M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hamdûn el-Kassâr (3)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefa.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Tabakâtü's-sûfiyye'de 16. terceme-i hâle, Hamdûn el-Kassâr'a gelmiştik. Oradan bazı bilgiler vermiştik. Ama aradan haftalar geçtiği için bunları tazeleyelim:

Ve minhüm Hamdûnü'bnü Ahmede'bne İmâre, Ebû Sâlihini'l-Kassârü'n-Neysâbûriyyü. Şeyhü ehli'l-melâmeti bi-Neysâbûra ve minhü inteşere mezhebü'l-melâmeh.

Ve minhüm. "Sûfiyye grubundan, büyük velîlerden bir tanesi de Hamdûn b. Ahmed b. İmâre'dir."

İmâre oğlu, Ahmed oğlu Hamdûn isimli zâttır. Künyesi Ebû Salih'tir. Lakabı Kassâr'dır. Nisbesi, en-Neysâbûrî'dir. Horasan'ın Nişâbur şehrindendir.

Ebû Salih Hamdûn b. Ahmed b. İmare el-Kassâr. "Hamdûn-i Kassâr" diye tanınır.

Şeyhü ehli'l-melâmeti bi-Neysâbûr. "Nişâbur şehrinde, melâmet ehlinin şeyhidir."

Melâmet, tasavvufta bir tarzdır, bir üsluptur, bir tavırdır.

Melâmet meşrebinin ana fikri nedir?

Riyâdan kaçınmak, riyâ ve gösterişe hiç meyletmemek, halkın beğenmesine, iltifatına talip olmamak.

Riyakâr insan niçin riyâ yapıyor?

"Halk kendisini beğensin." diye. Halkın beğenisini, takdirini kazanmak için yapıyor. Böyle bir şey olmaz.

Neden?

Biz halkın beğenmesini değil, Hakk'ın bizi beğenmesini tercih ederiz. Cenâb-ı Hak severse beğenirse ne mutlu! Cenâb-ı Hak beğenmedikten sonra, cümle cihan halkı bize rey verse ne kıymeti var! Cümle cihan halkı bizi alkışlasa ki böyle artistler, politikacılar, meşhur başka insanlar, sporcular var; milyonlarca insan onlar için canını verir; bıyığını, saçını, giyimini taklit eder; kıymeti yok! Mühim olan Allah'ın sevmesi, Allah'ın beğenmesi.

Madem ki kulun beğenmesine çalışmak riyâdır, gösteriştir, doğru değildir; tasavvufta çok kötü bir huy olarak, kaçınılması gereken bir huy olarak tespit edilmiştir; hadîs-i şerîflerde yasaklanmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de "Böyle olmasın." diye bildirilmiştir.

O halde; "Riyakâr olmamak; açık, samimi olmak lazım." diye riyâdan kaçınmışlardır. Aksine "Halk kendisine rağbet etmesin, halkın rağbeti esas olmasın, gönlünün bir köşesinde istek olarak kalmasın." diye kusurlarını halka gösterip "Bak, ben kusurlu bir kulum, benim beğenilecek hiçbir tarafım yoktur, beş para etmem, işte böyle bir basit insanım." gibi bir tavır içine girmişlerdir.

Melâmet, levm kelimesinden geliyor. Samimi olarak da kendilerini kusurlu görmüşlerdir:

"Nerede bizim ibadetimiz, nerede Allah'a layık güzel ibadet etmek; yapamıyoruz, kusurluyuz." diye, kendilerini levm etmişlerdir, kusurlu görmüşlerdir.

Halka da; "Ben kusurluyum; benim beğenilecek bir tarafım yoktur kardeşim." diyebilmişlerdir.

Tavırlarıyla da halka aldırmamışlardır.

Halka aldırmamak, halk için süslenmemek, eyvallah etmemek, insana öyle bir hürriyet sağlıyor ki dünya ehline meyletmiyor, kimseden bir şey beklemiyor, alkış beklemiyor; sırf Allah'ın kendisini beğenmesini düşünüyor, kalbini ihlâsla doldurmaya çalışıyor, riyâdan kurtulmaya çalışıyor; "Halk isterse beğensin isterse beğenmesin. Beğenmeyen kızını vermesin, ne yaparsa yapsın!" gibi bir tavır içine giriyor.

Melâmet bu. Horasan'da meydana gelmiş olan bir meşreptir bu. Bir tavırdır, bir zihniyettir. Tasavvuf içinde, riyâdan kaçınmak, halkın beğenisine talip olmamak, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak meşrebi.

Ve minhüm inteşere mezhebü'l-melâmeh. "Melâmet meşrebi, melâmetiye yolu, bu zâttan çıkmıştır."

Hamdûn'la çıkmıştır; o tavrı bu koymuştur.

Sahibe Selme'bne'l-Haseni'l-Bârûsiyye.

Bu zât-ı muhterem kimlerden feyiz almış, hangi hocalardan yetişmiş?

Sahibe, "Sohbetinde bulundu, derslerine devam etti." demek.

Çünkü büyük zâtların insanları yetiştirmesi, sohbet yoluyla olmuştur. Bu, Peygamber Efendimiz'in yoludur. Peygamber Efendimiz de sahabesini rıdvanullahi aleyhim ecmaîn, sohbet metoduyla, sohbet ederek, arkadaşlık ederek, bir arada bulunarak terbiye etmiştir. İslâm'ı onlara öyle öğretmiştir. Gece gündüz beraber olmuşlardır. Camide, çarşıda pazarda, iç içe, yan yana, samimi ve beraber olmuşlardır, hayatı beraber yaşamışlardır.

İşte bu yolla terbiye etmeye -terbiye asıl böyle olur- "sohbet yolu, metodu" deniliyor.

Sohbet, sadece "söz söylemek" mânasına değil; "beraber olmak, arkadaşlık etmek" demek.

Sahibe filânün filâne. "Filanca filan kimseyle dost oldu, ahbap oldu, düştü kalktı, beraber yaşadı." demektir.

Bu zât da, Selm İbni'l-Hasani'l-Bârusî ile bulunmuş. Bu Selm, duası çok makbul bir üstat imiş. Duası makbul, evliyâullahtan bir zât imiş. Barus, Nişâbur'a yakın bir köymüş, Bârusî "oralı" demek.

Ve Ebâ Türâbini'n-Nahşebiyye. "Ebû Türab-ı Nahşebî'nin de sohbetinde bulunmuş, ondan da feyz almış." Ve Aliyyeni'n-Nasrâbâziyye. "Ali en-Nasrâbâzî'den de istifade etmiş." Ve kâne âlimen fakîhen. "Bilgin bir insandı, fakihti."

Fıkhı iyi bilen, dinin inceliklerine âşina olan bir insandı. Zaten eski mutasavvıfların, sûfilerin en büyük vasıfları; aynı zamanda din alimi olmalarıdır. O zaman, tasavvuf da şeriatin hudutları içinde, sağlam bir çizgi, sağlam bir yol olarak gidiyor.

Tasavvufa müntesip insanların, dinî bilgisi zayıflayınca, fıkıh bilgisi azalınca, şeriatin yolundan ayakları kayabiliyor, şeytan aldatabiliyor veyahut şeriate aykırı işler yapabiliyor. O zaman şeriat dışı bir yol oluyor; batıl yol oluyor, bozuk tarikat oluyor. Tarikat bozuluyor. Bu büyük zâtların özelliği; dini iyi bilmeleri. Âyetleri, hadisleri, dinin ahkâmını bilirler.

Fakih ne demek?

"İnceden inceye, iyi bilen" demek.

Nedir doğru olan, nedir yanlış olan, lehte olan, aleyhte olan, yapılması gereken, yapılmaması gereken, bunu çizgisi nereden geçer, ne tarafa kadar helaldir, nereden sonra haramdır?

Bunları bilen insana "fakih" derler.

Âlimen fakîhen. Âlimdi, fakih idi. Dinde fıkıh ve fekâhet sahibiydi. İnce, derin bilgisi, sezgisi olan bir kimseydi.

Yezhebü mezhebe es-Sevriyyi. "Sevrî'nin mezhebini takip ederdi."

Süfyan es-Sevrî; o da çok büyük evliyâullahtan, onun hayatı da geçmişti. Bizim İmâm-ı Âzam, İmâm-ı Şafiî gibi mezhep sahibi ama "Sevriye mezhebi" devam etmemiş. Hanefîlik, Şâfiîlik gibi günümüze kadar gelmemiş. Hamdûn-u Kassâr hazretleri onun mezhebindenmiş.

Ve tarîkatühû tarîkatün ihtessa hüve bihâ. "Tarikati de, tasavvuftaki gidişi, yolu da, kendisine mahsus bir yoldu."

Hamdûn-u Kassâr'ın kendisinin bir özel neşvesi, gidişi, üslubu, yolu vardı, tarikati kendisine mahsustu.

Ve lem ye'huz anhü tarîkatehû ehadün min ashâbihî. "Onun sohbetinde bulunan, onun etrafına toplanıp rağbet eden, yanındaki müritlerden hiç birisi onun yolunu tutturmadı." Ke-ahzi Abdullahi'bni Muhammedi'bni Münâzil. "Abdullah b. Muhammed b. Münâzil gibi, onun yoluna sımsıkı, onun kadar kimse sarılamadı."

Demek ki Hamdûn-u Kassâr'ın en kuvvetli talebesi; Abdullah b. Muhammed b. Münâzil imiş. O da meşhur bir şahıs. Çok hadis yazmış ve rivayet etmiş bir alimmiş. Hicrî 332 senesinde vefat etmiş. Görüyorsunuz talebesi de hadis alimi, hocası da fakih, alim ve fazıl kimseler. Allah şefaatlerine erdirsin.

Din böyle ayakta durur. Peygamber Efendimiz'i, hadisini, Kur'ân-ı Kerîm'i, ahkâmını bilmeden insan evliyâ olamaz. Dini bilmek lazım. Bunlar böyle büyük zâtlar.

Tuveffiye Ebû Sâlihin Hamdûnü senete ihdâ ve seb'îne ve mieteyn. "Hamdûn-u Kassâr, 271 senesinde vefat etti." Bi-Neysâbur. "Nişâbur şehrinde vefat etti." Ve düfine fî makbereti'l-hîreh. "Hire isimli makberede defnedildi."

Nişâbur şehrinin birçok kabristanı var, Hire makberesinde defnedilmiş rahmetullahi aleyh.

Ve esnede'l-hadîs. "Hadis de rivayet etmiş."

Alimdi, fakihti, aynı zamanda hadis râvisi, hadis de rivayet etmiş.

Biliyorsunuz bu kitabı yazan Tabakâtü's-Sûfiyye'nin müellifi Ebû Abdurrahmân es-Sülemî hazretleri, bir şahsın hayatını kısaca anlatır:

"Şu tarihte doğdu. Şunlarla konuştu, görüştü. Şu tarihte vefat etti. İsmi şu, cismi şu."

Ondan sonra eğer alimliği, hadisçiliği varsa; "Bunun bu tarafı da vardır." der, bir hadis örnek verir. Birkaç tane sıralamaz, sadece bir tane örnek verir; sonra sözlerini anlatmaya geçer.

Burada da Hamdûn-u Kassâr'ın başkalarına rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi söyleyecek. Rivayet zinciri ona kadar geliyor. O da başkalarına anlatma salahiyetine sahip.

Öyle herkes, her hadisi paldır küldür söylemez. Kimse de almazdı. O kimden aldıysa bilinir, o kime vermişse yazılır, icazet verilirdi. Böylece ilim, şahıstan şahısa sapsağlam bir şekilde intikal ederdi.

Bu icazet vermek metodu, rivayet senedi, İslâm medeniyetine mahsus, İslâm alimlerine mahsus bir metottur. "Sen bunu kimden duydun, o kimden duymuş?" o bilinecek. Kendisi de verdiği zaman; "Tamam, sen bunu doğru öğrendin, ben sana icazet veriyorum." diyecek, imzalayacak, öyle verecek.

Bu, ilimde çok sağlam bir metottur. Bunu Avrupalılar bilmez.

Biz, Avrupalının bir kitabını görüyoruz:

"Aristo şöyle demiş."

Ne malum?

Ya dedi, ya demedi, ya birisi uydurdu. Belli değil.

"Tarihçi Strabon şöyle demiş."

Ne malum?

"Efendim, işte kitabında yazıyor."

"E kitabının bazı sayfalarının kopmadığı, bazı sayfalarının birisi tarafından ilave edilmediği ne malum?"

Belli değil.

Ama İslâm ilimlerinde, İslâm alimlerinin rivayetleri sağlamdır. Kimden aldığı bellidir ve kontrollüdür. Kime verdiği de bellidir. Herkese de gelişi güzel vermezler, ciddi bir şekilde verirler.

Mesela İmâm-ı Mâlik; Mâlikî mezhebinin kurucusu, hem mezhep sahibi, müçtehit hem fakih, müftü, fıkıhta İslâm hukukuna ait bilgisi var. Hem de hadis râvisiymiş. Birçok meziyetleri olan bir büyük zât. Allah şefaatine erdirsin.

Birisi geldiği, kapısı çaldığı zaman sorarmış:

"Buyur, hoş geldin. Ne istiyorsun? Benden bir fetva mı soracaksın? Yoksa bir fıkıh meselesiyle ilgili konuşman mı olacak?"

"Yok efendim."

"Peki ne istiyorsun?"

"Siz hadis rivayet ediyormuşsunuz. Ben sizden hadis ahzetmek, almak istiyorum."

"Peki, gel." dermiş, içeriye buyur edermiş.

İmâm Mâlik'in ilme verdiği kıymeti görün, hatırınızda kalsın.

"Buyur." dermiş, içeriye oturturmuş. Ev halkına emredermiş, buhurdanlar -kıymetli, pahalı güzel kokular- yakılırmış. O gider, içeride bir gusül abdesti alırmış. Zaten abdestli, mübarek insanlar ama "Hadis rivayet ediyorum, bereketli olsun, bereketi kaçmasın." diye bir gusül abdesti alırmış. Abdestle yetinmiyor. Ev halkına emredermiş; en güzel rahleyi kurdurturmuş.

Neden?

Efendimiz'in sözünü nakledecek.

En güzel örtüleri üzerine örttürürmüş. En güzel kokuları sürünürmüş. En temiz, en güzel, en kıymetli bayramlık elbiselerini giyermiş. En temiz sarığını sararmış. O hazırlıktan sonra içeri gelirmiş, edeple otururmuş, karşısındakini de edeple oturturmuş.

"Ben falancadan, falancadan, falancadan, filancadan, filancadan hadîs-i şerîfi işittim ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, dinle bakalım."

Tane tane ona söylermiş, ona öğretirmiş, yazdırırmış, icazet verirmiş.

O adam da ne diyecek?

"Ben İmam Mâlik'ten işittim ki Resûlullah şöyle buyurdu." diyecek.

Zincire bir halka daha ekleniyor. Ama sağlam bir şekilde ekleniyor.

Bu, İslâm âleminin harika metodudur. İlim kontrollü bir şekilde, şahıstan şahısa geçiyor. Nâehile vermezler. Gelişi güzel söyleyip geçmezler. Söyleyen de gelişi güzel söylemez. "Ben bunu filancadan duydum. Şöyle dedi." der. Kelimesi kelimesine ezberler.

Biz, şimdi?

Birisi var, kitap yazmış. Etrafta çok da böbürleniyormuş. Horoz gibi horozlanıyormuş, hindi gibi kabarıyormuş. "Var mı bana yan bakan? Ben en bilginim!" diyormuş. Kasabasındaki, beldesindeki insanları bezdirmiş. Bana şikayet ettiler. Bir kitap da yazmış; gönderdiler. Kitabı okudum. Âyet olmayan şeye "âyet" diye yazmış.

Dangalak, aptal, cahil!

Sen daha hangi şey âyet, hangi şey âyet değil, onu bilmiyorsun!

"Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû âyeti" diyor.

Kur'ân'da böyle bir âyet yok ki! Cahil!

Böyle şey olmaz. Eskiler böyle şeylere müsaade etmemişler. İlim, ehline verilmiş. Ehli de, ne olduğunu biliyor, kaynağını söylüyor. Öyle olmuş.

Haddesenâ ebî. "Bana babam söyledi."

Kim?

Ebû Abdurrahman'ın babası söylemiş. Babasından duyduğunu da yazıyor, rahimehullah, Allah ona rahmet eylesin.

Kâle: Haddesenâ Abdullahi'bnü Muhammedi'bni Münâzil. "Ona Münazil oğlu, Muhammed oğlu Abdullah söylemiş."

Bu kim?

Bunun ismi geçti.

Abdullah b. Muhammed b. Münâzil kim?

Hamdûn-u Kassâr'ın en kıymetli talebesi, en sağlam talebesi; o söylemiş.

Haddesenâ Hamdûnü'bnü Ahmede'l-Kassâru. "Ona da Hamdûn-u Kassâr söylemiş, tahdis etmiş, hadisi rivayet etmiş."

İş Hamdûn'a kadar bağlandı. Hamdûn hadisçi; hadis rivayet zincirinde adı geçiyor.

Haddesenâ İbrâhîmü'z-Zerrâd.

Hamdûn'a kim söylemiş?

İbrahim Ez-Zerrar söylemiş. Damgan'da bir yere mensupmuş.

Haddesene'bnü Nümeyr. "Ona da İbnü Nümeyr söylemiş."

"Güvenilir bir insandı." diyor.

"199 senesinde vefat etmiştir." diyor; aşağıda bilgi veriyor.

Anil A'meş. "Ona da A'meş –hadisi- söylemiş."

A'meş de meşhur alim.

Süleymani'bnü Mihran el-Kâhiliy Ebû Muhammed el-Kûfî el-A'meş. Ehadü'l-a'lâmü'l-huffâz. "A'meş, çok büyük, derin bilgisi olan, büyük zâtlardan, zirve şahsiyetlerden birisidir." Ve'l-kurrâi'l-meşhûrîn. "Meşhur Kur'ân alimlerindendir."

Çok güvenilen bir kimseydi. Kendi tabakasının, kendi asrının Kur'ân'ı en iyi bileni, en alimi, en kuvvetli hıfzı olanıydı.

Kâne yüsemmâ "el-Mushaf" li-sıdkıhî. "Kendisi doğru sözlülüğünden dolayı, Mushaf diye adlandırılırdı." Mâte senete semânîn ve erbaîne ve mie. "148 senesinde vefat etmiş." An erbaîn ve semanîne sene. "Seksen dört yıl yaşadıktan sonra."

Uzun ömür de sürmüş.

Bununla ilgili bir fıkramız, menkıbemiz var:

İmam A'meş hadisçi ya, Ebû Hanife Efendimiz'e bir mesele sormuş.

"Yâ İmam! Şöyle bir problem var, fıkıhtan bir mesele var, acaba senin kanaatine göre bunun cevabı nasıldır? Sen fakihsin, müçtehitsin." demiş.

O da;

"Şöyledir, şöyledir, şöyledir." demiş.

"Delilin ne, nereden çıkardın?"

İmâm-ı Âzam gülmüş;

"Hani sen bana bir hadis rivayet etmiştin ya, falanca hadis; delilim o. Çünkü Peygamber Efendimiz orada şöyle söylüyor; ondan şu hüküm çıkar. Binaenaleyh bu böyledir."

İmam A'meş Ebû Hanife hazretlerine demiş ki;

"Ya maşaallah! Siz müçtehitler, fakihler, doktor gibisiniz; biz muhaddisler de eczacı gibiyiz. Hastayı siz tedavi ediyorsunuz, ilacı biz satıyoruz. Ecza bizden ama biz hasta tedavi etmiyoruz, tedaviyi siz yapıyorsunuz."

Güzel bir söz.

Muhaddis olmak başka, müçtehit olmak başka. Evet, hadisi biliyor ama içtihat daha yüksek, daha kompleks bir iş, herkesin harcı değil. Çünkü birçok mesele, birçok kaynak, birçok delil karşına gelir, onları incelersin, uyuşturursun, ayıklarsın, aralarını telif edersin, hükmü öyle söylersin. Müçtehidin işi bu. Öteki tek şahısların yapacağı iş değil.

An Saîdi'bni Abdillah. "O da Saîd b. Abdillah'tan."

Basralı.

Bazıları buna; "Güvenilir insanlardandır." demiş, bazıları da "meçhul" demiş.

An Ebî Berzete el-Eslemiyyi. "Saîd b. Abdillah da, Ebî Berze el-Eslemî'den dinlemiş." Sahabiyyün celîlün. "Bu zât-ı muhterem, yüce bir sahabidir."

Şehide fetha Mekke.

Ne demek?

"Mekke'nin fethinde hazır bulundu." demek; "Şehit oldu." demek değil.

"Bu Ebû Berze el-Eslemî Mekke'nin fethine katıldı." Tüveffiye bi'l-Basra senete erbaîn ve sittîn. "64 senesinde Basra'da vefat etmiş."

Ebû Berze el-Eslemî bir sahabi.

Kâle: Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Bu sahabi rivayet ediyor ki Peygamber Efendimiz şöyle söylemiş:"

Lâ tezûlü kadema abdin yevme'l-kıyâmeti hattâ yüs'ele an erbaîn; an umrihî fîmâ efnâhuü ve an cesedihi fîmâ eblâhü ve an mâlihî min eyne'ktesebehû ve eyne vadaahû ve an ilmihî mâ amile fîhi.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Çok mühim bir konuya temas eden, ezberlememiz gereken bir hadîs-i şerîf bu.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Lâ tezûlü kadema abdin yevme'l-kıyâmeh. "Kıyamet gününde kişinin adımları bir adım daha öteye gitmez, zâil olmaz, bir adım daha öteye gitmez." Hattâ yüs'ele an erbaîn. "Dört şeyden kendisine sorgu-sual açılmadıkça daha ileriye gidemez."

"Cennete gidemez, durdurulur; bu dört şey kendisine sorulur." demek.

Bunlar neymiş?

Bir;

An umrihî fîmâ efnâhü. "Ömründen soru sorulmadıkça bir yere kımıldayamaz."

Ömründen nasıl sorulur?

Fîmâ efnâhü. "Bu ömrünü nerede harcadı, yok etti?"

Bunca yıl yaşadı, öldü, âhirette Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna vardı. Ömründen sorulur.

"Bu kadar senelik ömrünü nerede harcadın?"

"Dalâlet yolunda mıydın, hidayet yolunda mıydın, ibadet mi ettin, günah mı işledin, fâsık mıydın, kâfir miydin, müşrik miydin, münafık mıydın, mü'min miydin, muhlis miydin, neydin? Ömründe neler yaptın?" Ömrün sorulur.

Ve an cesedihî fîmâ eblâhu. "Kendisine vücudundan sorgu açılır."

"Bu vücudu nerede yıprattın? Futbolda mı, güreşte mi, ticarette mi, kahvede mi? Sigarayla mı, zinayla mı, kumarla mı, içkiyle mi?

Bu vücudunu ne yaptın?

Allah sana bir emanet vermiş; bu vücudunu nerede yıprattın, çürüttün?"

Muhterem kardeşlerim!

Her zaman yazıyorum, söylüyorum;

Bu vücut bizim kendimizin değildir. Bu eller, bu gözler, bu kulaklar, bu ayaklar, bu ciğer, bu mide, bu kalp, bu azalar bizim değildir.

Nedir?

Emanettir.

Biz bunların emanetçisiyiz. Emanete hıyanet etmemek lazım! Bu vücudun hakkını verip buna güzel bakmak, dinî vazifemizdir.

Millet bunu bilmiyor. Millet sanıyor ki vücudu kendisinin. Sanıyor ki istediği gibi tepe tepe, hor kullanabilir.

Hayır! Emanete riayet etmesi lazım. Emanet bu. Vücudunun her şeyinden kendisine sorgu-sual açılır. Yaptığı her yanlışlıktan, her kötülükten, her kötü kullanmadan, her kötüye kullanmadan kendisine sorgu sual açılır.

Bu sigaradan sorarlar insana. "Bu ciğerini niye zifir doldurdun?" diye sorarlar. "Bu kahvede niye oturdun, gençliğinde şu şu şu suiistimalleri yapıp vücudunu niye yıprattın?"

Mutlaka sorarlar. Emanettir çünkü; emanetin sahibi mutlaka sorar.

Bu emanete, vücudunuza güzel bakmak zorundasınız. Bu vücudunuzu âhir ömrünüze kadar kullanacağınız için çok itinalı kullanmanız, yıpratmamanız lazım. Uyku zamanında uyku uyutmanız lazım. Gıda zamanında gıdasını vermeniz lazım. Her ihtiyacını makul, meşru ölçüler içinde vermeniz lazım. Fazlalıklardan, aşırılıklardan, kötüye kullanmaktan sakınmanız lazım.

Ömründen sorulur; "Ömrünü nerede geçirdin?"

Vücudundan sorulur; "Vücudunu nerede yıprattın?"

Ve an mâlihi min eyne'ktesebehû ve eyne vadaahû.

Malından da sorulur:

"Bu malı nereden iktisap ettin, kazandın ve nereye sarf ettin, nerede harcadın?" diye malını da sorarlar insanın. Eğer iktisabı haramdansa belasını bulur, cezasını çeker. Yanlış yoldan kazanılmışsa hırsızlıktan, rüşvetten, haram malzeme satmaktan, hak etmeden almaktan, gasptan, zulümden, aldatmacadan; onun hesabı sorulur. Helalden, Allah'ın müsaade ettiği metotlarla çalışarak kazanacak.

Bazen insanın ticarî faaliyeti normal olur, günah olmaz, fakat yapış tarzı anormal olur, oradan günaha girer. Onlara dikkat etmek lazım. Ticaretin kanunlarını, haramlarını, helallerini; kazancın haramını, helalini çok iyi bilmesi lazım.

Bizim tasavvuf dediğimiz mâneviyat, takvâ yolunda, insanın helal lokma yemesi çok önemlidir. Haram yedin mi mahvoldun! Boğazından haram lokma geçti mi çırpınır, çırpınır, doğru yola gelemez. Çünkü haram lokmanın sonucunda mutlaka cehennemde yanması gerekli olur. Ancak cehennemde yanıp cezasını çektikten sonra çıkabilir.

Onun için büyüklerimiz haram lokma yememeyi, bu işin esası saymışlardır.

Tasavvufun esası nedir?

Haram lokma yememektir. Kimsenin hakkını üzerine geçirmemektir. Haksız yere yememektir. Haksız yere iktisap etmemektir. Helalinden, alın teriyle, hak ederek kazanmaktır. Kimsenin gözyaşını, emeğini istismar etmemektir.

Malının nasıl kazanıldığı sorulur.

Ve eyne vadaahu. "Nereye koydu bu malı, nereye harcadı?" demek.

Bir de, nereye harcadığından sorulur. İstediği yere harcayamaz; günaha, harama harcayamaz. Harcaması gereken yerlere harcama yapmıyorsa ondan da sorulur.

Zekâtını verdin mi?

Vermedin.

Sadaka-i fıtrını verdin mi?

Vermedin.

Müslümanların kafirlerle cihadı oldu; o zaman cihada yardım yaptı mı?

Yapmadı.

Komşusu açtı; kendisi ona yardım etti mi?

Etmedi.

Dul, yetim vardı, onlara yardım eli uzattı mı?

Uzatmadı.

Onlardan da vebal altında kalır. Mâlî görevlerini, vazifelerini yapmayınca da sorumluluk altında kalır.

Muhterem kardeşlerim!

Birçok kimse İslâm'ı yalnızca ibadet; namaz, niyaz, oruç sanıyor. Ama İslâm'ın en büyük farzlarından birisinin de zekât olduğunu unutmayalım!

Zekât ne demek?

Malındaki fakirin, yoksulun hakkı olan, Allah'ın söylediği nisbetteki miktarı ayırıp ona vermek, malı temizlemek. Onun içinden onu çıkarmadığın zaman, mal pis oluyor.

Onun için zekât, "temizleyici malzeme" demek, "temizleyici faaliyet" demek. Malı temizliyor. İçinde kalırsa kokuşuyor, bütün mal pis oluyor. Çıkarılıp alındığı zaman, ana mal temiz oluyor. Tabi "Zekâtı verdi." diye, buradan da sevap kazanıyor.

Bütün faaliyetler parayla olur. Bizim gibi dernekleri, vakıfları, sosyal çalışmaları olan gruplar bu işi bilirler.

İslâmî faaliyetler yapılıyor, nasıl oluyor?

Sen bir camiye geliyorsun, halının üstünde oturuyorsun. Şadırvanda şakır şakır abdest alıyorsun. Abdestini tazelemek için tuvalete gidiyorsun; tertemiz fayans döşenmiş. İçeri geliyoruz, kürsüye oturuyoruz; minder var, önümüzde mikrofon var, ışıklar yanmış. Bunların hepsi paradır. Bunların hepsi parayla oluyor. Birileri birtakım paraları harcıyor, birileri de istifade ediyor. İslâmî hizmetler parasız olmaz.

Peygamber Efendimiz'in zamanında da zenginlerin çok büyük katkısı olmuştur. Hz. Osmân-ı Zinnûreyn Efendimiz'in muazzam bağışları vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in muhteşem bağışları, fedakarlıkları vardır. Sahâbe-i kirâmının, her şeyini Resûlullah'ın yolunda feda etmesiyle, İslâm o yoksulluk diyarında kuvvetlenmiş, güçlenmiş ve başarı kazanmıştır.

Başarıda maddî taraf, maddî ihtiyaçların karşılanması, o zekât, hayır duygusuna dayanır.

Adam camiye giriyor, çıkıyor.

Hadi bakalım, cami olmayan yerde bir cami yap da göreyim seni! Kaç milyar istiyorlar… Biz mesela köyümüzde, yalımızda bir cami yapacağız; daha bir cami yeri sağlayamadık. Ona gidiyorsun, şu kadar milyar istiyor; buna gidiyorsun, bu kadar milyar istiyor. Her şey parayla. Onun için mâlî görevler de çok önemlidir; ona da çok dikkat etmemiz lazım.

Bu hadîs-i şerîfi çok iyi hatırda tutalım.

Ve an ilmihi mâ amile fîhi. -Dördüncü olarak- "Allah ilminden, bilgisinden de sorar."

"Sen İslâm hakkında bir şeyler biliyor muydun? Neler biliyordun? Onlarla ne yaptın? Bildiğini uyguladın mı? Bu bilgin ile neler yaptın?"

Namazın farz olduğunu biliyor muydun?

Biliyordun, kıldın mı?

Orucun farz olduğunu biliyordun, tuttun mu?

Zekâtın farz olduğunu biliyordun, verdin mi?

Cihadın farz olduğunu biliyordun. Emr-i mâruf, nehy-i münkerin farz olduğunu biliyordun. Kâfirlere şöyle muamele yapmak lazım, biliyordun. Fakirlere, yoksullara yardım etmek lazım, biliyordun. Hocaları dinliyordun veyahut takvim yapraklarında yazıyordu, radyoda, televizyonda dinî konuşmalar kulağına geliyordu, camiye gelmesen bile gazetelerin Ramazan sayfasında okuyordun.

Okudun mu?

Okudun.

Duydun mu?

Duydun.

Anladın mı?

Anladın.

Niye yapmadın?

"'Ne yaptın? Ne kadarını yaptın?' diye, ilminden de soracaklar." diyor, Peygamber Efendimiz.

Bir daha hatırlayalım.

Kıyamet gününde insan dört şeyden sorulmadan bir yere kıpırdayamaz; adımı bir daha öteye gidemez.

1. Ömründen sorulur; "Ömrünü nerede geçirdin?"

2. Vücudundan sorulur; "Vücudunu nerede yıprattın?"

3. Malından sorulur; "Nereden kazandın, nereye harcadın?"

4. İlminden sorulur; "Bilginle yaptın mı, ilminle âmil oldun mu? Bildiğin şeyi tatbik ettin mi? Haramları bildin, kaçındın mı? Allah'ın emirlerini bildin, uyguladın mı?" diye sorarlar.

Çok mühim bir hadîs-i şerîftir. Bu hadîs-i şerîfi râvisi ile beraber ezberleyin.

Kimdi râvisi?

Ebû Berze el-Eslemî radıyallahu anh. 64 yılında Basra'da vefat etmiş olan bir büyük sahabi imiş.

Semi'tü Muhammede'bne Ahmed el-Ferra', yekûlü: Semi'tü Abdallahi'bne Muhammedi'bni Münâzil yekûlü: Süile Hamdûn el-Kassâr.

Müellif, Muhammed b. Ahmed el-Ferrâ'dan duyduğunu söylüyor. Bu meşhur bir sûfîdir, Nişâburludur. Abdullah b. Mübarek'le bulunmuş. 370 senesinde vefat etmiş.

O, Abdullah b. Muhammed b. Münâzil'den duymuş. Bu, Hamdûn'un en iyi talebesiydi. O en iyi talebe söylüyor.

Süile Hamdûnü'l-Kassâru: Metâ yecûzü li'r-racülü en yetekelleme ale'n-nâs. "Hamdûn-u Kassâr'a soruldu: 'Bir kimse ne zaman insanlara konuşma yapabilir; bir insanın konuşma yapması ne zaman caiz olur?'"

Niye bu soruyu soruyorlar?

O devirde herkes ileri geri konuşmazdı. Herkes kendi kusuruna bakardı, kendisiyle meşgul olurdu. Bu işin ehli vardı, çok büyük alimler vardı; konuşan konuşurdu, o seviyeye gelmeyen de haddini bilirdi, dinlerdi, otururdu.

Böyle bir ortamda bir edep var; bilen konuşuyor, bilgisi tam olmayan susuyor, dinliyor. Alimlere hürmet var. Büyük alimler de ortada zaten, derya gibi insanlar mevcut.

Bu durumda tabi herkes konuşmadığı için konuşamadığı için konuşsa da yalan söylediği zaman kırk-elli yerden "Bu olmadı." diye söylerler. Mahcup da olur tabi; her yerde gelişigüzel konuşamaz da.

Tereciye tere satılmaz. Olgun bir topluluğa cahil bir insan kalkıp da yalan yanlış şey söylerse; "Otur yerine! Sen daha bir şey bilmiyorsun." derler.

Hamdûn-u Kassâr'a, "Böyle bir ortamda böyle bir edep varken, insanlara konuşma ne zaman caiz olur? Konuşma hakkı ne zaman doğar, bir insanın ne zaman konuşması gerekir?" diye soruyorlar.

Tabi tasavvufta sükut da önemlidir. Hadîs-i şerîflerde de geçiyor; bunu bilin. İlk defa duyduğu zaman insan hayret eder. Ben de hayret etmiş bir insan olarak, hissetmiş bir insan olarak söylüyorum.

Biliyor musunuz ki sükut da ibadettir! Sükut, "susma."

İslâm'da sükut da ibadettir.

Neden?

O da güzel bir şey. Cahil bir insanın konuşmasından, günah söylemesinden, mâlâyâni konuşmasından, susması daha iyidir. Hele sükutu, tefekkür sebebi ile olursa -bir şeyler düşünüyor, ondan susuyor- çok büyük sevap da olur.

Yerli yerinde konuşacak, gerekmediği zaman sükut edecek, ileri geri konuşmayacak, mâlâyâni dediğimiz boş konuşmalar yapmayacak. O, hadîs-i şerîflerde vardır.

Tasavvufta da sükut vardır; susmasını, dinlemesini bilecek.

Hocamız'la (Mehmed zahid Kotku) bazı meclislere giderdik; büyük zâtların toplantılarına, misafirleri çok olan insanların evlerine giderdik. Bazen büyük şahıslar hiç konuşmazlar, şöyle başlarını eğerler, dururlar.

Sükut da bir şey. O zaman mürid de sükut edecek, ses çıkarmayacak, bir şey söylerse dinleyecek, kendisi -böyle pattadak- konuşmayacak.

Sahâbe-i kirâm da öyleydi. Peygamber Efendimiz'in zamanında, sahâbe-i kirâm da çok konuşmazlardı, çok şey sormazlardı.

Hatta; "Taşradan, kabilelerden, çölden biraz bilmeyen cahil insanlar gelse de pat diye bir şeyler sorsa da Resûlullah onlara cevap verirken biz de bir şeyler dinlesek." derlerdi.

Başkasının sormasını da beklerlerdi. Ama konuşmazlardı.

Demek ki sükut önemli bir ibadet. Konuşmayı da yeri geldiği zaman yapmak lazım.

"Ne zaman konuşulacak?" diye soruyor.

Bakın cevabı nasıl?

İzâ teayyene aleyhi edâü fardın min ferâidi'llâhi teâlâ fî ilmihî, ev hâfe helâke insânin fî bid'atin, yercû en yünciyehu'llâhu teâlâ minhâ bi-ilmih.

Çok güzel bir cevap veriyor.

Bir insanın diğer insanlara, halka, ne zaman konuşması caiz olur?

İzâ teayyene aleyhi edâu fardın min ferâidi'llâhi teâlâ fî ilmihi. "Kendi bilgisine göre, Allah'ın farzlarından bir farzın eda edilmesi kendisine gerekli olduğu zaman konuşur. Ya da bir insanın günah işleyerek, bid'at işleyerek helâk olacağı; ama kendisi konuşup ikaz ederse -bu konuşmasıyla, bu ilmiyle- ondan kurtulacağı kendisine tebellür ederse o zaman konuşur."

Bir insan iki sebepten konuşmalı.

Bir; Allah'ın farzlarından bir farzı yerine getirmek için konuşmalı. Lisanıyla Allah'ın bir emrini yerine getirmek için.

İki; kendisinde bir insanı kurtaracağı kanaati hâsıl olursa o zaman konuşmalı.

Allah'ın farzlarından bir farz, ne olabilir?

Zalimin birisi mazlumun birisine zulüm yapıyor. Bu hükümdar; saltanatı, kuvveti, gücü, etrafında adamı, askeri var. Kuvvetli, bir şey yapıyor, yapmak istiyor. Ama alim diyecek ki; "Allah'ın emri öyle değildir. Senin bu yaptığın yanlıştır. İşin doğrusu budur. Bunu böyle yapma."

Ne oluyor?

O zaman bilgisiyle, bir emrin yerine gelmesini sağlamış oluyor. O zaman konuşması lazım; bu durumda susması doğru olmaz.

"Hakkı söyleyecek yerde susan, dilsiz şeytandır!"

Hadîs-i şerîf.

"Hakkın söylenmesi gerektiği yerde konuşmayan, susan bir insan, dilsiz şeytandır."

Birisi çıkıyor, bir toplulukta, İslâm'ın aleyhinde yalan yanlış şeyler söylüyor. Ötekiler de kuzu gibi dinliyor.

Olmaz!

Kalkacak, "Halk bilsin." diye diyecek ki: "Senin bu söylediklerinin hepsi yanlıştır. Bunun hiç aslı esası yoktur. Allah şöyle buyurmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'in âyeti budur. Peygamber Efendimiz'in hadisi budur. Dinin aslı, esası budur." diyecek.

Bazen üniversitede olurdu. Hoca, profesör kalkar, bir laf söyler, yanlış. O zaman kalkıp onun doğrusunu söylemek gerekli oluyor.

Bizim bir hoca vardı, kalktı, istiskâ kelimesini izah ederken, -salât-ı istiskâ, yağmur duası- yağmur duasını anlatırken, pattadak bir laf söyledi.

Salât, hem "dua" mânasına geliyor Arapça, hem de "namaz" mânasına geliyor.

Salât-ı istiskâ, "Yağmur duası" demek. Ama salâtü'l-fecr; "sabah namazı" demek. Dua mânasına da geliyor, namaz mânasına da geliyor. Salât kelimesi iki mânaya geliyor.

"Salât-ı istiskâ, yağmur duası ayakta olur." dedi.

Doğrudur, ayakta dua edelim. Herkes "Yağmur yağsın." diye Allah'a yalvarır, tamam. Yağmur duası böyle ayakta olur, halk toplanır vesaire.. Usulü, âdabı var.

Bizim profesör kalktı; "Yağmur duası ayakta yapılır." dedi, arkasından da bir laf yumurtladı:

"Zaten eskiden bütün namazlar hep ayaktaydı!" dedi.

Hoppalaa..

Peki namazın rükûsu ne oldu, secdesi ne oldu, kuûdu ne oldu?

Secde de mi ayakta oluyor, rükû da mı ayakta oluyor, tahiyyâtı da mı ayakta okuyoruz?

Yanlış, yalan, doğru değil!

Zaten adam din alimi değil. Din alimi değil ama orada bir küfür sözü yumurtladı, işkembeden bir laf attı, palavra attı. Tabi rükûyu, sücûdu, kâdeyi, namazın farzlarını inkar ettiğinden söylediği söz küfür, yanlış.

O zaman, halka söylemek gerekli.

Dinleyen talebelerin; "Bunun aslı, esası yoktur. Namaz eskiden beri kıyâmıyla, rükûsuyla, secdesiyle, kuûduyla öyleydi." diye, söylemesi gerekiyor.

İnsan ne zaman konuşacak?

1. Allah'ın farzlarından bir farzın açıklanması gerektiği zaman konuşacak. Bir yanlışlığı engellemek için, bir zalimi durdurmak için, "Allah'ın bir emri yerine gelsin." diye konuşacak.

2. Sen konuştuğun zaman, yanlış iş yapan bir insan, sen konuşmasan helâk olacak olan bir insan, eğer vaziyetini düzeltecek de helâkten kurtulacaksa, o zaman ona acırsın, konuşursun. "Yapma kardeşim, bu yaptığın yanlıştır, günahtır, helâk olursun." diye söylersin. Söylemezsen vebal olur; o zaman konuşmak gerekir. Çünkü sen biliyorsun, yaptığı şey bid'attır, yanlıştır, dine aykırıdır, "Yapma kardeşim." diye söylemek gerekir.

Demek ki eskiler öyle gelişigüzel konuşmuyorlardı. Allah rızası için konuşuyorlardı, ya da "Bir insanın kurtuluşuna, hidayetine vesile olur." diye konuşuyorlardı.

Bundan sonraki cümle:

Kâle ve kîle li-Hamdûne. "Aynı râviden gelen rivayetle, Hamdûn'a denilmiş ki."

Mâ bâlü kelâmi's-selefi enfau min kelâminâ? "Ne oluyor da bu eski mübarek İslâm büyüklerinin sözleri, bizim sözümüzden çok daha faydalı oluyor. Bizim sözlerimiz çok faydalı değil de neden o eskilerin sözleri çok daha faydalı ve tesirli oluyor?" diye sormuşlar.

Şöyle buyurmuş:

Kâle: Li-ennehüm tekellemû li-i'zi'l-İslâm ve necâti'n-nüfûs ve rıdâ'r-rahman. "Çünkü onlar, 'İslâm yücelsin.' diye, 'İnsanlar helâk olmaktan kurtulsunlar.' diye, 'Rahman olan Allah razı olsun.' diye konuşurlardı."

Konuşma sebepleri buydu:

"İslâm yücelsin, insanlar helâkten kurtulsun ve Allah razı olsun." diye konuşurlardı.

Ve nahnü netekellemü li-i'zi'n-nefs ve talebi'd-dünyâ ve kubûli'l-halk. "Biz ise bugün bu devirde, kendi izzet-i nefsimiz için, 'Herkes bizi beğensin.' diye; menfaat temini için, para-pul kazanmak için; 'Halkın yanında mevkiimiz, makamımız olsun, halk bizi bağrına bassın.' diye konuşuyoruz."

Onun için bizim sözümüzün kıymeti, bereketi, faydası olmuyor.

"Eskiler; 'İslâm yücelsin, insanlar helâkten kurtulsun, Allah razı olsun.' diye iyi niyetle konuştuklarından, onların küçücük bir sözü bile tesir ediyor. Bizim tonlarla sözümüz tesir etmiyor." demiş ilmin o kadar iyi bilindiği bir devirde Hamdûn hazretleri.

Bir insanın nasıl konuşması gerektiğini öğrenmiş oluyoruz. Bu konu birinci konuyla da bağlantılı oldu. İnsan, "İslâm yücelsin." diye, "Bir şeyden kurtulsun." diye, "Allah rızası için" konuşmalı. Yoksa izzet-i nefsini tatmin için, dünyalık menfaat temin etmek için ve "Halk kendisine itibar etsin." diye bu işi yapmamalı.

Onlar batıl gayelerdir. Ötekiler asil gayelerdir; onlara uymaya çalışması lazım.

Kâle ve kâle Hamdûn. "Yine aynı râvi rivayet etti ki Hamdûn-u Kassâr şöyle buyurmuş:"

Aslu refii'l-ülfeti min beyni'l-ihvâni hubbü'd-dünyâ. "İhvânın arasındaki ülfetin bozulmasının, kalkmasının sebebi, dünya sevgisidir."

İhvân, mü'minler birbirlerini sevecekler, dost-ahbap olacaklar. Muhabbet edecekler, ülfet edecekler. Birbirlerinin ellerini tutacaklar, boyunlarına sarılacaklar, yardımlaşacaklar. Aralarında ülfet ve muhabbet olacak.

"Bunun ortadan kalkmasının, olmamasının sebebi nedir?" diye soruyorlar. Hamdûn-u Kassâr;

Hubbü'd-dünyâ. "Dünya sevgisi. Herkes dünyayı sevdiğinden, bu bereket kalkıyor." diye buyuruyor.

Rabbenâ tekabbe'l minnâ bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l Fâtiha.

Sayfa Başı