M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 531.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma ba'd:

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

Kâne izâ hataba ihmarret aynâhu ve alâ savtühû ve'ştebte gadabühû. Ke-ennehû münziru ceyşin ve kulû sabbahaküm messâküm.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ'nın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek âdetlerinden, itiyatlarından, dualarından, davranışlarından bahseden bazı rivayetleri okumaya devam edeceğiz.

Câbir radıyallahu anh'ten Taberânî'nin, Hâkim'in ve İbn Mâce'nin rivayet ettiğine göre; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz vaaz ve hutbe îrâd edeceği zaman, ettiği zaman acaba nasıl konuşurdu?" diye bir tahmin edin, sonra bu rivayeti okuyayım.

İhmarret aynâhu. "Resûlullah Efendimiz'in gözleri kızarırdı." Ve alâ savtühû. "Ve sesi yükselirdi, yüksek sesle konuşurdu." Ve'ştebte gadabühû. "Ve gazabı, sinirliliği şiddetlenirdi. Sert bir tavır alırdı." Ke-ennehû münziru ceyşin. "Sanki bir ordunun münziri, ikazcısı, komutanı gibi. Orduyu harekete geçirmek için ona ihtarda bulunan başındaki kimse gibi." Sanki o kimse sabbahaküm diyormuş gibi. "Ey ordu ne yatıyorsunuz çadırlarınızda, niye böyle gevşemişsiniz? Düşman sabahın erken saatinde hücuma geçecek, kalkın bakalım!" der gibi. Ev messâküm. "Veya akşamüstü; 'Niye böyle gevşek duruyorsunuz, düşman akşam akşam karanlıktan istifade üzerinize çullanıyor, harekete geçti, hücuma geçti." der gibi." "Ordunun başındaki sorumlu kimse, ordusunu ikaz edip toparlıyormuş" gibi tavır alırdı.

Gazaplı insan tavrı alırdı; gözleri kızarırdı, sesi yükselirdi ve o tarzda konuşurdu.

Muhterem kardeşlerim!

Çünkü Allah'ın haramlarının işlenmesine müsamaha etmek doğru değildir, günahların işlenmesine hoş bakmak doğru değildir, insanların gafletine, cahilliğine karşı lâkayt kalmak doğru değildir. Çünkü bunların sonucu çok fecidir.

Geçen gün yılbaşı münasebetiyle bazı hadîs-i şerîfler okuduk. Allahu Teâlâ hazretlerinin hak peygamberi, elçisi Muhammed-i Mustafâ şöyle diyor:

"Haramları helal gördüklerinden, işlediklerinden, aldırış etmediklerinden dolayı ümmetimden bazı kimseler, kabirlerinden domuz ve maymun suretinde kalkacaklar."

Başka bir hadîs-i şerîfte de;

"Şiddetli keyif ve eğlenceyle gecelediklerinden, çalgıcılar edindiklerinden, çeşitli günahlar işlediklerinden dolayı Allah, onların suretlerini, sîretlerini maymunlara, domuzlara değiştirecek." diyor.

Kabirden öyle o suretle kalkmış bir insanın durumu ne kadar fena!

Neden böyle oldu?

Çünkü Allah'ın haram kılmış olduğu bir şeyi umursamadı, işledi, omuz silkti, aldırmadı.

Onun için alimlerin, bilen insanların, İslâm'ın emirlerinden yasaklarından haberdar olan kimselerin; Allah'ın âyetlerini, Resûlullah'ın hadîs-i şerîflerini okuyup dinleyip anlayan kimselerin çok şuurlu, çok gayretli olması lazım. Öyle anlatılıyor, öyle dinleniyor ki sanki bir yerde bir program seyrediliyormuş, sanki bir eğlence toplantısıymış, sanki bir zevk, safa ve hoşça vakit geçirme zamanıymış, sanki bir meddahın hikâye anlattığı kahve toplantısıymış gibi.

Öyle şey olur mu?

Çiğnenen Allah'ın emirleri, isyan edilen dergâh Allahu Teâlâ hazretlerinin dergâh-ı izzeti. Onun için şiddetli olmak lazım. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onca halim-selimliğine rağmen hutbe îrâd ederken böyleymiş.

Biraz sonra rivayetlerde evinde nasıl olduğunu da göreceğiz. Ama halkı ikaz ve irşat makamına, kürsüye, minbere çıktığı zaman sesini yükseltirmiş, gözleri kızarırmış. Sanki bir ordunun ihtarcısı, ikazcısı, sanki onu harekete geçirmek isteyen başkanı gibi yüksek sesle, öyle müthiş tarzda konuşurdu. Muhakkak ki dinleyenlerin tüyleri diken diken olurdu. Ürperirlerdi, gözlerinden yaşlar boşanırdı.

[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh de halim-selim bir kimseydi. Aynen Peygamber Efendimiz gibi. Hani fenâ fi'r-resûl olmak vardır ya, tasavvuf kitaplarında geçer. "Resûlullah'da fânî olmak. " Fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-resûl, fenâ fi'l-lâh olmak. Fenâ fi'r-resûl olacak bir insan. Yani Resûlullah'ın ahlâkını âdetâ aynen alacak, tam olarak onun şahsiyetini kazanacak, onun potasında eriyecek. [Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyhi hatırlıyorum. Şu kürsüye çıktığı zaman, şu minbere çıktığı zaman "göz göze geleceğiz" diye başımızı kaldırmaya cesaretimiz olmazdı. Öyle yüksek sesle bir hutbe îrâd ederdi ki tüylerimiz diken diken olurdu, gözlerimizden yaş boşanırdı. Demek ki haliyle de Peygamber Efendimiz'in sünnetine tam uyuyormuş. Normalde o kadar halim-selim insan. İnince "Allah Allah! Bizi dövecek mi, parçalayacak mı, asacak mı, kesecek mi?" der insan. İndiği zaman hiç bir şey yok. Ama oraya çıktığı zaman kimsenin onun yüzüne bakmaya cesareti olmazdı. Anlıyoruz ki Resûlullah'a uyma gayretiyle böyle yapardı.

Ali Rıza Sağman diye bir zât vardı, ziyaretine gittik. Yaşlı kimsedir, meşhur kimsedir. Tecvid yazmış. Kendisinin daha başka şöhreti, meziyetleri de var. Bizim nereden geldiğimizi, kimden olduğumuzu anlayınca, ilk hatırında yer etmiş olan şey olarak Hocamız'ın hutbelerini söyledi. Mehmed Zahid Hocamız'ı, meclisimizdeki bir başkasına anlatıyor:

"O mübareğin hutbeleri dehşet olurdu, şahane olurdu, muazzam olurdu." diyor.

Neden?

Allah'ın dinini kullara öğretmek için. Bu işte gevşeklik olmaz; onun için.

"Geç söyledik, geç kaldık." diye çok üzülüyorum. İnşaallah bundan sonra geç kalmayalım.

Şu yılbaşında bir tane müslümanın tenezzül edip de bu eğlencelere tevessül etmemesi lazımdı. Hepimizin o gün inadına yatsı namazını kılar kılmaz erkenden yatmamız lazımdı. Radyoyu, televizyonu o gün haber dinlemek için bile açmamamız lazımdı. Geceleyin teheccüd namazına kalkmamız lazımdı.

"Yâ Rabbi! Ben bu zalimlerden değilim. Yâ Rabbi! Ben bu kâfirlerden değilim. Yâ Rabbi! Ben bu günahkârlardan değilim. Ne yaptıklarına rızam var ne kendilerine sevgim var yâ Rabbi! Ben senin kulunum, ben senin rızanı istiyorum, öl dediğin yerde ölmeye hazırım, kal dediğin yerde kalmaya hazırım yâ Rabbi! Senin emirlerin benim için güzel, senin yasakların benim için güzel. Sen bana içkiyi yasaklamışsın, ne güzel bir yasak! Sen bana çalgı dinlemeyi, şarkı dinlemeyi, çalgıcı seyretmeyi, çengi oynatmayı yasaklamışsın, ne güzel yapmışsın, tamam yâ Rabbi! Her emrin güzel. Lütfun da hoş kahrın da hoş. Haramın da yerinde helalin de yerinde." diye, o duyguyla dua etmeliydik.

Söyleyebildiğimiz yerlerde söyledik ama az oldu. Belki herkese duyuramadık, belki mecmualarımızda daha önceden yazıp ikaz etmemiz lazımdı.

Emr-i mÂruf nehy-i münker yapacağız. Her biriniz yapacaksınız. Bir kişi olarak benim burada söylemem yetmez. Bir hoca öbür tarafta söylediği zaman yetmez. Bütün cemaat bütün çevresine söyleyecek.

"Bırakın bu günahları, bırakın bu içkiyi, bırakın bu kumarı, bırakın bu rezaletleri, bırakın bu kâfirlerin pis âdetlerini. Teknolojisini alamıyorsunuz, çalışma düzenini alamıyorsunuz, metodunu alamıyorsunuz; rezaletlerini alıyorsunuz. İyilikleri kendilerine kalıyor, pisliklerini siz alıyorsunuz, yağmalıyorsunuz. Bu ne biçim mantıktır, akıldır?" diye uyarmamız lazım.

Allah hepimize dinimiz için çalışma aşkı, şevki, gayreti, azmi, celaleti, şecaati versin. Hakk'ı hak olarak bilip onu her yerde icra etmeyi ve söylemeyi nasip eylesin.

Halim-selim olan Peygamber Efendimiz hutbe îrâd edeceği zaman böyle yapardı. Buradan hatırıma gelen bir başka noktaya geçiyorum.

Çok kıymetli kardeşlerimiz var; Allah babalarından analarından, büyüklerinden razı olsun, kendilerine de zihin açıklığı versin. Din ilmini öğrenmeye geçmişler, Kur'an kurslarında okuyorlar, ilâhiyat fakültelerinde okuyorlar. Halim-selim olmaya alışmışlar.

Ensesine vur, ağzından lokmasını al. Sesi çıkmaz, gık demez.

Yook, öyle yok, öyle olmayacaksın! Babayiğit olacaksın, yüksek sesli olacaksın. Şu minbere çıktığın zaman caminin kubbesi hop oturup hop kalkacak; öyle konuşacaksın. Bağıracaksın bu cemaate; "Utanmıyor musunuz? Bu günahı nasıl işliyorsunuz?" diyeceksin. Titreyecek o da, korkacak. "Bu hoca burada bana bağırıyor. Yarın Rabbim bana gazap ederse 'niye bunu böyle yaptın' derse halim nice olur?" diyecek, ürperecek, günahlara düşmeyecek. Mız mız mız, sessiz sessiz olmayacağız. O kardeşlerim de seslerini yükseltmenin çaresine baksınlar. Yumurta mı içecekler, koşu mu yapacaklar, sabah akşam yüksek sesle konuşup seslerini terbiye mi edecekler ne yapacaklarsa yapsınlar.

Bak ashâb-ı kiram; "Peygamber Efendimiz'in gözleri kızarırdı, sesi yükselirdi, gazabı şiddetlenirdi." diyor. Halim-selimdi; raûf ve rahîm peygamberdi, hilim sıfatı ile muttasıf idi, sakindi, sessizdi, güleç yüzlüydü ama gel bakalım bir de onu minberde seyret. Camiye girdiği zaman kimse kaşını kaldırıp, başını çevirip de bakamazdı. Bir fırsattan istifade, şöyle bir kıyıdan kenardan baksa ya, bakamazdı. Ona olan hürmetinden, saygısından, kendisini kaplamış olan heybetinden bakamazdı. Bir keresinde uzak diyarlardan gelen bir bedevî Peygamber Efendimiz'in oturduğu yere, meclisine girmiş. Başlamış tıkır tıkır eli ayağı titremeye.

Neden?

Karşısındaki Allah'ın Resûlü, ondan tir tir titriyor. Böyle bir heybet almış. Peygamber Efendimiz'in korkusu bir aylık mesafede düşmanın kalbini küt küt attırırdı. Bir aylık mesafe, bir günlük mesafe değil. Bir ay ötedeki düşmanın ödü patlardı. Âdetâ manyetik tesir orada derhal kendisini gösterirdi. Hani mıknatıs toplu iğneye yaklaştığı zaman uzaktayken onu kıpırdatıyor ya, Peygamber Efendimiz'in de peygamberlik tesiri bir aylık mesafede düşmanın yüreğini yerinden hoplatırdı.

"Acaba Hz. Muhammed bize saldırır mı, acaba Hz. Muhammed bize bir şey yapar mı?" diye müşrik kabilelerin, o hainlerin, o zalimlerin reislerinin de, kendilerinin de ödü patlardı.

Onun için müslümanın İslâm'ın güzel taraflarını iyi öğrenmesi lazım. İslâm'ın evsafını tam bellemesi lazım. Açıyoruz radyoyu, açıyoruz televizyonu; biz de çıktık, biz de konuştuk zaman zaman.

"Müslümanlık güzel iyi hoş, müsamaha, sevgi."

Tamam, âmennâ ve saddaknâ. İslâm sevgi dinidir, müsamaha dinidir, kardeşlik arkadaşlık dinidir ama bu, sayfanın bir tarafı. Bir de öbür tarafını söyle bakalım.

"Cihad dinidir, haramlara karşı celadetli olmak dinidir. Kâfire fırsat vermemek, kâfire uymamak, kâfire müşrike muhalefet etmek dinidir."

Peygamber Efendimiz;

"Onlar 10 Muharrem'de oruç tutuyorlar." diye oruç tutuşlarına bile muhalefet ediyor.

Onlar saçlarını boyamazlarmış; "Siz boyayın." diyor.

Onlar bıyıklarını uzatırlarmış, sakallarını keserlermiş; "Siz bıyıklarınızı kısaltın, sakallarınızı uzatın." diyor.

Basit şeylerde, yani dışa ait görünümlerde bile böyle yaparken onların imansızlıklarının, batıl akîdelerinin gereği olan bir şeyi nasıl yaparsınız?

O hıristiyan o çam ağacını oraya "Hz. İsa inecek." diye dikiyor.

Şaşkın adam, senin dünyadan haberin yok! Çarşıdan alıyorsun çamı, getiriyorsun evine, çocukların karşısına dikiyorsun, üstünü de süslüyorsun. Aptal! O seni aldatıyor. O sana dinî inancının gereğini yaptırıyor. Ondan sonra kıs kıs gülüyor.

Bizim mühendis kardeşlerimizden bir grup, bu trenlerin elektrikli trene dönüştürülmesi münasebetiyle Fransa'ya giden resmî teknik heyetin içindeymiş. Bu elektrifikasyon işlerini yapan, cihazlarını üreten fabrikanın genel müdürü, yağlı müşteri, bunları köşküne çağırmış. Zengin adam, mâlikhânesi var. Fabrikatör. Kimbilir belki aslen yahudi. İçeri girmişler, bir masa kurulmuş. Bizim arkadaş müslüman ama ne yapsın heyetten ayrılamıyor. Masanın etrafına dizilmişler. Ondan sonra fabrikatör, evin hanımı, yetişkin genç kızı "hoş geldiniz" demiş. Masaya oturmuşlar, bir taraftan yemek yiyorlar. Evin kızı bizim arkadaşlardan bir tanesine;

"Evli misiniz?" diye soruyor.

"Evliyim" diyor mühendis.

"Eşiniz çocuğunuz var mı?"

"Var."

"Resimleri var mı yanınızda, görebilir miyim?"

"Tabi" diyor, çıkarıyor, gösteriyor. Gelin damat yan yana, kol kola resim çektirirler ya işte öyle bir poz. Onu cüzdanında saklıyormuş, göstermiş. Fransız fabrikatörün kızı bu resmi görünce;

"Aaa!" diye hayret nidası atmış.

"Niye hayret ediyorsun." diye sormuş.

"Sizin düğünlerinizde gelinler böyle mi giyinir?"

"Evet, böyle giyinir."

"E, bu bizim düğüne giderken, papazın yanına nikâha giderken giydiğimiz kilise kıyafetimiz." demiş.

Bak ben bunu birkaç defa daha başka vaazlarda da söyledim muhterem kardeşlerim. O zamana kadar hiç farkında değildim çünkü biz bir yeni nesiliz. Değiştik biz. Nesiller geldi, geçti, değiştik. Hiç farkında değildim. "Gelin deyince beyaz olur, beyaz duvaklı olur." diye hiç farkına varmamışım, düşünmemişim. O mühendis arkadaş bu hatırayı anlatınca düşündüm.

"Bizde gelin nasıl olurdu?"

Siz de düşünün bakalım.

Muhterem kardeşlerim!

Bizde gelin allı pullu olurdu.

Allı pullu gelin değil miydi?

Masallarda da allı pullu gelindi. Gelin örtünürdü, başına altınlar takılmış fes gibi bir şey takardı. Onun adına ne derler bilmiyorum artık, unuttum. Duvak da değil. Onun üstüne bir al renkli, kırmızı renkli örtü örterdi, yüzü görünmezdi. Her tarafı kapalı. O al örtünün üstü de süslü, pullu olurdu. "Allı pullu gelin." Böyle giderdi. Evinden çıkarken iki tarafına çarşaf gererlerdi, ata binip giderdi, yüzü görünmezdi. Artık anasının babasının evinden çıkıyor, öbür tarafa gidiyor. Anası babası, yakınları, yerlere bir avuç para saçarlardı. Çoluk çocuk herkes "parayı alacağız" derken gelin geçer giderdi. Herkesin dikkati başka tarafa çekilmişken yürür, geçer giderdi.

Bizim yakın zamana kadar allı pullu olan gelinimiz nasıl oldu da beyaz oldu? Nasıl oldu da tüllü duvaklı oldu? Nasıl oldu da berberde saç yaptırıp saçını gösterici oldu? Nasıl oldu da nikâhtan sonra güveyin tülü kaldırıp gelini öpmesi âdet haline geldi?

Muhterem kardeşlerim!

Hıristiyanlar sizi ve bizi kandırdı, koca bir nesli kandırdılar, kendi örf ve âdetlerini bize yutturdular. Millet yuttuğunun farkında bile değil. Yutturdular. Bizim halkımıza kendi düğününü bıraktırdılar; kendilerinin usullerini, kendi danslarını getirdiler. Evet, bizde oyun vardı; zeybek, horon, halay vesaire vardı. Onu değiştirdiler, kendi danslarını getirdiler. Bizim allı pullu gelinliği değiştirdiler, kendi beyaz gelinliklerini getirdiler. Bizim el sıkış tarzımızı götürdüler, kendi el sıkış tarzlarını getirdiler. Bizim oturma kalkmamızı değiştirdiler, kendilerininkini getirdiler. Farkına varmadan bizi kendilerine benzettiler, bittik. Şimdi artık biz yılbaşında bağırıyoruz:

"Ey kalabalıklar, ey akılsızlar! Aklınızı başınıza toplayın. Nereye gidiyorsunuz, ne yapıyorsunuz? Allah'a âsî olmak, günah işlemekte bu kadar aceleniz niye? Cehenneme bir an önce düşmek için bu telaşınız ne böyle? Allah'tan korkmaz mısınız?" diyoruz.

Adam altmış yıl, yüz yıl çalışmış. Burada okullar kurmuş, misyonerler vazifelendirmiş, mecmualar çıkarmış, gazeteler çıkarmış, seni benzetmiş.

Hani biz ne deriz?

"Yolda birisi bana çattı, ben de bir giriştim ona, iyi bir benzettim."

Ne demek?

"Canına okudum, yere serdim." demek.

Bunlar da hiç farkında olmadan bizi benzetmişler. Ceketimiz onların ceketidir; istersen buradan, istersen Münih'ten, istersen Amerika'dan al. Ceket aynıdır, palto aynıdır. İster burada traş ol ister Münih'te ister Amerika'da, traş aynı traştır. Nasıl olsa o sakallar gidecek, buldozerle kazınacak, kesilecek. Bıyıklar traşlanacak nasıl olsa, hiç farkı yok. Ayakkabıyı oradan da alabilirsin, buradan da alabilirsin, fark etmez. Bizim ayakkabımız farklıydı, gömleğimiz farklıydı. Bir Frenk gömleği vardı, o başkaydı, şimdi onu giyiyoruz. Bir bizim kendi pabucumuz vardı; o değişti, başkası geldi.

Muhterem kardeşlerim!

Neyimiz varsa değiştirdiler. Tüm detayıyla teferuatıyla bu milletin kültürünü değiştirdiler. Biz bunu balığın oltayı yuttuğu gibi yuttuk. Şimdi bizi yukarı çekiyorlar da çıkmak istemiyoruz, çırpınıyoruz. Geçmiş ola! Sen oltayı yuttun, kanca karnına gitti bir kere, ne kadar çırpınsan faydası yok. Yukarı çıkarılacaksın, tavaya gireceksin, cızır cızır kızaracaksın, onların lokması olacaksın.

Allah hepimize gayret kuvvet versin, şuur versin.

Dünyada böyle olmak ayrı. Allah'ın yoluna karşı gelen, Allah'ın emrini tutmayan, Allah'a âsî olan, günahlara dalan, Allah'ın gazabını kazanan bir kul dünyada mahvolur. Bu tamam. Ama yetmeyecek, bu ceza bu kadarla kalmayacak. Âhirette de ebedî azaba uğrayacaklar.

Millet ne hale geldi?

Uğraşıyoruz, didiniyoruz, dört tane mecmua çıkarıyoruz. Bizim nasıl bir mecmua çıkarttığımızdan kimsenin haberi yok, desteği de yok. Ne okur, ne alır.

Anlatmıyor değiliz, anlatmaya çalışıyoruz bunları ama ötekiler milyonla basıyor.

Bizim tüccar arkadaşlardan birisi, bu neşriyatı yapan bir gazetenin sahibiyle tanışıyormuş.

"Beyefendi! Gazetenizde şu çıplak resimleri basıyorsunuz, siz kibar bir beyefendisiniz, ayıp olmuyor mu, niye böyle yapıyorsunuz?"

"Aziz dostum! Ben bunu bastığım zaman tirajım yüzde 25 artıyor. Ben bu çıplak kadının resmini bastım mı halk bunu alıyor."

O kaportacılardan, çıraklardan, sanayi mahallesindeki işçilerden bir tanesi o müstehcen gazeteyi aldı mı on tanesi de onun etrafına yığılıp bakıyorlar. Öğle tatilinde bir ellerinde bira şişesi, bir ellerinde sandviç, karşılarında çıplak resimli gazete. Bir birayı içiyor, bir sandviçi ısırıyor, bir gazeteyi seyrediyor. Ondan sonra da vakit kaldığı zaman kâğıdı toplatıyor, orada biraz maç yapıyor. Çalışma saati geldi mi yine çekici eline alıyor, yine otomobilin altına giriyor, tak tuk tak tuk kaportasına devam ediyor.

Millet bu hale geldi. Her şeyi değişti.

Tabi bunların hepsi bizim vebalimizdir, bizim sorumluluğumuzdur.

Güya bu memleketin yüzde doksan dokuzu müslüman.

Hadi oradan!

Yüzde doksan dokuzu müslüman olsa bu memleket böyle mi olur?

Sınır kapısından girer girmez hava değişir. Benim arkadaşım Hicaz'a gidiyor.

"Vallahi hocam, Türkiye'nin sınırlarından çıkınca mânevî hava bir değişiyor, keyfin değişiyor, gelince de tersine oluyor." diyor.

Tabi günah oldu mu havasına da tesir eder. İnsanda bir sıkıntı olur.

Bu günahları bırakacağız. Ciddi insan olacağız. Allah'a has kul olacağız. Allah'a hesap vereceğimizi bilen insan olacağız. Gafil olmayacağız, cahil olmayacağız. Bu günahları işleyenler de şehit çocukları, gazi çocukları, bu memleketin evlatları.

Bu memlekette gayrimüslim yüzde bir. Belki daha az, bilmiyorum. Çok az. Gayrimüslimler daha az ama bizim evlatlarımız kandırılmış durumda. Bizim ecdadın çoluk çocuğu kandırılmış durumda. Onun için hepimize büyük gayret düşüyor. Herkesin kendi başına cevher olması lazım, çevresinde böyle gayret edip çalışması lazım. Bunu böylece bilesiniz.

Kâne izâ hataba fi'l-harbi hataba alâ kavsin ve izâ hataba fil-cumuati hataba alâ asan. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, harpte hutbe îrâd edeceği zaman yay üzerine dayanırdı." O zaman ok ve yay var, silah o. Yayın üzerine dayanırdı. "Cuma günü hutbe okuyacağı zaman da âsâsına dayanır, hutbeyi öyle îrâd ederdi."

Kâne izâ hataba ya'temidü alâ anzetin ev asan. Bir başka rivayette de; "Hutbe okuduğu zaman bir mızrak üzerine veya bir âsâ üzerine dayanarak hutbe îrâd ederdi." diye bildiriliyor.

Muhterem kardeşlerim!

Âsâ edinmek de sevaplı bir şey. İnsanın gezerken âsâ ile dolaşması da iyi bir şey. Demek ki Peygamber Efendimiz ya bir kısa mızrak gibi bir şey ya da bir âsâ, baston -ama kıvrık değil- gibi bir şeye dayanarak hutbe îrâd ederdi.

Kâne izâ hatabe'l-mer'ete kâle'zkürû lehâ cefneten. "Peygamber Efendimiz bir kadının nikâhına talip olduğu zaman; 'Yemek kazanını ona hatırlatıverin.' derdi." Böyle bir kazan vardı, büyük yemek tenceresi. Zevcelerinin evlerinde bir gün onda, bir gün onda dolaşırdı. "Bolluk bereket, refah var." mânasına.

Kâne iza hatabe fe-rüdde lem yeud fe-hatabe'mreeten fe-ebed sümme âdet kâle kad ilhefnâ lihâfen ğayreke. "Peygamber Efendimiz evliliği münasebetiyle bir kimseye müracaat etti de olumsuz cevap aldı mı bir daha ısrar etmezdi."

Nitekim bir keresinde bir kadının nikâhına talip oldu. O da bir bahane söyleyerek kabul etmedi. Sonradan "Kabul ediyorum." diye haber gönderdi ama o zaman da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Biz senden başka bir örtüye büründük. Başka bir kimseyle nikâhımız tamam oldu, artık ihtiyaç kalmadı." dedi. Bir defa teklif ediyor, ondan sonra ısrar etmiyor.

Bu bizim nikâhlanacak kardeşlerimize de öğüt olabilir. Gidiyorlar, istiyorlar, bir daha istiyorlar, bir daha istiyorlar, o reddediyor. Kabul ettiyse etti, etmediyse başka hayırlı bir kimse arayabilir. Tabi ararken kadın da olsa erkek de olsa dindar kimse arayacak. Vasıf dindarlık olacak. Dindar olan kimseyi canına minnet bilecek.

Şimdi o ilk okuduğumuz bölüme geliyoruz. Hani "Hutbeye çıktığı zaman gözleri kızarırdı, sesi yükselirdi, gazabı artardı." Onun karşılığında size hatırlatmak istediğim öbür rivayeti okumaya sıra geldi.

Kâne iza halâ bi-nisâihî elyene'n-nâsi ve ekreme'n-nâsi dahhâken bessâmen.

İbn Asâkir Hz. Âişe validemizden rivayet eylemiş.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hanımlarından biriyle baş başa kaldığı, evine geldiği zaman kâne elyene'n-nâsi. 'İnsanların en yumuşağı olurdu. En yumuşağı, en halim-selimi, en tatlısı olurdu.' Ve ekreme'n-nâsi. 'Ve insanların en asili, en cömerdi, en asaletlisi, en yumuşağı, en tatlı dillisi olurdu.' Dahhâken. 'Güleç yüzlü.' Bessâmen. 'Mütebessim, tebessümlü." Ama dahhakan, yani dahik değil de mübalağalı ism-i fâil sigasıyla söylenmiş, 'çok güleç yüzlü' demek. Çok gülerdi ve çok mütebessim dururdu."

Evinize gittiğinizde bu hadîs-i şerîfi unutmayın.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nasılmış?

İnsanların en yumuşağı imiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evinde insanların en cömerdiymiş. Çok gülermiş. Çok gülmekten maksat kahkahayla gülmek değil.

"Resûlullah Efendimiz kahkaha ile gülmezdi ama çok güleç yüzlüydü, çok tebessüm ederdi. Kaşları çatık durmazdı."

Çünkü senin hakikaten bir derdin olsa, düşünceli bile dursan, ev halkına bir hüzün çöker.

"Ne var, bir şey mi oldu? Bir sıkıntın mı var? Ödemelerde bir zorluk mu var? Canını bir şey mi sıktı? Karnın mı ağrıyor? Başın mı ağrıyor? Derdin nedir?" diye sorarlar, herkese bir üzüntü çöker, evin neşesi söner.

Onun için eve gittiğimiz zaman nasıl olacakmışız?

En yumuşak, en asil, en cömert, mütebbessim, tatlı dilli, güleç yüzlü olacakmışız.

Neden?

Peygamber Efendimiz öyleymiş de ondan.

Bir yerde vaaz ederken bana kâğıt gönderdiler de sordular:

"İslâm'da kadını dövmek var mı?"

"Eğer bir kadının serkeşliğinden, yuvayı bozacak durumlar meydana getirmesinden, yüz çevirmesinden korkarsanız, 'iş fenaya varacak' diye o zaman vurabilirsiniz." diye âyet-i kerîme bildiriyor.

Allah'ın kitabı böyle bildiriyor.

Tamam.

Ama kadın serkeş olursa, huysuz olursa, söz dinlemez olursa, yola getirmek için.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisi hiç vurmadı. Asıl ölçü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'dir. Hiçbir şekilde hiçbir hanımına el kaldırmadı. Yanına hizmeti için gelmiş olan Enes radıyallahu anh şöyle diyor:

"Sekiz sene yanında bulundum; bir iş için bana 'Niçin böyle yaptın?' demedi. Yapmadığım bir iş için 'Niçin yapmadın?' demedi."

Bir ağa yanında birisini çalıştırdı mı;

"A Evladım! Hani sen bizim hizmetimizdesin, böyle iş yapılır mı, niye böyle yaptın?" der, bastonu indirir, kırbacı indirir, bağırır çağırır; "Allah kahretsin!" der; "Gözüme görünme, şimdi seni parçalarım" der; "Asarım, keserim." der. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında sekiz sene çalışıyor da; "Niye bunu böyle yaptın yavrum?" bile demiyor. Bu kadar. Numune alacaksan onu al. Peygamber Efendimiz böyleydi.

Zeyd [b. Hârise] radıyallahu anh kabilesinden alınmıştı, kaçırılmıştı. Anası babası araya sora izini buldular. Bunu almışlar kaçırmışlar. Nihayet;

"Mekke'de, Muhammed denilen kişinin yanındaymış." diye haber aldılar. Geldiler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den çocuklarını istediler. Dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Bu çocuk bizim çocuğumuzdur, kaçırılmış, onu bize ver."

Peygamber Efendimiz;

"Hiç kimse beni sevip beni istedikten sonra ona yanımdan git diyemem. Sorun, kendisi sizi tercih ederse sizinle gidebilir, müsaade ediyorum." dedi. Babası, amcası gittiler; Enes radıyallahu anh'a;

"Evladım hadi gel." dediler.

"Ben Resûlullah'ı bırakmam." dedi.

Yapabiliyor musun? Sekiz sene yanında çalıştırdığın insanı anasının babasının yanına gitmeyecek kadar kendine bağlayabiliyor musun?

İşte fenâ fi'r-resûl bu. Hadi Resûlullah gibi ol bakalım. Kadını çekersin bir köşeye pataklarsın, bağırırsın çağırırsın;

"Yemeğin dibi niye yandı? Niye vaktinde yemek hazır olmadı? Niye bu çorabın burası böyle? Niye şunu yıkamadın?"

Tabi ağasın, evin patronusun, elbette yaparsın. Bizim Türk erkekleri kazak olurlar, erkek içeri girdiği zaman kadın masanın altına saklanmalı. "Heyt" diye bıyığını bir burduğu zaman kadın kaçacak delik aramalı. Erkeklik dediğin bu! Bizim millet böyle anlıyor. Halbuki Müslümanlık öyle değil.

Yarın insanlar -beraber yaşadıkları bile- birbirlerinden kaçacak. Yevme yefirrü'l-mer'ü min ehîhi ve ümmihî ve ebîhi ve sâhibetihî ve benîhi li-külli'mriin minhüm yevme izin şe'nün yugnîh. "O gün, o kıyamet gününde, o hesap zamanında kişi kardeşinden kaçacak. 'Aman bu beni görmesin hakkını ister, ben ona şu zamanda şöyle yapmıştım, böyle vurmuştum, böyle oyuncağını almıştım, vesaire." Min ehîhi ve ümmihî ve ebîhi. "Anasından ve babasından kaçacak." "Onlara evlatlık yapamadım, üzerimde çok hakları var." diye kaçmaya çalışacak. Ve sâhibetihî ve benîhi. "Karısından, çoluk çocuğundan kaçacak." O gün herkes hesap korkusundan birbirinden kaçacak. Gelir benden hakkını ister; pataklamıştım, dövmüştüm, sövmüştüm, hakkını yemiştim, mirasını gasp etmiştim, iyi bakmamıştım, haklarına riayet etmemiştim, yüzünü güldürmemiştim.

Kadın; "Ben senin evine geldim geleli hiç yüzüm gülmedi. Anamın babamın evinde bir tanecik kızlarıydım, ne kadar iyi durumdaydım; senin evine geldim, itile kakıla, dövüle sövüle gençliğim gitti, her şeyim gitti." diye içinde ah var. Şu anda bir şey diyemiyor çünkü adam kuvvetli ama âhirette diyecek.

Tanıdığımız bir kimse var. Amcası yeğenine fazla efeleniyor. Efe yani adamlar bile karşısında duramaz. Yeğeni de iyi bir kızcağız, Allah ikisine de rahmet eylesin. Amcasını sokağın köşesinde görse korkusundan altına kaçırırmış, öyle korkutmuş amcası.

Muhterem kardeşlerim!

Allah bana gösterdi; bir zaman geldi o amcanın karısı bu küçük yeğene;

"Hadi şu bizim efendiye hakkını helal ediver. Evvelce sana biraz vurmuş kırmış, seni korkutmuş ama affet, haklarını helal et." diye yalvarıyor. O da diyor ki;

"Etmem!" "Etmem!" derken içinde yanan ateşi görüyorsun, ağzını bir açsa etrafı yakacak. "Ona haklarımı helal etmem, hesabını soracağım, isteyeceğim." diyor.

İster, muhterem kardeşlerim ister, hak sahibi başı sıkışınca gelir ister. Onun için kimsenin hakkını yememesi lazım. Dervişlik o. Yâr olup bâr olmamak. Yani dost ol, kimseye yük olma, kimsenin hakkını yeme. Asıl kurnazlık, asıl kazanç bu. Karın senden memnun olsun, çocuğun senden memnun olsun. Kadın isen kocan senden memnun olsun. Hayattayken etrafında kimlerle beşerî alakaların olduysa herkes senden memnun olsun. Resûlullah Efendimiz öyleydi; affediciydi, bağışlayıcıydı, yumuşak dilliydi, tatlı hareket ederdi. Eve girdiği zaman insanların en güleç yüzlüsü olurdu. İsteseydi sert durabilirdi, isteseydi kendi başı önüne eğik, sessiz sedasız durabilirdi. Belki biz; "Bir peygamber nasıl olur?" diye hayal etsek, kendi kendimize başka türlü bir çehre düşünürüz ama Resûlullah Efendimiz evine geldi mi insanların en yumuşak huylusuydu.

Sözü yine [Mehmed Zahid] Hocamız'a getirelim. Ben Hocamız'ın damadıyım; rahmetullahi aleyh evin içinde son derece latifeci, son derece tatlıydı. Sofrada latife ederdi, bizimle latife ederdi, güleç yüzlüydü. Şöyle köşe başına, minderin köşesine oturup da elini yastığın üzerine uzattığı, sarığını da şöyle arkaya doğru attığı zaman yüzü güneş gibi parlardı. Güleç yüzlüydü. Eh cenazesinde de herkes oradaydı. Şehzadebaşı'na kadar, Belediye Sarayı'nın yanına kadar trafik aksadı. Kalabalık oralara kadar geldi. Cenaze namazında Esnaf Hastanesi'nin orada imama uydular, öyle durdular. Süleymaniye neresi, Esnaf Hastanesi neresi?

"Bir öyle ömür geçir ki olsun mevtin sana hande, halka matem." Arap şairlerinden birisi yazmış, Türkçe'ye tercüme etmişler, güzel bir şiir. Diyor ki;

Yâdında mı doğduğun zamanlar,

Sen ağlar idin gülerdi âlem.

Bir öyle ömür geçir ki

Olsun mevtin sana hande, halka mâtem.

"Doğduğun zamanı, doğduğun saatleri hatırlıyor musun? -Nereden hatırlayacak, kimse bilmez o zamanı ancak başkaları anlatırsa bilebilir- Doğduğun zamanı hatırlıyor musun? Sen ağlıyordun, herkes gülüyordu. 'Yeni bir çocuğumuz dünyaya geldi, mâşaallah!' Cıyak cıyak bağırıyor yumurcak ama bağırsın bakalım iyidir, ciğerleri açılır. Herkes sevincinden müjdeliyordu; 'Bir çocuğumuz oldu, bir çocuğumuz oldu.' diye. Sen ağlıyordun, onlar gülüyorlardı. Öyle ömür geçir ki öyle güzel işler yap ki öyle güzel huylu ol ki öyle tatlı dilli ol ki sen öldüğün zaman gül ama halk ağlasın."

Yapabiliyor muyuz? Âhirete güle güle gitmek ne demek?

"Allah'ın rahmetine erip gitmek" demek. Gözünden perde kalkacak, cennetteki makamlarını görecek, cennete gideceğini bilecek; o zaman seve seve canını verir, ruhu kuş uçar gibi uçar gider. Cennât-ı âliyâta gider. Güle güle gitmek ne güzel şey!

Arkadakiler niye ağlıyor?

"Böyle bir kâmil, böyle bir güzel, böyle bir halis, böyle bir iyi insanı kaybettik." diye ağlıyor. Yapabilirsen böyle yap.

Yapamazsan! Hani bir memuriyet olsa; "Ben bu işi beceremiyorum." der, bir istifa dilekçesi verirsin, o da seni affeder, istifanı kabul eder, o memuriyetten ayrılırsın. Bu memuriyet de değil, bu hayat, bu Müslümanlık. Mecbursun iyi insan olmaya, mecburuz. Ne yapıp yapıp mutlaka Allah'ın rızasını kazanmalıyız! Ne yapıp yapıp mutlaka iyi kul olmalıyız! Ne yapıp yapıp mutlaka ömrümüzü Allah'ın istediği şekilde geçirmeye göre düzenlemeliyiz! Giyimimizden kuşamımızdan, oturmamızdan kalkmamızdan, konuşmamızdan muamelemize kadar her şeyimiz İslâmca olmalı. Bunun başka çaresi yok. İstifa etmekle de iş bitmez. Kaçmak yok, kurtuluş yok. Şu hayata gelmişsin yaşıyorsun, bu imtihanda mutlaka başarmak zorundasın. Çünkü bu imtihanın ikmali yok. Sınıfta kalıp bir daha girmek yok. İmtihanı kaybettin mi cehenneme gidiyorsun, kazandın mı cennete gidiyorsun. İşin şakası yok.

Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki:

"Benin dünya ile ne işim var? Bir ağacın gölgesinde gölgelenen yolcu gibiyim. Bir müddet gölgelenip dinlendikten, nefes aldıktan sonra kalkıp gideceğim."

Cebrail aleyhisselam haber getiriyor,

"Yâ Resûlallah! İstersen Allahu Teâlâ hazretleri şu karşındaki dağları altın yapacak."

"İstemem yâ Rabbi!" diyor.

Peygamber Efendimiz dünyayı istememiş. Biz de dünyaya dalmışız, sarılmışız. Birisi elimizden almak istese "vermem" diye diretiyoruz; çocuğun yatakta pabucuyla yattığı gibi, hediyesini kucaklayıp öyle yattığı gibi.

"Ver, sabah yine vereceğim."

Yok, onunla uyuyacak. Dünyaya öyle sarılmışız, âhireti unutmuşuz, Batılılar'a benzemişiz, kâfirleri örnek almışız. Tepeden tırnağa bizi döndürmüşler, aldatmışlar, uyutmuşlar, şaşırtmışlar, sapıtmışlar.

Bu adamlar kendilerine cehennemde arkadaş mı arıyor?

Şeytan arıyor. Bir insan doğru yola girdi mi şeytan sızlar; "elimden kurtuldu" diye ah vah eder. Cehenneme sokacak duruma düşürdü mü de "kandırdım" diye güler.

Kâne izâ dehale'l-halâe vedaa hâtemehû.

Kâne izâ dehale'l-kenîfe kâle bismillâhi Allâhümme innî eûzü bike mine'l hubsi ve'l-habâis.

Kâne izâ dehale'l-halâe kâle yâ Ze'l-celâl.

Kâne izâ dehale'l-ğâita kâle Allâhümme innî eûzu bike mine'r-ricsi'n-necisi'l-habîsi'l-muhbisi'ş-şeytâni'r-racîm.

Kâne izâ dehale'l-mirfaka lebise hıdâehû ve ğaddâ re'sehû.

Kâne izâ dehale'l-halâe kâle: Allâhümme innî eûzü bike mine'r-ricsi'n-necisi'l-habîsi'l-muhbisi'ş-şeytâni'r-racîm. Ve harace kâle: el-Hamdü li'l-lâhi'l-lezî ezâkanî lezzetehû ve ebkafiyye kuvvetehû ve ezhebe annî ezâhü.

Bu dört hadîs-i şerîf; Peygamber Efendimiz'in def-i hâcet, ihtiyaçlarını gidermek durumlarında nasıl davrandığından ve hangi duaları ettiğinden bahsediyor. Hepsini birden okudum, tercemesini yapalım.

"Peygamber Efendimiz büyük abdeste çıkarken, parmağından yüzüğünü çıkarır, bir kenara koyardı."

İkincisi; Peygamber Efendimiz tuvalete giderken şöyle derdi; "Bismillah, Allah'ın adıyla başlıyorum. " Bismillâh Allâhümme innî eûzü bike mine'l-hubsi vel-habâis. "Yâ Rabbi! Hubstan ve habâisten sana sığınırım. Senin adınla yâ Rabbi!"

Hubs ne demek?

Her kötü, hoşlanılmayan, nahoş şeye "hubs" derler. Hoş olmayan şeye Araplar "hubs" diyorlar. Mesela, hubsü'l-kelâm "sözün hubsu, kelamın kötüsü" "küfür" demek.

Hoş olmayan söz ne olur?

Küfür olur. Hubs-u taam, "yemeğin fenası" desek, "insana zarar veren" mânasına geliyor. Her şeyin hoş olmayan, fena olan şeyine hubs derler. Habâis de pislik gibi şeylere, maddeten pis olan şeylere derler. Peygamber Efendimiz;

"Hoş olmayan her şeyden, pis olan maddelerden, onlara bulaşmaktan, kirlenmekten sana sığınırım." demiş oluyor.

Bismillâh, Allâhümme innî eûzu bike mine'l-hubsi vel-habâisi. Bir duası bu.

Kâne izâ dehale'l-halâe kâle yâ Ze'l-celâl! "Bazen de tuvalete girerken; "Yâ Ze'l-celâl!" "Ey celal sahibi Allah!" derdi. Yani Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatını düşünerek, "Yâ Ze'l-celâl!" diye girerdi.

Bazen şöyle derdi;

Allâhümme innî eûzü bike mine'r-ricsi'n-necisi'l-habîsi'l-muhbisi'ş-şeytâni'r-racîm.

Bu da bir duası. Demek ki çeşitli şekillerde yapıyor. Nasıl aklına uygun düşüyorsa o şekilde dua ederek, Allah'a sığınarak öyle giriyor. Buradaki mâna da şu oluyor;

"Yâ Rabbi! Ben her türlü kirden, murdarlıktan, pis şeylerden, insana pislik bulaştıran şeylerden ve kovulmuş şeytandan sana sığınırım."

Yani her türlü kötülükten sığınarak öyle girerdi tuvalete, bir duası da bu.

Kâne izâ dehale'l-mirfaka. Bu da tuvalet mânasındaymış. Peygamber Efendimiz tuvalete gireceği zaman, lebise hıdâehû ve ğaddâ re'sehû. "Ayağına bir şey giyerdi ve başını da örterdi."

Sayfanın en sonundaki dua şöyle;

Kâne izâ dehale'l-halâe. "Tuvalete gireceği zaman derdi ki" Allâhümme innî eûzü bike mine'-r-ricsi'n-necisi'l-habîsi'l-muhbisi'ş-şeytâni'r-racîm. "Yâ Rabbi! Her türlü kirden, murdarlıktan, başkalarını kirletecek necasetten, taşlanmış şeytandan sana sığınırım."

Ve izâ haraca. "Tuvaletten çıkarken de" Kâle el-hamdü li'l-lâhi'l-lezî ezâkanî lezzetehû ve ebkafiyye kuvvetehû ve ezhebe annî ezâhü. "Bana yediğim yiyeceklerin lezzetini tattıran, onların faydalarını kuvvetini içimde bıraktıran ve ezalarından da beni kurtaran Allah'a hamd olsun!" derdi.

Ne kadar güzel! Tabi insan yemek yiyor, bir lezzet alıyor.

"Oh! Çorba çok nefis olmuş, Allah razı olsun, elinize sağlık. Kızarma şahane olmuş, böreği çok güzel yapmışsın, su böreği çok hafif olmuş, bir tane daha ver bakalım. Pilav tane tane olmuş şahane!"

Tabi insan her yemekten bir güzel tat, bir zevk alıyor.

"Bana bu lezzeti tattıran Allah'a hamdolsun!" diyor, bir.

Sonra insan yediği şeyden güç kuvvet buluyor. Hiç tâkati yokken yedi mi gözü açılıyor; neşesi kuvveti yerine geliyor.

Mesela Ramazan'ı düşünelim; ikindiden sonra bir mayhoşluk, bir halsizlik çöküyor insanın üstüne, kıpırdayacak hâli kalmıyor. Akşam yemeğini yedikten sonra bir keyfi geliyor; suyu içtikten sonra gözleri açılıyor, canlanıyor. Yediği şeyden bir kuvvet kazanıyor.

"Bana bu yediğim şeyin lezzetini tattıran, kuvvetini içimde bırakan ve yaramayan ezasından da beni kurtaran Allah'a hamdolsun!" diye dua ederdi.

Aziz kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz'i görüyorsunuz; her anında, her halinde Allah'a dua durumunda, Allah'ı zikretmekte, Allah'a niyazda, Allah'a ilticada. Efendimiz'in her halini görüyorsunuz. Tuvalete girerken;

"Yâ Rabbi! Beni kötülüklerden, çirkinliklerden, şeytandan koru!" diye gidiyor; "Yâ Ze'l-celâl!" diyor, Allah'a iltica ederek giriyor. Bir de temiz olmaya çok dikkat ediyor; ayakkabı giyiyor, başını örtüyor. Temizlik hususunda o devirdeki insanların bilmesinin mümkün olmayacağı kadar titiz. Vahiyle geldiği belli olacak âşikârlıkta, her şeyin temizliğine son derece dikkat ediyor.

Biz de son derece temiz olmalıyız. Yirminci yüzyıldayız ama maalesef Resûlullah Efendimiz'in açtığı temizlik çığırında onun ayağının tozu olacak halimiz bile yok. Batılılar şimdi tuvaletlerde pisüvar denilen bir şey yapmışlar, duvara monteli. Erkek gidecek orada küçük abdestini yapacak. Oraya bir dayandığı zaman şaldır şuldur göğsüne, belki ağzına bile sıçrar insanın. Çünkü usül çirkin.

Süleymaniye Camii'nin tuvaletine hiç gittiniz mi bilmiyorum, ecdat öyle güzel yapmış ki! Tuvalet taşının altına geniş bir kanal yapmış, orasını delik yapmış, hiçbir şey şey sıçramıyor.

Muhterem kardeşlerim!

Çok dikkat edin diye söylüyorum. Afedersiniz; erkekler kadınlar sanıyorum bu bizim evlerde olan tuvaletlerde üstlerini başlarını berbat ediyorlardır. Giden şeyin nereye sıçradığına bir dikkat edin bakalım. Sıçramaması önemli. Taşın şeklini öyle seçmek lazım. Taşın üstüne bir şey damladı mı etrafa sıçrar. Damlamayıp da fışkırdı mı o zaman o fışkırışının kuvvetine göre üç metre öteye gider.

Üç metre öteye giden o pislik, o idrar parçası insanın her tarafına bulaşırsa o adam, o kadın namazı nasıl kılacak?

Çok önemli. Tuvaletlere dikkat edin. Tuvaletlerin yönüne dikkat edin. Tuvaletlerde küçük abdestinizi, büyük abdestinizi yaparken bir yerinize bir şey sıçramamasına dikkat edin. Sıçrarsa olmaz!

Birisi kabirde azap görüyordu da Peygamber Efendimiz o kabrin yanından geçerken bildi.

"Bu kabirdekiler azap görüyor. Bunlardan birisi gıybet eder, söz taşırdı. Ötekisi de küçük abdestinden sakınmazdı." dedi.

Yani küçük abdestinizi mühim görmezsiniz, kabirde azap görürsünüz. Bak adam azap görüyor, Allah saklasın. Onun için bu işe dikkat edin.

Adam tuvalete giriyor, üstünde paltosu var. "Paltosunun etekleri yere değmesin." diye iki ayağını Boğaziçi Köprüsü gibi açıyor, yukarıdan aşağıya salıveriyor.

Sen deve misin, daha başka bir mahlûk musun?

Aşağıya böyle salıverdiğin şey pabuçlarını ıslatıyor, paçalarını ıslatıyor, pantolonuna geliyor.

Olmaz ki! Erkekler böyle yapıyor.

Kadınlar?

Kadınların da dikkat etmesi lazım, erkeklerin de dikkat etmesi lazım. Ana fikir şu:

Bir tertibat alacaksınız, bir zerresi üstünüze sıçramayacak. Artık tuvaletin taşını mı öyle yaparsınız, nasıl yaparsanız yapacaksınız, çaresini bulacaksınız, dikkat edeceksiniz. Öyle yukarılardan, yükseklerden salıvermek olmaz.

Bunu böyle yaptığı zaman insan abdest aldım sanır ama aslında abdesti olmamıştır. İnsanın abdest alması lazım ama bir de üstünün başının temiz olması lazım. Bakın hadesten taharet, necasetten taharet, setr-i avret, istikbal-i kıble, hani şu namazın dışındaki farzlar. İnsanın üstü başı, secde ettiği yer ve elbiseleri temiz olmazsa o zaman namazı olmaz, akıntıya kürek çekmiş olur, boşuna uğraşmış olur, ibadeti makbul olmaz.

"İbadetten zevk alamadım hocam, feyz alamadım hocam, tesbihimden bir şey göremedim hocam."

Abdestine dikkat etsene! Abdestine dikkat etmiyorsun; abdest aldım sanıyorsun, kendini abdestli sanıyorsun. Çok önemli. Efendimiz sığınarak girerdi, çok sakınırdı, çok dikkat ederdi. Hatta Efendimiz'in, mesela arazide filan def'-i hâcet yaptığı zaman hiç kimse izini bulamazdı, örterdi. Veyahut "Yer onu yutardı, yok ederdi." deniliyor. Efendimiz, o devirde, o imkânsızlıklar içinde bu devirlerden çok daha ileride, çok daha yüksekteydi. Şimdi yirminci yüzyılda her türlü imkân var.

Muhterem kardeşlerim!

Bir topluluğun medeniyetinin seviyesi tuvaletlerinden ölçülür.

Girin tuvalete, rezalet! Bu toplumda iş yok. Almanya'da gidiyorum, Avustralya'da muhtelif yerlerde gittim, gördüm.

Ha orada medeniyet var mı?

Orada da yok! Duvarlarını resimlerle, yazılarla doldurmuş. Hatta geçenlerde bir mecmuada "tuvalet edebiyatından numuneler" diye bir yazı vardı. Bak Peygamber Efendimiz tuvalete girerken eûzübillâhimineşşeytânirracîm diyor, şeytandan Allah'a sığınıyor.

Neden?

Sığınmadığın zaman seni maskara eder. Duvara ne resimler, ne yazılar, ne rezaletler, ne adresler yazmışlar. Ne kadar alçaklık varsa hepsini görüyorsunuz. "Bu milletin ruh yapısının fotoğrafı buraya çıkmış." diyorsunuz. Almanya öyle, Avustralya öyle, Allah saklasın. Biz müslümanız, ama bizim tuvaletlerimizde de müslümanların eseri görünmüyor ki. Şimdi etrafta dolaşanlar bizim müslümanların torunları. Babasından dedesinden üzerinde biraz Müslümanlık nuru kalmış insanlar dolaşıyor. Yoksa kendisinin Müslümanlıkla ilgisi kalmamış; içki içer, kumar oynar, namaz kılmaz, oruç tutmaz, camiye gelmez, hocayı sevmez, tarikate muhalif, zikre karşı. Sen ne biçim müslümansın? Gökten mi indin, yerden mi çıktın? Balıkçılar seni denizden mi yakaladı, ormandan avcılar mı tuttu vurdu getirdi, kafesin içinde? Ne biçim mahlûksun!

Bir de mescide girdiği zaman nasıl dua edermiş, onu okuyalım. "İşi mescidle bitirelim." diye öbür sayfaya geçiyoruz.

Kâne izâ dehale'l-mescide kâl, eûzü billâhi'l-azîm ve bi-vechihi'l-kerîm ve sultânihi'l-kadîm mine'ş-şeytâni'r-racîm. Ve kâle izâ kâle zâlike hafiza minnî sâire'l-yevmi.

Abdullah b. Amr radyallahu anhümâ'dan Ebû Dâvud rivayet etmiş.

"Efendimiz mescide girerken şöyle dua ederdi."

Demek ki gününe göre, zamanına göre, hatırına gelen şekilde dua ediyor. Mescide girerken de çeşitli duaları vardı. Şimdi bir duasını okuyorum:

Eûzü bi'l-lâhi'l-azîm ve bi-vechihi'l-kerîm ve sultânihi'l-kadîm mine'ş-şeytâni'r-racîm.

Girerken yaptığı dua bu.

Peygamber Efendimiz böyle dua ettiği zaman şeytan ne dermiş?

Ve kâle izâ kâle zâlike hafıza minni saire'l-yevmi. "Gününün geri kalan kısmında kendisini benden korudu." "Kurtuldu benim elimden, kaçırdım, hay Allah!" gibilerden.

Bu dua yapıldığı zaman şeytan öyle dermiş

Eûzü billâhi'l-azîm. "Ulu Allah'a sığınırım." Ve bi-vechihi'l-kerîm. "Ve onun Kerem sahibi olan Zât'ına sığınırım. Keremli, asil, asaletli Zât'ına sığınırım." Ve sultânihi'l-kadîm. "Ve O'nun ezelî saltanatına sığınırım."

Kimden?

Mine'ş-şeytâni'r-racîm "Taşlanmış, huzur-u Rabbi'l-İzzet'ten kovulmuş şeytandan o Allah'a sığınırım."

Cami ibadethanedir. "Gelip de şeytan onu şaşırttırmasın, aklını çelmesin; namazda okuduğu duaların, yaptığı tekbirin tesbihin mânasından gafil etmesin, namazı şuurla kılsın." diye müslümanın şeytandan uzak olması lazım. Onu bildirmek için Peygamber Efendimiz böyle dua ederek mescide giriyor.

Şeytan camide insana gelir mi?

Gelir. Ezan okunduğu zaman camiden ezanın duyulmadığı yere kadar kaçar, gelir. Kamet getirildiği zaman kametin duyulmadığı yere kadar kaçar, gelir. Ondan sonra insana vesvese verir;

"Sen bu namazı üç rekât kıldın, iki rekât kıldın, oturdun mu oturmadın mı, abdestin var mı yok mu, kaçtı galiba, bak kıpırdanır gibi oldu." Veyahut;

"Namazdan çıkar çıkmaz bakkala uğrayayım, iki tane ekmek alacaktım onu unutmayayım. Hanım bir de çamaşır suyu istedi, onu da unutmayayım, şu borcum vardı, şunu da yapacaktım."

Sen namaz kılıyorsun, bunları aklına kim getiriyor?

Şeytan getiriyor. Şeytan böyle çeşitli şeyleri hatıra getirir, namazını berbat eder.

Onun için daha caminin kapısından içeri girerken onunla alakayı kesecek duayı yapıştırmalı.

Eûzü bi'l-lahi'l-azîm ve bi-vechihi'l-kerîm ve sultânihi'l-kadîm mine'ş-şeytâni'r-racîm.

Arkadaşların bazısı ezberledi. Bir kere daha söylüyorum.

Eûzü bi'l-lâhi'l-azîm. "İlk önce Allah'ın azametini anıyor." Ve bi-vechihi'l-kerîm. "İkincisi, keremini bahis konusu ediyor." Ve sultânihi'l-kadîm. "Kadîm ve ezelî saltanatını anıyor." Mine'ş-şeytâni'r-racîm.

Kolaymış. Allah insana hafıza verdi mi, akıl verdi mi hatırda kalıyor.

Peygamber Efendimiz böyle dua ederdi. Böyle dediği zaman şeytan ah vah edip üzülür, "Gününün sair zamanında benim elimden kurtuldu." diye esef eder.

Muhterem kardeşlerim!

Bizler de camiye böyle girelim.

Allah bizi her yönden Resûlullah Efendimiz'e benzetsin. Her bakımdan ona uymayı nasip ve müyesser eylesin.

Sayfa Başı