M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Hafs el-Haddâd (4)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-ahirîn, tâc-ı ruûsinâ ve tabîb-i kulûbinâ ve kurreti a'yüninâ Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Aziz, sevgili ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsânât ü ikrâmâtı dünyada, âhirette üzerinize olsun. Tasavvuf sahasının büyük alimlerinden Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin Tabakâtü's-sûfiyye isimli kıymetli, meşhur kaynak eserini okumaya devam ediyoruz.

es-Sülemî, 412 hicrî yılında vefat etmiş çok büyük bir alim. Bu eseri de Türkçe'ye tercüme edilmemiş. Mısır'da basılmış olan, baskısı fevkalade kıymetli bir baskı, çok güzel dipnotlarıyla kıymetlendirilmiş, değerlendirilmiş, güzel bilgilerle takviye edilmiş bir baskı. Bu kitabı okuyoruz.

Bu kitabın içinde eski devrin, ilk devirlerin su katılmamış, sâfî, temiz, büyük tasavvuf büyüklerinin hayatları var.

Müellif başında söylüyor:

"En kıymetli insanlar, Peygamber Efendimiz'den sonra onun ashabıdır, tâbiîndir; onlarla ilgili bir eser yazmış; o elimizde yok. Ondan sonraki devrede kimler yaşamışsa bir ikinci kitap olarak bu eseri yazmış. Keşke o da elimize geçseydi herhalde çok faydalı olurdu.

Ama ona benzer bilgileri ihtiva eden çok büyük eserler de var. Sahâbe-i kirâmı da anlatan çok büyük eserler var. En önemlilerinden birisi; Ebû'l Ferec el-İsfahânî'nin Hilyetü'l-Evliyâ isimli eseridir ki muhteşem, muazzam, çok büyük bir eserdir; hacmi de büyüktür, değeri de çok büyüktür. İnşaallah bu biterse ona da başlarız. O daha çok zahmet isteyen bir eser. Onu burada okumakla bitiremeyiz; benim elli sayfayı okuyup size iki sayfa halinde özetlemem gerekir. Büyük bir çalışma olur, güzel olur. İnşaallah ona da sıra gelir.

Şimdi bu eserin içinde 121. sayfasına gelmişiz ve Ebû Hafs-ı Haddâd en-Nisâburî hazretlerini okuyoruz. Bunlar dev, muazzam şahsiyetler. Tasavvufu bunlar temellendirmiş, bunlar yaşamış. Bunların menkıbeleri bizlere kadar geliyor; biz bunlardan çok şeyler öğreniyoruz.

Bunlar muhakkik insanlar, mukallit insanlar değil; meseleleri çok iyi bilen, yaşayan ve dinî ilimleri de çok güzel hazmetmiş insanlar. O bakımdan bunların bir sözü, bir işareti bize yetiyor. Sözlerinin çok büyük değeri var. Çünkü derin bir hayat tecrübesine, kendi özel mânevî, derûnî hayatlarındaki mânevî tecrübelerine dayanıyor.

Onun için bu, sıradan bir eser değil; sözleri de ağırlıklı sözler, önemli sözler, kanun maddeleri gibi kıymetli sözler.

Burada 121. sayfada 27. paragrafa gelmiştik. Onu okuyacağız ve devam edebildiğimiz kadar edeceğiz.

Kâle. "Râvi dedi ki."

Ve süile an ahkâmi'l-fakr.

Suile. "Kendisine soruldu."

Kime?

Bölümün hayatına dair olduğu Ebû Hafs-ı Haddâd en-Nisâburî hazretlerine; terceme-i hâli ve sözleri yazılan şahsa soruldu:

An ahkâmi'l-fakr. "'Fakr'ın hükümleri nelerdir?' diye soruldu."

"Fakirliğin esasları, şartları nelerdir?" demek istiyor.

Buradaki fakirlik, bizim anladığımız mânadaki fakirlik değil. Buradaki fakirlik, "dervişlik" demek. Derviş de zaten, "kapı kapı dolaşan fakir" demek. Mutasavvıflar kendilerine "derviş" adını vermişler, "fakir" adını vermişler, "fukarâ" demişler. Şeyh efendiler de kendilerine; hâdimü'l-fukarâ demiş.

"Sen kimsin be adam?" dedikleri zaman,

"Ben efkâru'l-fukarâyım." demişler.

Efkâr, "en muhtaç" demek. Efkâru'l-fukarâ, "muhtaçların en muhtacı, fakirlerin en fakiri." "Hâdimü'l-fukarâ, fukarâya hizmet eden kimseyim."

Tekke var; fukarâ yani dervişler orada toplanmış, bu da "Ben onların hizmetçisiyim." diyor. Mütevazı, büyük insanlar tabi.

Ve süile an ahkâmi'l-fakr.

Bizim bugünkü sözlerimizle tam yerine oturtarak tercüme etmemiz gerekirse bu ne demek?

"'Tasavvufun esasları nelerdir hocam? Tasavvuf ne demek?' diye soruldu." demek.

Ama kendi özel terminolojisi, tabirleri içinde; "Fakr'ın ahkâmından kendisine soru soruldu:" diyor.

Böyle tercüme edersek halk anlamaz. Çünkü, fakr deyince, fakirlik deyince bugünkü mânasını anlar.

"Tasavvufun esasları nelerdir? Dervişliğin ahkâmı, esasları nelerdir?" diye soruyorlar.

Başka ne sormuşlar?

Ve âdâbihâ ale'l-fukarâ. "Bu tasavvufun dervişlerin boyunlarına borç olan âdabı nedir 'Dervişim.' diyen insanın nasıl olması gerekir?"

Çok önemli sorular.

"Tasavvufun ahkâmı nedir? Şartları, esasları nelerdir? Dervişlere düşen vazifeler nelerdir, nasıl olmaları lazım, nasıl bir âdâba sahip olmaları, nasıl bir ahlâka sahip olmaları lazım?" diye, bu zât-ı muhtereme sordular:

Fe-kâle.

Saymış, üç-beş tane cümle sıralamış.

Hıfzu hurumâti'l-meşâyih ve hüsnü'l-işreti mea'l-ihvân. Ve'n-nasîhatü li'l-esâğır. Ve terkü'l-husumâti fi'l-erzâk. Ve mülâzemetü'l-îsâr. Ve mücânebetü'l-iddihâr. Ve terkü suhbeti men leyse min tabakâtihim. Ve'l-muâvenetü fî umûri'd-dîni ve'd-dünyâ.

Arapça bilenler; "Sözün önü sonu nedir, biraz anlasınlar." diye Arapçasını okudum. Çünkü gerek Kur'ân-ı Kerîm'in, gerek hadîs-i şerîflerin, gerek böyle eski önemli metinlerin tercümelerinde kelimelerin, -mümkündür ki hâlâ bugün de kullanılan kelimeler olabilirler ama bugün bizim kullandığımız mânası başkadır- o zamanki mânası başkadır, Kur'ân-ı Kerîm'deki mânası başkadır. Onun için dikkatli tercüme etmek lazım.

"Dervişliğin esası, tasavvufun esasları nelerdir? Dervişlerin nasıl bir ahlâka sahip olması lazım, hayatta nasıl bir tarzda düşünüp yaşamaları lazım?" diye sormuşlar. Bu soruların cevabının ne olduğunu saymış, şunları sıralamış:

Hıfzu hurumâti'l-meşâyih. "Şeyhlerin hürmetlerini korumak ve onlara riayet etmek."

Bir kere yolun büyüklerine saygıları tam olacak.

Burada kimler eleniyor?

"Eski ulema şaşırmış, yanılmış. Benim bugünkü kanaatime göre bu böyledir. Asarım, keserim!" deyip ahkâm kesenler, üretenler, gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda eskileri küçük görenler, bu elemeden gidiyorlar.

Eskiye hürmet yok, eskiyi tanımak yok, eskilerin büyüklüğünü anlayabilmiş değiller; tenkit ediyorlar.

