M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ahmed b. Hadraveyh (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîne, hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh, alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kema yenbağî li-celali vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, tâcu ruûsinâ ve kuvvet-i ulivvinâ Muhammedeni'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Rabbim Teâlâ ve Tekaddes hazretleri sizleri hem dünyada hem âhirette bahtiyar eyleyip iki cihan saadetine nail eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Ebû Abdirrrahman es-Sülemî kaddesallahu sirrahulazîz adlı büyük alim sûfînin, - hicrî 1412'de vefat etmiş bir zâttır- Tabakâtü's-sûfiyye isimli eserinden 102 sayfa okumuşuz. 13.terceme-i hâle ulaşmışız. Elhamdülillah başlanan bir şey devam ediyor ve sona doğru yaklaşıyor. Bugün okuyacağımız sayfa eserin 103. sayfasında 13. terceme-i hâl. Daha önce İbrahim b. Edhemler vesaire dâhil on iki tane şahıs, hayatı ve eserleriyle okunmuş oldu.

Bugünkü zâtın ismi, Ahmed b. Hadraveyh.

Müellif diyor ki;

Ve minhüm Ahmedü'bnü Hadraveyh el-Belhiyyü.

Minhüm. "Bu sûfîlerin büyüklerinden."

"Evliyâullah" diye bildiğimiz tarikat erbâbı zâtların bir tanesi de, Ahmet b. Hadraveyh'dir.

el-Belhıyyü. "Belh şehrindendir."

Horasan'ın Belh şehri, Mevlânâ'nın şehri.

Künyetühû Ebû Hâmidin. "Künyesi Ebû Hâmid'tir."

Bu künyede bir şahıs daha bilirsiniz; Ebû Hâmit el-Gazzâlî. Gazzâlî'nin de künyesi Ebû Hâmid'tir. Demek ki onunla künyedaş.

Kibâr, "kebîrler" demek. "Büyük Horasan meşâyihinin büyüklerinden birisi idi."

Biz kibarı Türkçe'de "nezaketli" mânasında kullanıyoruz. Onlar "büyük, ulu şahsiyet" mânasında kullanıyorlar.

"Horasan şeyhlerinin ulularından birisi idi."

Sahibe Ebâ Türâbihi'n-Nahşebiyye. "Nahşebli Ebû Turâb, Ebû Turâb en-Nahşebî denilen büyük sûfî ile arkadaşlığı, sohbeti oldu."

Daha doğrusu bu onun talebesi oldu; ona gitti, geldi. Onun meclislerine devam etti; ondan feyiz aldı.

Sahabe; "Peygamber Efendimiz ile sohbet etmiş kimseler." Sahabenin Peygamber Efendimiz'le sohbeti gibi bu da Ebû Turâb en-Nahşebî'nin meclislerine devam etmiş, ondan feyiz almış. Sahibe "Sohbet etti." demek ama eşit değil. Sohbet edilen daha büyük; sohbete giden onun talebesi durumunda.

Ve Hâtemeni'l- Esamme.

Hâtem-i Esam'ın da meclislerine devam edip sohbetlerinden feyiz alma durumu var. Hâtem-i Esam'ın menâkıbı daha önce geçmişti.

Ve rahale ilâ Ebî Yezîde'l-Bistâmiyyi.

Ve rahale "Görmek için seyahate çıktı, ziyaretine gitti." İlâ Ebî Yezîde'l-Bistâmiyyi. "Ebû Yezîd Bistâmî" dediğimiz büyük şeyhimiz; tabi bizim de şeyhimiz oluyor. "Onun da ziyaretine, görmeye gitti."

Bistam; tabi Belh'ten uzak başka bir şehir ama onu görmeye de kalktı, gitti.

Yezîd kelimesi gayri munsarif'tir, muzafun ileyh olduğu halde Yezîde olabilir.

Nahiv bakımından Ve rahale ilâ Ebî Yezîde'l-Bistâmiyyi diye okunması lazım.

Demek ki Hâtem-i Esam'dan, Ebû Turâb en-Nahşebî'den feyz almış, Horasan'ın en büyük şeyhlerinden birisi de buymuş. Ebû Yezîd-i Bistâmî'yi de görmeye, ziyaretine gitmiş. Onun ziyaretiyle de şerefyâb olmuş.

Ve hüve min mezkûri meşâyihi Horâsâne bi'l-fütüvveti.

Mezkûrî burada mezkûrîn kelimesinin muzâf hâli, yani nun'u düşmüş. Mezkûrîn; "mezkûrlar, anılanlar, adı geçenler" demek.

Ve hüve min mezkûri meşâyihı Horâsân bi'l-fütüvveti. "Ahmed b. Hadraveyh, Horasan şeyhleri içinde fütüvvet cihetiyle anılan kişilerden biriydi."

Fütüvvet; tasavvufta bir tarz, bir zihniyet, bir akım. Tasavvuf içinde bir cereyan. Fütüvvet hakkında kitaplar yazılmış. Hatta bu okuduğumuz eserin yazarı Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin de "Horasan fütüvveti" hakkında müstakil bir eseri var.

Fütüvvet üzerine özel çalışması, yazmış olduğu, telif etmiş olduğu bir kitap var. Kısaca söylemek gerekirse Fütüvvet fetâ kelimesinden geliyor. Fetâ "yiğit" demek; fütüvvet "yiğitlik" demek. Anlamı yiğitlik ama meslekî bir organizasyon.

Meslek teşkilatı gibi fakat tasavvufî yönü olan bir meslek teşkilatı. Tarikat erbabını, dervişleri, tekkeye devam eden müridleri umumiyetle beleşçilikle, onun bunun sırtından geçinmekle itham ederler ya! Aslında sûfîler, kendi elinin emeğini yemek fikrindedir

Kimseye yük olmamak, kendisi çalışıp kazanmak, kazancıyla kendi ihtiyacını gidermek, buna ilave olarak başkasına da iyilik yapmak, sadaka vermek.

Mesela İbrahim b. Edhem hazretlerini biliyoruz. Bir zamanın padişahı ama akşama kadar kendisi çalışırmış. Kazancıyla yiyecek alırmış, derviş arkadaşlarıyla kaldığı yere onları getirirmiş; onlara da ikram edermiş.

Hem çalışıyor kendisi yiyor hem de başkalarına yediriyor. Yani mükrim; ikram ediyor, paylaşıyor. Beleşçi değil bilakis başkalarına hizmet veren kimseler. Onun için büyüklerimiz tasavvufun bir tarifini de şöyle yapıyor:

"Tasavvuf yar olup bar olmamaktır."

