M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 345.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahim.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn.

es-Salâtü ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve mentebiahû bi-ihsanin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem: Ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedil muttasıl ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâl:

Le en ak'ude ezkürullâha min tulû'i'l-fecri ilâ tulû'i'ş-şemsi ukebbiruhû ve ahmeduhû ve ühelliluhû ve üsebbihuhû ehabbu ileyye min en u'tika rakabaten min vüldi İsmâîl ve le en ezkurallâhe min ba'di salâti'l-'asri ilâ en teğîbe'ş-şemsu ahabbu ileyye min en u'tika erba'a rikâbin min vüldi İsmâîl.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, lütfu, keremi, bereketi üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz hazretlerinin hadîs-i şerîflerinden mütenaim olmak için bir miktarını okuyup hoşça vakit geçireceğiz. Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuna rahmetine vesile olmak dileğiyle bunları size nakledeceğim sizde dinleyeceksiniz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce evvelen ve hassaten Efendimiz; başımızın tacı, gözümüzün nuru Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin pak rûh-u saadeti için ve onun âl'inin, ashabının, etbâının, evladının, ahbabının ruhları için, sâdat ve meşâyıh-ı turuk-u aliyyemizin ervâhı için, cümle embiyâ ve evliyâullahın, ehl-i taat ve ehl-i kulbun ruhları için ve uzaktan yakından şu mescide hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete intikal ve irtihal eylemiş olan bütün sevdiklerinin, yakınlarının ruhları için, biz hayatta olan müslümanların da rızâ-yı ilâhîye uygun ömür sürüp hüsn-ü hâtime ile âhirete göçüp Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği, razı olduğu kullar olarak huzuruna kavuşmamız için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Teberrüken başında metnini okumuş olduğum hadîs-i şerîf, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde, Taberanî'de Ebû Ümâme el-Bahilî hazretlerinden rivayet edilmiştir.

Peygamberimiz, Efendimiz hazretleri bu hadîs-i şerîfinde bize sabah ve akşam Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet ve taat etmenin fazileti hakkında bilgi veriyor. Buyuruyor ki;

Le en ak'ude ezkürullâha min tulû'i'l-fecri ilâ tulû'i'ş-şemsi. "Benim oturup güneş fecrin doğuşundan güneşin doğuşu zamanına kadar Allah'ı zikretmem…" Ukebbiruhû ve ahmeduhû ve ühelliluhû ve üsebbihuhû ehabbu ileyye. Allahu ekber, elhamdülillah, lâ ilâhe illallah, sübhanallah demem, benim için daha sevimlidir…" Min en u'tika rakabaten min vüldi İsmâîl. "Hz. İsmail aleyhisselam'ın evladından, o asil aileden köle azat etmekten daha sevimlidir."

O aileden bir köleyi azat etmek 12 bin köleyi azat etmek gibiymiş. Peygamber Efendimiz; 12 bin insanı parasını verip, esirlikten kurtarıp azat etmekten daha sevimlidir, diyor.

Ve le en ezkurallâhe min ba'di salâti'l-'asri. "Ve ikindi namazından sonra da benim Allahu Teâlâ hazretlerini zikreylemem…" İlâ en tağîbe'ş-şemsu. "Güneş batıncaya, ufuktan kayboluncaya kadar zikre devam etmem…" Ahabbu ileyye. "Benim için daha sevimlidir." Min en u'tika erba'a rikâbin min vüldi İsmâîl. "Hz. İsmail aleyhisselam'ın dört evladından dört köleyi azat etmekten bana daha sevimlidir."

Mânalar, kelimeler üzerinde biraz daha izah vererek bu hadîs-i şerîfin bizden istediği hususu açıklayayım:

Güneşin doğuşu hepimizin bildiği bir hadisedir, umumiyetle o vakit kalkıyoruz. Ama bir de fecrin doğuşu vardır.

Fecr: Yarılmak, açılmak demek.

Mesela; Araplar bir çiçeğin, tomurcuğun açılmasını da fecr kelimesiyle ifade ederler, öyle anlatırlar.

Fecrde ne oluyor?

Karanlık açılıyor. Geceleyin doğu tarafına doğru bakarsanız, masmavi, kapkaranlık bir ufuk görürsünüz ama imsak vaktine kadar öyle görürsünüz. İmsak vaktinden sonra doğu tarafında bir değişiklik sezersiniz. Yukarıya doğru dikine bir ışık, aydınlık görürsünüz. İşte fecir budur ama fecir iki tanedir.

Birisi: Yukarıya doğru olan ışık bir müddet görünür, bir müddet kaybolur. Baktığınız zaman doğu tarafta, karanlığın içinde yukarıya doğru bir ışıklı hâl görürsünüz. Ondan sonra bir kaybolur, ortalık karanlık gibi olur. Buna kaybolduğu için fecr-i kâzib, "yalancı fecir" derler.

Bunun kayboluşundan itibaren doğu ufku yaygın olarak aydınlanmaya başlar. Artık karanlık, lacivertliğe; lacivertlik, maviliğe döner, gittikçe açıklaşır ve nihayet güneş doğar. O ikinci aydınlık başlama hâline de fecr-i sâdık, "doğru, hakikî fecir" derler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

el-Fecrü fecrân. "Fecir iki tanedir."

Benim size aktardığım bu hususu Peygamber Efendimiz tarif ediyor:

"Birincisi: -Oruç için- yemeği devam ettirir; namazı haram kılar."

Ne demek?

Eğer oruç tutacaksan buyur, yemeğe devam et ama sabah namazını kılma. Daha sabah namazının vakti gelmedi, daha gece sayılır, demek.

"Ötekisi de: Yemeği haram kılar, namazı helal kılar."

Bu ne demek?

Fecr-i sâdık doğduğu zaman artık yemek yeme işi bitti, oruç zamanı başladı; sabah namazını da kılabilirsin, demek. Fecir hadisesi umumiyetle şehirlilerin bilmediği bir hadisedir. Çünkü biz eğer uyanık müslüman değilsek o zaman umumiyetle horul horul uyuruz. Hâlbuki;

Hiye hattâ matlai'l-fecr.

Gecenin bir mübarek pazarlık saati vardır. Allahu Teâlâ hazretlerinin kullarına:

"Yok mu benden affını, mağfiretini isteyen, onu afv u mağfiret edeceğim." diye seslendiği bir büyük pazar vardır. O pazarın bitme zamanıdır. Aslında o zamanda uyanık olup da o pazarda alışveriş edip âhiret kazançlarını sağlamak lazımdır. Ekseri insanlar bundan gafildir, bu zamanda uyurlar. O vakitte kalkıp da güneşin doğduğu yere baksalar bu hadiseyi tanırlar ama bilmezler.

Allahu Teâlâ hazretleri Kadir gecesinde de gecenin hayrını, bereketini sûrede anlatıyor:

Hiye hattâ matlai'l-fecr.

diyor. Bu hayır, bereket Kadir gecesinin güzelliği; fecrin tuluuna, fecr-i sâdık doğuncaya kadardır. Ondan sonra pazarlık biter, pazar yeri kapanır, tatile girer; o, gecenin sonudur.

Fecir de sabahın başlangıcının işaretidir, o zaman sabah başlar.

Bunları niye biraz izah ettim?

Bazı kimseler diyorlar ki; "Oruç şöyleymiş böyleymiş…" Şimdi ortaya yeni rivayetler çıktı.

Sakın ha! Resûlallah Efendimiz'in tavsiye ettiği budur.

Mekke-i Mükerreme'ye, Medine-i Münevvere'ye gittiyseniz fecr-i sâdıktan hemen sonra sabah namazını kılıverirler. Bizim gibi geciktirmezler. Biz Hanefî mezhebindeyiz: Eğer hava bulutlu değilse biraz tehir bizim için daha uygundur. Onlar sabah namazını erken kılmakta biraz acele ederler. Belki bu, oranın iklimiyle de ilgilidir, çünkü orda güneş biraz bastırdı mı insanın hareket imkânı kalmaz. Allah'ın her şeyde hikmeti var!

"Ümmetimin ihtilafı rahmettir." buyruluyor. Oranın iklimine göre o mezhebin uygulaması daha uygun. Sakın ha başkasının sözüne bakıp da ta ortalık iyice aydınlanınca kadar yemek yiyip de oruçları zedelemeyin! Asırlardır ulemamızın söylediği söz ortadır!

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde diyor ki;

Fecirden güneşin doğuşuna, karanlığın açılmaya başlandığı zamandan güneşin ufuktan kaşını kaldırıp da göründüğü zamana kadar - aşağı yukarı iki saat kadar bir zaman vardır, müslüman bu vakitte; sabah namazının sünnetini kılar, camiye gider, sabah namazını kılar. Ondan sonra da güneş doğuncaya kadar Allah'ı zikrederek oturmam, sonra ükebbiruhû tekbir etmem…

Allahu ekber: Allahu Teâlâ hazretleri her varlıkta her düşündüğüm şeyden çok daha büyüktür, azamet sahibidir, yücedir, âlâdır, çok daha yüksektir, demek.

Ve ahmeduhû. "Ve onu övmek."

Övmek ama boş övmek değil! Allah çeşit çeşit nimetlerini ikram ediyor, ihsan ediyor.

Hamd: Bir iyiliğin karşısında hakikî, içten bir övmedir.

Biz Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ederiz.

Medih, hakikî de olur, yalan da olur. Mesela bakarsın; şairler, ya şerrinden korktukları için veyahut da parasına tamah ettikleri için ciğeri beş para etmez bir adamı över:

"Sen aslansın, kaplansın, iyisin, hoşsun…"

Arkasından bir kese para gelecek diye veya boş yere över, ona medih derler.

Hamd, elle tutulur bir nimetin, bir ihsanın karşılığında olur. Onun için Allah'a hamd edilir.

Bu incelikten dolayı medih kelimesi değil de hamd kelimesi kullanılıyor. Allah'ın üzerimizde nimetleri çok olduğundan o nimetleri düşünüyoruz da;

"Yâ Rabbi! Çok şükür, nimet verdin; sıhhat, akıl, irfan, iz'an verdin, evlat verdin, Kur'an verdin, Resûlullah'a ümmet eyledin, yediriyorsun içiriyorsun… Çok şükür! Çeşit çeşit meyveler, sebzeler, tatlılar… Sofralarımız dolup taşıyor. En fakirimizin bile sofrasında bir kaç çeşit nimet var, çok şükür yâ Rabbi!" diyerek böyle hamd etmek gerek. Ondan sonra da;

Ve ühelliluhû lâ ilâhe illallah. "Allah'tan başka ilah, mabut yoktur. Allah'tan başka önünde eğilip sözünü dinleyecek varlık yoktur, sadece Allah vardır. Sadece Allah'a ibadet ederiz, sadece ondan yardım dileriz, sadece ona gönül bağlarız."

Zaten gönül bağlamaya değen sadece O'dur, başka ne var!

Her şey fâni, yok olacak. Sen gönül bağlarsın, yok olur gider; "Hay Allah! Emeklerim boşa gitti…" dersin. Öyle bir yere gönül bağla ki sonunda pişmanlık olmasın. Her şey zail olacak, boşa gidecek, yok olacak, bozulacak!..

Elmayı alırsın; güzeldir. Üç gün durdu mu çürür. Ben çürüyen bozulan şeyi ne yapayım, çürüdükten sonra kıymeti kalmaz ki!

İnsan; Hayy, ebedî, bâkî, lütf u keremi sonsuz olan, her türlü sıfatı kemal üzere olan bir zât-ı celîle gönül vermeli ki değsin.

Başka neye değer?

Lâ ilâhe illallah demek.

Ve usebbihuhû. "Ve onu her türlü noksan sıfatlardan, vasıflardan münezzeh bilmek." Yâ Rabbi, senin hiçbir eksiğin, noksanın yok, her şeyin en yüksek en âlâ derecede, demek.

Bunların hepsi Allah, lâ ilâhe illallah, Allahu ekber, elhamdülillah, subhanallah demektir, bu kelimeler bu mânalara dalalet eder. Onun için çok kıymetlidir.

"Benim için bu kelimeleri zikir ederek söylemem, Hz. İsmail'in torunlarından esir düşmüş kimseleri esaretten kurtarmaktan daha sevimlidir!" diyor Peygamber Efendimiz.

Şerhte de bir başta hadîs-i şerîften alarak belirtmiş:

Hz. İsmail'in evlatları, Araplar arasında o kadar asil ve kıymetli kimselerdi ki on iki bin kişiye bedeldi. Lalettayin bir kimse değil, asaletlinin asaletlisi bir kimse!

Ne demek?

Ey müslüman! Gücün kuvvetin yetiyorsa, aklın başındaysa, âhiret kazancını istiyorsan sabah namazının arkasından camide dur da Allah'a tekbir eyle, tehlil eyle, tesbih eyle. Allahu Teâlâ hazretlerini zikr u fikreyle de sevabı al, demek. Türkçe'si, hülasası bu!

"Hocam! Bizim mahalledeki camilere bakıyoruz, sabah namazı kılındı mı imam efendi 'Hadi ya, ne duruyorsun camide?' der gibi insanın gözünün içine bakıyor. Ondan sonra elinde anahtar; bir o tarafa, bir öbür tarafa gidiyor. Senin gözünün içine bakıyor. Sen de mecburen kalkıyorsun, gidiyorsun. İmam da kapıyı kilitliyor gidiyor."

Ahir zaman!

Allah'ın evi Allah'ın kullarına yasaklanır mı, kilitlenir mi?!

Allah'ın evi açık olacak. İnsan isterse gece-gündüz ibadet edecek. Burası Allah'ın evi, kul Allah'ın kulu; ibadet edebilmesi lazım.

Ama kötü insanlar türemiş: Halısını, tesbihini, Kur'an'ını çalar…

İmam, müezzin ne yapsın?

Ya başında bekçi olarak bekleyecek veyahut kilitleyecek. Beklese daha iyi ama her babayiğit de bekleyemiyor. Allah'ın iyi kullarına o caminin hizmetini açık tutacak, aslında vazifesi bu. Lehimize de aleyhimize de olsa böyle yapmak lazım.

Şimdi böyle olmuyor.

Ne yapalım?

Eğer olmuyorsa oldurmaya çalışırsın. Baktın yine olmuyor; pabucunu alırsın, evine gidersin, evinde güneş doğuncaya, kerahet vakti gidinceye kadar Allahu Teâlâ hazretlerini zikre devam edersin.

Bir başka hadîs-i şerîf:

Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş:

Men sallâ salâti'l-fecri fi cemaatin. Kim sabah namazını cemaatle kılarsa sümma kaade yezkurullâha sonra oturup Allahu Teâlâ hazretlerini zikrederse hattâ kadlu a'ş-şemsu güneş doğup kerahat vakti gecinceye kadar kâne ke ecri haccetin ve umretin tâmmetin tâmmetin tâmmetin Tam, tam, tam bir hac ve umre sevabu kadar sevap kazanır buyurmuş.

Bunlar da âhiret kazançları! Hani dünyada çarşıya, pazara koşuyoruz ya; "Şunu şu kadara alıp şu kadara satarsam; bir günde şu kadar, bir yılda bu kadar kâr ederim…" diye hesaplar yapıyoruz ya; bu da âhiret kazancı.

Âhirette hepimiz dizimizi döveceğiz: "Tüh! Şu ömrü boş yere geçirdik, bak ne kadar kazanç imkânları varmış da hiç çalışmamışız!.." diyeceğiz.

"Hocam, o zaman ben uyuyorum. Uyumazsam da gündüz olmuyor…"

O zaman uyanık dur, o ibadeti yap; gündüzün bir miktarında çalış, bir miktarında da uyu. İşini ona göre tanzim etmeye çalış, âhiret kazancını kazan. Kazanmak için biraz ter dökmek gerekiyor. İşte kazanç yolu! Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize gayret, kuvvet versin. Rızasını kazanmak hususunda çalışkan kimseler eylesin.

Le en üşeyyia mücâhiden fî sebîlillâhi ve ekfiyehû alâ rahlihî ğadveten ev revhaten ehabbu ileyye mine'd-dünyâ ve mâ fî hâ.

Bu hadîs-i şerîf Ahmed b. Hanbel'den, Müstedrek'ten, Taberânî'den nakledilmiş. Muâz b. Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

Bu hadîs-i şerîf mücahitlerin kadr ü kıymeti hakkında!

Mücahit: Allah yolunda cihat eden, cehd eden, çarpışan kimse demek. Peygamber Efendimiz;

Le en üşeyyia mücâhiden fî sebîlillâhi "Allah yolunda mücahit olan, cihat eden bir kimseyi benim uğurlamam, teşyi etmem, gideceği yolda 'Allah senin gazanı mübarek etsin, Allah yardımcın…' olsun diye dualarla, tesbihlerle, tehlillerle böyle bir mücahidi uğurlamak ve ekfiyehû alâ rahlihî. ve onun yolculuğunda, bir akşamlık, bir sabah vaktindeki ihtiyacını karşılamak, benim için dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır!" buyuruyor.

Bu hadîs-i şerîfin Le en üşbia mücâhiden diye bir başka rivayeti de var:

İki kelime birbirine benziyor, iki rivayet de var.

Üşbia ne demek?

Birincisi: Mücahidi doyurmak, demek. Allah yolunda kalkmış, hududa doğru gidiyor, senin köyünden geçiyor, sen de ona "Buyur…" diyorsun, yediriyorsun; yolcu ya, mutfağı yok, azığı torbasında, kıt kanaat bir şey. Sen ona yediriyorsun, doyurmak bu şekilde de olabilir.

İkincisi: Uğurlamak tarzında gelmiş. Artık Hangisi olursa mücahit kimseye bir çeşit yardım etmek ve onu kollayıp gözetmek. Peygamber Efendimiz;

"Bu dünyadan da, dünyanın içindeki şeylerin hepsinden de benim için daha hayırlıdır, kıymetlidir." buyurmuş.

Abdullah b. Revâhâ radıyallahu anh, Peygamber Efendimiz'in ashabından Medineli bir zât-ı muhterem; sözü sohbeti yerinde, edîb bir kime. Peygamber Efendimiz; bir seriyyenin, askeri birliğin başına vazifelendirmiş. Demiş ki;

"Sen şu askerin başına komutan ol, filanca yere git, şu hizmeti yap."

O gün de cumaymış. Komutan askerlerine demiş ki;

"Hadi siz yürüyedurun; benim devem güçlü, meşhur bir deve, hızlı koşar. Ben cuma namazını Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in mescîd-i şerifînde, o mübarek mecliste ve onun arkasında şu kılayım da çok büyük ecir kazanayım."

Cumaya kalmış, sabahleyin askeri uğurlamış. Peygamber Efendimiz cuma namazını kıldırdıktan sonra dönüp bakıyor, komutan arkada;

"Ne yaptın?" diyor.

"Yâ Resûlallah! Cumayı senin arkanda kılmak istedim. Askeri gönderdim, peşinden yetişeceğim." Peygamberimiz diyor ki;

"Dünyayı sarf etsen o sabah gidenlerin ecrine erişemezsin! Değil arkamda, benim mescidimde namaz kılmak, dünyayı infak etsen o ecre erişemezsin!"

Allah yolunda cihadın, çarpışmanın, gaza etmenin sevabı bu kadar yüksektir.

Le en yemneha'r-raculü ehâhu ardahû hayrun lehû min en ye'huze 'aleyhâ harâcen ma'lûmen.

Peygamber Efendimiz İbn Abbas radıyallahu anh'ın rivayet eylediğine göre;

Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud, Nesei kitaplarında yer almış bu hadisi şerif.

"Bir kimsenin; kendi arazisini, toprağını müslüman kardeşine bağışlaması, ihsan olarak verip de 'Al, kullan.' demesi hayrun lehû min en ye'huze 'aleyhâ harâcen ondan bir arazi kirası almasından daha hayırlıdır.

Müslüman eğer kendi arazisini kendisi ekip biçip de bir mahsulü yapmıyorsa Başkasına kira ile verecek yerde öyle yapmasın da "Al kardeşim; sen de ek, biç, istifade et." desin, Satmasın, istifade ettirsin, kira almasın, diye tavsiye etmiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Le en ahruse selâse leyâlin murâbitan min verâi beydati'l-müslimîn ehabbu ileyye min en tusîbenî leyletü'l-kadri fi ehadi'l-mescideyni el-medineti ev beyti'l-makdîs.

Bu hadîs-i şerîf de cihatla, Allah yolunda murabıtlık etmekle ilgili!

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Le en ahruse selâse leyâlin murâbitan

"Müslümanların ülkelerinin hududunda benim üç gün bekçilik yapmam,orada nöbet tutmam, min verâi beydati'l-müslim^în müslümanların cemaatinin arkasında kâfirlerle arasını koruyacak yerde üç gece bekçilik etmem benim için Kadir gecesine isabet edip de ibadetle geçirmiş, ihya etmiş olmaktan daha hayırlıdır."

Ama nerede?

Fi ehadi'l-mescideyni el-medineti ev beyti'l-makdis.

"İki mübarek mescitten birinde, Kudüs'ü şerifteki veyahut Medine-i Münevvere'de; Peygamber Efendimiz'in mescîd-i saâdetinde oturup da Kadir gecesini isabet ettirip o geceyi ihya etmekten daha hayırlıdır."

Peygamber Efendimiz; "Hudutlarda düşman hücum ettiği zaman bir şey olmasın diye rıbat denilen yüksek duvarlı, kale gibi yerlerde müslümanın üç gece ibadet etmesi, Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimiz'in mescidinde veyahut Kudüs-ü Şerîf'te kadir gecesine isabet ettirip, rastlayıp da ihya etmekten daha hayırlıdır." diyor.

Kadir gecesinin ne hükmü var?

Leyletü'l-kadri hayrun min elfi şehr.

"Kadir gecesi, öyle bir gecedir ki bin aydan daha hayırlıdır!"

83-84 yıl eder, bir ömre bedeldir. İnsan Kadir gecesini tutturabilirse bir ömre bedel ibadet sevabı kazanmış oluyor.

Niye Medine mescidini zikretti?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Medine-i Münevvere'deki şu benim mescidimde kılınan namaz, başka yerde kılınan namazlara nispetle bin mislidir!"

Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu Beytullah müstesna, çünkü orası 100 bin mislidir.

Anladın mı şimdi hacılar niye hacca gidiyorlar, pis Araplara para yediriyorlar!..

Öyle diyorlar; tevbe estağfirullah, başkalarının sözünü naklettim. Araba para yedirmiyor, âhiretini kazanıyor.

Gözümüzü açsaydık; orası da bizim toprağımızdı, İngiliz'e kaptırtmasaydık. Eskiden oraya kadar demiryolumuz vardı. Bizim arazimizdi, dedelerimiz Yemen'i müdafaa ederken şehit oldu, Yemen'e kadar bizimdi. Kaptırmışız; bir de şimdi kenara çekilmiş, "Ona para yediriyorsun!" diyor. Madem sen o kadar açıkgözdün, zekiydin, akl-ı evveldin içinden petrol çıkan, çok paraların geldiği araziyi kaptırmasaydın! Allah insanın aklını başından alırsa akılsızlık çok zor.

Akılsızlığın en zoru da kendisini akıllı sanan insanların akılsızlığıdır! Bir köylü, bir işçi, çiftçi, çöpçü, bir amele haddini bilir; "Bey, benim kusuruma bakma, ben cahilim fazla şey anlamam." der, kenarda akıllı uslu durur ama bu münevverlerin cahilliğini ne yapacağız! Tafrasından yanına yanaşılmaz. "Benim kapı kanadı kadar diplomam var, her şeyi ben bilirim!" diyor, başka bir şey demiyor.

"Peki, sen necisin?"

"Elektrik mühendisiyim."

"Peki, elektrik mühendisisin, tıptan anlar mısın? Kanser nasıl tedavi edilir?"

"Yok, tıptan anlamam, tıptan doktor anlar."

"Peki ziraattan anlar mısın?"

"Yahu dedim ya elektrik mühendisiyim, ziraattan de anlamam."

"Peki, ticaretten anlar mısın?"

"Yahu elektrik mühendisiyim, ticaret de ayrı şey."

"Dinden anlar mısın?"

Dine geldi mi herkes anlar!

Dinin mütehassısı yok! Bizim memlekette herkes din alimi; vatmandan, şoförden, mühendisten doktora, eczacıya, öğretmene varıncaya kadar herkes din alimi. Herkes diyor ki;

"Dini yalnız ben iyi anlıyorum! Hocalar anlamıyor, müftülerin aklı yok. Bu kitapları yazan adamlar cahil…"

Bütün bin dört yüz yıllık ulema hata etmiş. Bu doğruymuş!..

Din sahasına geldi mi bizim memlekette lebalep din alimi dolu! Mağripten Maşrığa, Kars'tan, Ardahan'dan Edirne'ye kadar bizim memleketin ahalisinin hepsi müçtehit!

Eskiden ne kadar az müçtehit varmış; üç tane, beş tane çıkarmış. Türkiye'de simdi silme, her taraf müçtehit:

"Namazı kılmasan olur, orucu tutmasan olur; faizi yesen, içkiyi içsen, açık gezsen olur... Yeter ki kalbin temiz olsun!"

Kalbin temizliği nasılmış bilmiyoruz, kalp temiz oldu mu iş bitiyormuş. Tabi kalbini açamayacağız, biliyor: "Benim kalbim temiz." diyor.

Ne temizi! Senin kalbinde kıskançlık var, haset var, şehvet var, senin kalbinde yalan dolan var!..

Temizlik nerde?

İbadet yap dediğin zaman, "Benim kalbim temiz." diyor. Açık saçık geziniyor, "Benim kalbim temiz." diye tutturuyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cahillere ilim ihsan etsin, bizim münevverlere de daha çok ilim ihsan etsin, onların daha çok ihtiyacı var.

Bizim halkımızın sağduyusu vardır, bilmez ama sezer. Mütevazı olduğu için Allah bir nur vermiştir, "Şu taraf doğru." diye görür. Bizim memleket bizim münevverimizden çekiyor

Bizim münevverimiz bizim başımıza tebelleş olmuştur. Kendi haline bıraksak; bizi ya Kızıl Çin'e bağlayacak, ya Moskova'ya ya da Avrupa'ya, Vatikan'a bağlayacak.

İşte hudut karakolunda üç gün beklemek, kadir gecesine rastlamaktan daha önemli oluyor.

Neden?

Müslümanların canları korunacak, kurtulacak diye!

Beklemeyi bıraktık ne oldu?

İsrail nasıl Lübnanlı askerlerle anlaşma yaptı çıkarttı! Sonra da Beyrut'ta silahsız, yaşlı, genç, kadın, çoluk çocuk binlerce insanı kesmiş; her gün okuyorsunuz.

Avrupalıların; yahudilerin, hıristiyanların medeniyet laflarına hiç inanmayın! Mehmet Akif ciğerlerini öğrenmiş, çok güzel söylüyor:

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar

Tek dişli bir acube canavardır, medeniyet adını vermişlerdir. Kravatı takar, karşına geçer; sakin durur, ama seni zayıf bir görürse ne kadın, ne çocuk, ne yaşlı bırakır...

Biz utanırız, kadına el kaldırmayız. Bizim askerimizin çocuğa el kaldırdığı, çocuğa zarar verdiği görülmemiştir. Biz yaşlıya da bir şey demeyiz. Ancak bize silah çekenlere, bizimle uğraşana karşılık veririz.

Ama haçlılar tarih boyunca Anadolu'yu çiğnemiş geçmiştir. Kudüs'e gelmiştir; kadın, çoluk çocuk demeden 70-80 bin ahalisini öldürmüş. Ondan sonra da medeniyeti kimseye bırakmazlar ve bir de bizim ecdadımıza "barbar" derler. "Bu din kılıçla yayılmış!" derler. Kendileri kılıcı eline geçirdi mi, bizi zayıf gördü mü ne yapıyor bak! Onun için sakın onların sözlerine aldanmayın.

Bir insan hudutta bekleyince bu kadar ecir alıyor. Müslümanları kollamakta, korumakta büyük sevap var. Hele müslümanların imanını korumakta, kollamakta çok daha büyük sevap var. Çünkü bu beden ölürse insan şehit olur. Kalp ölürse insan ebedî azaba uğrar, cehenneme gider.

İmanı korumak, kollamak için çalışan insanların ecirleri çok daha fazladır. Allah, bu hayırlı ecri hepimize nasip etsin; buyurun, sizi davet ediyorum: Müslümanların çocuklarının, kadınlarının, yaşlılarının… imanlarını korumakta vazife alın! Dilinizin döndüğünce emr-i ma'rûf nehy-i münker yapın! Çoluk çocuğunuzu iyi insan olarak yetiştirin! Etrafınıza hak sözü söyleyin!

Boş lafla sabahtan akşama kadar kahvelerde vakit geçiyor. Boş lafı bırakın da hakkı tavsiye edin, sabrı, iyiliği, çalışmayı, güzel şeyleri, imanı tavsiye edin!

Adını söylemeyeceğim, iki gün önce bir memlekete gittim. Bir lise hocası bir dükkâna gelmiş. Bizim hacı arkadaşımız demiş ki;

"Lisede öğretmen olarak kırk beş kişiyiz, üç tane imanlıyız; ötekilerin hepsi cennet, cehennem, dünya, âhiret, Allah, peygamber, kitap… hepsini inkâr ediyor!"

Şimdi nasıl uyursunuz! 45 kişide 42 kişi böyleymiş, üç tanesi öteki türlüymüş. Hem de derslerde kendi mevzularını bırakıyorlarmış, lafı döndürüp dolaştırıp küfre getiriyorlarmış. "Çocuklar inancı, imanı bırakın!" deyip menfî telkin yapıyorlarmış.

İnsanın imanı gitti mi insan ölür!

Hele biz Türkler'in imanı gitti mi biz bir yere yem oluruz! Bizim hayatımız için imanımız şarttır. Bizim içimizden imanı aldın mı biz bir başka devlete yem oluruz! Başka devletler için bedava çalışanlar var. Belki paralı çalışıyorlardır, cepleri para doluyordur ama yine bedava sayılır. Bu cennet gibi memleketini satıp da kâfire peşkeş çekmekle aldığı şey zehir zıkkım olur. Onun için çok çalışmamız, çok gayret sarf etmemiz lazım.

Malum, Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de 13 sene bulundu, Peygamber Efendimiz'e çok az bir kimse iman etti. 40 kişi kadar, derler! Ama onlar sonradan çoğaldı, sayıları arttı. Allah; mü'minleri kendi yolunda çalıştıkları zaman, Allahu Teâlâ hazretlerinin dinine hâdim oldukları, hizmet ettikleri zaman yardım eder.

Büyük neticeler alınır.

Allahu Teâlâ hazretlerinin dini, imanı yeryüzünden silinmeyecek! Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor ki;

İnnâ nahnü nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le hâfizûn.

"Bu Kur'ân-ı Kerîm'i, bu zikr-i celîli, bu güzel kitabı biz indirdik, biz hıfz edeceğiz!"

Hıfzı Allah'a ait. Kur'ân-ı Kerîm'i yeryüzünden kaldırmaya kimsenin gücü yetmeyecek. Ama bir beldeden başka beldeye gider: Türkiye kâfir olur, Amerika müslüman olur; bilmeyiz. Başka bir yere gidebilir. Çalışmamız, gayret sarf etmemiz lazım.

Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da, Afrika'da insanlar inceleyip inceleyip sonunda müslüman oluyorlar. Alimler müslüman oluyor, avam müslüman olmuyor! Avam eski halinde kalıyor ama üniversite hocaları, atom alimleri, büyük yazarlar, büyük mütefekkirler, profesörler müslüman oluyor. Bu, gün gibi aşikâr bir hakikati ortaya koyuyor ki bizim dinimiz hak dindir! Bizim Resûlümüz hak peygamberdir, bizim kitabımız hak kitaptır. Onun için bu kitabın kadr ü kıymetini bilelim. Bilmek yetmez. Başkasına da söyleyeceğiz. Dünya çalışma dünyasıdır.

Ve en leyse insânî illâ mâseâ

Ve enne sa'yehû seyfe yurâ.

"İnsanoğluna ne çalışırsa kazanç olarak çalışmasının karşılığı verilir."

Çalışmazsa bir şey yok, çalışırsa çalıştığını Allah muhakkak verir. Hatta Şeyh Sâdî;

Dûs tamra tucâ kumî mahrûm tûki ba düşmen en nazardanî

"Yâ Rabbi! Çalışan düşmanlara bile veriyorsun, dostlarını mahrum eder misin?" diyor. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize akıl fikir versin.

Saff sûresinin son âyeti tam bize hitap ediyor:

Yâ eyyühellezîne âmenû kûnû ensârallah.

"Ey iman edenler! Kûnû ensârallah Allah'ın yardımcıları olun!"

Ensâr: Yardımcılar.

Kûnû ensârallah ne demek?

"Allah'ın dininin yardımcıları olun!" demek.

Allah yardımdan müstağnidir; bizi dinine hizmet etmeye davet ediyor, bize öyle iltifat ediyor. Allah'ın dininin yardımcıları olun, Allah'ın yardımcısı olmak şerefini kazanın.

Kemâ kâle îse'bnü meryeme li'l-havariyyine men ensârî illallah.

"Nitekim İsa aleyhisselam havarilere; 'Sizin içinizden kim bana Allah yolunda yardım edecek.' dedi."

Kâle'l-havâriyyûne nahnü ensârullâh.

"Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'ın dinine biz yardım edeceğiz!" dediler. İsa aleyhisselam'a onlar iman ettiler.

Fâ menet tâifetün min benî isrâîle ve kefere't-tâifetün.

"Beniisrail'den bir grup Hz. İsa'ya iman etti, bir kısmı da kâfir oldu."

Fe eyyednellezîne âmenû alâ adüvvihim.

"Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı nusretimizle teyit ve takviye eyledik, destekledik."

Ve esbehû zâhirîn.

"Galip oldular."

Allahu Teâlâ hazretleri bizi imtihan ediyor; dilerse yeri göğü yıkar, yeniden yapar. Yeryüzünde bir tek kâfir bırakmaz. Biz imtihan oluyoruz.

Onun için;

Yâ eyyühellezîne âmenû kûnû ensârallâh.

"Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun, dinine hizmet edin!"

Kadınsanız çoluk çocuğuna, öbür kadınlara hizmet edin. Erkekseniz çoluk çocuğunuza, başka komşulara, civarınıza hizmet edin. Allah'ın dininin hizmetçileri olun…

Allah'ın dinine hizmeti hep maaşla mı yapacağız?

Le en yemtelie cevfü ehadiküm kayhan hayrun lehû min en yemtelie şi'ran.

"Kişinin, sizden birinizin karnının irin dolması -irin; yaradan çıkan cerahat- onun için şiir dolmasından daha hayırlıdır." buyuruyor Peygamber efendimiz. Kişinin içinin cerahatle dopdolu olması, içinin şiirle dolmasından daha hayırlıdır.

Eyvah, şimdi edebiyatçılar yandı!

Le en yemtelie cevfü'r-racüli kayhan ev demen hayrun lehû min en yemtelie şi'ran mimmâ hücîte bihî.

İkinci hadîs-i şerîfi okuyorum aşağı yukarı mânaları birbirine yakın, birbirini açıklayacak

Le enyemtele cevhur ehadüküm. "Sizden birinizin…"

Kayhan: İrin, cerehat.

Ev demen veya kan pıhtısı dolması hayrun lehû onun için daha hayırlıdır min en yemtelie şi'ran mimmâ hücîte bihî onun bana hiciv yapılmış olan şiirlerle dolu olmasından kan dolu olması, irin dolu olması daha hayırlıdır.

Peygamber Efendimizin zamanında gazete, gazeteci, radyo, televizyon var mıydı?

Yoktu.

Ne vardı?

İnsanların uzun, yılan dili gibi, kılıç gibi dilleri vardı. Ve oranın âdeti, sözü süslü söylerlerdi. Ya secîli ya şiir şeklinde söylerlerdi. Sözün sonları birbirine denk, kafiyeli, düzenli sözler söylerlerdi. Araplar'ın yanında Şiir çok makbuldü. Ve her mevzuda şiir söylerlerdi.

Şiirlerin bir kısmı medih olurdu: "Sen ağasın, paşasın, şöyle padişahsın, şöyle cömertsin, bulut senden daha aşağıda kalır. Bulut birazcık yağmur yağdırıyor ama sen yağmurdan fazla ihsanda bulunuyorsun…" gibi medih.

Bir kısmı kadınlara ait, kadınlarsa erkeklere ait; "Senin boyun selvi gibi, gözün badem, yanağın elma gibi…" filan.

Veyahut şarap hakkında; "Bunun rengi gül renginden daha güzeldir, ben o kadar çok ayyaşım o kadar çok içki içtim ki içki satıcısının çadırının üstüne bayrak çektirdim…" İçkinin hepsini sattırmış, hepsini harcatmış. Arabistan'da içkiciler, içki bittiği zaman teslim bayrağı çeker gibi bayrak çekerlermiş. Bayrak çekildi, içki bitmiş, diye uzaktan gelmezmiş. Böyle medih eden şairler var.

Veyahut "Filanca kimseyle şöyle gönül maceraları yaptım…" Mesela İmrü'l-Kays diye bir Arap şairi böyle bir şiir yazmış. Peygamber Efendimiz diyor ki; "İmrü'l-Kays isimli şair, şairlerin cehenneme giderken önünde gidecek, rehberliğini yapacak!" Çok edepsiz şiirleri var, görmeseniz daha iyi! Böyle şiir söylerlerdi.

Veyahut da kızdıkları adama bir hiciv, bir kötüleme, bir yerme söylerlerdi.

Hatta şairlerden bir grup; kabilesinden, şimdiki Irak'ın olduğu yerde Hire devleti diye bir devlet varmış, oraya gitmişler. O devletin hükümdarının yanına girmişler, yanında hükümdarın adamı varmış. Bu kabile ahalisini kötülemiş, işlerini yaptırtmamış, engellemişler. Develerinin yüklerinin olduğu yere konakladığı yere gelmişler. Orada küçük bir şair varmış;

"Ne oldu?" demiş. Daha şair olduğu pek belli değil ufak tefek.

"Sen küçüksün, hükümdarın yanına girme, şurada malları bekle!" demişler. Onu develerin yanına bekçi bırakmışlar.

"Niye öyle üzgün geldiniz" demiş.

"Sorma; hükümdarın yanına girdik, orda bir adam vardı. Bizi, işimizi engelledi, hükümdara kötüledi. Hükümdar da bize iltifat etmedi, bir şey yapamadık, geldik." Demişler.

"Siz yarın beni oraya götürün." Demişler ki;

"Ne yapacaksın?"

"Ben aleyhinde bir şiir yazacağım, okuyacağım, o adamı yerin dibine batıracağım."

"Yapabilir misin?"

"Yaparım" demiş.

"Seni imtihan edelim, şu karşıdaki tarlayı bize bir anlat bakalım, şiir söyleme kabiliyetin nedir?" demişler.

O da epeyce bir döşenmiş, bir şeyler söylemiş. Sende iş var, demişler.

Ertesi gün onu almışlar, hükümdarın yanına götürmüşler. Hükümdarın yanına götürdükleri zaman hükümdar o adamla beraber yemek yiyormuş. Huzuruna girmişler. Arapça diyor ki;

"Ey hükümdar, sakın onunla yemek yeme!"

Mehlen ebeyte'l-la'ne la'tekü'l-meah, diye bir başlıyor.

Öyle laflar söylüyor ki, hükümdar sinirlenmiş; kaşığını, yemeğini bırakmış:

Üfülleküm, "Öf, sen benim yanımda artık görünme! Kaybol, uzağa git!" demiş.

"Hükümdarım, benim kabahatim yok da bu şöyledir…"

İnkadkıle makıle inhakkan ve inkeziba, Araplar arasında atasözü olmuş.

"Söylenen söz bir kere söylendi; ister doğru olsun, ister yanlış olsun, bir daha seni görmek istemiyorum." demiş.

O küçük şair, öteki adamı işinden etmiş, hükümdarın yanından da kovdurtmuş.

Arapların yanında şiir bu kadar önemli!

Müslümanlık geldi. Peygamber Efendimiz'in Kur'ân-ı Kerîm okuyuşlarını Araplar önce şiir sandı. Peygamber Efendimiz'e; "Bu şair!" dediler. Baktılar, sözleri şiir değil. "Kâhin!" dediler. Kahin değil. Resûlallah Efendimiz'in söylediği çıkıyor. Sonra baktılar dürüst. Ne dedilerse tutturamadılar. Kimisi imana geldi kimisi de hasım safına geçti.

Ne yapacaklar?

Mücadele edecekler. Çeşitli mücadele şekilleri var:

Bir kısmı Resûlullah'a hicvetmeye, aleyhinde şiirler yazmaya başladılar. O şiirler, kabileler arasında yayılıyor ve Peygamber Efendimiz'in itibarını sarsmak istiyorlar. Onun üzerine Peygamber Efendimiz de ashabından bazı kimseleri "Siz de şiir söyleyin; İslâm'ı övün, dine yardım edin, Müslümanlığı övün. Ve karşı tarafa cevap verin! diye vazifelendirdi.

Peygamber Efendimizin şairleri vardır: Hassan b. Sâbit, Abdullah b. Rehâvâ gibi pek çok şairler var. Onlar da güzel şiirler söylediler. Kur'ân-ı Kerîm'de şairlerle ilgili bir Şuarâ sûresi, Şairler sûresi vardır. Ve onun sonunda Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri şairleri iki kısma ayırır:

"Bir kısmı peşlerine azgınları, sapkınları toparlayan sürükleyip dine saldıran ve cehennemlik olan zümre. "Bir kısmı da İslâm'ı müdafaa eden zümre." diye onları istisna eder. O âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki şiir; hayra, hakka hizmet için kullanılırsa zararı yok!

Ama şiir kadın gibi, şarap, kumar, başkasının ırzını namusunu, haysiyetini, şerefini ayaklar altına alıcı hicivler gibi şerre kullanılırsa kötüdür.

"Bunları ezberleyip de insanın içini, kafasını bu gibi şeylerle meşgul etmesi yerine karnı irin, kan, cerahat dolsun daha iyi!" diyor Peygamber Efendimiz.

Hakikaten de şiiri kendi kendine başlı başına bir meslek edinmek de güzel bir şey değildir. Osmanlılar'ı mahveden de bu şiirdir! Osmanlı'da bizim kadı efendiler medresede, hadis, tefsir, fıkıh, kelâm bütün ulûm-u dîniyyeyi okumuşlar, ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmişler, kadılık yapacaklar. Tahsil mükemmel; Arapça, Farsça biliyor, bütün ulûm-u edebiyye-i ulûm-u dîniyyeyi, ulûm-u aliyyeyi; yüksek ilimleri, alet ilimlerini hepsini okumuş. Koca kavuklu, cübbeli, itibarlı bir adam. Hükümet, "Hâkimsin." diye bol para veriyor. Bir kasabaya gitmiş, konağı var ama ortada suç yok.

Cemiyet güzel, suç yok! Mahkemelerde iş az, bu adamların zamanı boş.

Bütün Osmanlı şairlerinin hayatlarını okuyorum: Ekseriyeti kadı! Boş zamanda eline kalemi almış; hadi bakalım, şaraba gazel…

Hayırlı işlerle vakit geçirmek varken öyle vakit geçirmişler, yazık! O da irin dolmak gibi; zikir, zikrullah, Kur'ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîf, emr-i mâ'ruf nehy-i münker, ilim öğrenip de cemiyeti yükseltmek varken hepsi aynı lafı söylemişler: Kadın selviye, kadeh güle benzer. Gına gelir, insan yaka silker, baştan aşağı böyle şeylerle dolu.

İrin dolsaydı daha iyiydi. Ömürlerini boşa geçirdiler!

Hele o şairlerden bir tanesini okudum: Gece gündüz içermiş. Sonra içkiye tevbe etmiş. İçki zamanı, bahar mevsimi gelince -cemiyetin içinde içemiyorlar- kırlara gidiyor, kimsenin olmadığı yerde içiyorlar; çünkü yasak. Kışın gidemez; bahar mevsimi geldi mi içkiye tevbe ettiğine o zaman pişmanlık duymuş. Şiir yazmış. Diyor ki;

Tevbe ettim ki etmeyem tevbe

Tevbeye, tevbe-i nasûh olsun

"İçki içmeyeceğim, diye tövbe etmiştim ama pişman oldum, bir daha tevbe etmemeye niyetliyim." diyor. Ne kadar sapıtmış, adamın sonu nasıl oldu diye merak ettim. Sayfaları çevirdim, okudum. Bir meyhane köşesinde içki içerken çatlamış ölmüş. Su testisi su yolunda kırılır!

İyi şeylerle vakit geçirelim. Bu dünyada âhirete göçünce geçirdiği ömürden herkes pişmanlık duyacak. İyiler daha çok iyilik yapamadığı, gafil geçirdikleri zamanlarda zikretmedikleri, hayırlı iş yapmadıkları zamanlardan dolayı pişmanlık duyacaklar, kötüler de zaten kötülüklerinin cezasını görünce "Eyvah!" diyecekler.

Le en ted'uve ehâke'l-müslime fe tut'imehû ve tüskıyehû e'azamu li ecrike min en tetesaddaka bi hamsetin ve 'ışrîne dirhemen.

Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş ki Peygamber Efendimiz bize arkadaşımızı evimize çağırıp da ziyafet çekmeyi tavsiye ediyor.

Nasıl tavsiye ediyor?

Le en ted'uve ehâke'l-müslime. "Senin müslüman kardeşini davet etmen" Fe tut'imehû ve tüskıyehû e'azamu li ecrike. "Ona yedirmen, içirmen senin için ecir bakımından daha büyüktür." Min en tetesaddaka bi-hamsetin ve 'ışrîne dirhemen. "Yirmi beş dirhem tasadduk etmekten daha hayırlıdır."

25 dirhemin miktarını bilmiyoruz.

Senin bir arkadaşını çağırıp da ona yedirmen içirmen 100 bin lira harcamaktan daha iyidir, desek 100 bin rakamını bildiğimiz için bize bir mâna ifade eder. Bunun o zaman ne kadar kıymetli olduğunu bilemiyoruz ama demek ki kıymetli bir şey ki Peygamber Efendimiz onunla kıyas ediyor. "Senin arkadaşını yedirmen içirmen, başka yere fazla sadaka vermekten daha hayırlıdır." demek istiyor.

Peygamber Efendimiz arkadaşlığı teşvik ediyor. Tanıdığın kimsenin gönlünü yapman, tanımadığın bir kimseye gidip sadaka vermenden daha iyi, demek istiyor. İnceliği anlatabildim mi bilmiyorum. Senin ahbabın var. Camide görüyorsun:

"Selamun aleyküm."

"Aleyküm selam."

"Nasılsın?"

"İyiyim, sen nasılsın…"

"Allahaısmarladık…"

Yıllar yılı böyle devam ediyor! Ne sen onu bilirsin ne o seni bilir! Camide görürsün, bir sırıtırsın o kadar. Bir ahbaplık, yakınlık yok!

Gelmezse evi nerede, nerelidir bilmezsin, hastalanırsa arayamazsın!

Birisi gelir: "Erzurumlu bir efendi vardı ama…" diye sorar, haberin yok.

Böyle olacağına sevdiğin bir arkadaşsa; "Arkadaş, gel bakalım bu akşam bizim eve gidiyoruz. Çorbaya razıysan akşam yemeğini beraber yiyeceğiz." dersin, alırsın eve götürürsün. "Ben seni Allah için seviyorum; gel ahbaplığımızı ilerletelim, buyur." Üzümden, incirden, peynirden, zeytinden bir şeyler yersiniz; sen ona memleketini, adını, sanını, mesleğini, işini sorarsın, evini öğrenirsin; o senin evini öğrenmiş olur. Bir dahaki akşam camide karşılaştığın zaman onun selam verişinde ve sana gülüşünde bir başkalık olur. Artık daha samimi olursunuz. Seni bir sıkışık durumda gördüğü zaman yanına gelir, "Bir şey mi oldu?" diye sorar.

Biz İstanbul'dan, Ankara'ya gidiyorduk. Baktık; yolda bir araba arızalanmış, başında uğraşıp duruyorlar. Bir de baktım ki benim liseden arkadaşım! Döndük…

"Hayrola, ne oldu?"

Motoru tamir edilmeyecek kadar arızalanmış.

"Ne olacak?"

Ankara'ya yakınca, bir arabaya yükleyip götürecek ama arabanın içi yük dolu. Çoluk çocuğu küçük…

"Hadi, bizim arabaya gelin." dedik. Yüklerini aldık, sadece adamı arabasının başına bıraktık. Aldık; Ankara'ya getirdik, evlerine teslim ettik. Kayınpederi albaymış, onu haberdar ettik. "Damadın Kızılcahamam'da, arabası arızalı." dedik. Kendi arabasına atladı, yardımına koştu. İş gördük.

O bizim ahbabımız olmasaydı biz onun yanından, "Vah vah! Yazık arabası bozulmuş." diye geçecektik. Tanışıklık olunca daha başka oluyor.

Peygamber Efendimiz bizi samimiyete itiyor, teşvik ediyor:

"Başkasına sadaka vereceğine kardeşine ziyafet çek!" diyor. Geçerken köşede birisine bir para veriyorsun, gidiyorsun. Bilmiyorsun ki adamın apartmanı mı var, cebi dolu mu, boş mu? Ne olduğunu bilmiyorsun.

Limriin mahtesebe ve 'aleyhi mektesebe ve'l-mer'u me'a men ehabbe ve men mâte 'alâ zinen bi't-tarîki fe hüve min ehlihî.

Bu da kelimeleri az olan, mânası birkaç gün anlatmakla devam edebilecek olan bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

Limriin mahtesebe. "Kişiye ihlas ile yaptığı şeyin kazancı vardır."

İhtisap: Allah'tan ecrini beklemek demek.

Men iğtesele yevme'l-cumaati imânen vahdisâben "Kim Cuma günü Allah'a iman ederek ve ecrini Allah'tan bekleyerek yıkanırsa" ğufira lehû "üç gün ziyadesiyle bir haftalık günahları mağfiret olur!" diye o hadiste ki gibi bildiriyor Peygamber Efendimiz.

"Allah'tan ecir, ücret, mükâfat bekleyerek insanın ihlasla yaptığın şeyin kazancı o kişiye ulaşır. Demek ki yaptığımız şeyi Allah için yapmamız lazım, bu hadisin bu cümlesinden onu çıkartıyoruz. Bu cümleyi duvara yazabiliriz. Koca bir levha olacak. Kısa fakat mânası çok güzel bir şeydir:

Limriin mahtesebehe. "Allah rızası için yaptığın şeyin mükâfatı kişiye gelir. Kişinin kazancı Allah rızası için yaptığı şeylerdedir."

Ve aleyhi mektesebe. "İşlediği suçlarında vebali omzundadır. Hiç bir şey unutulmaz, gizli kalmaz." Onun için insan yaptığı şeyin hayırlı olmasına dikkat etmeli, omzuna vebal yüklenmemeli, ecir kazandıracak şeyler yapmalı.

el-Mer'u me'a men ehabbe. "Kişi sevdiğiyle beraber olacak, haşr olacak!"

Bu da bir büyük umumî kaidedir ki bunu da kapımızın üstüne, evimizin duvarına kocaman yazsak yeridir.

"Âhirette kişi sevdiğiyle beraber olacak."

Kimi seviyorsa kişiyi onun yanına götürecekler. Kim kime imreniyorsa; onu özlüyor, onu seviyor, onun yanında olmak istiyorsa Allah onu ondan ayırmayacak, oraya götürecek.

"Ne güzel, ne hoş! Ben Resûlullah'ı, ashabını, Hz. Ebû Bekir'i, Hz. Ömer'i seviyorum. Selmânü'l-Fârisî'ye hayranım, âşıkım…"

Tamam, onlarla beraber olacaksın.

"Ben filanca Amerikalı artisti seviyorum. Bıyık şekline, saç tıraşına, yüzüne, kaşını kaldırışına, tebessümüne, yan bakışına, silah çekişine bayılıyorum…"

Allah korusun, -onun yanına gidersen- o herhalde iyi bir yere gitmeyecek!

Onun için kişi kimi sevdiğine bakmalı. Bu bir büyük kaidedir, zararı da var faydası da var. İyiyi seversen iyinin yanında olacaksın.

Ashâb-ı kirâm bu sözü duyunca sevinçlerinden bayram etmişler.

"Kişi sevdiğiyle beraber olacak!"

Ben bugün korkuyorum. Bizim millet sevdiğiyle beraber olursa yandı! Hepsinin aklı bir başka yerde! Allah akıl fikir versin. Allah sevilecek şeyleri bizlere sevdirsin. Cehennem kütüklerini sevdirmesin!

Cherry Kipper'dan veya adını söylediğimiz söylemediğimiz başkalarından sana ne!

Ve men mâte 'alâ zinen bi't-tarîki fe hüve min ehlihî. "Kim yolda zina etme üzere ölürse o da onun ehlindendir."

Bu sözü iki türlü anlayabiliriz:

Bir; zina yolunda giderse, o niyetle giderse zina ehlinden sayılır.

Mesela buradan kalktı, o kötülüğü yapmaya niyetli gitti. O yol üzerinde öldüğü için Allah onu, o günahı işleyenler zümresinden haşr eder. Onun için aman kötü yola heves etmeyin.

İki; bi't-tarîku, yolda zina üzere olursa…

Eskiden yol üzerinde zina olmazdı.

Bu nasıl olur?

Gözle olur. Allah korusun, insan namahreme bakar. Açık camdan, kapıdan bakar… Eller, gözler bu günahlara girerler, bu sıfatı alırlar. Bu devirde bu çok olur. Çünkü bu devrin şeytanları ortaya çıkmıştır, çoğu öyle gizli değildir, süslenmiştir bile! Boyanmıştır, açılabileceği kadar açılmıştır. Onun için müslüman Allah'ı severek çıkmazsa, gözüne sahip olmazsa başına çok dertler, sıkıntılar gelir.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi her türlü kötü sıfattan, huydan korusun, kurtarsın.

Allahu Teâlâ hazretleri öğrendiklerimizi hıfz etmek, hıfz ettiklerimizle amel ederek, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını, hoşnutluğunu kazanmak nimetine erdirsin.

Fâtihâ-i şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı