M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 338.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn es-Salâtu ve's-selâmu alâ seyyidil evvelîne vel ahirîn Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ve men tebi'âhu bi-ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Kânet sîmâ el-melâiketi yevme bedrin amâime sûdin ve yevme uhudin amâime hûrin.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerini üstadımızın üstadı Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin hazretlerinin yazmış olduğu Râmûzü'l-ehâdîs adlı eserden okumaya devam edeceğiz.

Hadîs-i şerîfilerin okunmasına ve izahına geçmeden önce evvelen ve hasseten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhu için; ve sâir enbiyâ ve mürselînin ve bütün evliyâullahın; Peygamber Efendimiz'in ashâb-ı kirâmından rıdvanullâhi Teâlâ aleyhim ecmaîn zamanımıza kadar bize uzanan bütün sadat-ı meşâyıhı- turuk-u aliyyemizin hulafâsının ve müntesiplerinin ruhları için; eserin müellifinin hocalarının, talebelerinin, ruhları için; hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesinde emeği geçmiş olan cümle râvilerin, alimlerin ruhları için ve uzaktan yakından, şu sıcak yaz gününde çeşitli sayfiye yerlerinde eğlence yerlerinde zevkler, sefalar varken Peygamber Efendimiz'in muhabbetinden hadîs-i şerîflere şevklerinden dolayı şu mübarek mahallede, mescidde cem olup da, bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimin âhirete intikal eden irtihal eylemiş olan cümle sevdiklerinin, yakınlarının ruhları için; biz hayatta olan müslümanların da sıhhat, âfiyet üzere yaşayıp Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun ömür sürüp Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine bağlı olarak yaşayıp iman-ı kâmil ile âhirete göçmemiz ve ahirette de Peygamber Efendimiz'e komşu olmamız için bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Bedir ve Uhud harplerinde müslümanların yanına gelmiş olan meleklerle ilgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:

Kânet sîmâ el-melâiketi yevme bedrin amâime sûdin ve yevme uhudin amâime

"Bedir harbinde, savaşında müslümanları teyit etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş olan meleklerin alametleri siyah sarık idi, melekler başlarına siyah sarık sarmışlar idi. Uhud gününde ise gelen meleklerin sarıkları kırmızı idi!"

Kur'ân-ı Kerîm'de geçer ki Allahu Teâlâ hazretleri Bedir harbinde müslümanlara çok büyük yardımlar eyledi. Çünkü 313 kişilerdi, kendilerinden üç misli kalabalık bir düşmanın yanına gitmişlerdi.

Ve lekad nasarakümullâhü bi-bedrin ve entüm ezille. "Siz az, zayıf iken Allahu Teâlâ hazretleri muhakkak ki Bedir gününde etmişti!" diye âyet-i kerîme ile sabit. Allahu Teâlâ hazretleri Uhud'da da meleklerle takviye etti.

"Meleklerin Bedir gününde sardıkları sarıkları siyah renkliydi, Uhud gününde kırmızı renkliydi." diye hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bildiriyor. Galiba Allahu Teâlâ hazretleri melekleri yardımcı olarak müslümanların has-halis ordularına hep göndermiş ki; Kıbrıs harbinde pek çok şeyler, Kıbrıs çıkarmasında bile çok şeyler duyduk.

Esirler; "Sizin hakî elbise giymiş askerleriniz vardı da yanındaki cübbeli-sarıklılar kimlerdi? Onlar çok müthiş adamlardı, sürüyle geldikleri zaman perişan ediyorlardı, o sarıklı cübbeli adamlar kimlerdi?" demişler.

Hâlbuki resmen öyle sarıklı cübbeli adamlar harbe katılmadı. Birisi anlattı: Hakkında hüsn-ü zan beslenen Allah'ın velî kulu bildirilen bir kimseyi Kıbrıs harbinden birkaç gün sonra veyahut ertesi sabah görmüşler de, "Dün gece orada [savaşta] epey yorulduk!" demiş.

Görünmeyen âlemin incelikleri bilmiyoruz! Allahu Teâlâ hazretleri dilerse kullarına çeşitli şekillerde yardıma kâdir. Burada bir de sarık meselesi var.

Sarık müslümanların alametidir. Bir hadîs-i şerîf de geçiyor ki;

el-amâimu ticâlü'l'arabi. "Sarıklar Araplar'ın taçlarıdır!"

Padişahlar, hükümdarlar nasıl taç giyermiş; sarıklar Araplar'ın taçlarıdır. "Araplar sarığı bıraktı mı onlarda hayrı kalmaz!" diye bir hadîs-i şerîf okudum, şaşırdım. Araplar sarığı umumiyetle bırakmış durumdalar, sarık sarmıyorlar da başlarına kadın gibi örtü örtüyorlar. Kadınlar bizde çevre, başörtü dediğimizi nasıl katlayıp da başlarını örtüyorlarsa o tarzda örtüyorlar. Eskiden sarık sararlardı.

Sarık ile kılınan namazın sarıksız kılınan namaza 70 kat üstünlüğü vardır! Bazı kimseler camide ön safta dururken belinden kuşak çözer gibi çözüyor, başına doluyor; Allahu ekber namaza öyle duruyor.

Bu işi neden yapıyor?

Sarığın sevabı çok da ondan!

Misvakla kılınan namaz -insan dişlerini misvaklayıp namaz kıldı mı- sevabı 70 kat fazla!

İnsan bir alacak yerde 70 misli almak istemez mi?

İster. Onun için bazı hoş arkadaşlar, açıkgöz arkadaşlar sarığı yanında gezdiriyorlar. Cebine katlamış koymuş veyahut en iyisi belinde rahat duruyor diye beline sarıyor, belinden çıkartıyor, sarıyor; namazı öle kılıyor.

Allah ecrini ziyade etsin, cümlemizin ibadetlerini kabul etsin. Kardeşlerimize de umdukları dereceleri ihsan eylesin.

Esas itibariyle sünnet-i seniyyeye uyup her işimizi Peygamber Efendimiz'in yolunca yapmaya çalışmak! Allahu Teâlâ hazretleri Bizi lütfuyla, keremiyle teyit, takviye eylesin diyelim, dua edelim. Çünkü Allah diledi mi neler yapar! Sabır sahibi olursak, takvâ sahibi olursak Allahu Teâlâ hazretleri bize nusret eder, bize yardım eder.

Allahu Teâlâ hazretlerinin bize yardımı için iki şart var: Birisi sabırlı olmak, ötekisi de takvâ ehli olmak! Takvâ ehli oldun mu korkma!

Takvâ ehli olmak ne demek?

Günahlardan sakınan bir kimse olacaksın, titizleneceksin, günahlı işlere bulaşmamaya çalışacaksın! "Aman şöyle yaparsam Allah benden hoşlanmaz, şu yaptığım iş Allah'ın rızasına uygun değil!.." diye düşünerek hareket edersen yaptığın işi sakına sakına, çekine çekine yaparsan öyle yapana takvâ ehli kul derler. Allahu Teâlâ hazretleri takvâ ehli kullarına çok vaatleri var:

Ve men yettekıllâhe yec'al lehû mahrecen ve yerzukhü min haysü lâ yahtesib.

Çok âyet-i kerîmeler var da hemen dilimize gelivermiş olanlardan.Takvâ ehli kullarına çok vaatleri var. Allah cümlemizi takvâya erdirsin, sevdiği yolda yürütsün. Sevdiği yolda yürüdün mü korkma!

Müslümanlara kâfirlerin hücuma geldiğini, asker toplayıp onları yok etmeye geldiğini söylediler de dediler ki; Hasbünallâhu ve ni'me'l-vekîl, "Allah bize yeter! İsterse Cihanı toplasın, Allah bize yeter!" Biz bu imana erersek Allah bizi ummadığımız yerden de destekler.

Bizim başarısızlıklarımız düşmanın galip gelmesinden değil; bizim başarısızlıklarımız bizden! Düşmanda bir şey yok, metelik yok, hâl yok; düşmanın ne canı var, ne kadr ü kıymeti var ki!..

Ecdadımız nasıl tarumar etmişler, düşmanın hiç kadr ü kıymeti yok da biz bozuk olunca adamlar kendilerini bir şey yaptık sanıyorlar!

Niye önce yapamıyorlardı, niye Osmanlılar'ın ilk zamanın da yapamıyorlardı?

Takvâ vardı, ehl-i takvâydı! Harbe gidiyordu, askerler de düşman arazisine giriyorlarmış, korkusundan düşmanlar kaçıyorlarmış. Orduya yiyecek lazım, mesela üzüm lazım. Bağlar orada duruyor, bağlardan üzümleri kopartıyorlarmış ondan sonra üzümün ücretini oraya, salkımın olduğu yere bağlıyorlarmış, öyle gidiyorlarmış. Adamlar ordu geçtikten sonra geliyor bakıyorlar ki bağları köklenmemiş, evleri yakılıp yıkılmamış; bağların üzüm salkımları olan yerlerine ücretleri paraları [asılmış]. Ordu haram yemiyor ki! Allah rızası için cihat yapıyor öyle gidiyor.

"Müslüman ol, seninle harp etmem. Kâfir; dinini bırak, müslüman ol, başımın üstünde yerin var, buyur! Seni ben koruyup kollayayım!" diyor.

Öyle takvâ ehli olunca Allah yardım etmiş. Biz huyumuzu bozunca Allah'ın da yardımı bizden çekildi gitti.

"Hocam, biz huyumuzu nasıl bozduk?"

Parayı bol bulunca, dünyalığa sahip olunca insanoğlu gevşer!

Bismillâhirrahmânirrahîm

İnne'l-insâne le yetğâ en ra'âhü'stağnâ. "İnsanoğlu kendisini müstağni gördü mü -parası pulu var, ihtiyacı yok- o zaman tuğyan eder!"

İstanbul'da en çok günah işlenen yerler nereleri?

Zenginlerin en çok olduğu yer!

En çok günah işlenen yerler nereleri?

En çok para verilip de zar zor girilen yerler! Bir gecesi 3000-5000 lira… "Tarabya'da öyle bir yerde bir lokantada oturup kalkarsın, bir çay içersin 3-5 bin lira para verirsin. Çay kahve şu kadar paradır!" diyorlar. Bilmiyoruz artık, nerede böyle manzaralı bir yer varsa oraya bir güzel, mükellef bir yer yapılmış, çalgılar sonuna kadar açılmış, para pul çok; zevk u sefa böyle yerlerde oluyor.

İnsanoğlu parayı pulu çok gördü mü şaşırıveriyor. Hâlbuki şükrünü arttırması lazım: "Yâ Rabi çok şükür beni fakr u zaruretten kurtardın, nimetleri bana ihsan eyledin, sana hamd ü senâlar olsun!" diye şükrünü artırması gerekirken nimeti arttıkça tuğyanını artırıyor, azgınlığını artırıyor! O zaman Allahu Teâlâ hazretleri yardımını, nusretini çekiyor.

Hz. Ömer radıyallahu anh, Hâlid b. Velid'i ordu komutanlığından azletti, oradan aşağı, dedi; ordu komutanlığında azletti. Dediler ki;

"Çok tecrübeli bir komutan, düşmanı allem ediyor kallem ediyor, sağından solundan saldırıp alt ediyor. Biliyor, usta, becerikli bir komutan…"

"Zaten onun için azlediyorum! Asker sanıyor ki zaferi Hâlid b. Velid'den dolayı kazanıyoruz, hayır zafer ondan değil; zaferi Allah veriyor! Onu göstermek için onu azlediyorum; onun yerine hiç tecrübesi olmayan bir insanı getireceğim, yine Allah verecek!" dedi

Zafer Allah'tan; nusret, zafer, muvaffakiyet Allahu Teâlâ hazretlerindendir! kuldan beklerse olmaz!

Huneyn harbinde Peygamber Efendimiz ordunun başındaydı, ashâb-ı kirâm ordunun içindeydi ama baktılar, vadi dolusu müslüman, asker vadiyi doldurmuş. Dediler ki;

"Biz Bedir'deyken 313 kişiydik, düşmanı yendik. Şu orduya bak! Bizi bugün kim yenebilir?!.."

Yanlış bir şey söylediler. Zafer ordunun adedinin çokluğunda değil ki! [Zafer] Allah tarafından veriliyor! Allah başlarına öyle sıkıntılar verdi ki o Kur'ân-ı Kerîm'in âyet-i kerîmesi karşısında hayran kalıyorum, şöyle ifade ediyor:

Ve dâkat leyhüm aleyhimü'l-ardu bimâ rahubet ve dâkat aleyhim enfüsühüm ve zannû en lâ melcee minallâhi illâ ileyhi sümme tâbe aleyhim li-yetûbû innallâhe hüve't-tevvâbü'r-rahîm. "Yeryüzü bu kadar genişliğine rağmen başlarına dar geldi de dönüp düşmandan geri kaçtılar!"

Yenildiler, mahvoluyorlardı. Sonra Allahu Teâlâ hazretleri yine lütfeyledi de anladılar ki sayı üstünlüğüne rağmen yenilebiliyormuş.

İnsan, zihniyet bozuldu mu yenilir; zihniyetini, kafasının düşünce tarzı bozuldu mu gitti, Allah'ın nusreti gitti mi gider! Allahu Teâlâ hazretleri dilerse 3-5 kişiyle de neler yaptırtır!

Allah bizim gözümüzden perdeyi kaldırsın. Gönlümüzün pasını silsin, gidersin. İçimizi dışımızı nurlandırsın da cümlemizi kendisine kul olmanın, kendisine dayandığımız zaman nelere sahip olduğumuzu anlamanın seviyesine çıkarsın.

Kâne't-tahiyyete'l-umemi ve hâlise vüddihim ve inne evvele men âneka İbrâhîmu.

Hadîs-i şerîf Temîm ed-Dârî'den rivayet edilmiş, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Şu kucaklaşmak varya, müslümanlar birbirlerini gördükleri zaman uzaktan geldikleri zaman bazen el sıkmazlarda birde boyunlarına sarılırlar. Boyuna sarılma usulü. Kâne't 'idi' tahiyyete'l-umemi 'eski ümmetlerin selamlaşma şekliydi'. ve hâlise vüddihim Ve onların sevgilerinin özü, hülasası idi; birbirlerine sarılmaları sevgi alametiydi. ve inne evvele men âneka İbrâhîmu İlk kucaklaşarak dostunu arkadaşını selamlayan da İbrahim aleyhisselam'dı diyor peygamber efendimiz.

Demek İbrahim aleyhisselam'ın usulüymüş. Bazen dayanamıyoruz; "Neredesin kardeşim, beş aydır görmüyorum, gel bakayım bir sarılayım…" Birbirimizin boynuna bir sarılıveriyoruz.

Normal olarak sarılmak yok, Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuş:

Demişler ki, "Yâ Resûlallah, birbirimize sarılalım mı?"

"Hayır, sarılmayın, musafaha edin!"

Normal olarak sarılma yok fakat çok hasretlik varsa, çok uzak yollardan uzun zaman görüşmeme olmuşsa o zaman öyle bir sarılma şekli olabiliyor. Bir de dünyada çeşit çeşit insan var, çeşit çeşit zihniyet var; sarılmada bir fitne düşünülüyorsa o zaman olmaz. O zaman sarılma şekli hiç olmaz.

Kânet li'l-enbiyâi küllihim mihsaratün yetehasserûne bihâ tevâdu abdillâhi azze ve celle.

Bu hadîs-i şerîf değnek kullanmakla ilgili.

"Bütün peygamberlerin hepsinin değneği, asası vardı. Asa insanın dayandığı [değnek]. Her peygamberin asası vardı, ona dayanırlardı, öyle yürürlerdi. tevâdu abdillâhi azze ve celle Bütün peygamberler tevazu maksadıyla bir değnek kullanırlardı."

Onun için yaşlı kimseler yanlarında dik yürüse de, ihtiyacı olmasa da bazen bir asa edinip yanında bir asa ile gezerlerdi, değnek ile beraber dolaşırlardı. Musa aleyhisselam asası meşhurdur.

Yunus Emre ne diyor?

Gökyüzünde İsâ ile Tur dağında Mûsâ ile

Elindeki âsâ ile çağırayım Mevlâm seni

Onun asası neden meşhurdur?

Musa aleyhisselam Tur dağına çıktığı zaman Allahu Teâlâ hazretleri ona Tur dağında vahyeyledi. "Onlara dinin ahkâmını bildir!" diye Allahu Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam'a vahyeydedi. "Firavun'a git, benim emirlerimi ona tebliğ et; bâtılı bıraksın, Hakk'a dönsün!" diye Musa aleyhisselam'a vazife verdi.

Firavun kimdi, ne yaptı?

Firavun Mısır'ın hâkimi idi ve "Ben buranın tanrısıyım." diyordu.

Eleyse lî mülki misra ve hâzihi'l-enhâru tecrî min tahtî. "Sarayımın aşağılarından akıp giden nehirler, Mısır'ın mülkü benim değil mi?"

Hatta Musa aleyhisselam sihirlerini imtihan edip de sihirbazları mat edince, onlar iman edince onlara; "Siz benden gayrısına tapınacaksınız, benden gayrısını mı Tanrı ediniyorsunuz; ben sizin ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, bana tapının!" dedi. Kendisine tapındırıyor, tanrılık iddiasında bulunuyor hain!

Ona git hakkı söyle dedi. Musa aleyhisselam dedi ki;

"Benim suçum var yâ Rabbi! Onların yanında ben bir kazalı, hatalı iş yaptım, orada bıraktım çıktım gittim. Sonra benim dilim de pek güzel söylemiyor, dilimde biraz tutukluk var; sen bu vazifeyi kardeşim Harun'a versen!.." gibi bir şey söyledi. Allahu Teâlâ hazretleri de ikisine birden vazife verdi. Musa-Harun aleyhimesselam ikisi birden vazifeli gidecekler.

Allahu Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam'a vahyetti.

Ve mâ tilke bi-yemînike yâ Mûsâ. "Ey Musa, sağ elindeki nedir?"

Kâle hiye asâye 'Dedi ki; Yâ Rabbi! O benim asamdır, değneğimdir.' ve etevekkeu aleynhâ 'ona dayanırım' ve ehuşşu bihâ alâ kanemî 'koyunlarımı da onunla güderim.' ve liye fî hâ meâribu uhrâ 'daha başka faydalarıda vardır' dedi.

Kâle elkihâ yâ Mûsâ. "Yere at bakalım onu yâ Musa!"

Asasını yere atınca asa, yılan gibi harekete geçti, mucize! Firavun'un huzuruna çıkıp da, "Allah birdir, kâinatın sahibi O'dur; sen ancak bir kulsun, bırak da kullar Allah'a ibadet etsin, bâtılı bırak!" gibi vazifeler söylediği zaman kabul etmedi kabul etmedi. Sonunda asasını yere attı; ortada ejderha gibi, büyük bir yılan gibi gezindi.

Fe izâ hiye beyzâu li'n-nâzirîn. "Elini çıkardı, eli bembeyaz!"

Tabii görenler şaşırdılar. Firavun dedi ki; "Bu en büyük sihirbaz, sizi dininizden döndürmek istiyor, sizi şaşırtmak istiyor! Bütün sihirbazları çağırın, hepsi bir yere toplansın; yarışsınlar!.."

Söz verildi, anlaşma yapıldı. Ahali bir yerde toplandı, sihirbazlar geldiler; Musa aleyhisselam Harun aleyhisselam bir tarafta. Sihirbazlar Firavun'a dediler ki;

E inne lenâ le ecran in künnâ nahnü'l-gâlibîn. "Eğer biz karşı tarafı yenersek bize mükâfat var mı?"

Kâle neam ve inneküm izen le-mine'l-mukarrebîn. "Evet siz o zaman benim has kullarım olacaksınız, sizi çok yüksek mevkilere alacağım, sarayda yüksek vazifeler vereceğim!" dedi, onlara vaat etti.

Musa aleyhisselam'a dediler ki; "Hadi göster sihrini, hünerini!"

"Siz yapın!"

Onlar o zaman çeşitli sihirler yaptılar, büyük sihir hünerleri gösterdiler ve halkın gözlerini boyadılar; halk onların o sihirlerinin tesiri altında kaldı. Onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri:

"Asanı yere at!" diye nida eyledi, vahyeyledi. Asa yere atılınca sihirbazların ejderha oldu, nesi varsa hepsini topladı yuttu! Baktılar ki bu, o yaptıkları oyun gibi değil, başka bir şey! Sihirbazların hepsi Musa aleyhisselam'a hürmetlerini ifade etmek için secde ettiler, imana geldiler! Firavun onları cezalandırmak istedi vs.

"Bütün peygamberlerin asaları varmış; tevazuan hepsi asa, değnek kullanmışlar!" diye bu hadîs-i şerîfte de böyle geçiyor.

Kebura makten indallâhi el-eklû min gayrı cûin ve'n-nevmu min gayri seherin ve'd-dehku min gayri acebin ve savtu'r-rinneti inde'l-musîbeti ve'l-mizmâru inde'l-ni'me.

Abdullah b. Amr radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

"Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda, O'nun katında, indinde en çok kızgınlık çeken şey şunlardır…" diye Peygamber Efendimiz bildiriyor. "Allah şu şeylere çok kızar…" demek.

Allahu Teâlâ hazretlerinin çok kızdığı, sevmediği şeyler neymiş?

el-Eklû min gayrı cûin. "Acıkmadan yemek yemek!"

Karnı tok; keyif için, zevk safa için yiyor. Acıkmadan yemek yemek; Allah kızar, sevmez.

Ve'n-nevmu min gayri seherin. "Uykusuzluk, dermansızlık olmadığı hâlde yatıp uyumak!"

Daha yeni kalktın, zaten sabahleyin 11.00'e kadar uyudun; 14.00'te yine yatıyor. Ne oluyorsun, yapılacak dünya kadar iş var!.. Yine yatıyor, yatsıdan sonra yine yatıyor; 12-14 saat uyuyor. Ankara'da bir komşunun çocuğu vardı, iyiydi hoştu ama askere gitti geldi; sonra gece yatsı namazından evvel yatıyormuş Yatsı namazı geçiyor, sabah namazı geçiyor taa onbirde filan kalkıyormuş. İhtiyacın çok çok üstünde! Fazla uykuya, fazla lüzumsuz yemeğe Allah kızar.

Ve'd-dehku min gayri acebin. "Şaşılacak bir şey, gülünecek tuhaf bir durum olmadan gülmek!"

Mânasız, durduğu yerden gülüyor; sevmez. Gülünecek tuhaf bir şey olsa neyse, öyle olmayınca sevmez.

Ve feryad figan, "Ah sen kara kaşlıydın, kömür gözlüydün…" diye ağıtlar yakarlar, feryad u figan ederler. Musibet olduğu, başına bir felaket geldiği zaman yakma yakarlar. Bizim Anadolu'da köylerde vardır, Araplar'da da çok daha fazlaymış. Hatta ölenin cenazesinin önünde saçını başını yolacak kadın tutarlarmış parayla; bizim şimdi Mevlidçi tuttuğumuz gibi o saç baş yolarak, bağırıp çağırarak, yaka yırtarak gidermiş. Güya ölüden ayrılmanın, ondan ayrı düşmenin üzüntüsünü öyle ifade ediyor. Allah böyle şeyi de sevmez. Musibet olduğu zaman böyle feryadı figan edip bağırıp çağırmayı da sevmez.

Ve'l-mizmâru inde'l-ni'me. "Nimetlere erdiği zaman karnı doymuştur, eline çalgıyı alıp da dımbır dımbır çalgıyı çalmayı da sevmez!" diye sıralamış

Birincisi, lüzumsuz yemek; ikincisi lüzumsuz, miktar-ı kâfinin üstünde uyumak; üçüncüsü lüzumsuz gülmek; dördüncüsü, musibet anında feryad u figan etmek, bağırıp çağırmak, itirazlı bir hâlde hoşnutsuzluğunu ifade etmek; beşincisi de keyifli anlarda çalgı çalmak suretiyle eğlenmek!

Bir hikmet sahibi insana, hâkime "Ne kadar yiyelim?" diye sormuşlar, demiş ki;

"Sizi taşıyacak kadar yiyin! Sizin taşıyacağınız kadar yemeyin!" Yani sizi dermansız bırakmayacak kadar.

Ölçersin biçersin; sen dermandan, elden ayaktan kesilmeyecek kadar sana ne kadar yemek yetiyorsa o kadar yersin! Yoksa yiyip de kilo almana sebep oluyorsa sonunda -yağ olarak, et olarak- sen onu taşımak zorunda kalıyorsan o kadar yeme, demişler.

Peygamber Efendimiz'in sallallahu aleyhi ve sellem zamanın da İran'dan Medine-i Münevvere'ye bir doktor gelmiş, yerleşmiş; bir ay geçmiş, iki ay, üç ay geçmiş; hiç müracaat eden, hiç hastalanan, hasta olup da müracaat eden olmamış! Orada geçim sağlayamamış, ona demişler ki; "Burada hiç hastalanma olmaz! Kişi burada acıkmadan yemek yemez, acıkır; o kadar yer! Karnını da tıka basa doldurmaz, daha karnında yer varken kalkar!"

Biz öyle yapamıyoruz! Ramazan geldi geçti, hepimiz birbirimizi biliyoruz. Sofraya oturduk mu şu güzel olmuş bu güzel olmuş derken ondan sonra namaz olmasa helâk olacak hâle geliyoruz. Bereket arkasından teravih namazı yetişiyor da eritiyoruz, teravihten sonra rahatlıyoruz. Hâlbuki insanın kendisini tutabilmesi lazım!

Yabancının birisi bizim memlekete gelmiş, Ramazan'da bizim pehlivanların yemek yemesine demiş ki; "Bunlar biraz sonra ölecekler, sekte-i kalpten ölürler!" demiş. Bir kuzuyu devirir ya, böyle çok yiyor. Bakmış, ölmüyor; biraz sonra da bakmış teravih namazına kalkmışlar. 20 rekât teravih, 13 rekât yatsı; 33 rekât. Tesbih [tanesi] adedince namaz. Ölmediler! "Bu kadar yemekten sonra ölmeyişlerinin sebebini anladım." demiş.

Bu sözün altından ben şöyle anladım, dinimizde ne kadar incelikler var ki sonradan sonraya anlıyoruz.

Neden başka ayda teravih yok da ille Ramazan'da var?

Ne hikmetli! Mevlâ'mız hâlimizi biliyor: Acıkacağız, suya saldıracağız; acıkacağız, kavuna karpuza saldıracağız diye [hikmetli]. Öyle dursak midemiz patlayacak, kalbimize tesir edecek filan diye 33 rekâtlık sünnet namazı oluyor ki ancak kendimize gelebiliyoruz! Tabii kendimizi tutabilsek de hiç yemesek, o kadar aşırı yemesek daha iyi!

Yemeğin de helal olması lazım, helal lokma olmadan mânevî kemalât olmaz! Yediğin lokma haram ise uğraş didin, bir türlü olmaz! Lokma helal olacak! Helal lokmayı da ölçülü yiyeceksin, çok fazla yemeyeceksin, acıktığın zaman yiyeceksin! Acıktığı zaman insana tuzla ekmek ne kadar güzel gelir. Ekmeği alırsın, şu kenarda da tuz duruyor, tuzun üstüne bir banarsın; başka zamanın baklavasından güzel gelir.

"Çocuklarınız yemek yemiyor…"

Neden yesin?

Çeşit çeşit nimet görmeye alıştırmışsın. İmâm-ı Gazâlî hazretleri diyor ki; "Çocukları bir-iki gün aç bırakın. Zengin de olsan bir-iki gün kuru yerde yatırın, çocuğun biraz sıkıntı çeksin, yokluğun hâlini de görsün de nimetin kadrini anlasın!"

Biz bir gün bir eve gittik, yiyecek yok; bir şey bulamadık! Öğle geçti, ikindi geçti; nihayet bir simitçi dolaşıyor, oradan simit aldı ama simidi kaç günlüktü bilmiyorum; kıtır kıtır, diş kesmiyor ama nasıl tatlı geldi! Hâlâ o simidin tadını unutamıyorum. Acıkınca tatlı olur. Hâsılı çok yemeyip acıktığı zaman yemek yemeli.

İnsan, midesinin üçte birini yemekle doldurmalıymış, üçte birini de suya ayırmalıymış, üçte biri de boş kalmalı! Böyle bir ölçü koymuşlar.

Uykuyu da çok uyuduk mu bir kere ömür ziyan oluyor, uykuyu da belli ölçüde uyuyacağız!

Ne kadar uyuyalım?

Bizim o taraflarda bir tekerleme vardır: "Uyku kırk kantar, uyudukça artar!"

Tatil günlerinde kendinizde denemişsinizdir. Başka günlerde saat 05.00-06.00'da işe gidersiniz; hiç gözünüze uyku gelmez, işyerinde çalışırsınız. Tatil günü 11.00'de kalkarsınız, öğle namazında esneye esneye çeneniz acır.

11.00'de kalktın, bu esneme nereden geliyor?

İnsanın içine uyudukça daha çok uyumak gelir. Onun için ona pek yüz vermemek lazım. Sonra, bütün uyumamak lazım: Eskilerin âdeti değil, bu devrin âdeti. Gece yatıyor, sabah kalkıyor; bir yatıyor, bir kalkıyor!

Bizim arkadaşlardan birisi İngiltere'ye gitmiş. Ayağında varis hastalığı vardı; damarları şişiyordu, tehlikeli bir hastalık. İcabında ayakları diker havaya kaldırıp dinlendirmesi lazım. Tedavi edilmezse belki ayağı kesmeye filan gidebilirmiş, böyle bir hastalık! Arkadaşımızı orada bir profesöre götürmüşler, muayene ettirmişler. Eski milletvekillerinden, bakanlık yapmış bir arkadaş. Profesör bunun kim olduğunu bilmiyor. Demiş ki;

"Bu hastalık için sana bazı tavsiyelerde bulunacağım: Bir kere bütün gece horul horul uyuma; yattın, bir de sabah kalk; yapma! Gecenin yarısında bir kalk demiş. İngiliz profesör bunu ayağındaki varisin tedavisi için söylüyor. Geceleyin bir ara kalk elini ayağını soğuk suyla yıka ki soğuk su kan devalarını artırır. Elini ayağını soğuk suyla yıka! Biraz da eğil kalk, kültürfizik hareketleri yap, jimnastik yap!.."

Ayağındaki varisi tedavi için İngiliz profesörün söylediklerini bana anlatıyor da diyor ki; "Adam müslüman olsa bu kadar yorulmayacak, kısa söyleyecek: 'Geceleyin kalk, teheccüd namazı kıl!' diyecek."

Müslüman olmadığı için uzun boylu tarif ediyor, gece kalk; soğuk suyla elini yüzünü yıka, ayağını yıka ondan sonra eğil kalk… Teheccüd namazı aynı şeyi yapıyor. Farkında olmadan Allah bize sıhhatimiz için gerekli şeyleri ibadet olarak tavsiye etmiş demek ki! Biz ne kadar uysak sıhhat bulacağız. Bütün gece uyumamak lazım. Bir kalkıp geceyi ibadetle değerlendirmek, ondan sonra da uykuyu mümkün mertebe azaltmak lazım.

Mesela güneş doğduktan sonraki uyku insana, sıhhatine hiç iyi gelmezmiş! İnsan yataktan şeytan çarpmış gibi kalkarmış! Hakikaten de insanın idrarı birikir, karnı patlayacak gibi olur, aman yüznumarada kimse var mı diye dosdoğru oraya gider. Tabii orada böbreklerde bekleye bekleye belki taş olur, başka zararlar olur, öyle zararları var.

Hâsılı güneş üstüne doğmamalı!

"Peki, ne yapacağız, uykusuz mu kalacağız, bizim canımız yok mu?.."

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Vesteînu bi şeyin min dücle. "Kuşluk vakti, öğle vakti birazcık uyku uyuyarak geceyi takviye edin!"

Peygamber Efendimiz bizi düşünüyor, şeriatimiz bizi düşünüyor. İnsan gündüzün o vaktinde uyursa çok daha güzel olur. Geceye yardım olur sen sabah namazında uyuma, sabah namazı vakti geldi mi sabah namazına camiye git, namazını kıl; hatta işrak vaktine kadar otur ibadetini yap işine git, öğleye yakın bir ara bir uyu. Sünnet! Peygamber Efendimiz uyurdu, kaylule ederdi. O zaman güç kuvvet bulur!

Dinimizin nasıl güzel olduğu nerelerden anlaşılıyor:

Amerika da milyonerler var, çok zenginler, onlara milyoner diyorlar artık demek ki milyonlarca doları var. İncelemişler, adamlar çabuk ölüyor; 40- 45-50 yaşında ölüyor.

"Parası var, niye ölüyor?"

Aç mı kalıyor açık mı kalıyor, tedavisi mi eksik; çabuk ölüyor?!.. Bir tanesine bakmışlar, bu milyoner epeyce bir uzun yaşamış. Öteki milyonerlerin hepsi, % 80-95'i çabuk ölüyor da bu niye çok yaşamış diye ilim adamları inceleme yapmış. Bakmışlar ki bu adam öğleüstü bir müddet uyurmuş. İşyerinde özel dairesi varmış, oraya çekilirmiş, adamlarına; "Dünya batsa beni rahatsız etmeyin." dermiş.

"Şirketlerinin battı, iflas ediyorsunuz, yangın çıktı…"

"Hiçbir şey tanımam. Beni şu saatte rahatsız etmeyin!" dermiş, yatarmış; öğle üzeri bir uyku çekermiş. Ötekiler kadar da çalışırmış ama o öğle uykusu sıhhatine yetiyor. Onun için Peygamber Efendimiz'in sünneti, tavsiyesi en güzel yoldur. Her şeyin en güzelidir, sen gece uyuma gündüz bu vakitte uyu. Bu önemli bir fırsat fakat gecenin o kârlı zamanında ibadet zamanını ibadetle geçirirse dünya ve âhiretini hayırlı eylersin.

Demek ki insan uykuda da çok fazla uyumayacak, uykusunu bölecek; o kıymetli, duaların kabul olduğu zamanda uyumayacak. Öğleyin gündüzün bir ara bir fırsat bulur da [uyursa] çok sıhhat kazanır. Kendi üzerinizde deneyin, çok sıhhat kazanırsınız. Başınız da dinç olur çünkü insan sabahleyin işe gidiyor, 8 saat çalışıyor; 8 saatin yorgunluğu akşama insanı turşu hâline getiriyor, eve geldiğin zaman hanım bir şey söylüyor. "Ne dedin?" diye üç defa soruyor.

"Hani bir şey alacaktın…"

"Unuttum. Bana dokunmayın." diyor, ayaklarını bir tarafa dayıyor.

"Yemek hazır." diyor; adam uyumuş kalmış.

Neden?

Yoruldu, 8-9 saat çalıştı. Hâlbuki gündüzün ortasında insan uzansa, yarım saat uyusa… Her işyerinde bir mola vakti var. Namazını kıl, namazdan sonra yarım saat gözünü kapat. Sessiz boylu boyunca uzan; bak ne kadar dinç hissedeceksin! Vücut yıpranmayacak, hem de insan "Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygundur." diye yaparsa ecir de alır. Demek ki uykuyu da bu sistem üzerine hâlledeceğiz.

Bir de lüzumsuz gülmeyeceğiz. Lüzumsuz gülen adama "deli" derler, "Niye güldün, ne var ne oldu da gülüyorsun?" derler. Gülünecek bir şey varsa hep beraber gülelim ama lüzumsuz gülmeyi Allah da sevmiyor. Şaşılacak bir şey olmadan çok gülmek de iyi değildir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in gülmesi tebessüm şeklindeymiş, hiç kahkahayla gülmemiş. Biz bir kahkaha attık mı binalar sallanır. Koridorlardan, kapılardan duyulur. Falanca adam filanca katta oturuyor, derler; o kadar bilirler. Kahkahalar iyi değil, kahkaha hoş bir hâl değil, kasvetli kalbin alametidir. Edeple, terbiyeli bir miktar güleceğiz.

Peygamber Efendimiz; "Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz az gülerdiniz, çok ağlardınız!" buyurmuş. "Başımıza ne geleceğini biliyor muyuz, İbadetlerimiz kabul oldu mu, günahlarımız acaba af oldu mu, acaba Allah bize âhirette ne muamele edecek, hâlimiz nice olacak?!.." diye endişe etmememiz lazım.

Dünyanın endişesi, sıkıntısı, insanın dünya işlerine aklını takması kalbe kasvet verir. Âhiretin düşüncesi kalbe cila verir. İnsan âhireti düşünecek, biraz mahzun gönüllü olacak. Allahu kırık gönüllülerin yanındadır! Tevazuuyla, terbiyeyle garip, nazik bir tarzda düşünceli hareket eden kullar olmak daha makbul. Onun için lüzumsuz gülmeyeceğiz.

Başınıza felaketli, musibetli bir hâl geldiği zaman feryad u figan, ağıtlar vs. yapmayacağız!

Kim gönderdi, kim takdir etti, başına bu hadise nereden geldi?

Allah'tan geldi!

O zaman sabret, sabredersen imtihanı başarmış olursun, iyi atlatmış olursun; sevap kazanırsın! Çünkü feryad u figanımız elden çıkanı bize geri getirmez.

Karadeniz'de gemimiz batsa biz burada üç gün ağlasak gemi çıkar gelir mi?

Gelmez, battı bir kere! Falanca öldü, filanca hastalandı, filanca arabaya çarptı…

"Takdir böyleymiş. Kusurumuz varsa affet yâ Rabbi! Affeyle bundan sonra da beni hıfzeyle başıma böyle şeyler getirme!.." dersin. Terbiyeli durursan feryad u figan etmezsen Allah büyük ecirler verir.

'[Ben] bir kulumun canına, ailesine veyahut malına bir zarar verirsem o da ona sabır ile mukabele ederse, sabrederse; itiraz edip de edepsizce hareketlere düşmezse ona kıyamet gününde hesap tertip etmeye, 'Aç bakalım hesabını, defterini göreyim!' demeye utanırım!' diyor Allahu Teâlâ hazretleri.

Sabır çok güzel şeydir.

İnnellâhe mea's-sâbirîn ne demek?

"Allah sabredenlerle beraberdir!" demek.

Biz Ramazan ayında neyi öğrendik?

Güya sabrı öğrendik: Yemek karşımızda, yemiyoruz; birisi kızıp yanımıza gelse sana uymam ben oruçluyum, diyoruz; kötü söz söylemeyecektik, harama bakmayacaktık, güya sabrı öğrendik…

İnşaallah öğrenmişizdir de tatbik ediyoruzdur. İnşallah o sabır egzersizlerini boşa çıkartmamışızdır.

Ve'l-mizmâru inde'l-ni'me.

Nimet anında, neşe anında sürurda, sevinçte eline çalgıyı alıp dımbır dımbır eğlenmeyi de sevmezmiş Allah.

Hadîs-i şerîfte böyle diyor; bana kızmayın, bana bir şey demeyin. Kızarsanız da korkmam! Aklınızı başınıza toplayın, beğendiğiniz şeyler; bunu beğeniyorsanız artık beğenmemeye başlayın!

"Hocam udu çok severdim, arada elime alırdım da dımbırdatırdım…"

Dımbırdatma; E'l-mizmâru inde'l-ni'meti 'sevinç anında çalgıyı vs. sevmiyor!' Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği şeyi yap! Şarkı öğreneceğine ilahi öğren, onun yerine o var, Kur'ân-ı Kerîm'i güzel savt ile oku! Onlara bir şey yok, buyur minaremizden sabahleyin saba makamında ezanı sen oku ama çalgıyı çalma! Nimet anında şükret, şükür secdesine kapan, iki rekât namaz kıl!

Kebbirillâhe miete merratin vahmedillâhe miete merratin ve sebbihillâhe miete merratin hayrun min mieti fersin mülcemin müserrecin fî sebîlillâhi ve hayrun min mieti bedenetin ve hayrun min mieti rakabetin.

Ümmü Hânî radıyallahu anhâ; Peygamber Efendimiz bu zat-ı muhteremenin, bu hatunun evinden imiş de oradan Mirac'a çıkmış. Ümmü Hânî Peygamber Efendimiz'in akrabasıdır, halası olan zât; o rivayet ediyor.

"Yâ Resûlallah! Bana bir hayırlı iş, ibadet tavsiye eyle, göster, öğret, söyle. Çünkü ben çok zayıfladım, ihtiyarladım, elim kolum büküldü, kuvvetim azaldı ve yaşım arttı." diye Peygamber Efendimiz'e gelmiş, zayıf insanların ne yapabileceğini sormuş.

Hadîsün hasenin. "Güzel sağlam bir hadîs-i şerîf".

Peygamber Efendimiz bu yaşlı hatuna, akrabasından bu zât-ı muhtereme ne buyurmuş?

Buyurmuş ki; Kebbirillâhe miete merratin "100 defa Allah'ı tekbir eyle, Allahu ekber de!"

"Hocam, bir defa desek olmaz mı?"

100 defa dedi. Sonra;

Vahmedillâhe miete merratin. "100 defa hamd et, elhamdülillah de!" Sonra;

Ve sebbihillâhe miete merratin. "Allah'a 100 defa tesbih eyle, subhanallah de!"

Bunlar ne olacak?

Hayrun min mieti fersin mülcemin müserrecin fî sebîlillâhi. "Bunları yapman, bu şekilde demen senin için Allah yolunda cihat etsin diye hazırlamış olduğun eyerli, dizginli 100 tane attan, kısraktan daha iyidir!"

Cihada gitsin diye 100 tane at hazırlayacaksın, askerler vereceksin, sen de eyerleyeceksin, dizginleri takımları vs. tamam. Gaziler binsin de Allah yolunda cihat etsin, diye [hazırlanan] 100 tanesinden daha hayırlıdır. Sonra;

Hayrun min mieti bedenetin. 100 tane kurban kesmenden, hem de sığır kurbanı kesip de onu fukaraya dağıtmandan daha hayırlıdır! Ve hayrun min mieti rakabetin. 100 tane köle âzat etmekten daha hayırlıdır!"

Eyvah, ne yapacağız?

Sonunda da hadîsün hasen, "güzel hadis" dedi.

Bizim ilericiler yandı. Çünkü "Ne lüzumu var, niye çok çok Allah [diyeceğiz]…" diyorlar. Biz biraz tesbih çekiyoruz filan ya, tesbih çekmemize de çatıyorlar.

"Ne lüzumu var?.."

Lüzumu var işte, Peygamber Efendimiz'in sözünü dinliyoruz, başka bir şey yok! Hatta diyorlar ki;

"Falanca adamlar yakalandı, Hû diyorlarmış!.."

Hû ne demek, ne yapmışlar; acaba kervan mı soymuşlar, adam mı kesmişler?!..

Hû demek Allah demek; Huvallâhüllezî lâ ilâhe illâ hû…

"Allah diyorlarmış, Allah derken yakalanmışlar!"

Suç aletleri neymiş?

"Suç aletleri seccadeler, tesbihler!"

O zaman camideki insanların bütün hepsi suçlu. Biz camide Allahu ekber diyoruz, suphanallah, elhamdülillah diyoruz; sonra namazların arkasından 33 defa subhanallah diyoruz, 33 defa elhamdülillah, 33 defa Allahu ekber…"

Bunlar suçlu mu?

Değil, senin mantığın sakat! Bunlar suç değil çünkü bunlarla kanunun tersliği yok, kanunla bunlar arasında bir çatışma vs. yok! O başka şey bu başka şey! Milletin arasında yayılmış, sanki bir suçmuş gibi herkes korkuyor! Korkulacak bir şey yok, hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz o yaşlı kadıncağıza -Allah şefaatine layık eylesin- söylüyor.

"Hocam, madem Resûlullah Efendimiz böyle buyurmuş, ben de yapacağım."

Peki, neden acaba bunlara büyük sevap verilmiş?

Ve'l-bâkıyâtü's-sâlihâtü hayrün inde rabbike sevâbe hayrün emelâ. "Bu sözler bakıya ve saliha sözler!"

Bu sözler öyle sözlerdir ki insan bir defa lâ ilâhe illallah dedi mi cennete gidiyor. İnsana cenneti kazandırıyor.

Allahu ekber ne demek?

"Allahu Teâlâ hazretleri en büyüktür, hiçbir şeyle mukayese edilmeyecek kadar büyük." demek.

Elhamdülillah; "Yâ Rabbi! Sen her türlü övgüye layıksın!" demek.

Neyi beğensem zaten hepsi sana gider. Şu çiçeğin rengini beğensem; "Aman yâ Rabbi, gülün güzelliğine bak…" desem medih kime gitti?

Yaratanına gitti. Gülü Yaratan yapmıştı, o ona gider. "Aman, sümbülün kokusuna bayıldım." dedim, medih nereye gitti?

O sümbüle o kokuyu verene gitti.

"Aman şu kelebeğin renklerindeki güzelliğe bak, şu kuşun sesinde ki hoşluğa bak, şu manzaranın güzelliğine, bak şu derenin letafetine bak, şu görüntü hoşluğuna bak…"

Nereye gidiyor?

Yaratan'a gidiyor. Bütün senâlar dönüp dolaşıp Allah'a gider, Yaratan'a gider! İnsanlar da yapsa [bile]! Çünkü insanları da Allah yarattı, insanlara da aklı Allah verdi; onun için elhamdülillah diyorsun; "Yâ Rabbi! Her türlü medih, övgü, her türlü nimete teşekkür sena sanadır, sana layıktır, sana sezâdır, senindir, senin hakkındır, bizim sana hamd etmemiz lazım!" diyorsun, haddini biliyorsun. Nimeti biliyorsun, nimetin şükrünü biliyorsun, işin iç yüzünü kavramış, kâinatın esrarını çözmüş oluyorsun. Onun için o söz oradan biraz daha aşağı tarafa gidip de gönlüne giriverse sen kurtuldun. Dudağından biraz içeri giriverse de kalbine yerleşiverse dudaktan dökülen o kelimeler gönülden geliverse 'elhamdülillah'ı candan desen, tamam.

Bir kez Allah dise aşk ile lisân

Dökülür cümle günâh misl-i hazân

"İnsan gözü yaşarıp da bir kere Allah dedi mi, günahları hazan yaprağı gibi dökülür!"

Allahu ekber dediğinde, onun azametini tam idrak ederek bir kere söyledin mi kâinat durur!

Subhanallah ne demek?

"Yâ Rabbi! Senin her şeyin hoş, her şeyin güzel, her şeyin tam, her şeyin hikmetlidir! İşlerinde, sıfatlarında hiçbir eksiğin, kusurun, hiçbir noksanlığın yok!" demek.

İnsan Subhanallah'ı güzel söyledi mi kurtulur, şuurlu söyledi mi kurtulur. İnsan söyleyeceğim derken öğreniyor, kendi kendime diyorum ki; "Ayıp değil mi sana, cemaate söylüyorsun da kendin yapmıyorsu!" derken benim düzelmeme sebep oluyor. Allah razı olsun, dua edin.

Geçenlerde dişçiye gittim, dişlerimin birkaç tanesini çektiler, oradan aklım dişlere takıldı; 16 tane diş aşağıda yaratmış, 16 tane diş yukarıda yaratmış. İnsanın 32 tane dişi var. Kızdık mı, 32 dişini kırarım diyoruz, herkes rakamı biliyor. Ama bu dişlerin hepsi ötekisine eşit değil. Farklı!

"Vay, ağzımızda intizamsızlık var!.."

Dişlerin birisi ötekisine benzemiyor veya birisi öbürüne denk değil. Hâlbuki muntazam olsaydı, inci gibi hepsi aynı tanelerde olsaydı daha iyi olmaz mıydı?..

Olmazdı! Dişlerin şu hâli daha güzel! Allah öndeki dişleri sivri yapmış, bıçak gibi keskin. İki tarafı sivri, yassı; araya bir şey girdi mi makas gibi kesiyor.

Lokmayı ağzına götürdün mü ne olacak?

Ayvayı ısırıyorsun, kopuyor. İnce sivri olduğu için kesiyorsun.

Allah oraya bir de dil koymuş, kıpırdayan et parçası koymuş ki dil ne hünerli, ne hikmetli! Hop onu alıyor, bu tarafa veriyor. Dil olmazsa sen onu oraya nasıl götüreceksin, parmağını sokup da mı götüreceksin; sen şuraya git, insan parmağını ısırır! Yan tarafa gidiyor.

Yan tarafa gidince ne olur?

Yan tarafta da dişler enli; yandaki dişler öndeki gibi sivri değil; Allahu Teâlâ hazretleri yan taraftaki dişleri enli yapmış, bir de üstünü düz yapmamış. Düz yapsa sabunu sıktırdığın zaman elinizden kaydığı gibi kayacak, onun için takılsın diye pütürlü yapmış. Araya bir şey girdi mi, bir sıktın mı eziliyor, değirmen gibi.

Ön taraf kesiyor, yan taraf öğütüyor, dil döndürüyor, boğaz yutuyor, mideye gidiyor! Sonra midende neler olduğuna baksan orada da aklını şaşırırsın!

Midenin kendisi et!

Koyunun, sığırın işkembesini yemiyor muyuz?

Sığırın işkembesini yiyoruz midemiz sığırın işkembesini öğütüyor, karnımız doyuyor vücudumuz rahatlıyor.

Peki, kendi kendisini niye yemiyor?

O da et değil mi, midenin kendisi et değil mi; et. O niye kendi kendisini yemiyor?

Doktora sordum, "Bu iş nasıl oluyor, mide; içine giren eti öğütüyor da kendi kendisini niçin yemiyor?"

"Hocam, yemek yemeye başladığı zaman mideden bir salgı çıkar, o salgı midenin bütün duvarlarını kaplar. Sonra bir başka salgı çıkar, o salgı asitli bir şeydir, içine gelen gıdaları eritir ama daha önceki salgı midenin duvarlarını badana edip kapladığı için midenin duvarlarına zarar vermez!" dedi.

Allah Allah! Ben de mideyi akılsız fikirsiz basit bir şey zannediyordum, ne hünerleri varmış! Önce onları yiyecek…

Peki, bir yanlışlık yapsa ötekisini salgılasa, evvela öğütecek şeyi salıverse insanın midesi delinir, ertesi gün hastaneye!.." İnsana; "Mide kanaması geçirdi, midesi delinmiş." derler.

Sigara içenler diyecekler ki; "Hoca bizim sevdiğimiz şeye çatacak."

"Sigaranın ne zararı olur?" diye sordum.

Askerî bir doktor arkadaşım var, o anlattı: "Hocam insanın ciğerlerinde ki yollarda ince tüycükler var."

Nedir?

O ince tüycükler iki tarafa sallanır ve ciğerin içindeki yabancı maddeleri, tozları daima yukarıya doğru süpürür, devamlı yukarıya doğru attırır. Sen havadan bir toz zerresi bir şey yuttuysan, ciğerine bir başka şey geldiyse daha başka bir kan pıtısı vs. bir şey olduysa o tüycükler kıpırdaya kıpırdaya onları toparlar; ana yolara getirir, çıkartır. Ondan sonra sen öhö yaparsın; hadi boğazından bir şey geldi, o kömür tozları çıkıyor.

Neden?

"Yarım saat evvel kömürlüğü süpürmüştüm, şimdi tükürdüm; simsiyah tükürdüm. Hâlbuki ben kömürü yemedim, sadece kömürlüğü süpürdüm. İçinden bu kömür nasıl çıkıyor? "

Ciğerin çalışıyor, tozları dışarıya doğru süpürüp süpürüp oraya getiriyor; ondan sonra ele veriyor, boğazda gıcıklanma oluyor. Öhö yapıyorsun, tükürüyorsun; temizliyor.

Bunun sigarayla ilgisi ne?

"Sigara içen insanda bu tüycüklerin hareketi ölür. Bu tüycükler hareket edemez hâle gelir. Bir başka ifrazat çıkartır. O da bazı maddeleri eritir. O ifrazat da yukarıya doğru çıkar. Sigara içtiğin zaman tüycükler o ifrazatı da keser." dedi.

Demek ki sigara içen insan yavaş yavaş vücudunun teşkilatını bozuyor, sıhhatini zarara uğratıyor, yavaş yavaş ölüyor. Kurşunu beynine dayasa, sıksa bir saniyede, bir dakika da ölecek ama sigara içtiği zaman 20 yılda ölüyor, 20 yılda öldüğü için yavaş ölüm olduğundan dolayı da hiç kimse sigarayı bırakmak istemiyor.

Hatta doktora soruyorsun: "Sigara zararlı mı faydalı mı?"

"Zararlı!"

Bakıyorsun, biraz sonra ağzında sigara tüttürüyor. Hani yasaktı, "Sigara içmek yasaktır!" diye duvara da yazmışsın. Boynunu büküyor, bir şey diyemiyor, yine tüttürüyor.

Sigarayı da bırakın! Akıllı insanın fazla söze lüzumu yok: Sıhhatine zararlı, kesene zararlı; faydalı bir tarafı yok, 60-70 yaşına geldiği zaman nefes darlığı başlıyor. Merdiven çıkamazsın, nefes nefese kalırsın.

Bir tane daha anlatayım da tam bırakmaya vesile olsun:

Bir ilmî mecmuanın arka sayfasında renkli olarak resim koymuşlar, bana dört tane resim gösterdiler. Birinci resimde; "Hiç sigara içmeyen adamın kalbinden çıkan kan damarının içinden birinin resmi." diyor.

Artık damarların içinden fotoğraf çekebiliyorlar, ayrı bir tıp dalı gelişti. Hatta insanı ameliyat etmeden bir yerinden sondayla âlet sokuyorlar, damarın içinden mesela böbreğin taşını alabiliyorlar. Ameliyat yapmadan!

Tıp öyle gelişmiş! Hatta ekrandan da o âlet nereye kadar gitti, nereyi kıstırdı, nereyi kesiyor, görebiliyorlar. Televizyon ekranı da koyuyorlar, ucuna biliyorlar. Damarın içinin resmi çekiliyor, bu ilmen belli bir şey! Bakıyorsun; maden ocağı gibi, tünel gibi bir şey görünüyor. Resimde duvarları kıvrışık, tünel gibi bir şey görüyorsun.

Hiç sigara içmeyen insanın aort damarı kalpten çıkan şah damarının içi iyi, güzel. Yanında bir resim var: "Üç aydır sigara içen bir insanın aort damarı." diyor. Bakıyorsun, o tünelin kenarında boncuk boncuk bir şeyler, yağlar, bazı maddeler yapışmış. Üçüncü resme bakıyorsun: "Bir senedir sigara içen insanın aort damarının resmi." Bakıyorsun, o kabarcıklar çoğalmış ortada künkler kireçlenince su geçme yeri azalır, öyle azalmış. Bir de en son resme baktım ki ödüm patladı: En son resimde damarının içinde kan geçecek yer kalmamış, her tarafı yapış yapış! Katranlarla yabancı maddelerle dolmuş! O da: "Sigara tiryakisinin aort damarı."

Sigara içtiği zaman insanın ciğeri mahvoluyor, damarları mahvoluyor, sıhhati mahvoluyor; ondan sonra her türlü sıkıntı başlıyor Allah korusun gırtlağında, damarlarında, kalbinde sıkıntılar başlıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dinde fakih eylesin, anlayış sahibi eylesin. Hakkı hak olarak görüp bâtılı bâtıl olarak görüp uzaklaşmak nimetine erdirsin.

Fâtiha-yı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı