M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Yahyâ b. Muâz er-Râzî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ebû Abdirahman es-Sülemî isimli büyük sûfi, âlim zâtın Tabakâtu's-sûfiyye isimli kıymetli bir tasavvufî kaynak eseri okumaya devam ediyoruz.

Şimdiye kadar Türkçe'ye bazı güzel tasavvufî eserler terceme edildi. Arapça bilmeyen halkımız muttalî oldu. Fakat bu eser tercüme edilmemişti. Onun için biz bunu seçmiştik. Bu eserin dipnotlarla ilmî, çok güzel bir baskısı var. Şaheser, numune bir baskı. Eser bir alim tarafından neşre hazırlanmış. Ezher ulemasından Nurettin b. Şureybe'nin neşre hazırladığı bu baskıdan okuyoruz. 110. Sayfadayız. 14. Biyografi Yahyâ b. Muâz er-Râzî.

Şimdiye kadar on üç tane büyük sûfînin hayatını okumuş, tamamlamış olduk. Bir kısmı Selami Mustafa Efendi tekkesindeki derslerde okunmuştu. Sonra buraya intikal ettik. "Bu cami geniş" diye ve Anadolu yakasında bulunan kardeşlerimiz; "Bu yakada da bir ders koyun." diye ısrar ettiği için dersi buraya almıştık.

Camiyi yapanlardan Allah razı olsun. Yeri güzel, geniş; kadınlar için yerler var, erkekler için yerler var. Burada bu çalışmayı devam ettirmek istiyoruz. Müftü efendiye, ilgililere teşekkür ederiz. Sizlere müteşekkiriz; duacıyız. Allah razı olsun.

Yahyâ b. Muâz er-Râzî.

Râzî "Rey şehrine mensup" demekti. Rey şehrinin ism-i nisbesi böyle bir garip şekilde geliyor. Arapça da ism-i nisbeler -bir kişinin nereli olduğunu gösteren isimler- semâîdir. Gerçekten de semâî; Rey şehrinin nisbesi pek tahmin edilemeyecek şekilde râzî geliyor. Bazısı da bunu bilmediği için biraz da Arapçadan mürekkep yalamışsa Râdî diyorlar. Halbuki bu dad değil keskin ze ile râzî; "Rey şehirli" demek.

Rey şehri bugünkü Tahran'ın yakınında hemen ona bağlı, bitişik bir eski, kadim şehir. Yahyâ b. Muâz oralı imiş. Meşhur bir vaiz; büyük bir ârif. Allah hepsinin şefaatlerine bizleri nail eylesin. 258 senesinde vefat etmiş. Artık bu 258 senesinin miladi kaça tekabül ettiğini siz çıkarabilirsiniz. Aynı zamanda hadis rivayet etmiş. Tasavvufa dair ibretli güzel sözlerini okumaya başlamışız.

Eserin müellifi, kitabın yazarı Sülemî. 110.Sayfa, 7.Paragrafta diyor ki;

Semi'tü Mansure'bne Abdillâh. "Abdullah oğlu Mansur'dan işittim." Yekûlu semi'tü Hasene'bne Alleveyh. "O da bana; 'Alleveyh oğlu el-Hasen'den işittim.' dedi." Yekûlu semi'tü Yahye'bni Muâz. "O da, terceme-i hâli anlatılan Yahyâ b. Muâz'dan işitmiş."

Bizim bu âlim, sûfî, merhum, mübarek şeyh efendi ne demiş?

Cemîu'd-dünyâ min evvelihâ ilâ âhirihâ lâ yüsâvî ğamme sâatin. Fe-keyfe teğummü umreka fîhâ mâ kalîlin yusîbüke minhâ.

Biz Arapçalarını da okuyoruz. Onun için burada Arapça bilen, İlahiyat'ta okuyan kıymetli kardeşlerimiz de gelip takip ediyorlar. Belki kitabı alıp oradan takip edenler de var. Oradan da faydası oluyor. Zaten Arapçası da şaheser. Bunlar gayet güzel, kıymetli atasözleri, vecizeler. O bakımdan bir âlim, genç Arapçasını da ezbere bilirse iyi olur. Arapçası ile okursa mânası daha iyi olur.

Yahyâ b. Muâz er-Râzî buyurmuş ki:

Cemîü'd-dünyâ. "Bütün dünya, tamamı ile." Min evvelihâ ilâ âhirihî. "Başından sonuna kadar."

"Dünyanın başı neresi, sonu neresi?" diye bir soru hatıra gelir. Tabi buradaki dünya "arz, yeryüzü" demek değil; "dünya hayatı" demek. Bunu anlatmıştık; dünya kelimesinden gözünüzün önüne yer küresi gelmesin. Coğrafî bir şey, astronomi de okuduğunuz yer küre gelmesin. Dünyadan kasıt, hayât-ı dünyâdır.

Âyetlerde, hadîs-i şerîflerde geçen ed-dünyâ sözü kısaltılmış bir sözdür. Uzunu el-hayâtü'd-dünyâ. "Şu anda içinde bulunduğumuz hayat; bize yakın olan hayat" demek.

"İşte bu hayât-ı dünyâ; şu içindeki yaşamımız, hayatımız."

Min evvelihâ ilâ âhirihâ. "Başından sonuna kadar; doğduğumuz zamandan, öleceğimiz zamana kadar." Lâ yüsâvî ğamme sâatin. "Bir miktarcık, bir zaman üzülmeye değmez."

"Başından sonuna kadar koca bir ömür; bir miktarcık, bir zaman için bile üzülmeye değmez."

Fe-keyfe teğummü umreke fîhâ. "Oradaki yaşantını niye gamlara boğuyorsun, niye kederlere gark ediyorsun?" Mea kalîlin yusîbüke minhâ. "Azıcık bir şey dünyalık eline geçtiği halde."

"Başından sonuna kadar bütün dünya, tamamı şöyle bir zamancık bir gama değmezken, sen bütün ömrünü azıcık bir dünyalık elde etmek için nasıl gama boğuyorsun? Değmez!"

Sûfîler, hayât-ı dünyâya böyle bakmışlardır; dünyayı hor görmüşlerdir. Dünyayı hor görmek, aynı zamanda dünyanın gamını kederini de, malını mülkünü de umursamamak tarzına dönüşmüştür.

Malını mülkünü, makamını, zenginliğini, şatafatını, şaşaasını, debdebesini umursamamaya zühd derler. Adama dünyaya aldırmıyor, paraya kulak asmıyor, mevkii eli ile itiyor, umurunda değil. Zâhid, zühd sahibi; müstağni, aldırmıyor. Malına mülküne aldırmamaya zühd derler.

Malına mülküne de, gamına kederine de aldırmazlar. Gamı da gelip geçici, ne olacak! Yüklenirler, sabrederler; "Gelip geçicidir." derler, sevap almaya bakarlar.

Bize nasihat ediyor:

"Dünyanın tamamı bir miktar üzüntüye değmezken, senin bütün ömründe azıcık bir şey alacağım, dünyalık alacağım diye gam çekmene değmez." diyor.

Tabi bu durum, bu mübarek zâtın söylediği kadar kolay bir şey değildir. Onlara kolay da bizim için öyle değildir. Cebinden beş kuruş düşse millet bir hafta hasta yatar.

Biz dünyaya çok dalmışız. Dünya hayatına önem veriyoruz ve dünya bizim için bu kadar ehemmiyetsiz görünmüyor.

Dünyaya tırnaklarımızla, azı dişlerimizle sımsıkı yapışmışız.

Bu neyi gösteriyor?

Onların hayat tarzı ile bizim hayat tarzımız arasındaki farkı gösteriyor. Biz bugün müslümanlar olmamıza rağmen, maalesef ehl-i dünyâ olmuşuz. Dünyadan yakamızı sıyıramıyoruz; sevgisini içimizden atamıyoruz. Dünyaya sırtımızı dönemiyoruz; dünyayı hakir göremiyoruz.

Acaba hangisi daha doğru? Şimdi gelelim hangi hükmün daha doğru olduğuna.

Elbette bu mübarek, ârif zâtların düşüncesi ve kanaati doğru; bizimki yanlış. Ama dünyalıksız da hiçbir şey olmuyor. Peygamber Efendimiz zamanında da olmamış. Bunların zamanında da olmamış.

Her şey dünyalıkla oluyor. Hayır yapacaksın, para ile oluyor; cami yapacaksın, mikrofon alacaksın, para ile oluyor, zekâtla oluyor. Camiler, Kur'an kursları, talebelerin yetişmesi, cihat, Bosna'ya yardım, Kafkasya'ya yardım vesaire.

Ne olacak?

Büyüklerimiz demişler ki;

"Dünya senin kalbine, gönlüne girmeyecek. Dünyada geminin denizde yüzdüğü gibi yüzsen bile -yüzebilirsin, çok zengin olabilirsin dünyalık içinde yüzebilirsin- kalbine girmeyecek. Dünyalık kalbine girerse hedefin, gayen olursa o zaman mahvolursun."

Bütün dünyalık etrafında olsa bile dünyayı esas kabul etmeyeceksin, dünya için çalışmayacaksın. Dünyayı umursamayacak, âhireti önemli göreceksin. Âhiret için çalışacaksın. Eğer gönül âlemine dünyalık sevgisi sızarsa denizdeki gemi su almaya başlamıştır, batacak demektir. Su alır, alır, alır; sonunda yerin dibini boylar.

İnsan dünyayı sevmeyecek. Dünyanın gaye olmadığını, meta olduğunu, gelip geçici olduğunu bilecek. Helalinden kazanacak; kazanırken harama sapmayacak. Helali harcarken gözünü kırpmayacak; Allah'ın rızasını kazanmaya bakacak.

"Mirasçılarıma para biriktireceğim." diye malın mülkün üstüne titremeyecek.

Yeri geldiği zaman verecek, sevabı kazanacak. Hayrını yapacak, müesseselerini kuracak, sadaka-i câriyeleri yığacak. Vefat ettiği zaman arkasından kendisine güldür güldür hayırlar gelecek. Ana durum böyle olması lazım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden de çıkan hakiki mâna budur.

Kâle ve semi'tü Yahyâ yekûlu. Birinci kâle Sülemî'nindir. "Yine eserin müellifi Sülemî dedi ki; 'Şu şu zincirle, Yahyâ b. Muâz'ın şöyle dediğini duydum:'"

Sekizinci paragraf:

Selâsü hisâlin min sıfati'l-evliyâ. "Bu üç faziletli vasıf, evliyâullahın vasfıdır, alâmetidir, sıfatıdır."

es-Sıkatü bi'l-lâhi fî külli şey'in. Ve'l-ğınâ bihî an-külli şey'in, ve'r-rucûu ileyhi fî külli şey'in.

Sözü güzel söylüyor. Edebî bakımdan yüksek, sanatkârane, güzel bir söz. Mânası da güzel. Şimdi mânasını düşünelim. Evliyâullahın vasıflarını sayıyor.

Allah'ın sevgili kulları, evliyâsı ne sıfatla olurmuş?

Bir:

es-Sikatü bi'l-lâhi fî külli şey'in "Her şeyde Allah'a sımsıkı sarılırlar, güvenirler."

Mesela Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir Efendimiz mağarada iken, mağaranın ağzına kadar müşrikler geldiği halde Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh telaşlandığı halde Peygamber Efendimiz telaşlanmadı ve dediki; la tahzen, inna'l-lâhe meanâ, "Üzülme, telaş etme! Allah bizimle beraberdir."

Musa aleyhisselam'n kavmi, Firavun'dan kaçarken, Firavun arkasından kovalarken, -denizin kenarına geldiler de deniz önlerinde bir mâni, geçemeyecekler- Firavun da askerleri ile gelecek, bunları kılıçtan geçirecek, öldürecek, diye korkarken; innâ lâ müdrekûn "Eyvah yakalanacağız." dedikleri zaman Musa aleyhisselam ne dedi?

Kâle kellâ inne maiye Rabbî seyehdîn. "Rabbim bizim yanımızda; o bize bir yol gösterecek. Bizi buradan kurtaracak."

Sika; "güvenilirlik, güvenç."

Ortada bir çare görünmüyor, önü deniz, arka düşman, ama kellâ diyor, kesin konuşuyor:

Asla!

İnne maiye Rabbî. "Şüphe yok ki Rabbim benim yanımda." Seyehdîn "Bize bir çıkış yolu gösterecek."

Yol yok; önü deniz, arkası düşman ama "O yol gösterir, bilir." diyor.

Müssebbibü'l-esbâb'dır; ne yapacağını, nasıl kurtaracağını bilir. Mutlaka kurtaracak.

İşte, evliyâullahın sıfatı, bu hâlet-i rûhiyedir. Her işte Allah'a tam güvenirler; bir.

İki;

Ve'l-ğınâ bihî an-külli şey'in. "Allah'a dayanıp tevekkül edip her şeyden müstağnî olurlar."

Kendilerini hiçbir şeye bağımlı ve muhtaç hissetmezler. "Rabbim bana yardım eder, Rabbim bana verir." diye düşünürler.

Bu da tevekkülün son derecesidir. Kimseden bir şey istemiyor, ummuyor; kalbinde ondan bir menfaat beklemiyor. "Allah bana verir, lüzum yok." diyor. Bu duygu içinde olurlar.

Üç;

Ve'r-rucûu ileyhi fî külli şey'in. "Ve başlarına gelen her şeyde Allah'a rücû ederler, Allah'a dönerler."

"Ya Rabbi! Aman Yâ Rabbi!" derler. Karşılaştıkları her hadisede Allah'a rücû ederler.

İnnâ li'l-lah ve innâ ileyhi raciûn derler. Allahu Teâlâ hazretlerine iltica ederler, O'na sığınırlar.

Öyle anlaşılıyor ki: İçlerinde Allah sevgisi o kadar kuvvetli, Allah dostluğu o kadar sağlam ki; Allah'a sağlam güvençleri var, tevekkülleri var ve her şeyde hallerini Allah'a arz ediyorlar. "Ya Rabbi! Şöyle oldu, böyle oldu." diye onunla dertleşiyorlar; ondan medet umuyorlar.

Yakup aleyhisselam ne dedi?

İnnemâ eşkû bessî ve huznî ila'l-lâh. "Ben üzüntümü, sıkıntımı, derdimi Rabbim'e arz ediyorum."

Yakup aleyhisselam'ın yaptığı gibi şikâyet etmeden, dostun dostla dertleşmesi tarzında hallerini Allah'a arz ederler.

Dokuzuncu paragraf:

Kâle ve semi'tü Yahyâ. En son râvi; "Yahyâ b. Muâz'ın şöyle dediğini işittim." dedi.

Tabi o rivayet zinciri ile Sülemî yazmış:

Evliyâühû üserâü niamihî ve esfiyâühû rahâinü keremihî ve ahibbâühû abîdü minenehû, fe-hüm abîdü mahabbetin lâ yu'tekûn, ve'r-rahâinü keremin lâ yüfekkûne ve üserâü niamin lâ yutlakûn.

Evliyâühû. "O'nun evliyası, dostları."

O'nun dediği Allah; Allah'ın dostları.

Üserâu niamihî. "Allah'ın nimetlerinin esirleridir." Ve asfiyâuhû "Sâfî, seçkin kulları." Rahâinü keremihî. "Allah'ın kereminin rehineleridir." Ve ahibbâühû. "Allah'ın âşıkları, onu sevenler." Abîdü minenehû. "O'nun minnetlerinin, verdiği ihsanların, ikramların kullarıdır."

Fehüm abîdü muhabbetin. "Bunlar muhabbet kullarıdır." Lâ yu'tekûn. "Bu kulluktan azat olmayan şekilde devam ederler." Ve rahâinü keremin. "Allah'ın kereminin rehineleridir." Lâ yufekkû. "Bu rehinlik kalkmaz." Ve üserâü niamin. "Nimetin eserleridir." Lâ yutlakûn. "Âzat olunmaz."

"Allah'ın evliyâsı, asfiyâsı, âşıkları Allahu Teâlâ hazretlerinin yolundan asla ayrılmayan, onun sevgisinden dönmeyen kimselerdir. O'nun nimetinin azat kabul etmez esirleridirler. Muhabbetine gönül vermiş; ona kul köle olmuşlardır. Kölelikten âzâdı düşünmezler." mânasına geliyor.

Allah'ın âşıkları, asfiyâsı, evliyâsı Allah'a öyle sıkı bağlanmışlardır ki ondan ayrılmazlar.

Semi'tü Ubeydellahü'bne Muhammedin, yekûlu semi'tü Ahmede'bne Muhammedini's-Seriyye yekûlü semi'tü Ahmede'bne Muhammedi'bni İsâ, yekûlü semi'tü Yahye'bn-i Muâz "Bu rivayet zinciri ile Ahmed b. Muhammed b. İsa, Yahya b. Muâz'ın şöyle dediğini işitmiş:"

Keyfe yekûnü zâhiden, men lâ verae lehû? Teverra' ammâ leyse leke sümme'zhed fî-mâ leke.

