M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Hafs en-Nîsâbûrî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

On beşinci terceme-i hâlin sahibi Ebû Hafs en-Nîsâbûrî. Araplar, Neysâbûrî diye telaffuz ederler, nun harfini üstün ile okurlar. Aslında sâbur, şâpur, Sâsânî hükümdarlarından birisi olan Şâpur'dan gelmekte. Aslı Neyşâbur. Tabi Farsça'da p harfi var, Arapça'da yok. Onun için Araplar Neysâbûr diyorlar.

Ve minhüm. "Evliyâullahın hayatlarını anlatan bu kitaptaki velilerden birisi de, Ebû Hafs en-Neysâbûriyyü."

Nîsâbur, Neysâbur şehrinden Ebû Hafs'tır. Biliyorsunuz ebû ile olan kelimeler künyedir; asıl isim değildir. Asıl isim aranmalı.

Nisbesi, Neysâbûrî.

Ve'smühû Amr'übnü Selem. "İsmi Amr imiş, babasının adı da Selem imiş."

Araplarda amr kelimesi biraz acayip bir kelimedir. Amr yazar, ama amuruv gibi okunur. Ama okunmayan bir vav vardır. Diyorlar ki bu durum Ömer kelimesinden bu kelimeyi ayırmak içindir.

Kitaplar böyle yazmış: Amrü'bnü Selem.

Ve yükâlü Amrü'bnü Seleme. "Babasının adı Selem değil de Seleme diye de söyleniyor." Ve hüve'l-esahh. "Bu daha sahihtir." Müellif; "İsminin selem olmasından seleme olması daha sıhhatli, daha doğru olsa gerektir." diyor. İnşaallahü. "Allah'ın izni ile."

Allah bilir ama daha doğrusu Amrü'bnü Seleme'dir.

Biliyorsunuz Ebû Hafs künyesi, Hz. Ömer Efendimiz'in de künyesidir. Ebû Hafs Ömerü'bnü'l-Hattâb. Ondan dolayı daha sonraki asırlarda yaşamış kişiler, bu künyeyi kendilerine takınmışlar. Tabi bu bir bakıma Hz. Ömer Efendimiz'e bağlılıklarını gösteriyor.

Hz. Ali Efendimiz'in künyesi ne idi?

Ebû Türâb.

Hani mescitte yatmış da biraz topraklanmış.

Onun için Efendimiz;

"Kalk ya Ebâ Türâb!" diye şaka yapmış, latife eylemiş.

Onun için Ebû Türâb.

Müellif Sülemî diyor ki:

Fe kad reaytü bi-hatt-ı ceddî İsmâîle'bni Nüceyd. "Ben dedem İsmail b. Nüceyd'in -ki o meşhur bir sûfîdir- hattı, el yazısı ile yazılmış olarak gördüm ki onun kitabında şöyle bir ibare var idi:" Kâle Ebû Osmane'bnü İsmaile. "Ebu Osman b. İsmail dedi ki:" Seeltü üstazî Ebâ Hafsin Ömere'bne Selemete. "Üstadım Ebû Hafs Ömer b. Seleme'den işittim ki."

Burada karşımıza bir şey daha çıkıyor. İsmi Amr değil de Ömer. Baba adı Seleme ama bu sefer isim Amr değil Ömer olarak geçiyor. İsmini Allah bilir; "Ebu Hafs" diye tanınmıştı, bir de lakabı vardır, burada yok. Çok meşhur bir sûfî olduğunu biliyoruz. Zamanın kutbu, evliyâullahın büyüklerinden idi.

Ebû Hafs el-Haddâd:

Haddâd "demirci" demek. "Demirci Ebû Hafs" diye tanınmış. Ebû Hafs el-Haddâd veyahut Ebû Hafs-ı Haddâd Farsça şekli ile veya Arapça Ebû Hafsıni'l-Haddâd. Demir yapan, demiri şekle sokan, vuran, kızdırıp eğip büken insan...

Evliyâullahın isimlerinin yanında böyle meslek adlarına; attâr, kassâb, haddâd, bezzâz, kettân gibi isimlere rastlayabilirsiniz.

Neden dolayıdır?

Çünkü evliyâullah, bu büyük mübarek zâtlar, helal lokma yemeye çok çok önem vermişlerdir. "Çünkü insan haram lokma yedi mi vücudunda haramdan hücreler hâsıl olur. Onun da mutlaka cehennemde yanması olacak." diye cehenneme düşmemek için haram yememeye çok dikkat ederler.

Helal lokmanın en hayırlısı da kendi elinin emeğini, alnının terini dökerek, para kazanarak yemek olduğundan; bu evliyâullahın her birisinin bir mesleği vardır. Çalışırlar, çabalarlar, uğraşırlar, para kazanırlar. Para hırsından dolayı değil; helal lokma yemek için. Kazandıklarını da hak yola harcarlar.

Burada yok ama bu Ebû Hafs el-Haddâd, bu Demirci Ebu Hafs adlı büyüğümüz, demir işi yaparmış; bütün gün çalışırmış, bir altın kazanırmış. Onu da götürüp fukaraya sadaka olarak verirmiş. Hem de "Mahcup olmasınlar." diye aldığı şeyleri ellerine vermez, kapılarının önüne bırakır, gidermiş. "Kimin verdiği belli olmasın, teşekkür bile etmesinler." diye oradan kaybolur gidermiş.

Çünkü maksatları Allah'ın rızasını kazanmak; halktan teşekkür beklemiyorlar.

Ve hüve min-ehli karyetin yükâlü lehâ Kûrâdbâz. 'Ala bâb-ü medineti Neysâbûr. "Kördabaz denilen bir köyün ahalisindendir. Bu köy, Nîşâbur şehrinin kapısı yakınında bir köydür." İzâ haracte ilâ Buhara. "Nîşâbur'dan Buhara'ya gitmek istediğin zaman şehirden çıktın mı, o çıkış kapısında, hemen yakınındaki köydür."

Düşman hücum ettiği zaman, "İçeri hemen giremesin." diye eskiden şehirlerin surları vardı. Bu surlar; çapulculardan, eşkıyadan, derlenip toplanıp da, bir yerden şehre hücum edip yağma eden insanlardan epeyce de korurdu. Ve bu kalelerin kapılarında nöbetçiler bulunurdu. Kale kapıları gündüz açılır, akşam belli bir saatte kapanırdı.

Gündüz düşman uzaktan gelse görünür; "Kalabalık birileri geliyor." diye kapanır. Gece görünmediği için, akşam belli bir vakit oldu mu kale kapıları tamamen kapanırdı.

Her şehrin değil ama mühim şehirlerin hepsinin etrafında surlar vardı. Hatta Medine-i Münevvere'nin de etrafında surlar vardır. Minyatürlerde görülür. Her bir kapının "Şam tarafı kapısı" vesaire isimleri vardır. Tabi şimdi onların hepsi yok. Şu anda korunmuyor. Halbuki Medine-i Münevvere'nin eski hali korunsaydı bizim için güzel olurdu, antika bir şehir olurdu.

İstanbul'un surları çok şükür duruyor. Mesela "Edirne kapısı" diyoruz.

Ne demek?

"İstanbul'dan Edirne'ye giden insanların çıktığı kapı."

"Topkapı" diyoruz, vesaire.

Kördâbâz: kaf, vav ve dal; Körd. Tabi k harfini biz ince okuyoruz ama İranlılar pek ince okumaz, Kord okuyabilirler, Kurd okuyabilirler. O zaman Türkçe'deki şu, Arapların zi'b dediği, "kurt; koyunları filan parçalayan mahluk" mânasına gelebilir.

O isim Türkler arasında kullanılıyordu veyahut da Kürt dediğimiz kelime olabilir, ama Araplar onu vav'sız kullanıyorlar. Kürt ekrad olarak, vav'sız kullanıyorlar.

Tabi bu Kördâbâz derken âbâz dediği, âbâd demek. Uzun bir sesliden sonra gelen de harfi Farsça'nın bir devresinde z okunduğu için burada âbâz diyor. Peltek ze ile söylüyor ama bu âbâd demek. Kurdâbâd demek.

Kurdâbâd ne demek?

"Kurd'un yapmış olduğu şehir" demek oluyor.

Mesela Eğridir gölünün kenarında Felakâbâd diye bir şehir var. Felekiddin Dündar Bey kurduğu için Felakâbâd demişler. İşte mesela Nasr isminde birisi kurmuştur. Şehri "Nâsir b. Seyyar" isimli Samanoğlu hükümdarı kurmuştur. Şehrin adı Nasrâbâd'dır. Bir şahıs tarafından yapılmış olan kasabalara, köylere onun ismi veriliyor.

Bu da demek oluyor ki Kurd isminde bir hükümdar kurmuş da onun için bu köye Kurdâbâd denmiştir. Bir ağa veya hükümdar. Oradanmış ama Nişabur'un hemen yakını. Nişabur'un kale kapısından Buhara'ya doğru gitmek istediğin zaman, çıktığın zaman oradaki köyden imiş. Nişaburlu.

Araplar yani müslümanlar, mücahitler, İslâm'ı yaymak için oralara geldikleri zaman Neysâbur şehri, çok önemli bir merkez idi. Etrafı surlarla çevrilmişti. Arap fatihlerin oturduğu çok önemli bir yer idi ve oradan ekseriyeti Arap kökenli olan çok büyük âlimler yetişmişti.

Hatta bu kitabın yazarı Ebû Abdirrahman es-Sülemî de Neysâbur şehrindendir ama Beni Süleym kabilesindendir. Arap asıllıdır. Hacı Bektaş-ı Velî de rivayete göre Nişaburludur ama seyyiddir, Peygamber Efendimiz'in soyundandır. Arap asıllıdır.

Ebû Hafs el-Haddâd hazretleri, Kurtâbâd şehrinden imiş. Buhara, Horasan'ın Maveraünnehir denilen Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasındaki o mübarek, münbit arazinin en önemli şehirlerinden biridir. Samanoğulları'nın payitahtıdır.

Elhamdülillah bizlere de üç beş sene önce Buhara, Semerkant ve Taşkent'i görmek nasip oldu.

Buhara'dan yetişen en meşhur şahıslardan birisi, İmâm-ı Buhârî hazretleridir. Sahîh-i Buhârî'yi yazan zât-ı muhterem. Onun da türbe-i pâkini ziyaret ettik, dualar eyledik. Demek ki Neysâbur'dan Buhara'ya giden kapının biraz ilerisinde Kurdâbâd şehri kasabasından, köyünden imiş.

Sahibe 'Übeydallahi'bn-i Mehdiyyini'l-Ebî Verdiy. "Ubeydullah b. Mehdiyye Ebû Verdî ile arkadaşlığı oldu."

Sahibe; "Sohbet etti. Beraberliği, arkadaşlığı, dostluğu oldu." demek.

Ve 'Aliyyeni-l-Nasrâbâzî. "Nasrabatlı Ali ile sohbeti oldu, ona mülâkî oldu, onunla ahbaplığı oldu." Ve râfeke Ahmede'bne Hadreveyhi'l-Belhiyye. "Belhli Ahmet b. Hadreveyh ile arkadaşlığı oldu, mürâfakatı oldu."

Ve kâne ehade'l-eimmeti ve's-sâde. "İmamlardan, efendilerden birisi idi."

Eimme, "imamlar" demek ama "cami imamı" demek değil. O devirde eimme "önder" demek. Tasavvufun önderlerinden.

Kâne ehade'l-eimmeti. "Ebû Hafs el-Haddâd tasavvufun en önde gelen önderlerinden birisiydi."

Ve's-sâde; sâde ve sâdât, seyyid kelimesinin çoğuludur.

"Tasavvuf yolunun efendilerinin, soylularının bir tanesi idi."

Araplar karşısındaki insanlara hitap ederken Sâde, eyyühe's-sâde, ve seyyidât derler. Eyyühe's-sâdetü ve seyyidât! "Ey beyefendiler ve hanımefendiler!" demek.

Sade, Türkçe'de "katıksız" mânasına geliyor; 'sade yağ' gibi. Ama Arapça'da sâde, seyyid'in çoğulu. Sâdât da o mânaya geliyor.

Önemli bir kimse, olağanüstü meziyetleri olan bir kimse.

Bâyezid-i Bistâmî hazretleri ile de görüşmesi olmuş. Zamanının kutbu, kutbu'l aktâb olduğunu Bâyezid-i Bistâmî hazretleri söylüyor.

İntemâ ileyhi Şâhü'bnü Şücâini'l-Kirmânî. "Şah b. Şücâ el-Kirmânî buna intisap etmiştir."

Buna bağlılığını söyler; intemâ "birisine bağlı olmak" mânasına geliyor.

Şah b. Şücâ el-Kirmânî de meşhur bir zât-ı muhteremdir ve Halvetî silsilesinde ismi geçen Ebû Osman Saîd b. İsmail isimli zât da buna bağlıdır; bunun talebelerinden, müritlerinden, müntesiplerdendir.

Tüvüffiye senete seb'îne mieteyn. "Ebû Hafs el-Haddâd 270 hicri senesinde vefat etti." Ve yükâlü senete seb'în ve sittîn. "267 diyenler de var."

Üç sene farklı. "270'de öldü veya 267'de öldü." diyenler var. Vallâhü a'lem, Allah daha iyi bilir.

Kare'tü bi-hatti Ebî Amri'bni Hamdân. "Ebû Amr b. Hamdân isimli zâtın el yazısı ile yazılmış bir yerde okudum ki." Kâle semi'tü Ebî yekûl "Oraya 'Babam şöyle dedi.' diye yazmış:" Kâle Ebû Hafsın. "'Ebû Hafs el-Haddâd dedi ki' diye yazmış."

Ebû Hafs'ın rahmetullahi aleyh kaddesallâhü sırrahü'l-azîz sözünü naklediyor.

el-Meâsî berîdü'l-küfri kemâ enne'l-hummâ berîdü'l-mevt.

Söylediği güzel sözlerden ilkini okuyoruz.

Kelâmü'l-kibâr, kibârü'l-kelâm derler.

Kibâr, "büyükler" demek. Kebîr'in çoğulu.

Kelâmü'l-kibâr. "Büyük zâtların sözleri, konuşmaları, büyüklerin sözleri." Kibârü'l-kelâm. "Sözlerin büyükleridir."

"Büyüklerin sözleri, sözlerin büyükleridir."

Sözler içinde sıradan söz değildir, büyük sözdür.

Ne buyurmuş?

el-Meâsî. "Günahlar, isyanlar, Allah'a asi olmak, masiyet işlemek." Beridü'l-küfr. "Küfrün, kâfirliğin habercisidir." Kemâ enne'l-hummâ. "Şiddetli ateşin." Berîdü'l-mevt. "Ölümün habercisi olması gibi."

"Şiddetli ateşin, cayır cayır yanan hastanın ateşinin, ölümün habercisi olması gibi, günah işlemek de küfrün habercisidir."

O devirde farklı tabi. Şimdiki gibi düşünmeyeceğiz. Bir insan ateşli bir hastalığa tutulmuş, cayır cayır yanıyor. Bakarsın biraz sonra vefat etmiş.

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn

Tabi bazı amansız humma hastalıkları şimdi bile var. Tutulduğu zaman ölüyor insan.

Mesela tetanos dediğimiz "kazıklı humma." İnsan yakalanmışsa çare yok; gidiyor, ölüyor.

"Hummanın ölümün habercisi olması gibi, işlenen günahlar da küfrün habercisidir."

Bu günahları işleyen şahıs gevşedi, mü'min ama günahları işliyor. Demek ki küfre doğru gidiyor. Arkasından küfür gelebilir, kâfirlik durumuna düşebilir. Günahlar küfrün habercisi, işaretleri, emareleri oluyor.

Onun için aklı başında olan müslümanın, günahlardan şiddetle sakınması lazım.

Güzel bir söz vardır:

"Nafileler, sünnetleri korur. Sünnetler, farzları korur. Farzlar, imanı korur."

İnsan nafileleri işlemeyince sünnetlerde de ihmal başlar; sünnetleri de teklemeye başlar. Sünnetleri işlemeyince farzları da arada sırada yapmaya başlar, ihmal eder. Farzlarda ihmale başladığı zaman bakarsın adamın imanında zedelenme başlamış, namaz kılmıyor. Derken sapıtmış, şaşırmış, gitmiş.

Onun için Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği ibadetleri, taatleri elimizden geldiğince, dikkatle yapmaya çalışmamız lazım geliyor. Ebû Hafs el-Haddâd hazretlerinin bu güzel sözü hatırımızda kalsın.

Kâle ve kâle Muhammeşü'l-cellâbü.

Bu lakapta olan kişi; aşağıda açıklaması var:

İbrahim b. Muhammedi'bni Abdullah Ebû İshâk en-Nîsûburî diyor.

İsmini veriyor; muhaddismiş, zahidmiş. Muhammeş diye tanınmış bir kimse imiş. Cellâb da yine bir meslek adıdır.

Gülsuyuyla güllaç gibi yapılan tatlının adıdır. Cellab, "onu yapan kimse" mânasına geliyor. O da demek ki bir şey yapıp satıp kazancını öyle sağlıyormuş.

Sahibtü Ebâ Hafsın. "Ebû Hafs el-Haddâd ile sohbet ettim; arkadaşlığında, maiyetinde, yanında, meclislerinde bulundum." İsneteyni ve 'işrine sene. "Yirmi iki sene meclislerine devam ettim, yanında bulundum." Mâ reeytühû zekera'l-lâhe teâlâ 'alâ haddi'l-ğafleti ve'l-imbisât. "Onun gevşek, neşeli bir şekilde ve gafletle Allah'ı andığını hiç görmedim."

"Yirmi iki sene yanında bulundum; Allah'ı, laubali, gevşek, umursamaz, neşeli, ümitvar, yayılmış bir tarzda zikrettiğini hiç görmedim."

Ve mâ kâne yezkürühû illâ 'alâ sebîli'l-hudûr. "Allah'ı ancak huzur ile zikrederdi." Ve't-ta'zîmü ve'l-hurme. "Tazim ile hürmet ederek zikrederdi."

Laubali, sıradan bir şey konuşur gibi Allah'ı zikretmezdi. Allah'ı andığı zaman; Allah'ın huzurunda olduğunun idraki ile Allah'ı tazim ederek, hürmet göstererek Allah'ı zikrederdi.

Fe kâne izâ zekera'l-lâhe teğayyeret 'aleyhi hâlühû. "Allah'ı zikrettiği zaman hâli değişirdi."

Tavrı, çehresi, hali mütegayyir olurdu, durumu değişirdi.

Hattâ kâne yerâ zâlike minhü cemi'ü men hadarahû. "Yanında olan herkesin fark edeceği şekilde hâlinde bir değişiklik olurdu."

Allah'ı anarken, O'nu anlatırken sıradan bir anlatım tarzı ile anlatmazdı, hâli şöyle bir değişirdi; herkes fark ederdi.

Kâle ve kâle merraten. "Râvi diyor ki 'Bir keresinde Ebû Hafs el-Haddâd buyurdu ki.'" Ve kad zekera'l-lâhe Teâlâ. "Allah'ı zikrettiği, andığı bir sırada." Ve teğayyere 'aleyhi hâlühâ. "Hâli değişmiş, bir ciddiyet kesp etmiş durumda." Felammâ receâ. "Şöyle bir değişmiş, sonra toparlanmış, kendisine gelmiş olduğu zaman." Kâle mâ eb'ada zikrenâ min-zikri'l muhakkikin. "'Bizim Allah'ı zikrimiz, muhakkiklerin zikrinden ne kadar uzak yahu!' dedi."

Kendisi "Allah" derken halden hâle, renkten renge girdiği halde, o hale girmiş çıkmış; toparlanınca "Nerede bizim Allah'ı zikrimiz, nerede gerçek muhakiklerin Allah'ı zikri? Bizimki onların zikrinden fersah fersah uzak!" buyurmuş.

Fe mâ ezunnü enne muhikken yezküru'llâhe 'an ğayr-i ğafletin sümme yebkâ ba'de zâlike hayyen. "Hakikaten, gerçekten, gafletsiz olarak Allah'ı zikreden bir insanın, o zikrinden sonra bir daha canlı kalacağını sanmıyorum. Allah'ı gerçekten zikrederse canı elinden uçar, gider." İlle'l-enbiyâ. "Hiçbir kimsenin Allah'ı hakkı ile anıp da sağ kalacağını tahmin etmem; peygamberler hariç." İnnehüm üyyidû bi-kuvveti'n-nübüvve. "Çünkü onlar peygamberlik kuvveti ile Allah tarafından takviye edildiklerinden ölmezler; 'Allah' deyince tahammül edebilirler." Ve havâsu'l-evliyâ. "Evliyâullahın büyükleri de öyle; ölmezler." Bi-kuvvetin velâyetihim. "Velîliklerinin kuvvetinden dolayı."

Yoksa insan Allah'ı hakkı ile zikretsin de sağ kalsın; mümkün değil! Can verir gider. Onların hayatlarını okuyoruz. Büyüklerin hayatlarını okuduğumuz zaman öyle insanlar da gelecek. "Allah" demiş, ruhunu teslim etmiş.

Gelmiş birisi bir şey sormuş, Allah'ın adı geçmiş; "Allah" diye bir nâra atmış, ruhunu teslim etmiş; böyleleri çoktur. İşi ne kadar ciddi tutuyorlar; Allah'ı ne kadar samimi, içten zikrediyorlar.

Ebû Hafs-ı Haddâd Allah adını andığı zaman aklı başından giderken, rengi değişirken, yine de diyor ki;

"Nerede evliyâullahın zikri, nerede bizim zikrimiz?"

"Gerçekten zikreden insan canını verir. Biz can vermediğimize göre, demek ki gerçekten zikretmiyoruz." demek istiyor.

Allah'a saygılarına bak ki O'nun adı anıldığı zaman olduğu gibi kalmıyorlar, mutlaka değişiyorlar.

Ve kâne Ebû Hafsin yekûl. "Yine Ebû Hafs el-Haddâd derdi ki." Min ihâneti'd-dünyâ ennî lâ ebhalü bihâ ala ehadin. "Dünyanın hor ve kıymetsiz olmasından dolayı onu hiç kimseden esirgemiyorum. Elimde varsa veriyorum. Dünyanın kıymeti yok. Onun için hiç cimrilik yapmıyorum." Ve lâ ebhalü bihâ ala nefsih. "Kendime de veriyorum. Kendimden de esirgemiyorum." Li-ihtikârihâ. "Dünyanın horluğundan dolayı." Ve'htikâri nefsî 'indî. "Kendi nefsimin de hor olmasından dolayı ona da veriyorum. Nefsimin de kıymeti yok."

Yemek yemesi vesaire ondan…

Düşüncesine bak!

Min ihâneti'd-dünya, "dünyanın değersizliği" demek.

İhâne Türkçe'de yanlış kullanılıyor. İhanet denince "hıyanet" anlaşılıyor. Halbuki hıyanet, hainlik, noktalı ha iledir. İhânet iki gözlü he iledir. İhanet heyyin olmak; "hor, değersiz, ehemmiyetsiz olmak" demek. Hıyanet ise hain olmak, noktalı hı ile; o başka.

Min ihâneti'd-dünya, "dünyanın kıymetsizliği, önemsizliği" demek.

Dünyanın kıymetsizliğinden dolayı onu kimseden esirgemiyormuş. Elinde para pul ne varsa çıkarıp veriyormuş. Başkasına da, kendisine de veriyormuş. Tabi kazancı helal. Bazı kimseler vardır; dünyalığa hiç iltifat etmezler, hiç yemezler, içmezler, almazlar. Bu öyle yapmıyor. Dünyalığın da nefsin de kıymeti yok; o kadar sıkmıyor.

Kâle ve kâle Muhammedi'bnü Bahreni'ş-Şecînî. "Müellif dedi ki; Muhammed b. Bahr eş-Şecînî şöyle söyledi:" Ehu'z-Zekeriyyâ. "Zekeriyyâ'nın kardeşi olan zât." Küntü ehâfü'l-fakra. "Ben fakirlikten korkuyordum." Mea mâ küntü emlikü mine'l-mâl. "Malım mülküm çok olmasına rağmen, yine de fakirlikten korkuyordum. 'Fakirleşirsem, beş parasız kalırsam, çoluk çocuğum ne olur, ne yerim, ne içerim?' diye korkuyordum." Fe kâle lî-yevmen Ebû Hafsın. "Ebû Hafs el-Haddâd bir gün bana dedi ki:" İn kada'l-lâhu aleyke'l-fakra lâ yakdirü ehadün en yuğniyeke. "Bana bak! Allah sana fakir olmayı murat etti mi seni hiçbir kimse zengin edemez." İn kada'l-lâhu aleyke'l-fakra. "Allah sana fakirliği yazmışsa, yazarsa, yazmış olsa." Lâ yakdirü ehadün. "Hiçbir kimse güç getiremez." En yuğniyeke. "Seni zengin yapmaya." Fe-zehebe havfü'l-fakri min kalbi re'sen. "O andan itibaren kalbimden fakirlik korkusu çıktı gitti."

Fakirlik korkusu zararlıdır. Çünkü millet fakirlikten korktuğu için hayır hasenât yapamaz, zekât sadaka veremez; eli titrer. "Ya verirsem ben ne olacağım? Parasız kalırım." diye ödü patlar.

Fakirlik korkusu, kötü bir düşüncedir. Allahu Teâlâ hazretleri, fakirlik korkusunu dünya ehline verir; fakirliği gözünün önünde, başının ucunda, Demokles'in kılıcı gibi böyle sallandırır. –Demokles'in kılıcı ne demek onu da bilmiyoruz ya- herhalde bir anlamı var; neyse.-

Tehlikeli bir şey gibi karşısında sallandırır, fakirlikten korkar. Şeytan onu fakirlikten korkutur.

Nasıl korkutur?

"Verme! Niye veriyorsun? Verirsen fakir olursun. Sonra sen ne yiyip ne içeceksin?" diye boyuna kışkırtır.

İnsana hayır hasenât yaptırmaz. Zengin söz verir; "Tamam gel, şu kadar yardım yapacağım." der.

Coşmuştur, verecek. Ertesi gün gider bakarsın, vazgeçmiş.

Neden?

Şeytan bir günde onun hakkından geldi de ondan. Ağzından girdi, burnundan çıktı, korkuttu. Bakarsın vaat ettiğini vermez. Böyle olur. Fakirlikten insanı korkutan şeytandır. Dünya sevgisine sahip olan insanlar da fakirlikten korkar.

Diyor ki;

"Ben de malım mülküm olduğu halde fakirlikten korkuyordum."

Bir gün Ebû Hafs el-Haddâd ona demiş ki;

"Bana bak! Eğer Allah sana fakirliği yazarsa hiç kimse seni zengin kılamaz!"

Onun bu mübarek sözünden, sözünün tesirinden fakirlik korkusu artık gönlünden gitmiş. Tabi o zaman iyi insan, cömert insan oldu.

Kâle ve kâle Ebû Hafs. "Yine müellif dedi ki; 'Ebu Hafs şöyle buyurdu:'"

el-Fakîru's-sâdıku ellezî yekûnü fî-külli vaktin bi-hukmihî. Fe-izâ verede 'aleyhi vâridün yeşğalehû an-hükmi vaktihî yestevhışü minhü ve yenfîhi.

el-Fakîru's-sâdık, "Hakiki fakir, gerçek fakir."

Buradaki fakirden maksat derviş'tir. Aslında bu tasavvuf erbâbı zühd sahibi olduklarından, mala mülke önem vermediklerinden madden fakir gibi görünüyorlar ama bu söz aynı zamanda derviş mânasına onların sıfatı olmuştur.

Mesela şeyh efendi kitabı yazmıştır, sonunda imzasını atar:

Ene el-fakîr el-hakîr efkâru'l-fukarâ, "Fakirlerin en fakiri" veya hâdimü'l-fukarâ, "Fakirlerin hizmetçisi" "Bu dervişlerin reisi" demek; böyle söylerler. Fakir, "derviş" mânasına.

"En iyi derviş, hakiki derviş." demek.

el-Fakîru's-sâdık. "Hakiki fakir, hakiki derviş."

Ellezî yekûnü fî-külli vaktin bi-hukmihî. "Her vakitte, her zamanda; o zamanın hükmü ne ise o hükme tâbi olandır." Fe-izâ verede aleyhi vâridün yeşğalehü an-hükmi vaktihî. "Ona, o vaktinin hükmü ile meşgul olmaktan alıkoyacak bir şey geldiği zaman." Yestevhışü minhü ve yenfîhi. "Onu sevmez, ondan kaçmaya çalışır ve onu reddeder."

"Hakiki derviş zamanının icap ettirdiği hükme tâbi olan kimsedir."

Tabi bu, izahı çok geniş bir konu. "Derviş, zamanının hükmüne tâbi olacak."

Ne demek?

Hatırıma gelen misalleri söyleyeyim.

Camiye gelmişsin, kapıdan içeri girmişsin. Tamam, artık camiye geldin; bakkal işini, kasap işini bırak.

"Üç kilo un alacaktım, filancaya borcumu ödeyecektim. Camiden çıktıktan sonra şöyle yapayım, böyle yapayım." Şimdi camidesin, caminin hükmüne tâbi ol. İçeri girdin, namaz kılacaksın. "Allahu Ekber" dedin, namaza durdun. Şimdi namazını güzel yapmaya bak. Namazının hükmüne riayet et.

Hizmete koştun. Tamam, şu anda hizmeti icra et. Cayma, gevşeme! İnsanın günlük hayatında veya ömrü boyunca her vaktinin gereği olan dini bakımdan yapması gereken en doğru işi vardır. Derviş, zamanı en iyi değerlendirendir. Vaktinin, zamanının icap ettirdiği işi bilip bulup onu yapar. Onun dışında bir şey gelirse onu defetmeye çalışır.

Derviş, zeki bir insandır. İçinde bulunduğu zamanda fıkıh bakımından, din bakımından ne yapması gerektiğini çok iyi düşünür.

Mesela gençlikte ne yapması gerekir?

İlim öğrenmesi gerekir.

Tamam, buna çalışsın. Sonra bir zaman gelecek, bu gençliği bulamayacak.

Boş zamanı var; hafızlığa çalışsın, ezberini artırsın. Sonra bir zaman gelecek, o boş vakti bulamayacak.

"Zamanının gereği olan şeyi düşünüp ona tâbi olmak."

Allahu a'lem, bunu kastediyor.

Kâle ve kâle Ebû Hafsın. "Yine müellif dedi ki, 'Ebû Hafs el-Haddâd şöyle buyurdu:'"

Mâ e'azze'l-fakre ila'l-lâhi ve ezzele'l-fakre ile'l-eşkâli. Ve mâ ahsene'l-istiğnâe bi'l-lâhi ve akbehe'l-istiğnâe bi'l-liâmi.

Mâ e'azze'l-fakre ila'l-lâh.

Mâ burada fiil-i taaccüb sîgasıdır.

"Allah'a muhtaç olmak ne izzetli, ne kıymetli bir şeydir!"

İnsanın Allah'a muhtaç olması ne hoş, ne izzetli, ne kıymetli bir şeydir!

Aslında fakir, hor bir insandır. Çünkü muhtaç. Normal bir fakiri, dünyalık bakımından bir fakiri düşünelim.

Ne yapıyor?

Kapıyı çalıyor, elini açıyor; "Allah rızası için bir sadaka ver." diyor.

Bu nedir?

Horluktur. Ama mâ e'azze'l-fakre illallah, "Allah'a muhtaç olmak, Allah'a fakir olmak ne kadar izzetli bir şeydir!"

Allah'a muhtaç olmak, kullara muhtaç olmak gibi değil; o izzetli.

"Ne kadar izzetlidir Allah'a muhtaç olmak!"

Ve ezzele'l-fakre ile'l-eşkâl. "Şekillere muhtaç olmak ne kadar horluktur, ne kadar aşağılık bir şeydir!"

Eşkal burada "şekiller" yani "mahlukat" demek. Bu mahlukat dağ, ova, deniz, bağ, bahçe, insan, mevki makam, vesaire. Hepsi gelip geçici, bozulacak şekiller. Yazıyorsun, bozuyorsun; yaz boz tahtası, çizgiler siliniyor. Bunun gibi.

"Bu şekillere, bu fani varlıklara, eşyaya muhtaç olmak ne kadar horluktur! Allah'a muhtaç olmak ne kadar izzetlidir!"

Mâ e'azze'l-fakre ila'l-lâhi ve ezzele'l-fakre ile'l-eşkâil.

Ve mâ ahsene'l-istiğnâe billâhi. "Allah'a dayanıp da kullardan müstağnî olmak ne kadar güzel bir şeydir!"

Allah'a tevekkül ediyor, Allah'a dayanıyor; kimseye eyvallahı yok. Padişahlara bile eyvallah etmiyor. O zaman insan, büyük bir hürriyet kazanıyor. Kimseye tamahı olmayınca, kimseye dalkavukluğu da olmuyor. Kimseden bir şey beklemeyince, kimseden korkusu da olmuyor.

Mâ ahsene'l-istiğnâe bi'l-lâhi. "Allah'a dayanıp Allah'a sarılıp mahlukattan müstağnî olmak ne güzel bir şeydir!"

Ve akbehe'l-istiğnâe bi'l-liâmi. "Alçaklara sarılıp da müstağnî olmak, ne kadar kötü bir şeydir!"

Gidiyor, bir adama dalkavuk oluyor. Gidiyor, bir adama kul köle oluyor. Bir avcıya köpek oluyor; o da zulmediyor, gidiyor başka mahlukları avlıyor.

Onun köpeği olmak ne fena!

Şair;

Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insâfa hizmetten.

diyor.

"Alçaklara dayanarak, insanın ihtiyaçlarını onunla karşılaması ne kadar kötü, ne kadar çirkin, kabîh bir şeydir. Allah'a dayanarak, Allah'a güvenerek mahlukattan müstağnî olmak ne kadar güzel bir şeydir!"

Tabi bu mübarekler bu sözleri söyleyince yapıyorlardı. Bunları padişahlar korkutamamıştır, komutanlar korkutamamıştır. Allah'a dayanmışlardır. Her yerde dobra dobra, çatır çatır hakkı söylemişlerdir. Kafalarını kesseler aldırmamışlar, korkmamışlardır.

O evliyâullahtan birisi, Hâtem-i Esam hazretleri, Medine-i Münevvere'ye gitmiş. Orada insanlara sormuş:

"Resûlullah'ın sarayı nerede? Bana göstersenize!"

Demişler ki;

"Be hey cahil! Resûlullah'ın sarayı mı olur? Resûlullah mütevazı insandı, çok basit hücreleri vardı. Onun sarayı, kasrı mı var?"

"Peki o zaman nedir bu etraftaki saraylar? Demek ki burası Medine-i Resûl olmaktan çıkmış; cabbarların, firavunların şehri olmuş!" demiş, sözü yapıştırmış.

Oralarda yanlış iş yapanları tenkit ediyor. Bir alimin yanına gitmiş, bir soru sormuş; onun bir hatasını söylemiş. Bu insanlar böyledir. Kimseden korkmazlar bilakis herkesin bunlardan ödü patlar.

Ebû Hasan el-Harakânî Efendimiz, koca sakalı, heybetli hâliyle, kaşları çatık rap rap rap yürüyerek Sultan Sencer'in yanına gidermiş. Sultan Sencer tahtından kalkar, karşısına gelir, elini öper, tahta onu oturtur, karşısına kendisi otururmuş. Sultan Sencer'e nasihat edermiş, onu azarlarmış.

Öteki büyük âlimler, kitap yazanlar vs. Sultan'a demişler ki;

"Aramızda ilim bakımından ondan çok daha yüksek rütbeli müderrisler, profesörler var. Bize bu hürmeti göstermiyorsun ama bu zâta bu kadar izzet ve itibar ediyorsun. Âdeta ondan korkuyorsun; çocuk gibi karşısında duruyorsun."

Demiş ki;

"Siz benim her yaptığımı alkışlıyorsunuz, methediyorsunuz; 'Münasiptir, doğrudur aman ne kadar güzel!' diyorsunuz. O bana kusurlarımı gösteriyor. Bu daha iyi." Bunlar böyle insanlar.

Sözlerini güzel söz söylemiş olmak için değil, hayatlarının prensipleri olarak söylüyorlar.

Semi'tü ceddî rahimehu'l-lâhi yekûl. "Müellif diyor ki: 'Dedemin şöyle dediğini işittim:'"

Dedesi kim?

İsmail b. Nüceyd, Sülemî'nin dedesi. O da büyük mutasavvıf; ondan rahimehullah, "Allah rahmet eylesin." diyor.

Kâne Ebû Hafsın izâ ğadıbe tekelleme fî-hüsni'l-huluk. Hattâ yesküne ğadabühû sümme yerciu ilâ hadîsihî.

Demek ki dedesi Ebû Hafs'ı tanıyor. Hepsi aynı şehirden, Nişabur'dan.

"Ebû Hafs el-Haddâd sinirlendiği, kızdığı, gazaplandığı zaman."

Tekelleme fî-hüsni'l-huluk. "Güzel huyun ne kadar güzel olduğunu konuşmaya başlarmış."

Allah güzel huyu sever, güzel huyluları cennete sokacak, güzel huy şöyledir, böyledir.

Hattâ yesküne ğadabühû. "Kızgınlığı geçinceye kadar" Güzel huydan bahsedermiş.

Sümme yerci'u ilâ hadîsihî. "Sonra sözüne dönermiş."

Sinirlendiği zaman kendisini böyle teskin ediyor, güzel huyu anlatıyor. Kendi kendine demiş oluyor ki;

"Aman sinirlenme! Sinirlenmek kötü bir huydur. Allah iyi huyluları sever. İyi huyun sevabı çoktur."

Böyle iyi huyu anlatır, anlatır ondan sonra sözüne başlarmış. Sükunetini öyle geçirirmiş.

Semi'tü Abderrahmani'bne'l-Hüseyin es-Sûfiyye yekûlü belağani enne meşâyihe Bağdâde ictemeu 'inde Ebî Hafsın. "Abdurrahman b. Hüseyin es-Sûfî'den işittim ki Bağdat'ın şeyhleri, tasavvuf şeyhleri, yaşlı alimleri toplandılar." İnde Ebî Hafsın. "Ebû Hafs'ın etrafında, yanında toplandılar." Ve seelûhü ale'l-fütüvveti "Fütüvveti sordular." Fe kâle tekellemû entüm. Fe inne lekümü'l-ibârete ve'l-lisân. "Onlara demiş ki; 'Siz konuşun, siz anlatın, sorduğunuz fütüvvet nedir? Çünkü sizin ibareniz, güzel konuşma kabiliyetiniz, lisanınız var. Asıl belagat, fesahat sahibi insanlar sizsiniz.'" Fe-kâle'l-Cüneydü. "Bunun üzerine Cüneyd -Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri de sûfîlerin büyüklerinden- tarif ediyor:" el-Fütüvvetü. "Fütüvvet denilen şey." İskâtü'r-rü'yeti. "Görmeyi düşürmek." Ve terkü'n-nisbeti. "Bağlanmayı bırakmaktır." Fe-kâle Ebû Hafs. "Bunun üzerine Ebu Hafs dedi ki." Mâ ahsene mâ kulte. "Söylediğin şey ne kadar güzel!" Velâkinne'l-fütüvvete indî. "Fakat benim kanaatime göre, bana göre fütüvvet." Edâü'l-insâf. "İnsafın yerine getirilmesi" Ve terk-i mütalebeti'l-insâf. "Birisinden insaf beklemeyi terk etmektir." Fe-kâle Cüneyd. "Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî dedi ki." Kûmû yâ ashâbenâ. "Ey arkadaşlar, kalkın." Fe-kad zâde Ebû Hafsin alâ Âdeme ve zürriyetehû. "Çünkü Ebu Hafs, Âdem aleyhisselam ve onun zürriyeti üzerine yük yükledi, bir şeyler ilave etti."

Tabi hiçbir şey anlaşılmadı. Güya tercüme ettik ama hiçbir şey anlaşılmadı. Şimdi anlamaya, anlatmaya çalışalım:

Tasavvufta fütüvvet diye bir konu var. Fütüvvet, fetâ kelimesinden geliyor. Fetâ, "yiğit" demek. Fütüvvet de "yiğitlik" demek. Aslında fetâ, "delikanlılık yaşındaki insana" derler. Çocuk değil, adam da değil, çocuklukla adamlık arasındaki delikanlılık yaşındaki insana fetâ derler; genç, yiğit. Türkçe'si "yiğit" demek. Fütüvvet, "yiğitlik" demek.

Tabi o genç insan nasıl olur?

O genç insan enerjik, hareketli olur, koşturur, hizmet ehli olur. Cesur ve atılgan olur. Tasavvufta da fütüvvet önemli. Hz. Ali Efendimiz de bir yiğit delikanlı idi. Peygamber Efendimiz'in ashabından genç bir çocuk idi. Büyüdü, yiğit oldu. Cengâver ve bahadır oldu; Allah'ın aslanı oldu.

Fetâ deyince ilk akla gelen Hz. Ali Efendimiz'dir. Fütüvvet de onun şânıdır; kahramanlığı, cengâverliği, cesareti, atılganlığı, hizmeti vesaire…

Fütüvvet, böyle bir köke sahip olduğundan mutasavvıfların sahip olmak istediği bir vasıf olmuştur.

Mutasavvıf nasıl olacak?

Yiğit olacak; miskin ve tembel olmayacak, hizmetten kaçmayacak. Fütüvvet ehli olacak. Onun için fütüvvet ehli çalışır, çabalar, kazanır, kimseye yük olmaz. Bir takım yükleri kendisi taşır. Kazanır, kazandığını başkalarına verir, onlara yardımcı olur. Kendisini kurtarmak dışında başkalarına da yardımcı olur; beldeyi korur.

Onun için gençlerin arasında fütüvvet teşkilatı, yiğitlik teşkilatı kurulmuştur. Bu çağlardan itibaren Bağdat'ta ve bazı şehirlerde vardı. Onlar âdeta şehrin zabıta memurları gibi asayişini korurlardı. Haksızlığa, hırsızlığa, lüzumsuz kabadayılığa imkân vermezlerdi. Bir organizasyon olarak çalışırlar, çabalarlar, hizmet ortaya koyarlardı.

Fütüvvet teşkilatı; hicrî ikinci, üçüncü asırlarda Bağdat'ta yaşanmış; denenmiş, ananeleşmiş, âdet hâline gelmiş; oradan Anadolu'ya gelmiştir. Anadolu'da da her şehirde fütüvvet teşkilatı kurulmuştu. Aslında şimdiki gençlerin de bu teşkilatı ihya etmesi lazım.

Şimdiki mutasavvıfların da her beldede fütüvvet teşkilatını kurması lazım. Haksızlığı yaptırmayacak, hizmeti icra edecek, muhtaçlara yardım edecek. Kazanacak, ikram edecek; fütüvvet bu. Tasavvufta önemli bir sıfattır.

Büyüklerden bir tanesi tasavvufu anlatırken ne diyor?

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır.

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır.

Tasavvuf dost olmaktır ama kimseye yük olmamaktır. Kimsenin ensesine binmemektir, kesesinden geçinmemektir, eline bakmamaktır. Kimseyi istismar etmemektir.

Böyle sûfîler olsa bir kimse tasavvufa karşı çıkar mı, çıkabilir mi?

Çalışacak, yedirecek, hizmet edecek, faydalı olacak. Tasavvufu erbabı tasavvufu bilse, tasavvufî sıfatlara sahip olsa, tasavvufu sevmeyen insan kalır mı?

Tasavvuf onun için sevilmiştir. Yunus'ta tasavvuf onun için seviliyor. Mevlânâ'da tasavvuf onun için seviliyor.

Arap seyyahı İbn-i Batuta Anadolu beylikleri zamanında Suriye'den Anadolu'ya gelmiş. Hayvanları, yükleri, kafilesi, katarı ile şehir şehir dolaşıyor. Antalya'ya, Burdur'a, Isparta'ya, Denizli'ye gelmiş. Anadolu'yu, Kırım'ı, Kafkasya'yı dolaşmış.

İbni Batuta Seyahatnamesi diye bir eser yazmış. Bizim için kaynak kitap. Anadolu beylikleri ile ilgili birinci sınıf kaynak. Ondan istifade ediyoruz. Anadolu beyliklerini onun yazılarından öğreniyoruz; kıymetli bilgiler veriyor.

İbn-i Batuta anlatıyor:

12-13. asırda beylikler devrinde Anadolu'ya, Denizli'ye gelmiş, Müslüman mahallesi, gayrimüslim mahallesi var. Kendisi atında, arkasında köleleri, hizmetçileri, katarı, yükleri ile Denizli'nin kalesinin kapısından içeri girmiş. Palabıyıklı, kuşaklı, şalvarlı, kılıçlı bir adam üzengisine yapışmış.

Eyvah, şimdi ne yapsın?

İbn Batuta'nın yüreği küt küt atmaya başlamış:

"Gitti bizim mallar, katardaki, hayvanlardaki yükler. Bu palabıyıklı yiğit kim bilir bizi ne yapacak? Asacak mı, kesecek mi, atlarımızı elimizden zorla alacak mı?" diye korkuyor.

Bu korku yetmiyormuş gibi ön taraftan palabıyıklı, sakallı, kılıçlı, silahlı bir yiğit daha çıkmış.

O da atın öbür tarafından tutmuş. Arapça biliyor; Türkçe bilmiyor. Onlar da Türkçe biliyorlar; İbn Batuta'nın dilini bilmiyorlar. Bir şeyler söylüyorlar ama anlaşılmıyor. Birbirleri ile konuşuyorlar; onu da anlamıyor.

"Eyvah! Pazarlık mı yapıyorlar, bölüşecekler mi?" diye düşünüyor, korkuyor.

Sonradan anlaşılmış. Meğer birinci şahıs Denizli'nin fütüvvet erbabından, fütüvvet teşkilatından bir kimseymiş. "Bu tanrı misafiri şehrimize geldi. İlk önce ben gördüm. Bizim tekkeye götüreceğiz, biz konuklayacağız, biz ağırlayacağız." diyormuş. İkinci de o mahallenin fütüvvet teşkilatının mensubu imiş. O da diyormuş ki; "Ayıptır; bizim mahalleden misafir alınıp da sizin mahalleye götürülür mü? İşte bizim mahalleye gelmiş, burada ağırlamamız lazım. Buradan sizin mahalleye misafiri bırakmayız" diyormuş. Bu anlaşılıyor.

Demek ki fütüvvet teşkilatı hem zabıta, hem bekçilik, hem hizmet, hem ikram ve cömertlik hizmetlerini benimsemiş olan bir âdet, bir organizasyon, bir dernek. Gençler arası bir teşkilat, bir kulüp gibi bir şey. Bağdat'ta var, Horasan şehrinde var, Anadolu'ya gelmiş. Bizim ecdadımız, Anadolu'dakiler Horasan'dan biliyor. Horasan fütüvveti de meşhur; çok da makbul. Horasanlıların tasavvufi yiğitliği meşhur.

"Fütüvvet nedir?" diye buna soruyorlar.

Fütüvvet teşkilatı zaten Bağdat'ta var, uygulanıp duruyor ama "Fütüvvet nedir?" diye sorarak; "Sana göre fütüvvetin inceliği nedir? Hangi bakımdan daha önemli görüyorsun? Fütüvvet erbabı nasıl hareket etmeli, ne tavsiye edersin?" demek istiyor.

İmtihan değil. Bilen bir kimsenin bildiği şeyi karşısındakini imtihan için sorması ayıptır. Bunlar imtihan için sormuyorlar. Hem bu durum evliyâullaha karşı küstahlık olur. Bunlar; "Senin bunu anlatımında bir başka inceliğin var mı?" diye soruyorlar.

O da diyor ki;

Tekellemû entüm. "Siz konuşun."

Neden?

Çünkü bu Nişaburlu, yani aslında İranlı. Belki Nişaburlu olduğu için Arapçası biraz zayıf.

Fe-inne lekümü'l-ibârete ve'l-lisân. "Çünkü güzel konuşmayı siz bilirsiniz, dil sizde."

Demek ki kendisi o kadar fasih konuşan biri değil. Belki böyle konuşabilecek bir Arapça'sı yok. Onun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî böyle tarif etmiş:

el-Fütüvvetü iskâtü'r-rü'yeti. "Fütüvvet, görüşü düşürmektir."

Neyin, hangi görüşün düşürülmesi?

İnsanın kendisini, kendi benliğini görmesi, kendisinde bir varlık görmesi.

Rü'yet "görmek" demek ama neyi görmek?

Allahu a'lem; kendisinde bir şey görmesi. Bunu düşürecek. Fütüvvet erbabı mütevazı olacak, kendisinde bir şey görmeyecek. Kendisini adam sanmayacak.

Kızdığımız bir kimseye ne deriz?

"Sen kendini ne sanıyorsun, adam mı sanıyorsun? Hiçbir şeysin!"

Onun "Hiçbir şeysin!" demesine ihtiyacı yok. "Tasavvuf erbabı, zaten fütüvvet erbabıysa, gerçek yiğitse kendisini hiç bilir. Kendisinde bir varlık görmez." diye tarif ediyor.

Bu nereye çıkar?

Bencil, mütekebbir, kendini beğenmiş olmamaya çıkar.

"Fütüvvet erbabı, yiğit kişi kendini beğenmiş olmaz. Kendisinde bir varlık görmez; toprak gibi yumuşak ve mütevazı olur." demek istiyor; bir.

Ve terkü'n-nisbeti. "Bir yere mensupluğu terk etmek."

Nispeti, bir yere bağlılığı terk etmek:

"Ben şöyleyim, böyleyim; soyum şöyle, sopum böyle; şöyle asaletliyim, böyle kıymetliyim." dememek.

Bu da yine tevazua geliyor.

"Fütüvvet nedir?" diye sordukları zaman demiş ki: "Önce siz konuşun, siz konuşmasını bilirsiniz, lisanınız daha müsaittir."

Cüneyd-i Bağdâdi de demiş ki: "Fütüvvet, insanın kendisinde bir kıymet görmemesi ve ben şuna sahibim, buna sahibim, falancaya bağlıyım, filancaya mensubum, filanca sülaledenim gibi övünecek şeyler iddia etmemesi, yani mütevazı olması, mahviyetkâr olması, mütekebbir olmaması." diye tarif etmiş.

Ebû Hafs;

Mâ ahsene mâ kulte. "Ne güzel söyledin, söylediğin şey ne kadar güzel!" demiş, tarifi beğenmiş.

Gerçek yiğit mütekebbir olmaz, elbette mütevazı olur.

Muhterem kardeşlerim!

Başka milletler kendi değerlerine çok güzel sahip çıkıp tanıtıyorlar. Japonlar kendi Ninjalarını, silahşörlerini çizgi filmlerle, kaplumbağalarla, birtakım filmlerle tanıttılar. Budistler Kungfularla rahiplerini tanıttılar.

Millet şimdi uzak doğu sporlarını, adamlarını, tavırlarını, sakinliğini beğeniyor. Sakin ama hele bir yanına yanaş, vur. Bazı filmlerde görüyorsunuz, dokuz kişi adamın karşısına çıkıyor; ona bir tekme, buna bir yumruk, bir dönüyor, bir takla atıyor, bir zıplıyor, bir hopluyor, bakıyorsun her bir ayağı birisine vuruyor, her bir kolu birisine vuruyor, dokuz kişi yerde.

"Vay be! Japonlar neymiş, Çinliler neymiş, Kungfular neymiş?" diyor, beğeniyorsun.

Asıl bizde çizgi film gelişmiş olsa, kendi değerlerimizi ortaya çıkarabilsek ne güzel olur.

Gerçek bir yiğit mutasavvıf nasıl olur?

Bak, kahramanların vasıfları ortaya çıkıyor. Övünmez; mütekebbir, burnu havada dolaşmaz, mütevazı olur.

Velâkinne'l-fütüvvete indî. "Benim nazarımda fütüvvet." Edâü'l-insaf. "İnsafı yerine getirmektir."

İnsaf ne demek?

Adalet demek.

Fütüvvet, insafı yerine getirmektir, adaletle hareket etmektir. Sen adaletle hareket et; herkese, her şeye hakkını ver, insaflı ol, adaletli ol.

Ama ve terk-i mütalebeti'l-insâf, "Başkasından insaf beklememektir."

Kendisi insaflı olacak, adaletli olacak ama başkasından böyle bir muamele, adalet beklemeyecek. Kendisi güzel evsafa sahip ama kimseden bir şey beklemiyor.

"Ben başkasına adaletli davrandım; o da bana adaletli davransın." demiyor, birisinden bir şey istemeye tenezzül etmiyor.

"İnsanoğlu çiğdir, yapmayabilir. Ne yapalım? Bir zaman gelir, olgunlaşır." diyor; karşısından bir şey ummuyor, beklemiyor.

Büyüklerimizin bir sözü var:

İyiliğe iyilikle mukabele, her kişinin kârı.

Kötülüğe iyilikle mukabele er kişinin kârı.

diyorlar, karşılıksız…

Güzel huy nedir?

Karşılıksız olanıdır.

"Beş vereceğim, beş alacağım, bu işi yaparım. Beş vereceğim, on alacağım; daha iyi yaparım."

Vereceğim; almayı düşünmeyeceğim; fütüvvet bu.

Verecek, almayı da düşünmeyecek; işte tam yiğit bu. Tam er kişi, mert kişi bu.

İyiliği yapıyor, veriyor. İnsaflı, cömert ama kendisi beklemiyor. Başkasından insaf dahi ummuyor.

"Verirse verir, vermezse vermez; o kendisinin işi, kendisinin sevabı, günahı." diye düşünüyor, kimseden bir şey beklemiyor.

Karşılıksız.

Tasavvuftaki yiğitliği anlatabildim mi?

Cüneyd-i Bağdâdî;

"Bağdatlı sûfîler kalkın!" diyor.

Neden?

Zâde Ebû Hafsin ala Âdeme ve zürriyetehû. "Ebû Hafs, Âdemoğluna yeni yükler yükledi!"

Eskilerin tasavvufunun nasıl bir tasavvuf olduğunu bu kelimeler bilmem anlatabiliyor mu? Hayatın nasıl içinde olduğunu, davranışlara nasıl girdiğini, insanı nasıl sevk ettiğini, gerçek tasavvufu anlatabiliyorsa, ben de anlatabiliyorsam ne mutlu. Biz de böyle mutasavvıf olursak ne mutlu. Öyle yiğit bir mutasavvıf olacağız ki; cesur olacağız, belediye zabıtası, polis, asker gibi olacağız; haksızlığı yaptırmayacağız, hizmet ehli olacağız, hayra koşacağız, kimseden bir şey beklemeden karşılıksız iyilik yapacağız. Var mısınız böyle yiğit tasavvufa! İşte tasavvuf bu. Tasavvufta fütüvvet bu.

Allahu Teâla hazretleri cümlemizi, güzel ahlâka sahip eylesin. Cenneti ile cemali ile müşerref eylesin…

Sayfa Başı