Tasavvuf dost olmaktır ama dost olduğu kimseye yük olmamaktır. Onun sırtından, kesesinden, mevkiinden, makamından, zenginliğinden istifade etmeyi düşünmemektir. Ona yük olmamaktır. Bilakis; "Ben buna bir yardım yapabilir miyim? Ben buna bir hizmet verebilir miyim? Ben buna bir yönden faydalı olabilir miyim?" diye düşünmektir.

Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır." buyurmuş.

Böyle düşünürler.

O bakımdan büyük sûfîlerin hepsi bir mesleğe sahip olmuşlardır. Bir meslek edinmiş, ellerinin emeği ile geçinmişlerdir. Kazancının fazlasını da hayra, hasenâta sarf etmişlerdir. Böylece onların kimisinin demirci, kimisinin attâr, kimisinin derici, saraç kimisinin şu veya bu meslekte olduğunu görüyoruz.

Bunu niçin yapıyorlar?

"Kimseye yük olmayalım, kendimiz kazanalım; elimizin emeğini yiyelim, helal lokma yiyelim de feyzimiz çok olsun." diye yapıyorlar.

Feyizlerinin, mânevî terakkilerinin kesintisiz olması, (bu hâle) gölge düşmemesi için helal lokma yemeye dikkat etme arzularından kaynaklanıyor. Onun için fütüvvet teşkilatı, meslekî teşkilattır. Meslekler organize olmuş. Ama adamların hepsi derviş; dervişâne ahlakı getirmişler. Çıraklığın bir âdâbı var; kalfalığın, ustalığın bir âdâbı var.

Ürettiği mal mutlaka kaliteli olacak; kaliteli olmazsa meslekten atılabilir. Ustasına hürmet etmezse çıraklıktan atılabilir. Kimse kimsenin çırağını ayartıp kendisine çekemez. Çıraklıktan kalfalığa geçiş bir merasimle olur. Kalfalıktan ustalığa çıkış bir merasimle olur. Bir intizama almışlar. Böylece bu organizasyon, fütüvvet teşkilatı organizasyonu olarak yayılmış.

Bizim Anadolu'ya da gelmiş.

Horasan'dan Ortadoğu'ya Bağdat'a oradan da Selçuklularla Anadolu'ya gelmiş ve Anadolu'da fütüvvet teşkilatı çok canlı olarak yaşamış. Hatta fütüvvetin pîri Kırşehir'de Ahî Evran olarak biliniyor. Onun için şimdi senede bir, belli zamanda Kırşehir'de Ahî Evran merasimleri yapılıyor. Bir ara Ankara'yı bu ahîler idare etmiş. Ankara'nın yönetiminde bir devre, ahîlerin yönetim devresi. Yeşil ahî veya Ahî Mesut. Şimdi Etimesgut dediğimiz yer "Ahî Mesut" demek. Ahî Evran, Ahî Elvan, Ahî Şerafettin gibi birçok kimse var.

Ahî dediğimiz zaman aklımıza ne gelecek?

Bir tarikat erbabı şahıs gelecek. Tarikatle, tasavvufla ilgisi olan bir şahıs ama aynı zamanda bir meslekle ilgili, o meslekte çalışan bir kimse. Sıradan bir insan da değil; o mesleğin en yükseğinde, başkanı durumunda olan kimse.

Bir insan ahî ise o devirde epeyce zengin, varlıklı, itibarlı, etrafında adamı olan kimse, demektir. Ahî unvanı önemli. Osmanlıların ilk devrelerinde Bursa'da da ahîler vardı. Hatta bazı vezirler ahî idi; ahîlik teşkilatı ile ilgisi olan kimselerdi. Hatta bazı padişahlar ahîlik teşkilatına bağlı idi. Fütüvvet teşkilatı işte bu.

Ahînin kelime manası ne?

Ahh kelimesi Arapça'da "kardeş" demek. Akhî kelimesinde fazladan ye harfi var, akhi kelimesi başka bir kelime. Bu ahî kelimesi bir rivayete göre aka, ağa kelimesinden geliyor; yani "büyük ağabey, itibarlı kimse" mânasına.

Bu aka kelimesi halen "beyefendi" mânasında kullanılır. İran dilinde, Farsça'da kullanılır. Mesela birisi birisine hitap ederken beyefendi anlamında bu aka kelimesini kullanılır.

Biz Ahmet Bey, Mehmet Bey diyoruz ya; bu bey mânasında aka kelimesi kullanılır. Bu aka, ağa olmuş. Ahmet Ağa, Mehmet Ağa. Bu kaf harfi ğayın'a dönmüş; ağa olmuş. Sonra da ahî haline gelmiş.

Bir rivayete göre "sehâvet sahibi, cömert" mânasına geliyor. Bunlar zengin olduklarından, ağa olduklarından sofraları açık; misafir ağırlıyorlar, fakirlere bakıyorlar.

"Zengin, cömert kimse, mânasına geliyor." diyenler var.

Hatta biraz zorlayarak "Eti" kelimesiyle ilgisi olduğunu söyleyenler var. Hani Anadolu'da Etiler var ya, oradan geliyor diyenler olmuş ama bunun menşei Horasan.

Terceme-i hâlini okuduğumuz Ahmed b.Hadraveyh Horasan'da ilk defa fütüvvetle, ahîlikle anılan kimseymiş

Ve dehale Neysâbûre. "Nîşâbûr şehrine de girdi."

Aslında Araplar bu şehre "Neysâbûr" diyor Sâsânilerin Şâpur isminde hükümdarı var onun ismiyle ilgili, şe ile olması lazım. Neysâbûr diyorlar, Bozulmuş şekli olarak biz Nişabur diyoruz. Doğrusu Neyşâpûr. Arapçada p harfi olmadığı için Neysâbûre deniliyor.

Dehale Neysâbûre, "Nişâbur'a da geldi."

Belhli ama Nişâbur şehrine de girdi.

Fi ziyâreti Ebî Hafsini'n-Nîsâbûrî. "Ebû Hafs en-Nîsâbûrî isimli büyük alim sûfîyi ziyaret için Nişâbur'a da geldi."

Nişâbur da Hacı Bektaş-ı Velî'nin şehriydi. Oradan kalkmış gelmişler; o da, Horasan'da eski bir kültür merkezidir. Arapların, Arap fatihlerin oraları fetheden ilk müslümanların ordugâhının olduğu yerdir; o da bir büyük şehir.

Kîle li-Ebî Hafsın "Ebi Hafs'a denildi ki soruldu ki."

Men ecellü men raeyte min hâzihi't-tabakâti? "Bu tabakadan gördüklerinin en ulusu, en yücesi, en kıymetlisi en büyüğü kimdi?"

Bu tabakadan dediği; "sûfîlerin tabakası."

