M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Marûf el-Kerhî (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretleri diyor ki;

Semi'tü Ahmede'bne Muhammede'bne Ya'kûbe'l-Hereviyye. "Heratlı Ahmet b. Muhammed b. Yakup'tan işittim." diyor.

Bi-Kirmîsîne, "Kirmisin şehrinde."

Kirmisin, Cibal mıntıkasının büyük beldelerinden biridir, Farsça aslı "Kirmanşahan" idi, Arapça'sı Kirmisin oldu, Âmit ile arasında üç fersah mesafe olan bir yer; orada duymuş.

Yekûlü semi'tü Ahmede'bnü Atâ. "O da Ahmed b. Atâ'dan işittiğini söylüyor."

Yekûlü haddesenâ Umeru'bnü Muhalled. "O da 'Ahmed b. Muhammed bize tahdis eyledi, söyledi.' diyor."

Kâle, kâle'bnü Ebi'l-Verd. "O da diyor ki 'Bana da Ebu'l-Verd söyledi.'"

Kâle Ma'rûfuni'l-Kerhiyyü. Hayatını, terceme-i hâlini, sözlerini okumakta olduğumuz evliyâullahın büyüklerinden, duası makbul, türbesinin toprağı şifa olduğu kitapta yazılı olan mübarek zât Mârûf-i Kerhi hazretleri -Allah şefaatlerine erdirsin- buyurmuş ki;

Alâmetü makti'llâhi'l-abde en terâhü müşteğılen bi-mâ lâ ya'nîhi min-emri nefsihî. "Allah'ın bir kula kızdığının, gazap ettiğinin alâmeti; senin o kulu boş, faydasız, kendi nefsinin keyfi istikametinde bir işle meşgul olarak görmendir."

"Bir adam kendi nefsinin işi peşinde ise; arzusu, hevesi, hevâsı peşindeyse ve işe yaramayan işler yapmaktaysa bu adam Allah'ın gazabına, kızgınlığına maruz olmuş bir insan ki öyle yaşıyor. Allah sevseydi onu kendisine kullukta istihdam ederdi." demek istiyor.

Madem ki nefsinin hevâsı peşinde koşuyor, madem ki işe yaramaz işler yapıyor; ister libası, ister makamı, ister köşkü, evi barkı, arabası, isterse dış görünüşü, etrafındaki insanların ona itibarı çok olsun. Bunların hiç kıymeti yok. Allah o kuluna kızıyor ki nefsinin hevası peşinde ve işe yaramaz şeylerle ömrünü zayi ediyor.

Allah bizi korusun. Allah bizi işe yarayan, hayırlı, faydalı, sevaplı, ecirli işlerle meşgul eylesin; nefsin oyuncağı, hizmetçisi, maskarası, kulu etmesin.

İmam Gazzâlî cennet mekanın bir sözü hatırımda hep canlı durur, diyor ki:

"İnsanlar bazı ilkel kabilelerin puta tapmasını ayıplarlar: 'Ya ne kadar kafasızlık! Kendilerinin yaptıkları, oydukları, yonttukları putlara tapıyorlar, az önce bir taştı, heykel yaptılar, tapıyorlar. Az önce bir ağaçtı, bir sanatkâr bunu bir heykel haline getirdi, karşısına geçtiler, tapıyorlar.' derler. İnsanlar ilkel insanların putlara tapışını ayıplarlar. Halbuki gözlerinden perdeler kaldırılsa basiretleriyle görseler ki insanların çoğu kendi nefsinin putuna tapıyor; kendi nefsine kul, kendi nefsini put edinmiş, kendi nefsine tapıyor."

Nasıl tapıyor?

Karşında el pençe divan durmuş;

"Emret nefsim, ne emredersen yapmaya hazırım, sana itaatteyim, senin kulunum, senin emrindeyim, senin buyruğundayım!" diyor, nefsin peşinde gidiyor.

Demek ki bu gibi durumlar Allah'ın kızmasının, gazabının alâmetidir ki insan sevabı olmayan, âhirete faydası olmayan bir işle meşgul oluyor.

Kâle ve kâle Ma'rûfün. Yine aynı yolla Mârûf-i Kerhî hazretlerinin sözünü naklediyor:

Talebü'l-cenneti bi-lâ amelin zenbün mine'z-zünûbi ve'ntizârü'ş-şefâati bi-lâ sebebin nev'un mine'l-ğurûri ve'rticâü rahmeti men lâ yütâu cehlün ve humkun.

Bak ne söylüyor Mârûf el-Kerhî hazretleri?

Talebü'l-cenneti bi-lâ amelin zenbün mine'z-zünûbi. "İbadet etmeden, cennete götürecek a'mâl-i sâliha işlemeden cenneti talep etmek, istemek günahlardan bir günahtır."

Cenneti istemek lafla olmaz, cennete götürecek işleri, a'mâl-i sâlihayı, ibadet ve taati yapmakla olur.

"A'mâl-i sâliha olmadan cenneti istemek, günahlardan bir günahtır." diyor.

Ve'ntizârü'ş-şefâati bi-lâ sebebin. "Ve ortada şefaate sebep olacak bir durum yokken Resûlullah'ın şefaatini beklemek."

Nev'un mine'l-gurûri. "Bir çeşit aldanmadır."

"Allah'ın cennetini istiyorsan cennete layık a'mâl-i sâliha işle. Resûlullah'ın şefaatini istiyorsan Resûlullah'ın sana şefaat etmesine sebep olacak bir zihniyet ve tavrı takın. Takınmadan şefaati istemek aldanmanın bir çeşididir. Amel etmeden, a'mâl-i sâliha işlemeden cenneti istemek günahlardan bir günahtır."

Ve'rticâü rahmeti men lâ yütâu. "Kendisine itaat olunmayandan rahmet ve acıma ummak, beklemek."

Cehlun. "Cahilliktir."

Ve humkun. "Ve ahmaklıktır."

İnsana kim rahmet edecek, kim acıyacak?

Allah!

Allah'a itaat etmiyor, itaat edilmeyenin rahmetini ummak cahillik ve ahmaklıktır.

Dünyada da öyledir. Sen adamın hizmetinde olmazsan sözünü dinlemezsen o senin için bir şey yapar mı?

Dersi çalışmazsan olur mu? Söz dinlemezsen olur mu?

Hizmetçi efendisinin sözünü dinlemiyor, maaşını arttırmasını istiyor, mümkün mü?

Talebe ders çalışmıyor, okula devam etmiyor; "On alacağım, yıldızlı pekiyi alacağım, sınıfı geçeceğim." diye not bekliyor, olur mu?

Olmaz.

İtaat olunmayanın rahmetini beklemek cahillik ve ahmaklıktır.

Ne olacak?

İtaat olacak, kul Rabbine mûtî olacak.

İtaat ne ile olur?

Emirlerini bilmekle olur.

Allah sana neyi emretti?

"Şunu şunu emretti; şu işleri onun için yapıyorum." diye sıralayabileceksin.

"Şunları şunları 'yapma' diye emretti, onları da onun için yapmıyorum." diyebileceksin.

İlim lazım, Allah'ın emrettiği şeyleri bilmek lazım. Kur'an'ı bilmek lazım, Resûlü'nün bize bildirdiği sünnet-i seniyyeyi bilmek lazım.

İnsanın oturup kalkıp dinî bilgisini kuvvetlendirmesi lazım. Cahillikle doğru düzgün bir dindarlık yapılamaz.

Peki ümmî evliyâ olan nasıl oluyor?

Allah onların gözlerini gönüllerini açıyor, onları alim ediyor da ondan sevgili kulu yapıyor; yoksa bu cahillikle olmaz.

Bu söze çok önem verelim:

"A'mâl-i sâliha işlemeden cenneti istemek, günahlardan bir günahtır."

Yanlış bir iştir, hatalı bir tutumdur; böyle bir durumda olmak günahtır.

"Esbâbına tevessül etmeden Resûlullah'tan şefaat beklemek de bir çeşit aldanmadır."

Çünkü Resûlullah'ın şefaat etmesi için senin de onun şefaat edeceği duruma dönmen, ona göre bir tavır takınman lazım.

"İtaat edilmeyen Allah'ın sana rahmet etmesini ummak da cahilliktir, ahmaklıktır."

Çünkü O, "İtaat etmedin." diye seni cezalandıracak, cehenneme atacak, yakacak, sen hâlâ rahmet bekliyorsun.

İtaat edeceksin, yapmaya çalışacaksın, yolunca yürümeye çalışacaksın, o zaman rahmetine müstahak olursun, mazhar olursun, lütfuna erersin.

Ve kâle Ebû Süleymân ed-Dârânî. "Ebû Süleyman ed-Dârânî dedi ki:"

Seeltü Ma'rûfani'l-Kerhiyye ani't-tâi'îne li'llâhi teâlâ bi-eyyi şey'in kaderû ale't-tâati? Kâle bi-ihrâci'd-dünyâ min kulûbihim ve lev kâne minhâ şey'ün fî kulûbihim mâ sahhat lehüm secdetün.

Seeltü Ma'rûfani'l-Kerhiyye. Ebû Süleyman ed-Dârânî "Mârûf-i Kerhî'ye sordum." diyor.

Ani't-tâi'îne li'llâhi teâlâ. "Allah'a mutî kulları sordum."

Bi-eyyi şey'in kaderû ale't-tâati. "Allah'a mûtî olmaya nasıl muktedir oldular?"

"'Ne yaptılar da Allah'a mûtî kul olabildiler? Ne sayesinde Allah'a mûtî kul olabildiler? O kadar insan istiyor ama mûtî olamıyor, günahlara dalıyor, hatalar işliyor; akşam pişman olacak işler yapıyor veya sabah pişman olacak işler yapıyor. Nasıl oldu da böyle Allah'a itaat etmeye muktedir olabildiler, güç yetirebildiler? Allah'a mûtî olan bu kullar ne ile bu dereceye erdiler?' diye sordum diyor Ebû Süleyman ed-Dârânî. Mârûf-i Kerhî dedi ki:"

Bi-ihrâci'd-dünyâ min kulûbihim. "Gönüllerinden dünyanın fikrini, sevgisini çıkarmakla yaptılar."

Ve lev kâne minhâ şey'in fî kulûbihim. "Eğer gönüllerinde dünyadan az bir şey olsaydı."

Mâ sahhat lehüm secdetün. "Onların secdeleri bile sahih secde olmazdı; bir secdeleri bile tam makbul bir secde olmazdı."

"Gönüllerinden dünyayı, dünya sevgisini çıkardılar da Allah'a mûtî kul oldular."

Dünyanın ne olduğunu her derste lafı geldikçe, sırası geldikçe söylüyoruz:

Dünya, "yer küresi" demek değildir. Dünya, "içinde yaşadığımız hayat" demektir. Bu hayat, gaye değildir, âhiret esastır. Biz bu dünyada, bu hayatta bir müddet yaşadıktan sonra asıl yerimiz olan âhirete göçeceğiz; asıl oraya hazırlanmamız lazım. Kim bu dünyayı mamur etmeye, bu dünyada gününü gün etmeye çalışır da âhirete çalışmazsa hata etmiş olur.

Onun için;

Hubbü'd-dünyâ re'sü külli hatîetin. "Bütün hataların başı dünya sevgisidir." denmiştir.

Diyor ki;

"Allah'a mûtî olan kullar nasıl itaat edebildiler?

"Gönüllerinden şu hayatın sevgisini çıkarmakla."

Biz şu içinde yaşadığımız hayatta neyi severiz?

Ev severiz, bağ severiz, çayır severiz, çimen severiz, dere severiz; deniz kenarı, yalı, gül, bülbül, sümbül, baklava, börek, çörek… İnsan dünyada birçok şeyi seviyor. Birçok insan bu hayatı içinde, bu dünyadaki kendi yaşamıyla ilgili küçük bir gaye peşinde koşuyor:

"Bir ev sahibi olabileyim, bir emekli maaşına nail olabileyim, bir otomobilim olsa başka bir şey istemem..."

Hep bu dünya ile ilgili hevesler ve arzular var. Bu hayatla ilgili arzular var.

Halbuki asıl iman insana âhireti düşünmeyi, âhirete hazırlanmayı, cenneti kazanmayı, Allah rızasını kazanmayı emrediyordu.

O zaman insanın bu dünyadaki muvakkat gayeleri peşinde koşması, âhirete karşı vazifelerini ihmal ettiriyor. Dükkânını, işini bozmak istemiyor, memuriyetinden atılmak istemiyor, parasız kalmak istemiyor, zahmete girmek istemiyor, hapse düşmek istemiyor, ölmek istemiyor; yaşamak istiyor, keyfine bakmak istiyor, "keyfim bozulmasın" istiyor.

Keyfi bozuldu mu yüzü asılıyor, canı sıkılıyor, doğru bir söz de söylesen kızıyor. İnsanların genel durumu umumiyetle böyle.

İşte bunlar kalpten çıkacak. İnsan âhireti düşünecek, cenneti kazanmayı düşünecek, Allah'ın rızasını kazanmayı düşünecek, Allah'ın sevdiği kulu olmayı, o sevgiyi elde etmeyi düşünecek. O zaman işler değişir, o zaman bu dünyanın şusuna busuna bakmaz. Onları elinin tersiyle iter, dünyaya da rağbeti kalmaz, zühd sahibi olur. Dünyaya aldırmayan bir insan haline gelir. Bu makbul bir şey, Allah'ın sevdiği bir şey.

Çünkü Allah, asıl âhirete hazırlanmayı emrediyor. Allah'ın sevap verdiği işlerin çoğu nefse tatsız gelen, bugünkü insanların hoşlanmadığı şeylerdir.

Ve asâ en tekrehû şey'en ve hüve hayrun leküm. "Siz sevmezsiniz ama sevmediğiniz o şey sizin için hayırlıdır; bir şeyi çok istersiniz, seversiniz ama aslında o şey sizin için şerlidir, hayırsızdır, faydasızdır."

İnsanoğlu bunu anlayamadığı için basiret gözüyle bakamadığı için bu dünyayı hedef alıyor. Hele kâfirse "Âhiret falan ne gerek?" diyor, hem de aleyhte konuşuyor.

Haram filan olduğu zaman "Sen yemiyorsan ver ben yiyeyim." diyor. Veyahut sen bir haramı işlememek istediğin zaman; "Yap, günahı bana." diyor.

Korkmuyor, âhireti düşünmüyor. Ne günahtan, ne cezadan korkuyor. Tam bu hayatın adamı, dünya ehli!

Kâfirler dünya ehlidir, mü'minler âhiret ehlidir. Onlar âhireti düşünürler ama bu zamanın mü'minleri de kâfirlerin huyları kendisine bulaştığı için kafaları bozulmuştur.

Şimdi bize asıl mü''minlerin halleri anlatıldığı zaman kafamıza zor giriyor, biraz da garipsiyoruz. "Bu ne biçim Müslümanlık!" diye birçoklarının içinden itiraz geliyor.

"Ya böyle de olur mu? Bu dünyaya gelmişiz; azıcık da keyif, zevk, eğlence olmasa olur mu?" gibi şeyler.

İşte diyor ki:

"Dünyayı gönüllerinden çıkardıkları için Allah'a mutî kul olabildiler, eğer gönüllerinde dünyadan, dünya sevgisinden birazcık bir şey olsaydı bir secdeleri bile tam secde olmazdı."

Bir insan düşünelim ki rüyasında ona cenneti göstermişler, karşısına huriler çıkmış:

"Hadi biz seni bekliyoruz nerdesin?" demişler.

Evliyâullahtan duyduğumuz böyle hikayeler var. Adamın bu dünyada yemek yemeye tadı kalmıyor.

"Ben bir an evvel ölsem de öbür tarafa gitsem şu bizim köşklere kavuşsam." diye düşünüyor.

O zaman gözü bu tarafı hiç görmüyor; mü'min böyle işte.

Bu dünyanın mevkiini verirler, mü'min istemez,

"Padişah yapalım seni."

"İstemem!"

"Para verelim."

"Sizin olsun!"

"Köşk verelim."

"Gerekmez!"

Vali yapıyorlar, konağa oturmuyor sahabe-i kirâm. Normal elbise giymiyor. Parası var, karnını doyurunca tıka basa doldurmuyor.

Neden?

"Aç durması iyidir, tevazu iyidir, gösteriş kötüdür." diye.

Onların halleri böyleydi; bizim de dünyayı gönlümüzden çıkarmamız lazım. Dünya gönülden çıktı mı o zaman insan âhiret için her şeyi yapar.

Şu tatlı sıcak paraları Allah yolunda rahatlıkla verir, tatlı canını verir, zahmete girer, ter döker vesaire... Âhiret geldiği zaman, aklına yerleştiği zaman, dünya gözünden çıktığı zaman olur bu. Doğru söylüyor; doğru söylediğini sezinliyoruz.

"Onlar Allah'a nasıl mûtî kul olabildiler?"

"Gönüllerinden dünya sevgisini iyice çıkardıkları zaman. Çıkarmasalar secdeleri bile tam bir secde olmazdı." dedi.

Soran Ebû Süleyman ed-Dârânî idi. Burada soranın kim olduğu söylenmiyor. Aynı rivayet zinciri ile olduğuna göre belki yukarıdaki sorunun devamıdır. Bu konu da benziyor.

Bi-men tuhracü'd-dünyâ mine'l-kalb. "Peki, tamam onlar Allah'a mûtî kul olmayı dünyayı gönüllerinden çıkarmakla başarmışlar ama dünya kalpten nasıl çıkarılır, gönülden nasıl atılır, def edilir? 'Çık defol, gözüme görünme!' diye nasıl diyeceğiz de dünya sevgisi olmayacak?"

Kâle bi-safâi'l-vüddi. "Bu, sevginin safiyetiyle olur."

"Allah'ı seviyor musun?"

"Seviyorum."

"Hakikaten mi, gerçekten mi, samimi gerçek bir sevgi mi?"

Samimi bir sevgi oldu mu o zaman kalpten çıkar.

Ve hüsni'l-muâmele. "Ve Allah'a karşı edebini takınıp kulluk muamelesi güzel olunca olur."

"Sevgi samimi, muamele hakiki olduğu zaman olur."

Gönülde Allah sevgisi tam oldu mu, yaptığı işler de samimi işler oldu mu o zaman gönülden dünya sevgisi çıkar. Dünya sevgisi çıktı mı Allah'a mûtî kul olur, yaptığı şeyi Allah'ın istediği şekilde yapar, âsi olmaz.

Ve bihî kâle, süile Ma'rûfün ani'l-mahabbe.

-Herhalde yine devamı olsa gerek.- "Mârûf'a muhabbetten soruldu ki."

"Muhabbet nedir?"

Bi-safâü'l-vüddi demişti. Bu iş, "Sevginin sâfî olmasıyla olacak." demişti.

Mârûf'a; "Peki muhabbet nedir?" diye sordular, belki yine Ebû Süleyman sormuştur.

el-Mahabbetü leyset min ta'lîmi'l-halk, innemâ hiye min mevâhibe'l-hakki ve fadlihî. "Muhabbet, insanların birbirleriyle konuşarak öğretmesiyle öğrenilecek bir şey değildir. O, Allah'ın verdiği bir vergidir, fazlından bir fazıldır ki o kullarına vermiş, seviyor; sevme kabiliyeti olmayan da sevemiyor. Seven seviyor, Allah'ın kabiliyet verdiği seviyor; sevme kabiliyeti olmayan da sevemiyor."

Allah o muhabbeti versin, o aşkı şevki versin. O sâfî, hakikî duyguları ihsan eylesin.

Ve bihî kâle Ma'rûfün li'l-fityâni alâmâtün selâsün: Vefâün bi-lâ hilâfin ve medhun bi-lâ cûdin ve atâün bi-lâ süâlin.

Tasavvufta fütüvvet denilen bir meşrep var. Fütüvvet; "yiğitlik, mertlik, er kişilik, delikanlılık, kahramanlık" demek. Tasavvuf erbabı fetâ'dır, fütüvvet erbabıdır, yiğittir, fetâların şahı da Hz. Ali'dir.

Lâ fetâ illâ Ali diye rivayet vardır. "Gençti, delikanlıydı, iyi müslümandı ve çok kahramandı."

Biliyorsunuz; Hayber'in fethi ve diğer savaşlardaki kahramanlıkları biliniyor. Onun için tasavvufta bir kahramanlık, bir fütüvvet bir fetâ olmak, yiğit olmak arzusu vardır. Bizim Anadolu'nun mutasavvıfları buna gayret etmiş; Horasan'ın mutasavvıfları mert olmaya, yiğit olmaya, kahraman olmaya çok dikkat etmişler. Onun için gözünü daldan budaktan esirgemeyen kimseler olmuşlar. Her vesile ile söylediğimiz hem silahşör, hem sûfî, hem ârif, hem zâhid, hem mü'min kimseler olmuşlar.

"Böyle yiğitlerin üç alâmeti vardır." diyor.

Yiğitlik… Sûfî denilince, mutasavvıf denilince bu zamanın insanının hatırına nasıl bir imaj gelir, bilmiyorum.

Nasıl bir insan düşünür?

Belki miskin, bir kenara yaslanmış, gözü kapalı bir insan geliyor. Belki aksakallı, cübbeli, yeşil sarıklı bir insan geliyor. Çeşitli şeyler gelebilir. Aleyhte çok konuşmalar olduğu için miskin, sessiz, beceriksiz, işe yaramaz insanlar hatıra gelebilir. Ama tasavvuf erbâbı fetâdır, yiğittir, kahramandır, gözünü daldan budaktan esirgemez. Yapacağı yardımı yapar, kimseden korkmaz, çok güzel huylara sahiptir. Yiğit ahlâkı, mertlik ahlâkı vardır.

Şimdi "Bak biz bunu bilmiyorduk. Biz sanıyorduk ki derviş deyince şöyle olacak, böyle olacak." diyeceksiniz.

Derviş işte bu kitapta; bu kitabı onun için okuyoruz. Dervişler hakkında, sûfîler hakkında bilgiler ve zihinlerde meydana getirilmiş hayaller, gerçek dervişin hâli değil. Kötülemelerle çok yanlış insanlar "derviş" diye tanıtılmış, onun için bugünün insanı dervişlikten, tasavvuftan kaçıyor. Dindarlar da kaçıyor.

Tabi kâfir kaçar. Kâfir İslâm'dan kaçıyor; tamam, işine gelmiyor, plajdan olacak, içkiden ayrılacak, kumarı bırakacak, haramı bırakacak, hırsızlığı, arsızlığı, yüzsüzlüğü bırakacak. Tamam, o kâfir, ama mü'min de kaçıyor. Hatta;

"Bu kadar çok zikretme, bu kadar çok dağıtma, bu kadar namaz kılma, bu kadar dindar olma, kafayı oynatırsın, üşütürsün." diyor.

Nasıl olacak?

"Eğlence zamanında eğlen, ibadet zamanında ibadet et; bak ben akşamları birer kadeh atarım." diyor.

Ben böyle diyenleri duydum.

Allah Allah! Akşamları onu tavsiye ediyor; "Birazcık rindmeşrep ol, gazelleri okumadın mı?" diyor. Böyle abuk sabuk şeyler.

Ama bak diyor ki "Fetâ olan; fütüvvet erbabının, yiğitlerin, gerçek sûfînin yüksek kalitelisidir. Yiğit olanların üç alâmeti vardır." diyor.

Vefâün bi-lâ hilâfin. "Arkadaş oldu mu hiç muhalefet etmeden vefa gösterir, vefalı bir arkadaş olur; hiç itiraz etmez."

Hep "baş üstüne!" der.

"Şuraya gidelim."

"Olur, baş üstüne."

"Şunu yapalım."

"Baş üstüne."

"Gel, ben filanca yerde şu işi yapacağım, bana yardım et."

"Baş üstüne."

Vefa var; ihtilaf etmek, zıt gitmek, itiraz etmek yok.

Vefâün bi-lâ hilâfin.

Hani burada; evliyâullahtan yakın zaman insanlarından bir zâtı anlatmıştım:

"Biz seninle çocukluk arkadaşıyız; 'Bana haber verdiler, yarın öleceğim, gel seninle beraber gidelim.' diyor.

Kendisine vefat edeceği işaret olunmuş,; çocukluk arkadaşına; "Biz seninle çocuklukta beraber büyüdük, aramız iyidir, gel yarın beraber ölelim." diyor.

O da;

"Olur, hay hay!" diyor.

Demek ki yiğit adam ölümden de korkmuyor, arkadaşlıkta da vefası tam.

"Olur." diyor. Bunu bize anlatan hacı, Tekirdağ şivesiyle anlatıyor:

"Tübe vallaha, ertesi gün ikisi birden öldü." diyor.

Harbe falan gittikleri için değil. Tekirdağ'da otururken bir akşam evvel sözleşmişler; beraber ölüyorlar.

Yiğitliğe bak!

Akıl almaz, çok enteresan şeyler. Evliyâullahın hali başka!

Vefâün bi-lâ hilâfin.

Benim idealimdeki sûfî, Abdullah b. Mübarek. Hem kılıcı hem cömertliği hem ilmi, irfanı, ibadeti, taati var. Zevki, şevki, edebî yönü var. İşte benim sevdiğim asıl sûfî, yiğit böyle.

Vefâün bi-lâ hilâfin.

Ahdetmiş, ahdinden dönüyor; arkadaşlık kurmuş, arkadaşlığı bırakıyor. İnsan öyle iğrenç şeylerle karşılaşıyor ki.

"Dervişlik bu değil! Bari derviş olduğunuzu saklayın da dervişlere bühtan olmasın. Millet sizi görüp de dervişlikten caymasın." diyeceğim geliyor; öyle insanlar var.

Ahdetmiş, söz vermiş, sözüne sadık değil; derviş olmuş, şeyhine bağlı değil; vazife yapması lazım, vazifeden haberi yok, nezaketten haberi yok.Azaptan haberi yok.

"Bari sen sus, saklan. Dervişliğini sır gibi, suç gibi kimseye söyleme çünkü senin yaptığın dervişlik değil." diyeceğim geliyor öyle kimselere.

Nasıl olacak?

Hiç itiraz etmeden vefa gösterecek. Hiç itiraz etmeyecek, "peki" diyecek, bir.

Ve medhun bi-lâ cûdin. "Herhangi bir iyilik yapmadan methedecek, sevecek, iyi görecek."

Hani sana çıkarıp külliyetli bir ikramda bulundu. "Hay Allah razı olsun!" diyoruz.

Babam da der! Herkes der! Ortada cömertlik olmadan, karşılık olmadan sevebiliyor musun?

Medhun bi-lâ cûdin. "Cömertlik yapmamış, bir ikramda bulunmamış, bir şey yok ama yine onu sevmekte, onu methetmekte, onu övmekte, gönlünden onu beğenmekte devam ediyor."

Üçüncüsü;

Ve hatâün bi-lâ süâlin. "O istemeden vermek."

İstedi mi kıymeti kalmaz. İstetmeyeceksin, ihtiyacını sezinleyeceksin. Çünkü istemek zillettir, zordur; onu isteme zilletine uğratmayacaksın. Kahramansan, yiğitsen, anladın mı ihtiyacını verivereceksin, istemesine lüzum kalmayacak.

İstedikten sonra kıymeti kalmaz ki. Geçmiş ola! İstedi bir defa, zaten isteyip de vermezsen isteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü kara. Bunu istemiş; vermiyor. Sen git ismini defterden sildir, defterden! İstemiş de vermiyor!

İstemeden vermiş. Sezecek, istemeden verecek. Tabi bu bir sezgi; bu, arkadaşı ile ilgilenmeyi gerektiriyor. İhtiyacını anladı, sezdi; şıp diye verecek.

Belki kendisinin verdiğini bile belli etmeyecek. Burada anlattık ya; hani bir şehre şeyh efendi, hocaefendi gelmiş; o şehirde okuttuğu bir talebeyi sormuş:

"Falanca nerede?"

"Hapiste." demişler:

"Ne yaptı, bir suç mu işledi?"

"Hayır, fukaracık borcunu ödeyemedi, alacaklısı da onu hapsettirdi; hapiste..."

"Borcu ne kadar?"

"Bin dinar."

Alacaklıya tıkır tıkır parayı ödemiş, onu hapisten çıkarttırmış ama -parayı ödeyen hoca- şehirden kaçmış. Hapisten çıkan adam; "İyiliği kendisinin yaptığını bilmesin." diye gözüne görünmemiş. Yiğitlik bu, tasavvuf bu.

Tasavvuf laf değil ki her zaman söylüyoruz. Tasavvuf sarık, cübbe, kavuk değil. Tasavvuf huy.

Bu huyları yapabiliyor musun? İstemeden verebiliyor musun? Bir iyilik olmadan sevebiliyor musun? Hiç ihtilaf etmeden, muhalefet etmeden itaat edebiliyor musun?

Edemiyorsun. Böyle yiğitlik, sûfilik olmaz. Şeyhine itaat etmiyor. Halbuki bu arkadaşı. Arkadaşına bile böyle davranacak. Adam şeyhine bile itaat etmiyor.

Nerede dervişlik, nerede bu zamane dervişi…

Ve bihî kâle, kâne Ma'rûfün yüâtibü nefsehû ve yekûlü; yâ miskîne! kem tebkî ve tendübü ahlis, tahlüs.

"Aynı rivayet zinciri ile:"

"Mârûf-i Kerhî kendi nefsini azarlardı ve 'Ey benim miskin nefsim!' diye kendi nefsini itham ederdi."

Kem tebkî. "Ne ağlayıp duruyorsun?" Ve tendübu. "Bir ölünün iyiliklerini sayıp dökmek"

İnsanlar birisi öldü mü ağlarlardı. Ondan sonra "ah kömür gözlüydü, hoş halliydi, şöyleydi, böyleydi" diye ölünün iyiliklerini sayarlardı. Kendi nefsine diyor ki;

"Ey nefsim, ne ağlayıp da sayıp döküp duruyorsun?"

"Bir sürü laf söylüyorsun; ne ağlayıp sayıp döküp duruyorsun?"

Ahlis tahlüs. "İhlâslı ol, kurtulursun."

"Boşver ne diye öyle ağlayıp sayıp döküp duruyorsun, bırak bunları. İhlâslı ol, o zaman kurtulursun."

Böyle buyurmuş.

Kendisi ağlıyor, ibadet ediyor, üzülüyor... Kendi kendine nefsine böyle diyormuş:

"Ne ağlayıp zırlayıp bir şeyler sayıp döküp söylenip duruyorsun? İhlâslı ol; işte o zaman kurtulursun, ağlamakla olacak iş değil."

Güzel. Her sözü tatlı maşaallah! Büyük insanların büyüklüğü kelimelerinden de biliniyor, anlaşılıyor, seziliyor; hoş kokusu etrafa yayılıyor.

Ve bihî kâle, süile Ma'rûfün; mâ alâmetü'l-evliyâ. "Mârûf-i Kerhî'ye 'Evliyâullahın alâmetleri nedir?' diye soruldu."

Fe-kâle selâsetün. "Enbiyânın üç tane alâmeti vardır:" Hümûmuhüm li'llâh. "Üzüntüleri, tasaları Allah içindir; nefisleri için, dünya için değil. Üzüntüleri, tasaları, dertleri, sıkıntıları Allah içindir."

Ve şuğlühüm fîhi. "Meşguliyetleri Allah iledir."

Ve ferârühüm ileyhi. "Firarları, kaçışları Allah'adır."

İnsandan, dünyadan, mâsivâdan kaçıyor.

Nereye?

Allah'a!

"Kaçışları Allah'a, meşguliyetleri Allah ile dertleri tasaları Allah için Allah olan kimsedir."

"Evliyâullahın hali, vasıfları budur." diye söylüyor.

Ve bihî kâle. "Aynı rivayet zinciri ile" Kâle Ma'rûfün. "Mârûf-i Kerhî dedi ki:"

Bunların hepsini yazmak lazım; bunlar iki kelime ile tercüme ederek geçiştirilecek şeyler değil. Bunlar bir ömrün, büyük bir velînin ömür boyu kazandığı tecrübenin damıtılmış iksiridir.

Sözlerin her birisi üzerinde insanın bir vaaz tertip eder şekilde konuşması lazım. Tabi biz israf ediyoruz. İnsan bir şeyi bol buldu mu harcar; burada cevher çok olduğu için biz söyleyip geçiyoruz.

Halbuki bir tanesinin üzerinde durup konuşmamız lazım. Hocamız cennetmekân (Mehmed Zahid Kotku) öyle yapardı. Evvelki haftadan başladığı hutbe konusunu bu hafta da, öteki hafta da devam ettirirdi. Altı hafta, yedi hafta aynı konuyu devam ettirirdi. Konu bitmezdi; çünkü konu derin.

Derin konuyu anlata anlata bitirirdi, hutbede aslan gibi, başkomutan gibi bangır bangır bağırdığı zaman hutbe hop iner hop kalkardı; kimse o halim selim insanın yüzüne bakamazdı. Herkes günahını, suçunu anlardı. "Bu söz bana" diye "gık" diyecek hâli kalmazdı. Herkes nefsine levm ederdi, bu sefer herkes Allah'ın yoluna girmeye arzu duyardı, gözleri yaşla dolardı.

"Mârûf-i Kerhî buyurdu ki:" Leyse li'l-ârifi ni'metün ve hüve fî külli ni'metin. "Ârif için bir nimet yoktur." Ve hüve fî külli ni'metin. "O her nimetin içinde olduğu halde."

Tabi bu, sözün kelime olarak Türkçe'ye dönüştürülmesi. Ama mefhumu ne? Ne demek istiyor? Bu sözü söyleyen Mârûf-i Kerhî neyi kastediyor?

Ârif, "yüksek seviyeli sûfî" demek. Dervişlerin yüksek seviyelisi ârif, her nimetin içinde olduğu halde bir nimeti yoktur.

"Hiçbir nimet, ârifi tatmin etmez; o Allah'ı ister. Ne türlü nimetin içinde olursa olsun gönlü sükun bulmaz, karar bulmaz, rahat etmez, huzur duymaz. Allah'ı ister."

Bu mânaya olabilir.

"Her nimetin içinde olsa bile ârifin bir nimeti yoktur."

Bu mânaya olabilir.

"Nimeti görmez, nimetlerle oyalanmaz, mün'im-i mükrimi, Rabbini bulmaya gayret sarf eder.

Semi'tü Ebe'l-Fethi'l-Kavvâs ez-Zâhid yekûlü: Semi'tü Ebâ Amrini'l-Buzûriyye, yekûlü: Kâle Ma'rûfün. "Müellif Ebu'l-Feth Gavvâs ez-Zahid'den duymuş; o da Ebû Amr el-Büzûrî'den duymuş. Mârûfi'l-Kerhî hazretleri şöyle buyurmuş:"

Kulûbü't-tâhirîne tüşrahu bi't-takvâ ve tüzhirü bi'l-birri ve kulûbü'l-füccâri tuzlimü bi'l-fücûr ve ta'mâ bi-sûi'n-niyye.

Kulûbü't-tâhirîne. "Tahir, temiz, pak kulların gönülleri." Tüşrahu bi't-takvâ. "Takva ile ferahlanır, münşerih olur; geniş bir gönül olur."

Hoş bir gönül olur; takvâ sıfatına sahip oldukları için muttaki kul oldukları için gönülleri münşerih olur, sıkı gönül olmaz, açık ferah hoş gönüllü olurlar.

Ve tüzhirü bi'l-birri. "Ve iyilikle ışık saçarlar, etrafı aydınlatırlar." Ve kulûbü'l-füccâr. "Fâcir kimselerin gönülleri ise." Tuzlimü bi'l-fücûr. "Fâcirlerin gönülleri fısk-ü fücûrdan dolayı kapkara kesilir." Ve ta'mâ bi-sûi'n-niyye. "Kötü niyetlerinden dolayı da körleşir."

"Fâcir insanların gönülleri, yaptıkları günahlardan dolayı kararıp körleşir. Kötü niyetlerinden dolayı fâcirlerin gönülleri, basiretleri kör olur. Ama tâhir, pâk, ârif, yüksek, kâmil insanların da takvâ sayesinde gönülleri ferah, fahur, açık, aydınlık olur ve iyilik yaptıkları, iyilik sahibi oldukları için de nurlu, pırıl pırıl parlak olurlar."

Demek ki takvâyı şiar edinirse insanın gönlü hoş olur.

E lem neşrah leke sadrak? "Biz senin gönlünü hoş etmedik mi, genişletmedik mi?"

O İnşirah suresindeki gibi gönlü hoş, içi rahat olur ve yaptıkları iyilikler sebebi ile gönülleri pırıl pırıl, nurlu olur. Ama fâsık ve fâcirlerin gönülleri günahlarından dolayı kapkara olur, bir de kötü niyetler besledikleri için gönül gözü kör olur.

Ve bihî kâle Ma'rûfün. "Aynı rivayet zinciri ile Mârûf'un şöyle dediğini naklediyor:"

İzâ erâda'llâhu bi-abdin hayran fetaha aleyhi bâbe'l-ameli ve ağlaka anhü babe'l-fetreti ve'l-kesel. "Allah bir kulun hayrını murat etti mi ona a'mâlü's-sâlihayı işlemeyi nasip eder ve tembellik, takatsizlik, fetret kapısını ona kapatır."

Allah'ın bir kula kızmasının alâmeti neydi?

Nefsinin hevası peşinde koşması, boş işlerle uğraşmasıydı:

"Tâkatim yok hocam, hiç ibadet etmek istemiyorum, ayağa kalkmaya tâkatim yok, yastıktan başımı kaldıramıyorum, uykuyu çok seviyorum vesaire..."

Demek ki Allah onun hayrını murat etmiyor:

"Allah bir kulun hayrını murat etti mi onda tembellik kalmaz, fetret hali kalmaz." diyor.

Hâtemüni'l-Esam hazretleri

Hâtemüni'l-Esam adında yeni bir şahsa geçiyor. Bu kitapta on birinci terceme-i hâldir, on tanesini bitirdik, on birinciye geldik.

Ve minhüm Hâtemüni'l-Esammü. "Bu evliyâullahtan bir tanesi de Hâtem-ü Esam'dır."

Esamm "sağır" demek. Bir tanesi de Sağır Hâtem'dir.

"Kör Ali, Topal Ahmet" diyoruz. "Sağır Hâtem". Bu mübareğin lakabı "sağır." Sağır Hâtem'dir.

Ve hüve Hâtemü'bnü Unvân. "Babasının adı Unvan, kendisinin adı Hâtem'dir, Hâtem b. Unvan'dır." Ve yükâlü Hâtemü'bnü Yûsuf. "Babasının adı Yusuf" diye de geçmiş. "Yusuf oğlu Hâtem" diye de geçmiş.

Ve yukâlü Hâtemü'bnü Unvâne'ebni Yûsuf el-esammü. "Bazıları da demişler ki 'Hayır, babasının adı Unvan, dedesinin adı Yusuf'tur.'"

"Yusuf oğlu Unvan oğlu Hâtem."

Bu olabilir; isimler bazen dedeye nispet edilir, bu bizim Osmanlı sahasında da görülüyor, herhalde doğrusu parantez içindeki olsa gerek.

Ve künyetühû Ebû Abdurrahman. "Hâtem-i Esam'ın künyesi de aynen Sülemî gibiymiş, yani kitabın müellifiyle künyedaş, künyeleri aynıymış." Ve hüve min küdemâ-i meşâyih-i Horâsân. "Hâtem-i Esam hazretleri, Horasan meşâyihinin eskilerindendir."

Min ehl-i Belh. "Belh ahalisinden idi."

Belh kimin şehri idi?

İbrahim b. Edhem'in şehri idi; daha sonra Mevlânâ hazretlerinin doğduğu şehir. Belh'i gidip görmek lazım.

Sahibe Şakîka'bne İbrahime. "Şakîk-i Belhî'yi görmüş, onunla sohbeti olmuş, yani ona mürid olmuş."

O da Belh'li.

Ve kâne üstâzü Ahmete'bne Hadraveyhi. "Hâtem-i Esam, Ahmet b. Hadaraveyh'in de hocası idi." Ve hüve mevlen li'l-Müsenne'bni Yahye'l-muharibî. "Bu Hâtem-i Esam hazretleri, Müsenna b. Yahya el-Muharibî'nin mevlası idi."

Bir beldeye fatihler, ordular, İslâm orduları geldiği zaman oranın ahalisi müslüman oluyor ve ahaliden bazı kimseler bazılarına intisap ediyorlar, bağlanıyorlar.

"O onun mevlası." deniliyor, yani "onun mevlası" oluyor. Bu köle mânasına da gelmiyor. Demek ki Hâtem-i Esam, Müsenna b. Yahya el-Muharibî'nin mevlası imiş; demek ki Arap asıllı değilmiş.

Ve lehû ibnü yükâlü lehû Haşnâmü'bnü Hâtem. "Haşnam b. Hâtem adında bir de oğlu vardı."

Haş burada bizim "hoş" dediğimiz kelimedir, yani "iyi adlı" hoşnam "adı güzel." Bazı soyadlar var ya bilmem ne Adıgüzel, bu hoşnam da "Adıgüzel" demek. "Adıgüzel" adında bir oğlu varmış. Bizim "hoş" dediğimiz kelimeye o devirde, haş derlerdi, uzun değildi. "Hoş" diye vav var diye uzun okunmazdı. Vezinde o vav'a itibar edilmezdi, haş okunurdu. Demek ki bir oğlunun adını öğrenmiş olduk; babasının, dedesinin adını öğrenmiş olduk, Belh'li olduğunu anlamış olduk.

Künyesi nedir?

Sülemî ile aynı olduğunu hatırımızda tutabiliriz inşallah.

Mâte bi-vâşecerde inde ribâtin yükâlü lehû re'sü serûnd alâ cebelin fevka vâşecerd senete seb'in ve selâsîne ve mieteyn. "Vaşacer'de ölmüş. -Aşağıda Vaşecerd hakkında bilgi var.- Maveraünnehir şehirlerinden bir şehirdi. Vaşecerd, köylerinden bir köydü."

Nahve Tirmîz. "Tirmiz şehrine yakın bir yerdeydi." Ve hiye meşhûratün bi-Zağferân. "Safran yetiştirmesiyle tanınmıştı."

Bizde safran nerede çıkar?

Bir zamanlar Safranbolu'da çıkarmış. "Safran" kıymetli bir maddedir. Sarıdır; zerdelere filan konuluyor, renk veriyor, güzel kokusu da vardır. Zağferân ve safran dediğimiz şey hem sarı rengi hem güzel, kendine mahsus kokusuyla aranan, kıymetli bir baharattır. Bizim Safranbolu'da yetişirdi, Vaşecert'te de yetişirmiş; Tirmiz'e yakın bir yer. Tirmiz şimdi Özbekistan'da.

Yuhmelü minhâ ilâ sâiri'l-âfâki. "Orada zağferan çıkarmış, etrafa dağıtılırmış."

"O Vaşecert'de Re's-ü serûnd denilen Ribat'ın yanında ölmüş.

Re'sü serûnd alâ cebelin fevka vâşecerd. "Vaşecerd köyünün yukarısındaki Re'sü serûnd denilen tepe üzerindeki bir Ribat'ta ölmüş."

Senete seb'îne ve selâsîne ve mieteyn. "237 senesinde ölmüş."

Ribat ne demektir?

Ribat; "Allah yolunda hudut bekçiliği yapan insanların hudutlara inşa edilmiş olan müstahkem mevkilerine" denir.

Burada dikkat edersek bir tepenin üzerinde olunca müstahkem olacak, düşman saldıramayacak, orada düşmanı göğüsleyecekler, gelmesini engelleyecekler. Yani "hudut karakol" gibi. Öyle bir Ribat'ta ölmüş.

Tirmiz, Semerkant'ın doğusunda şimdiki Özbekistan'da bir yer. İmâm-ı Tirmizî; büyük hadis alimi orada yetişmiş. İmam Buhârî de o civarda. Horasan, böyle büyük alimlerin yetiştiği bir yer. Bu zât da oradaki Vaşecert köyünün yukarısındaki Ribat'ın orada 237 senesinde vefat etmiş.

Dervişler bu Ribat'larda beklerlerdi.

Neden?

Kahraman oldukları için hudutlarda beklemek sevap olduğu için. Onlar hudutta ellerinde silah, beklerler de arkalarındakiler emniyetle yaşarlar. Mesela şimdi köylerde bekçi koymak lazım artık. Her yerde bir kısmının uyuması lazım, ötekilerin nöbet tutması lazım.

Neden?

Asayiş! İş başa düşüyor; başka çaresi kalmıyor. Eskiden bu böyle otomatik olarak halloluyormuş. Ama kim beklermiş, paralı askerler mi?

Hayır! Allah rızası için derviş oraya gidermiş, yatar kalkarmış, fırsatı bulursa cihat edermiş, düşmanı beklermiş. Cihat edip de ölürse şehit oluyor, kalırsa gazi oluyor; murabıt olarak Ribat'ta beklerse o da çok sevap.

"Allah rızası için Ribat'ta bekleyen, nöbet tutan kimsenin gözüne cehennem ateşi değmeyecek." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Hudutta beklemek çok önemli. Düşmanın gelmesini engellemek için, düşmanı görmek için, görüp tedbir almak için beklemek çok sevap. Demek ki murakıp imiş aynı zamanda; o sevabı kaçırmamak için huduttaki kalede duruyormuş.

Aşağıda Vaşecert'te zağferanların arasında dursa ya. Hayır, yukarıda kalede duruyor. Demek ki o sevabı kolluyor.

Demin de söylediğim gibi hakikî sûfî ahdine vefalıdır, istemeden verir, bir iyilik görmeden sever, metheder. Bir taraftan da canını İslâm'ın, müslümanların hizmetine tahsis eder. Ama şimdi canı tahsis etmek de yetmiyor.

Neden?

Adamın ağır topunun menzili on kilometre; buradan nişan alıyor, bir gülle sallıyor, senin apartmanını yerle bir ediyor. Senin elinde bir tüfek var, bir kurşun atıyorsun, yedi yüz metre gidiyor, iki yüz metre gidiyor.

Biz Konya'da tüfekleri aldık, yetmiş metre öteye taşları diktik, mermilerin içinde saçma varmış ama taşları hiç deviremedik. Kaç kişi attı. Güm güm ata ata benim şuram çürüdü, gevşek tuttum herhalde.

Olmaz! Düşman çok uzaktan su kuyruğunda beklediğini görüyor, nişan alıyor. Tamam, üç tanesini öldürdüm, oradan kah kah gülüyor. Bu zavallılar hainin uzaktan dürbünle bakıp gördüğünü, o kadar uzaktan mermi sallayacağını bilmiyorlar, bir şey yapamıyorlar.

Hani "Ermeniler Akdam'a girdi." diyorlar.

Neden?

Azeriler korkak olduğundan mı?

Hayır, teknolojik gerilikten; bu devirde insan gümbür gümbür gidiyor.

Fatih İstanbul'u nasıl aldı?

Kahramanlıkla, imanla beraber teknolojik tedbirleri aldığı için fethetti. Yoksa gemileri karadan yürütmeseydi, Rumeli hisarını yapmasaydı, büyük topları dökmeseydi, her türlü tedbiri almasaydı Avrupalılar Tuna'dan, Çanakkale'den, karadan yardıma geleceklerdi. İlk önce Edirne'ye kadar o araziyi aldı, ondan sonra buraya Rumeli Hisarı'nı dikti, Anadolu Hisarı'nın karşısına geçen gemileri batırdı; ondan sonra "Bu surlar başka türlü yıkılmaz." diye büyük toplar döktürdü.

Şimdi adamlar para veriyorlar, bizim ecdadın yıktığı surları bize tamir ettiriyorlar. "Kaleler tamir oluyor." diye bizim hoşumuza gidiyor. Ama heriflerin niyetleri başka; "Yıktığınız gibi tamir edin." diyor. Ben olsam tamir etmem; öyle dursun. Birisi kalsın, tamir edersin de ötekiler yıkık dursun.

Dedem yıkmış; yıkmasında bir sebep vardır diye böyle bırakmak lazım. Bana kalsa öyle yaparım.

"Unesco parasını veriyor, Amerika parasını veriyor, Rum veriyor." diyor.

Fener patrikhanesini ihya edecek; "İstanbul müstakil bir şehir olsun." diyecek, "İstanbul'un surları şöyleydi, böyleydi." diyecek. Bizans'ı ihya etmeye çalışıyor, ben onun niyetini anlıyorum. Çok net olarak herkes anlıyor ama cebine parayı koyan dilsiz kesiliyor. Cebine para konuldu mu -yan cebime koy- sorulduğu zaman dili falan kalmıyor, itirazı kalmıyor. Yani adamlar şu anda parayla, harple yapılamayan şeyleri yapıyorlar. Çünkü dünya ehli insanlar hâkim oldu, rüşvet geçiyor.

Müslümana rüşvet geçmezdi. Müslüman rüşvetle iş yapmaz.

"Rüşvet alan da veren de cehennemde" olduğundan müslümanın yapmadığı bir şeydir.

Şimdi Müslümanlık yok, İslâm ahlâkı yok; rüşvet var. Adam rüşvetle memleketi satıyor, her şeyi yapıyor; rüşvetle katili idamdan kurtarıyor, hapisten çıkarıyor, mazlumu deliğe tıkıyor, öldürtüyor.

Bunların karşısında kim duracak? Kim hakkı temsil edecek? Kim hakkı isteyecek?

Tabi er kişi lazım, yiğit lazım, fetâ lazım! Hz. Ali gibi fütüvvet erbabı lazım. Sûfî lazım; onun için tarikatler ve tasavvuf onlara göre çok kötü.

Ve esnede'l-hadîs. "Hadis de rivayet etmiş."

Bayağı usulüne uygun hadis rivayeti işi de var; Hâtem-i Esam hazretleri "muhaddis" sıfatını alacak o sevaplı işi de yapmış.

Ahberenâ Ebu'l-Huseyn Muhammedü'bnü Muhammedi'bni Ahmede'l-müezzinü. "Müellif 'Bize bu Muhammed oğlu Ahmet oğlu Muhammet oğlu Muhammet müezzin Muhammed haber verdi.' diyor."

Haddesenâ Muhammedü'bnü'l-Huseyini'bni Ali. "O; 'Bize Ali oğlu Hüseyin oğlu Muhammed haber verdi.' diye söylemiş." Bu, hafızmış; Curcan'da yaşamış, hadis tarihinde bilinen bir kimse.

Haddesenâ Muhammedü'bnü Hüseynü'bnü Aleveyh. "Ona da Alaveyh oğlu Hüseyin oğlu Muhammed tahdîs eylemiş, hadisi rivayet etmiş."

Haddesenâ Yahye'bnü Hâris. "Ona da Yahya b. Hâris hadis rivayet etmiş."

Haddesenâ Hâtemü'bnü Unvâne'l-Esammü. "Ona da bizim Hâtem-i Esam söylemiş." O ona, o ona, o ona… Müellifimize kadar gelmiş.

O hadîs-i şerîf neymiş bakalım.

Hâtem-i Esam da ne demiş?

Haddesenâ Saîdü'bnü Abdillâhi'l-Mâhiyânî.

Hâtem-i Esam'dan bu tahdîs eylemiş.

Haddesenâ İbrahîmü'bnü Tahmân. "Ona da İbrahim b. Tahman rivayet etmiş."

"Horasan'lı, Herat'lı, Nişabur'da yaşamış olan şahıs, tâbiînden pek çok kimseleri görmüş onlardan hadisi almış. Bağdat'a gelmiş, orada hadis rivayet etmiş, sonra Mekke'ye gitmiş, sonra da ömrünün sonuna kadar oturmuş. Horasan hadisçilerinin en asillerinden biriydi. En güvenilirlerden, ilmi en geniş olanlarından idi, Mekke-i Mükerreme'de 63 senesinde öldü." diyor.

Bu Hâtem-i Esam'ın kendisine hadisi rivayet ettiği kimsenin hadisi aldığı kimse İbrahim b. Tahman. O da Nişabur'da.

Haddesenâ Mâlikü ani'z-Zühriyye. Burada "Malik" dediği, Malikî mezhebinin kurucusu Malik b. Enes. 93 senesinde doğdu ve 179 senesinde vefat etti, Bakî kabristanına gömüldü.

İmâm-ı Mâlik hazretlerinin kabri nerede?

Bakî kabristanında ama şimdi ne türbe var, ne bir şey var; dümdüz toprak.

Ani'z-Zühriyye. "İmâm-ı Mâlik de Zührî'den almış."

Zührî kimdir?

Muhammedü'bnü Müslimü'bnü Ubeydullahi'bni Abdullahi'bni Şihâbi'bnü Abdullahi'bni Hârisi'bni Zühre, el-Kureyşî. "Kureyş kabilesinden Benî Zühre oğullarından, künyesi Ebû Bekir.

Büyük alimlerden birisi, Hicaz'ın büyük alimi; "Benim içime bir bilgi geldi mi onu hiç unuttuğum yoktur." dermiş.

İmâm-ı Zührî çok cömertmiş.

Kâne min esha'n-nâsi. "İnsanların en cömerdi idi." Takiyyen. "Takvâ ehli idi." Mâlehû fi'n-nâsi nazîrun. "İnsanların arasında emsali yoktur."

İmâm-ı Zührî böyle bir kimse idi, hatırınızda kalsın.

Mâte senete erbaîn ışrîne ve mie. "124 senesinde vefat etti."

İmâm-ı Âzam'dan önce.

An Enesin. "O da Enes radıyallahu anh'ten rivayet etti:"

Enne'n-nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem, kâle. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfte buyurdu ki:"

Salli salâte't-duhâ fe-innehâ salâtü'l-ebrâr ve sellim izâ dehalte beytek yeksür hayru beytik.

Salli salâte'd-duhâ. "Duhâ namazını kıl." Fe-innehâ salâtü'l-ebrâr. "Çünkü bu ebrâr'ın namazıdır; duhâ vakti namaz, ebrâr'ın namazıdır." Ve sellim izâ dehalte beytek. "Evine girdiğin zaman selam ver." Yeksür hayru beytik. "Evinin bereketi, hayrı çok olur."

İçeride kimse olmasa bile selam ver. Kapıyı açtın, evde hiç kimse yok, evde insan varsa es-selâmü aleyküm dersin, tamam. Evde hiç kimse olmasa bile es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdi'llâhi's-sâlihîn diyeceksiniz, eve yine selam vererek gireceksiniz; bunu bu hadîs-i şerîfte tavsiye etmiş oluyor.

Duhâ namazı nedir?

Duhâ vakti; güneşin ufuktan yükselip parlaklığını kazandığı, bakılamayacak hale geldiği zamandır. "Aşağı yukarı gündüzün dörtte biri geçtiği zamandır." demişler. Güneşin doğduğu zamandan güneşin battığı zamanı dörde bölersek dörtte birinin geçtiği zamandır; tam ortasında. Öğle olduğuna göre demek ki sabahla akşam arası öğle ile sabahın tam ortası duhâ oluyor.

Duhâ vakti aşağı yukarı ne zamandır?

Sabahla öğlenin ortası.

Duhâ namazı ne zamana kadar kılınabilir?

Öğle namazı vaktine 45 dakika kalıncaya kadar kılınabilir. Duhâ namazı dört rekat, sekiz rekat, on iki rekat kılınabilir.

"Dört rekat kılmaya ?? müdavim olanları Allah muhsinîn zümresine yazar." diye hadîs-i şerîfler var.

Tabi bu salâtü'd-duhâ, salât ü işrak'tan başkadır. Salât ü işrak güneş doğduğu zaman yaklaşık yarım saat geçtikten sonra kılınan namazdır. Çünkü -açıktaysan- güneşin doğduğu tarafa baktığın zaman güneşi görürsün ama portakal gibi görürüsün; gözünü almaz, göz alıcı durumda değildir. Ufuktan birazcık yükselmiştir; o zaman işrak vaktidir. Güneş Şark'tan doğduğu için ona İşrak vakti derler; o zaman bir namaz kılınır.

"İnsan sabah namazından sonra camide oturup ibadet edip de İşrak namazını kılarsa o gün bir hac ve umre sevabı kazanır."

Hasen hadistir, İmâm-ı Tirmizî rivayet etmiştir, İmâm-ı Ebû Dâvud da Peygamberimiz'in böyle yaptığını, âdetinin bu olduğunu bildiriyor.

Kimseyi ayıplamak yok da yalnız insanların hallerini anlatmak için söylüyorum:

Her sabah İskenderpaşa'da hocamızın tesis ettiği üzere, sünnet-i seniyyeyi icra ettirdiği üzere sabah namazından sonra Yâsin Sûresi okunur, Evrâd-ı şerîfe okunur ve İşrak namazı kılınır. Ama ondan evvel ben duaya oturduğum zaman sabah namazı kılındıktan sonra;

Neveytü'l-i'tikâfe bi-hâze'l-mescid. "Bu mescitte bir müddet ibadet için oturmaya, itikâfa niyet ettim diyorum."

İmtisâlen bi-hadîs-i nebiyyinâ. "Peygamberimiz'in şu hadisine sarılarak yapıyorum." diyorum.

Ellezî kâle fîhi. "Ki o peygamber hadîs-i şerîfinde şöyle buyurdu:"

Men salle'l-fecre fî cemâatin. "Kim sabah namazını camide cemaatle kılarsa"

Evinde değil, camide.

Sümme kâde. "Sonra oturur" Yezküru'llâhe. "Allah'ın zikriyle meşgul olursa..."

Sabah namazından sonra oturdu; güneş doğuncaya kadar zikirle, Kur'an'la, ilimle, irfanla meşgul oldu.

Hattâ tatlua'ş-şems. "Güneş doğuncaya kadar -böyle oturdu.-" Sümme sallâ rek'ateyn. "Sonra kalkıp da iki rekât namaz kılarsa..." Kânet lehû "Böyle yapması onun için." Ke-ecri haccetin ve umretin tâmmetin tâmmetin tâmme. " Tam bir hac ve umre yapmış gibi, tam bir hac ve umre yapmış gibi, tam bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanır." diye Peygamberimiz üç defa "tam" sözcüğünü kullanmış.

Revâhü't-tirmiziyye an-Enesi radıyallahu anhü ve hasene. "Bu hadîs-i şerîfi İmâm-ı Tirmizî rivayet etmiştir ve 'hasen hadistir.' demiştir." diyorum.

Başka sekiz on rivayeti de söylüyorum. Adam dinliyor; ondan sonra pabucunu alıp gidiyor. Ne diyelim tabi işi var; ama insan bu kadar kârı gördükten sonra oturur. Bir hac ve umre sevabı varsa, hadis de "hasen" ise yani "zayıf hadis" değil, şu değil, bu değil, tamam.

Nereye gidiyorsun?

Pabucunu alıp gidiyor. Tabi kimseyi ayıplamak yok; farzı kıldı mı kimse ayıplanmaz, farzı kıldı mı sünnetini evinde kılmak için de gidebilir ama insan bu hadisi duyduktan sonra uyması lazım; hâdis-i şerîfin bereketinden faydalanmaya çalışması lazım.

Allah duyduğunu anlayıp anladığını uygulayanlardan eylesin.

Bazısı duyuyor, anlamıyor.

"Tam ne dedi?"

"Vallahi bilmem."

Hoşuma gidiyor; evliyâullahın büyüklerinden birisi, birine bir söz söylemiş.

"Haa?" demiş, "Anlayamadım, bir daha tekrar etsene."

"Bir daha tekrar eder miyim? Ben ilkini söylediğime pişmanım." demiş.

Lafı söyler söylemez anlaması lazım.

Niçin yaşıyoruz?

Allah'ın rızasını kazanmak için.

Allah'ın rızası nerede?

Her yerde harıl harıl onu arıyor: Allah'a nasıl mûtî kul olunur, kalp nasıl temizlenir, muhabbet nasıl kazanılır? Akılları fikirleri âhireti kazanmak için.

Millete söylüyorsun; "iyi güzel pekâlâ", sonra pabucunu alıp gidiyor; "Hadi Allah'a ısmarladık."

Sonra nereye gidiyor?

Mühim bir şeye gitse ne âlâ ama her zaman böyle olmuyor.

Sallü salâte'd-duhâ. "Duhâ namazını kıl."

Çünkü bu ebrâr'ın yani iyi kulların namazıdır; öğle ile sabah arasında bu namazı kılmak itiyadı, iyi kulların itiyadıdır; tabi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tavsiye ettiği için...

Ve sellim izâ dehalte beytek. "Evine girdiğin zaman da selam ver; velev ki kimse olmasa bile."

Yeksür hayru beytike. "Böyle yaparsan evinin hayrı çok olur."

Câmiü's-Sağîr'de müellif;

"Aşağıda buna benzer bir başka hadîs-i şerîf de vardır." diyor.

Demek ki bu Hâtem-i Esam hazretleri böyle rivayet zincirini de zikrederek hadis rivayet etmiş, hadisçiler zümresine de dâhil olmuş bir kimse. Onlar bunu; hadis öğrenmeyi, hadis rivayet etmek suretiyle o müjdeleri almayı bir bereket sayarlardı. Âhirette o sevaba ermeyi düşünürlerdi.

Allah hepinizden razı olsun, burada bırakalım, 93. sayfaya geldik. İnşaallah sağ olursak Allah fırsat verirse önümüzdeki haftalarda da devam ederiz.

Sayfa Başı