M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hamdûn el-Kassâr (4)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmanirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn, hamden kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih nahmedühû bi-cemîi mahâmidih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Tâc-ü ruûsinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ'.

Emmâ ba'd.

Aziz, sevgili, kıymetli ve muhterem kardeşlerim!

Tabakâtü's-sûfiyye isimli çok önemli, kıymetli, kaynak eser olan kitabın 125. sayfasındayız. Hamdûn el-Kassâr isimli büyük sûfînin; Ebû Sâlih Hamdûn b. İmâre el-Kassâr en-Nîsâbûrî'nin hayatı ile ilgili bölümü okumaktayız. Burada onun sözleri bahsine geldik. Hadis de rivayet etmiş.

Geçtiğimiz derste o hadîs-i şerîfini okumuştuk; numune olarak sözlerinden bazılarını okumuştuk. Şimdi 125. sayfanın 5. paragrafını okuyoruz:

Kale ve tekellemû yevmen beyne yedey Ebî Sâlihin Hamdûne bi-hıfzi'l-emânât, fe-kâle kad tehammelte mine'l-emâneti mâ levi'şteğalte bihî le-şeğaleke an külli emâneti ba'dehâ.

Emanet; "'Emin bir insan' diye bir kimseye geri alınmak üzere verilen şeydir."

"Al! Bunu sana emanet olarak bırakıyorum. Filanca yere gideceğim; döndükten sonra gelir, senden alırım."

İnsan güvendiği bir kimseye kendisinin kıymetli bir şeyini verir. Ona bağışlamıyor; almak üzere veriyor. Türkçe'de buna "Emaneten vermek" diyoruz; kullanılan bir kelime. Tabi emaneti alan insan, kendisine güvenilmiş insandır. O emaneti iyi koruyacak. Sahibi geldiği zaman da; "Buyur, emanetini geri al. Korudum, aynen muhafaza ettim." diyecek.

Emaneti hıfz etmek, korumak, emanete hıyanet etmemek çok önemli. O adam sana güvendi, verdi. Sonra istediği zaman sen ona vermiyorsun.

"Yok! Sen bana böyle bir şey vermedin." diyorsun.

Verdiği parayı, eşyayı kendine mal etmişsin.

Böyle şey olmaz!

Emanete hıyanet etmek, münafıklık alametidir. Mü'minin şânına sığmayan çirkin bir haldir. Emanetler mal olabilir, para olabilir. İnsan çocuğunu götürüp birisine emanet etmiş olabilir.

"Al hocaefendi! Çocuğumu sana emanet ediyorum; bunu iyice yetiştir. Eti senin, kemiği benim." Eskiden böyle derlermiş.

"Her şeyi yapmaya salahiyetlisin." mânasına.

İslâm'da adam kesmek yok; tabi o onu kesecek değil. Etini, kemiklerini ayırıp pirzola yapacak, pişirip yiyecek de değil ama böyle söyleniyor. Yani "Hocaefendi! Her türlü salahiyete sahipsin. Al çocuğumu, güzel bir adam et, terbiye et!" diye verirlermiş.

Tabi Allah'ın da insanlara verdiği bir emanet var; Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor:

Bismillâhirrahmanirrahîm.

İnne aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardı ve'l-cibâli fe-ebeyne en yahmilnehâ ve eşfaknâ minhâ ve hamalehe'l-insân innehû kâne zalûmen cehûlâ. "Biz emaneti dağlara, göklere, yerlere arz ettik, 'al yüklen' dedik de, hepsi korktular, yüklenmeyi kabul etmediler. İnsanoğlu emaneti yüklendi." buyruluyor bu âyet-i kerîmede.

Allah göklere, yere, dağlara, dağlar gibi kuvvetli varlıklara, yaratıklara bir şey vermek istemiş; onlar korkmuşlar. Şafak atmış kendilerinde, akılları başlarından gitmiş; "Aman biz bu emaneti koruyamayız!" demiş, yüklenememişler. "Aman Yâ Rabbi! Bunu bize yükleme!" demişler; yüklenmemişler. Bu emaneti insanoğlu yüklenmiş.

Allah'ın insanlara yüklediği bu emanet nedir?

İşte bu emanetleri korumak bahis konusu olunca bu âyet-i kerîmeyi düşünerek Hamdun el-Kassâr hazretleri buyurmuş ki:

Kad tehammelte mine'l-emâneti mâ levi'şteğalte bihî le-şeğaleke an külli emânetin ba'dehâ.

"Sen ey, meclisimde oturan, karşımda bu sözleri söyleyen arkadaşım, dostum, kardeşim, evladım, müridim, torunum! Sen zamanında..."

Kad tehammelte mine'l-emâneti. "Öyle bir emanet yüklenmişsin ki." Mâ levi'şteğalte bihî. "Bu emaneti korumak için, gerektiği şekilde gayret sarf etsen, meşgul olsan." Le-şeğaleke an külli emanetin ba'dehâ. "Artık sana daha başka emanetlerle uğraşacak vakit bırakmaz."

"Allah tarafından sana öyle bir emanet verilmiş ki sen öyle bir emanet yüklenmişsin ki başka bir şeyle uğraşacak vakit bırakmaz. Çok mühim bir emanet." Allah sana yüklemiş.

Nedir bu emanet?

İnsanoğlunun mükellefiyet emaneti, akıl emaneti; Allah'ın varlığını birliğini idrak edip de ona güzel kulluk etme kaabiliyeti. Başka varlıklar bu yaratılışta, bu kabiliyette, bu meziyette değiller.

İnsanoğlu Allahu Teâlâ hazretlerini bilip tanıyıp O'na akıl dairesinde en güzel tarzda kulluk etmeye layık malzeme, meleke, his ve kaabiliyetlerle donatılmış bir varlık. Tabi emanete riayet ederse; Allah'ın kendisine verdiği o sorumluluk emanetine, o mükellefiyet rütbesine riayet ederse eşref-i mahlukât olur.

Ve't-tîni ve'z-zeytûni ve tûri sînîne ve hâze'l-beledi'l-emîn, ve kad halakne'l-insâna fî ahseni takvîm, sümme radednâhü fî esfeli sâfilîn, ille'l-lezîne âmenû ve amilü's-sâlihâti fe lehüm ecrün gayrü memnun.

İnsanlar iki çeşit:

Kendilerinin yaradılışına uygun kulluk vazifelerini, Allah'ın kendilerinden talep ettiği şekilde güzel yaparlarsa âlâ-i iliyyîn'e çıkarlar, en yüksek mertebeleri bulurlar. Allahu Teâlâ hazretleri onları dareynde bahtiyar eder. Cennetiyle cemaliyle taltif eder.

Ama yaradılış hikmetlerine ve gayelerine uygun hareket etmezlerse o zaman esfel-i sâfilîn'e düşerler.

Bu idraksizliğinin, gayretsizliğinin, dikkatsizliğinin, tembelliğinin, emanete riayet edememesinin cezası olarak da âhirette büyük mahrumiyetlere, belalara uğrar, cezalara çarptırılır, cehenneme düşer.

Onun için niçin yaratıldığımızı düşünmek; neler yapmamız gerektiğini anlamak, kavramak ve hayatımızı Allah'ın istediği şekilde geçirmek durumundayız. Asıl vazifemiz, Allahu Teâlâ hazretlerinin bize yüklediği asıl görev bu.

Bizim buradaki asıl görevimiz, meslek edinip para kazanmak değildir. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri;

"Siz benim yolumda kulluk ederseniz rızkı ben size veririm, meraklanmayın." buyuruyor.

İnna'llâhe hüve'r-rezzâku zi'l-kuvveti'l-metîn.

Şek, şüphe yoktur.

Ama kulluğu güzel yapmaya çalışmak lazım. "Ben rızık kazanacağım, çalışacağım, ticarethane işleteceğim." diye dünyalık peşinde koşar da kulluğu ihmal ederse insan büyük cezaya uğrar. Eğer kulluğu güzel yapmaya çalışırsa dünyada da âhirette de işleri rast gider. Dünyada da zengin olur, bahtiyar olur; âhirette de mutlu olur. Cennete girer, Allah'ın rızasına vâsıl olur, cennetiyle cemaliyle müşerref olur.

İşte biz böyle bir emanet, böyle bir sorumluluk yüklenmişiz. Omzumuzda böyle bir yük; bir kulluk vazifesi var.

Bu Hamdûn el-Kassâr hazretleri; "Bu vazifeyle tam meşgul oldu mu; başka şeylere vakit kalmaz." diye ona ima eylemiş.

"Emanetleri korumak bahis konusu olduğu zaman en büyük emanet budur; buna riayet etmek lazım." buyurmuş.

Kâle ve kâle lehû racülün min ashâbihî keyfe a'mel? Lâ büdde lî min muâmeleti hâülâi'l-cündi fe-mâzâ terâ lî kâle in künte ta'lemü yakînen enneke hayrun minhüm felâ tüâmilhüm.

Arkadaşlarından, onun sohbetine gelip giden, onu tanıyan kişilerden birisi; alim, şeyh, mürşid ve büyük bir sûfî olduğundan Hamdûn el-Kassâr hazretlerine gelmiş, sormuş.

Keyfe a'mel? "Ne yapayım, hangi ameli işleyeyim üstadım?" Lâ büdde min muâmeleti hâülâi'l-cündi. Şu asker taifesiyle mecburen işim gücüm, alışverişim oluyor." Ne yapayım, ne yapmamı tavsiye edersin?" Fe mâza terâ lî? "Ne yapmamı uygun bulursun, bu hususta görüşün nedir?" diye sormuş.

Eskiden askerlerin bir kısmı veyahut genellikle elinde silah, güç kuvvet olan taife bu kuvveti hayra kullanmayıp zorbalığa sapar. Zulmeder, millete haksız yere silah dayar, haksız kazançlar sağlar, nüfuzunu kötüye kullanır. Bir takım çıkarlar temin eder, kimse de gık diyemez çünkü elinde silah vardır.

Kocaman bir ordunun karşısında zavallı bir köylü, zavallı bir tüccar ne yapsın?

Boynunu büker; şerrinden kurtulmak için istediğini verir ama helal ederek, isteyerek vermez. Onun için böyle zorbalık yapan kimseleri pek sevmemişler.

Tasavvufta helal kazanç çok önemli olduğu için kazancın nereden helal olacağını çok araştırmışlar. En temiz kazanç yollarını seçmeye dikkat etmişler. Kazancında şüphe olan, haram olan insanlarla pek muaşeret etmek istememişler.

Şimdi soruyor:

"Askerlerle, ordu ile bir takım muamelelerim olmak zorunda kalıyor."

Demek ki kendisi de; "Rüşvet, iltimas, nüfuz, baskı gibi şeyler, haksız gelirlerden haksız paralar olabilir." endişesiyle rahatsız ki böyle demiş.

Şeyh efendinin ona cevabına bakın:

İn künte ta'lemü yakînen enneke hayrun minhüm. "Eğer çok kesin olarak onlardan daha hayırlı olduğunu biliyorsan." Fe lâ tüâmilhüm. "O zaman onlarla hiçbir muamele yapma."

Aslında bu söz ne demek?

"Karşındaki insanlara suizanda bulunma!" demek. Aslında öyle demiş oluyor.

Bir zümreyi öyle karalama, kötüleme; "Bunların kazancı şüpheli, bunlarla muamele yaparsam benim de kazancım haram olur!" gibi ters bir bakış var ya. Şimdi ona tasavvufça, tasavvuf erbâbına yakışır bir tarzda cevap veriyor.

"Eğer biliyorsan ki sen onlardan hakikaten daha üstünsün, daha hayırlısın; o zaman onlarla muamele etme!"

Tabi; "Ben onlardan üstünüm." diyemez.

Bir sûfî, bir derviş, kimseyi kendisinden üstün görmez. Bir mecliste oturduğu zaman kendisini o meclisin en hakiri görür. Tevazu, şiarıdır. Kibir, Allah'ın sevmediği bir şey olduğundan kendisinin kusurunu, karşı tarafın meziyetini düşünür; kendisini daha aşağı görür.

Okuyunca tüylerim diken diken olmuştu. Bizim İmâm-ı Rabbânî Efendimiz Mektûbât'ında diyor ki;

"Kendimi herkesten hatta şu frenk kâfirlerinden bile hor, hakir, zelil ve aşağı görüyorum."

Müceddid-i elf-i sânî mânevî makâmâtın en yükseklerinde; herkesin müceddidlik sıfatını kendisine uygun gördüğü, keşf-ü kerâmeti zâhir, tanınan bilinen o mübarek zât ne diyor bak! "Kendimi herkesten daha aşağı görüyorum."

Tevazu!

Men tevaddaa refeahu'l-lâh. "Kim tevazu gösterirse Allah onu yükseltir."

Ve men tekebbere vadaahu'l-lâh. "Kim kibirlenirse Allah da onu alçaltır."

Sonunda kibirlenecek bir duruma sahip ve layık olmadığını gösterecek şekilde onu aşağı indirir. Yüksek şahıslar hep tevazuları sayesinde yükselmişlerdir. Allah'ın karşısında dîvân-ı ilâhîde boynu bükük durduklarından, mütevazı olduklarından, kusurlarını müdrik olduklarından Allah onları yüceltmiştir.

Şairin;

Cürmünü mu'terif ol, tâate mağrûr olma ki.

Şifâaneni izzette sahim isterler.

dediği gibi.

Cürmünü mu'terif olup yaptığı taatleri ehemmiyetsiz görüp taatine, ibadetine mağrur olmayıp öyle kulluk etmişlerdir; ona işaret ediyor. Soran şahsın kendisini ordu mensuplarından daha yüksek gördüğünü sezdiği için bu davranış, bu düşünüş doğru olmadığından diyor ki;

"Eğer gerçekten onlardan daha üstün olduğuna inanıyorsan onlarla muamele etme!"

Tabi öyle değil! Öyle olmadığına göre şeriat dairesinde normal alışverişini yapacak; pirincini, kumaşını satacak ve sair işlemlerini yapacak.

Kâle ve seelehû yevmen Ebü'l-Kâsımü'l-Münâdî an mes'eletin. "Bir gün aynı râvi rivayet ediyor ki Ebû Kâsım el-Münâdî ona bir mesele sormuş:" Fe-kâle lehû Hamdûn. "Hamdûn el-Kassâr hazretleri de ona demiş ki:"

Soran zât meşhur bir kişi. Sorulan zât da hayatını okumakta olduğumuz Hamdûn el-Kassâr hazretleri.

Erâ fi süâlike kuvveten ve izzete'n-nefsi. "Senin şu soru soruş tarzında bir kuvvetlilik ve izzet-i nefs seziyorum." E tezunnü enneke kad belağte bi-hâze's-süâli el-hâli'l-lezî tuhbiru anhü. "Sen bu soruyu sormakla haber sorduğun makama ulaştığını mı sanıyorsun?" Eyne tarîkatü't-da'fü ve'l-fakr. "Nerede kaldı tasavvuftaki zayıflık, fakirlik mesleği. Ne oldu, senin bu hâlin nedir?" Ve't-tedarruu ve'l-ilticâi. "Allah'a tazarrû etmek, iltica etmek hâleti nerede kaldı?" Indî enne men zanne nefsehû hayrun min nefsi Fir'avn fe-kad azhara'l-kibra. "Benim kanaatime göre eğer bir kimse nefsini Firavun'un nefsinden daha hayırlı sanırsa mütekebbir olduğunu ortaya koymuş olur." diyor.

Burada da tevazuu tavsiye ediyor. Anlaşılan soruyu soran şahıs, mânevî bir makamdan, bir halden sormuş. Hani "Şöyle bir rüya gördüm; havalarda uçtum, şu oldu bu oldu." şeklinde bir şeyler sormuş olmalı ki onun soruyu soruş tarzından onun mânevî bakımdan kendisini kuvvetli hissettiğini, bu hâlin izzet-i nefsine hoş geldiğini anlamış.

"Anlıyorum ki sen bu sualle, sorduğun hâle kendin ulaştığını sanıyorsun, halbuki öyle değil! Öyle sanmaman lazım. Dervişin boynu bükük olmalıdır; yokluk, fakirlik ve zaaf yolunu, Allah'a tazarrû ve iltica yolunu tutmalıdır. Böyle kendini yüksek sanan, nefsinde bir makamın hâlini gören kimse, nefsini Firavun'un nefsinden biraz daha üstün görse bile kibirli demektir." diye nasihat ediyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bu zâtların sözlerinde görüyoruz; kendilerini o kadar iyi kontrol ediyorlar, karşılarındaki insanları o kadar iyi ölçüp tartıp kontrol ediyorlar ki söylenen sözlerden o sözü söyleten hâlet-i rûhiyeyi o kadar iyi yakalıyorlar. O kusurluysa onu düzeltmek için yakını da, dostu da olsa öyle pervasızca emr-i mâruf, nehyi münker yapıyorlar. Hakkı söylemek, hayrı tavsiye etmek babında açık yüreklilikle hemen söylüyorlar.

Soruyu soran tanıdığı, iyi bir kimse ama soru soruş tarzında kendi nefsini beğenme sezdiği için hemen nasihat ediyor.

"Böyle olmayacaksın, mütevazı olacaksın." demiş oluyor.

İşte tasavvuf bu. Lafla değil, gerçekten öyle olması lazım. Lafla söylüyor da gerçekte öyle olmazsa ikaz ediyorlar; "Bak bu yaptığın doğru değil!" diye söylüyorlar.

Çünkü "Tasavvuf kâl değil, hal'dir." demişler.

Yalan söylemenin doğru olmadığını herkes bilir ama önemli olan yalan söylememek. Mütevazı olmanın iyi olduğunu hadîs-i şerîflerde okuduğu için herkes bilir ama gerçekten mütevazı olmak, nefsini hor görmek, izzet-i nefse kapılmamak zor. İşte insan onu sağlayabildiği zaman büyük insan oluyor; iyi bir makama ermiş, sevaplı bir durumda olmuş oluyor.

Ve semi'tü Muhammede'bne Ahmede'l-Ferrâ yekûlü, semi'tü Abdallahi'l-Haccâm yekûlü semi'tü Hamdûne yekûlü müz alimtü enne li's-sultâni firâseten fi'l-eşrâr mâ harace havfü's-sultâni min kalbî.

"Muhammed b. Ahmet el-Ferrâ, bu kitabı yazan zâta söylemiş. O da Abdullah el-Haccâm'dan duymuş; bu, 'Ebû Saîd' künyeli Darimli bir şahısmış, Semerkant ehlindenmiş. Benî Haccâm'dan, zamanının önderlerinden, makbul bir kimseymiş."

Râviler sağlam.

"Hamdûn el-Kassâr hazretlerinin şöyle dediğini duymuş:" Müz alimtü enne li's-sultâne firâseten fi'l-eşrâr. "Sultanın kötü şerli insanları ferasetiyle bildiğini, sezdiğini anladığım zamandan beri." Mâ harace havfü's-Sultâni min kalbî. "Gönlümden Sultan'ın korkusu hiç çıkmadı."

Ne demek istiyor? Sultan'dan kastı kim?

Allahu Teâlâ hazretleri. Çünkü saltanat sahibi Allah'tır; hüküm O'nundur, güç kuvvet O'nundur. Her şeye kâdir olan Allah'tır.

Aynı zamanda dünyadaki hükümdarlara da "sultan" diyorlar. "Elinde biraz asker var; biraz güç kuvvet, top tüfek, ok mızrak var." diye onlara da "sultan" diyorlar.

Dünyadaki insanlar; basit insanlar, cahil insanlar. Polisten korkar; mahkemeden, hapsedilmekten, ordudan, emniyet teşkilatından korkar. Suç işlememeye çalışır; korkusundan yapmaz.

Hamdûn el-Kassâr;

"Ben de Sultan'ın şerli insanları hemen bildiğini anladığım zamandan beri Sultan'ın korkusu gönlümden hiç çıkmadı." diyor.

Ne demek istiyor?

Allahu Teâlâ hazretlerinin şerli insanları mutlaka bildiğini, onların Allah'ın ilminden gizli kalmadığını ve onlara ceza vereceğini anladığı zamandan beri havfullah "Allah korkusu" gönlüne yer etmiş. Havfullaha uygun olarak, edebini güzel takınarak, ibadetlerini yaparak; Allah'ın gazabına uğramaktan korkacak şekilde dikkatli kulluk ederek yaşamış.

"Allah'ın yani Sultan'ın şerli insanları bildiğini öğrendiğim zamandan beri o korku kalbimden hiç çıkmadı; o cezaya uğrayacak duruma hiç girmedim." demek istiyor.

Böyle bir söz söyleyebilmek ne güzel!

Bizler kitaplarda okuyoruz, vaazlarda dinliyoruz; ondan sonra her dem, her an, her gün yine bin bir türlü hatayı işliyoruz.

Bu insanlar nasıl büyük oluyor?

Bir duyguyu öğrendi, kafasına yerleştirdi mi hayatını ona göre sağlam götürüyor. Bir kere Allah'ın şerlileri bildiğini, şerlileri cezalandıracağını duymuş, öğrenmiş, o korkuyu gönlüne yerleştirmiş; ondan sonra bir daha günahlara bulaşmamış.

Bilgiyle amel etmek ne kadar güzel, ne kadar sağlam! İhlâslı bir insan manzarası!

İşte bunlar bunun için büyük zât oluyor. Biz zamane insanları sürekli böyle düşüp kalktığımız için bir iyilik bin kötülük, bir iyilik bin kötülük, bir iyilik bir kötülük; ondan belimizi doğrultamıyoruz. Ama bu mübarekler böyle. Onu da söyleyebilmek az bir söz değildir. "Bu işi bildiğim zamandan beri o korku kalbimden hiç çıkmadı, hiç kötülük yapmadım." diyebilmek de az bir söz değildir; bu sözü herkes diyemez.

Kâle ve kâle Abdullah kâle Hamdûn. "Yine aynı râvîlerden geldiğine göre Hamdûn el-Kassâr hazretleri şöyle buyurmuş:"

İzâ raeyte sekrâne fe-temâyel liellâ ten'ıye aleyhi fe-tübtelâ bi-misli zâlike.

Sübhanallah! Nasihatine bakın; ne kadar enterasan insanlar olduğunu bir kere daha anlayın.

Hamdûn el-Kassâr buyurmuş ki:

İzâ raeyte sekrâne. "Yalpalayan bir sarhoş gördüğün zaman." Fe-temâyel "Hemen yan çiz, oradan uzaklaş; başka tarafa dön."

Sarhoşu gördüğün zaman hemen başını başka tarfa çevir, al başını git.

Neden?

Liellâ ten'ıye aleyhi. "Çünkü onu ayıplamayasın."

Niye ayıplamayacak?

Fe-tübtelâ bi-misli zâlike. "Ayıplarsan ceza olarak Allah sana o suçu işlettirir, o günaha seni de düşürür."

Bir sarhoş gördüğün zaman ayıplamamak için hemen başını çevir başka tarafa git.

Bu nasihat nereden kaynaklanıyor?

Peygamber Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

"Bir insan bir günahkârı bir günahından dolayı kınarsa ayıplarsa Allah da ceza olarak o günahı işlemeden onun canını almaz."

Ayıplamak yok! Dua etmek var; o günahtan kurtulmasına yardım etmek var. "Aaa, şuna bak." diye ayıplamak yok. Sarhoş da olsa, kötü huylu da olsa; "Aaa! Ne kadar ayıp! Tüh, vah!" demeyecek; düzeltmeye, onarmaya, hak yola getirmeye çalışacak. Ayıbını örtecek, yaymayacak; olumlu bir tavır takınacak. Ayıplarsa Allah kendisine de onu yaptırır; o duruma onu da düşürür. Bu hadîsi bildiği için bu zât-ı muhterem de diyor ki;

"Bir sarhoş gördün mü onu ayıplayıp da ceza olarak sen de onun durumuna düşmemek için hemen kaybol, oradan başını çevir."

Ve semi'tü Muhammede'bni Ahmed el-Ferrâ yekûl semi'tü Muhammede'bni Ahmede'bni münâzil yekûl kultü li-Ebî Sâlihin hamdûn.

"Bu râvîlerden rivayet edildiğine göre, Muhammed b. Ahmed b. Münâzil, Ebû Sâlih Hamdûn el-Kassâr'a demiş ki."

Evsınî. "Bana bir tavsiyede bulun."

Büyük insanlara bu sözü hep söylerler.

Vasıyet bizde sadece "ölen bir insanın mirasçılarına söylediği bir takım öğütler" mânasına kullanılıyor. Arapça'da öyle değil.

Evsınî. "Bana vasıyet et; tavsiyede bulun." demek.

O da buyurmuş ki;

Fe-kâle in'isteta'te ellâ tağ'dabe li-şey'in mine'd-dünyâ fef'al. "Eğer dünyevî bir sebepten kızmamaya güç getirebilirsen kızma!"

Burada iki nokta var; gücün yeterse, ellâ tağ'dab li-şey'in mine'd-dünyâ dünyalık bir şeye kızmamaya çalış.

Buradan ne çıkacak?

Âhirete ait bir mesele oldu mu kızmak lazım!

Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem raûf ve rahîm idi. Affediciydi, güleç yüzlüydü, tatlı dilliydi; her hâli güzeldi. Fakat Allah'ın emirlerinden bir emir çiğnendiği, yasaklarından bir yasak işlendiği zaman kızgınlığından damarları kabarır, gayet sert bir tavır alırdı.

Neden?

Çünkü Allah'ın ahkamına karşı müsamaha, gevşeklik olmaz! Laubalilik olmaz!

Onun için burada diyor ki; "Dünyevi bir sebepten kızmamaya gücün yeterse kızma!" Tabi bir de güç yetirebilme durumu var. İnsan bazen kızmamanın iyi bir şey olduğunu biliyor ama dayanamıyor, olmadık şeyden kızıyor.

Karısıyla, kardeşiyle, oğluyla kavga edenler; babasını dövenler. Allah saklasın. İki gün önce bir şehirdeydim, orada duydum; bizim de tanıdığımız biri babasını dövmüş.

Fesübhanallah! İnsanoğlu ne kadar yanlış noktalara düşebiliyor. Tabi güç yetirebilmesi, gazabını frenlemesi, kızılacak yerde bile kızmaması kolay değil. Bu bir eğitim işidir, terbiye işidir; nefsine hâkim olma işidir. İşte tasavvuf bu terbiyeyi yapan yol. Namaz, oruç, zikir gibi ibadetlerle ve çeşitli imtihanlardan geçmek suretiyle derviş; halim selim olmayı, kızmamayı öğreniyor. Kızmamak, sinirlenmemek ve tahammüllü olmak…

Kâle ve kâle Hamdûn. "Aynı râvîlerden rivayet edildiğine göre Hamdûn el-Kassâr yine buyurdu ki."

Men dayyea uhûda'l-lâhi ındehû fe-hüve li-âdâbi şerîatihî adyau li-enne'l-lâhe teâlâ yekûl ve evfû bi'l-ahdi inne'l-ahde kâne mes'ûlâ. "Allah'ın kendisi üzerindeki ahitlerini tutmayan, onları zayi eden, elden kaçıran, yapmayan insan, Allah'ın dininin şeriatinin ahkamını daha çok elden kaçırır."

Onları haydi haydi yapmaz duruma düşer. Allah'ın ahdi çok önemlidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de buyruluyor ki;

Ve evfû bi'l-lâh. "Ahdinize riayetkâr olunuz." İnne'l-ahde kâne mes'ûlâ. "Çünkü ahit, söz, bir sorumluluktur. Ahit yapan kimseler mesuldur."

Allah ahdini bozduğu zaman kuluna hesap sorar. Ya ahdetme, söz verme ya verdiğin sözü tut. İster mü'min ister kâfir olsun fark etmez; ahit yapıldığı zaman riayet etmesi lazım.

Ahdine riayet etmediği zaman kendilerine sorgu sual açılır; cezasını çeker.

Allah'ın emirleri, yasakları vardır. Ahdetmiştir; ahitleri vardır. İnsan Allah'a karşı olan o ahitlerde laubali olursa şeriatin diğer ahkâmını daha çok çiğner. Birçok şeyi rahatlıkla yapar.

"Eğer biraz takvâsı, şuuru, Allah korkusu olsaydı Allah'a karşı olan ahitlerine riayet ederdi. Onu yapmadıktan sonra şeriatin ahkâmını daha çok çiğner." diye buyuruyor."

Kâle ve kâle Hamdûn. "Aynı râviler buyurdular ki."

İstiânetü'l-mahlûku bi'l-mahlûki, k'estiâneti'l-mescûni bi'l-mescûni. "Mahlukun mahluktan yardım istemesi, medet umması, hapisteki mahkumun öbür mahkumdan yardım istemesi gibidir."

Zaten ötekisinin hapisten kurtulmaya imkânı, kudreti olsa kendisini kurtaracaktır. Kendisini bile kurtaramıyor, ötekisi ona; "Beni hapisten kurtar!" dese elinden ne gelir?

Bu sözden çıkan mâna nedir?

İnsan Hâlik'tan, yaratandan yardım isteyecek. Fâtiha suresi'nde geçiyor:

İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. "Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım isteriz."

Çünkü başkasının gücü kuvveti yoktur, takati yoktur. Güç kuvvet Allah'tadır. Kader O'nundur, hüküm O'nundur; el-hukmü li'l-lâh, bir şeyin yapılmasını dilediği zaman "ol" der, olur. Olanları olduran, ölenleri öldüren Allah'tır. O halde iyi bir müslümanın mahluktan medet ummaması, Hâlik'tan istemesi lazım. Elini açması, boynunu bükmesi; Allah'tan dilemesi, istemesi lazım.

İyi bir kul, iyi bir müslüman bu şuura eriştiği, Allah'tan istediği zaman Allahu Teâlâ hazretleri ona istediğini verir.

Bir hadîs-i şerîf var:

Rubbe eşase ağbere. "Nice saçı başı dağınık, üstü başı tozlu insan vardır ki."

Allah'ın sevgili kulu ama dış görünüşü böyle; saçı başı dağınık, üstü başı pejmürde, perişan. Yoldan gelmiş, tozlu, yıkanamamış veya saçlarına tozlar gelmiş terle karışmış, saçı başı dağınık, kirli görünümlü. Kimse yüz vermez, sözünü dinlemez, itibar etmez, kıymet vermez. Kaybolsa ortalıkta görünmese kimse aramaz; "Ne oldu?" diye merak eden olmaz. Kız istese kimse ona kız vermez.

Le-vahseva ale'l-lâhi le-eberrâ. "Eğer bir şey için Allah'a yemin etse Allah 'Onun yemini doğru olsun.' diye istediği şeyi öyle yapar."

Allah'ın sevgili kulu, duası makbul. Naz ve niyaz makamında; Allah istediğini ihsân ediyor, veriyor. Eğer her şeyin Hâlik'tan olduğunu tam idrak etsek gerçekten sadece ve sadece Allah'tan istemesini bilsek Allah muratlarımızı ihsân eder. Ama mahluka başvuruyoruz, mahluktan medet umuyoruz, yaratılandan fayda bekliyoruz; "Onun bunun bize bir faydası dokunacak." diye düşünüyoruz.

İnsanoğlu böyle Allah'ı bırakıp da başka yerlerden medet isteyince Allah onu; "Hadi bakalım nereden yardım bulacaksın?" diye kendi hâline bırakır, yardım etmez. Onun için hepimizin her şeyi yapanın, fâil-i hakîkînin Allah olduğunu bilip O'na iltica etmesini, ondan istemesini öğrenmemiz lazım. "Ancak ondan istemeyi" öğrenmemiz; onunla aramızı, kulluğumuzu güzel yaparak, düzgün bir noktaya getirmeye çalışmamız lazım.

Birçok kimse mevki makam sahiplerinden bir şey bekliyor, onlara hürmet ediyor; hatası da olsa söylemiyor. Birçok kimse zenginlerden medet umuyor; "Bize biraz menfaati dokunur." diye hatası da olsa dalkavukluk ediyor. Öyle olmaması lazım geliyor.

Kâle ve kâle racülün li-Hamdûn. "Aynı râvier dediler ki 'Hamdûn'a şahsın birisi şöyle söyledi.'" Evsınî bi-vasiyyetin. "Bana bir vasiyet et, bir nasihat söyle!" Fe-kâle in'isteta'te en-tusbiha müfevvıdan lâ müdebbiran fe'f'al. Ona da şu nasihati yapmış:

"Tedbir almaya değil, sabahleyin işini Allah'a tevekkül edip Allah'a ısmarlamaya gücün yetiyorsa yap."

Bunda da bir güç yetirebilme meselesi var. Herkes tevekkülün kendisine gerçekten fayda sağlayacağına tam, gönülden inanamaz, esbâbı terk edemez, tam teslimiyeti sağlayamaz.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîf var:

"Allah'a hakkıyla tevekkül edebilselerdi, Allahu Teâlâ hazretleri onları kuşlar gibi rızıklandırır, beslerdi."

Nitekim kuşların ne dükkânı, maaşı var; ne de çarşısı, pazarı var. Yuvadan aç uçarlar; akşam yuvaya tok dönerler. Allah veriyor.

Burada Allah'a tevekkül etmeye, işlerini Allah'a ısmarlamaya, Allah'a havale etmeye, Allah'a dayanmaya tavsiye var. Bu da dervişlik düşüncesinin, ahlâkının önemlilerinden birisidir. Onlar, Allah'a hakkıyla tevekkül ederler. Tabi esas itibariyle aşağıda gelecek bir sonraki sözde Hamdûn el-Kassâr hazretlerinin insanları tembelliğe teşvik etmediği de anlaşılacak. Bilakis Allah'a inancının kuvvetlenmesini ve Allah'a tam tevekkül etmesini sağlamak istiyor. İnancı kuvvetli olan, Allah'a sağlam sarılır; tevfîz-i umûr eder.

İbrahim Hakkî-i Erzurumî hazretlerinin çok güzel, uzun bir şiiri vardır; Tevfîznâme isminde.

Hak şerleri hayreyler.

Zannetme ki gayreyler.

Ârif anı seyreyler.

Mevlam görelim neyler.

Neylerse güzel eyler.

İşte bu tevfîzdir. İşlerini Allah'a havale etmek; O'na tevekkül etmektir. Âyetler de vardır. Allahu Teâlâ hazretleri bize birçok âyet-i kerîmelerle kendisine hakkıyla tevekkül etmeyi, tam tevekkül etmeyi emir buyuruyor; buna sevk ediyor.

Tabi insan iman kuvvetiyle o duyguyu yakalayabilirse tevekkülün semeresini de alır, devşirir, sonucuna ulaşır. Ama imanı sağlam olmadığı zaman eline bir şey geçmez. Hamdûn el-Kassâr hazretleri kendisinden nasihat isteyen kimseye Allah'a tevekkül etmeyi tavsiye etti.

Diğer sözüne gelelim:

Kâle ve kâle Hamdûn kuudü'l-mü'mini ani'l-kesbi ilhâfün fi'l-mes'eleti.

İşte burada geldi. Hani dervişleri çeşitli şekillerde itham ediyorlar ya; hakiki dervişliğin, hakiki tasavvufun öyle olmadığını bu sözden anlıyoruz.

Hamdûn el-Kassâr hazretleri buyurmuş ki;

Kuudü'l-mü'mini ani'l-kesbi. "Kazanç sağlayacak bir şeyler yapmaktan geri durması, oturması, çalışmaması; ticaret, sanat veya işçilik sağlayacak bir çalışma yapmaması nedir?" İlhâfün fi'l-mes'eleti. "Dilenmekte ısrardır."

Dilencilik demektir; bu da makbul değil. Burada da ilhaf kelimesini kullanarak Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyetini işaret ediyor. İyi insanlar; mü'min, kâmil insanlar anlatılırken âyet-i kerimede;

Lâ yes'elûne'n-nâse ilhâfâ. "Fakir olduğu halde insanların yakasına yapışıp da bir şey istemezler." diyor

Yakaya yapışıp ısrarla bir şey istemek makbul değil. Onurlu, boynu bükük, haysiyetini koruyarak durmak önemli. Hakiki mü'minler fakir de olsa kimseye el açmaz, eyvallah etmez,

Yahsebühümü'l-câhilü ağniyâe mine't-teaffuf. "Bilmeyenler uzaktan görünüşünden onu zengin sanır."

Çok ihtiyacı var ama istemiyor, belli etmiyor. Gerçek mü'minler böyle olur.

Semi'tü Abdallahi'bne Muhammedi'bni Fadleveyhi'l-muallime yekûlü semi'tü Abdallahi'bne Muhammedi'bni Münâzil yekûl, semi'tü Hamdûne yekûl. "Bu râvilerden rivayet edildiğine göre Hamdûn el-Kassâr hazretleri buyurmuş ki."

Men asbaha ve leyse lehû hemmün illâ talebu kûtin min halâl ve hemmün mâ cerâ fî sâbıku'l-ilmi lehû ve aleyhi fe innehû yeteferrau ilâ külli şey'in.

"Bir kimse sabahleyin kafasında, gönlünde helal bir rızık kazanmak fikri mevcut olduğu halde güne başlarsa." Talebi kûtin min halâl. "O günün azığını helalden kazanma fikri kafasında iken güne başlarsa." Ve hemmün mâ cerâ fî sâbiku'l-ilmi lehû ve aleyhi. "Allah'ın ilm-i ezelîsinde onun için neler yazılmış olduğunun tasası içinde olarak; Allah ona neleri yapmayı emretmiş, neleri yapmamayı emretmiş, ne yaparsa Allah'tan onun için mükâfât gelir, ne yaparsa Allah'tan ona bir ceza veya bela gelir bu düşüncede ise; böyle helalden kazanmak ve Allah'ın cezasına uğramamak, harama bulaşmamak, helalleri işlemek, sevabı kazanmak fikri ile başlarsa." Fe innehû ilâ yeteferreu ilâ külli şey'in "Öyle düşünen insana her türlü imkan kapıları açılır." Tâbir bu mânaya geliyor.

"Haramlara düşmemeyi helal kazanmayı; sevaplı işleri yapmayı, günahlı işlerden kaçınmayı düşünerek güne başlayan bir insana Allah her türlü kapıları açar."

Her şeyin yolu onun için rahatlaşır, serbestleşir; "Buyur! Geç aslanım!" der gibi bir hâle gelir.

Allah hepimize sabahın erken vaktinde güne başlarken bu güzel duyguyu nasip eylesin. Biz onun için eskiden beri arkadaşlarımızla konuşurken söyleriz; dergilerimizde yazar, çizeriz. Sabahleyin çıkarken kapının arkasında bir yazı olsun; "Bugün Allah için ne yapacaksın?" diye bir soru ayakkabısını giyerken gözünün önüne gelsin. "Şimdi dışarı çıkıyorsun Allah için ne yapacaksın?" Bir de kapıdan içeriye, evin içine girdiği zaman orada da bir levha olsun; "Bugün Allah için ne yaptın?" Bu ikinci levha yatak odasında da olabilir; tam yatacağı zaman karşısında: "Bugün Allah için ne yaptın?" diye bir levha olsun. Hakikaten bunu levha haline de getirdiler. Bilmiyorum kim bu soruları sorup da kendisini hesaba çekiyor.

Sabahleyin; "Bugün ben dışarıya çıkıyorum; ayakkabılarımı bağlıyorum, pabucumu giyiyorum ama ne yapacağım?" diye hayırlı işler yapmaya niyet ederek dışarıya çıkarsa bütün günü sevapla geçer.

Kim de akşamüstü; "Bu gün ne yaptım?" diye muhasebesini yaparsa ertesi gün hatalarını düzeltme, iyi işlerini geliştirme imkânı bulur.

Öyle olmamız lazım.

Burada da bir müjde var. Hamdûn el-Kassâr hazretleri tecrübeli bir büyük zât. Demek ki insan sabahleyin helal kazanmak, sevaplı işleri işlemek, günahlı işleri yapmamak arzusuyla dışarıya adımını atmalı. O zaman ona her türlü kapı açılır; meydanlar, yollar serbestleşir, her türlü güzel gayeye ulaşır.

Kâle ve kâle Hamdûn. "Yine aynı râvilerden rivayet edildiğine göre Hamdûn el-Kassâr hazretleri şöyle buyurmuş:"

Men tahakkıka fî hâlin lâ yuhbiru anhü. "Mânevî seyr u sülûkunda; mânevî terbiyesinde, derecelerinde güzel hâle ulaşan bir mü'min." Lâ yuhbiru anhü. "Ondan konuşmaz, lafa dökmez, sırrını fâş etmez, onu reklam vasıtası yapmaz."

"İnsanlar arasında kendisinin mevki makam sahibi olmasına, itibar görmesine, alkış toplamasına, şöhret kazanmasına sebeb olsun." diye onu diline getirip de söylemez. Mânevî bir hâle, makama, dereceye ulaşan kimse, kimseye ondan haber söylemez.

Neden?

Söylediği zaman bereketi kaçar, o makamdan düşer; onun için sır saklar. Mânevî derecelerinin yüksekliğini söylemez; boynunu büker, belli etmez, sesini çıkarmaz.

Bazıları bu konularda çok konuşuyor. Onlar hakkında da bir büyük zâtın güzel bir sözü var, hoşuma gidiyor. Diyor ki;

Men azhara kerâmâtihî fe hüve müddein. "'Ben keramet sahibiyim, büyük zâtım, veliyim, evliyâullahın büyüklerindenim.' gibi kerametfuruşluk yapan kimse palavracıdır." Söyleyen yine büyük zâtlardan birisi. Ve men zaharat aleyhi'l-kerâmâtü fe hüve veliyyü. "Hiç böyle şeyler söylemiyor; boynu bükük, gözü yaşlı, mütevazı ama kendisi istemeden her halinden kerametler zâhir oluyor." Ve men zaharat aleyhi'l-kerâmât. "Üzerinde kerametler pırıl pırıl zâhir olan kimse." Fe hüve veliyyü. "İşte velî odur."

"Kerametlerden bahseden; 'Benim şu kerametlerim, bu kerametlerim var.' diyen palavracıdır. Hiç öyle yapmayıp boynunu büküp; 'Suçluyum, günahkârım, âcizim, nâçizim.' dediği halde üzerinde kerametler pırıl pırıl görünen kimse hakiki velidir." diyor büyüklerimiz.

Onun için büyükler mânevî hallerini, kerametlerini saklamışlardır; söylememişlerdir, belli etmemişlerdir. Söyleyen belli maksatla dünyevi bir menfaat elde etmek için söylüyordur.

Bu hususta hadîs-i şerîfler vardır. Bir tanesini size nakledeyim.

Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz o hadîs-i şerîfinde diyor ki;

Evvelü mâ yüzheru bihî nâr-ı cehennem. "Cehennem odunlarının ateşlerinin ilk tutuşturacağı kimseler şunlardır:"

Üç tip insan sayıyor. Cehennem cayır cayır yakılacak, günahkâr insanlar atılacak; cayır cayır yanacaklar. Cehennemin ilk tutuşturulduğu kimseler, cehenneme ilk atılan ateşin ateşlenmesinde kullanılan kimseler kimlermiş?

Peygamber Efendimiz üç şahıs söylüyor:

"Mücahidim diyen kimse"

Kıyamet kopmuş, mahşer yerinde Mahkeme-i Kübrâ kurulmuş; bu ortaya çıkmış;

"Yâ Rabbi! Ben mücahidim; senin için yapılan bir savaşta kâfirlerle çarpıştım, şehit oldum." diyor.

Allahu Teâlâ hazretleri ona buyuruyor ki;

Kezzebte "Yalan söyledin!"

Ve bütün melekler ve mahşer halkı, "Allah öyle buyurdu." diye onlar da "Yalan söyledin!" derler.

Ne yapmış?

"Sen 'Allah'ın dini yücelsin.' diye çarpışmadın; nam ve şan kazanmak için çarpıştın, öyle öldün. Nam ve şöhret kazandın, dünyada istediğine kavuştun, elde ettin; burada sana mükâfât yok, hadi cehenneme!" denilecek.

Çünkü Allah rızası için cihat etmedi; gösteriş için, nam için, şan için cihat etti.

Sonra bir başka şahıs Mahkeme-i Kübrâ'ya getirilecek:

"Sen ne yaptın?"

"Yâ Rabbi! Ben senin için malımdan tasadduk ettim, verdim."

Allahu Teâlâ hazretleri buyuracak ki:

"Yalan söyledin" Mahşer halkı da ona; 'Yalancı! Yalan söyledin.' diyecekler. Sen, "Ne kadar cömert adam!" desinler diye; şöhret kazanmak için, reklam için, propaganda için bunu yaptın; bu da oldu. Hadi bakalım cehenneme!"

Bir başka şahıs getirilecek.

"Sen ne yaptın? Ömrünü nasıl geçirdin?"

"Yâ Rabbi! Ben senin dinini öğrendim, başkalarına öğrettim, senin rızan için talebe yetiştirdim."

"Yalan söyledin!" diyecek Allahu Teâlâ hazretleri. Mahşer halkı da "Yalan söyledin!" diyecekler. "Sen 'Ne kadar büyük alim desinler.' diye, itibar kazanmak için ilim öğrendin, öğrettin, bu itibarı da kazandın. Hadi cehenneme!"

Bu hadîs-i şerîf, et-Tergîb ve't-Terhîb kitabında; riyanın, riyakârlığın kötülüğünü anlatan bölümde yazılmıştır

"İnsanın yaptığı her şeyi Allah rızası için yapması lazım; gösteriş için, şöhret için, dünya menfaati için, bir süfli adi menfaat için yaparsa o zaman sevap alamaz. Aslında cihad güzel şeydir, cömertlik güzel şeydir, ilim öğrenmek öğretmek güzel şeydir ama bunlar dünyevî menfaate; dünyevi, adi, süfli heva ve heveslere alet edilmemeli." mânasına geliyor.

İşte bu mantık, tasavvuftaki dervişin ana mantığıdır. Onun için onlar şöhret kazanmak, itibar sağlamak, itibar görmek, menfaat elde etmek istemezler. Mânevî hallerini, makamlarını söylemezler. Ulaştığı bir makamdan haber vermez, bahis açmazlar; boyunlarını büker, ağızlarını kapatır, dillerini tutar, söylemezler. Söyledikleri zaman da o makam ellerinden kaçar.

Yine bu hususta hadîs-i şerîf vardır:

"Bir kimse bir iyilik yaparsa Allah ona bire on, bire yetmiş, bire yediyüz veya çok daha fazla, sayısız miktarda kat kat fazla mükâfât verebilir. Ama yaptığı bu iyiliği bir yerde söylerse o zaman kat kat fazlalıkları silinir; bir iyilik yazılır."

Bire 700 yazılmışsa söyledi diye 699'u siliniyor; bire bir kalıyor. Bir kere daha söylerse o bir de silinir; bu sefer de günah yazılır.

Demek ki insanın yaptığı iyiliği söylememesi lazım.

"Ben bugün oruç tuttum; haberiniz var mı? Ben günde şu kadar namaz kılarım; biliyor musunuz? Ben şu kadar tesbih çekerim. Şu kadar günde şu kadar hatim indiririm!"

Ne söylüyorsun?

Mükâfâtını insanlardan mı bekliyorsun?

Söyleme! Yaptığın ibadeti sakla, sana kalsın; Allah ile senin aranda olsun, kimse bilmesin. Boynunu bük, belli etme! Nafile ibadetin gizlisi makbul.

Kâle ve kâle li-ashâbihî. "Yine aynı râviler rivayet ettiler ki Hamdûn el-Kassâr hazretleri ashabına yani müridlerine, etrafında kendisini dinleyen arkadaşlarına, talebelerine, taraftarlarına, muhiblerine ne demiş:"

Ûsîküm bi-şeyeyn. "Size iki şey tavsiye ediyorum."

Bir,

Suhbeti'l-ulemâ. "Alimlerle sohbet edin, arkadaş olun; onu tavsiye ediyorum."

Sohbet, gidip de; "Nasılsın, iyi misin, gel beraber bir kahve içelim." mânasına değil. Sohbet; "dostluk, ahbaplık etmek, yarenlik etmek, beraber olmak." demek. Mü'min, âlimlerle ahbap olacak, alimlerle düşüp kalkacak; konuştuğu, görüştüğü kimseler âlimler olacak; bu mânaya geliyor.

İki,

Ve'l-ihtimâli ani'l-cühhâl. "Cahil insanların da cahilliklerine sabredecek, tahammül edecek"

Çünkü cahiller insanı kırarlar, kaba söz söylerler, şânına uygun hareket etmezler, itibar etmezler. Tamam, gülüp geçecek, tahammül edecek. Onlardan gelen eza ve cefalara, cahilliklere de tahammül edecek.

Bu iki şeyi tavsiye etmiş.

Âlimlerle sohbet etmeyi herkes sever. Tabi "Herkes sever." derken, "Aklı başında müslümanlar sever." demek istiyorum. Birçok kimse de kahveyi seviyor; tiyatroyu, televizyonu, filmi, film artistlerini seviyor; bar, pavyon, eğlence, gazino, deniz kenarları vs. tabi böyle şeyleri sevenler olabiliyor. Tabi dindar insanlar dinlerini öğrenecekleri için alimlerin yanında olmayı, onların sohbetini dinlemeyi, isterler. Bunu biz de istiyoruzdur.

Ama;

Ve'l-ihtimâli ani'l-cühhâl. "Cahil insanların cahilliklerine karşı tahammüllü olmak, gülüp geçmek, onlara uymamak" zor.

Bunu yapmıyoruzdur. Bize karşı bir sert, yanlış muamele olursa küplere biniyoruzdur. O hususta kendimize biraz halimlik selimlik takınmamız, edinmemiz lazım. Cahilin cahilliğine uymamamız, seviyesine düşmememiz lazım. Ve onların yaptığı eza cefaya da tahammül etmemiz lazım.

Abdullah b. Mübarek hazretleri bir gün bir arkadaşıyla yolda gidiyorlarmış. Susamış; etrafı kalabalık bir çeşmeden su içmek istemiş. Çeşmeye yanaşmış ama çeşmedeki insanlar gelenin o devrin bir numaralı alimi olduğunu bilmiyorlar.

Abdullah b. Mübarek hazretleri İslâm âleminin, şarkın en büyük âlimlerinden biri. İmâm-ı Mâlik'le görüşmüş, İmâm-ı Âzam Efendimiz'e yetişmiş çok büyük bir zât.

Tabi itmişler, kakmışlar, yer açmamışlar, sıra vermemişler. Beklemiş, suyu içmiş, ayrılmış. O manzaralar gözümün önüne gelir gibi oluyor. Hani insanlar otobüse binerken herkes hücum eder; kadına, çocuğa aldıran, öncelik tanıyan, sıra tanıyan yok.

Tabi o, cahillikler arasında suyunu içmiş.

Yanındaki arkadaşı mahcup olmuş:

"Halk bilmediği için senin gibi büyük bir alime gereken hürmeti gösteremedi." demiş.

Abdullah b. Mübarek hazretleri;

"Hayat bu işte! Bilinmemek, meçhul olmak, itibar görmemek, halktan birisi olarak yaşamak, ne tatlı şey!" diyerek memnuniyetini belirtmiş.

Tabi büyük zâtlar böyledir; el öpülmesinden filan memnun olmaz da; "Allah sevsin" ondan memnun olur. Cahilin cahilliğine de aldırmaz; güler, geçer.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi şu okumaya, anlamaya çalıştığımız büyüklerimizin hallerinden ibretler alıp kötü huylarımızı bırakmaya muvaffak eylesin. İyi, güzel huylar kazanmamızı nasip eylesin. Kalbimizi nurlandırsın; bizi sevdiği sıfatlarla sıfatlandırsın, sevdiği kulları zümresine dahil eylesin, sevdiği amelleri işlemeye muvaffak eylesin, huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varalım. Rabbimiz bizi cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

el-Fâtiha....

Sayfa Başı