"Birinci nesil, ikinci nesil, üçüncü nesil" diye, nesil nesil tabakalandırıyor.

Ebû Hafs'a; "Bu nesildeki; bu emsal, bu akran, bu devrin sûfîleri içinde en büyüğü kim?" diye sormuşlar.

Ecell, celîl kelimesinin ism-i tafdîl'i.

Mâ raeyte ehaden ekbera himmeten ve lâ asdaka hâlen min Ahmede'bni Hadraveyh.

O da cevaben demiş ki:

Mâ raeyte ehaden. "Hiçbir adam görmedim." Ekbera himmeten. "Himmeti en yüksek olmak yönünden." Ve lâ asdaka hâlen. "Hâli en doğru dürüst, en sağlam olmak yönünden." Min Ahmede'bni Hadraveyh. "Bu Ahmet b. Hadraveyh'den daha üstününü görmedim."

Türkçe'ye tam çevirecek olursak;

"Benim gördüklerimin içinde himmeti en büyük olan ve hâli en tam, katıksız, doğru düzgün derviş hâli olan oydu." demek.

Himmet orada "gayret" mânasına.

"Tasavvuftaki gayretinin yüceliği bakımından, iyi bir müslüman, iyi bir sûfî ve Allah'ın sevgili kulu olmak için yaptığı fedakârlıklarının ve çalışmalarının büyüklüğü bakımından; bir de hâlinin gerçek bir sûfî, tam gerçek bir tasavvuf erbabı hali olması bakımından bundan daha büyüğünü görmedim. En büyüğü Ahmet b. Hadraveyh idi." diye methetmiş, Ebû Hafs en-Nîsâbûrî.

Demek ki etrafında ziyaret ettiği, görüştüğü kimselerin; halini doğru dürüst ve gerçek sûfi olarak ve gayretinin de çok büyük bir gayret ve himmet erbabı bir kimse olduğunu söyledikleri bir kimseymiş.

Tüvüffiye senete erbaîne ve mieteyn.

Hangi tarihte vedat etmiş?

Tüvüffiye. "Vefat etti."

Allah tarafından ruhu kabz olundu, meçhul sîgasıyla.

Senete erbaîne ve mieteyn. Erbaîn "kırk" demek.

Aşere, ışrîn, selâsîn, erbaîn, hamsîn, sittîn, seb'în, semânîn, tis'în

Tasavvufta bir başka şeye daha erbaîn deniliyor:

"Adam erbaîna girdi" diyorlar.

Ne demek?

"Kırk günlük ibadete girdi." demek. Farsçası çile. Çihil veya çil Farsça "kırk" demek yani erbaînin Farsçası. Çile de "kırk günlük ibadet" demek. Hani 'çile çekmek' deniliyor ya, derviş kapalı bir yere, yerin altına veya bir caminin köşesindeki bir yere veya penceresiz bir hücreye giriyor; tesbih çekiyor. Kırk gün ibadet ediyor; kimseyle görüşmüyor. Yemeğini azaltıyor; gündüzleri oruç tutuyor, geceleri uykusunu azaltıyor. Zikrini çok yapıyor; belli bir usulle.

Bu usulleri mesela Avârifü'l-Maârif isimli eserinde İmam Sühreverdî Efendimiz -o da bizim pirlerimizden- açıklamış. Halvetin nasıl olacağına dair bir bölüm var; onu okursunuz. Halvet veya erbaîn veya Farsçası çile. Halvet çıkarmak erbaîne girmek veya çile çıkarmak.

Hepsi de; "Kırk gün ibadete girmek, tasavvufî bir çalışma yapmak; orada o eğitimi görüp çıkmak." demek.

Çileden çıkmak ne demek?

Adam dervişken ibadet ediyorken o kadar kızmış ki rayından çıkmış, gitmiş. Çileden çıkmak, o mânaya gelir.

240 senesinde vefat ettiği anlaşılıyor.

240 senesinin miladî seneye dönüştürülmesi nasıl olacak?

Tarih kurumumun neşrettiği; "Hicrî tarihleri miladîye çevirme kılavuzu" diye kılavuzlar vardır. O, araştırıcıların masasında durur. Açarlar 240 senesi hangi seneye rastlıyor, hangi miladî aya rastlıyor, hangi gününde başlıyor? Günü gününe oradan çıkarırlar. Böyle cetvelleri vardır. Sayfa sayfa cetveller halinde gider. Ama takrîbi bir hesap yapmak gerekirse hicri takvim 36 senede bir sene fazlalaştığı için bunun içinde kaç tane 36 var diye 36'ya böleceğiz; yani sekiz sene artmıştır. Sekizi çıkaracağız 240-8=232 eder. Hicret de 632 yılında olduğu için 632 232= 854. miladî yıla denk geliyor.

Hesaplaması bu şekilde; kısaca böyle bulunur.

Miladî 852'lerde ne oldu? O tarihte ne varsa işte oradan düşünüp hesaplayabilirsiniz.

Kezâlike semi'tü Abdâllahi'bne Aliyyin, kâle semi'tü Muhammede'bne'l-Fadlıni'l-Belhıyye yezkürü zâlike.

Bu paragraf ne demek?

Kezalike. "Bunun gibi." Semi'tü. "Ben işittim."

Kimi?

Abdâllahi'bne Aliyyin. "Ali oğlu Abdullah'ı işittim."

Kâle. "Dedi ki." Semi'tü Muhammede'bne'l Fadlıni'l-Belhıyyı yezkürü zâlike. "Muhammed b. Fadl el-Belhî'den işittim." Yezkürü zâlike. "Bu senede vefat ettiğini o söylüyordu."

Vefat tarihinin nereden alındığını; kaynağını, kimden duyduğunu bize o söylemiş oluyor.

[Semi'tü Mansûre'bne Abdillâhi. ] Köşeli parantez içinde bir metin görürseniz bu; 'Bunun burada böyle olması lazım. Benim faydalandığım yerde bu yok ama ben bunu falanca yerden aldım.' demektir. Yani "kendisinin araştırıp bulup eklediği yer" demektir.

Semi'tü Mansûre'bne Abdillâhi. "Abdullah oğlu Mansur'dan duydum." Yekûlü sem'itü Muhammede'bne Fadl. "O da Muhammed b. Fadl'dan duymuş." Yekûlü semi'tü Ahmedi'bni Hadraveyh. "O da Ahmed b.Hadraveyh'den duymuş." Yekûlü veliyyu'llâhi la yesimu nefsehû bi-sîmâin. Ve lâ yekûnü lehû ismün yetessemmâ bihî

Dikkat ederseniz; bizim müellifimiz bir zâtın hayatını anlatırken ne derdi?

Eğer hadisle meşgul olmuş, hadis rivayeti de yapmışsa ve esnede'l-hadîs "Hadis de rivayet etmiş." derdi, bir misal verirdi. Burada öyle demedi; doğrudan doğruya sözüne geçti.

Yekûlü. "Şöyle diyordu." Veliyu'llâh. "Allah'ın velîsi, sevgili kulu, dostu." Lâ yesimu nefsehû bi-sîmâin. "Kendisini bir alâmetle işaretlemez." Ve lâ yekûnü lehû ismün yetessemmâ bihî. "Ve onun kendisine verilmiş bir sıfatı da, ismi de olmaz."

Şan ve şöhret peşinde koşmaz. Her türlü isimden, sıfattan sıyrılmış bir kimse olur.

Kendisine bir sıfat tayin edip yakıştırmaz. Kendisini bir vasıfla tavsif etmez. Bir işaretle işaretlemez.

Peki ne olacak?

Renksiz, kokusuz, şeffaf, isimsiz, vasıfsız ne demek?

"Benliğini yok etmiş, tamamen Allah'ın iradesine teslim olmuş, herşeyiyle Allah'ın rızası için hareket eden; sadece Allah'ın emirlerini icra eden bir varlık halinde."

Veliyyullâhın vasfı budur.

Kendisi yok ortada; onu kastederler. Öyle demek istiyor; Allahu a'lem. Allah'ın sevdiği bir kul ise kendisinin bir iradesi, isteği, arzusu, ismi, kendisinin bir sıfatı, şânı olmaz. Kendisinin hiçbir şeyi olmaz. Hani "yok olmak" deniliyor ya ve ölmeden evvel ölmek.

Vezirin birisi veya makam sahibi birisi gidiyormuş. Dervişin birisi de kenarda oturuyormuş. Hikâye nasılsa, detayı belki çok doğru olarak hatırımda kalmamış olabilir. Kalkmamış, aldırmamış. Adam dönmüş yanına kadar gelmiş;

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" demiş.

"Bilmiyorum."

"Ben vezirim." demiş.

"Ben bu kadar mevki, makam sahibi bir insanım. Niye bana kalkmadın, hürmet etmedin. Sen bana gereken ihtirâmı göstermedin." demek istiyor.

"Peki sen vezirlikten sonra ne olacaksın?" demiş.

"Allah yardım ederse sadrazam olacağım."

"Ondan sonra ne olacaksın?"

"Şunu bunu."

Ondan sonra, ondan sonra; "Padişah olacağım." diyecek değil ya, söyleyeceği şeyler bitmiş.

"Sen ne kadar zaman geçtikten sonra hiç olacaksın ben zaten şimdiden hiçim." demiş.

Böyle bir latifesi, şakası da var.

Hacı Bayram camiinin imamı ârif bir hocaefendi vardı; Zekai hoca. Bir kart bastırmış; eski yazı kocaman bir hîç yazmış oraya; "Bu benim kartvizitim." diyordu. İsmi yok da hiç; yani "yokluk." "Benlikten tamamen sıyrılmak, zerre bile olmamak; hiç olmak." Evliyâullah'ın asıl hâli budur.

Tevazuun en ileri derecesi, benlikten sıyrılmanın en üstün mertebesi; kendi beşerî şahsiyetine, dünyevî varlığına ait hiçbir sıfatı yok.

el-Kulûbü cevvâletün. "Gönüller cevelân edicidir, gezicidir; dolaşır.

Bir adam fazla gayretli çalışkan ve faal ise "cevvâl" diyoruz ya. Gönüller fıldır fıldır dolaşır, cevvaldir.

İmmâ en-tecevvele havli'l-arşi. "Ya arşın etrafından dolaşır." Ve immâ en-tecevvele havli'l-huşşi. "Ya da çerçöpün etrafında dolaşır."

İlla dolaşır. Gönül bir şeye takılır, bir şeyin peşinde gezer, bir şeye bağlanır. Ya Arş-ı A'lâ'nın etrafında dolanır ya da çerçöp yani haşhaş, kıymetsiz şeylerin etrafında. Maksat; en yüksek duygularla Allah'a kulluk etme yolunda olmaktır.

"Ya Arş'ın etrafında dolaşır ya mezbelenin etrafında dolaşır."

"Helâ etrafında dolaşır." diye düşünmüş olabilir.

İnsan ya Allah'a bağlanır; O'nun rızasını kazanmak için döner dolaşır ya da pis şeylere yönelir. Mâsivallah, "Allah dışındaki şeylerin hepsi." Ot, çerçöp. Mesela "cenin" diyor; "anne karnında ölmüş, kurumuş cenin." "Hurma topluluğu." diyor; "helâ, yüznumara" diye kullanılıyor. "Otluk, tepe mânasına gelir." diyor.

"Gönüller dolaşıcıdır, cevelân edicidir, gezicidir; ya Arş'ın etrafında gezer ya da çöpün, pisliğin etrafında dolaşır."

Tabi Arş'ın etrafında dolaşmayı teşvik ediyor. Gönlün dünyevî, fani şeylere mâsivallaha bağlanmasını istemediği için bu tahkir edici ifadeyi kullanmış. Arş ve huş ikisi de "şe" ile bitiyor. Secî' sanatı da var.

Kâle ve kâle Ahmedü. "Aynı râviler Ahmed b. Hadraveyh'in şöyle dediğini de nakletmişler:"

Fi'l-hurriyyeti temâmü'l-ubûdiyyeti ve fî tahkîki'l-ubûdiyye temâmu'l-hurriyyeti. "Hürriyette tam kulluk vardır. Ve insan tam kulluğu elde etmek durumuna geldi mi hürriyeti tamamen eline geçer."

Hür ne demek?

"Bağımlı olmamak." demek. Herhangi bir şekilde birisine bağımlı olan kimseye "hür" diyemiyoruz; "esir" diyoruz. Onun esiri. İnsan bazen paranın esiri olur, bazen dünyanın, bazen makamın esiri olur vesaire. Bir esaret, bir bağımlılık olur.

Hürriyet, kulluğun tam olmasıdır. Bir insan bir başka yere bağlıysa kulluğu tam yapamaz.

Kulluğun tamamı hürriyettedir.

Ve ubûdiyeti insan. "İnsan Allah'a olan kulluğunu güzel yaparsa hürriyeti tam olarak elde eder."

Allah'a tam kul olursa o zaman başka bir kimseye eyvallah etmez. Hiç kimseye boyun bükmez, hiç bir şeye aldırmaz. Hiçbir şey onu iyi bir insan olmaktan, Allah'a iyi bir kulluk yapmaktan döndüremez. Para teklif ederler, reddeder; mevki, makam, şöhret hepsini elinin tersiyle iter; çünkü bağlı değil, hür.

