplulukla beraber olmak, cemaatten ayrılmamak, tefrikaya düşmemek kalabalıkla beraber olmak demek değildir, hakla beraber olmaktır! Hakikatle beraber olmaktır, tek başına olsa bile! Bir kişi bile olsa hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş, ayrılmış olan tefrikadadır. Yüz binlerce de olsa, milyonlarca da olsa, milyarlarca da olsa tefrikadadır. Bunu bilin.

Bunun delillerini size âyetlerle hadislerle söyleyebilirim. İnsanın hakla olması, birlik ve beraberliktir; batılla olması tefrikadır. Amerika tefrikadadır, Rusya tefrikadadır; dünya üzerinde dört milyar insan tefrikadadır. Hakla beraber olan cemaattir. Koca bir şehirde hakikati bilen, gören, yaşayan ve tutan insan o, odur cemaat! Koca şehir ahalisinin ondan gayrı bütün fertleri, hepsi aynı şeyleri düşünseler bile hepsi tefrikadadır. Bu gerçeği iyi bilin!

İbrahim aleyhisselam putlara tapmadı, Allah'ın varlığını kabul etti; o cemaattir. İbrahim aleyhisselam'ın yaşadığı şehrin bütün ahalisi, akrabaları, babası, amcası, -bilmem ne ise artık- o Âzer denilen şahıs hepsi tefrikadadır.

Onun için asıl vazifemiz, hakkı bilmek ve hakla beraber olmaktır. Tek başımıza olabiliriz. Babamız karşı olabilir.

Babası şartname yazmış -Ankara'da gördüm, hayret ettim.- Babası oğluna şartname yazmış, diyor ki;

"Bir nüshası sende kalacak; fotokopisini aldım, bir nüshasını da ben cebimde taşıyorum." diyor.

Noterden protesto çeker gibi adam kendi el yazısıyla oğluna protesto çekmiş; "Şu, şu, şu şartlara uyacaksın!" diyor.

Şartlardan birisi ne?

"Kravat takacaksın!" diyor.

Diyen kim?

Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu biri. Başına çalınsın senin diploman! "Kravat takacaksın!" diyor. "Sakalını keseceksin!" diyor. "Konferanslara toplantılara gitmeyeceksin!" diyor.

Biz bu konferansları neden veriyoruz? Benim sizden ne üstünlüğüm var, ne farkım var?

Allah'ın huzurunda insanlar tarağın dişleri gibi birbirine eşit. Kimsenin kimseden bir şey beklediği yok. Benim hiçbirinizden bir şey beklediğim yok! Sizin hiçbirinizin de bizden bir şey beklediği yoktur, olmamalıdır. Kul kula muhtaç olmamalıdır.

İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în . "Biz ancak Allah'a ibadet ederiz, ancak Allah'tan isteriz."

Kimseden bir şey istediğimiz yok! Ne yardım, ne destek, ne para, ne pul, ne gülücük, ne tebessüm, ne şu ne bu. Bizi Allah sevsin kâfi!

İnsan tek başına olabilir. Hakkı sevmeyi öğrenin. Hakla beraber olmanın zevkini tadın, onunla beraber olmayı öğrenin. Bir insan bu hayatta bu ölçüyü alamazsa onu çok aldatırlar. Bu ölçüyü alamamış insanı çok aldatırlar, çok kandırırlar.

Tabi hakla beraber olmak için hakkın ne olduğunu bilmek lazım. Bâtıllar o kadar boyalı ki, bâtıllar o kadar yaldızlı ki, bâtıllar o kadar destekli ki, bâtılların reklamcısı o kadar çok ki, bâtılların kabul ettirilmesi için tuzaklar o kadar fazla ki, bu tuzakların hepsinden geçip de o ilerideki güzel hakikate, o gerçeğe ulaşmak çok zor!

Dünya üzerinde ne kadar kafa varsa, insan varsa, beyin varsa o kadar hayat felsefesi var. Her birisi bir yol tutturmuş.

Hangisi gerçek?

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

İlk önce gerçeğin tespit edilmesi gerekiyor, hakkın tespit edilmesi gerekiyor. Bunu da çok net olarak söyleyeyim ki, -üniversite profesörü olarak söylüyorum- Allah'ın sevdiği kul olmayınca Allah göstermez. Doğru yolu insana Allah gösterir.

Onun için;

İhdine's-sırâta'l-müstakîm diye Allah'tan istiyoruz. Başkası gösteremez. Allah nasip etmezse o yol açılmaz. Peygamber Efendimiz'in amcasına açılmadı. Peygamber Efendimiz'i seven, bakan, büyüten, müşrikler ona zulmetmek istediği zaman göğüs geren insana açılmadı.

Neden?

Va'llâhu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn.

Bir kere, Allah zalimlere hidayet vermiyor; bunu bilin!

Muhterem kardeşlerim!

Allah fasıklara hidayet vermiyor; bunu bilin! Allah kâfirlere hidâyet vermiyor; bunu bilin!

"Ben kâfir miyim?"

Bir aşikâr küfür var, bir gizli küfür var. Bir aşikâr şirk var, müşriklik var; bir de şirk-i hafî var, gizlisi var. İnsanın tüyleri diken diken olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki

"Bir insanın cevr-ü cefâdan, zulümden bir şeyi sevmesi şirktir!"

Neden?

Allah buna "cevr u cefâ" demiş; o yine seviyor. Allah'ın hükmünün karşısına başka bir hükmü, başka bir ahkâmı denk tutuyor; şirktir.

Allah''n her şeyi adalettir Allah'ın adalet olarak el kesmesi de, kafa kesmesi de, şeriatin verdiği cezalar da her şey adalettir, her şey faydadır, her şey güzeldir. Allah'ın adalet olarak gösterdiği bir şeye buğz etmesi de şirktir.

Allah sevgisinden başka sevgisi olmayacak.Allah'ın sevdiği şeyi sevecek, Allah'ın sevmediği şeyi sevmeyecek şirkten kurtulmak için, gerçek müslüman olmak için. Kâfirlikten, şirkten kurtulmayınca insan hidayete eremiyor.

Onun için milyarlarca insan görüyorsun; adı müslüman, kafa kâğıdında müslüman yazılı ama gönlü müslüman değil; gönlü kâfir, gönlü münkir, gönlü müşrik.

Bu sebepten dolayı tasavvuf, mârifetullahı elde etme yolu; insanın yemekten içmekten, havadan sudan, sıhhatten, hürriyetten, her şeyden önce gelen gıdasıdır. İlk iş budur. Kişi Allah'ın sevdiği kul olacak, Allah'ı seven kul olacak ki Allah ona hidayetin kapısını açsın, Allah ona doğru yolu göstersin. Göstermez, göstermemiş.

İznik Konsülü'nde yüzlerce insan toplanmış, bâtıl kararlar alınmış. Şimdi dünyanın her yerinde gerçekleri bulmak için yüzlerce meclis toplanıyor, doğruyu bulabiliyorlar mı?

Bulamazlar! Hıristiyanlığın koca papalık müessesesi var. Yahudilerin koca hahamlık teşkilatları var, dünyanın her yerine hâkim.

Gerçekleri görebiliyorlar mı?

Göremezler. Allah zalime hidayet etmez, Allah fasıka hidayet etmez, Allah kâfire hidayet etmez!

Kul, edepli olacak. Kul, Allah'ı seven kul olacak. Kul, Allah'a bağlanan kul olacak. Kul, Allah'a teslim olan kul olacak.

Müslüman ne demek?

"Kendisini Allah'a teslim etmiş olan kul" demek.

Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerîmede;

Kâleti'l-a'rabü âmennâ kul lem tü'minû velâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhuli'l-îmânü fî kulûbiküm . "Bedeviler, 'Biz iman ettik.' dediler. Ey Resûlüm! Onlara söyle: Siz henüz daha iman etmediniz; 'Müslüman olduk, teslim olduk' deyin. Henüz daha iman kalbinize yerleşmedi." diyor.

Âyet-i kerîme diyor bunu. Teslim olmak ilk şarttır. Askerlik şubesine teslim olan insan yüzbaşı, binbaşı demek değildir.

Allah'a teslim olacak; ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri ona hakiki imanın lezzetini verecek, kapısını açacak, hidayetini verecek.

Neden Allah herkese hidayet vermiyor?

Hidayet tüm saadetlerin anahtarı olduğu için. Allah'ın en büyük ikramı olduğundan, Allah'ın kullara verdiği en büyük nimet olduğundan, kâfire layık görmediği için vermiyor. Münafığa vermiyor, zalime vermiyor.

Onun için ilk önce insanın zulümden, nifaktan, şirkten, serkeşlikten, edepsizlikten bir tevbe etmesi lazım; dönmesi, boynunu bükmesi, hak yola girmesi, hakka bağlanması, hakka gönül vermesi, hakka teslim olması lazım ki Allah öbür kapıları açsın; bu çok önemli!

Onun için arsa-i âlemde mülhid çok, muvahhid azdır. Şu dünya üzerinde istemediğin kadar mülhid vardır, alçak vardır, imansız vardır, kâfir vardır. Muvahhid, mü'min azdır.

Ve mâ ekserü'n-nâsi velev haraste bi-mü'minîn. "Ey Resûlüm! Ne kadar canın çekse arzu etsen de insanların çoğu mü'min olmayacaklar." diye Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber Efendimiz'e bildiriliyor.

İnsanların ekseriyeti mü'min olamıyor; bu badireyi aşamadığı için, bu imtihanı geçemediği için, bu engeli atlayamadığı için asıl noktaya ulaşamıyor.

Onun için bilin ki iman ilk önce kalbe yerleşecek, insan hakiki mü'min olacak. Hakiki mü'min olmayan insandan hiçbir hayırlı iş çıkmaz. Tesadüfen çıksa da ondan sonra öteki yaptıklarıyla beriki tesadüfî hayrı da berbat eder.

İrşad meselesi, insanların sebîl-i reşada, hak yola, doğru yola sevk edilmesi, davet edilmesi, götürülmesi için, gelmeleri için yapılan çalışmalar en önemli çalışmalardır. Ana çalışmadır, kilit çalışmadır, ön çalışmadır, baraj çalışmadır. İlk önce bu olacak, bu baraj aşılacak; ondan sonra ötekiler olacak.

"Hocam, ben bu işlere bakmadan hizmet ederim!"

Edemezsin ki!

Nâkıs insandan kâmil iş çıkmaz! Yüzüne gözüne bulaştırırsın, mahvedersin, perişan edersin, dağıtırsın, müslümanları birbirine düşürürsün.

Dünyanın öteki ülkelerinde de İslâm'ın gelişmesi için yükselmesi için yapılan çalışmalar var. Orda da aynı şikayetler. Liderlerden, mütefekkirlerden, alimlerden, fazıllardan, kâmillerden aynı şikayeti duyuyoruz. Yetişmemiş insandan, kalitesiz insandan, imanı tam, ışıl ışıl parıldamamış olan insandan bir fayda hâsıl olmuyor.

Cihada gitse, cihadı ganimet almak için yapar. Bu Afganistan çarpışmalarında -oralara gitmiş kardeşlerimiz anlattı, üzüldüm- "Adam elini kaldırıyor, lâ ilâhe illalllah diyor, 'Ben müslümanım.' diyor. Parasına tamahen bu taraftaki mücahidi öldürüyor." diyor.

"Silahını alacağım, parasını alacağım." diye masum insanı öldürüyor. Masum olduğu belli. Çünkü nâkıs! Nâkıstan mücahit filan olmaz.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

İmanı eksik olan insan, her şeyi berbat eder.

Onun için ilk işimiz; kendi kalbimizi çalışır hâle getirmektir, mamur hâle getirmektir, ışıl ışıl hâle getirmektir, iman dolu hâle getirmektir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri duasında öyle buyuruyor:

"Yâ Rabbi! Ben senden iman-ı kâmil istiyorum. Şeksiz, şüphesiz, dosdoğru, sapasağlam bir iman istiyorum. Yakîn istiyorum, sıdk istiyorum." diyor.

İnsanın kalbine en gerekli şey bu olduğu için. Kalbi, insanı yöneten uzvu, insanı yöneten komuta merkezi ışıl ışıl olmadıktan sonra, sıhhatli çalışmadıktan sonra insan güzel şey yapamaz. Sabah namazına kalkamaz, ibadetini yapamaz, oruçluyken günah işler, ticaret yaparken haram yer, yalan söyler.

Yine bir misali; -birkaç gündür kalbime bıçak gibi saplandı- size de söyleyeyim:

Muhterem kardeşlerim!

Camimize geliyor, 80 yaşını aşmış, sakallı, hacı. Hürmet ediyorum, seviyorum kendisini. Çünkü camiye namazdan önce geliyor, Kur'ân-ı Kerîm'i açıyor, okuyor.

Aferin, camiye erken gelmek sevap, Kur'an okumak sevap, sakal bırakmak sevap, hacı olmak sevap; hepsi güzel. Bayram münasebetiyle geçen gün torunu benimle bayramlaşmaya geldi.

"Ben falanca hacı efendinin torunuyum!" dedi.

İyi, güzel, maşaallah.

"Hocam!" dedi. "Dedem babama, 1950 küsur senesinde çıkarmış altı milyon lira vermiş. Babamla annem ayrı. Evde annemle ben kalıyorum. O zaman ben küçüğüm. Altı milyon vermiş, demiş ki; -zengin adam kızına diyor- 'Al bu parayı, bankaya koy; faizi ile maaş alır gibi geçin! Benden bir daha para isteme!'"

Bu adamın hacılığına ne dersiniz? Bu adamın Kur'an okumasına ne dersiniz? Bu adamın Müslümanlığına ne dersiniz?

Bu adam tam müslüman değil! Hatalı müslüman, kusurlu müslüman! Bu adamın kalbine iman girmemiş. Bu adamın okuduğu Kur'ân-ı Kerîm dudaklarından aşağı geçmemiş, hançeresinden aşağı inmemiş. Bu adam Kur'ân'a göre hareket etmiyor. Bu adam muhtaç olmadığı halde Allah'ın yasak ettiği şeyi, haramı çocuğuna yediriyor.

Hani insan çölde aç kalır, leş yer; ölmemek için bir miktar yiyebilir. Leş haram ama yiyebilir. Yasak, haram olan domuz etini yiyebilir. Mesela domuz eti konservesi var; orada aç kalınca ölmemek için açar yer. Ama muhtaç değil, ıztırar hâli yok."

"Parayı al, bankaya koy, faizini ye!" diyor.

Allah yasak etmiş, haram kılmış; "Faizle iştigal edenler bana harp ilan etmeye yol açmış demektir!" diye tehdit etmiş.

O, çocuğuna faiz yediriyor.

Onun için iman insanın içine girmediği zaman kıymeti yok.

Beğendiğiniz iyi müslümanlar, evliyâullah, çevrenizdeki salih kimseler; bunların öteki insanlardan farkı nedir?

Öteki insanlardan bunların farkı, hareketlerine hâkim olan kalplerinin ışıl ışıl olmasıdır, pırıl pırıl olmasıdır. O cihazın çalışmasıdır. Bazılarının kalpleri paslıdır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Demirin paslandığı gibi kalpler de paslanır."

Gacır gucur, çalışmaz. Bazılarının kalbi ölüdür. Bazılarının kalbi taş gibidir.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için en mühim işimiz, şu kalbin pasını silmektir. Şu imanı kalbimize sağlamca yerleştirmektir. Bu, İslâm'ın ruhunu kavramamızdır. Bunu kavrayamazsak bizim mücahitliğimizden bir fayda gelmez. Bizim Müslümanlığımızdan bir fayda gelmez. Bize de faydası olmaz, başka kimselere de faydası olmaz. Bunu sağlamak lazım! Bunun yolu da tasavvuftur.

Onun için tasavvuf yolundayız. Ananevî bir inatla, bir yol götürüyor değiliz; yol bu olduğu için tasavvuf yolundayız.

Bakın, Ramazan ayı geçti; hepiniz oruç tuttunuz biliyorum. Cümle cihan halkı bilir, bütün müslümanlar oruç tutar. Orucun gayesi âyet-i kerîmede nasıl anlatılıyor:

Yâ eyyühe'llezîne âmenû kütibe aleykümü's-sıyâmü kemâ kütibe ale'llezîne min kabliküm lealleküm tettekûn. "Takvâya ulaşasınız, takvâyı elde edesiniz, takvâyı öğrenesiniz, diye size oruç farz kılındı, yazıldı." buyuruyor Allah.

Maksat takvâ! Tasavvuf, iç terbiyesi. İnsanın kalbinin şu söylediğim tarzda temizlenmesi, paklanması. Bu, eski devrin bir modası değil, eskimez bir vazife, İslâm'ın ana vazifesi. İbadetlerin hedefi, gayesi.

Onun için bunu sağlayacağız. Onun için tasavvuf bir zevk mesleği değildir.

Birtakım radikal müslümanlar var, bana kızıyorlar. Ben mecmuada yazı yazıyorum. "Hâlâ mı tasavvuf?" filan gibilerden mırın kırın ediyorlar. Yanaşamıyorlar, gerçeği göremiyorlar.

Evet, halâ tasavvuf ve en çok da sana lazım! Çünkü en çok edepten, ahlâktan, iman-ı kâmilden, takvâdan uzak olan sensin. Hasta, ilacına buğz ediyor. Hasta, doktoruna buğz ediyor, kızıyor.

Öyle şey olur mu?

Bu yoldan gidersen kurtulursun.

Muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri;

İnna'llâhe yuhibbü'l-müttakîn. "Takvâ ehli kulları sever."

Allahu Teâlâ hazretleri, takvâ ehli kullarına yardım eder. Allahu Teâlâ hazretleri, takvâ ehli kullarını sıkıntılardan kurtarır. Allahu Teâlâ hazretleri, takvâ ehli kullarına hüsn-ü hâtimeler nasip eder. Allahu Teâlâ hazretleri, cennetleri takvâ ehli kulları için hazırlamıştır. Allahu Teâlâ hazretleri, takvâ ehli kullarının yanında yer alır, onları destekler, onlara yardım eder.

Bir kavim takvâ ehli olursa yardıma mazhar olur. Yardım, sayı üstünlüğünde değildir. Yardım, silah üstünlüğünde değildir. Allah silahsız da yardım eder, meleklerle de yardım eder. Takvâ ehli insanın bir duasıyla, bir bakışıyla bir zırhlı batırır Allah. Allah'ın sevgili kuluna taş, toprak, mermi, gülle, atom bombası tesir etmez. Allah, onu düşmanının elinde patlatır.

O bakımdan, en önemli gayeyi hiç atlamayın. Hizmet ediyoruz derken, detayla uğraşmayın. Ana meseleyi unutmayın.

Asıl işimiz; kendi iç eğitimimizi sağlamak, dünya ve âhiret saadetinin anahtarını elden kaçırmamaktır. Kalbimize imanı yerleştirmektir, iman-ı kâmil sahibi olmaktır, yakîn-i sâdık sahibi olmaktır. İman bakımından sıdk u sadâkat mertebesine ulaşmaktır. En önemli işlerden birisi bu.

Muhterem kardeşlerim!

Bunun ötesinde, "hakla beraber olmak için ilk önce insana iç lazım, kalp lazım" dedim. "Metodu, planı sezesiniz." diye, dönerek söylüyorum:

İlk önce insan tevbe edecek, kalbini temizleyecek. Tasavvufla içini yıkayacak, nefsini terbiye edecek, tezkiye edecek. Temiz bir içe sahip olacak.

Allahu Teâlâ hazretleri insanın zâhirine bakmaz, kalbine bakar. Allahu Teâlâ hazretlerinin nazargâhı olan kalbini, o nazara layık hâle getirecek, tamam!

İkincisi; hakkın bilinmesi için ilim lazım.

Bizim yolumuz ilim yoludur. Bizden önceki büyüklerimizin yolu da ilim yoluydu. Gerçek mutasavvıfların hayatlarını incelerseniz her birinin aynı zamanda çok büyük alim olduğunu görürsünüz.

Misal vereyim: Abdullah b. Mübarek. Çok büyük evliyâullahtan, mutasavvıf, çok büyük muhaddis. Devrinin, İslâm âleminin en büyük alimlerinden.

Haris b. Esed el-Muhâsibî. Çok eserler yazmış. Çok büyük alim, çok büyük hadisçi, çok büyük mutasavvıf. O, hani lokması çirkin koktuğu için haram lokma yemeyen insan. Her birisi fıkıhtan eser yazmıştır, kelâmdan eser yazmıştır, akaidden eser yazmıştır, ahlâktan eser yazmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'i en ince detayına kadar bilirler.

İlimsiz olmaz. İlimsiz tasavvuf da olmaz. İlimsiz tasavvuf, insanı saptırır. Şeytan, bilgisi olmayan insanı aldatır.

Me'ttehaza'llâhu veliyyen câhilâ. "Allah cahil bir kimseyi kendisine velî edinmez."

Velev ittehazehû leallemehû. "Sevdi mi, kendisine velî edindi mi öğretir, cahil bırakmaz. Allah'ın velisine cahillik yakışmaz. Yakışmadığı için öğretir. Pırıl pırıl hafıza verir, muazzam bir kabiliyet verir. Ötekilerin hepsinden daha alim olur, daha ârif olur.

Onun için bizim yolumuz ilim yoludur. İlim, insanı kurtaracak yoldur. İlim, insanı kurtaracak en önemli silahtır, en önemli vasıtadır. İlme dayanmadan, ilimden müstağnî kalarak, ilme bakmadan, ilimden ilgisini keserek, kitapları kapatarak, kütüphanenin semtine uğramadan olmaz!

Hayat devam ettiği için ilim de devamlı bir ihtiyaçtır.

"Efendim, ben yirmi yıl öğrendim, yeter!"

Hayır, yetmez!

Beşikten mezara kadar; insanın ilme ihtiyacı her an devam eder.

İslâm âleminin kaybı, koskoca imparatorluklarımızın güldür güldür yıkılması, güzelim ezanların okunduğu diyarlarımızın kâfirlerin çizmesinin altına düşmesi, hiçbir zaman kâfir diyarı olmamış olan Orta Asyaların, Kafkasyaların –büyük mutasavvıf mücahitlere rağmen- ayaklar altına gitmesi, ezilmesi, çiğnenmesi; namusların pây ü mâl olması; Kur'an'ların yırtılması, yakılması, yıkılması hep ilimle olan ilgi kesildiği için olmuştur.

Onun için bizden önceki tekkemizin büyükleri, hocalarımız, dervişlerini Teknik Üniversite'de asistan olmaya sevk etmiştir, hoca olmaya sevk etmiştir; ilim en önemli silah olduğu için...

Onun için sizin hepiniz ilâhiyatçı değilsinizdir; hukukçusunuzdur, iktisatçısınızdır, teknik elemansınızdır.Bu çeşitlilik güzel bir şey ve lazım.

İlmin her çeşidi müslüman için gereklidir. İslâm'ın, İslâm âleminin, İslâm ümmetinin her çeşit bilgiye son derece büyük ihtiyacı var.

Benim de size en büyük tavsiyem, bulunduğunuz dalda vazgeçilmez eleman olmaya çalışın. Tek eleman olmaya çalışın. En yüksek eleman olmaya çalışın. Her şeyi bilmeye çalışın. Bilmediğiniz bir şeyin kalmamasına gayret edin. Kütüphaneniz ihtisas kütüphanesi olsun. Hiçbir kimsede bulunmayan kitap sizde bulunsun. O dilde olmayan, yabancı dilde olan eserleri de kütüphanenize alın. Adam sizinle konuştuğu zaman, hayretler içinde kalsın.

"Adam Rus edebiyatını da takip etmiş, Alman edebiyatını da takip etmiş, İngiliz'i de incelemiş, Amerikalıları da incelemiş; kendi sahasıyla ilgili her şeyi biliyor!" desin.

Bu bakımdan sizi ilim yolunda çalışmaya davet ederim. Devamlı çalışmaya davet ederim, her gün çalışmaya davet ederim.

Men istevâ yevmâhü fehüve mağbûnün. "İki günü de eşit olan ziyandadır."

Biz, en dinamik toplumuz. Biz, cihanın gözleri üzerinde olan bir toplumuz. Cihanın medet umduğu bir toplumuz. Cihana medet erdirmek için Allah'ın görevlendirdiği toplumuz.

Küntüm hayra ümmetin, uhricet li'n-nâsi, te'mürûne bi'l-ma'rûfi ve tenhevne ani'l-münker . "Siz en hayırlı ümmetsiniz. İnsanoğulları için vazifeli olarak gönderildiniz. Emr-i mâruf yaparsınız, nehy-i münker eylersiniz. Allah'ın dinini yaymak hususunda olanca gayretinizi sarf edersiniz. Gerçekleri her tarafa ulaştırırsınız." diye bizim vazifemizi Kur'ân bildiriyor.

Siz kendinizi İstanbul'da veya Konya'da, filanca fakültede okuyan sade bir vatandaş olarak görmeyin. Sade bir müslüman olarak görmeyin.

Bilin ki İslâm âleminin gözü Türkiye'nin üzerindedir. Türkiye'nin müslümanlarının da ümidi sizsiniz ve biziz.

Maalesef! Dilerdik ki bizden başka insanlar, çok çok daha yüksek insanlar olsun ama sizsiniz ve biziz! Sen ve ben sahip olursak sen ve ben kaliteli olursak İslâm'a biz fayda sağlayacağız. Herkes bizden bekliyor.

Bursa'daki bir hacı kardeşimiz, Bulgaristan'da hapse düşmüş.

"Hocam, orada kaç yıldır hapiste olan bir insanla tanıştım. Hıncından hiçbir şey kaybetmemiş, Bulgarlara ateş püskürüyor. 'Bir zaman sonra Osmanlı gelecek, beni bu hapisten kurtaracak; ben onlara göstereceğim!' diyor. Hâlâ bizi bekliyor." diyor.

Bulgaristan'ın hapishanesindeki şahıs, seni bekliyor, beni bekliyor. Biz de burada futbolla meşgulüz, piknikle meşgulüz. Keyifle zevkle meşgulüz. Boğaziçi'nde Emirgân'da çay höpürdetmekle meşgulüz.

Olmaz!

Tayland'dan bana diyorlar ki;

"Hocam, bize hoca gönder!"

Ben de onlara;

"Bangladeş size yakın, Bangladeş'ten alın! Dilinizi bilir, kültürünüzü bilir, size yakın." diyorum.

"Hayır!" diyorlar. "Biz Türk istiyoruz; Türkler büyük mücahit!"

Hakikaten Bangladeş'in durumu bizimki kadar kuvvetli değil.

Dünyanın gözü üzerinde olan bir ülkede yaşıyoruz. Güya yüzde doksan dokuzu müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz ama gayemizi unutmuşuz. Allah'ın dinine hizmetle vazifeli hizmetlileri, askerleri olduğumuzu unutmuşuz muhterem kardeşlerim!

Bizim büyük görevimiz var, büyük misyonumuz var. Allah bize büyük görev yüklemiş, mühim işlerimiz var. Onların hiçbirisinden haberdar değiliz; çok yanlış. Çok büyük gaflet!

Onun için ilim öğreneceksiniz ve dünya ile ilgileneceksiniz. Ben bunun için arkadaşlarıma çok acayip şeyler söyledim.

"Türkiye dışından evlenin! Tayland'dan evlenin, Endonezya'dan evlenin, Etiyopya'dan evlenin, Sudan'dan evlenin!" dedim.

Neden?

Müslümanlar kardeş değil mi? Sen o kardeşinden nasıl haberdar olacaksın?

Dilini bilmiyorsun, kültürünü bilmiyorsun, ülkesini bilmiyorsun, gelip gitmiyorsun.

Nasıl haberdar olacaksın?

Oturduğun zaman temenniler, dilekler...

Bu birlik ve beraberlik nasıl olacak?

Kaynaşacaksın.İslam ümmeti. Sudan'lı kızı alacaksın, Sudan'lı kayınpederin olacak, Sudan'da arazin olacak. Kalkacaksın gideceksin, orada oturacaksın; orada bir koloni meydana gelecek. Oradan buraya göndereceksin.

Biz burada Sudan'lı bazı kimseleri evlendirdik. Burada okumaya gelmiş; evlendirdik.

Neden?

"Kaynaşma olsun." diye.

Pakistan'da karşılaştığım bazı kardeşlerime dedim:

"Gidin, Endonezya'daki falanca yerde, filan yerde; Malezya Federasyonu'ndaki bilmem nerede; oradan evlenin ve oralara yerleşin. Köprübaşı olun. Ben oraya gittiğim zaman yalnızlık çekmeyeyim. Oradan bize haber getirin."

İslâm kardeşliği böyle olur, İslâm ümmetliği böyle olur. Birbirinden haberdar olmayan insanlardan bir büyük iş birliği, bir büyük hamle, bir büyük sonuç getirecek iş olmaz.

Bugün maalesef tüm İslâm âlemi, emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler. Hem de kendisi takip etmez. Amerika John'la takip etmez, Smith'le takip etmez.

Kiminle takip eder?

Adı senin benim gibi olan insanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.

Onun için biz bu halkayı, bu zinciri, bu bukağıyı, boynumuza geçirilmiş, ayağımıza kolumuza geçirilmiş şeyi kırmalıyız. Bunları kırmamız lazım geliyor. İlimle olur, hareketle olur, cevvaliyetle olur, dinamizmle olur. Olağan çalışmaların üstünde çalışmayla olur. Köyünden başka yeri bilmeyen, şehrinden başka yeri bilmeyen insandan ne hayır gelecek?

Yabancı dil bilmiyor, karşı taraftan haberi yok. Onlarla uzlaşmamış, tanışmamış, iş birliği yapmamış, ticaret yapmamış.

Onun malını al, yahudinin malını alma! Müslüman kardeşinin imalatını al, Amerikalı'nınkini alma, Avrupalı'nınkini alma! Ticaret yapmasan adamları çökertirsin. Savaş yapmaya lüzum yok ki, malını almasan çökertirsin.

İslâm alemini tanıyacaksınız. Her biriniz ve her birkaç kişiniz, bir grup teşkil edin; bir ülkeyi seçin, tanıyın. O ülkeyle canlı ilişkileriniz olsun.

Böyle olmaz!

Böyle giderse bu kafayla, bu havayla, bu edayla, bu çalışmayla İslâm ümmeti bir iş yapamaz!

İslâm ülkelerinden her ülkenin başına bir hain getirilmiştir, ülke onun hâkimiyeti altına sokulmuştur. Müslümanlar birbirleriyle çarpıştırılmaktadır. Dışarıdan desteği yoktur. Alimler mağdurdur, hapislerdedir, idam edilir, yok edilir. Müslümanlar da öyle, koyun gibi sürü halinde dururlar. Yünlerinden istifade edileceği zaman kırpılırlar; etlerinden istifade etmek gerektiği zaman kesilirler; sütlerinden istifade etmek gerektiği zaman sağılırlar.

Bunu kırmalıyız artık!

Siz, yeni nesil bunu kıracaksınız.

Yaşlı adam, bak camiye geliyor; yetmiş seksen yaşına gelmiş, kızına helâl lokma yedirmeyi öğrenememiş! Belki siz öğrenirsiniz, sizden ümidimiz var. Onun kafası taşlaşmış. Ola ki siz Allah'ın istediği has müslümanlar olursunuz.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

İlme çok önem verin. Kur'an'ı öğrenin, hadisi öğrenin, dinimizi öğrenin!

Ama bizim metodumuz sabır ve sevgi metodudur. Bu yolun meşakkati vardır, sıkıntısı vardır. Hizmetin dertleri vardır. Sabrederiz, uykusuz kalırız, aç kalırız, yaralanırız, parasız kalırız. Para vermemiz gerekebilir, çok koşturmamız gerekebilir, terlememiz gerekebilir. Sabredeceğiz ve hizmetimizi severek yapacağız.

Bizim metodumuz sevgidir. Sevgi ile pek çok kapı açılır. Şiddetle açılmayan pek çok kapı sevgiyle açılır.

Bizim tasavvuf yolunun metodu, sevgidir. Bizim büyüklerimiz birçok ülkeleri sevgiyle fethetmişlerdir. Top girmeden, tüfek girmeden, asker girmeden sevgiyle fethetmişlerdir. Bizim metodumuz odur.

Yunus'un metodu odur, Eşrefoğlu Rûmî'nin metodu odur, İbrahim Hakkı hazretlerinin metodu odur. Bahaddin Nakşibend Efendimiz'in metodu odur.

Şeyh Yusuf-u Hemedânî hazretleri doksan bin mecusiyi müslüman etmiş.

Savaşla mı?

Hayır!

Kavgayla mı?

Hayır!

Severek, dostlukla, ziyaret ederek, evine giderek gelerek, iyilik yaparak! Savaş son çaredir, muhterem kardeşlerim!

Allah yolunda kıtal, savaşma, bıçak kemiğe dayandığı zamandır. Ondan önce yapılacak çok işler vardır.

İslâm'ı bilmeyen insanlar, işi savaş tarafına götürerek, en son işi en başta söyleyerek; Müslümanlığı savaş dini, kan dini, hunharlık dini gibi göstermeye çalışıyorlar. Avrupa'nın metodu budur.

Bizim metodumuz bu değil! Balkanların fütuhatı sevgiyle olmuştur, dervişlerle olmuştur. Orta Asya'nın fütuhatı dervişlerle olmuştur. Endonezya'da İslâm'ın yayılması dervişlerle olmuştur. Afrika'da İslâm'ın yayılması dervişlerle olmuştur. Silahla olmamıştır. Silahla harple olmamıştır.

Bizim metodumuz sevgidir. Sevmeyi öğreneceksiniz, sevgiyle hareket etmeyi öğreneceksiniz.

Sevgi, birçok yaraları tedavi eder. Sevgi, birçok müşkülleri halleder. Sevgi, birçok kapıları açar. Sevgiyle papaz müslüman olur. Sevgiyle hareket ettiğin zaman, saygıyla hareket ettiğin zaman, centilmence hareket ettiğin zaman, ahlâk-ı hamîdeyle hareket ettiğin zaman, halim selim olduğun zaman... Sert olduğu zaman, insanın etrafında kimse kalmaz.

Bana Suud'da sordular. Türkiye'den gitmiş profesörüm; bir sahurda Cidde'de topladılar. Türkiye'den gitmiş başka profesörler de davetli.

Dediler ki;

"Türkiye'de yüzde doksan dokuz müslüman var ama niye büyük bir İslâmî gelişme yok?"

Dedim ki;

Bir kere gelişme, yardım Allah'tandır. Allah'a dayanmayan bir çalışmanın faydası olmaz, bu bilinsin! Allah dilemediği zaman olmaz. Allah'tan istememiz lazım, dua etmemiz lazım. Dua ettik, bak nasıl yağmur yağıyor! Demek ki bu memlekette, bu diyarda hâlâ ağzı dualı ve makbul insanlar varmış.

Niye yağmur için dua ediliyor da İslâm'ın gelişmesi için dua edilmiyor?

Niye şimdiye kadar Fatih camiinde; "Şu Müslümanlık gelişsin." diye bir dua edilmemiş?

Ne materyalist insanlarız biz ya! Ne maddeci insanlarız biz! Yağmur kesilince on beş bin kişi Fatih camiinde toplanıyor, bir o kadarı Eyüp Sultan camiinde toplanıyor, "Yâ Rabbi, yağmur gönder!" diye, ağlıyorlar.

İslâm gidiyor ama hiç kimsenin kılı kıpırdamıyor. Giderse gitsin. Çünkü evinde kendisi Kur'ân okuyor, tesbih çekiyor; yetiyor.

Olur mu öyle şey?

Yağmurun umumi yağdığı gibi, İslâm'ın gelmesi için müslümanların kurtulması için niye dua etmiyorsun?

Allah yağmuru dua ile yağdırıyor da İslâm'ı dua ile geliştirmez mi?

Geliştirir.

Dedim ki;

"Allah kimin duasını kabul eder?"

Tabi sevdiği kulun duasını kabul eder.

İlk önce bu.

İkincisi; Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber Efendimiz'e buyuruyor ki;

Febimâ rahmetin mina'llâhi linte lehüm. "Ey Rasûlüm! Allah'ın lütfu eseri olarak, Allah'ın lütfuyla, keremiyle, Allah yardım etti de, Allah öyle ilham etti de, çok şükür ki onlara mülayim davrandın. O etrafındaki kusurlu müslümanlara mülayim davrandın çok şükür ki." Velev künte fazzan ğalîza'l-kalbi, len faddû min havlike. "Eğer katı kalpli olsaydın, haşin bir tabiatın olsaydı etrafından dağılır giderlerdi."

Demek ki insanları birleştiren, toplayan güzel huymuş, tatlı dilmiş, temiz kalpmiş, ahlâk-ı hamîdeymiş, cömertlikmiş. İnsanları darmadağın eden de haşinlikmiş, sertlikmiş, kavgaymış, terslikmiş.

Onun için Türkiye'de bir şey olmuyor. Onun için o kadar destekliyoruz, şöyle yapıyoruz, böyle yapıyoruz; fazla bir şey olmuyor.

Neden?

Sertlikle bir şey olmaz, kavgayla olmaz, edepsizlikle olmaz, kaş çatmayla olmaz, suçlamayla olmaz. Anlayacaksın, anlayış göstereceksin, yumuşak davranacaksın, seveceksin. Palavradan sevmekle de olmaz, yapmacık sevgiyle de olmaz; gerçekten seveceksin. "Bu, Allah'ın kulu." diyeceksin. "Bu, Hz. Âdem atamızdan benim kardeşim, hemcinsim." diyeceksin. "Yanılmış. Ben de bir ara yanlış işler yapmıştım, bu da inşaallah düzelir." diyeceksin, yumuşak davranacaksın.

Bazı müslümanlar hapse girdiler de, hapisten Berbat Süleyman'ı müslüman ettiler, öyle çıktılar. Berbat Süleyman, saçını usturaya vurmuş olan adam, "Berbat Süleyman" adını almış olan, hapisten müslüman olarak çıktı. İnsan düzelir.

Berbat Süleyman güzel müslüman olabildiği gibi, Hz. Ömer Peygamber Efendimiz'i öldürmeye çıkmışken akşama müslüman olduğu gibi, olabilir.

O bakımdan, bizim metodumuz sabır ve sevgidir; bunu öğrenin. Kavga gürültü değildir. Yumrukla bir insanın İslâm'a geldiği görülmüş değildir.

"Ulan, buraya gel! Ya müslüman olursun ya da bir yumruk atarım, burnunu dağıtırım, burnunu kanatırım. Otuz iki dişini eline veririm. Şöyle yaparım, böyle yaparım!"

Muhterem kardeşlerim!

Böyle bir yolla bir kimsenin müslüman olduğu görülmüş değildir. Ulanla, kavgayla, gürültüyle olmaz! O, en son yoldur.

Fe-meni'tedâ aleyküm, fa'tedû aleyhi bi-misli ma'tedâ aleyküm. "Size kim tecavüz ederse tecavüz miktarınca siz de ona karşılık verin." deniliyor.

O, en son çaredir. Ama ondan önceki çare sevgidir, sabırdır. Karşındaki insanı sevmeyi öğreneceksin, sevilecek tarafını bulacaksın. Optimist olacaksın, iyimser olacaksın.

Bir büyük diyor ki;

"Gülün dikeni olduğunu düşünüp de tenkit etmek, olabilir. Dikenli, elimi kanattı; şuna bak, hançer gibi dikenleri var! Dikenli bir çalıda gül gibi güzel kokulu ve güzel görünümlü bir çiçeğin olmasını düşünmek; bu optimist, iyimser düşüncedir. O dikenlerin arasında; çok çirkin kokulu, pis bir şey de olabilirdi. Öyle değil. Bak, ne güzel bir çiçek açmış!"

Her insanın dikeni vardır, gülü vardır. Gülünü göreceksin, oradan seveceksin. "Dikenini sev." demiyoruz. "Dikenini methet, dalkavukluk et." demiyoruz.

Sevdin mi yakalarsın bir insanı, sevgi her şeyi halleder. Baba "Doğru yola gelsin." diye, çocuğunu döver. Gelmez; çocuk inat eder, evden kaçar. Anne sever, annesinin hatırına gelir.

Onun için sevgi bizim metodumuzdur, tasavvuf metodudur. İslâm'ın yayılması böyledir. Sevgi metodunu hiç ihmal etmeyin, göz ardı etmeyin. Zaten içiniz kâmil bir iman ile pırıldadığı zaman seversiniz. Zaten o iman, o sevgiyi meydana getirir. İnsan sevgi dolu olur. Mahlukatını sever. Yaradılanı Yaradan'dan ötürü hoş görmeye başlar; Yunus gibi coşkunlaşır, Eşrefoğlu Rûmî gibi olur.

Balığın canı su içre diridir.

İlâhî balığı gölden ayırma.

dediği gibi sevgi dolu olur insan.

Tekkelerimizde, dergâhlarımızda, tasavvuf yolumuzda bizim öğretmek istediğimiz sevgidir. Kardeş olun, birbirinizi sevmeyi öğrenin. Kusurluyu da kusuruna rağmen sevmeyi öğrenin. Öteki insanları da; "Belki bir zaman gelir, müslüman olur." diye sevmeyi öğrenin.

"Bu İtalyan'dır, bu İspanyol'dur, bu İngiliz'dir, bu Amerikalı'dır!"

"Belki müslüman olur. Belki o iman cevherini ben yeşertebilirim, yanına bir sokulayım." diye düşünmek lazım.

Amerika'ya gittim; orada kardeşlerimiz anlattılar:

Teksas'lı bir yahudi petrol kuyusu sahibi zengin, müslüman olmuş.

"Yâhu yahudi de müslüman olur mu? Gerçekten müslüman olmuş mu?" dedim.

"Hocam! Camiyi süpürüyor, kapının eşiğinde oturuyor; o kadar tevazu sahibi. Diz üstü oturuyor, o kadar saygılı." dediler.

Olur. Sevgiyle olur muhterem kardeşlerim!

Sevgiyi unutmayın, sevgiyi öğrenin.

Bizim çok düşmanlarımız var, Allah yardımcımız olsun.

Şeytan; usta bir düşman. Hz. Âdem atamızdan beri başımıza musallat. Nefis; içimizdeki düşman. Rakipler; müslümandır ama senin iyiliğini istemez, ayağına çelme takar. Mü'mindir ama hasetçidir, müşahindir.

Bak, Peygamber Efendimiz; "Berat gecesinde Allah herkesi affeder, çok insanı affeder, şu kabilenin koyunlarının tüyleri adedince insanı affeder." diyor da affedilmeyenlerin arasında, "Namussuz kimse, içkiye müdavim kimse..." diyor.

Bir de;

"Müşâhin; kalbinde mü'min kardeşine karşı kin kaynayan, fokurdayan, adâvet olan kimse. Onu da affetmez!" diyor.

"İki müslüman birbirine küs, dargın olduğu zaman, barışmadıkça, küslükleri devam ettiği zaman Allah onların affını da tehir ediyor. 'Hele bir barışsınlar, ondan sonra düşünürüz.' diye affetmiyor."

Onun için içimizde böyle şeyler var. Herkese "ajan" demiyoruz; belki ajan değil ama rakipler var, hasetçiler var. Karışık, garip davranışlar görüyoruz. Belki ilimden uzak oldukları için metodunu bilmiyorlar.

Sahte bir takım organizasyonlar var; topluyorlar, ondan sonra toptan satıyorlar! Müslümanları etrafına topluyor; ondan sonra toptan satıyor. Götürüyor, olmadık yere bağlıyor.

Bunlara dikkat edin!

Mümin feraset gözüyle bunları anlayabilir ama ben yine ikaz edeyim:

Pasifize ediyorlar, oyalıyorlar; "Ha oldu, ha olacak. Ha gayret, biraz daha, biraz daha!"

Hiçbir şey yok! Bekle, bekle, bekle; hiçbir şey yok.

Neden?

Maksadı oyalamak!

Muhterem kardeşlerim!

Kâfir doğrudan doğruya Türkiye'ye gelip de mü'minlerle uğraşmaz!

Nasıl uğraşır?

Onların gelişmemesi için düzenler kurar, öyle uğraşır.

Onun için benim burada ümidim, hakkı görebilme kaabiliyetinizde. Hakkı görebilirseniz görürsünüz. Göremezseniz siz de bir yere takılırsınız, eveler gevelersiniz.

Çocuğun dişleri çıkacağı zaman, eline plastik bir şey veriyorlar; elinde tutuyor, boyuna ısırıyor. Dişlerinin kaşıntısı geçiyor, o kadar. Bir iş yaptığı yok, bir yemek filan değil, bir şey değil, sadece eveleme geveleme oluyor.

Onun için "Hizmet ediyorum." diyen insanları, "Hizmet ediyorum." diyen organizasyonları, irfan ile irfan teraziniz ile tartın.

Kimseye peşin bir ön yargı söylemiyorum, hürsünüz! Allah akl-ı selîm versin, irfan versin; irfan teraziniz ile tartın. Hakkı bilirseniz, kimin hak ehli olduğunu anlarsınız.

Hz. Ali Efendimiz de öyle diyor:

"Önce hakkı bil, kimin hak ehli olduğunu o zaman anlarsın."

O adamın bu adamın peşinde koşmaktan önce, hakkı bil. "Hangi adamın hakkın ehli olduğunu, beraber yol arkadaşlığı yapılabilecek insan olduğunu o zaman anlarsınız." diyor.

Bu çok önemli!

Allah yanlış yollarda ömür tükettirmesin...

Sonra bazı insanlar müslümanların çalışmasını engellemek için şöyle bir metot uyguluyor:

Müslümanların arasına giriyor, fren vazifesi görüyor! İşi götürmüyor, yavaşlattırıyor; "O da bir kâr" diyor.

Hem müslümanların arasında olduğu için konuşmaları duyuyor, fikirleri kararları duyuyor, öbür tarafa iletiyor; hem de fren yapıyor. Hızlı giden şey, hızlı gitmiyor, yavaşlıyor. "İşi yavaşlatma grevi" diye bir grev var ya; doğrudan grev yapsa kanunlara aykırı. İşi yavaşlatma grevi yapıyor. Bir şey yapıyoruz sanıyorsun. Öyle bir şey yok.

Onun için ben diyorum ki böyle birtakım şeylere körü körüne bağlanmak yok! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum, hürriyet tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın. Bir başkası engellerse itibar etmeyin. O hizmeti yapmak isteyen öteki insanlarla iş birliği yapın. Ama hedefi hiç kaçırmayın. Hizmetten hiç geri kalmayın. Hiç bir şey sizi oyalamasın.

"Yaptık, yapacağız, edeceğiz!"

Bir şey yok!

Yirmi sene geçiyor, otuz sene geçiyor; ortada bir şey yok!

"Şuraya hizmet edeceğiz, buraya hizmet edeceğiz!"

Ölçün; "Ne hizmet yapmışsınız?"

Gel bakalım, bir muhasebe yapalım. Senede bir muhasebe yapılır, dükkânda mal sayımı yapılır; kârlar zararlar tespit edilir. Senede bir yıllık bir değerlendirme olur. Bu kadar sene geçmiş, bir muhasebe yapılmamış. Şunun altına bir yekûn çizgisi çizelim; gelirleri, giderleri, aktifleri, pasifleri bir hesaplayalım.

Bakalım ne yapmışsın, ortaya ne koymuşsun?

Koca koca laflar, meydanlarda nutuklar.

Ama, "Ne yapmışsın, görelim!" diye, hesap sorucu olun, takip edici olun muhterem kardeşlerim!

Hayrı körü körüne yapmayın. Hizmeti körü körüne yapmayın. Sonucunu görerek yapın, ikna olarak yapın. Aldanmayın, oyalanmayın.

Sonra yanlış hedefler gösterirler:

"Düşman şurada, şu tarafa gidin!"

Yahu orada düşman yok. Oraya gideceğim de ne olacak? Asıl düşman şurada. Asıl hedefleri şaşırmayın.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'a hamd-u senâlar olsun, Allah bizi dinlerin en güzeli olan İslâm ile müşerref eylemiş. Ben dünyanın başka İslâm ülkelerini de geziyorum; Allah'ın iyi kulları hiçbir yerde eksik değildir. Elhamdülillah, Allah bize güzel bir yol nasip etmiş, gerçekleri görme nimetini nasip etmiş, güzel müesseseler kurmayı nasip etmiş.

İslâm'a hizmetin çeşitli yolları vardır, müesseseleri vardır. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler. Emperyalizm, tek hedef hâline gelmiş olan insanı yok eder. Öldürürler! Seyyid Kutup gibi, falanca gibi, filanca gibi. Hani İsrail gitti falanca lideri Tunus'ta öldürdü.

Yaser Arafat'ı öldürmedi de ötekisini öldürdü. Çünkü ötekisi kukla, o ajan. Ebû Cihad'ı öldürdü. Öldürürler, tek hedef hâline geldi mi, bir hayır ehli mücahidi öldürürler.

Ziyâü'l-Hakk devlet reisi olduğu halde kendisi bir suikasta kurban gitti, öldürdüler.

Ne yapmak lazım?

Hizmeti yaygınlaştırmak lazım, herkesin lider olması lazım.

Elli beş milyonu da öldürecek değiller ya! Bir milyarı da öldürecek değiller ya!

Emperyalizm ve sömürü bu işini nasıl yürütüyor?

Aldatma yoluyla.

Birkaç lideri temizledi mi Pakistan elinde. Birkaç lideri temizledi mi Irak elinde. Birkaç lideri temizledi mi Suriye elinde, Mısır elinde. Bu işler böyle gidiyor.

Böyle olmamalı, hizmet yaygın olmalı; her müslüman lider olmalı, her müslüman gayretli olmalı.

Her müslüman lider olsa on tanesini öldürseler ne olur?

Hizmet yine gider, bayrak yere düşmez. Hizmet, hiçbir şekilde aksamaz hâle gelmeli.

Onun için ben, birkaç bakımdan sivriltilmiş liderlerin karşısındayım.

"Tek lider, vazgeçilmez insan!"

Öyle şey olur mu?

"Ben şu adamı beğenmiyorum, bir şey beceremez!"

Sen fırsat ver, bak neler becerir. Hocalara hiç görev vermemişler, pasif olmuş. Versen o da bir hizmet yapar. İttibâ etsen, iktidâ etsen, tâbi olsan, yük yüklesen, herkes her şeyi öğrenir. Acemilik devresi bir ay sürer, iki ay sürer, altı ay sürer, bir sene sürer; öğrenir.

Siz de öyle. Her biriniz lider olacaksınız, lider olmalısınız. Aksi halde bu emperyalistler, İslâmî gelişmeyi söndürür. Çünkü dünyanın her yerinde elleri var, kulakları var.

Muhterem kardeşlerim!

Bakın, Filistin'deki çocuklarla başa çıkamıyorlar.

Neden?

Tek lider olmadığı için!

Tek lider olmadığı zaman baş edemezler. Filistin'de, elinde silah olmayan, taşla askerlere saldıran çocuklara diş geçiremiyorlar.

Onun için hizmeti yaygınlaştıracaksınız.

Ben size bir hatıramı anlatayım:

Almanya'da birisi beni çağırdı. Hocamız'ın da (Mehmed Zahid Kotku) tanıdığı bir kimse idi.

"Pekâlâ görüşelim." dedik.

Görüşme talebi ondan geldi. Benim sınıf arkadaşım, çok kıymetli bir kardeşim var; "Hocam, bu biraz karışık bir adam, yani ajan filan olabilir!" dedi. "E, olsun. Bir göreyim bakayım, benden ne istiyor?" dedim.

Bana diyor ki;

"Bu Almanya'daki müslümanları birleştirelim!"

Sonra, bizim olduğumuz şehre geldi, beni yine çağırdı; "Falanca oteldeyim, görüşelim!" dedi. Adam zengin, milyarder. Türkiye'de fabrikaları olan bir kimse. İsmini söylemiyorum. İsmi Türk ve müslüman.

Orada, otelde baktım, Almanca konuşuyor. Masada oturuyor, Almanlar fıldır fıldır etrafında dönüyorlar. Demek ki adam bayağı yüksek rütbeli bir şey. Hayret içinde kaldım. Sonra anlamak için biraz kurcaladım;

"Müslümanları birleştireceksiniz de ne olacak?" dedim.

"Hocam, her işçinin maaşından yüzde yedi kesilir. Şu kadar işçi var, şu kadar milyon mark eder." dedi.

E ne olacak bunlar?

O teşkilatın başına geçecek; o paralar onun emrinde olacak.

Sonra Alman hükümeti de iki sebepten bu işi teşvik ediyor:

Birincisi kesilen yüzde yedinin yüzde bilmem kaçı da Alman hükümetinin kasasına girecek; şu kadar milyon mark para, işçilerden geri dönmüş olacak. Alman onun hesabını yapıyor.

Muhterem kardeşlerim!

İkincisi çok önemli nokta, bunu zihninize iyice yerleştirin; bir lidere bağladığı bir yığın insanı üzüm salkımını sapından tutar gibi istediği yere götürüyor. O kadar taneyi sen götürebilir miydin? İki kilo sultaniye üzümünü böyle bir yere götürebilir misin?

Götüremezsin.

Ama salkıma bağlı oldu mu her birisinin sapından tutarsın maşaallah, iki buçuk kilo sultaniye çekirdeksiz üzümü alırsın, götürürsün. O senin avucuna sığmadığı halde, götürebilirsin.

Onun için teşkilat kurdurtuyorlar; teşkilatın başına kendi adamlarını, hain bir kimseyi koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.

Ben de oradaki arkadaşlara dedim ki;

"Vallahi, adem-i merkeziyet usûlü çalışın. Hiç bir yere bağlanmayın. Bulunduğunuz kasabada, yerde kendiniz hizmete bakın."

Çünkü lideri sorguya çekecek; "Ben sana şu talimatı verdim, niye adamlarına bunu yaptırmadın?" diyecek.

Orada bir doktor vardı; adamı ameliyatta öldürdüler. Adam damar cerrahı idi. Ameliyat edilen doktor, televizyon ekranında kendisine yapılan operasyonu takip ediyormuş. Operasyon yapılırken bir yerde; "Olmaz, yapmayın!" diyecek olmuş. Kendisi de mütehassıs, meseleyi biliyor vurmuşlar neşteri, ameliyattan kalkamadı; adamı öldürdüler!

Öldürürler.

Tek merkeze bağlarsan liderleri öldürürler veya kendilerine uydururlar veya ajan hâline getirirler. Tabancayı şakağına dayarlar, tehditle yaparlar. Herkes Doğu Alman bakanı gibi olmaz.

Doğu Alman bakanları, Doğu Almanya'nın kalkınması için bir plan hazırlamışlar. Metin Toker yazdı bir gazetede; bilgiyi ondan aldım, okudum:

Doğu Almanya'nın kalkınması için bir kalkınma planı yapmışlar. Rusya'nın işine gelmemiş. Rusya, o sırada Doğu Almanya'yı sömürüyor. Şimdiki bu karışıklıkların birkaç yıl öncesindeki hadise bu.

Rusya'dan Doğu Alman hükümetine bir heyet gelmiş, demişler ki;

"Hayır! Bu ekonomik tedbirleri uygulayamazsın!"

Uygularsa kalkınacak. Batı Almanya gibi sınâî bir kalkınma meydana gelecek.

"Yapamazsın!" demişler.

"Ya ne olacak?"

"Şunları, şunları, şunları yapacaksın!" demişler.

Onları yaptığı zaman, "intihar etmiş" demek. Bütün ekonomik şeyler, Rusya tarafından sömürülmüş olacak.

Doğu Almanyalı bakan, -ismini unuttum, orada ismini de yazmıştı- "peki, bir dakika" diyor, öbür odaya geçiyor. Biraz sonra oradan bir silah sesi duyuluyor. Doğu Almanyalı bakan, intihar etmiş. Tabancayı şakağına dayamış, intihar etmiş.

Doğu Almanya komünist rejim ile idare ediliyor, adam komünist ama Alman milliyetçisi. Rusya'nın kendi ülkesini sömürmesi için kendisine empoze ettiği kararları imzalamaktansa canına kıymayı tercih ediyor! Bakın, bu onların şuuru!

Hepsi domuz gibi milliyetçidir, nasyonal sosyalisttir. Komünist de olsa, sosyalist de olsa, Rusya'nın boyunduruğu altına girdiği için tepki gösteriyor. Bakın Estonya'yı, Litvanya'yı görüyorsunuz; adamlar küçücük oldukları halde nasıl direniyorlar.

Şimdi herkes bu mertliği gösteremiyor. Kimisi ajanlığı kabul ediyor. O zaman bütün teşkilat, karşı tarafın istediği şekilde yönetilmiş oluyor. Bu gibi durumlarda en iyisi adem-i merkeziyettir.

Lidere bağlı kimseleri üzüm salkımı gibi istediğin yere naklet; öyle şey yok! Filistin'deki gençler gibi herkes kendi hareket ederse o zaman kimi cezalandıracak?

Onun için bu mânayı hiç hatırınızdan çıkarmayın; bir yere bağlanıp da ondan sonra pasifize olmayın. Hizmetten geri durmayın. Hizmeti yapmak için her biriniz bir lider olun!

Türkiye'de iki milyon lider. Ne güzel! Her birinin etrafında beş kişi, on kişi, on beş kişi. Ne kadar güzel! Herkes İslâm için çalışıyor. Ne kadar güzel bir birikim olur. Kimse bir şey diyemez.

Ama "hıkdı, mıkdı, şöyle de, böyle de, soralım da, edelim de..."

Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neli!

Öyle şey yok!

Kimseye tâbi olmayın! Bana da tâbi olmayın! Bana tâbi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra "Sen bu adamlarına şöyle yap!" derler.

Bana da tâbi olmayın, İslâm'a tâbi olun, Allah'ın emrine tâbi olun! Allah'ın dinine hizmet edin! Tek başınıza olsanız da hakla beraber olun! İbrahim aleyhisselam gibi olun! O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!

Bu heriflerin silahları bizden fazla. Bu adamların organizasyonları bizden fazla. Şuradaki konuşmalar bile, orada dinleniyordur; gazetelere geçer. Onun için en iyi çare, böyle yaygın çalışmaktır.

Asıl anlatmak istediğim şeyi bilmem anlatabildim mi?

Bunu iyi anlayın! Her biriniz İslâm için kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Robenson Crosue'nin adaya düşüp de orada tek başına kaldığı gibi; İslâm'ı senden başka kalkındıracak başka insan kalmadığını düşün. Yapabildiğin imkanlarla İslâm'a hizmet etmeye çalış.

Ama bu arada senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa onlarla da iş birliği yap! Yapmıyorsa silkele at be!

Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın? Beni sırtında taşımak zorunda mısın?

Kimse kimseye hürriyetini vermesin!

Hürriyet aziz şeydir. İnsan ancak Allah'a kul olur.

İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn

"Efendim işte, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon!"

Organizasyonun en güzeli bu!

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Organizasyonun en güzeli budur.

Beni tanıştırırken bir kardeşiniz; "Dergilerimizin sahibi." dedi, ben de dergilerinizin bir hizmetlisiyim!

Ne bu dergiler benimdir, ne bu vakıf benimdir, ne bu din benimdir, ne de bu yola hizmet benim inhisarımdadır! Benden nice nice güzel hizmet eden insanlar vardır.

Olsun, temenni ederim bizi aşsınlar, bizden daha öteye gitsinler, bizden daha ileriye varsınlar. Hepimiz aynı gaye için çalışıyoruz. Hiçbirimizin, şahsen bu işlerde menfaati bahis konusu olmamalı! Bu dergilere ben de sizin gibi, kendi kazancımdan, kendi imkânımdan destek veriyorum. Ben de yirmi beş milyonluk bir hisseyi aldım, borçluyum. Ben de onu ödeyeceğim.

Evim var, barkım var; satacağım, ödeyeceğim. Ben yirmi yedi yıl çalışıp emekli olmuş, imkânı olan bir insanım.

Bu dergilere siz de hizmet edeceksiniz.

Neden?

Çünkü haberleşme ve yaygın eğitim, en önemli çalışma.

En önemli çalışma; ve bir toplumun en uyanık insanları, basınla ilgili olan insanlardır. Çünkü basın, "hayat" demektir. Hayatın her şeyiyle birden ilgilenirsiniz. Muş'ta şu hadise olmuş, Münih'te şöyle olmuş, İstanbul'da böyle olmuş. Filanca toplantı, falanca kitap, falanca konferans. Her şey basınla halloluyor, yayınla oluyor.

En önemli silah basındır!

Hürriyet gazetesinin bağlı olduğu bir parti var mı?

Yok!

Partileri devirir alimallah! Bakanlara çatar. Yeri geldiği zaman reisicumhura çatar. Evren Paşa'ya az mı çattı? Turgut Özal'a az mı çattı?

Çatar!

Basın, en büyük kuvvettir. İnsanların uyanması için en iyi âlettir. Basını fethedeceksiniz, -ama bu dergilerle olur ama başka şekilde olur- basına sahip olacaksınız! Basına giremezseniz basın hayatını tadamazsanız dünyadan haberiniz olmaz, Türkiye'den haberiniz olmaz, olanlardan haberiniz olmaz, gelişmelerden haberiniz olmaz.

Böyle geri kafayla da İslâm'a hizmet edemezsiniz. Ben hocayım. Nihayet, [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'ın "İhvânımıza hizmet etsin." diye görevlendirdiği bir hizmetliyim. Dinî bir vazifem var.

Ne diye bu işle ilgileniyorum?

En önemli hizmet bu olduğundan!

Ben camiimde vaaz verdiğim zaman iki bin kişi, üç bin kişi toplanır.

Yetmez! Yeterli değil.

Basın önemli, basın hayatı önemli!

"E, kitap yazsan hocam!"

Bakın, dergiler ziyan ediyordu. Geçen sene kapatmayı düşündüm.

Olmaz!

O zaman statikleşiriz. Kitap yazma, statik bir çalışmadır, zaman dışıdır, aktüaliteden kopmaktır. Aktüaliteden kopamayız.

"Niye haftalık dergi çıkarıyorsun?"

Aktüalitenin daha içine girmek için, hayatın tam içinde olmak için, Türkiye'nin tüm meselelerine vakıf olmak için, kulağımın delik olması için, haberleşmeyi sağlamak için. Hakkâri'deki kardeşime, Rize'deki, Artvin'deki, Yusufeli'ndeki kardeşime bilgiyi götürmek için göndermek için. Hizmetin en önemlisi bu olduğu kanaatinde olduğum için bu sahaya önem veriyorum.

Bizim başka müesseselerimiz de var. Şu bulunduğumuz bina bir eğitim müessesesidir. Eğitim, ağır çalışan bir çarktır. Ağır çalışır; beş senede on senede sonucunu alırsınız. Ben, otuz senenin mahsulüyüm, kırk senenin mahsulüyüm. Ben çocuktum, gençtim, bu yaşa geldim.

Eğitim çok ağır çalışır; otuz sene, kırk sene geçer. En hızlı çalışan hizmet vasıtası, basındır. Bir anda birçok şeyleri değiştirirsiniz.

Muhterem kardeşlerim!

Yazılar güzel olursa, candan olursa, çalışma ve hazırlama emek vererek olursa o zaman en büyük eğitim orada olur! Siz kolejlere sahip olmazsınız; kurslara, müesseselere sahip olmazsınız; onların içindeki insanlara mesajı götürürsünüz.

Siz, Nurcularla diyalog kuramazsınız, bilmem Süleymancılarla diyalog kuramazsınız, değişik düşünceli gruplarla belki diyalog kuramazsınız ama sizin yayınınız onlara gider, dinler; haklıysan hak verir. Karşı gruplara mesajınızı başka türlü anlatamazsınız. Senin camiine de gelmez, senin kitabını da okumaz.

O bakımdan, bunun en büyük hizmet olduğunu görüyorum. Bu oyuncak değil!

"Efendim, işte cihat daha büyük hizmettir!"

Haberleşmeye dayanmayan cihat, cihat olmaz!

Haberleşmeye dayanmayan cihat, Kıbrıs harekâtında kendi gemimizi kendi uçaklarımızın batırdığı gibi feci sonuçlar doğurur. Geminin bizim gemimiz olduğundan haberi yok. Gemideki adam, uçağa; "Ben sendenim!" diyecek mekanizmaya sahip değil. Uçaklarımız, gemimizi batırmıştır. Kim bilir kaç tane erimiz şehit olmuştur, ne kadar milyonluk zarar olmuştur. Tümamiral emekliye sevk edilmiştir ama ne işe yarar?

Haberleşme çok önemlidir. Birbirinden haberi olmayan insanları fena aldatırlar. Fena yenerler. Bizim Suud'dan haberimiz olmalı. Endonezya'dan, Malezya'dan haberimiz olmalı. Rusya'dan, Almanya'dan haberimiz olmalı. Amerika'dan haberimiz olmalı. Bu da basınla olur.

En önemli araç, İslâm'a en güzel hizmet vasıtası basındır.

Onun için buna önem verelim. Ben de önem vereyim, ben de olanca gücümle katılayım; siz de olanca gücünüzle katılın. Çünkü bundan daha mükemmel bir silah bilmiyorum.

Ve eiddû lehüm me'steta'tüm min kuvvetin. "Düşmanlara karşı, gücünüzün yettiğince silah hazırlayın!"

En önemli silah basındır.

Lütfen beni de sivriltmeyin. Benim için de; "Şöyledir, böyledir demeyin!"

Her biriniz kendiniz hizmet edin!

Ben ölebilirim, -herkes fâni- başıma bir hal gelebilir. Hastalanabilirim, ameliyat olabilirim, yurtdışına gidebilirim.

Bir tek kişinin çalışmasına bağlı olan bir çalışma, çalışma değildir! Yazıklar olsun böyle çalışmaya!

Ben eskiden hatırlıyorum, bundan yirmi sene önce, yirmi beş sene önce, müslümanların; "Bugün Gazetesi" diye bir gazeteleri vardı. Oldukça güzel bir gazete idi. Şevket Eygi çıkarırdı. Başyazısı filan onundu. Necip Fazıl merhum da yazı yazardı.

Ben, Şevket Eygi'nin yazılarını, Necip Fazıl'ınkinden daha güncel, daha halkın anlayabileceği gibi, daha muhtevalı, daha yoğun, daha kaliteli görürdüm. Benim değerlendirmem bu; "o edebiyat, bu gerçek" diye düşünürdüm. Fakat bir tenkidim vardı.

"Bu gazetenin tüm ağırlığı, Şevket Eygi'nin üzerinde. Bu adamı haklarlar, bu gazetenin fonksiyonu biter, çalışması sıfıra iner." diyordum.

Nitekim hakikaten, Şevket Eygi'nin başına mahkemelerden hapis vs. meselesi çıktı. Kalktı, Almanya'ya gitti. "İşte hapse girmemek için" filan derken gazete de fonksiyonunu yitirdi.

Tek şahsa bağlı olan faaliyetleri, doğru faaliyet görmüyorum. Bir kişiye bağlı olmamalı.

Onun için sivri başlar üretmeyi de uygun görmüyorum. Kovana bakan, arılara bakan bakıcı, kovanda teşekkül eden arı beyin memelerini koparır.

Neden?

Arı beyi oradan çıktı mı, kovanı böler, başka tarafa götürür. Bir oğul verir; toplar, başka yere götürür, kovanı böler. O bakımdan süper insanları da sevmiyorum. Çok kaabiliyetli, çok kaliteli, bilmem ne, filan.

Süper insanların büyük tehlikeleri vardır. Süper insan biraz mağrur olur, kibirli olur. Bize normal insan lazım. Bize normal eleman lazım. Bize tabi eleman lazım; her haliyle beşer olan, beşer hasletli insan...

Bizim Peygamberimiz de beşer peygamberdi.

İnnemâ ene beşerun. "Ben bir kulum!" demiştir, Peygamber Efendimiz. Olağanüstü rütbe değil.

Böyle tek, olağanüstü kişiler, İslâm'a büyük hizmet edebilirler ama toplum beraber yürümeli. Toplum beraber yürümediği zaman her yerdeki olağan kişilerin gelişmelerini baltalarlar.

Mısır'da çok derbederlik varken, Hasan El-Bennâ çıktı, rahmetli. Fakat onu baltaladılar. Başka yerlerde de böyle olur.

Onun için dönüp dolaşıp aynı şeye gidiyorum:

Hepinizin omzunda büyük veballer, sorumluluklar, mesuliyetler vardır. Bu davaya hizmet, sadece belli kimselerin görevi değildir; her müslümanın görevidir, her mü'minin görevidir. Hepiniz bu görevle vazifelisiniz; vazifeniz var. Sorumlusunuz, vebaliniz var. Bu hizmetin şuuruna erin. Her biriniz olanca gücünüzle bu davaya omuz verin, destek olun.

Emin olun, maksadımız dergi çıkarmak değil. Kazanç gayemiz de yok. Çünkü Allah bizi o merhalelerin üstüne çıkardı, şahsen bir ihtiyacımız yok. "Paramızı nereye, hangi hayırlı işe harcedeceğiz?" diye, onun yolunu arayan insanlar durumuna geldik. Belki bir zaman sonra siz de o duruma gelirsiniz.

Mühim olan İslâm'a hizmettir. Bu hizmeti beraber yapmaya mecburuz.

Neden?

On kişinin kaldırabileceği bir yükü, bir kişi kaldıramaz. On kişi lazım, yirmi kişi lazım ki kalksın. O bakımdan hepinizi şuura davet ediyorum, göreve davet ediyorum, İslâm'a hizmete davet ediyorum! Hakka tâbi olmaya davet ediyorum. Körü körüne hareket etmemeye davet ediyorum.

İmam-ı Azam Ebû Hanife;

"Bir kadı; benim mezhebimin ahkâmının sebeplerini bilmeden, benim mezhebimin hükmüyle hükmetmesin!" demiş.

"Ben o hükmü niye vermişim, sebebini bilsin; onu bilmeden hükmetmesin!" diye söylemiş.

Siz de işte bu şuurla hareket edin. El birliğiyle İslâm'a güzel hizmetler edelim.

Sayfa Başı