"Ebû Hanife kimmiş? Nihayet benim gibi bir beşermiş; ben de onun gibi hüküm çıkarırım, içtihat ederim."

"İmam Mâturîdî kimmiş? Bana kalırsa Mûtezile daha doğru söylemiş!"

Yahu, sen bu meseleleri anlayacak durumda değilsin. Sen onların kitaplarını bile doğru düzgün anlayamazsın. Onların o meselelerine girmek senin ne haddine!

"Yok, bilmem Hanefîler bu konuda (hata) yapmışlar da, Şafiîler yanılmışlar da..."

Yahu, sen kimlerin aleyhinde konuştuğunu biliyor musun?

Yapma, etme, kendini tehlikeye atıyorsun! Ayaklarının tozu olamayacağın kimseleri, sözlerinin mânasının derinliğini kavrayamayacağın kimseleri, yazdıkları eserlerin binde birini yazamayacağın büyük alimleri tenkit ediyorsun sen!

Bu devirde böyle bir efelik var.

"Ben bu konuda doktora yaptım!" diyor.

Yap! Doktora yaptıysan dört sene çalışmışsın; bunlar kırk sene çalışmış.

"Ben bu konunun profesörüyüm." diyor.

Profesörüsün ama lise üzerine aşılama bir profesörlük. O kadar profesörlük de yetmez. Onların devrinin ortamı, çevresi, beldenin şartları şimdiki gibi değil. O zaman sabah akşam gezilen tozulan, gidilen gelinen yerde büyüklerin sözünden, sohbetinden insan ilim öğrenir:

"Falanca alim şöyle buyurdu. Filanca zât şöyle dedi. Şöyle bir konu münakaşa edildi de beldenin en büyük alimi şu kararı verdi."

Çevre insanı besler.

Şimdi böyle bir çevre yok. Bugünkü çevremiz, bizim etrafımız; açıklık saçıklık, keyif, zevk, safa; İslâm'ı törpüleyen, imanı sağından solundan koparıp koparıp, parça parça insanın gönlünden söküp atmaya yönelik bir ortam. O zamanın ortamı, çevresi, muhiti, o zamanın insanları; insanın imanını kuvvetlendiren, hatasından döndüren; sözü, sohbeti, hâli, hareketi, sükutu, konuşması, insanın ilmini, irfanını artıracak malzeme veren kimseler. Büyük insanlar çok yönlü.

Burada birinci maddede birçok kimse gidiyor, eleniyor. Sen derviş olamazsın.

Neden?

Daha birinci barajı aşamadın.

Ne diyor?

Hıfzu hurumâti'l-meşâyih. "Bu yolun büyüklerinin, ulu kişilerin hürmetini korumak lazım, hürmetine riayet etmek lazım."

"Mevlânâ kimmiş yahu?"

Mevlânâ, Mevlevî tarikatinin pîri, büyük zât.

"Abdulkâdir Geylânî kimmiş?"

"Bahaeddîn-i Nakşîbend kim oluyormuş?"

Adam yerlerde dolaşmıyor; havalarda, o kadar yükseklerde, fezalarda dolaşıyor, ayağı yere basmıyor. Kimseyi de beğenmiyor, tenkit ediyor.

Ziya Paşa'nın bir beyti var:

Anlar ki verirler âleme lafla nizâmât,

Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.

"O insanlar ki âleme lafla ahkâm kesip nizam vermeye kalkışırlar. Evlerinde binbir türlü bozukluk vardır."

Düzen sağlayıcı bir adamsan şu evine bir düzen sağla da görelim, kendine bir çekidüzen ver de görelim. Cihanı düzene sokmak için evvela insanın kafasında, evinde, gönlünde, kendi çevresinde düzen olması lazım.

Bu gerekli mi?

Gerekli.

Niye gerekli?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri buyuruyor ki;

"Büyüklerimize hürmet etmeyen, -yani toplumumuzun yaşlı başlı büyüklerine hürmet etmeyen- küçüklerimize merhamet etmeyen, şefkat göstermeyen, bizden değildir!"

Peygamber Efendimiz siliyor.

Peygamber Efendimiz'in defterden sildiği insandan ne hayır gelir?

Peygamber Efendimiz'den feyiz alacak.

Peygamber Efendimiz bir insanı defterden silerse ondan bir hayır gelir mi, mümkün mü? Peygamber Efendimiz'in hoşnutsuzluğuna, rızasızlığına rağmen bir insanın tasavvuf yolunda, mâneviyat yolunda bir zerre bir şey kazanması, bir kademe ilerlemesi mümkün mü?

Mümkün değil!

Büyüklere hürmet edecek, küçükleri sevecek, şefkat gösterecek.

Burada meşâyih sözü iki mânaya gelebilir:

Bir; "tarikatin şeyhleri, tasavvufun büyükleri" demek. Burada ilk anlaşılan mâna budur. Elbette bu yolun tecrübeli üstatlarına hürmet etmesi lazım. Bir doktor, tıp fakültesine girmiş bir öğrenci, elbette profesörlere saygı, sevgi gösterecek. Eser yazan, dünyaca meşhur olan, madalya kazanmış büyük üstatlara bakacak, onların eserlerini okuyacak, makalelerinden istifade edecek, tıp mecmualarını, Batı'dan gelen yayınları karıştıracak, Batı'yı Doğu'yu bilecek. Onun gibi bir şey bu; şart. Hem akıl yoluyla şart olduğunu hem din yoluyla şart olduğunu anlıyoruz.

İkinci mânası da; "yaşlı başlı insanlar" demek. O da var. İslâm'da, yaşından dolayı da insan bir kıymet ve hürmet kazanıyor. Kırk yaşına gelince Allah ona inayet nasip ediyor, elli yaşına gelince daha büyük bir takım mükâfâtlarla taltif ediyor. Altmışa gelince daha güzel oluyor, yetmişe gelince daha güzel oluyor, seksene gelince daha güzel oluyor, doksanı geçtikten sonra; "Ben bu kulumu hesaba çekip de terletmem, serbesttir." diye Allahu Teâlâ hazretleri o kadar büyük mükâfatlar veriyor.

Yaşından dolayı insanın itibarı var, önemi var. Onun için o da doğru.

Yaşlılık bakımından hürmet de doğru; ama yol büyüklüğü, ilim irfan büyüklüğü bakımından yücelik de önemli.

Bu hususta sahabeden bir zâtın zarif bir sözünü hatırlarım ve çok beğenirim, Allah şefaatine erdirsin. Aşağı yukarı Peygamber Efendimiz'in emsali imiş, yaşıtıymış.

Birisi Peygamber Efendimiz'e ait bilgi kazanmak için soruyor:

"Siz galiba Peygamber Efendimiz'in doğduğu zamanlarda doğmuşsunuz; o mu büyük, siz mi büyüksünüz, yaşınız nasıl?" diye sahâbeden bir zâta soruyor.

Onun cevabı çok kesin, çok güzel:

"Peygamber Efendimiz benden büyük; ama ben ondan birkaç yaş yaşlıyım." diyor.

Evet, böyle olabilir.

Hâlid-i Bağdâdî efendimiz otuz küsur yaşında şeyh oldu. Altmış, yetmiş yaşındaki kimseler onun etrafında, emrinde oldular. Bu bir mânevî derecedir, olabilir. Yaşı küçük olup ama mânevî mertebesi, irfanı yüksek olabilir. Biz her ikisine de riayet edeceğiz.

Bize düşen, bu büyüğümüzün güzel sözünden çıkaracağımız mâna; bizden yaşça büyük olanlara hürmet edeceğiz. Ama derviş isek, tasavvufu seviyorsak, mâneviyat yolunun, ilim irfan yolunun âşıklısı isek, bu yolun büyüklerine de saygı göstereceğiz, bağlılık göstereceğiz. O büyükleri seveceğiz ki onların feyizleri bize gelsin. Tasavvufta feyiz almanın önemli şartlarından biri, onlara muhabbet etmektir.

İkincisi;

Ve hüsnü'l-işreti mea'l-ihvân. "Derviş kardeşler ile -ki biz onlara 'ihvan' diyoruz, burada da aynı kelime kullanılmış- ihvan ile güzel geçimde bulunmak."

Şeyhlere hürmet edecek, emsali ihvan ile geçimi güzel olacak. Kavga, gürültü, küçümseme, üzme yok.

Bundan da birçok kimse kaybediyor. Şeyh efendinin karşısında el-pençe divan durmakla beraber, ihvan kendi arasında birbirlerine ihvan olmalarının gerektirdiği sevgiyi, saygılılığı, bağlılığı göstermezlerse; o da olmuyor.

Saymıyor, sevmiyor, aldırmıyor, dinlemiyor; olmaz!

Sevecek, sayacak ve onlarla tatlı, hoş, âdâba uygun bir tarzda yaşamını, muamelesini sürdürecek.

Hüsnü'l-işret, muaşeretin, tasavvuf ve tarikat muaşeretinin âdâbına riayet edecek. Âdâb-ı muaşeret-i tasavvuf'a riayet edecek. İhvanıyla münasebetleri de hoş olacak. Hepsi kendisini sevecekler, kendisinden incinmeyecekler.

Ve'n-nasîhati li'l-esâğır. Esâğır, asgâr kelimesinin çoğuludur. "Kendisinden yaşça küçük olanlara karşı da nasihat halinde olacak. Onlara nasihat edecek."

Tabi "nasihat" sözünü de mutlaka açıklamamız gerekiyor.

"Nasihat" deyince biz bugün ne anlıyoruz?

Karşısına birisini alıp da; "Otur evladım, dinle beni. Bak şöyle yapıyorsun, yanlıştır." filan demek, "öğüt vermek" mânasına anlıyoruz.

Nasihat sözünden, bizim bugün anladığımız o.

Halbuki hadîs-i şerîflerde ve muhtemelen buradaki cümlede nasihat bu mânaya değildir. Nasihat; "samimi, içten, açık kalpli muamele etmek" demektir.

Onun için Peygamber Efendimiz sahih bir hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki;

ed-Dînü en-nasîhatü. "Din, tamamen açık kalplilikten, nasihatten ibarettir."

Kime karşı açık kalplilik?

Kâlû: Li-men yâ Resûlallah? "Müslüman, kime karşı açık kalpli olacak?"

Kâle: Li'llâhi. "Allah'a karşı."

Ve li-resûlihi. "Resûlullah'a karşı."

Ve li-kitâbihi. "Allah'ın kitabı Kur'ân'a karşı."

Bu sıralamadan anlıyoruz ki nasihatin mânası; kul Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a nasihat edemez; "Onu sevecek, candan bağlı olacak, açık kalpli, temiz yürekli, iyi duygularla meşgul olacak." demek.

Onun için buradaki mânası da odur.

Ve'n-nasîhati li'l-esâğır. "Kendinden küçükleri sevecek, onların iyiliğini isteyecek, onlara karşı tatlı olacak." demek.

Büyükleri saymak, küçüklere karşı şefkatli olmak, ihvan ile yaşıtlarla iyi bir geçim ve âdâb-ı muâşerete riayet etmek.

Üçüncüsü;

Ve terki'l-husumâti fi'l-erzâk. "Rızıklar konusunda çekişmeyi terk etmek."

İnsanlar arasındaki kavgaların, gürültülerin çoğu menfaattendir. Menfaati zarara uğradığı zaman insanlar birbirleriyle mücadele ediyorlar, rekabet ediyorlar, kavga ediyorlar.

İki köy, bazen öküzlerini otlattıkları otlaktan ve tarlalardan dolayı silah çekip birbirlerine giriyorlar. İki komşu, bir tarlanın hududundan dolayı birbirlerine tabanca çekiyorlar. İki kardeş, mirasın taksiminden dolayı birbirlerine düşman oluyorlar. İki komşu, iki paralık dünya menfaati için birbirlerine küsüyorlar. İki dükkân komşusu, müşteri meselesinden dolayı alt alta, üst üste kavga ediyorlar.

Hepsi nedir?

Dünyalık, geçim, rızık, kazanç konusunda bir ihtilaf, husumet.

Derviş nasıl olacak?

Maddî meselelerden, kazanç meselelerinden doğabilecek ihtilaflara girmeyecek.

Terki'l-husumâti fi'l-erzâk. Rızıklar konusundaki çekişme, çatışma ve düşmanlıkları terk edecek. "Tamam, kardeşim buyur, mübarek olsun, al. Çoğu senin olsun, daha fazlası senin olsun." diyebilecek.

Demek ki gözü tok olmak, maddiyat yüzünden onunla bununla kavga etmemek gerekiyor.

Ve mülâzemetü'l-îsâr. Îsâr'a devam edecek. Îsâr prensibine sımsıkı yapışıp, tutacak, sürdürecek.

Îsâr, peltek 's' ile, i'si uzun.

Îsâr; "kişinin arkadaşını kendisinden önce düşünmesi, arkadaşını tercih etmesi" demek.

Ebû Hafsı Haddâd hazretlerine soruldu ki:

"Tasavvufun esasları nelerdir, dervişe düşen âdablar nelerdir?"

Dedi ki:

"Şeyhlere hürmet etmeye, rivâyet etmeye devam. Tarikat kardeşleriyle, ihvan ile güzel geçinmek. Daha küçüklere samimi, açık kalpli, iyi niyetli, tatlı olmak, sert olmamak, onları haşlamamak vs. Geçim konusunda öteki insanlarla çekişip çatışmayı terketmek. Îsara mülazemet etmek yani arkadaşını kendisine terccih etmek."

Çölde bir bardak su var; birisi içecek kurtulacak, ötekisi ölecek. "Al kardeşim, sen iç, varsın ben öleyim, sen yaşa."

Birisinin doyacağı kadar bir tabak yemek var, birisi aç kalacak; "Al kardeşim, sen ye." diyecek.

Denilebilir ki; "Bu böyle olmaz. Hocam, bardağın yarısını birisi içsin, yarısını birisi; yemeğin yarısını birisi yesin, yarısını birisi."

Mesela gemi kalkıyor, bir kişilik yer var, düşman arkadan kovalıyor, mecburen birisi binecek birisi kalacak, başka çare yok, o zaman diyor ki; "Sen bin, ben kalayım."

Ölümü tercih ediyor, kardeşini kurtarıyor. Yemiyor, yediriyor, giymiyor, giydiriyor. Kardeşine fedakarlık yapıyor ve kardeşini kendisine tercih ediyor.

Bir büyük zât-ı muhteremi, bu işleri çok iyi bilen büyük evliyâullahtan birisini anlatıyorlar. Üç-beş arkadaş yola çıkacaklarmış. Yolda birkaç kişi seyahat ettikleri zaman birisinin önder olması, başkan olması, yani dini tabiri ile imam olması esastır. Yolun imamı; namazın imamı değil. Yolun başkanı, seyahatin başkanı, yolun imamı olması esastır. Kendisinden daha küçük gençlerle bir yere seyahate gidecekler. O şeyh efendi, büyük zât, yaşlı, pîr-i fâni; "Biriniz yolun, seferin önderi olun." diyor.

"Aman efendim, estağfirullah. Zât-ı âliniz varken bize başkanlık mı düşer, siz başkan olun." diyorlar.

"Yok, siz başkan olun." diyor.

"Yok efendim, olmaz efendim, siz başkan olun." denilince;

"Pekâlâ." demiş.

Başkana da itaat etmek lazım, imama muhalefet olmaz. Bizi öne geçiriyorsunuz, namazı kıldırıyorsunuz, ondan sonra sözümüzü dinlememek olmaz. Başkansak başkanlığımızı dinleyeceksiniz; madem bizim için o makamı tercih ettiniz, itaat edeceksiniz.

O da demişki: "Tamam, pekâla."

Yola çıkmışlar. Uzun maceralar olmuş. Mesela müthiş bir yağmur yağıyor, çölün ortasında yağmurun gelmediği sığınacak bir yer, bir kovuk bulmuşlar. Hepsini o sığınağa tıkmış, kendisi açıkta kalmış. Herkes sığmıyor, kendisi açıkta kalmış.

"Aman efendim, siz böyle buyurun."

"Yok, siz buyurun, geçin bakayım oraya."

"Olmaz efendim."

"Sözümü dinleyin, geçin."

Başkan ya, "Geçin bakalım oraya." demiş, kendisi sırılsıklam ıslanmış ama ötekileri ıslatmamış, orada gölgelendirmiş. Buna benzer birçok olay geçmiş.

"Demek ki imamlık, başkanlık, hizmet makamıymış, safa makamı değilmiş. Keşke biz başkan olsaymışız da onu rahat ettirseymişiz. Ona başkanlığı verdik, o bizi rahat ettirdi, meşakkati o çekti." diye, o zaman anlamışlar.

Îsâr; işte bu olayda görüldüğü gibi, arkadaşını tercih etmektir.

Tasavvuf büyüklerinin hâli budur. Yemezler, yedirirler; giymezler, giydirirler. Dertlerini söylemezler, "Birisinin işi görülsün." diye her türlü fedakarlığı yaparlar, gık demezler, anlatmazlar.

İki kişiden birisi hacca gidecek; "Buyur, sen git." derler. Paraları yetmiyor, parayı ona verir; "Al benim param da seninkine katılsın, sen git." derler. İsâr denilen olay, bu.

Îsâr kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor. Sahâbe-i kirâm hakkında bu kelime geçmiş, kullanılmış.

Ve yü'sirûne alâ enfüsihim velev kâne bihim hasâsah.

Yü'sirûne" kelimesi, îsâr'dan geliyor. O sahâbe-i kirâm, o mübarek insanlar, kendilerinin muazzam bir ihtiyacı olsa bile arkadaşlarını kendilerine tercih ederlerdi.

İmam Gazâlî, İhyâ'sında anlatıyor.

Bir çoluk çocuk sahibi kâmil zât-ı muhterem ve çoluk çocuğu günlerce açmış; evde yiyecek içecek bir şey yok, aile perişan, çocuklar ağlaşıyor, birisi bir kurban başı göndermiş. Tabi kurban başını hazırlayacaklar, pişirecekler, ütüleyecekler, kızartacaklar; çoluk çocuk yiyecek.

Göndermişler; "Buyurun pişirin, çoluk çocuk yesin."

O bu hediyeyi alınca pişirmeye koyulmamış.

Demiş ki;

"Falanca arkadaşım var; o benden daha fazla zamandan beri aç."

Ona göndermiş, kendisi fakir ama arkadaşına göndermiş, bu nedir?

Îsâr'dır işte.

Kendisinin ihtiyacı olduğu halde ona göndermiş.

O ikinci şahıs da almış, birincisi üç günden beri açsa bunlar beş günden beri aç, o da almış, pişirse, yese açlıkları gidecek, kim var başka daha muhtaç, falanca arkadaşımız var, hediyeyi, kelleyi ona göndermiş. Üçüncü şahıs dördüncü şahsa, dördüncü şahıs beşinci şahsa tercih ederek kendisine göndermiş.

Altıncı şahıs, Allah'ın hikmetine bakın ki o da hediyeyi almış; "Evet, ben şu kadar gündür açım ama filanca kardeşimizin durumu daha perişan, ben tek başıma açım, onun çoluk çocuğu var, ailesi hepsi birden aç, hadi ona göndereyim." demiş, yedinci şahsa göndermiş.

Ama yedinci şahıs kim?

Birinci, ilk verilen. Dönmüş dolaşmış, tekrar birinci şahsa gelmiş; işte bu îsâr.

Ve mülâzemetü'l-îsâr. "Derviş îsâr'a mülâzemet edecek."

Mülâzemet, "sımsıkı yapışmak, sarılmak" demek. Îsâr'a sımsıkı sarılacak. Arada sırada yapmak değil, bu prensibin sevaplı olduğunu bildiği için devamlı böyle yapacak. Yemeyecek, yedirecek; giymeyecek, giydirecek; arkadaşının ihtiyacını öne alacak, arkadaşını kendi nefsine tercih edecek.

Ve mücânebetü'l-iddihâr. Mücânebe, "sakınmak, yanaşmamak" demek. İddihar da, "erzak depolamak" demek. "Mutfaklarda, kilerlerde, çuvallarda rızık depo etmekten, saklamaktan, evinde yiyecek saklamaktan şiddetle sakınmak."

Mücanebet edecek; "Aman, öyle şey yapmam!" diyecek, yapmayacak.

Bu bize çok garip geliyor; çünkü hepimizin mutfakları, merdiven altları, kilerler, depolar, çuvallar, tenekeler vardır. En fakirimizin evinde bile yine bir orduyu besleyecek bir şeyler vardır. Bizim beğenmediğimiz, küçümsediğimiz bir şeyler mutlaka vardır.

Biz buna alışmışızdır; olmaması bize garip gelir. Ama o devirde böyle bir şey yok.

Yevmü'n-cedîd, rızku'n-cedîd. diyorlar; "Yeni gün, yeni rızık!"

Allah verir. Yaygın bir yoksulluk var; üretim az.

Şimdi traktörlerin filan faydası çok büyük. Teknolojinin tarıma girmesi, kamyonların gelmesi, yolların yapılması çok önemli. Bir kişinin gücüyle yapamayacağı yerler sürülüyor, büyük mahsuller alınıyor, büyük nakliyeler yapılıyor.

Biz eskiden, köydeki buğdayımızı öğütmek için günlerce sıra beklemek üzere kaç köy öteye giderdik; "Buğdayımız değirmende öğütülecek de un olacak, gelecek." diye beklerdik. Eskiden bu işler kolay değildi.

Bizim Ege bölgesi, zeytin memleketiydi, orası portakalı bilmezdi. Kars mıntıkası zeytini bilmezdi. Samsun, balığı bilirdi de, Antalya'nın portakalını bilmezdi. Her bölge kendi içinde mahsur, kendi şartları ile yetinme durumunda idi.

Şimdi tabi çok büyük nimetler var. Adana'daki karpuzu kamyonlara yüklüyorlar, getiriyorlar, köşe başlarında satıyorlar. Kütür kütür kesiyorsun, sıcak günde güzel güzel yiyorsun. Zeytin toplanıyor; ta nerelere kadar götürülüyor. Sebze, domates seralarda, Antalya'da yetiştiriliyor, Trabzon'a gidiyor. Trabzon'da çıkarılan tereyağ kamyonlara yükleniyor; İzmir'e, İstanbul'a geliyor. Edirne'nin peyniri Konya'ya gidiyor. Bunlar büyük nimetler, bolluk var. Bu devirde, bu mübarek şahısların yaşadığı eski devirlere göre muazzam üretim var, bolluk var. Biz bunun farkında değiliz. Ama o devirlerde çok kıtlık ve zorluk varmış.

O insanlar bir hurmayla bir gün geçirirlermiş, günlerce aç dururlarmış. Üç gün, beş gün, yedi gün yemek yemedikleri olurmuş. Çok sıkıntılar çekerlermiş. Bundan otuz-kırk yıl önce Medine-i Münevvere'de yaşayan arkadaşların büyükleri, babaları, yaşlılar anlatıyorlar:

"Burada kurtsuz buğday, kurtsuz un yoktu. Ekmekler hep onlardan yapılırdı. Bilirdik; böcekli, kurtlu ama yerdik. Başka türlü mümkün değildi; çünkü depolama imkânı yoktu. Gelen, gelinceye kadar kurtlanıyordu. Sıcak su, soğuk su yoktu. Mevcut şeyleri tulumlarda ne kadar soğutabilirsek onu içerdik. Geceleyin soğutma, aircondition imkânımız yoktu; yukarıdan aşağıya bir teneke su boşaltırdık, ıslanırdık; yatağın içine de bir teneke su boşaltır, yatağı da ıslatırdık, yatardık. Onlar kuruyuncaya kadar yarım saat uyuyabilirdik. Yarım saat sonra onlar kuruduktan sonra yine sıcaktan çırpınarak öyle kalkardık." diyorlar.

Şimdi tabi aircondition var, ulaşım var, üretim var; yiyoruz, içiyoruz, keyfimize bakıyoruz. Eskilerin hallerini bilmiyoruz. Ama eskiler o yoklukta diyorlar ki; "Depolamak yok; depolamaktan kaçınmak prensibi var." Nesi varsa; "Sen hele yanındaki çuvalı ver bakalım; fukaraya bir dağıt bakalım, herkesin bu akşam bir karnı doysun. Sen bir aylık gıdayı yanına depo edeceğine, bu akşam kırk-elli kişinin karnı doysun." denilirdi.

"Yarın ben ne yapacağım?"

"Allah kerim. Yarın yeni bir rızk gelir." diyorlardı.

Depolamak ayıptı.

Kadının birisi, derviş bir hatun, derviş bir efendiye varmış; onu nikâhına istemiş.

Ne diye varmış?

"İyi bir derviş, ârif bir kimse" diye varmış. Evlenmişler. Bir de bakmış ki dolabında yiyecek-içecek var.

"Seni sahtekâr seni, ben de seni derviş sanıyordum! Sen evinde yemek depo ediyormuşsun!" demiş,beğenmemiş; sonu nasıl olduysa artık... Eskilerin hâli böyleydi.

Ve terki suhbeti men leyse min tabakâtihim. "Kendi seviyesinde, tabakasında, irfan mertebesinde olmayan insanlarla sohbeti de terk edecek."

Bu ne demek?

Tasavvuftan anlamayan, helali haramı, Allah'ın rızası yollarını, Allah'ın sevmediği halleri, huyları, işleri bilmeyen, daha geri durumdaki insanların yanında durmayacak.

Neden?

Durdu mu, o gafiller, o cahiller, bunun feyzini kaçırırlar. Onun için daha aşağı insanlarla düşüp kalkmayacak.

Bunu neye benzetebiliriz?

Sen namazlı niyazlı bir insansın. Senin kahvede ne işin var? Onlar orada sigara içerler, oyun oynarlar, küfür ederler, şakalaşırlar…

O senin seviyen mi? Senin oraya gitmen olur mu? Sen namaz-niyaz ehli bir müslümansın, senin orada ne işin var? Veyahut buna benzer misaller düşünebilirsiniz.

Kendi seviyesinde, irfan mertebesinde olmayan insanlardan, onların sohbetinden, ahbaplığından kaçınmak.

Kiminle ahbaplık edecek?

Kendi seviyesinde ve kendisinden yüksek insanlarla ahbaplık edecek de tasavvufun inceliklerini öğrenecek.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Sohbeti, senin ilmini, irfanını artıracak kimselerle sohbet et. Cahillerle düşüp kalkma."

Ve a'rid ani'l-câhilîn. "Cahillerden yüz çevir, uzaklaş, ayrıl."

Kur'ân-ı Kerîm'de böyle buyuruyor.

İnsan cahillerle düşer kalkarsa olmadık bir laf söyler. Çünkü cahil.

Televizyonda, Doğu Anadolu'daki, Güneydoğu Anadolu'daki anarşik olaylarla ilgili bir program yapıyorlardı. Spiker 18-20 yaşlarında bir delikanlıya; "Şu olay nasıl oldu?" diye soru soruyor. O da bir sunturlu küfür söyledi ki… "Ana avrat" derler hani, öyle bir sunturlu küfür söyledi; ondan sonra konuyu anlatmaya başladı. "Onlar şöyle yaptılar, böyle yaptılar." Hiç farkında değil, normal olarak ağza alınmayacak, nakledilmeyecek bir söz söyledi.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Âhirzamanda birtakım kavimler türeyecek; selamlaşmaları birbirlerine lanet etmek olacak."

"Merhaba, Allah belanı versin, nasılsın?"

Ya böyle selamlaşma mı olur? Âhirzamanda böyle olacak.

"Allah kahretsin, nerelerde kaldın, iki gözümün nuru!"

Madem iki gözünün nuru da niye "Allah kahretsin!" diyorsun? "Bunun gibi şeyler olacak." Diyor.

İnsan cahillerle düşer kalkarsa bir olmadık laf söyler, cahillik eder. Onun için derviş; kaliteli, takvâ ehli insanlarla ahbaplık etmeye çalışacak.

Veyahut adam der ki; "Otur be kardeşim, boş ver, yak şu sigarayı, iç bir kadeh!"

Seni günahına çekmeye çalışır. Onun için onların yanına yanaşmamak lazım. Bu çok önemli. Bu prensip, fevkalade önemli bir prensiptir.

Ve'l-muâvenetü fî umûri'd-dîni ve'd-dünyâ. "Hem dinî konularda, hem dünyevî konularda yardımlaşmak."

Derviş, muazzam bir yardımlaşma gayreti içinde olacak. Başkasının hizmetine koşan, yardım eden bir kimse olacak.

Bizim bir amcamız vardı, Allah rahmet eylesin. Böyle eşofman giyip de "Jimnastik yapacağım, koşacağım." diyen şahsa; "Ülen, öyle boşuna koşturup duracağına, bir fukaranın tarlasını sürüversen belleyiversen de bir işe yarasan!" demiş.

Jimnastikse jimnastik! Ben de o rahmetlinin sözünden alarak diyorum ki; "Dervişin en güzel jimnastiği nedir? Hizmettir."

Çekirge gibi çevik ol bakalım; zıpla, kalk, koş, çalış, çabala, fırt fırt işleri yap. Yaşlıların, büyüklerin hizmetinde ol; sevap kazan. Çünkü hizmette sevap var.

"Niye yapıyorsun bunu?"

"Spor bu, hocam."

İşte bizim dindarların sporu, al bizim sporumuz bu! Eşofmana lüzum yok, başka bir şeye, spor sahasına lüzum yok. İhvanın olduğu yerde hizmete koşmak, hizmete sarılmak. "Su gelecek." Koş, doldur getir. "Ekmek yok." Koş, al gel. İşte sana spor! Hızlı hızlı yaparsın, bekletmezsin; oldu bir spor.

Bir daha özetleyelim.

Derviş nasıl olacakmış?

Şeyhlere, yolun büyüklerine hürmete riayet edecekmiş. İhvan ile hoşça geçinecekmiş. Küçüklere sevgi, şefkat gösterecekmiş. Rızık, maddiyat konusunda kimseyle çekişmeyecekmiş. Kardeşlerini kendisine daima tercih edecekmiş. "Senin olsun, ben istemem, ben sabrederim." Îsâr prensibine riayet edecekmiş. Mal-mülk depo etmeyecekmiş. Elindekini verecekmiş, yedirecekmiş, içirecekmiş

Dürüş, kazan, ye, yedir.

Bir gönül ele getir.

Bin Kâbe'den yeğrektir.

Bir gönül imareti.

"Çalış, çabala, ye, yedir de, bir gönül al, birisinin hayır duasını al. Bir gönül yapmak, birisinin gönlünü hoş etmek, duasını almak, bin tane Kâbe'yi tamir etmekten daha kıymetlidir." diyor, Yunus Emre.

O da hadîs-i şerîften alınmadır. Peygamber Efendimiz söylemiştir.

Peygamber Efendimiz bir gün Kâbe'ye baktığı zaman;

"Ey Kâbe, ne kadar güzelsin, ne kadar şereflisin. Allah'a yemin ederim ki Allah indinde mü'minin gönlü, senden daha hürmetli, daha şereflidir."

Neden?

Mü'minin gönlünde Allah var, zikrullah var, irfan var. Onun için kıymet kazanıyor. İçinde Allah sevgisi olan bir gönül, fevkalade kıymet kazanıyor, Kâbe gibi oluyor.

İşte müslüman böyle bakar. Kalp kırmayacak, gönül yapacak. Kendi tabakasında olmayan inşanlarla düşüp kalkmayacak, öyle seviyesizlerin seviyesine düşmeyecek. Arkadaşlarına, kardeşlerine din ve dünya hususunda, her hususta yardımcı olacak.

Geceleyin telefonu açacaksın, öbür taraftan "Kim o?" dediği zaman, kapatacaksın.

Niye böyle yaptın?

Tam teheccüd namazı vaktidir, onu telefonla aradın, arkadaşını uyandırdın, oldu sana bir yardım. Tabi bunlar misaller. İnsan zihnini kullanırsa kardeşlerine dinî konuda nasıl yardım edecek, dünyevî konuda nasıl yardım edecek; arayıp bulabilir.

Kâle ve süile Ebû Hafs. "Râvinin söylediğine göre yine Ebû Hafs'a sormuşlar ki."

Meni'l-âkil? "Akıllı adam kimdir, nasıldır?"

Âkil, "akıllı" demek, 'a'sı uzun, âkil. Akıl, o "meleke;" o melekesi olan kimseye de âkil derler. "Bir çocuk âkil bâliğ olduğu zaman, aklı başına geldiği zaman, buluğa erdiği zaman." diyoruz. Onun gibi.

"Akıllı kimse kimdir?" diye sordular.

Fe-kâle: el-Mutâlibü nefsehû bi'l-ihlâs.

"Nefsinin yakasına yapışıp onu ihlâslı hareket etmeye sevk eden, zorlayan kişidir."

Nefsinin yakasına yapışıp ihlâslı hareket etmesini sağlamaya zorlayan insandır. Akıllı insan odur. Bu yine hadîs-i şerîften alınmadır. Bu büyüklerin irfanları belli, sağlam kaynaktan. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

el-Keyyisü men dâne nefsehû amile limâ ba'de'l-mevt. "Akıllı o kimsedir ki nefsine sahip olur, hâkim olur, âhirete hazırlık yapar."

Ve'l-ahmaku. "Akılsız, ahmak insan" da kimdir?

Men etbea nefsehû hevâhâ. "Nefsini hevâsına uydurur." Ve temennâ ale'llâhi'l-emâniyye. "Allah'tan da hayırları verecek diye umar."

Bu ahmaktır.

Neden?

Nefsinin hevâsı peşinde giderken, Allah'ın rahmetine, rızasına erilir mi be ahmak adam! Sen nefsini yakalayacaksın, yakasından tutacaksın, ihlâslı hareket etmeye, âhirete hazırlanmaya sevk edeceksin de o zaman onlar olacak.

Öyle olmadan olur mu?

Olmaz.

Günahta ısrar ederken, insanın böyle şeyler umması çok yanlıştır, Allah ile alay etmek gibidir. Günahı bırakacak da, doğru yola girmeye çalışacak da, ondan sonra onları isteyecek.

Kâle ve kâle Ebû Hafs. "Râvi diyor ki; 'Ebû Hafs şöyle dedi.'"

Men reâ fadla'llâhi aleyhi fî külli hâlin ercû ellâ yehlek. "Her halde Allah'ın kendisine fazlının, nimetinin, ikramının tecellî ettiğini anlayabilen insan, umarım ki helâk olmaz."

Fî külli hâl diyor.

Her halde Allah'ın sana bir lütfu vardır. Başına bir bela gelmişse bile, Allah seni doğru yola döndürsün, diyedir. Bir hastalık vermişse günahını affettirsin, kefaret olsun diyedir. Sıhhatin varsa elhamdülillah Allah'ın lütfu var ki sıhhatlisin. Veyahut yemiş içmişsen elhamdülillah karnını doyurmuşsun. Evin varsa elhamdülillah evin var. Çocuğun varsa çok şükür ki Allah çoluk çocuk vermiş. Sâlihâ bir eşin varsa elhamdülillah ki Allah böyle bir güzel hatun vermiş. Her halde, her zaman Allah'ın insanın üzerinde fazlı, keremi, lütfu var.

Hatta bir hadîs-i şerîfi okuyunca bayağı bir şaşırdım, afalladım.

"Allah, 'İbadet etmekten gururlanıp da Allah'ın sevmediği bir duruma düşmesin.' diye, kulunu bazen günaha düşürür."

Neden?

"Ben hac da yaptım, oruç da tuttum, zekât da verdim!"

Adam efeleniyor, gururlanıyor, kibirleniyor; Allah sevmez! Allah, o duruma düşmemesi için o kuluna bir hata yaptırır, "Tüh be! Yine işi berbat ettik. Hay Allah, yine doğru düzgün bir şey yapamadık!"

Hiç kibirlenecek, gururlanacak hâli kalmaz, boynunu büker.

"Nasılsın? Ne haber? Seni çok iyi görüyorum kardeşim. Maşaallah, güzel, ibadettesin."

"Ne ibadeti be kardeşim; perişanım, pür-günahım, pür-hatayım! Ene garîb. Ene miskîn. Ene fakîr." der insan; onu da samimi olarak söyler.

Neden?

Arada ayağı kaymıştır, bir hatası vardır da, kendisinin beş para etmediğini anlamıştır. Ama günah işlemediği zaman kendisini beş para ediyor sanırsa helak olur. Kalbinde zerre kadar gurur olan cennete girmeyeceğinden mahvolur.

Bu ibadetlerin, yaptığın hayrât u hasenâtın ne kadar kıymeti vardır?

Allah'ın hangi büyük nimetini ödemeye yeter?

Yetmez.

Onun için haddini bilecek, ibadette gururlanmayacak. İbadete gururlanmak, büyük kusur olduğundan, Allah bu kullarını günaha düşürür ki haddini bilsin. Mütevazıyı sevdiğinden, "Mütevazı olsun." diye günaha düşürür.

Görüyor musun demek ki bir bakıma onda bile Allah'ın bir merhameti, lütfu var ki "Bir an evvel uyansın, aklını başına toplasın da cehenneme yuvarlanmasın, âhirette gazâb-ı ilâhiye uğramasın." diyedir.

Düşünürseniz her anda, her yerde, her günde Allah'ın size nice nice nimetleri olduğunu anlarsınız. "Böyle bir şuura erebilmiş bir insan, ümit ederim ki helâk olmaz." diyor, kibar bir ifade kullanıyor.

Kâle ve süile Ebû Hafsın ani'l-ubûdiyyeh. "Bir keresinde de Ebû Hafs'a 'Ubûdiyet nedir?' diye soruldu."

Ubûdiyet, biliyorsunuz, mâna olarak "kulluk" demek. Abd, "kul" demek. Ubûdiyet, "Allah'a kulluk etmek" demek.

Biz Allah'ın kuluyuz, O bizim Rabbimiz. O bize Rabliğini yapıyor, lütfediyor, yaratıyor, yaşatıyor, nimetlerini veriyor; biz de O'nun kuluyuz, bizim de O'na ubûdiyet yapmamız lazım; kulluğumuzun gereği olanı yapmamız lazım.

Soruyu soran kişi; "Ubûdiyet nedir, bu hususta bize bilgi ver." diyor.

Tarif kısa. Bu zâtların bir özelliği de, az konuşmalarıdır, kısa sözle söylerler, geniş mânalar ihtiva eden güzel sözler olur.

Terkü mâ leke ve'l-tizâmü mâ ümirte bihi. "Ubûdiyet, kulluk; senin olan, malın olan, varlığın olan, sahip olduğun her şeyi terk etmendir." Ve'l-tizâmü mâ ümirte bihî. "Sana emredilmiş olan şeye sarılmandır."

Kulluk budur.

Senin olan şey nedir? Senin sandığın şey nedir?

Kendi fikirlerindir, kanaatlerindir, zevklerindir, hevâ-i nefsindir, arzularındır, niyetlerindir, isteklerindir, temennilerindir, hırslarındır; bir insanda var olan şeylerdir "Şöyle yapsam, böyle yapsam, şu olsa, bu olsa, canım şunu istiyor."

Kulluk nedir?

"Bunların hepsini terk edeceksin, emrolunduğun şeyi yapacaksın."

"Hocam, ibadetten hiç zevk alamıyorum."

Almadan yap, asıl zevk orada. Zevk olduğu zaman herkes yapar.

"Aman hocam, ibadetten çok zevk alıyorum; zikir şöyle tatlı, namaz böyle, oruç şöyle."

Güzel, bu bir imtihan. Tabi bunlardan zevk almak da iyi. Ama asıl, zevk almasan bile yapmak önemli.

Ölmekten, savaştan kim memnun olur?

Savaş zor bir şey ama Allah emrettiği zaman yapılıyor; yaptılar. Birisi samimi olarak söylemiş, diyor ki;

"Yâ Resûlallah! Ben korkak bir insanım, bana savaşı emretme. Sana bey'at edeceğim, ver elini tutayım, sana bey'at edeyim, ama bana savaşı emretme. Samimi söylüyor. Bazı insanlar korkak olur, gölgesinden korkar; "Höt!" dese birisi, yüreği ağzına gelir. Bir de on tanecik devem var. Bunların sütlü olanlarını sağıyoruz, -çoluk çocuk, kavim, kabilemiz büyük- bunlarla ancak geçiniyoruz. Bana zekâtı emretme."

Çünkü beşten bir tanesi zekâta gidecek; on deveden iki tanesi zekâta gider.

"Uzat elini, bu şartlarla bey'at edeyim." diyor; içindeki arzuları samimi olarak söylüyor. Peygamber Efendimiz'le pazarlık yapıyor.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Zekât olmazsa, cihad olmazsa, o nasıl İslâm olacak? Zekât olmazsa, cihad olmazsa bu ne biçim Müslümanlık olur? Zekât olmazsa, cihad olmazsa böyle Müslümanlık mı olur?"

Peygamber Efendimiz bunu tekrar tekrar, esefle söylemiş.

Başını sallayarak; "Zekâtı çıkaracaksın İslâm'dan, cihadı çıkaracaksın İslâm'dan; öyle Müslümanlık mı olur? Vah zavallı vah, bu ne biçim zihniyet, böyle Müslümanlık mı olur?" diye çok söyleyince;

"Tamam, tamam yâ Resûlallah! Her şeye razıyım, uzat elini bey'at ediyorum." dedi o şahıs.

Ama ilk başta samimi söylüyor, çünkü korkuyor, korkak ama korksa bile artık cihada gidecek.

Neden?

Resûlullah'a itaat vazifesi var.

Demek ki kulluk neymiş?

Senin olan şeyleri; arzularını, isteklerini, düşüncelerini, fikirlerini, keyiflerini, safalarını, temennilerini bir yere bırak, Allah'ın emrettiğini yap; kulluk budur!

"Müslümanım." ne demek?

Müslüman, "kendisini Allah'a teslim eden kimse" demek.

Müslüman olmak; "Yâ Rabbi! Ben sana teslim oldum. Emret, ne istersen onu yapacağım." demektir.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûluh demek, "İslâm olmak" demek; "Yâ Rabbi! Ben kendi arzumdan, irademden, keyfimden, safamdan, düşüncelerimden, ideallerimden, hepsinden vazgeçtim. Sen ne emredersen sana tâbi olacağım, senin kulun olacağım, senin buyruğunu tutacağım." demektir.

Burada da çok güzel tarif etmiş:

"Kulluk; senin olan şeyleri terk etmendir, emrolunduğun şeyleri yapmandır." diyor.

Bu zamanın insanlarını şöyle yoklarsanız, hatta kendi içinizi şöyle yoklarsanız; insanın içinde binbir tane arzusu, ideali, düşüncesi, yapmak istediği şey vardır ama onlar dine aykırıdır. Yapmaktan gocunduğu şeyler vardır ama onlar dinin emridir.

Annesi, babası müslüman, kıza diyor ki;

"Kızım, örtün."

"Örtünmem!" diyor.

"Allah'ın emri, niye örtünmezsin?"

"Ayıplarlar beni." diyor.

"Ayıplasınlar kızım. Allah'ın emrini tut."

"İnsanlar beğenecekler." diye, açık-saçık gezecek. "Allah beğensin." diye düşünmüyor. Örtündüğün zaman da Allah sevecek. Allah'ın sevgisini istemiyor, Allah'ın gazabından korkmuyor, kulların ayıplamasından korkuyor.

Aynı şekilde erkekler de oluyor:

"Sakal bıraksana."

"Hık mık.." yanaşamıyor.

"Şunu şöyle yapsana." Yanaşamıyor.

"Bunu böyle yapsana." Yapamıyor.

Allah ne emretmişse onu yapmaktır; kulluk budur. İyi dervişlik de budur.

Kâle ve kâle Ebû Hafs. "Aynı râvi rivayet etti ki Ebû Hafs şöyle buyurdu."

Lâ tekün ibâdetüke li-rabbike sebeben li-en tekûne ma'bûden.

Çok büyük söz söylemiş.

Ne söylemiş?

Lâ tekün ibâdetike. "Senin ibadetin olmasın." Li-rabbike. "Rabbine karşı yaptığın kulluk, ibâdât, taat." Sebeben li-en tekûne ma'buden. "Tapınılan, mâbud bir insan olmana sebep olmasın."

"Senin Rabbine karşı yaptığın ibadetin, senin tapınılan bir insan olmana sebep olmasın." diyor.

Bu, ne demektir?

Ebû Hafs-ı Haddâd hazretleri bu sözüyle hangi hakikati ifade ediyor?

Şu hakikati ifade etmek istiyor; -ve burada bu insanın ne kadar büyük olduğunu görüyoruz.-

İnsanlar mevki sahibi oldukları zaman hürmet görürler; bakandır, ağadır, paşadır, başbakandır, reis-i cumhurdur, generaldir. Veyahut zengin oldukları zaman hürmet görürler; memleketin eşrafındandır, zengindir, vesairedir.

Tabi bazı insanlar da bunlara aldırmaz, iyi müslümandır, onlar da iyi insanları, duası makbul insanları ararlar. Bir beldeyi ziyaret ettikleri zaman; "Aman bu beldenin mübarek insanı kimdir, gidelim elini öpelim, hayır duasını alalım." derler; aksakallı, nûrânî, yaşlı başlı mübarek insanları ararlar, hürmet ederler, severler, elini öperler.

Bir insan iyi derviş olunca, kırk yamalı hırka giyince, dağ başında bir kulübede yaşayınca, halkın arasında şöhrete kavuşunca, böylece ziyaret edilen, itibar edilen, hürmet edilen, kapısında kuyruğa girilen bir kimse olur.

"Aman duası makbuldur." diye, kadınlar küçük çocukları kucağına alır; "Efendim, bir nefes etseniz, şuna bir dua etseniz.. Şöyle bir derdimiz var, dua buyurun.." derler.

Halk, ibadetinden dolayı ona teveccüh etmeye, onu sevmeye, saymaya, onu yüceltmeye başlar.

Burada diyor ki;

"Senin Allah'a olan ibadetin, halk tarafından senin mâbud gibi bir muameleye mazhar olmana götürmesin."

Ne olacak?

İbadetini, makamını halktan saklayacak. Halktan bir şey beklemeyecek. Kendi halini saklayacak.

Saklamaya melâmet derler. Bazıları halkın levm etmesine, kınamasına sebep olan şeyleri mahsustan yapar. "Bu adam da beş para etmez bir adammış ya, buna 'evliyâ' diyorlar, bunun neresi evliyâ, bırak ya." derler.

O, onu dedirtmek için mahsustan o işi yapmıştır. Kendisini cahil gibi gösterir, anlamamış gibi gösterir.

Nedendir?

"Halkın teveccühü olmasın." diye. Çünkü insanların şöhreti, itibar görmesi büyük bir felakettir. Hem gönlü bakımından hem rahatı bakımından felakettir.

Bu hususta güzel bir hikâye vardır, onu anlatarak sözümüzü bitirelim:

Eski devirde bir şeyh efendi varmış. Evliyâdanmış, hakikaten kıymetli bir kimseymiş. Kerâmetleri olan bir mübarek zâtmış, Allah'ın sevgili kuluymuş. Bir de onun bir tanecik müridi varmış. Şeyh efendi, beldenin kenarında bir basit mescitte imammış. Tek müridi de o mescitte müezzinmiş. Şeyh imam, mürit müezzin, iki tanecik.. Merkezî bir yer olmadığı için camiye de pek kimse gelmezmiş. Ezanı okurlarmış, namazı kılarlarmış, tesbihleri çekerlermiş, tasavvufî hayatlarını yaşarlarmış.

Bir gün oturmuşlar, karşılıklı zikir yapmışlar. Mürit şeyh efendiye demiş ki;

"Efendim, şeyhim, üstadım! Allah size nice yüksek makamlar vermiş, elhamdülillah. Millet sizin kadrinizi, kıymetinizi bilmiyor. Nice boş insanların kapısında kaynaşıyorlar, uzun uzun kalabalık kafileler halinde ziyaretler yapıyorlar, elini öpmeye çalışıyorlar. Halbuki beş para etmez insanlar. Siz ki hakiki evliyasınız; bir tane ziyaretçiniz bile yok."

"E ne olacak, olsun, ne önemi var?"

"Efendim, şöyle cami dolsa, ortalık şenlense, şöyle bir kalabalık olsa..."

"Öyle mi istiyorsun? Pekâlâ." demiş.

İkindi namazından sonra camiden çıkınca bakmış mahallede çocuklar bir kuş yakalamışlar. Ahmet bir kuş yakalamış, Mehmet de; "O kuş benim, ver." diyor, vermiyor. Kuşu tutmuş çekiştiriyorlarken kuşun kafası kopmuş. Gövdesi birisinin elinde kalmış, kafası bir başkasının elinde kalmış. İlk çocuk ağlamaya başlamış. Sokakta bir kıyamet, bir ihtilâf, bir patırtı kopmuş.

O ihtiyar evliyâ, hocaefendi oradan geçiyormuş:

"Ne oldu evladım?" demiş.

"Mehmet benim kuşumu almak istedi, elimden çekti de, kafasını kopardı, kuşum öldü."

"Ağlama, getir bakalım o kafasını. Kuşu da getir."

Bismillâhirrahmânirrahîm, demiş, kafasını gövdesine yapıştırmış, kuş pırrr diye uçmuş. Kafası kopmuştu, kuş ölmüştü. Kerâmet göstermiş, kuş havada uçmuş. Çocuklar hayret içinde bakmışlar.

Herkes evine gitmiş. "Hoca dedenin yaptığını gördünüz mü, duydunuz mu; vallahi billahi kuşun kafası kopmuştu, yapıştırdı, uçurdu." diye söylemiş. Evler komşulara söylemiş, komşular öbür mahalleye söylemiş, şehirde bu şeyh efendinin kerâmet sahibi olduğu anlaşılmış. Başlamış ziyaretler, el öpmeler, dua istemeler, vesaireler, vesaireler…

Namaz vakitlerinde cami tıklım tıklım. Tabi gelene ikram etmek lazım; ikram görevi de müezzine düşüyormuş. Yorgunluktan, hizmetten ölüyormuş. Uykusu filan kalmamış, tesbihlerini çekemez olmuş.

Böyle aylarca devam etmiş de, en sonunda bir gün, bir tenha vakit bulunca şeyh efendiye demiş ki;

"Şeyhim, galiba ben bir hata işledim."

"Ne yaptın?"

"Eskiden ne kadar güzel günlerimiz vardı, huzurluyduk, başbaşaydık, ben sizden istifade ediyordum, feyizliydik. Şimdi bu izdihamdan tesbihlerimi çekemiyorum, ibadetlerimi doğru düzgün yapamıyorum, çok perişanım. Galiba bu şöhreti, bu itibarı ben istedim ama iyi olmadı."

"Sen şimdi bunları istemiyor musun?"

"Yok. Neyimize gerek? O eski halimiz meğerse ne kadar güzelmiş." Demiş.

Müridin o arzusu üzerine;

"E, o da olur evladım." demiş.

Bir cuma günü, şeyh efendi koyun bağırsağını şişirmiş, bir ucunu bağlamış, öteki ucunu bağlamış, iyice şişirmiş, koltuğunun altına almış. Koyun bağırsağı balon gibi olmuş, koltuğunun altında, cübbenin altında, kimse görmüyor. Cuma günü cami dolmuş, hocaefendi kapıdan gelecek, hutbe okuyacak. Kapıdan girmiş, koltuğunun altındaki o hava dolu bağırsağa hafifçe bir bastırmış, pırrrt diye bir ses çıkmış. Herkes birbirine bakınmış; "Duydun mu?" "Duydum." "Duydun mu?" "Duydum."

Şeyh efendi birkaç adım daha gitmiş, yine hiç belli etmiyor, biraz daha bastırmış, pırrt bir ses daha. Ondan sonra biraz daha...

"Duydun mu?"

"Duydum."

"E hocanın abdesti kaçıyor, hoca kalkıp da ne yapacak, dur bakalım, abdest almayacak mı?"

Hoca gitmiş, minberin önüne oturmuş. Herkes bakınıyor. Orada da biraz, pırrt ses çıkmış filan. Bir tanesi yanındakine demiş ki;

"Vallahi hoca abdesti kaçırıyor, ihtiyar olduğundan fark etmiyor. Ben, cuma namazını kaçırmadan öbür camiye yetişeyim."

Pabucunu almış, o kaçmış. Arkasından ötekisi kaçmış, arkasından ötekisi.. Fıs fıs fıs, birer ikişer, cemaat yok olmuş. Çok az insan kalmış. O çıkmış hutbeye, hutbeye çıkarken bir ses, hutbeden inerken bir ses, namaza dururken bir ses, namazda bir ses. Ondan sonra kasabaya yayılmış. Demişler ki;

"Falanca hoca, evet kerâmet ehli, iyiymiş ama abdestini kaçırıyor, abdestsiz namaz kılıyor, hutbe okuyor da farkına bile varmıyor. İhtiyarlamış zavallı. Allah selamet versin, afiyet versin!"

El ayak kesilmiş, camiye yine kimse gelmemeye başlamış.

Bir gün müritle şeyh başbaşa kalmışlar.

"Efendim, işte yine tenha oldu ortalık."

"E, sen öyle istemiştin ya. İşte istediğin gibi oldu." demiş, şeyh efendi.

"Evladım, halkın itibarı, gelmesi gitmesi hiç önemli değildir. Görüyorsun, bir tükürükle gelen bir üfürükle gidiyor. Sen Allah'ın rızasını kazanmaya bak!"

İşte bu büyüklerin hâlet-i rûhiyeleri böyle. Allahu Teâlâ hazretleri bizi de sevdiği hallere, huylara, sıfatlara sahip eylesin. Has, hakiki, hâlis, muhlis kullarından eylesin.

Sayfa Başı