Onun için bu tasavvuf büyüklerine ahrâr derler.

Ahrâr "hürler" demek. Mesela Ubeydullah Ahrâr var. Bazısı da var, zengin veya mevki sahibi; başkasının esiri değil ama ya dünyanın esiri ya makamının esiri, ya falancaya bağlı, filancının maiyetinde. Bunlar bir çeşit bağımlılık, esaret olmuş oluyor.

İnsan tam kul olduğu zaman hiçbir yere bağlanmaz; tam hür olur. Ve hürriyet gerçek kulluktadır. Onun için Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî diyor ki;

Ey oğul! Bağlarını kopar, tam hür ol!

Ne zamana kadar sim-ü zerrin esiri olacaksın?

Sim, "gümüş" zer, "altın."

Çend bâşî bend-i sîm u bend-i zer

Bend bügsîr âzad bâş ey püser

"Daha ne kadar paranın, pulun, altının, gümüşün esiri olacaksın. Ey oğulcuğum, ey yiğit! Kopar şu bağlarını, hür ol!" diyor.

Demek ki hürriyet bu gibi bağlardan kendisini sıyırabilmektedir. İnsan bunlara bağlı oldu mu, hesap yaptı mı -şuradan kazancım gelecek, şuradan maaşım gidecek; şöyle yapacağım, böyle yapacağım- o zaman kulluğu da tam yapamıyor.

Kâle ve kâle Ahmedü. "Yine aynı râviler Ahmed b.Hadraveyh'in şöyle dediğini rivayet ettiler:"

Lâ yetimmü muâşeretü mütedâddîne fî dîni ev fî dünyâ. "İki zıt şey dinde de dünyada da bir araya gelmez. İkisinin bir arada bulunması; muâşereti, dostluğu, ahbaplığı mümkün olmaz."

İnsanoğlu diyor ki; "Ne şiş yansın, ne kebap." Ne yardan geçiyor ne serden. Ne dünya zevklerinden vazgeçiyor ne de cenneti gözden çıkarıyor.

Olmaz!

İkisi birbirine zıt. Ya o; ya o.

"İkisini birden yapmaya çalışacağım!"

Mümkün değil!

Büyükler; "İkisini birden götürmeye çalıştım; olmadı. Bir tanesini bıraktım, ötekisine yüklendim; zaman muradıma eriştim." diyor.

Dinde de dünyada da iki zıttı bir araya toplamak mümkün değildir.

İçtimâi zıddeyn. "İki zıddı bir araya getirmek" mümkün değildir.

Kapı ya açıktır ya kapalıdır. Hem açık hem kapalı olmaz. Dünyada zıttın içtimâı aklen mümkün değildir; dinde de böyledir. O halde zıtlardan âhiretin için, Allah rızası için uygun olanı alacaksın. Olmayanla uğraşmayacaksın; boşuna uğraşma olur.

Olmuyor işte; mantık ortaya koymuş bu işi; bu böyle olmaz.

Bize dünya mı lazım, âhiret mi?

Âhiret lazım.

Cennet mi lazım, dünyada zevk-u sefâ mı?

Cennet lazım.

O halde insan âhireti, cenneti tercih etmeli.

Kulların rızası mı lazım Allah'ın rızası mı?

Allah'ın rızası lazım.

O halde Allah'ı tercih edip cenneti, âhireti tercih edip öyle bayrak açıp gitmek lazım. Ötekini de hesaba kattı mı ikisi bir arada olmaz.

Büyükler, sûfîler bunu çok denemişlerdir, böyle olduğunu görmüşlerdir. Onun için bize nasihat ediyor:

"İki zıttı bir araya toplayacağım, diye uğraşma; mümkün olmaz! Ya odur ya odur. Toplayayım derken ötekisini, asıl elde etmen gerekeni kaybedersin. Onun için âhiretine faydası olanı, dini bakımdan doğru olanı tercih et!" demek istiyor.

İbrahim aleyhisselam'ın da kendisine Halîlullah seçilmesinin sebebini sormuşlar: "Neden Allah seni Halîlullah seçti; Allah'ın dostu sıfatını nasıl kazandın?"

"Önüme iki iş çıktığı zaman daima Allah rızası için olanı tercih ettim." demiş.

Sem'itü Ebâ Bekrin Muhammede'bne Abdillah er-Raziyye, kâle semitü Muhammede'bne'l-Fadl, yekûlü: "İstakrada Ahmedü'bnü Hadraveyhi min ricâlün miete elfi dirhem. Fe-kâle lehü'r-racülü eleyse entümü'z-zühâdü fi'd-dünyâ ma tasnaü bi-hâzihi'd-derâhim? Kâle eşterî bihâ lükmeten fe-edauhâ fi femi mü'minin, ve lâ ecterie en es'ele sevâbehû mine'llâhi Teâlâ! Kâle lime kâle lienne'd-dünyâ küllehâ lâ tezinü ınde'llâhi cenâha baudah. Ve mâ mietü elfi dirheme fi'd-dünyâ min cenâhi beûdah? Lev ehaztehâ fe-talebte bihâ şey'en, me'llezî tu'ta bihâ? Ve'd-dünyâ küllehâ lehâ hâze'l-kadr.

"Ebû Bekir'den işittim."

Ebû Bekir'in ismi neymiş?

Muhammede'bni Abdillah. "Abdullah oğlu Muhammed."

"Ebû Bekir künyeli şahıstan işittim."

er-Râzî, "Rey şehrinden."

Râzî, nerenin künyesi, nereye nisbet? Rey şehrinin nisbesi. Belh şehrinin nisbesi Belhî. Medine şehrinin nisbesi, ism-i nisbeti Medenî. Mekke şehrinin nisbesi Mekkî. Bursa şehrinin Bursevî. Konya şehrinin Konevî. Rey şehrinin Reyyî gelmiyor, Râzî geliyor; bu istisnadır. Zaten, "İsm-i nisbetler semâîdir." derler; "Kaideye her zaman uymaz." demektir.

Râzî ne demek?

"Rey şehrinden" demek.

Rey şehri neresidir?

Bugünkü Tahran'ın kenarında kalmış bir yerdir.

"Bu, Tahranlı Ebû Bekir Muhammed b. Abdullah'tan işitmiş."

O zaman tahran yoktu; Rey şehri vardı. Hatta meşhur müfessir çok büyük bir tefsir kitabı yazmış olan Fahrettin er-Râzî var; Tefsîr-i Kebîr'in sahibi. O da rey şehrinden. Sonra meşhur kimyager Ebû Bekir Muhammed er-Râzî var; Avrupalılardan önce kimyevi bir çok şeyi bulmuş, büyük bir şahıs.

Kâle semi'tü Muhammede'bne'l-Fadl. "Bu da Muhammed b. Fadl'dan duymuş."

Muhammed b. Fadl'ın ismi daha önce birkaç yerde geçti; Ahmet b. Hadraveyh'in muasırı; onu görmüş birisi.

Yekûlü istakrada Ahmedü'bnü Hadraveyhi min racülin miete elfi dirhem. "Ahmet b. Hadraveyh bir adamdan yüz bin dirhem para istemiş."

İstakrada ne demek?

"Borç istemek" demek.

İstikraz.

Terceme-i hâli anlatılan bu sûfî, o şehrin zenginlerinden birisine gitmiş; "Bana yüz bin dirhem borç ver." demiş.

Ödeyecek; borç istiyor.

Fe-kâle lehü'r-racülü. "O adam Ahmed b. Hadraveyh'e demiş ki:"

E leyse entümü'z-zühhâdü fi'd-dünyâ. "Siz -sûfî tabakası- dünyayı reddetmiş kimseler, zahidler değil misiniz?" diye sormuş.

Mâ tasnaü bi-hâzihi'd-derâhim "Bu paraları, dirhemleri ne yapacaksın?" diye sormuş.

Dinar; "Altın, para, dirhem, gümüş para." demek. Tabi miktarları bölgeden bölgeye, asırdan asıra değişmiştir.

Kâle eşterî bihâ lükmeten. "Ben bu yüz bin dirhemle bir lokma alacağım, yiyecek alacağım." Fe-edauhâ fî femi mü'minin. "Bir müminin ağzına bu lokmayı koyacağım." Ve lâ ecterî en-es'ele sevâbehû mine'llâhi Teâlâ. "Ve Allah'tan bunun sevabını isteme cüretkârlığını da yapmayacağım. Allah'tan yaptığım işin sevabını istemek cüretkârlığını da yapmadan yüz bin dirhemle lokma alacağım, bir mü'minin ağzına koyacağım." Kâle lime? "O şahıs; 'Bir hayır yapıyorsun da niye Allah'tan sevap istemiyorsun?' diye sordu." Kâle li-enne'd-dünyâ küllehâ lâ tezinü ınde'l-lâhi cenâha baûda? "Çünkü dünya Allah indinde bir sivrisineğin kanadı kadar değer taşımıyor."

O kadar bile bir ağırlığı yok.

Bu bir âyet-i kerimedir; ona işaret ediyor. Ama bu mâna başka imiş. Bir hadise işaret var:

"Allah indinde şu dünya hayatının bir sivrisineğin kanadı kadar bile kıymeti yok. Bu dünyanın içindeki varlıkların; mevki, makam, para, mücevher vesairenin bir sivrisineğin kanadı kadar değeri, ağırlığı yok."

Ve mâ mietü elfi dirheme fi'd-dünyâ min-cenâhi baûda? "Allah indinde dünyanın bu kadar sivrisineğin kanadı kadar bile kıymeti yokken yüz bin dirhemin ne kıymeti var?"

"Ben bu kadar az bir miktar için ne diye bir ücret, karşılık, sevap isteyeyim?" demek istiyor.

Lev ehaztehâ fe-talebte bihâ şey'en. "Bu yüz bin dirhemi alsan da bundan bir şey istesen." Me'llezî tu'tâ bihâ. "Onun karşılığında sana verecek olan nedir?"

Burada biha daki ba'ya ba-i mukâbele derler. "Birisini verip yerine mukabeleten bir şey almak."

Zaten dünyanın hepsi bir sivrisinek kanadı etmiyor. Yüz bin dirhem nedir ki ondan alınan şeyin bir kıymeti olsun.

Ve'd-dünyâ küllehâ lehâ haza'l-kadrü. "İşte dünyanın hepsinin kıymeti bu kadar."

Demek ki adamcağızın parası yok.

Zengin olsaydı da parası olmazdı.

Neden?

Çünkü verirlerdi; para yanlarında durmazdı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden gelen rivayetlerden biliyoruz ki sabah geleni akşama bırakmazdı, akşam geleni sabaha çıkarmazdı, dağıtırdı, biriktirmezdi. Bunlar da tam Peygamber Efendimiz'in yolunda gittikleri için para tutmazlar, paraları olmaz. Ama duyuyor ki fakir var; aç, yoksul, dul, yetim, ihtiyaç sahibi var. Yardım yapmak istiyor.

Ne yapar?

Gider borç alır; bir sevap da beklemeden yardımı yapar.

Niye sevap beklemiyor?

"Dünyanın tamamı bir sivrisinek kadar etmiyor ki benim bunun içinden aldığım bu kadarcık paranın ne kıymeti olsun?" diyor.

Parası olsa ondan istemeyecek, borç almayacak. Parası olsa hayrı doğrudan doğruya yapacak, parası yok. Ama hayır yapılacak yer var. Gidiyor birinden borç istiyor, hayrı yapıyor. Bu mübareklerin mantıkları böyle.

Semi'tü Mansûre'bne Abdillâhi yekûlü: Semi'tü Muhammede'bni Hâmidini't-Tirmizî, yekûlü kâle Ahmedü'bnü Hadraveyh. "Ben Mansur b. Abdullah'dan işittim. O da 'Muhammed b. Hâmid et-Tirmizî'den işittim.' dedi. O da Ahmed b.Hadraveyh'in şöyle söylediğini nakletti:"

es-Sabru zâdü'l-mudtarrîn ve'r-rıdâ derecetü'l-ârifîn. "Sabır, sıkışmış insanların azığıdır."

Gıdasıdır, yol azığıdır.

Sıkıntıya girmiş ne yapacak?

Onun çaresi sabretmektir.

Ve'r-rıdâ derecetü'l-ârifîn. "Rıza makamı ise âriflerin derecesidir."

Sabır, sıkışmış insanın azığıdır; onunla vaziyeti idare edecek, işine devam edecek.

Ne yapsın?

Allah'tan bir musibet gelmiş.

Musibet geldikten sonra yapılacak ne var?

İnsanın çocuğu öldü, gemisi battı, hastalık geldi.

Yapacak ne var?

"Sabır; sıkışmış, muztar kalmış insanın azığıdır. Ama rıza; âriflerin mertebesidir, makamıdır."

Şunu demek istiyor:

Sıkıştığın zaman sabredebilirsin. Zaten sıkışık insanların işi bu; yapacak başka bir şey yok. Ama o sıkışık zamanında, Allah'tan gelen o hale rağmen razı olabiliyor musun? "İşte o âriflik" demek istiyor.

Bunun bir misalini zaman zaman anlatırım; burada da yeri gelmişken söyleyeyim. Böyle büyük zâtlardan böyle düşünceler içinde yaşayan çok büyük sûfiler var. Bunları sözlerinden tanıyoruz; kıyısından köşesinden, anahtar deliğinden bakarak büyüklüğünü anlıyoruz. Şehir şehir geziyor; görüyorsunuz.

"Sırf sevap kazanayım." diye, bir alimi görmek için başka bir şehre gidiyor. Bir şehirde yakalıyorlar; "Sen casussun; onun için geldin değil mi? Keselim bunu." diyorlar, cellada götürüyorlar, kesecekler.

Şimdi düşünün; yakalanmış olan bir adam eli kelepçeli, bağlı. Kafası kesilmeye götürülüyor; ölecek. İnsan nasıl korkar, heyecanlanır, nasıl duygular içinde olur. "Ben yapmadım bir suçum yok." diye feryat eder; içi allak bullak olur.

Bu öyle değil. Kendi kendine soruyor:

"Ey nefsim! Sen eskiden 'Allah'a her halükârda razı olmak' diye rıza makamından dem vururdun.

Bolluk da gelse, darlık da gelse, iyilik de gelse, kötülük de gelse her halükârda Allah'ın kaderine rıza gösterme.

"Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler"sözünü söyleten duygu. Sen böyle derdin, şimdi bak seni yanlış yere yakaladılar, haksız yere götürüyorlar, nâhak yere öldürecekler. Bu halde de rıza makamında mısın? Bundan da hoşnut ve memnun musun?"

Nefsinde itiraz yok.

"Ya olur mu? Hakikaten hiç kabahatimiz yokken şuraya masum masum gelmişken haksız yere yakalandık, heba olacağız, öleceğiz. Suçu başkası işlemiş." diye bir ses gelmiyor içinden.

Belki şöyle diyor:

"Ne yapalım ömrümüz bu kadarmış; Allah iman selâmetliği versin, ömür imtihanı bitecek demek ki. Âhirete gideceğim."

Nefsinde itiraz yok.

Düşünün; bu adamların, bu muhteşem büyük insanların ölüme giderken ki halleri bile böyle. Her an kendilerini nasıl da kontrol ediyor, nefislerini takip ediyorlar?

"Bakalım bir şey var mı, ne haber, bunun hali ne oluyor." diye her zaman yokluyor.

"Söyle bakalım nefsim! Bu hale de razı mısın?"

Nefsinde itiraz yok; teslim olmuş. Celladın yanına kadar gidiyor.

Birileri bağırıyor; "Hey! Yanlışlık olmuş. Bu adamın suçu yokmuş, casus değilmiş; salıverin."

Ve neticede cellâttan dönüyor, suçsuz olduğu anlaşılıyor. Ellerini çözüyorlar, "Haydi git, masummuşsun." diye salıveriyorlar. Okuduğum zaman da çok tesir etmişti bana; diyor ki;

"Vallahi, ölümden halâsıma değil o andaki ihlâsıma seviniyorum."

"Ölümden kurtulduğuma sevinmiyorum, o anda nefsimden bir itiraz gelmedi. Rıza halini nefsim hazmetmiş.

O rıza halinde olmama, ihlasıma memnunum." diyor.

Bu zâtların dünyaları bu işte. Tasavvuf da bu. Nefse hâkim olmak, duygularına hâkim olmak, Allah'a teslim olmak. Kaderine razı olmak. Sabır; sıkışan insanların hali. Sabrın da sevabı var ama sabırdan daha yüksek bir hal var; razı olabiliyor musun? Sabır var ama menun olunmayan bir şeye sabır. Razı olmak da var mı? "Bu da hoş." diyebiliyor musun?

Hoştur bana senden gelen.

Ya gonca gül yahut diken.

Ya hıl'atü yahut kefen.

Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Lütfun da hoş. Baklava, börek, kaymak, çörek. Zevk, sefa, güneş, sümbüller, güller, bülbül sesleri; bu güzel. Ama bir de öbür taraf; ölmek kalmak, yaralanmak, hastalık, sıkıntı var.

Eyyûb aleyhisselam'ın başına gelmiş. Çoluk çocuğu ölmüş; malları bitmiş, vücudu hastalanmış. Şehirden çıkarmışlar; etrafına kimse gelmez olmuş, mezbelede yatıp kalkıyormuş. Şehirliler; "Hastalık bize de bulaşır." diye şehirden de çıkarmış.

Bu durumlarda sabretmek ve razı olmak kolay mı?

Allah'tan afiyet isteriz; iyilik, hoşnutluk isteriz. Ancak bizim pek hoşumuza gitmeyen haller başımıza geldiği zaman da metanetimizi bozmayacak bir eğitim görmeliyiz; böyle bir hâle sahip olmalıyız. Nefislerimiz o halde olmalı.

Yoksa el bebek gül bebek, balayı günlerinde her şey güzeldir. Hadi bakalım o kadıncağız ihtiyarladıktan sonra da sen yine ona aynı sevgiyi, vefayı göster. Önemli olan bu! Tamam on sekiz yaşında bir kız iken evleniyorlar. Ondan sonra adam biraz zenginledi mi ilk işi ikinci hanım almak oluyor.

İlkin söylediğin sözlere ne oldu?

Ömrü beraber geçireceklerdi, beraber ihtiyarlayacaklardı. Birbirlerine hakları geçiyor. Aile muhabbetini, sıkıntılı günleri beraber yaşadılar. Bu, sıkıntıyı çekti çekti; ondan sonra ondan ayrılıyor, gidiyor bir başkasını alıyor.

Hani vefa?

Kâle ve kâle Ahmedü men sabera alâ sabrihî fehüve's-sâbirü lâ men sabera ve şekâ.

Burada yine Ahmed b. Hadraveyh'in sabırla ilgili bir sözü var. Bu kitabın bize çok faydası var. Neden? "Biz dervişiz." diye kendimize ad koymuşuz. Sarık sarıyoruz, cüppe giyiyoruz. "Nakşibendî tarikatindeniz." '"Kâdirîyiz." diyoruz. Dervişlik laf değil; takke, cüppe, sarık, hırka değil; hal, söz, hareket, düşünce, gönlüne hakim olmak, nefsini yenmek. Dervişlik bu. Diyor ki;

Men sabera alâ sabrihî fe-hüve sâbirun. "Sabrı üzerine sabreden kimse sabırlıdır." Lâ men sabera ve şek. "Sabredip de şikayet eden sabırlı değildir."

Sabrediyor ama gelene de bin bir türlü şikâyet ediyor; "Karnım ağrıyor, burnum sızlıyor, öldüm, dirildim, mahvoldum."

Nerede kaldı senin sabrın?

Şikâyet etti mi o sabredici değildir. Sabredecek; sabrı üzerine de sabredecek yani sabrını şikâyetle delmeyecek, bozmayacak, heder etmeyecek.

Yüz beşinci sayfadan da bir şey okuyalım, geçelim:

Ve bi-isnâdihî kâle Ahmed, küntü fî tarîki Mekke. Fe-vakaat rıclî fî şikâli fe-küntü emşî fersahaynı ve hüve müteallikun bihâ. Fe-raânî ba'du'n-nâs fe-nezeahû annî, sümme defaanî. Fe-kadimtü Bistâme, fe'btedee İbni Ebû Yezîd, fe-kâle el-hâlü'llezî verade aleyke fî tarîki Mekke, keyfe kâne hukmüke mea'llâhi fîhâ. Kultü eradte ellâ yekûne lî fi ihtiyârihî ihtiyârun. Fe-kâle lî: Yâ Fudûliyyi! Kadi'hterte külle şey'in haysü kânet leke irâde.

Küntü fî tarîki Mekke. "Ahmed b.Hadraveyh bir hatırasını anlatıyor; 'Mekke yolunda idim.'"

Demek ki Horasan'dan yavaş yavaş hacca gidiyordu.

Fe-vakaat rıclî fî şikâli. "Ayağım dikene düştü."

Şikâl "bukağı; ayak bağı, bağ" mânasına geliyor.

"Ayağım bir şikâle düştü."

Bazen böyle tilkiyi, hayvanı yakalamak için tuzak kurarlar; ondan sonra tak yakalanır. Allahu a'lem, herhalde öyle bir şey.

Fe-küntü emşî fersahayni "İki merhale yani iki günlük yol."

Bir fersah; "Bir günlük yol." demektir Altı saatlik, otuz küsur kilometredir. Bir günde ancak o kadar yürüyebilirlerdi. İki günlük yolu o şekilde yürümüş.

Fe-küntü emşakini ve hüve allikum bihâ "Ayaklarıma bu bağ takılı olduğu halde iki fersah yürüdüm."

Altmış yetmiş küsur kilometre, iki günlük yolu onunla yürümüş

Fe-raânî ba'dü'n-nâs. "İnsanlardan birisi beni gördü." Fe-nezeahû annî "Bunu benden çıkardı."

Demek ki yalnız gidiyordu.

Sümme defaanî "Sonra beni salıverdi." Fe-kadimtü Bistâm "Bistam şehrine vardım." Fe'btedenî Ebû Yezîd. "Ebû Yezid Bistâmî beni karşıladı." Fe-kâle el-hâlü'l-lezî verade aleyke fî tarîkı Mekke. "Mekke yolunda iken başına gelen." Keyfe kâne hukmüke maa'llâhi fîhâ. "Bu haldeyken Allah'a karşı senin hükmün, içindeki düşüncen nasıldı?"

Kultü eradde. Burada hareke yanlış olabilir veya soru da sormuş olabilir.

Ellâ yekûne lî fi ihtiyârihî ihtiyâr. "Sen bu soruyla Allah'ın sana nasip ettiği, senin için ihtiyar ettiği şeye karşı senin kendiliğinden bir ihtiyarının olmamasını mı kastediyorsun? Bu soruyu onun için mi sordun?" demek istiyor olabilir.

Veya kendisi;

"Madem Allah ayağıma böyle bir şeyin gelmesini nasip etmiş, böyle seçmiş, ihtiyarı bu. Ben de başka bir şey ihtiyar etmedim. Allah'ın hükmüne razı oldum." demiş de olabilir ama bu övünme gibi olur. Dervişâne bir övünme olur.

"Allah'ın bana takdir ettiği şeyi ben kabul ettim. Onun üzerine kendim başka bir arzu ortaya koyamadım. Madem ayağıma bukağı yapıştı, değiştirmedim." demiş olabilir.

Fe-kâle lî yâ fuzûliyyu Ebû Yezîd el Bistâmi. "'Yâ Fuzûlî! Ey boş iş yapan adam! Boşuna uğraşan, boşa kürek çeken adam!' demiş." Kad'ihterte külle şey'in. "Her şeyi seçmiş oldun." Haysü kânet leke irâde. "Zaten sen bir şey istediğin zaman bir şeyi seçmiş oldun. Hiç iraden olmayacaktı, boş olacaktı."

"Hiçbir şey ihtiyar etmemek de, bir ihtiyar etmek, bir tercih olduğuna göre, senin şahsen bir benliğin var, bir tercihin var. Demek ki yine senin ihtiyarın var. Halbuki müridin hiç ihtiyarı olmayacaktı; tam teslim olacaktın. Sen böyle bir şey ihtiyar etmekle, iraden olmasıyla bir şey seçmiş oldun. Ey Fuzûlî! Boşuna kürek çekmişsin." demek istiyor; hatasını biraz önüne koymuş oluyor.

Bu söz üzerine aynı konuda bir başkasının sözünü hatırladım. Bu Şazelî tarikatinin büyükleri; "Allah'a tam teslim olmak ve Allahın hükmü ve iradesi karşısında kendisi bir özel irade ortaya koymamak" fikrini çok işlerler ve bunun üzerinde çok çalışırlar, kendilerini zorlarlar. Onlardan birisine demişler ki;

"Bir şey ihtiyar et!"

"İhtiyar etmem!"

Ne demek?

Seçmek; "Şu daha hayırlıdır." diye tercih etmek.

"Hiçbir şey ihtiyar etmem!"

"Seç bir şey!"

"Seçmem, eğer çok zorlarsanız; hiçbir şeyi seçmemeyi tercih ederim!" demiş.

"Ben Allah'ın iradesine, tercihine karşı bir başka şahsi, nefsimden bir tercih ortaya koymamayı tercih ettim." deyince; "Ey fuzûli; ey boşa kürek çeken boş adam, yalan yanlış işler yapan kişi; sen hiçbir şeyi tercih etmemeyi seçmekle iraden olduğunu ortaya koydun. Bu da bir tercihtir." demiş. Demek ki Bâyezîd-i Bistâmî ona da itiraz edecek.

Tam teslim olacak. Şubu tercih ediyorum, bunu terch ediyorum gibi bir durum bile olmayacak. O inceliği bile işaret ediyor ve Ahmet b. Hadraveyh'e Ey Fuzûlî diye hitap ediyor. "Ey boş iş yapan, fuzuli iş yapan!" diye hitap ediyor.

Allah şefaatlerine erdirsin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı