M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Peygamberimiz Gibi Düşünmek ve Ona Çokça Salavât Getirmek

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri mübarek günlerin, ayların, zamanların bereketinden cümlenizi azamî istifade edenlerden eylesin. Bugün Şaban ayına girmiş bulunuyoruz, Şaban'ın ikisi. Perşembe günü Şaban'ın biriydi, cuma günü Şaban ayının ikisi. Bu Receb, Şaban ve Ramazan'a üç aylar diyoruz. Bu üç aylar hakkında Peygamber Efendimiz'in özel ihtimamı, sevgisi, tavsiyeleri olduğunu bundan önceki konuşmalarımda çok söyledim. Hatırınızda kalmıştır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: Recebü şehrullah. "Receb, Allahu Teâlâ hazretlerinin ayıdır." Şabanı şehrî. "Şaban ayı benim ayımdır." Ramadânü şehrü ümmetî. "Ramazan da ümmetimin ayıdır." Tabii bugün Şaban'ın ikisi olunca Ramazan'a da bir ay kaldığını hemen hatırlıyoruz, heyecanlanıyoruz aziz ve sevgili kardeşlerim.

Receb ayının Allah'ın ayı olması... Bütün aylar, zamanlar, yıllar, dünya, gökler, yerler, varlıklar her şey Allah'ın. Allah'ın yarattığı, Allah'ın mülkü, Allah'ın sahibi olduğu varlıklar hepsi, tüm yaratıklar. Ama Receb ayının Allah'ın ayı olması, orada Allah'a yönelelim, tevbe edelim. Allah tevbeleri kabul eder. Allah'ın kullarının dönüşlerini kabul ettiği aydır diye sizi Receb ayında ibadetlere teşvik etmiştik. Şaban da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ayı. Şaban ayının başındayız. Şaban ayında da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i iyi tanımaya, onun sünnet-i seniyyesini öğrenmeye ve uygulamaya gayret etmeliyiz diye düşünüyorum. Çünkü cennete ancak mü'minler, müslümanlar girecek. Allah'ın varlığını birliğini anlayabilmiş olanlar, sezebilmiş olanlar, inanmış olanlar, küfre ve şirke düşmemiş olanlar, bâtıl yanlış inançlarda kalmamış olanlar, hayatını güzel geçirmiş olanlar girecek. Mü'min olanlar girecek ama insan mü'min ve müslüman olduktan sonra da ne yapacağını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bakarak öğrenecek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisine Kur'ân-ı Kerîm indirilen ümmetin, insanların Kur'an'ı en iyi bileni, bir; çünkü kendisine indirilmiş, en iyi uygulayanı, iki. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur'ân-ı Kerîm iner inmez onun ahkâmına göre derhal uygulamayı kendisi bizzat yapardı.

Onun için Kur'ân-ı Kerîm'e uygun yaşayan, Allah'ın emirlerini tutacak bir müslüman olarak yaşamak isteyen bir kimse ne yapacak?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i kendisine örnek alacak, sünnetini, hayatını, zihniyetini öğrenecek, hayat hakkındaki görüşlerini öğrenecek. Kendisini ona göre ayarlayacak. Çünkü ondan daha iyi Kur'an'ı anlayabilmiş, Allah'a güzel kulluğu yapabilmiş kimse yok. En güzel kulluğu yapan o, Kur'an'ı en iyi anlayan o, en iyi müslümanın nasıl olması gerektiğini düşündüğümüz zaman karşımızdaki en güzel örnek, numune, örnek insan, parmakla gösterilecek insan, ibret alınacak, uyulacak insan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Onun için madem Şaban ayı, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ayıdır. Kısaca Peygamber Efendimiz'in sünnetine ittibâyı öğrenmeliyiz. Çünkü cennetin yolu sünnete uymaktan gider. Bid'attan gitmek isteyen, bid'atlara düşen, bid'atları uygulayan kimseler cennete gidemeyecekler. Onun için bid'atlardan kaçınmak çok önemlidir. Bid'atlardan şiddetle alimlerimiz müslümanları korumaya çalışmışlardır. Sünnet-i seniyyeye sarılmak dinimizin aslı, esasıdır. Bu ayda onu öğrenelim. Sahih, kısa bir kitaptan Peygamber Efendimiz'in hayatını, sîretini, -sîreti: hayatı demek, hayatını anlatan eser demek.- hadîs-i şerîflerini okuyalım. Mesela Riyâzü's-sâlihîn kitabını Şaban ayı içinde hatmedelim, bitirelim, olsun bitsin.

Tamamen şöyle Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi ve sözleriyle ilgili bir kanaatimiz oluşsun. Bakalım bizim dünyaya bakışımız nasılmış; Peygamber Efendimiz'in bakışı nasılmış. Bakalım bizim felsefemiz, aklımız, fikrimiz neymiş, gönlümüz nelere kayıyormuş, neleri doğru görüyormuş; Peygamber Efendimiz neleri doğru görüyormuş. Anlamamıza imkân çıkacak, kendimizi tashih edeceğiz, düzenleyeceğiz. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ittibâ etmeyi esas alalım. Sîret kitaplarını, hadis kitaplarını okuyarak bu Peygamber Efendimiz'in ayı olduğunu kendisinin bildirdiği, Efendimiz'in bizzat hadîs-i şerîfte kendisinin ifade ettiği Şaban ayını Efendimiz'le meşgul olarak geçirelim. Ramazan'a en iyi hazırlık öylece olmuş olur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın bize rivayet buyurduğuna, İbn Asâkir'in naklettiğine göre buyuruyor ki:

Nûru'l-hikmeti el-cû'u, ve re'sü'd-dîni terkü'd-dünyâ, ve'l-kurbetü ilallâhi hubbu'l-mesâkini, ve'd-dünüvvü minhum, ve'l-bu'dü minallâhi ellezî kuviye bihî 'ale'l-ma'âsi'ş-şibe'u, fe-lâ teşbeû butûneküm, fe-tutfie nûra'l-hikmeti min sudûriküm, fe-inne'l-hikmete testa'u fi-l-kalbi misle's-sirâci.

Sadaka Resûlullah.

Bu hadîs-i şerîf Peygamber Efendimiz'in dünyaya nasıl baktığını gösteren bir hadis olduğu için siz Şaban ayı boyunca okuyacaksınız göreceksiniz. Ben başında işi bir anlatayım diye bu hadîs-i şerîfi seçtim size. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Nûru'l-hikmeti el-cû'u. Veya şöyle okuyabiliriz; nûru'l-hikmeti'l-cû'u. "Hikmetin nuru açlıktır." Hikmet çok güzel bir vasıftır. İnsanın hikmet sahibi olması, hakîm insan olması; iyi düşünen, yaptığı her işi muhkem, sapasağlam, hikmetli yapan insan demektir. Bunu böyle yapabilme meziyet ve kabiliyetini kazanmaya hikmet derler.

Bu hikmet nasıl oluşur?

Her şeyin gerçeğini görebilmek, bunu görebilmek için nur lazım.

Hikmetin nuru, hikmete sebep olan nur kaynağı nedir?

el-Cû'. Ayın harfiyle el-cû'. "Açlık" demek. Yani oruç. İnsan oruç tutacak, belki oruç tutmadığı zamanda az yiyerek biraz açlığı fazla devam ettirecek. O zaman insanın gönlünde hikmet dediğimiz vasıf meydana gelecek. Hakîmlik sıfatı yani hakîmliği. Filozofluk diyoruz, mütefekkirlik diyoruz, her şeyi düşünüp taşınıp yerli yerince yapabilme, tutarlı insan, erdemli insan, bilge insan diyoruz. Bilge kelimesi kullanılıyor hakîm kelimesi için.

Bu nasıl oluşacak?

İnsanın düşünmesiyle.

Düşünme nasıl olacak?

Düşünmenin rahat, baskısız olabilmesi için insanın nefsinin tesirinden, şeytanın baskısından kurtulması lazım. O zaman rahat düşünebilir. Yoksa nefsi bir taraftan baskı yaparken, bir taraftan şeytan etrafında dönüp bir tarafa çekmeye çalışırken insan gerçekleri göremez yanılır, yanlış tercihlerde bulunur. Günaha sapar, günahı işler, şeytana uyar, nefsine uyar, kötü işler yapar. Şimdi bunları yapmamak için gerçekleri görebilmek, yaptığı işi muhkem, erdemli ve bilgece, hakîmâne yapabilmesi için açlık lazım.

Aç oldu mu ne oluyor? Neden açlık insanda böyle bir nur meydana getiriyor?

Aç olduğu zaman nefsi zayıflıyor. O zaman nefsinin arzularına karşı arzular azalıyor. Arzularına karşı direnç çoğalıyor. O zaman insan sâlim düşünme, sâlim kararlar verme hâline sahip oluyor. Ama nefsi çok kuvvetli olduğu zaman nefsi onu sürüklüyor, âdetâ azgın bir atın sahibini sürüklediği veya düşmüş olan süvarisini sürüklediği gibi. Özengisine ayağı takılmış, boyna at koşuyor, süvarinin kafası parçalanır. Öyle götürür gider azgın bir at, katır, eşek neyse böyle bir havyan. Onun için açlık nefsin baskısından özellikle uzak olmayı sağlıyor. Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor. Açlığı kendisi de tercih etmiştir ve çok oruç tutmuştur. Receb ayı çok oruç tuttuğu bir aydı, Şaban ayında da tutardı Peygamber Efendimiz. Yalnız, bir tavsiyesi var. Onbeşinci gecesi Berat gecesi olacak. Ondan sonra, Şaban ayının ikinci yarısından, 15'inden sonra biraz oruç tutmamayı tavsiye ediyor.

Neden?

Oruç tutmamasın da insanın vücudu biraz kuvvetlensin, Ramazan'a hazırlık olsun diye. Ramazan'a hazırlıklı girmek için. Ama Peygamber Efendimiz Şaban'da da çok oruç tutardı.

Aç durmayı hikmetin belirmesi için bir çare olarak tavsiye buyuruyor. Halbuki biz böyle yapmayız. Daima kendimizi doyurmaya çalışırız. Ondan sonrada fazla kilolar, kolesterol olur, karaciğerde rahatsızlıklar başlar, damarlarda kireçlenmeler, sertlikler başlar. Bundan dolayı çeşitli hastalıklar zuhur eder. Birçok hastalık tokluktan oluyor. Dengeli bir tarzda insan aç durduğu zaman vücudu çok sağlam oluyor. Vücudu zayıf düşürmeyecek şekilde açlığı devam ettirmeliyiz.

Nûru'l-hikmeti'l-cû'u. Bu hadîs-i şerîfte bir cümlesi bu, anlayalım. Biz başka türlü düşünüyoruz Peygamber Efendimiz başka türlü düşünüyor. O halde kendimizi düzenleyeceğiz. Pazartesi, perşembe oruçları tutalım. İşte bu Şaban ayının başında hiç olmazsa perşembe gününü oruç tutanlar tuttular. Bugün de benim konuşmamı dinliyorsunuz, karar geçti, zamanı geçti. Hiç olmazsa yarın öbür gün oruç tutarsınız. Böylece oruçla bu açlığın faziletinden faydalanırsınız. Bir de başka zamanlarda da çok yemeyerek, az yiyerek yani yemeği biraz azaltarak bu hikmet nurunun sizde belirmesini sağlamaya çalışın. Efendimiz'in tavsiyesi bu, bir.

Cümle devam ediyor, hadîs-i şerîfin içindeki akış devam ediyor. Birinci cümlecik bitti ikinci cümlecik, ve re'sü'd-dîni terkü'd-dünyâ. "Dinin başı, dindarlığın, iyi bir mü'min, müslüman olmanın, sağlam bir müslüman olmanın esası, temeli, kaynağı dünyayı terk etmektir." Buyurun burada da işte bizim bugünkü alışkanlıklarımıza, düşüncemize, felsefemize aykırı bir şeyle karşılaştık. Peygamber Efendimiz dünyayı terk etmeyi dindarlığın temeli, kaynağı, başı, esası sayıyor.

Nedir bu dünyayı terk etmek?

Bunu birçok defalar izah ettim. Dünya, yeryüzü demek değil. Yani yeryüzünü terk edip de fezâlara gitmek veya cemiyeti terk edip mağaralara gitmek demek değil. Bu dünyanın terki demek; gönlünden dünya sevgisini, kafasından dünyayı amaç edinmeyi çıkarmak demek.

Bir insan, mesela kendi kendinizi yoklayın. Amacınız ne?

Benim esas amacım Allah'ın rızasını kazanmak, cennete girmek. Tamam, senin zengin de olsan hayatını ne türlü geçiriyorsan geçir amacın âhiret. Demek ki sen dünyayı isteyen bir insan değilsin. Ama bir insan eğer, ben şöyle zengin olayım, böyle zengin olayım, şöyle mevki makam sahibi olayım.

Peki, dinî görevler, ibadetler, hayır hasenât, Allah için yapılması gereken fedakârlıklar?

Boş ver, âhiret ne mâlum ya olur ya olmaz.

Âhireti düşünecek zamanı yok, bütün gayesi dünya. İşte bu dünyanın ehli, dünya ehli bu. Yani âhireti düşünmeyip dünyanın mevkiini, makamını, lezzetini, zevkini, keyfini düşünüp amacı dünya olan kimse ehli dünya oluyor. Amacı âhiret olan kimse hakiki dindar oluyor. İşte o dünyayı amaç edinmeyi terk etmek, âhiret düşünmek, cenneti kazanmak istemek, Allah'ın rızasını kazanmak istemek terk-i dünya oluyor.

Mesela çok zengin bir insan düşünelim; arabaları, yatları, yalısı var. Çok zengin ama âhireti kazanmak, Allah'ın rızasını kazanmak istiyor. O öyle olduğu için zekâtını, hayrını verir, cami, köprü, mektep yaptırır, yetimlere, dullara bakar. İşte bak, adam dünyayı düşünse bu paraları biriktirmeyi, arttırmayı düşünür. Hayır, dünyayı düşünmüyor, âhireti düşündüğü için dünyalığını âhireti kazanmasına sarf ediyor. İşte bu âhiret ehli. Onun için terk-i dünyadan maksat cemiyetteki vazifelerimizi, toplumdaki üzerimize düşen yükleri yüklenip yapmaktan kaçınmak, dağ başlarına gidip ibadet etmek değil amacı Allah'ın rızası olmak tarafına döndürmek. Âhireti kazanmaya döndürmek demek; isterse çok zengin olsun. Tabii o zaman kazanmakta da helâl kazanmayı, harcamakta da Allah'ın rızasını düşünecek. Evet, dinin aslı işte budur.

Ve'l-kurbetü ilallâhi hubbu'l-mesâkin. "Cenâb-ı Mevlâ'ya yaklaşmak, Allah'a yakın kul, ermiş kul olmak" diyoruz. Allah'a yaklaşmanın, Allah'a kurbiyetin kaynağını, sebebinin ne olduğunu söylüyor. Hubbu'l-mesâkin. "Miskinleri, fakirleri sevmektir." diye bildiriyor Efendimiz.

Şimdi biz burada da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfleriyle biraz ters düştük. Biz miskinleri fakirleri sevmeyiz umumiyetle. Bir insanın giyimi kuşamı derbederse yüzümüzü çeviririz; iyi giyimli, yakışıklı, zengin insanı severiz. Onlardan dost edinmeye çalışırız, onlarla iyi bir mahallede oturmaya çalışırız ama Peygamber Efendimiz miskinleri severdi. Onların arasına giderdi, otururdu, eline geçenleri onların yemesi içmesi, ihtiyaçlarının karşılanması için harcardı.

Ben bugün tıbbî bir takım tedaviler için bizim Şadiye Hatun Kliniği'ne gittim. Orada çok şeyler görüyorum; çok fakirler, çok yoksullar, çok hastalar var. Parası olmadığı için tedavisini yaptıramayanlar, tedavisini yaptırıp parasını ödeyemeyenler var. Mecburen hastaneye düşüp de hastaneye ilaç parası alamayanlar, kan parası alamayanlar var. İşte onları seveceğiz, arayacağız, onların yardımına koşacağız. Miskinleri sevmemiz lazım. Evet, üstü başı kirli olabilir, gösterişi güzel olmayabilir hatta tahsili filan az olduğundan çok kibar, çok iyi yetişmiş hanımefendiler, beyefendiler veya onların tertemiz çocukları gibi sevimli de olmayabilir ama olsun, biz onlara bakmayacağız, onları seveceğiz, onlara yardım elini uzatacağız. İşte Allah'a yakınlık böyle oluyor. Bu da bizim bugünkü yaşam tarzımıza, kafamıza -şahsen öyle sanıyorum,- düşüncülerimize ters düştü. Demek ki biz dinin esas kavramlarını kavrayamamışız.

Mesela hep doymaya çalışırız, açlığı bir fazilet olduğunu anlayamamışız. Hep dünyalık isteriz, dünyayı terk etmenin dinin aslı olduğunu anlayamamışız. Hep zenginleri, güzelleri, yakışıklıları, temiz pakları severiz. Herkes tabii güzeli seviyor, hatta birileri de kalkıyor, kurnaz kurnaz bir de bıyık altından gülerek "güzeli sevmek sevaptır" gibi laflar, lastikli sözler söylüyor. İşte bak, asıl Peygamber Efendimiz ne buyuruyor? Miskinleri, yoksulları, fakirleri sevebiliyor musunuz? Yoksul babası olabiliyor musun? Gecekondu mahallelerine gidip de oradaki bin bir dert içinde kıvranan insanların halini anlayıp onlara yardıma koşabiliyor musun? Gülecek yerde ağlamanın ne kadar tatlı olduğunu anlayabiliyor musun? Ben bugün biraz oralarda gezdim. Sobasız mobasız yerlerde kaldım. Ellerim dondu, ayaklarım dondu. Ya kaloriferli yerde yaşamak kolay da bir de sobasızların halini insanın anlaması lazım. Rutubetli yerlerde iliklerine kadar soğuğun şiddetini hissedip de fakirlerin neler çektiğini anlamak lazım. Fakirleri sevebilmek, bak Allah'a yakınlık fakirleri sevmekle oluyormuş.

Ve'd-dünüvvü minhum. Yani tamam seviyoruz, fakirlere acıyoruz da hocam, ben köşkümde durayım, onlardan uzak olayım. Gecekondu mahallesine gitmek, onlara yakın yerlere gitmek; oralarda sokaklar çamurdur, bilmem pis, pasaklı, isli. Üstüm başım kirlenir, ayakkabım çamura bulanır. Aman bana oraya gitmeyi tavsiye etmeye kalkma! Ama bak, Peygamber Efendimiz ne buyuruyor? Ve'd-dünüvvü minhum. "Onlara yakın olmak." Onlara yakın olmayı tavsiye ediyor. Hem sevecek hem de yakın olacak. Kaçmayacak, uzakta durmayacak. Onlara hizmet ettikçe, onlara iyilik yaptıkça Allah'a yaklaşacak. Bir fakirin yarasını sardıkça, bir hastanın parasını ödedikçe, bir kömürsüze kömür aldıkça, -insanın gönlünü almanın veya sevindirmenin şu veya bu şekilde çeşitleri var.- Onu yaptıkça Allah'a yaklaşacak.

Demek ki, cümleleri tekrar sindire sindire düşünelim. Kendimizin ne kadar asıl çizgiden uzaklaştığımızı anlayıp hizaya gelelim. Hikmetin nuru açlıkmış. Orucu ve yemeği azaltmayı bir kere kendimize karar alalım, esas kâide edinelim. Dinin aslı, başı, esası dünyayı terk etmekmiş. Dünyayı şu gönlümüzden çıkartalım. Bir gün nasıl olsa dünyadan ayrılıp âhirete gideceğiz. Âhireti düşünelim, âhireti kazanmaya çalışalım. Dünyadaki faaliyetlerimizi yapalım, cemiyet içindeki görevlerimizi ama sevap kazanmak amacıyla yapalım. Âhireti kazanmak maksadıyla yapalım.

Ve'l-bu'dü minallâhi ellezî kuviye bihî 'ale'l-ma'âsi'ş-şibe'u. Bu cümle de biraz devrik cümle Arapça'ya göre olmuş. Onun ilk okuyuşumda şey okudum yavaş yavaş okudum. Şimdi izah edeceğim. Allah'tan uzaklaşmak, Ve'l-bu'dü minallâh. "Allah'tan uzaklaşmak." Uzaklaşmanın sebebi; ellezî kuviye bihî 'ale'l-ma'âsî. "Öyle bir şeyle ki onunla insan günah işlemek hususunda güç kazanıyor, güçleniyor." Günah işlemeye hazırlıklarını tamamlamış oluyor, günah işleyecek duruma geliyor. Günah işlemeye kuvvet kazanıyor.

Güç kazandığı şey, Allah'tan uzaklaştırıcı şey nedir?

eş-Şiba'. "Tokluk." Mesela biz gelsin kebaplar, salatalar, tatlılar, börekler, çörekler... Paramız da varsa bir de güzel lokantaya gittiysek aman şu lezzetli olmuş, bu çok tatlı olmuş. Eğer birisi bize ikram ediyorsa diyorlar ki; "Aman hocam bir tane daha almaz mısın? Buyur hocam, rica ederim. Efendim şunu da istemez misin? Tabaklar geliyor, gidiyor. Ama bu insanın karnını doyuruyor, doyuyor tamam. İslâm'da bir kere karnı tıka basa doyurmak doğru değil. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi var. Karnın, midenin bir kısmı boş kalacak, bir kısmı suyla idare edecek, dolacak, bir kısmı yemekle. Yani insanın midesinde üçte biri su, üçte biri yemek, üçte biri de hava olacak. Daha yemeğe iştahası varken yemekten elini çekmesine dair hadîs-i şerîfler var. Ama biz Peygamber Efendimiz'in bize gösterdiği çizgiden burada da farklı düşmüşüz. Tokluğu seviyoruz, doyurmayı seviyoruz. Yani şöyle bir lokantaya gideyim, orada çok iyi lokanta var müslüman bir adam. Çok temiz malzemeyle çok güzel yemekler yapıyor. Aman hocam gel şurada bir yemek yiyelim. Ziyafet çekiyoruz kendimize veya arkadaşlarımıza, iyice doyuyoruz.

Ama bu doyduğu zaman insan neye kuvvet kazanıyor?

Maâsi'yi, isyanları, günahları işlemeye nefis kuvvet kazanıyor.

İnsanın karnı doydu mu, o enerjiyi kazandı mı, bir kere karın dolgunluğu duyguları, dinî duyguları azaltır, kalbe baskı yapar, hikmetin nurunu söndürür. Bu sefer insan nefsinin esiri olmaya başlar, şehveti kabarmaya başlar. Şehvetinin tatmini için çareler aramaya başlar. Şehvet şiddetli duygu demek. Arapça'da yemeğe karşı şehvet, daha başka şeylere karşı şehvet diye kullanılıyor. İşte [bunlar] tok olunca oluyor. Aç olan insanın canı konuşmak bile istemez. Yanına gidersin, nasılsın dersin cevap vermez, kısa keser veya üstelersen "Başımdan çekil yâ, şimdi karnım aç." der. Ama tok oldu mu, meydana çıkıp "yar bana bir eğlence, yar bana bir eğlence" diye Karagöz gibi bağırmaya başlar.

Allah'tan uzaklığın sebebi nedir diyor Peygamber Efendimiz?

Ve'l-bu'dü minallâhi ellezî kuviye bihî 'ale'l-ma'âsî. "İnsanların onun vasıtasıyla günahları işlemeğe kuvvet kazandığı, güçlendiği şey, " eş-şiba'. "Tokluktur."

Tokluk da İslâm'da doğru değil. Peygamber Efendimiz sevmiyor, doyasıya yemeyi sevmiyor. Olsa bile doyasıya yemeyi tavsiye etmiyor. Biz burada da ters düşmüşüz. Yiyoruz. Yeme imkânımızda var, elhamdülillah memleketimiz bereket diyarı, bolluk diyarı. Bolluk bereket her şey var. Fakat ondan sonra ölçüyü kaçırıyoruz. Vücudun ihtiyacı kadar yemek yerine küçüklükten bu yana çocuklara aman evladım biraz daha ye, yanakların biraz daha tombullaşsın. Aman bacaklarına bak! Ne güzel, lokma gibi. Aman şunun elleri yumuk yumuk, parmakları dolma gibi filan derken çocuğu şişmanlatmaya, istemiyorum dediği halde zorlayarak yemek yemeğe alıştırıyoruz. Büyüdüğü, delikanlı olduğu zamanda maşaallah çok pehlivan diyoruz. Bir kuzuyu çeviriyor, yiyor. Aslan gibi, burma bıyıkları filan. Bu dışta biraz sıhhat gibi görünüyor ama orta yaşa geldiği zaman, bu aşırı yemenin zararları başlıyor hastalıklar halinde patlak vermeye. Sıhhî bakımdan doktorların tavsiye etmediği bir durum ama biz bunu şey yapıyoruz. Bir de dinî bakımdan Peygamber Efendimiz'in tavsiye etmediği bir durum. Çünkü nefis kuvvetleniyor bu sefer insan şehavât-ı nefsâniyesinin peşinde koşmaya kalkışıyor. Nefsi kuvvetleniyor, günahları işlemek hususunda hazırlığı artmış, tansiyonu yukarı çıkmış oluyor. Onun için oruç tutmak lazım diye Efendimiz birinci cümlede söylemişti.

"Hikmetin nuru açlıktır." dedikten sonra arkasından da açıkça ifade etmiş, anlamamak mümkün değil artık, anlamayan da anlasın. Fe-lâ teşbeû butûneküm. "Karınlarınızı tıklım tıklım doldurmayınız." Fe-tutfie nûra'l-hikmeti. "Ki hikmetin nurunu kalbinizden söndürmesin." Yani hikmetten mahrum, bön bir insan, ince duyguları düşünmez, hassaslıktan uzak, şehevât-ı nefsaniyesinin peşinde koşan bir insan durumuna gelmesin. Fe-tutfie nûra'l-hikmeti min sudûriküm. "Göğüslerinizdeki o hikmet nurunu söndürmesin." Fe-inne'l-hikmete testa'u fi-l-kalbi misle's-sirâc. "Hikmet nuru kalpte kandil gibi parlar, parlar idi. Ama böyle çok karnını doldurduğun zaman o hikmet nuru kandil gibi parlayan nur, aç olan insanda parlayan nur söner." buyuruyor.

Evet, bu garip hadîs-i şerîf. Biz garibiz aslında, hadîs-i şerîf garip değil, 20. yüzyılın müslümanı bir acayip, bir garip, bir şaşılacak durumda. Yani herhalde biz başka tahsilleri görerek, başka milletlerin yaşam tarzlarını benimsediğimiz için değişmişiz. Zevklerimiz, görüşlerimiz değişmiş. Biz tokluğu seviyoruz Peygamber Efendimiz açlığı tavsiye ediyor. Biz bu asrın müslümanları olarak dünyayı seviyoruz, Peygamber Efendimiz terk-i dünyayı tavsiye ediyor. Biz zenginlerle, alımlı çalımlı insanlarla oturup kalkmayı seviyoruz, Peygamber Efendimiz Allah'a yakınlık fakirleri sevmektir, onlara yakın olmaktır buyuruyor. İnsanı günahlara kuvvetli kılıp da Allah'tan uzaklaştıran şey tokluktur, karnınızı çok doldurmayın, kandil gibi kalbinizde pırıl pırıl parlayan hikmet nurunu çok doldurup söndürme durumuna getirmeyin diye tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

İşte bunların hepsi aslında bir ay bizim kabul ettiğimiz gerçekler. Ramazan'da bunları kabul ediyoruz. Ramazan'ın dışında başka bir insan oluyoruz. Ramazan yaklaşınca ben de Ramazan'da iyi müslüman olun diye bu hadîs-i şerîfi uygun seçmiş oldum. Şimdi bir şey demezsiniz, tamam hocam doğru söylüyor dersiniz. Çünkü işte Şaban, arkasından Ramazan geliyor. Zaten oruç tutacağız filan dersiniz ama Ramazan 11 ayın sultanı. Ramazan İslâmî eğitimi güzelce aldıktan, iyi müslüman olduktan sonra öteki 11 ayda iyi müslüman olarak yaşamak için bir eğitim ayıdır bana göre. Onun için o eğitimi bütün sene uygulamalıyız, öğrendiğimizi tatbik etmeliyiz.

Bu dünya ile ilgili şeyi söylerken kendimi takviye edecek bir rivâyeti de okumak istiyorum. Yani dünya, insan zengin olduğu halde amacı âhiret, Allah'ın rızasını kazanmaksa âhiret ehlidir. Amacı dünyanın hırsı, zevki, keyfi, eğlencesi ise o zaman müslümanım dese bile amacı dünya olduğu için ehl-i dünyadır, onu terk etmek lazım diye söylemiştim. Konu tamamlansın diye bunu açıklayan bir hadis okuyacağım size.

Hâkim Müstedrik'inde ve diğer kaynaklar rivayet etmişler. Rivayete göre Efendimiz buyurmuş ki;

Nimeti'd-dârü'd-dünyâ li-men tezevvede hattâ yurdiye rabbehû ve bi'seti'd-dâru li-men saddethu an-ahiretihî ve kasurat bi-hî an-rıdâ rabbihî ve izâ kâle'l-abdü kabbeha'l-lâhü'd-dünyâ kâleti'd-dünyâ kabbeha'l-lâhu a'sânâ li-rabbihî.

Şimdi bunu açıklayınca benim dediğimi anlayacaksınız. Peygamber Efendimiz bir cümlede "Ne iyi yerdir,yurttur dünya." diyor, öteki cümlede de, "Ne kötü bir yerdir dünya." diyor. Aynı dünya için hem iyi diyor hem kötü diyor. Buradan ders alacağız. Nimeti'd-dârü'd-dünyâ li-men tezevvede. "Orada yaşarken âhirete hazırlananlar için dünya yurdu ne güzel yurttur. Dünya hayatı ne güzel hayattır."

Neden?

Çünkü âhirete hazırlanabiliyor, hazırlığı güzel yapabiliyor. Cenneti kazanacak, âhirette cennete gidecek. Cenneti kazanmak için hazırlanma ve kazanma yeri olarak dünya ne güzeldir. hattâ yurdiye rabbehû. "Böylece Rabbini hoşnut ederek âhiretine hazırlık yapıyor. Ne güzel yerdir dünya böyle olursa, bu tarzda dünya hayatı geçirilirse.

Ve bi'seti'd-dâru. "Ne kötü yerdir, ne fena yerdir şu dünya, ne kötü hayattır bu dünya hayatı." Li-men saddethu an-ahiretihî. "Âhiretten aldatıp, alıp koyuyorsa insanı." ve kasurat bi-hî an-rıdâ rabbihî. "Rabbinin rızasını kazanmakta onu geri koyuyorsa, kusurlu koyuyorsa ne fenâ yerdir dünya."

Demek ki insan dünya hayatında âhiret hazırlanabiliyorsa dünya ne iyi bir yerdir. Rabbinin rızasını kazabiliyorsa ne iyidir. İnsan âhireti düşünemiyor, insana âhireti unutturuyor, hiç aklına getirttirmiyor, keyfiyle, zevkiyle uğraştırıyor da Allah'ın rızasını kazanmaktan kusurlu tutuyor, uzak tutuyorsa o zaman dünya ne fenâdır. Yani dünyada bir kötülük yok asıl dünyada yaşayan insanda kötülük var. Hayatını kullanışına göre dünya onun için iyi veya dünya onun için kötü, adamın durumuna göre.

Onun için bir insan dünyaya lanet ederse, kabbeha'l-lâhü'd-dünyâ. "Allah dünyayı kahretsin, rezil etsin, kötü eylesin, kötü diye böyle beddua ederse dünyaya; kâleti'd-dünyâ. "Dünya da ona der ki, kabbeha'l-lâhu a'sânâ li-rabbihî. Allah Rabbimize daha âsi olan, bu sözü söyleyen, daha âsi olan bu kimseyi rezîl etsin, kötü etsin." diye o da ona karşılık beddua eder. Yani kişi kendisinde arasın kusuru, suçu. Suç dünya da değil. Dünya hayatını geçirmesini bilmeliyiz. Dünya hayatında yaşarken âhireti kazanmaya çalışmalıyız.

Bu hadîs-i şerîfimle size Ramazan hazırlığını ikaz etmiş, söylemiş oldum. Şaban ayında ibadetlere yönelmenizi sağlayacak tavsiyeleri size okumuş oldum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in dünya hakkındaki kanaatlerini, din, dindarlık, hikmet hakkındaki kanaatlerini söylemiş oldum. O halde Şaban ayında bu güzel tavsiyelere uygun olarak kendimize çeki düzen verelim. Kafamızı değiştirelim, fikirlerimizi değiştirelim, dindârâne müslüman, iyi bir müslüman şuura sahip olalım, bu bir. Bir de Peygamber Efendimiz'in sünnetini öğreneceğiz vesaire vazifemiz. Birde bu ayda ben size salât ü selâmı çok eylemenizi tavsiye edeceğim.

Bu konuda iki hadis okuyup sözümü bitirmek istiyorum. Peygamber Efendimiz, Enes radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre, Buhârî'[nin el-Edebü'l-müfred'in]de ve diğer kaynaklarda var, buyuruyor ki:

Men sallâ aleyye vâhideten sallallahu aleyhi aşra salavâtin ve hatta anhu aşre hatîâtin ve rafe'a lehû aşre derecâtin.

Ne kadar güzel müjdeler. Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor: "Bir kimse bana bir defa salâvat getirirse, salât ü selâm ederse, bir defacık bana salât ü selâm ederse bir kişi, Allah ona on salât ü selâm eder, bir. Onun hatta anhu aşre hatîâtin. "On günahını, hatasını affeder," iki. Ve rafe'a lehû aşre derecât. "Onun mânevî rütbesini, derecesini on misli artırır, on derece yükseltir." Bir salâvattan bu kadar faydalar hâsıl oluyor.

Allah'ın kuluna salâtı ne demek? Biz Peygamber Efendimiz'e bir salât ü selâm getirince Allah on salât ü selâm edecek bize. Bu ne demek?

Allah'ın kula salât ü selâmı, ona rahmetmesi demektir. Bizden duadır ama Allah yaptı mı, Allah'ın rahmeti demektir. Demek ki Allah bir salât ü selâm getirene on rahmet ihsân edecek, on günahını affedecek, on derece yükseltecek. Daha çok olursa? Mesela biz ihvanımıza, kardeşlerimize diyoruz ki, günlük vazifelerinizden birisi de 100 defa salâvat getirmek.

Biz mi diyoruz?

Hayır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hadislerinden alarak söylüyoruz.

Onun misalini ve delilini söylemiş olacağım. Câbir radıyallahu anh'den, buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

Men sallâ aleyye fî-yevm miete merra, kadallâhu le-hû miete hacetin seb'îne minhâ li-âhiratihî ve selâsîne minhâ li-dünyâhu.

Peygamber Efendimiz, "Bir kimse günde bana yüz defa salât ü selâm getirirse Allah onun 100 hâcetini kaza eder." diyor.

Hâcetini kaza etmek ne demek?

Yüz ihtiyaç duyduğu işi yapar, bitirir ona verir, 100 işini görür demek. Seb'îne minhâ li-âhiratihî. "Bu 100 işin 70 tanesi âhirete aittir, âhirette görecek faydasını." Ve selâsîne minhâ li-dünyâhu. "Otuz tanesi dünyası içindir."

Buradan anlıyoruz ki, bir insan Peygamber Efendimiz'e günde 100 salâvat getirirse, onun o gün Allah dünyaya ait 30 işini ihsân edecek, bitirecek, görecek, verecek. Otuz lütf-u ilâhiye erecek. Yetmiş tanesi de âhirete kalacak.

Onun için azîz ve sevgili kardeşlerim!

Cuma gününüz mübarek olsun, ikinci gününe girmiş olduğumuz Şaban ayınız mübarek olsun. Şaban ayı Peygamber Efendimiz'in ayı olduğu için sünnet-i seniyesini, hayatını, hadislerini okuyun. Riyâzü's-sâlihîn'i bitirin diye rica ettim, tavsiye ettim. Bir de Efendimiz'e salât ü selâmı çokça getirin. Bakın bir salât ü selâm getirince insan neler kazanıyor. Günde bizim tavsiye ettiğimiz, hatırlattığımız, dervişlik vazifesi olarak yapın diye size söylediğimiz aslında Peygamber Efendimiz işaret buyuyor. Yüz defa salâvat getirdiği zaman da ne kadar büyük mazhariyetlere insan nâil oluyor. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e salât ü selâmı bu ayda çoğaltın.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi Peygamber Efendimiz'in sevgisine, iltifâtına, teveccühüne, rızasına, şefaatine erdirsin. Gül cemâlini rüyalarınızda görmek nasip etsin. Âhirette ona komşu olmak nasip etsin. Sizlere de, bizlere de, sevdiklerinize de...

Cumanız mübarek olsun.

es-Selâmü Aleyküm.

Sayfa Başı