Vera; "ileri derecede takvâlı olmak, şüpheliden bile kaçınmak" demek.

Kesin günah olanlara yanaşmamak şöyle dursun; tereddütlü, şüpheli şeylere bile yanaşmıyor, en sağlam yoldan yürüyor.

Keyfe yekûnü zâhiden men lâ verâe lehû. "Kendisinde şüpheliden kaçma duygusu olmayan bir insan nasıl zâhid olabilir?"

Tabi zahidlik sıfatı makbul bir sıfat. Hadîs-i şerîflerde methedilmiş, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tavsiye etmiş:

İzhed fi'd-dünya. "Dünyaya metelik verme, dünyadan müstağnî ol. Tok gözlü ol, aldırma!" buyurmuş.

Zâhidlik güzel.

Diyor ki;

"İnsan nasıl zâhid olur?"

Eğer onun şüpheliden kaçınma duygusu, verâsı yoksa nasıl zâhid olabilir?

Teverra' ammâ leyse leke. "Senin olmayan şeyden bir verâ' göster; müstağni oluşu, ona yanaşmama, ona karşı tok gözlü olma, onu istememe duygusunu bir göster bakalım." Sümme'zhed fî mâ leke. "Senin elinde zaten kendi malın olan şeyden müstağnîlik gösterebilirsin."

Önce başkasına ait olan şeye bir göz tokluğu göster ki kendi sahip olduğun şeylerden uzak durabileceğini sonra rahatlıkla gösterebilirsin.

Bir insan kendisinin olan şeyi istediği gibi kullanır; yer içer. "Nasıl olsa mal benim." der. Mutfağına girer, buzdolabını açar; istediğini yer, içer. Mal kendisinin olduktan sonra tarlasına girer, istediğini yapar. Arabası kendisinin olduğu zaman atlar, istediği yere gider. Bir şey kendisinin oldu mu bundan azami derecede istifade eder.

Başkasının oldu mu yanaşamaz. Kendisinin değil ki! Başkasının tarlasına giremez, başkasının arabasını kullanamaz.

Başkasının evine gittiği zaman onun mutfağına girebilir mi, her şeyi alabilir mi?

Alamaz.

İnsan zaten başkasının malından nispeten çekinir, uzak durur.

"Senin olmayan şeyden sen uzak durmayı bir öğren ki senin olan şeyden de uzak durabilirsin."

Zâhidlik sıfatını kazanabilmek için ilk önce olmayandan bir uzak dur. Millet o kadar açgözlü ki kendisinin olmayana bile göz dikiyor, el uzatıyor. "Hele sen kendinin olmayandan bir elini çek. Kendinin olan şeyden bile vazgeçebilirsin."

Zâhid; kendisinin malı mülkü bile olsa dünyaya aldırmayacak. Dünya, gözünde olmayacak, gönlüne girmeyecek. Bilmem anlatabiliyor muyum? Bu mübareklerin hayatları bizim hayatlarımızdan farklı olduğu, sözleri de çok derin sözler olduğu için anlatmak da biraz zor; anlamak ve sebebini kavramak da zordur ama çok net olarak anlaşılıyor.

İnsan niye dünyaya karşı müstağnî olacak, niye gönlüne dünya sevgisi girmeyecek?

Bütün rüşvetler, hırsızlıklar, yüzsüzlükler, arsızlıklar, bu açgözlülükten oluyor. Haramlara dalış bundan oluyor. Elbette insan zâhid olacak, zühd sahibi olacak, bunlara karşı gözü, gönlü tok olacak, aldırmayacak ki sevaplı yolda yürüyebilsin. Dünyalığa karşı müstağnî bir duruşu olacak ki Allah onu sevsin.

"Dünyaya karşı zâhid olursan Allah seni sever; insanların elindekine karşı zâhid olursan insanlar seni sever." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Başkalarının malında gözün olmadı mı, insanlar sever; "Bu tokgözlü." derler. Dünyaya karşı meylin, muhabbetin olmadı mı o zaman; "Bunun gözü dünya görmüyor, dünyalık peşinde değil, bu kulum âhireti, benim rızamı istiyor." diye Allah sever.

Şu asrımızda, ülkemizde gördüğümüz gibi millet "Dünyalık elde edeceğim." diye haram helal demeden neredeyse deveyi hamudu ile yutuyorlar.

Deve yutulur mu?

Hiç olmazsa hamudunu çıkar da öyle yut.

Rüşvetler, iltimaslar, milyarlar, trilyonlar, repolar, muazzam kazançlar… Memleket batıyor; "Ben kalkınayım da memleket batarsa batsın." diye düşünüyor. Herkes böyle düşünüyor.

Memleket fakirleşiyor. İstikrar tedbirleri, vergiler, ilave vergiler… Ama bakıyorsunuz birçok kimse ne kadar muazzam kalkındı, nasıl milyarları, trilyonları vurdu; ceplerini doldurdu.

Neden? Dünya hırsı.

Âhirette hesap korkusu yok, dünya hırsı var. Her şey para ile sağlanıyor. Bir gecede milyonlar, milyarlar harcanıyor, giyimler kuşamlar şöyle sağlanıyor. Bu açgözlülük dünyanın nizamını altüst ediyor, memleketleri batırıyor; insanı cehenneme düşürüyor.

Onun için Allah, Peygamber Efendimiz'i bize numune olarak göndermiş.

Efendimiz sade bir hayat yaşamış, dünyaya meyletmemiş, dünyayı istememiş, saray yaptırmamış, saltanat sürmemiş. Allah'ın en sevgili kulu olduğu halde en mütevazı tarzda yaşamış.

İnsanlara da bunu tavsiye ediyor. Dinimiz; "Acele etmeyin, açgözlü olmayın, sakin olun, dünyaya meyletmeyin, mühim olan âhirettir." diye öğütlüyor. Bunun ne kadar güzel olduğunu anlayan anlar. İnsanlar bu duyguda olduğu zaman cemiyetlerin ne kadar ileri gittiğini tarih gösteriyor.

Peygamber Efendimiz'in ashabı öyle zahidâne, öyle mütevazı yaşamışlar; Allah her iki dünyada da onlara nimetler vermiş. İzzet, itibar vermiş. Hz. Ömer çobanken imparatorluk reisi olmuş. Abdullah b. Mes'ud sade bir sahabi iken vali olmuş. Selmân-ı Farisî garip bir esir iken vali olmuş. Allah sonunda hepsini de veriyor. Onun için harama sapmamak; dünyaya aç kurtlar gibi saldırmamak lazım. Tokgözlü olmak, müstağni olmak, sağlam durmak lazım.

Çünkü dünya da şeytan gibi insanı aldatan bir varlıktır. Şeytan nasıl bir insanı aldatıyorsa dünya da çok kimseleri aldatıyor. Tarih boyunca aldatmış. Bugünün insanı da aldanıyor. Onun için Yunus Emre diyor ki:

Mal sahibi, mülk sahibi.

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan.

Var biraz da sen oyalan.

Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Bunu anlarsan anlarsın. Mal da yalan, mülk de yalan. Anlamazsan; "Var biraz da sen oyalan. Madem inanmıyorsun, bu yalan dünya ya sen de dal. Sen de yaşa; hızlı yaşa."

Öyle diyorlar; "Falanca şahıs hızlı yaşamış, hızlı ölmüş." Hızlı sözü, müstehcen bir söz. "Her türlü kepazeliği yaptı." demek. Ondan sonra ölmüş. Sonunda pişman olur.

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş renkli bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya, ağlayarak.

Ömrün kademelerinden böyle çıktığın zaman aşağıda dökülmüş yaprakları gördün mü, gurubu seyrederken içine hüzün çökecek; pişman olacaksın. "Ah, vah!" diyeceksin. "Vay be! Gençliği ne kadar yanlış harcamışım. Ömrü nasıl boşa geçirmişim. Hata etmişim." diyeceksin ama iş işten geçmiş olacak.

İhtiyar adam kambur yürüyor.

Neden? Beli büküldü, kaburgaları eğrildi de ondan.

Şair mahsustan soruyor;

"Niye öyle yere eğilerek yürüyorsun? Bir şey düşürdün de onu mu arıyorsun?"

O da cevabında nükte yapıyor.

"Evet" diyor, "Gençliğimi kaybettim de onu arıyorum."

"Gençliğimi kaybettim." diyor. Gençlik bir kayboldu mu bir daha ele girmez. İnsanın bir saati, bir günü elden bir gitti mi, çıktı mı bir daha geri gelmez.

ed-Dünya sâatün fe-cealhâ tâaten. Dünya bir göz yumup açıncaya kadar gelip geçer. Sen burada Allah'a güzel kulluk etmeye bak. Yalan dünyaya aldanma! Bu yalan, süslü püslü kocakarı dünyaya herkes aldanıyor.

Hz. Âdem aleyhisselam'ın zamanından beri yaşlı! Cadaloz! Acuze! Dişleri, tırnakları uzamış! Ama süsleniyor, püsleniyor. Allıkları, pudraları sürüyor; yüzünü maskeliyor; örtülerle örtünüyor. Uzaktan bakan; "Aman ne kadar güzel!" diye dünyanın peşinden gidiyor. Halbuki kaç yılların acuzesi. Kaç tane erkeği kandırmış, kaç insanı baştan çıkarmış! Hiç kimseye de yar olmamış.

Bu dünya kime yar olmuş?

Şahlara, padişahlara, firavunlara, pehlivanlara, hükümdarlara, yar olmuş mu?

Olmamış. İşte insanoğlu bunu anlayamıyor. Müslüman anlıyor; biz biliyoruz. Mutasavvıflar çok daha iyi anlamış. Biz şimdi sözlerini okuyoruz; onlar hayatlarını öyle geçirmiş.

Onlar hayatlarını öyle geçirmeseydi; ellerine çıkınlarını alıp ayaklarına çarıklarını geçirip "Allah'ın dinine hizmet edeceğiz." diye bu diyarlara gelip cihat etmeselerdi sen bu diyarlarda oturabilir miydin? Bu boğaz içinde sefa sürebilir miydin? Bu Çamlıca senin olur muydu? Bu bağlar, bahçeler, dağlar, ovalar senin olur muydu?

Dünyaya değer vermeyen o insanlar; dedeler, gaziler, mübarekler Allah yolunda canlarını feda etmeye buralara geldiler, fethettiler; sana miras bıraktılar. Onlar buraların kaşına, gözüne, manzarasına, havasına, suyuna bakmadılar. Burayı fethedince daha ötelere gittiler, daha öteleri fethedince daha ötelere gittiler; ta Kızıl Elma'ya kadar, okyanuslara kadar...

Gayeleri dünya sefası sürmek değildi. Güzel manzaralı yer aramak değildi. Gayeleri Allah'a kulluk edilmesini sağlamaktı.

Lâ ilâhe illallah bayrağını ta ilerilere kadar götürmekti. Allah'ın kendilerini sorumlu tutmaması için vazifelerini yapmak şuuru ile çalışmışlardı.

Biz ne yapıyoruz?

Beleşten bulduğumuz diyarlarda, köşklerde oturuyoruz; zevk-u sefâ sürüyoruz. Birçok kimse Allah'ın dinine hizmet etmeyi düşünmüyor. Şu ülkenin yüzde yüz müslüman olan gazilerin, şehitlerin çocukları olan ahalisi, bir Fâtiha demeyi çok görüyor. Bilakis şimdi Fâtiha ile mücadele ediyor.

Amerikan senatosunu dua ederek papaz açıyor. Devlet başkanları İncil üzerine yemin ediyor. Misyonerler vazifeye giderken, valililer ellerini öpüyor. Bizde ise yüzde doksan dokuzu müslüman olan diyarda bir Fâtiha kavga gürültü mevzuu oluyor.

Sonra herkes diyor ki; "Ben de müslümanım."

Aramızda çok fark var. Bunlar hakiki müslüman; gerçeği anlamış ve öyle yaşamış insanlar. Biz de hallerini yaşamak değil de sözlerini okursak, anlarsak kendimizi iyi müslüman sanıyoruz. Sübhânallah!

On birinci paragraf:

Kâle ve semi'tü Yahyâ yekûlü. "Aynı râvi 'Yahyâ b. Muâz'ın şöyle dediğini de duydum.' diyor:"

Sükûtu'l-abdi min derecetin iddiâühâ.

Kısa bir cümle. Ne kadar güzel, derin bir mânası var.

Sukût "düşmek" demek. Sakata-sukâtan. Eğer ke harfi ince ise, te ince ise sükût, "susmak" demek. Ke harfi kalınsa, tı

te harfi de kalınsa sukût, "düşmek" demek. Birisi "susmak" demek. Çok başka bir fiil; "susmak, sükût etmek." Ötekisi sukût, "düşmek" demek.

Sükût-u hayal, "hayal kırıklığına uğramak," yani hayallerin düşüyor; "Eyvah olmadı." diyorsun. Tı ile sukût "düşmek" demek.

Sukûtü'l-abdi min derecetin. Derece nekre olarak gelmiştir. "Kulun, çıktığı mânevî bir dereceden aşağıya düşmesi."

Sukûtü'l-abdi min derecetin.

Kulun çıkmış olduğu herhangi bir dereceden aşağıya düşmesi, mevkiini kaybetmesi, mânevî makamından inmesi, Allah'ın nazarında derecesinin tenzîl-i rütbe olması, rütbelerinin sökülmesi, fena bir duruma düşmesi nedendir?

İddiâühâ. Ha zamiri dereceye gidiyor. "O dereceyi kendisinin palavra olarak iddia etmesidir; 'Ben öyleyim, ben böyleyim.' demesidir."

"Kendisinde bir makam, bir paye var." diye, süslenip edalanıp tavır takınmasıdır. "Ben şu dereceye çıktım" diye etrafa sükse yapmaya kalkışmasıdır.

Peki nasıl olmalı?

Çıktığı mânevî makamların her birisinde makamı yükseldikçe kulun tevazuu ve edebi artacak. İddiaya kalkışmayacak. Başkasına kendisini yüksek göstermek, satmak gibi, gösteriş gibi durumları katiyen hatırının köşesine getirmeyecek. Öyle olursa yükselir. Öyle olmazsa uçurumun dibine düşer; parça parça olur.

Mânevî bakımdan yükselmek için insanın mütevazı olması; çıktığı bir makamdan dolayı böbürlenmemesi, etrafa fiyaka satmaması, gördüklerini başkalarına duyurmaya çalışmaması lazımdır.

"Bendeniz, âcizane gece namazını hiç bırakmam da; kalkmıştım, abdest almıştım, seccademe oturmuştum, tesbih çekiyordum da, birden gözümün önünde bir nur parladı da vesaire…"

Bana ne bundan? Bana neden söylüyorsun?

"Âcizane biz de bu işleri biliriz de; bu yolun, tasavvufun incelikleri vardır da…"

Kendisine bir paye veriyor, yüksek göstermeye çalışıyor; aşağıya düşer. Allah öyle fiyakacıları, kendini beğenmişleri; kibir ve ucub sahiplerini sevmediği için aşağıya düşer.

Bu söz; "Kulun çıkmış olduğu herhangi bir dereceden aşağıya düşmesi, o dereceye sahip olması üzerine gururlanması, kibirlenmesi, palavra atmaya, fiyaka satmaya çalışması." demek.

Aman dikkat edin, siz de kendinizi bir şey sanmayın!

"Benim keşfim açıldı, kerametim başladı. Başıma olağanüstü haller geldi. Galiba ayaklarım yerden kesilecek, uçmaya da başlayacağım. Herhalde ikindi namazımı Mekke'de kılarım, akşamı bir başka yerde."

Dur bakalım, ne oluyorsun? Eski günahlarını hatırla, haddini bil, kibirlenme, kendini beğenme, mütevazı ol!

Ve bihi kâle Yahyâ. "Yine ayni rivayet senedi ile Yahyâ b. Muâz şöyle demiş:"

Cûu't-tevvâbîne tecribetün. Ve cûu'z-zâhidîne siyasetün. Ve cuu's-sıddıkîne tekrimetün. Cû' Arapçada "açlık" demek. Câi', "aç" demek. Cian, "aç" demek.

Her ki cian âmedinca tok tamam.

Mesnevî'den bir mısra.

"Kim buraya aç gelirse tamamen doyar gider."

Cûu't-tevvâbîne, "Tevbekârların açlığı."

Ya oruç tutup aç dururlar ya da oruç tutmadıkları halde günlerce yemezler, az yerler.

Mide boşalınca kalp nurlanır. Mide çalışmayınca kalp çalışmaya başlar.

Açlık; yüksek ruhların gıdasıdır. Açlık gıdadır; tokluk perdedir. İnsanın karnı tok oldu mu uykusu gelir, şehveti artar, gafleti çoğalır.

Aç durdukça faziletler belirmeye başlar. Bu, tasavvufta önemli bir noktadır. Tasavvuf erbabı nefsini ıslah etmek, faziletleri iktisap etmek ve kalbini nurlandırmak için açlığa müdâvemet eder. Tıka basa doymamaya dikkat eder.

Midesini tıka basa doyurduğu, doldurduğu zaman nefsinin frenleri patlar, nefsini tutamaz.

"Ben dervişim, ders almıştım ama maalesef kendimi tutamıyorum."

Aç dur bakalım, günahları yapabilir misin? Aç dur, nefs-i emmâreyi biraz aç bırak; bakalım olacak mı? Hiçbir şey olmaz. Hepsi tokluktan oluyor

Tevbekârların açlığı, tecrübetün "deneyimdir;" bu bir.

Tevbekâr; günah işleyip de tevbe eden kulun açlığı, bir tecrübedir. Yavaş yavaş, tecrübe ede ede görüyor ki açlığın faydası var; bir deneyim.

Ve cûu'z-zâhidîne siyasetün. "Zâhidlerin açlığı da bir politikadır."

Zâhid aç kalır. Nefsini politik bir tarzda idare eder. Aç kaldığı için günahlara falan yanaşmaz.

Cûu's-sıddîkîn, "Sıddîkların açlığı" tekrümetin. "Aç kaldıkları zaman faziletleri kazanırlar, fazilet sahibi olurlar; fazilet kazanma vasıtasıdır."

Açlıkla fezâil iktisap ederler.

Aynı fiili aşağı derecedeki insanlar, tövbekârlar yapıyor; nispeten ileri insanlar, zâhidler yapıyor; en yüksek insanlar, sıddîklar yapıyor. Hepsinin sonucu farklı.

En aşağıdakilerin, tevbekârlarınki bir tecrübe oluyor; faydasını görüyor. Ortadakilerinki nefse politika oluyor; nefsi kötülüklerden alıkoyuyor. Ama yüksek insanların orucu, açlığı gıda oluyor; fazilet oluyor. Onlara mânevî kazanç kaynağı oluyor.

Ve bihî kâle Yahyâ. "Aynı kaynaklardan, rivayet zincirinden geldiğine göre Yahyâ b. Muâz mübarek şöyle demiş:"

Talebü'l-âkili li'd-dünyâ ahsenü min terki'l-câhili lehâ. "Akıllı insanın dünyalık istemesi, cahil insanın dünyayı terk etmesinden daha güzeldir."

Âkil; aklı başında, şuurlu bir insanın dünyalık istemesi, talep etmesi, onu elde etmeye çalışması, cahil insanın onu terk etmesinden daha güzeldir.

Ne demek?

Zaten cahilin her işi fenadır; âkilin her işi güzeldir. Âkil, dünyalığı istiyorsa bir sebepten istiyordur; onu kullanacaktır. Akıllı insan daima aklını din yolunda, iman yolunda, Allah'ın rızasını kazanmak yolunda kullandığı için o dünyalığa girdiği zaman yine güzel bir sebeple giriyordur. Bir maksadı vardır; çalışıp çabalayıp kazanıp bir şey yapacaktır. Onun dünyalık istemesi, cahilin istemesi gibi değildir.

Cahil; "Ah elime bir para geçse nasıl felekten bir gece çalarım, eğlenirim." der. Aklı fikri şeytanlıktadır. Âkil öyle değil. Aklı fikri Allah'ın rızasını kazanmakta olduğundan, onun dünyalık istemesi bile cahilin istemesi gibi değildir.

Cahilin dünyayı terk etmesi güzel bir fiildir ama akıllının dünyalığı istemesi bile ondan daha güzeldir. Mühim olan aklı kullanmak.

Muhterem kardeşlerim!

Size çok net olarak söyleyebilirim ki iyi Müslümanlık, bir üstün zekâ işidir. Aptal insanlar iyi müslüman olamıyorlar; günah işliyorlar, kendilerini koruyamıyorlar. İyi Müslümanlık, zekâ işidir. Evliyâ olmak kolay değildir. Evliyâullahın hepsi muazzam zeki insanlardır. İnsan evliyâ ise muazzam zekâsı vardır, müthiş insandır.

İşte Mevlânâ hazretlerini görüyorsunuz.

Tarih boyunca evliyâullahtan hangisinde falso görüyorsunuz?

Her şey ne kadar mükemmel. Şahane insanlar. Sözleri güzel, işleri güzel. İşlerinin sonuçlarını düşünüyorlar; onun bunun lafına aldırmıyorlar. Bazen çirkin gibi görünen şeyi bir yapıyorlar; sonucuna bakıyorsun; "İyi düşünmüş, güzel yapmış. Bak ne kadar iyi oldu. Hay Allah, biz burasını düşünemedik." diyorsun.

İyi müslüman olmak, zekâ işi. Allah'ın rızasını kazanmak, zekâ işi; aptalların harcı değil. Zaten Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde ne diyor?

el-Keyyisü; "zeki insan, akıllı insan" nefsini zabt-u rabt altına alır. Men dâne nefsehû ve amile limâ ba'de'l-mevt. "Âhirete hazırlanır."

Ahmak da arzularını yerine getirmek için nefsinin peşinden koşar. Ondan sonra Allah'tan cennete girmeyi, sevap kazanmayı ümit eder.

Ve'l-ahmaku. "Ahmak!" diyor.

Allah bize akıl versin; akıldan mahrum etmesin. Aklımızı hayra kullanmayı nasip etsin. İnsan akıllı olup da aklını şerre kullanıyorsa bön insanlardan daha aptaldır. Aklı var, elinde alet var, yine de onu hayra kullanamıyor, Allah'ın rızasını kazanamıyor. Bön, zavallı! Bu, sade vatandaştan daha ahmaktır. Çünkü aklını hak yolda kullanamıyor.

Lâ yezâlü'l-abdü makrûnen bi't-tevânî mâ dâme mukîmen alâ va'di'l-emânî.

Lâ yezâlü. "Daima, hiç zâil olmadan, biteviye devam etmek" demek.

Lâ yezâlü'l-abdü. "Kul daima." Makrûnen. "Yakın olur." Bi't-tevânî "Âcizliğe ve gevşekliğe yakın olur."

Kul gevşek ve âciz olur.

Mâ dâme mukîmen alâ vadi'l-emân. "Ümitlerin vaadinde mukim olduğu müddetçe."

İnsanın içinde ümitler, emeller, istekler vardır. Bunlara ümniye diyoruz. Çoğulu emânî. İçinde temennileri, istekleri vardır. İnsan bu temennileri esas alırsa, her şeyini onlara dayarsa daima gevşek bir insan olur.

Müslümanın palavraya, elle tutulmayan gözle görülmeyen şeye, boş ümitlere, hayallere istinat etmemesi; sonuca dikkat etmesi, ümitlerle, hayallerle vakit geçirmemesi, sağlam şeylere dayanması, gevşek olmaması lazım.

Ne zaman gevşek olur?

Hayallere dayandığı zaman.

Ne zaman sağlam olur?

Realiteye itibar ettiği zaman.

Tabi o zaman palavraya aldırmaz.

Amerika'nın Gorozya şehrinde Sırplara bir şey yaptığına inanıyor musunuz?

Avrupalıların, Amerikalıların, Batılıların, Nato'nun Bosna Herseklileri koruduğuna inanıyor musunuz?

Buna kargalar bile güler. Bizlerle, sizlerle, bütün müslüman âlemi ile bir milyar müslümanla dalga geçiyorlar.

"Biz yalancıktan birbirimize yumruk vuruyor gibi yapalım; sen işini görmeye devam et." diyorlar.

İnsan gözünü açar, hayalle oyalanmaz. Netice itibari ile Sırplar Gorozya şehrinin kenarından yakınına, içeriye girdi mi, adam öldürmeye başladı mı?

Demek ki bir şey yapmıyorlar. Netice itibari ile Bosna Hersekliler hürriyetlerini kaybetti. Bir şey yapmadılar.

Bosna Herseklileri Hırvatlara bağladılar mı?

Demek ki koskoca müstakil bir devlet olduğu kabul edilmiş olan Bosna Hersek'i yiyorlar. Millet de; "Amerika bir jet akını yapacakmış, Sırpları durduracakmış." gibi ümitlerle gevşek davranıyor.

Ümide bel bağlayan, hareketinde gevşek olur. Palavraya aldırmayan, sonuç getiren iş yapar, gevşek durmaz.

Biz müslümanların palavraya, ümide, hayale kapılmamamız, realist olmamız, gözümüzü açmamız lazım.

"Hocam! Şimdi tasavvufî sohbeti bıraktık, mademki bu konuyu açtın. Bu Sırplarla nasıl uğraşacağız?"

Sen zaten Sırplarla uğraşmıyorsun. Müslümanlar Sırplarla uğraşmıyor. Düşmanı iyi bilmek lazım.

Ressamın birisi fırçasını almış, tuvalini önüne germiş, filin karşısına geçmiş; resmini yapıyor. Hizmetçisine diyormuş ki; "Şunu dürt!" Hizmetçi gidiyormuş, sivri kazıkla fili bir dürtüyormuş. Fil bağırıp hortumunu kaldırıp feryat edince o kızgın halini resmediyormuş.

Biraz resmettikten, boyadıktan sonra yine; "Şunu bir daha dürtükle!" dediği zaman, bir daha dürtüklüyormuş. Hayvan yine bağırıp hortumunu kaldırınca resmini yapmaya devam ediyormuş. Bir, iki. Fil iyice kızmış; kenarda duran kovadan hortumu ile suyu almış, -ben bunu bir yerde okudum, hayretimi celbetti; sizin de hayretinizi çekecek- çektiği suyu ressama fışkırtmış. Kendisini dürten hizmetçiye değil de emri veren ressama… Çünkü ressam söyleyince hizmetçi fili dürtüyor.

Bosna Hersek'teki kardeşlerimizin canına okuyan Avrupa'dır, Almanya'dır. Yugoslavya'nın yarısını zaten kendisine kattı, Adriyatik sahillerine çıktı. "Almanya'ya karşı bir güç olsun." diye öbür tarafını da destekleyen Amerika'dır ve Rusya'dır.

Rusya, Amerika, Avrupa destekliyor. Hiçbirisinin bizimle dostluğu yoktur. Bize bir sevgi bakışı yoktur. Bizi oyalayıp sağımızdan, solumuzdan parça koparmak arzusundadır:

Doğudan Ermenilere, Kıbrıs'tan Yunanlılara, Güneydoğu Anadolu'dan İsraillilere parça koparmak. Şu bizim İstanbul'umuzu da koparıp şuraya, buraya vermek. Onun için gözümüzü açacağız!

Ümitlerle hayallerle olmaz!

Ne yapacağız, ne yapabiliriz?

Ben diyorum ki:

Tabi biz oraya gidemiyoruz. Eğer onların mallarına karşı ciddi bir boykot yapsak dize gelirler. Zaten ekonomileri sallantıda; mahvolurlar.

Bu ekonomik düzen bozukluğunda İsviçre bankalarında görülmemiş mevduat birikmesi olmuş. Be adam! Bu paraları Türkiye'deki bankalarda tut; Türk ekonomisi kalkınsın. Hayır! Oraya gidiyor. Eğer onların bankalarındaki paralarımızı çeksek adamlar yıkılır. Suudlular Amerika'daki paralarını çekse; "Ver paramı! Ben kendim işleteceğim; başka şeyde kullanacağım." dese Amerika ekonomisi çöker.

Bakın ne kadar haklı bir şeyle ne kadar kolay sonuç alabiliriz. Akıllı olmak lazım. Müslümanlık, akıllılık işi.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı