M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 511.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve Muhterem kardeşlerim!

Allah'u Teâlâ hazretlerinin rahmeti, selâmı, bereketi, ihsânı, ikramı Ddünya ve âhirette üzerinize olsun.Rabbimiz iki cihanın, saadetine sizleri ve bizleri nail eylesin. Rahmetine dünyada ve ahirette mazhar eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup taallüm edeceğiz, tefeyyüz edeceğiz.

Peygamberimiz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu okuduğumuz birinci hadîs-i şerîfinde Hz. Âişe validemizin nakil ve rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuşlar:

"Bir bineğin üstünün ön tarafında, normal eğerli kısmında oturup seyahat eden kimse, o hayvan bir zarara sebep olursa veyahut o hayvana bir şey isabet ederse, onun yaptığı zararın üçte ikisi ona, üçte biri de arkasındaki -redif dediğimiz terki dediğimiz kısma, hayvanın arkasına da bazen birisini alırlardı, hayvanın arka tarafına binerlerdi- kimseye gelir. Böylece tazmin ederler."

Ödenmesi gereken bir zarar verirse; mesela gidiyor küpleri kırıyor; ödeyecek.

Kim ödeyecek?

Üçte ikisini eyere binen, üçte birini arkadaki kişi ödeyecek.

Veyahut hayvan kiralık olabilir. Mesela hacca gidiyor olabilirler. Hayvana bir zarar geldi, ödenecek. O zaman paranın üçte ikisini eğerli, üçte birini de arkadaki öder. Çünkü birisi tam istifade ediyor. Ötekisi biraz daha arkada oluyor. Birisi yönetime sahip, dizginler elinde, "dur" diyebilir, "git" diyebilir. Mesuliyeti biraz daha fazla oluyor. Burada İslâm dininin hakka hukuka verdiği önemi görüyoruz. Vebalin de istifadeye göre sorumluluğa göre olduğunu anlıyoruz.

Buradan bir başka şeye atlayabiliriz. Bir ailenin içinde en büyük mesuliyet babanındır çünkü ailenin reisidir. Annenin vebali bundan biraz daha azdır. Çünkü ona mutî olmakla emredilmiştir. Bir devlet başkanının sorumluluğunun haddi hesabı yoktur. İnsanı ite kaka devlet başkanı yapmak isteseler, vebalin çokluğundan dolayı gitmemesi lazım. Ama güzel bir idare yaparsa sevabı da ona göre çoktur. Herhangi bir topluluğun başkanı olan kimsenin vebali çoktur. Tâbî olanların vebali ona göre azdır. [Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyhin kendi sesinden alınmış kaydı hatırlıyorum. "Bir insanın kendisinin şeyhliğe kalkması deliliktir." diyor. "Böyle saçma şey olmaz, deliliktir! Görevlendirilmiş olmak müstesnadır." diyor. -Müteşeyyihlik diyoruz ya!- Bir insan şeyh değil, keyfinden şeyhliğe kalkıyor. Tarikati bulmuş, iddia ile ortaya çıkmış ama aslında sahih bir ev sahibi değil. Selahiyetli değil, icazet almış değil, tamamen divanelik. Dünyasını ve âhiretini mahvediyor.

Âhiret yolunun yol kesicileri, dünya yolunun yol kesicilerinden daha büyük zararlara yol açtığından veballeri çok daha fazladır. Çünkü dünyadaki haramî insanın yolunu keser, tabancayı çeker. Eskiden silahı çekerdi, kılıcı çekerdi, mızrağı tutardı, "çık paraları" derdi. Paraları alırsa giderdi veyahut tek olursa öldürürdü. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "İnsan malını, canını korumak için ölse şehittir." Diyor

Ölürse ölür. Ne yapalım? Nasılsa bir gün bu can gitmeyecek mi?

Ebedî kalacak değil ya, bir yerde gidecek, bir şey sebep olacak. "Baş ağrısı bahane" derler ya. Veya kaldırımda ayağı burkulur düşer, bahane olur. Veya küçücük bir yara, arı sokması bahane olur. Adamın birisi arı sokmasından hastanelik olmuş. Zar zor hastaneye götürmüşler, ölümden dönmüş. Doktorlar demişler ki; "Senin arının iğnesine karşı hassasiyetin var, alerjin var. Seni arı sokmaması gerekiyor. Kendine dikkat et." Bazı romatizmalı kimseler de "Arı sokması iyi gelir." diye arıyı dizinin üstüne koyar, beklermiş. İtiyor kakıyor, arı sokmuyor. Allah'ın hikmeti.

Afyonkarahisarda anlatmışlardı. Otomobil yolda giderken camın aralığından bir arı giriyor, adamı sokuyor, öldürüyor. Arı sokmasından ölüyor. Baş ağrısı bahane olur. Otobüsün birinci sırası var, ikinci sırası var. Gazeteler yazmıştı hatırlayacaksınız. Önden bir odun parçası düşüyor, sekiyor, cama geliyor. Camı kırıyor, birinci sıradaki insanları geçiyor. İkinci sıradaki insana vuruyor, öldürüyor. Ecel; onun ölmesi lazımmış. Bursa Uludağa çıkan bir otobüs uçuruma yuvarlanıyor. Yolcuların hepsi ölüyor. Annesinin kucağından fırlayan çocuk, karların üstünde ağlarken getiriyorlar. O yaşayacak, diğerlerinin vadesi yetmiş. Ecel geldi mi baş ağrısı bahane.

İnsan malından, canından dolayı mücadele etmeli; ederse şehit olur. Ama âhiret yolunu kesen, bir insana yanlış bilgiler verirse, itikat bozuk olursa, gidilen yol yanlış olursa, ebedî hüsrana uğrattığı için büyük vebali, cezası var.

Bu adam aldatıyor da ötekisinin kabahati nedir?

O da sapmayacak. Allah herkese sapmaması için akıl nimeti vermiş. Vebali de sorumluluğu da akıllı insana vermiş; akılsız insanın sorumluluğu yok, divanelere vebal yok.

Divâne râ kalem nîst, Farsça böyle bir beyit de var. Bizim eski dervişler de bilir; böyle bir ilâhi de vardı. Deliye mesuliyet yok ama akıllıya var. Aklının gereğini yapacak, doğru yolu bulacak. Yanlış yere saplanmayacak, yanlış insana kapılanmayacak. Yanlış itikattan kendisini kurtaracak, hak yolunu bulacak. Her insan buna mecbur, vazifesi. Dağın başındaki insan bile Brezilyanın ormanındaki vahşi bile Allah'ın varlığını bilmekle mükelleftir. Ama İslâmı tanıyamamış; İslâm şeriatinden haberdar olamamışsa o ayrı. Allah'ın varlığını bilmekle mükelleftir. Kitaplarımız böyle yazıyor. Demek ki "nimetler külfetlere göredir, külfetler nimetlere göredir" diye bir kaideden yola çıkarak; "Devenin ön tarafında oturup sefa sürmesi güzel ama sorumluluk çok oluyor. Başkan olmak kolay ama sorumluluk çok oluyor." diye sözü çeşitlendirdik. Hepsi doğrudur. Hepsi hadislerden alınmıştır.

Allah, içimizdeki sorumluluk sahibi olanlarımızı, sorumluluğunun idraki içinde, Allah'ın rızasına uygun hareket etmeye muvaffak eylesin. Rızasına aykırı işler yapmaktan hıfz eylesin. Çünkü ötekilerin vebali de ona yüklenir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hükümdarlara yazdığı mektuplar var. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem cümle cihan halkını hak yoluna çağırmakla vazifeli olduğu için âlemlere rahmet olarak indirildiği için civardaki devletlere mektuplar yazdı. Bizim şimdi oturduğumuz bu diyarlar o zaman Bizans İmparatorluğunun topraklarıydı. Burada da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin muasırı olarak "Heraklius" isminde bir hükümdar hüküm sürmekteydi.

Bu Heraklius kelimesinin sonundaki us takısı "müzekker takısı" oluyor, Arapçada Hirakl diye geçer. Yalnız bunu da doğru okuyamazlar, "hirkal" yazarlar. Aslı Herakliusdur. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem ona mektup yazmış, şöyle diyor: Eslim teslem. "Müslüman ol, selamete er." "Müslüman olursan, Allah sana ecrini kat kat, iki misli verecek." "Bir senin Müslümanlığın bir de çevrendeki insanların; "Hükümdarımız müslüman oldu." diyerek müslüman olmalarıyla onların sevabını da alacaksın. Eğer kabul etmezsen sana tabi olanların veballeri de üzerine yüklenecek." diye bildirdi. Nitekim de öyle oldu; kabul etmeyince bütün diğer kabul etmeyenlerin veballerini yüklendi.

Belki böyle büyük işler, hükümdarlık gibi büyük sorumluluklar bizde yoktur ama içimizde müdür olanlar vardır, öğretmen olanlar vardır. Çok sayıda aile reisi vardır, değil mi? Ailenin vebali babaların omzundadır. Hanımının, çocuklarının, maiyetindeki insanların Müslümanlıkları, eğitimi onlardan sorulur. Onun için veballi. Evet, son söz onundur, aile reisi odur ama o reisliğin bir de bu taraftan sorumluluğu vardır. O sorumluluğun şuurunda olalım. Sözümüzün geçtiği bütün insanları, Allah'ın istediği şekilde yönetmeye gayret edelim, günahlardan korumaya gayret edelim. Yanlış yola düşmesine engel olmaya çalışalım. Yoksa zararın büyüğünü bize ödetirler, sorumlu olana ödetirler.

Rabbimiz bizlere sorumluluk verdiği gibi o sorumluluğun gereği olan güzel bir idare yapma meziyetini, kabiliyetini lütfetsin ve bu sorumluluklarımızı alnımızın akı ile eda etmeyi nasip eylesin.

Yüâdül-vudûu min sebi iktâril-bevli ved-demis-sâili velkay ve min desaten yemleu bihâl-femü ven-nevmil-muzcii ve kahkahatir-raculi fis-salâti ve min hurûcid-demi..

Beyhakî rivayet etmiş. Bu hadîs-i şerîfte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem nelerin abdesti bozduğunu anlatmış. Biliyorsunuz bizim dinimiz ibadet için abdest almayı farz kılmış. İbadet farz, ibadet için de abdest farz. Abdest almanın kendi içinde ayrıca farzları var. Abdest almadan ibadet olmaz.

"Hocam, aynı şeyi ben de yapıyorum. O eğiliyor ben de eğiliyorum, o secde ediyor ben de ediyorum, o okuyor ben de okuyorum."

Ama abdest alacaksın. Abdest almak namazın anahtarıdır. Bir yere anahtarsız girilmediği gibi abdestsiz de namaza girilmez.

"Ben kıldım oldu."

Kıldın ama olup olmadığını Allah bilir; tabi ki olmadı. Bektâşîye;

"Abdestsiz namaz kıldın, olmadı" demişler.

"Ben kıldım oldu" demiş.

Mesele kılmaksa kıldın ama olmadığı muhakkak. "Oldu" sözü yanlış. Abdestsiz olmaz! Abdestli olacak.

Bir insan abdest almışken, abdesti varken neden bozulur?

"Hocam ilmihali açar bakarız. Büyük İslâm İlmihalini açar bakarız."

İlmihalde yazıyor ama o bilgiler ilmihale nereden geliyor?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem öğretiyor, hadîs-i şerîflerle tavsiye ediyor, bildiriyor da oradan biliniyor. İşte onun için bunlar kaynaktır. Biz bunları okuduğumuz zaman bilgilerimizin delillerini, kanunları, esaslarını öğrenmiş oluyoruz.

Bu hadîs-i şerîfte Efendimizin ifadesi şöyle:

"Alınmış olan bir abdest, şu yedi sebepten dolayı bozulur, tekrar almak icap eder."

"Abdest almıştım."

Aldın ama bozuldu. Şu sayacağımız yedi sebepten dolayı abdest bozulur:

"İdrarın damlamasından, idrar çıkmasından bozulur."

Biliniyor ki büyük abdestten ve küçük abdestten bozulur. Ama damlamasından da bozulur. Burada zaman zaman hatırlatıyorum; ben kendimi bu hususta biraz eksik hissediyorum, üzülüyorum. Aslında fıkıh hadislerini çok geniş öğretmemiz lazım ama itikat hadisleri daha önce geldiği için orada geniş geniş duruyoruz. Böyle her şeyi güzel yapmayı cemaate öğretmemiz lazım. Vakit az olduğundan dolayı üzerinde duramıyoruz ama önemli olduğundan dolayı hep söylerim.

Mesela bizim erkek kardeşlerimiz abdest alıyor. Tuvalete girer, küçük abdestini yapar, kalkar yürür gider. Halbuki beklemek lazım, o damlaların kesilmesine dikkat etmek lazım. Çünkü kalktığı zaman birkaç adım attı mı, birikmiş olan damlalar çıkar. Baksa orada ıslaklığı görür. Erkek de görür, kadın da görür. Tam kesildiğine dikkat etmek lazım. Buna "istibra" deniliyor. "Tam beri olmak." Damlaların kesildiğini anlamak lazım. Sıvazlamak, yıkayıp kurulamak gerekiyor.

Bir insan küçük abdestini yapıyor, geliyor, oturuyor, abdest alıyor, kalkıyor. "Ceketimi alayım" derken, "bir adım atayım" derken, "pabucu çıkarayım" derken, biraz sert bir hareket yapınca bu sefer o insanın idrar kesesinden dışarıya kadar giden yoldan damlalar dışarı çıkar.

Bir doktor anlatmıştı ama benim hatırımda pek kalmadı, sonradan kavisliymiş; doğrudan doğruya gitmezmiş. Herhalde deveboynu gibi kıvrımlı bir şeyi varmış. Bu tuvaletlerin altındaki, eğri boyun kısmı gibi demek ki. Oraya birikmiş olan bu sular, yani idrar damlaları dışarı çıkar. Oysa "abdest aldım" sanırsınız; içeriye girer namaz kılarsınız ama namaz olmaz. İdrarın damlamasından, dışarı çıkmasından abdest bozulur; onun için çok dikkat etmek lazım, temiz olmak lazım. Şimdi işler biraz kolaylaşmıştır. Herkesin cebinde kâğıt mendiller oluyor. Temizliğin şartları da daha kolaydır. Su var; eskiden su da her yerde bulunmazdı. Hatta tuvalet de bulunmazdı. "Hela" diyoruz, yani "hariç" harice çıkar giderdi.

Arapçada "hela" ne demek?

"Boşluk" demek. "Tenha yere gittim" demek. Ama biz onu tuvalet mânasında kullanmışız. Hela melein karşılığıdır. "Topluluğun kalabalığın olduğu yer."

"Adam herkesin toplu olarak bulunduğu bir yerde, şöyle şöyle yanlış bir iş yaptı." denir. "Herkesin gözü önünde" demek. "Kalabalığın gözü önünde olmak, kalabalık" demek. Hela ise "tenha yer, yalnız yer" demek. Bir insan "dur benim bir işim var" diyor, tenha bir yere yürüyüp gidiyor. Def-i hâcet ediyor yani ihtiyacını görüyor.

Dedelerimiz, mübarekler çok titizlermiş. Allah cennette kavuştursun bizi. Mübarekler çok temiz insanlarmış. Güvercinler gibi hamamdan çıkmazlarmış. Bursada hamam, İstanbulda hamam, Sofularda hamam, her yerde hamam. Kubbeli kubbeli hamamlar.

Neden?

"Temizlik olsun." diye. Hatta bir paşa bir vezir bir cami yaptırdı mı ne yaparmış?

"Gusül icap ederse, gusül abdesti alsın." diye yanına bir hamam koyarmış.

Yanına bir aşevi, bir hastane, bir medrese, bir misafirhane, bir kervansaray koyarmış. Bir sürü de vakıflar vakfedermiş. "Bunların gelirleri buraya gelecek, kandillerinin yağları şuradan sağlanacak, buraya gelen misafirlere ikramlar şuradan yapılacak." dermiş. Bunların, bu vakıfların devam etmesi lazımdı ama devam etmedi. Devam ettirmeyenlere, dünyanın âhiretin büyük veballeri, mesuliyetleri yüklendi. Çünkü bir akit bozuluyor. Ticarî bir akitte birisi bir yanlış yaptı mı doğru karakolu sonra mahkemeyi boyluyor. Şimdi "o vakfı yapan insanlar gitti" diye, onların bütün düzenlerini bozuyorsun, malının gelirini kullanmıyorsun. Çok büyük vebal! Bu vakıfların yönetiminde olan, devletin yönetiminde olan kimseler vakıfların üzerine titremeli. Vakıf malını çarçur etmemeli. Vakıf, o malını korumalı. Camilerin kenarlarında görürüz; medreseler kalmamış, camilerin malları yağmalanmış.

Şimdi ben Bursada bakıyorum, Ulucaminin önünden cadde geçiyor, Yıldırım Sultan. Yıldırım o camiyi yaptığı zaman, caddeyi öyle mihrabın önünden geçirir miydi? Kim bilir o Ulucaminin önünde ne kadar geniş bahçesi vardı. Yağma Hasanın böreği; hepsi gitmiş. Caddeyi oradan geçirmişler, karşı tarafında Sümerbank binası yapmışlar. Sen şu caminin avlusunun duvarını doğru düzgün yap. Avlunun öbür tarafında caddeni yap, oradaki evleri yaptırma. Çınar Oteli vesaire, onları yaptırma. Vakıflara dikkat etmek lazım, etmemişler. Etmeyenlerin hepsi, o vakfa dikkat etmemenin vebalinden dolayı cayır cayır yanacak, yanıyor da. Hadîs-i şerîflerde öyle bildiriliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri emanetlere riayet etmeyi nasip eylesin.

Bu, temizlikten abdest almaktan bahsettik de oradan açıldı. Eskilerimiz "temizlik olsun" diye hamam koymuş, abdest alma yerleri koymuşlar. Temizliğe de son derece riayet etmişler. Ama bir de başka diyarları düşünün. Bilmiyorum cemaatimiz başka diyarlara, nereye gitmiş olabilir? Mesela Hicaza gitmiş olabilir. Karayolu ile Hicaza gittiyseniz, yolda abdest almak icap ettiyse, şap gibi yandınız, tabir öyle. Şap gibi yandınız.

Neden?

Abdesti nerede bozacaksın, nerede alacaksın? Allah'ın yolu.

Biz seneler önce ilk defa hacca gidiyoruz; yedi arabaydık. Suriyeden geçtik, Ürdünden geçtik. Biz alışmışız; benzin istasyonlarında her türlü ihtiyaç var. Öbür tarafta acısını çektiğim için istedikleri paraları onlara kucak kucak veriyorum. Orada benzin istasyonlarında tuvalet yok. Hatta tehlikeli yer olduğu için benzin istasyonunda fazla bile durdurmuyorlar. Benzini aldın mı "Yallah!" diyor. "Hadi bakalım çık, git buradan." "Biraz kenarda durayım, camı sileceğim." desen kabul etmiyor. "Yok, ileride" diyor. Tuvalet hiç yok. Peki, ne olacak? Çocuk var, kadın var, ihtiyar var. "Bu işi görmek için yer, mahal nerede?" diye soruyorsun. "Dara!" diyor. Dara "hariç" demek. "İşte her yer geniş, git gidebildiğin kadar." demek istiyor.

Sübhanallah! Biz müslüman Türkler temizliğe, titizliğe alışmışız; utanıyoruz, sıkılıyoruz.

Oralarda öyle açıkta olur mu?

"Hariç! Çıktın mı tamam." diyor. Ben onu bildiğim için "Bir sahra tuvaleti yapayım." diye dört tane kazık hazırladım, örtü hazırladım. Arabanın üstüne koydum, dört direkli ama meğer tuvaleti yapmak bile ne ustalıklar istiyormuş. Ben sanıyordum ki kumun içine soktuğum zaman girecek; girmiyor. Girse durmuyor, rüzgâr var. Meğer kazığı oradan iple bağlayacakmışsın, öte yana çakacakmışsın, dört bir yanından gerdirecekmişsin. Hâsılı insan anlıyor ki temizlik titizlik hususunda dedelerimiz bizim memlekette çok güzel tedbirler almışlar. İnsan başka yerlerde o konforu göremeyebiliyor.

Allah dedelerimizden razı olsun. Bütün müslümanlara da temizlik, titizlik, nezaket, zarafet nasip eylesin.

Hıristiyanlardan, gayrimüslimlerden duyuyoruz; kışlalarda duş yerlerinin kapısı penceresi olmazmış. Toplu halde duş yaparlarmış. Zaten Batıda tuvalet olmadığını biliyoruz. Son zamanlara kadar Versay sarayında bile olmadığını biliyoruz. Almanyanın eski evlerine gittiğimiz zaman, koridora bir tane tuvalet koyduklarını, bütün ailenin oradan faydalandığını gördük. Dedelerimiz iyi Müslümanlarmış; temiz, nazik, kibar insanlarmış. Sonra tuvaletin bahçenin öbür ucunda olması ne kadar güzel bir şey biliyor musunuz? Bir kere evleri bahçeliymiş; bahçenin ta öbür ucunda bir tuvalet varmış, oraya kadar gidiyorlarmış. Ne güzel! Ne koku gelir ne ses gelir. Ne kadar güzel! Sonra oradan buraya kadar yürüyünce 40 adım olur, 50-60 adım olur; abdest bozduktan sonraki durum da garantiye alınır. Şimdi adam alafranga tuvalette abdestini bozuyor, yanındaki lavaboda abdestini alıyor. İki adım bile atmadı. Daha ayağını lavaboya kaldırırken veya indirirken abdesti bozuluyor.

Bunları niye bu kadar detaylı anlattım?

Allah dedelerimize rahmet etsin! Bir, onlara böyle rahmet okumayı seviyorum, onun için.

İkincisi, küçük gibi görünen işten dolayı ibadetlerimiz kabul olmayabilir. Şu abdest alma işine çok dikkat edelim. Abdest bozma işine dikkat edelim. Kendimizi aldatmayalım. İyice işin bittiğine emin olalım, hiç kalıntısı olmadığını bilelim. Biraz dolaşalım sonra abdest alalım. Ama bunu vesveseye kadar vardırmayalım. Bir de işin o tarafı var. "Bir insana küçük abdestinden dolayı vesvese vermekle vazifeli özel şeytanlar olduğunu" hadîs-i şerîflerden biliyoruz. Geliyor; "abdestin kaçtı kaçmadı, kaçmadı ama kaçar gibi oldu" diye vesvese veriyor.

Birisi abdest almış, namaza durmuş. Bozmuş namazı, yeniden abdest almış. Yeniden namaza duracak, dönmüş bir daha abdest almış. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem;

"Ne oluyor?" diye sormuş.

"Kaçtı gibi geliyor." demiş.

"Gibi gelmek" yok. İslâmda böyle bir şey yok. Çünkü bunun kapısını açtın mı vesvese insanı deli divane etmeye kadar götürür. Öyle bir şey yok, gibisi yok! Onun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki:

"Ey filanca! Kaçtı gibisi yok, kokusunu veya sesini duymadıkça abdestin bozulmaz."

"İşte orada bir kıpırdama oldu gibi, acaba kaçtı mı?" Vesvese vermek için "galiba benim abdestim kaçtı" dedirtmek için şeytan oradan kıl çekermiş, damar oynatırmış.

Necip Fazıl rahmetli de; "Vesveseye fırsat vermemek için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hadisine uyarak velev bir kere de abdestsiz kılmış olsan bile o abdestle o namazı kılacaksın, tazelemeyeceksin." diyor. İnsan zaten abdestsiz olmuyor. Abdestli olduğunu bilen bir insan bozulduğunu düşündüğü zaman şek ile yakîn zail olmaz, kesin bildiği şey şek ile zail olmaz. Bu, tahmininizden de yaygın bir vesvese mevzuudur. Bizim talebelerden gençlerden biliriz ki talebeye "Aman biraz idrarına dikkat et." dedi mi ona dikkat ederken abartır. Bu sefer bu tarafa, vesveseye kayar. O ifrattan, bu tefrite düşer. Bu sefer saatlerce abdest alamaz.

Nerede bizim Ahmet, Mehmet, Ali, Veli?

Abdest alıyor. Bekle ki gelecek. İkindinin vakti yaklaşır hâlâ abdest alıyor. Çünkü vesveseye düştü. Vesveseye de düşmeyeceğiz. Demek ki abdest idrar damlasından, damla kaçmasından bozulur; bir. Böyle bir şey oldu mu abdesti tazelemek lazım.

"Akan kandan abdest bozulur." Tam merdivenin kenarından geçerken şuraya bir yonga battı. Veyahut kedi geldi, bir tırmık attı. Veyahut bir başka şey oldu, iğne battı. Veyahut sivri bir şey battı, çizilen yerden kan çıktı.

Abdest bozulur mu?

Bozulmaz. Aktığı zaman bozulur, çıkış yerinden çıkan, taşan, akan kandan dolayı bozulur. Orada toplanan kandan abdest bozulmaz. Burada da öyle diyor.

"Damlayan idrardan abdest bozulur, akan kandan abdest bozulur."

Elmayı hart diye ısırdı. Elmada kan izi gördü, abdesti bozuldu mu?

Bozulmaz. Akıcılığı belli değil.

Tükürdü, tükürüğünde birazcık kan gördü, bozulur mu?

Tükürüğün de ekseriyeti kan olmamışsa bozulmaz. Vesveseye düşmemek için dinimizin ahkâmını bilmemiz lazım. Birazcık kırmızılık gördü. "Birazcık kırmızılık gördü." diye abdesti bozulmaz. Bunları bileceğiz.

Vel-kayi. "Kusmaktan abdest bozulur." Midesi bulandı, yediği dokundu kustu. Kustu mu abdest bozulur. Yedi şey sayacak ya; bir, idrarın damlası; iki, akıcı kan; üç, kusma.

Yediğini içtiğini kusup midesinden çıkarttı mı abdesti bozulur. Yediği içtiği olmasa, safra çıksa da kustuğu zaman bozulur.

"Ağzına kadar midesinin kapağı ters açılır, ağzına bir şey gelir. Ağzına kadar dolan şeyden, iç kabarmasından da abdest bozulur."

Midesinden kopup geldi, çok olmasa az olsa yine yutarsa bozulmaz.

Ven-nevmil-mudcii. "Yaslanılarak yapılan uyuklama, uyuma."

Mesela benim şöyle oturduğum gibi dik bir vaziyette bir yere dayanmadan otursa uyusa bozulmaz. Çünkü bu vaziyette kendisine hâkimdir, bozulmaz. Ama yaslandı mı, uzandı mı iyice dalar; o uyku abdesti bozar.

Ve kahkahatir-recüli fis-salâti. "Kişinin namazda gülmesi ile namaz bozulur."

Namazın içinde gülündüğü zaman namaz bozulur. Kişinin kahkahası, sesli gülmesi namazı bozar. Tebessüm ederse bozulmaz. "Kahkaha" diyor, yani sesli gülmesi namazı bozar. Namazın dışında gülerse bozulmaz. Namazın içinde iken namaza gereken saygı gösterilmemiş olduğundan abdest de namaz da bozuluyor.

Ve min hurûcid-demi. "Ve kan çıkmasından da abdest bozulur."

Muhtelif yerlerden kan gelebilir. Ağzından, burnundan, kulağından, başka uzuvlarından kan çıktığı zaman abdest bozulur. Bunun sadece bu hadîs-i şerîfte değil başka hadîs-i şerîflerde de nice nice delilleri vardır.

Bizim büyüklerimizin fıkıh kitaplarında bu hususta kararları işte bu hadîs-i şerîflere dayanıyor. Başka mezheplerin bazı hususlarda farkları olabiliyor. Mesela bazı mezhepler "yattığı halde abdest bozulmaz" diyorlar. Onun için bakıyorsun birisi Harem-i Şerîfte yatmış; ezan okunduğu zaman kalkıyor hemen namaz kılıyor.

Şâfîilerde kan aksa da bozulmaz.

Bu hangi delile dayanmışsa?

Hadîs-i şerîf burada. Onlarda kadın eli değse abdest bozuluyor. Mezhepler arasında, hadîs-i şerîfleri anlayışta veyahut başka başka hadislere dayanmaktan dolayı bazı farklar olduğunu böylece öğrenmiş oluyoruz.

Yutikur-racülü min abdihî mâ şâe in şâe sülüsen ve in şâe rubuan ve in şâe humusen. Leyse beynehû ve beynallâhi zağteten. "Kişi, kölesinin dilediği kadarını âzat edebilir."

"Seni âzad ettim." dedi, tamamı âzat oldu, bunu anlıyoruz. Ama bir kısmını da bağışlamak suretiyle âzat edebilir. Sürüsünün üçte birini, beşte birini âzat edebilir. Üçte biri kurtulmuş olur, üçte ikisinin parasını verir. Dörtte birini âzat eder, dörtte üçünün parasını verir, bu mümkün. Tamamının değil de bir kısmının bağışlanması ödenmesi mümkündür. Köle âzat etmenin sevabı çok ama kişi bazen mecbur kalır, çok imkânı olmayabilir. "Üçte birini bağışladım." der, o da bir sevap; "Beşte birini bağışladım." diyebilir, o da sevap. Onun da mümkün olduğunu anlıyoruz.

Yacebü rabbüke min râî ğanemin fî resi şaziyyetin bi-cebelin yüezzinü lissalâti ve yusallî fe-yekûkullâhu azze ve cellenzurû ilâ abdî hâzâ yüezzinü ve yukîmu lissalâti yehâfu minnî kad ğafertü li-abdî ve edhaltuhûl-cennete.

Bazı kaynaklarda rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Yacebu Rabbüke. "Rabbim hoşlanır." demek. Aceb, Arapçada "hoşlanmak, memnun olmak, sevinmek, razı olmak" mânasına da gelir. Bizdeki gibi "şaşırmak" mânasından ayrı "beğenmek-hoşlanmak" mânasına gelir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Senin Rabbin -muhatap olan kimse- bir dağda bir vadi başında koyun güden bir adamın halinden hoşlanır. -Ne yapar o adam?- Namaz için ezan okuyor ve namazını kılıyor. Aziz ve celil olan Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki: Ünzurû ilâ abdî hâzâ yüzenü ve yükîmüs-salâte yehâfü minnî kad gafertü li-abdî ve edhaltühül-cennete. "Meleklerine der ki ‘şu benim kuluma bakın; ezan okuyor, namaz için kamet getiriyor, benden korkuyor. -Benden korktuğu için dağ başında kendisini kimse görmediği bir halde tek başına ezan okuyor, namaz kılıyor. Kılsa ne olacak, kılmasa ne olacak? İnsan yok, yalnız, mürailik ihtimali yok. Benden korktuğundan böyle yapıyor- Ben onu affettim ve onu cennete dâhil eyledim."

Muhterem kardeşlerim!

Namazın sevaplarının farklı olduğu yerler vardır; onları bir hatırlatayım. İnsan evde namaz kılsa bir sevap alır. Camide cemaatle kılsa 27 kat fazla sevap alır. Onun için camide namaz kılmaya koşun, camide kılmaya çalışın; planınızı ona göre yapın, işinizi ona göre ayarlayın, hanıma ona göre talimat verin. "Hanım, ben yatsı namazına gideceğim, ben akşam namazını camide kılacağım. Sofrayı ona göre hazırla." deyin.

Namazları camide kılmaya gayret edin.

Sabah namazını camide kılmaya çok çok gayret edin. Çünkü yatsı ile sabah namazının daha büyük fazileti var. Yatsıyı, sabah namazını kılan, bütün gününü sevaplı işlerle geçirmiş gibi ayrıca mükâfat alıyor. Sonra böyle bir dağ başında, şu hadîs-i şerîfte geçtiği gibi ezan okuyup kamet getirdiğin zaman sevap 50 kat olur. O da güzel.

Arap kardeşlerimizin hoşuma giden bir tarafı var. Mesela biz Mekke-i Mükerremeden Ciddeye doğru gelirken "ezan biraz geç okunacak" diye benzin istasyonundan hareket ettik, bir alışveriş ettik, "Daha namaza beş on dakika var, yolda kılarız." dedik. Keşke camide kılsaymışız, bilemedik. Biz camiden çıktık, baktık hemen yolun kenarına arabalarını park ediyorlar, saf bağlıyorlar; üçer beşer yedişer kişi, namazı evvel vaktinde kılıyorlar.

Suudî kardeşlerimizin çok güzel âdetleri var. Hemen evvel vaktinde kılıyorlar. Biz olsak "Araba gideceği yere gitsin de ondan sonra kılarız, daha yatsıya çok var." deriz. Bu bizim yanlış bir hareketimiz. Böyle yapmamamız lazım. Benzin istasyonunu beklemiyor; direksiyonu kırıyor, yolun dışına çıkıyor, evvel vaktinde namazlarını kılıyorlar. Arabası olan kardeşlerimiz arabalarına, kolay çıkacak bir yere birkaç kişilik güzel seccade koysunlar. Namazın vakti gelir gelmez hemen seccadeyi yaysınlar, ezanı okusunlar, kameti getirsinler, cemaat olsunlar, namazlarını kılsınlar. Sevabı 50 kat fazla, kaçırılacak gibi değil.

Kudüs-i Şerîfte kılınan namaz 500 misli sevap.

Allah orayı da kurtarsın, zalimlerden kurtarmayı bize nasip eylesin.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin Mescid-i Saadetinde, Medine-i Münevverede 1.000 misli sevap.

Kâbe-i Müşerrefenin etrafını çeviren, o mübarek mescidde kılınan namaz da 100 bin mislidir. Onun için oraya gidenler; haccedenler, umre yapanlar, namaz kılanlar yaşadı. Oralara gidip de çarşılarda pazarlarda vakit geçirenler de büyük mahrumiyete uğradılar. Her yerde çarşı var. Belki oradaki şeylerin daha âlâsı burada var. İnsan orada çarşıya pazara gider mi? Benim elimde selahiyet olsa Mekke-i Mükerremede, neredeyse alışveriş yapacak çarşı bırakmam. Çarşıyı Harem-i Şerîfin hudutlarına atarım. Ciddeye giderken oraya uğrasın, alışverişini yapsın. Çünkü şeytan, bizim hacıları "ticaret ve alışveriş" diye çok aldatıyor. Bizi de aldatıyor; "zemzemlik alacağım, hurma alacağım, kumaş alacağım, hediyelik alacağım" derken çok vakitler çarşı pazarda veyahut boş şeylerle zayi oluyor. Orada 100 bin misli sevap; sevap da fazla günah da fazla. Orada bir edepsizliğin cezası da 100 bin misli fazla. Oraya edeple gitmek, edeple ibadet etmek, edebe riayet etmek lazım.

Yacebür- rabbü min abdihî izâ kâle rabbiğfirlî ve yekûlu alime abdî ennehû yağfiruz-zünûbe gayrî.

Ahmed b. Hanbelin Hz. Ali Efendimizden rivayet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ifadesi şöyle: "Rab kulunun şu halinden hoşlanır." İzâ kâle rabbiğfirlî. "Yâ Rabbi! Sen beni mağfiret eyle." demesinden Rabbi hoşlanır. Rabbiğfirlî dediği zaman Allah hoşlanır. Ve de buyurur ki: "Kulum benden gayrisinin, günahını affetmeyeceğini idrak etti, bildi." der. Onun için biz de Rabbimizden afv u mağfiret dilemeye dikkat edelim. Rabbiğfirlî diye dua edelim.

Bu vesile ile Rab kelimesi üzerinde birazcık izahat verebilirim. Rab kelimesi büyütmek, yetiştirmek mânasına geliyor. Mesela paranın fazlalığına ribâ deniliyor. "Faiz" demek, yani "Artan, fazla olan kısmı." Bir şeyi büyütmeye de "terbiye" deniliyor. Alıyorsun; yediriyorsun, içiriyorsun, büyütüyorsun. Çocuğun, evladın mânevî bakımdan da yetiştirilmesi mânasına geliyor. Rab, Allahu Teâlâ hazretlerinin isimlerinden birisi. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri bizleri yoktan var eyledi, yarattı; yaşatıyor, besliyor, büyütüyor. Küçücükken kocaman oluyoruz, bir zerre iken kocaman bir varlık oluyoruz. Nice nice nimetler bahşediyor. İnsanı besleyen, büyüten, geliştiren, yetiştiren, nimetlendiren, rızıklandıran O olduğu için Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından, Esmâül-Hüsnâsından biri de Rab oluyor. Bizi yaratan, yaşatan, besleyen, geliştiren, maddî mânevî gelişmemizi lütfeden Rabbimiz. "Yâ Rabbi! Bizi mağfiret eyle." diye seslendiğimiz, niyaz ettiğimiz zaman; "Kulum benden gayrisinin onun günahını affetmeyeceğini anladı, bildi." diye sevinir hoşlanır. İşte bu duygu son derece önemli. Kulun, kendisini yalnız Allahu Teâlâ hazretlerinin affedeceğini bilmesi, fevkalade önemli bir hadise oluyor.

Yazibül-müznibûn finnâri alâ kadri nuksâni îmânihim.

Enes radıyallahu anh tarafından Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle rivayet edilmiş:

"Günahkârlar cehennemde imanlarının noksanlığı kadar azaba uğrayacaklar."

Muhterem kardeşlerim! Burada ben bir incelik seziyorum; dikkat edilirse "günahlarının büyüklüğü nispetinde" demiyor, "İmanlarının noksanlığı nispetinde azaba uğrarlar." diyor. Bir başka hadîs-i şerîfte de şöyle diyor:

"Zina eden, zina ettiği esnada imanı kendisinde değildir. Çıkıp gider."

İmanlı olsa imanı ona o günahı yaptırmayacaktır. O anda imanı gitti de, o edepsizliği ondan yapıyor. Kumar oynayan kumar oynadığı esnada; adam öldüren adam öldürdüğü esnada imanı gitmiş oluyor. Günahkârlar da bu günahlarını, imanlarındaki bu gelip gitmeden, zaaftan dolayı yapıyorlar. Onun için "cehennemdeki azap görmeleri de, imanlarının noksanı miktarınca olacak" diye Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem o inceliği ifade etmiş. Yani "yaptığı edepsizliğin günahı" ile demiyor, "günahının çokluğu kadar" demiyor, "imanın noksanlığı ile" diyor. O bakımdan imanımızı takviye etmeye, kuvvetlendirmeye, düzeltmeye, batıl ve yanlış itikatlardan sıyırmaya, has halis doğru itikada sahip olmaya son derece dikkat edeceğiz. Dedelerimizin en çok dikkat ettiği işlerden biridir.

Bizim dedelerimiz Orta Asyada iken, Tibet yaylalarından Hindistana doğru Hint dinlerini tanıdılar. Hintlilerin Budizm, Brahmanizm vesaire, çeşit çeşit inançlarını tanıdılar. Çinin Pekin şehrini baş şehir yapıp oralara hükümdarlık edip hâkim oldukları zamanlarda Çinin inançlarına sahip oldular, onları öğrendiler, biliyorlar. Zaten kendi mıntıkalarında buldukları çeşit çeşit batıl inançların içinde idiler. İrana geldikleri zaman ateşperestlik nedir, onu gördüler. İki tanrı kabul eden düalist dinleri gördüler. Hazar Türkleri, o tarafa doğru Hz. İbrahim zamanında yayılmış olan Yahudiliği tanıdılar, Hıristiyanlığı tanıdılar; hepsini biliyorlardı, hepsini mukayese etme imkânları oldu. İrana geldikleri zaman Şiayı tanıdılar, Şiîliği gördüler; hepsini incelediler. Hepsi gözlerinin önündeyken, en doğru inanca sahip olup Allah'ın rızasını kazanmanın yolunu arayıp hayatlarını öyle tanzim ettiler. En pak itikada sahip oldular. Ehl-i sünnet vel-cemaat, sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye yapışmak, tâbi olmak yoluyla hak yolda devam ettiler.

Edebe çok riayet ettiler, merhamete çok önem verdiler, kalp temizliğine fevkalade riayet ettiler. "Kalp yıkmanın, Kâbeyi yıkmak gibi olduğu" duygusunu kitaplarda yaza yaza iyice perçinleştirdiler. İnsanların gönlünü hoş etmenin, hizmet etmenin, ikram etmenin sevabını gönüllere iyice yerleştirdiler. Dağ başlarında tekkeler yaptılar, gelen geçene bedava yiyecekler verdiler, insanları bedava misafir ettiler. Misafir etmek için birbirleriyle yarıştılar, rekabet ettiler. Bir misafirin bineğini birisi bir taraftan tuttu birisi diğer taraftan tuttu; "Yok bu bizim tekkeye gelecek, biz ikram edeceğiz, önce ben gördüm." diye münakaşa ettiler. Rabbimizin rızasını kazanmak için neler güzelse onları seçe seçe, en güzellerini yapa yapa yetiştiler. Bize de onu öğrettiler.

Osmanlı deyince yabana atmamak lazım; derya gibi insanlar, dünya tecrübesine sahip insanlar. Onun için bir insan onlara itiraz edeceği zaman yedi kere, dokuz kere yutkunması lazım. Dediklerini anlayabilmek için 10-15 fırın ekmek yemesi lazım. Osmanlının ne dediğini anlayabilmesi için epeyce seneler geçmesi lazım ki ondan sonra anlayabilsin. Osmanlının son alimleri Türkiyeden çıkarıldığı zaman, önce Yunanistana oradan da Mısıra gitmişler. İlimleriyle Mısırı fethetmişler. Orada herkes hayran kalmış.

Vay, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ne derya adammış! Kalemi eline aldı mı herkes karşısında el pençe dururmuş. Bir Zahidü'l Kevseri ne mübarek adammış!

Bizim Düzceden yetişmiş bir mübarek ama oraya gittiği zaman Mısırı fethetmiş, alimler yetiştirmiş.

Şimdi alimler iki kelimeyi bir araya getiremiyorlar. Gazetelere, mecmualara yazılar yazmışlar, pek çok eser telif etmişler. Mütevazı yaşamışlar ama büyük insanlar. Hâlâ Arap diyarlarında "çelebi" mânasında, "çok kibar" mânasında, "Osmanlı" diyorlar. Bir kimseye hitap ederken, ente Osmânî "sen Osmanlısın" desen sevincinden uçar. "Çok centilmensin" mânasına geliyor. Pakistanlıların dedeleri, bizim dedelerimiz için onlar hakkında; "Onlar mübarek insanlardır; hudutlarda Allah yolunda cihat eden, Allah'ın sevgili kullarıdır." diye kaside yazarlarmış, şiirler yazarlarmış. Biz de elimizden geldiğince kötülüyoruz, emanetlerini hor bir şekilde çiğniyoruz.

Ne olurdu bütün evlerimiz cumbasıyla, haremliği ile selamlığı ile kalsaydı. Şu beton yığınları içinde kalmasaydı. Bu yeni binalar şehrin yeni yerlerinde yapılsaydı. Ben Belgrata gittim. Şurası yeni Belgrat, orası eski Belgrat; belli. Allah'ın toprakları geniş; eskiyi yıkıp berbat edeceğine, şehirleri beton yığını haline, nefes alınmayacak hale getireceğine olduğu haliyle bıraksaydın.

Ben bu caminin bahçesini hatırlıyorum, karşı tarafı hatırlıyorum; şu apartmanların olduğu yer, şu bizim caminin bitişi, yemyeşil bir bahçeydi. Şimdi yıktık, kazdık. Her gelen bir ev yapmış; cemaat onları alıncaya kadar, oradan çıkarıncaya kadar kıyamet koptu. Ne zorluklar çektik.

Aşağıdaki apartmanların yerinde, iki dönüm üç dönüm bahçeler içinde ne güzel ahşap köşkler vardı. Ne olurdu böyle kalsaydı; dedelerimizin ne kadar kibar insan olduğu, ne kadar zarif olduğu, evlerinin ne kadar tatlı güzel olduğu, haremlikli selamlıklı olduğu anlaşılsaydı; hiç iz kalmadı ki hepsi gitti. Ve belki sadece resimlerde kaldı. Taş binalar olmasa bu binalar da giderdi. Bereket bunları kesme taştan yapmışlar, taşları kurşunla birbirlerine raptetmişler de bunlar kalmış; zelzeleden vesaireden kurtulmuş. Yıkılanları düzlediler de ancak böyleleri kaldı.

O dedelerimiz en sağlam itikatta oldukları gibi biz de Rabbimizden dileriz ki bizi yolların en güzelinde yürüyen kulları eylesin; itikadın en hasına en hâlisine sahip kulları eylesin. Amellerinin en sevdiğini en güzellerini işleyen kulları eylesin. Ahlâkın en güzeline sahip, en kâmil kulları olmayı nasip eylesin. Ömrümüzü rızasına en uygun şekilde geçirmeyi nasip eylesin. Huzuruna da yüzü ak, alnı açık, en sevdiği kulları olarak varmayı nasip eylesin.

Sayfa Başı