M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cüneyd-i Bağdâdî (4)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'l-lâhi hakka hamdihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkihî. Seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem, sevgili ve mübarek kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikramı, dünyada, âhirette üzerinize olsun.

Evliyâullah büyüklerimizin hayatlarını ve mübarek kelamlarını, sözlerini okumaya devam ediyoruz. Bunlara başlamadan önce evvela Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâkine hediye olsun diye, sonra âline, ashâbına, ezvâcına, evladına, etbâına, ihvânına, ahbâbına ve hulefâsına, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin, evliyâullah ve salihlerin, mürşid-i kâmillerimizin cümlesinin ruhlarına hediye olsun diye, uzaktan ve yakından bu dersi dinlemeye gelen siz kardeşlerimin âhirete göçmüş olan bütün geçmişlerinin, sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının ruhlarına hediye olsun, ruhları şad olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ, dereceleri yüksek olsun diye, bizler de Rabbimiz'in sevdiği kullar olalım, ömrümüzü rızasına uygun yollarda geçirelim, huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

Okuduğumuz eser Tabakâtü's-sûfiyye. Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin meşhur ve kıymetli eseri. Burada evliyâullahın hayatları ve sözleri var. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerini okumaya devam ediyoruz. Tabakâtü's-sûfiyye eserinin asıl metninin çok güzel bir baskısı var. Nureddin b. Şüreybe isimle Ezherli bir alim hazırlamış; Allah rahmet eylesin, Allah razı olsun. 158. sayfanın 10 numaralı paragrafını okuyoruz.

Kitabın yazır Semi'tü Ebâ Bekrin yekûl. "Ebû Bekir'i duyduk, şöyle söylüyordu" Semi'tü Ebâ Muhammedini'l-Cerîriyye yekûl. "O da Ebû Muhammed el-Cerîrî'den duymuş." Semi'tü'l-Cüneyde yekûl. "Cüneyd-i Bağdâdî'nin şöyle dediğini işittim."

Yekûlü li-racülin zekere'l-ma'rifete, fe-kâle ehlü'l-ma'rifeti bi'l-lâhi yesılûne ilâ terki'l-harekâti, min bâbi'l-birri ve't-takvâ ila'l-lâhi Teâlâ.

Fe-kâle'l-Cüneydü inne hâzâ kavlü kavmin tekellemû bi-iskâti'l-a'mâli ve hâzihî, indî azîmetün ve'l-lezî yesriku ve yeznî ahsenü hâlen mine'l-lezî yekûlü hâzâ. Ve inne'l-ârifîne bi'l-lâhi ehaze'l-a'mâle ani'l-lâhi ve ileyhi recaû fîhâ. Velev bakîtü elfe âmin. Lem unkıs min a'mâli'l-birri zerreten illâ en yuhâle bî dûnihâ ve innehû le-evkedü fî ma'rifeti ve akvâ fî hâlî.

"Adamın birisi Cüneyd-i Bağdâdî'nin karşısına dikilmiş, mârifetullah'tan bahsediyor."

Mârifetullah yani "Allah'ı bilmek, Allah'a kavuşmak, Allah'a ermek."

Fe-kâle. "Cüneyd-i Bağdâdî'ye demiş ki." -Tereciye tere satıyor-

Ehlü'l ma'rifeti bi'l-lâh. "Ma'rifetullah ehli olan kimseler, Allah'ı bilen kimseler" Yesılûne ilâ terki'l-harekâti min-bâbi'l-birri ve't-takvâ, ila'l-lahi Teâlâ. "İbadetlerinde, taatlerinde bir noktaya gelirler. Birr-i takvâ babından, birr-i takvâ cinsinden şeyleri terk etme noktasına gelirler. İyilik, takva, ibadet, taat, denilen şeyleri terk etme noktasına gelirler, Allah'a kavuşurlar." demiş.

Tereciye tere satıyor. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine mârifetullahı anlatıyor. Güya mârifet ehli olan insanlar ibadetleri, taatleri bırakırlarmış. Artık hareketi bırakırlarmış. Böylece en sonunda Allah'a kavuşurlarmış.

Fe-kâle'l-Cüneydü inne hâzâ kavlü kavmin tekellemû bi-iskâtil-a'mal " Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyurmuş ki; 'Senin bu söylediğin laflar herzedir, uydurmadır.' 'İbadetleri terk etmek lazım.' gibi sözler, bir zaman gelip ibadetlerin, amellerin insanlar üzerindeki mecburiyetinin kalkacağını söyleyen insanların sözüdür."

Bazı zındıklar, dinimizi bozmak için demişler ki;

"Bu namazlar, oruçlar, ibadetler, Allah'a kavuşuncaya kadardır. Allah'a kavuştun mu tamam. Namaza, niyaza, ibadete, hacca, umreye ne lüzum var?"

Kim diyor bunu?

Zındıklar diyor.

"Namaz kılmak, oruç tutmak istemeyen kimseler" diyor.

Peygamber Efendimiz öyle mi yapmış?

Peygamber Efendimiz Allah'a ermiş kulların en yükseği olduğu halde namazı, niyazı bırakmış mı?

Var mı böyle bir şey?

Erinceye kadarmış, erdikten sonra tamammış!

"Tamam, artık ben erdim!"

Böyle saçma şey olur mu?

Bu iskâtü'l-amel "amellerin bırakılması, düşürülmesi" sözü; ibadet, taat, amel işlemenin, insanın boynundan düşeceğini, mecburiyetin kalkacağını söyleyen fırka-i bâtıla'nın sözüdür; Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri o lafı söyleyen kimseye: "Bâtıl bir sözdür." demiş.

Güya mârifetullah ehli sonunda tam teslim olurlarmış, hiçbir şey yapmazlarmış da, Allah'a öyle kavuşurlarmış. Bir mertebesi de oymuş.

Öyle şey olur mu?

Böyle şey olmaz!

Ve hâzihî indî azîmetün. "Bu söz benim nazarımda çok büyük bir günahtır."

Çok tehlikeli bir sözdür. Gerçekten öyle, elbette öyle!

Ve'llezî yesriku ve yeznî ahsenü hâlen mine'l-lezî yekûlü hâzâ. "Hırsızlık yapan, zina işleyen adam, bu kanaatte olandan daha iyi durumdadır. 'İbadet yok, taat yok.' diyen adam, daha fena durumdadır." Ve İnne ârifîne billâhi. "Çünkü hakikaten mârifetullah ehli olan, ârif-i billâh olan mübarek insanlar." Ehazü'l-a'mâle ani'l-lâhi. "Bu ibadetleri, taatleri Allah'tan aldılar. Allah'ın emri olarak aldılar."

Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ekımi's-salâte li-zikrî "Benim zikrim için namaz kıl." diye emrediyor.

Ve ileyhi recaû fîhâ. "Ve bu ibadetleri işleye, işleye Allah'a döndüler."

Allah'tan aldılar; menzil-i maksûdlarına Allah'ın emirlerini tutarak vardılar.

Velev bakîtü elfe âmin. "Bin yıl yaşasam, şu dünyada bin yıl kalacak olsam." Lem unkıs min-a'mâli'-birri zerraten. "İyiliklerden bir zerreyi noksan yapmam; bir tanesini eksiltmem."

"Ermiş bir kimse olarak bin yıl yaşasam; 'Çok yaşadım, erdim artık.' diye ibadetlerin, hayırların birr-ü takvânın bir zerresini bile terk etmem. Yapmaya devam ederim. İhtiyarlasam da belim iki kat olsa da, dizim ağrısa da, omzum ağrısa da, gözüm görmese de her ne olursa olsun bin yıl yaşasam, yine bir zerresini noksan yapmam!" İllâ en yuhâle bî dûnihâ "Ancak Allah tâkatimi alır, imkan vermezse o ayrı"

Tabi insan felç olur, hasta olur, tâkati düşer o ayrı.

"Allah kesmezse ben yapmaya devam ederim."

Ve innehû leevkedü fî ma'rifeti ve akvâ fî hâlî. "Benim mârifetullahım için daha kuvvetli bir durumdur. Ve hâlimi daha çok kuvvetlendirecek bir durumdur."

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri, ibadetleri, taatleri bize elbette bir hikmeti olduğu için buyurdu. Hepsinin o kadar güzel hikmetleri var ki. Öyle kıymeti, öyle faydası var ki başka insanlar biz müslümanların ibadetlerindeki güzellikleri görüp imana geliyorlar, görüp müslüman oluyorlar. Adam Kanadalı, adam Hindî. Çin'de diplomatlık, sefirlik yapıyormuş; Kanada sefaretinde hizmet görüyormuş. Hıristiyanlığı memleketinden biliyor. Orada da Asya dinlerini görmüş. Budistler var, Brahmanistler var. Hani şu kendisini yakan rahipler; onları görüyor. Onların ibadethanelerine, Budist manastırlarına da gitmiş. Oradaki halkın Hıristiyanlıktan başka dinlerini de görmüş.

Demek ki arada müslümanları da görmüş; müslüman oluyor. Tomas İrving isimli şahıs; "Ben İslâm'daki ibadetlerin güzelliğini, hikmetini, faydasını gördüm, hayran kaldım. Onun için müslüman oldum." diyor.

İbadetler terk edilir mi?

Orucun nice nice faydaları var, saymakla tükenmez. Vücuda, sıhhate, kalbe faydası var. Takvâya, ahlâka faydası var. Hacca gitmenin, gelmenin, haccetmenin nice nice faydası var. Gusül abdestinin, namaz abdestinin nice nice faydaları var. Müslüman tertemiz, pırıl pırıl oluyor. Namazın nice nice faydaları var. Zekâtın nice nice faydaları var. Verene faydası var, alana faydası var.

İslâm'da ibadetlerin hepsi harika.

İnsan bunları niye eksik yapsın?

Allah, faydalı olduğu için emretmiş. Yapıldığı zaman hayır ve fayda hâsıl olacak. Yapacaksın. Hem de severek yapacaksın.

Mekkeliler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e:

Aşıka Muhammedün rabbehû. "Muhammed Rabbine âşık olmuş, mecnûn olmuş; dağlara çıkıyor, mağaralarda ibadet ediyor." diyorlar.

Hakikaten sevmeyen o ibadeti yapar mı?

Zorlasan yapmaz.

Dağın başına çıkıp da tenhalarda günlerce ibadet eder mi?

Etmez.

Hira dağına çıkacak, mağarada günlerce kalacak. Orada tek başına ibadet edecek.

Bu neden olur?

Aşktan, muhabbetten, sevgiden olur.

Peygamber Efendimiz'in dünyada en sevdiği işlerden birisi namazdır.

"Bizim oğlan namaz kılmayı sevmiyor!"

"Demek ki imanı zayıf. Çocuğuna imanı iyi öğretememişsin, aşılayamamışsın."

Çocuğa kalem aşısı yapar gibi, aşı yapacaktın. Aşının canlı olup tutup filizlenip dal olduğu gibi, çocuğun da imanı dallanıp budaklanacaktı, çiçek açacaktı, meyve verecekti. Sen çocuğunu iyi bir müslüman olarak yetiştirememişsin. Çocuk zorla namaz kılıyor; döversen kılıyor, dövmezsen kılmıyor.

Çocuğu öyle yetiştireceksin ki arkadaşları ile tek başına Antalya'ya gezmeye göndersen bile bir vakit namazını kaçırmayacak.

"Yok! Ben Allah'tan korkarım, namaz kılacağım. Çekilin kenara, abdest alacağım." diyecek. Arkadaşlarının arasında namaza duracak.

Kızını öyle yetiştireceksin ki birisi veya sen desen;

"Kızım hadi aç saçını, ziyanı yok." dese,

"Hayır! Örtünmek Allah'ın emri; ben örtüneceğim." diyecek.

"Kızım hava çok sıcak, çıkar mantonu." dese;

"Hayır! Allah'ın emri örtünmek; ben örtüneceğim." diyecek.

Çocuğa iman böyle aşılanır. Çocuğa iman aşılanmıyor.

Neden?

Yanında bahsi geçmiyor ki. İlkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye, üniversiteden Amerika'ya, Amerika'dan Türkiye'ye. Çocuk dinden, imandan bir şey görmüyor, duymuyor, bilmiyor. Ne guslü biliyor, ne abdesti.

İngilizcenin âlâsını biliyor; kelime-i tevhidi söylemeye dili dönmüyor. Lâ ilâhe illallah diyemiyor. Öğretmedin ki!

Öğretmeden olur mu?

Tarlayı ekmedin; "Yaz mevsiminde buğday biçeceğim." diye bakıyorsun.

Ekmedin ki biçesin. Ekeceksin, bakacaksın, ondan sonra mahsul alacaksın.

Çocuğunu karşına alıp da İslâm'ı, imanı, ahlâkı, âdâbı öğrettin mi? Kur'ân'ı, sünneti öğrettin mi? Bunların bahsi geçti mi?

"Geçti."

Ne zaman geçti, ne kadar geçti?

"Günde iki dakika!"

Bir kere bu çocuk günde sekiz saat okula gidiyor. Şu kadar saat televizyon izliyor, görüyor, seyrediyor. Gözüne, kulağına, kafasına hep gayr-i İslâmî bilgiler doluyor. İnsanın aklı, hafızası, gönlü bir havuz gibidir. O havuza sular gelir, girer, gönlüne birikir. Sular; insanın bilgisi.

Bu bilgiler nereden gelir?

Gözden, kulaktan, dokunma duygusundan, çeşitli yerlerden gelir. O havuza birikir. İyi bilgiler gelirse havuzda güzel bilgiler birikir.

"Adam mârifetullah ehli, ârif bir kimse oldu." derler; çünkü güzel şeyler söyler.

Eğer bu havuzun bir yerinden içine pis su girerse havuzun suyunu pisletir; temizliği kalmaz, içilmez, kullanılmaz. "Havuza lağım suyu karıştı." denilir. İlaçlamak da fayda etmez.

Onun için sen çocuğuna İslâm'ı öğrettin mi; sen hanımına, eşine İslâm'ı öğrettin mi? Onları da bırak sen kendin İslâm'ı öğrendin mi, Kur'an'ı okudun mu? Büyük, mübarek alimlerin, evliyâullahın kitaplarını okudun mu?

"Okudum."

Kaç saat okudun? Ömründe kaç yaprak okudun? Kaç gün okudun? Kaç yıl dini tahsil yaptın?

Dünyevî tahsili yıllarca yapıyoruz da dini tahsilden ne yaptın? Kur'ân-ı Kerîm'den ne kadar biliyorsun? Kaç sure ezberinde, hangisinin mânasını biliyorsun?

Hadi bakalım kapıyı kapattık; kâğıt kalem verdik, imtihan ediyoruz. Yazın bakalım; sübhânallah ne demek? Kaç tanesi imtihanı bilecek? Hadi bakalım namaz surelerinin mânasını kaç tane babayiğit verecek.

Bu bilgi olmadıktan sonra o çocuk nasıl yetişecek?

Yetişmiyor, İslâm'ı bilmiyor. İbadetleri sevmiyor, yapmıyor. Şeytan zaten insana Allah'ın sevdiği şeyleri yaptırmamak için çalışıyor. Nefsi de günah işlettirmek için çalışıyor. İbadetleri de öğrenmediği için yapmıyor. O zaman ibadeti sevmiyor.

"Namaz; aman ne kadar zor! Abdest; eyvah! Gideceğim, soyunacağım, ceketi çıkaracağım, kolları sıvayacağım, çorabı çıkaracağım. Elimi, ayağımı yıkayacağım."

Ne olur?

El alem sabahleyin ırgat gibi iki saat üç saat koşuyor, terliyor. Ben şimdi seyahatten geliyorum. Edremit Ören'de bir arkadaşa uğradım. Hastası vardı, ziyaret ettik. Sabah namazından çıktık, sokakta birisi şortunu giymiş koşuyor; hem de yokuş yukarı.

Niye koşuyor bu? Para mı veriyorlar?

Hayır.

Fakir mi?

Hayır.

Cahil mi?

Hayır.

Biraz böyle [delilik] var mı?

Hayır.

Niye koşuyor?

Buna; "İnsan koşarsa vücudu sıhhat kazanırmış, dinç olurmuş." denilmiş.

Yorulurmuş ama faydalıymış, yapıyor. Bak para olmadığı halde o yorgunluk olan şeyi ona ter dökerek yapıyor.

Sen sevap olan şeyi, Allah'ın emrini yapmıyorsun.

Abdest almak fena mı?

Ne kadar güzel!

Namaz kılmak fena mı?

Ne kadar huzurlu!

Kur'ân okumak fena mı?

Mânasını bir bilsen nasıl ağlarsın. Gözünden inci gibi yaşlar akar. Irmak gibi çağlar, akar. Ama öğrenmemişsin, Kur'an okumamışsın. İşin zevkine varamamışsın. Zevkini bilenlerin meclisine devam etmemişsin. Duymamışsın, bilmiyorsun, çocuğun da bilmiyor. O zaman tabi ibadeti sevmez; namazdan, Cuma'dan, tesettürden kaçar, Kur'an'dan, şeriatten, İslâm'dan kaçar.

Bu milletin büyük bir kısmı, şeriati düşman sanıyor.

Şeriat nedir?

Allah'ın emirleri, yasakları, Allah'ın kanunlarıdır.

"Ben şeriate karşıyım!"

"Yazıklar olsun sana! Sen Allah'tan utanmaz mısın, korkmaz mısın? Âhiretini mahvetmekten tüylerin ürpermiyor mu? Allah'a mı karşı geliyorsun sen?"

"Şeriata karşıyım!" demek; "Allah'a karşıyım!" demek.

"Allah'ın emirlerine kanunlarına, buyruklarına karşıyım!"

"Sen kimsin? Allah'ın yarattığı bir âciz mahluk. Sen Allah'a nasıl karşı gelirsin?"

"İçki içmeyin!" demiş; içiyor, karşı geliyor. "Zina etmeyin!" demiş; zina ediyor, karşı geliyor. Hem de istemiyor. Doğru. Sen diyorsun ki; "Bu işler yasak olsun." "Hayır! Yasak olmasın." diyor.

Doğru. O doğru ama sana ne oluyor!

Sen "Müslümanım." demiyor musun? "Elhamdülillah müslümanım." demiyor musun?

Sana ne oluyor?

Elbette İngiliz şeriate karşı olacak. Elbette Rum şeriate karşı olacak. Elbette Sırp şeriate, Kur'an'a, İslâm'a karşı olacak. Elbette Rus karşı olacak. Tabi yine bazı aklı başında olanları imana gelebiliyor.

Sen müslüman oğlu müslümansın; sana ne oluyor? Sen neden onlara uyuyorsun? Sen kâfir misin, müşrik misin, Sırp mısın, Rus musun, İngiliz misin, Amerikalı mısın?

Sen Kur'an'a nasıl düşman olursun? Sen Allah'a nasıl düşman olursun.

Onlar Allah'ı bilmiyorlar, ondan düşman. Onlara "Allah" diye putu gösteriyorlar; "İşte bu senin Allah'ın, geç karşısına tapın." Adam diyor ki; "Olmaz böyle şey!"

Tabi Allah'ı bilmiyor. Hz. İsa'nın kollarından bacaklarından çivilenmiş cesedini çarmıha germişler, güya ölmüş. Aslı esası yok. Resmi karşısında ona tapınıyorlar.

Ölüye niye tapınıyorsun?

Hangi Peygamber; "Bana tapının." demiş?

Hiçbirisi.

Hz. İsa demiş mi?

Hayır.

Onlar İslâm'ı, imanı bilmediği için; doğrusu söylenmediği için o karşı gelebilir. "Yok! Ben bu haça tapmam." diyebilir.

Haklı; haksız değil. Haça niye tapsın; "Yeri göğü yaratan Allah'a tapayım." diyor.

Doğru.

Masonlar bile; "Kâinatın ulu mimarı." diyor.

Hiç olmazsa; "Rabbü'l-âlemîn" gibi güzel bir söz söylüyor. Ötekisinden biraz daha mantıklı. Onlar kendi dünyalarında birbirleri ile kavga ederler çünkü yanlış yoldalar. Ama sen hak yoldasın. Sen lâ ilâhe illallah diyen bir ecdâdın evladısın, bir dinin mensubusun.

Sana ne oluyor?

Hâsılı şu veya bu sebepten değil bazı insanlar kâfirliğinden, müşrikliğinden, nefsinin, şeytanın esiri olduğundan İslâm'ın kıymetini bilmiyor. İbadetleri yapmaya üşeniyor.

Namaz kılmak zor geliyor, oruç tutmak zor geliyor. Kaytarıyor, kıvırtıyor, kaçırıyor.

"Hacca git!" Gitmez. "Umreye git!" gitmez. "Namaz kıl!" Kılmaz. "Cumaya gel!" Gelmez. "Oruç tut!" "Yok! Doktor müsaade etmiyor."

Doktor sigara içmeye de müsaade etmiyor niye içiyorsun? İçki içmeye de müsaade etmiyor; içiyorsun değil mi?

"Ama benim midemde ülser var!"

Bir kendini bilmez; "Oruç tutmasın." demiş onu bahane ediyor.

Hâsılı bazıları ibadetleri yapamıyor, Allah'ın emrini tutmuyor. Bazıları da bu işe bir kılıf uydurmak için diyorlar ki;

"İbadetleri neden yapıyordu? Evliyâ olmak için. Evliyâ oldu mu bu işi bırakır."

Öyle şey yok! Evliyâ oldu mu ibadeti daha çok sever, daha çok yapar.

Peygamber Efendimiz sabahlara kadar uyumazdı, ibadet ederdi.

Doğru değil mi, duymadınız mı?

Neden? İbadetin tadını aldığı, ibadeti sevdiği için.

Ayakta durmaktan Peygamber Efendimiz'in ayakları ağrırdı da Hz. Âişe validemiz; "Kan gelsin, ağrısı biraz dinsin." diye ayaklarını ovuşturur, bir taraftan da şöyle derdi:

"Annem babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resûlü! Niye bu kadar kendini üzüyorsun? Allah zaten seni sevmiyor mu? Senin bütün günahlarını bağışlamamış mı? Allah sana şu yüksek makamları vermemiş mi? Seni seyyidü'l-evvelîne ve'l-âhirîn geçmişlerin, geleceklerin efendisi kılmamış mı? Niye kendini bu kadar çok zahmete sokuyorsun?"

Peygamber Efendimiz de diyordu ki;

"Bana kadar nimetleri vermiş Rabbime niye çok şükretmeyeyim? Niye çok şükreden bir kul olmayayım?"

Şükründen yapıyor, sevgisinden yapıyor. İçi Allah'a hamd ü sena, şükür dolu olduğundan seve seve yapıyor. Zorla olmaz. Kimse zorla, mecbur etmeyince yapmaz. İçinden geliyor da yapıyor.

Birisi de kalkmış Cüneyd'e akıl satıyor:

"İnsan evliyâ olmaya yaklaştı mı artık ibadetleri yapmaz!" diyor.

"Bunun durumu zina eden, hırsızlık yapandan daha fenadır. Öyle şey olur mu? İbadetleri yapmamak ne demek? Bin yıl da yaşasam ibadetlerden bir tanesini ihmal etmezdim." diyor.

Bu sözlerden bizim çıkaracağımız ders nedir?

Tasavvufun hakiki büyükleri, hakiki âlimler tasavvufu nasıl yaşamışlar?

Gece gündüz namazla, ibadetle, takvâ ile…

Gündüz olalım sâim.

Gece olalım kâim.

"Gündüz oruç tutalım, gece ibadet edelim." diyerek çalışmışlar.

Cüneyd-i Bağdâdî; "Böyle yapmak benim mârifetullahımı ve hâlimi daha çok kuvvetlendirir." diyor.

Bu önemli bir noktadır. Çünkü bazı insanlar var. Türkiye'den, İstanbul'dan, Kadıköy'den bir misal vereyim. Bizim arkadaşlardan birisinin başından geçmiş bir hadise.

Bu arkadaşın işyeri olan handa bir tezgâhtar varmış; sakallı, cübbeli, namazlı, iyi, çalışkan, gayretli bir kimse imiş. Başka dükkânlardaki arkadaşlarını da öğle namazına, ikindi namazına camiye götürüyormuş. Bu delikanlı çocuk, sonradan değişmiş. Sakalı kesmiş, cübbeyi çıkarmış, sarığı atmış, namazı bırakmış. Tabi bunlar da şaşırmışlar. Sebebini sormuşlar.

"Ben büyük bir zâtla tanıştım." demiş.

Anlaşılan bir yere intisap etmiş, ondan sonra bozulmuş. Bir zaman geçmiş. Bu genç bizim tüccar arkadaşa gelmiş, demiş ki;

"Bu akşam benim şeyhim, Üsküdar Salacak'ta bir evde toplanacak. Buyurun siz de toplantımıza gelin." demiş.

"Olur, gelirim." demiş, bizim hacı efendi.

Yanındaki tezgâhtarı demiş ki;

"Ağabey oraya gitme, ben o adamın iyi olduğunu sanmıyorum. Çünkü bizim arkadaşın sakalını kestirdi, namazı bıraktırdı, yoldan saptırdı,

günahkâr bir yola düşürdü. İyi bir insan değil, sen onun toplantısına gitme."

Bizim arkadaş da demiş ki;

"Biliyorum ama bu adamı merak ettiğim için bir gideceğim, göreceğim. Kimmiş bu adam?"

Hakikaten yanına bir iki arkadaşını daha almış, verilen adrese gitmiş. Tam Salacak iskelesine Harem'e vardıkları zaman orada akşam ezanı okunmuş. Ev de yakın; eve mi gitsinler, namaza mı gitsinler? Aslında namaza gitmek lazım. Çünkü Allah çağırıyor.

Hayya ale's-salâh "Haydi namaza gelin!" demek.

Müezzin vasıtası ile Allah herkesi davet ediyor. Gitmeyen Allah'ın davetine icabet etmemiş oluyor. Hayya ala's-salâh "Namaza gelin." Hayya ala'l-felâh "Kurtuluşa gelin."

Bunlar da şöyle düşünmüşler: "Camiye gideriz ama sekiz on kişi namaz kılacak; mahalle camisi. En iyisi eve gidelim, ev kalabalıktır. Orada kocaman bir cemaat olur, namazı beraber kılarız."

Burada yine bir tespit yapayım, -parantez demeyeceğim, parantez dışarıdan gelme- kavis açayım:

Ne kadar kalabalık olursa olsun evde kılınan namaz, camide kılınan namazın yerini tutmaz.

Neden?

Cami, Allah'ın evidir; oraya gitmesi lazım. İşte evimde kılıveriyorum, çoluk çocuğuma imamlık yapıyorum. Oradaki sevap, camideki sevabı tutmaz. Erkek camiye gelecek. Neyse bunlar eve gitmişler. Eve girmişler, içerisi tıklım tıklım dolu. Çünkü millet tasavvufu seviyor. Bizim halkımız evliyâullahı seviyor. Onların hayatlarını okumuş; Yunus Emre'yi, Mevlânâ'yı, Hacı Bektâş-ı Velî'yi, Hacı Bayrâm-ı Velîyi seviyor.

Birisi de çıkmış konuşuyor. Herkesin dili var; konuşur. Mühim olan söylediği sözün nereye vardığı. Herkes konuşur ama neyi konuşuyor, sözü nereye götürüyor? Konuşmak, sorumluluktur. Konuşan ağzından sözü söyledi mi, sözünün esiri olur. Sözü iyi ise ona fayda getirir, kötü ise zarar getirir; hem dünyada hem âhirette.

Birisi konuşuyor, bunlar da dinliyorlar. Saate bakmışlar; on dakika geçmiş, yirmi dakika geçmiş, yarım saat geçmiş; konuşuyor. İyi ama akşam namazının da vakti geçiyor.

Ne olacak şimdi?

Saate bakmışlar, dayanamamışlar:

"Biz ezan okunurken içeri girdik. Siz namazı kılmadınız; biz de kılmadık. Ne zaman kılacağız? Vakit daralıyor." demişler.

Konuşan adam, bunlara şöyle bir bakmış. Sinirlenmiş. "Bu acemi çaylakları nereden getirdiniz." der gibi. Tabi bunlar aldırmamışlar.

"Vakit az kaldı, biz abdest alacağız." demişler. Ev sahibi de demiş ki: "Hadi şunlara abdest alacakları yeri göster." Bunlar gitmişler, abdest almışlar. O sakalı, bıyığı kesen, namazı bırakan tezgâhtar da utanmış, onlarla beraber abdest almış. Namaz kılacaklar.

"Ne yaptınız?" demiş konuşan herif; bilerek söylüyorum.

"Herif" demek hakaret ama bilerek, kasten söylüyorum.

Herif; "Ne yaptınız?" demiş.

Bizimkilere eşlik eden; "Islandık." demiş.

Abdest almak ıslanmak mı?

İnsan suya girer ıslanır, denize düşer ıslanır, yağmur yağar ıslanır; abdest almış olur mu?

Olmaz. Abdest almak ibadet. Eûzü besmele çekilir. Niyet edilir; duaları ile el yüz, ayaklar yıkanır. İnsanın günahları dökülür, ibadete hazırlanır.

Abdest almak ıslanmak mı?

"Ne yaptınız?"

"Islandık".

Demiş ki; "Oğlum, evladım! Ben sana suyla çok oynama demedim mi? İnsan topraktan yaratılmıştır. Suyla çok oynayınca çamur olur."

İnsan topraktan yaratılmış ama şimdi toprak değil ki. Bak Allah'ın ne büyük kudreti var. O tapraktan nasıl etler, kemikler yapmış. Mevlâ'nın kudretine bak!

Toprak mı bu şimdi? Toprakla bir mi bu, dangalak herif! Bu toprak mı şimdi? O şimdi insan. Mahlukatın eşrefi olan insan oldu. Kara topraktan yaratıldı ama melekler kadar kıymetli insan oldu. Aklı sıra dalga geçiyor, alay ediyor.

Demiş ki;

"Hadi, hadi kılın namazı! Biz burada ne yüksek konulardan bahsediyoruz, siz namazdan bahsediyorsunuz. Sohbet geçerse bir daha onun telafisi mümkün değil. Namazın kazası var ama sohbetin kazası yok." demiş.

Bu da yalan. Bu da şeytanca bir yalan. Namazın kazaya bırakılması büyük günahtır. Namaz vaktinde kılınacak, hatta evvel vaktinde kılınacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Namazı evvel vaktinde kılın. Ta son vaktine kadar bırakıp bırakıp da güneşin sığır yağı gibi sarardığı zamanda ikindi namazını kılmayın!"

Peygamber Efendimiz; "Geciktirmeyin." diyor. Evvel vaktinde kılınacak. Namaz mü'minin miracıdır. Namaz çok kıymetlidir.

Bre insafsız, dinsiz, imansız, sen de lafını sohbetini kes, namaz kıl, Allah'ın emrini tut! Sohbetini ondan sonra devam ettir de sohbetin sohbet olsun, sohbetin şeytanlık olmasın. Sohbetin kazası yokmuş. Böyle sohbet senin başına çalınsın. Senin kafan kırılsın. Boynu devrilesice! Öyle şey mi olur?

"Sohbetin kazası yok!"

O şeytanın işi. Şeytan namazı kıldırmamak için sohbeti tatlı gösteriyor. Kahvede de tatlı olur sohbet, televizyon seyri de güzel olur. Şu televizyonun sonuna kadar bir seyredeyim, namazı sonra kılarım.

"Bitmedi, hay Allah, biraz daha uzadı."

Bakarsın yatsı ezanı okunuş.

Ne oldu?

Şeytan sana namazı kaçırttı; film tatlı, maç tatlı; "Eyvah, Fenerbahçe golü kaçırdı, kaleci şöyle tuttu. Ötekisi attı, şunu yuttu!" derken şeytan da sana namazı kıldırmamayı yutturuyor. Seni de günaha düşürüp, ofsayta düşürüp mağlup ediyor işte!

Şeytan insanı ibadetlerden alıkoymak ister.

"Hadi hadi, siz kılın namazı. Ben bundan yirmi beş sene önce bir namaz kılmıştım!"

Ondan sonraki yirmi beş sene ne yaptın?

Kılmamış.

Bak namazsıza, bak bînamaza! Bir de övünülecek bir şeymiş gibi günahını söylüyor. Yirmi beş yıldır namaz kılmadığını söylüyor.

Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler.

Ragıp Paşa'nın beyti bu. Meşhur, darb-ı mesel olmuş bir söz.

Ne demek?

Şecaat arz ederken merd-i kibtî sirkatin söyler. "Çingene delikanlısı övünmek istediği zaman yaptığı hırsızlıkları anlatır!"

"Şöyle astım, kestim, şöyle aldattım, dolandırdım, hırsızlık yaptım." diye bunu anlatır. Övünülecek bir şey değil ama ne yapsın mesleği o.

Şecaat arz ederken merd-i kibti sirkatin söyler.

O adam da güya laf söyleyecek. Yirmi beş yıldır namaz kılmadığını söylüyor.

Bunlar neyi gösteriyor?

20. yüzyılda ilmin, irfanın bu kadar kolaylaştığı asrımızda, İslâm'ın emirleri gün gibi ortada olduğu halde Kur'ân-ı Kerîm'in şu kadar tercemesi, bu kadar tefsiri olduğu halde, Diyanet'in şu kadar imamı, bu kadar müftüsü, vaizi, radyolarda, televizyonlarda, camilerde bu kadar konuşma olduğu halde, dinin özünün aslının, çok güzel anlaşılması gereken zamanda bile namazın kıymetni bilmeyen herifler var. Namazı kılmayı hoş görmeyen şeytanın evliyâsı var; evliyâu'ş-şeytân.

Rahmân'ın evliyâsı var, şeytanın evliyâsı var.

Evliyâ-ı şeytan ne demek?

"Şeytanın dostları." demek.

Evliyâ "dost" demek.

Evliyâ-i rahman ne demek?

"Rahman'ın dostları, Allah'ın dostları" demek.

Rahman'ın da dostları var, evliyâsı var. Şeytanın da evliyâsı var.

Ve inne'ş-şeyâtîne leyûhûne ilâ evliyâihim. "Şeytanlar da günahları yaptırmak için insanlardan kendi dostlarına vahyederler."

Demek ki bu yüzyılda da namazı kılmayan, namaz kılmayı hamlık sanan herifler var. İşte bu hacı efendinin başından geçen maceradan anlaşılıyor.

Demek ki Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz'in zamanında da varmış. Her devirde var. Allah'ın hikmeti. Allah, Peygamber Efendimiz'in devrinde bile Ebû Cehil'i yaşatmış. "Küfür belli olsun, iman belli olsun, imtihan tamam olsun." diye.

Gözünü açacaksın, aklını kullanacaksın, elini vicdanına koyacaksın, hakkı bulacaksın. Bulursan sevap kazanırsın bulamazsan hapı yutarsın; imtihanı kazanamazsın.

Üniversite giriş imtihanına kaç yüz bin kişi girdi.

Dokuz yüz küsur bin insan girdi.

Kaç tanesi kazanacak?

Şu kadarı.

Gerisi ne olacak?

Gerisi kazanamadı, fakültelere giremeyecek.

Ve mâ ekserü'n-nâsi velev hareste bi-mü'minîn. "Ey Resulüm, ey Muhammed-i Mustafa'm, ey benim habibim! Tasalanma, telaşlanma; bu işin usulü böyle. Sen ne kadar arzu etsen, çırpınsan, uğraşsan da insanların çoğu inanmayacaklar."

Ekseriyeti gidecek, tapınılacak başka şeyler bulacak. Öküze tapıyor.

Öküze tapılır mı?

Allah aşkına söyleyin, bir mantığı var mı, zavallı hayvanın nesine tapacaksın? Derisini kösele yapıyoruz, çanta yapıyoruz. Etini yiyoruz; kıyma yapıyoruz, köfte yapıyoruz, yağsız tarafından çiğ köfte yapıyoruz. Kayserili kardeşlerimiz pastırma yapıyor.

Bunun neresine tapacaksın?

Boynuzuna mı, tırnağına mı, kemiğine mi, nesine tapacaksın?

Hindistan'ın nüfusu bir milyara yaklaşıyor. Öküze tapıyor. Hocam, Amerikalılar, Avrupalılar neye tapıyor? Bunlar çok ileri, uzaya gidiyor. Onlar da haça, puta tapıyor. Onlar da yanlış. Bak ne kadar yanlış şeylere tapıyorlar. Onun için aklını kullanacaksın. Kullanırsan cennete girersin. Allah'ın rızasını kazanırsan, Allah'ın sevgili kulu olursan cennete girersin. Aklını kullanmazsan, öküze taparsan, haça taparsan cehenneme gidersin; bu kadar basit.

Bak ne demiş?

"İnsan evliyâ oldu mu birr ü takvasından dolayı ibadetleri terk eder."

Öyle şey olur mu?

Peygamber Efendimiz terk etmiş mi?

Peygamber Efendimiz halsiz kaldığı zaman bile Ebû Bekir Sıddîk bir kolunda, Hz. Ali Efendimiz diğer kolunda hasta hasta camiye gelmedi mi? Ebu Bekir Sıddîk Efendimiz'e; "Namazı sen kıldır." demedi mi?

Peygamber Efendimiz en son anına kadar; "Su getirin, abdest alacağım." diyerek abdest alıp namazını kılmadı mı?

Kıldı. "Evliyâullah ibadetleri terk eder." diye kim çıkarıyor?

"Ben evliyâ oldum, ibadete lüzum yok!"

İbadet ölüme kadar lüzumlu. Ölüme kadar devam. En son güne kadar; eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû deyinceye kadar ibadet edeceğiz.

Neden?

İbadet güzel de ondan, namaz güzel de ondan.

"Namaz gözümün bebeği, gözümün nuru, gönlümün süruru, ciğerimin köşesi."

Namaz güzel, oruç daha güzel. İtikaf daha da güzel; hac daha da güzel; cihad daha da güzel; Allah yolunda cihad etmek, şehit olmak en güzeli. Bunlar güzel şeyler; anlayana.

Ve ma ekserü'n-nâsi velev hareste bi-mü'minîn.

İnsanların çoğu anlamaz; ne yapalım?

Mü'min olmayacaklar.

Anlayan kurtulacak. Anlayamayan kurtulamayacak. İmtihanı kazanan üniversiteye girecek. Kazanamayan bir dahaki seneye kalacak.

İbadetler çok mühim. Abdestli gezeceksiniz, namazları camide kılmaya çalışacaksınız, ibadetleri severek yapacaksınız. Allah'ın sizi gördüğünü bilerek yapacaksınız. Allah'ı görüyormuş gibi yapacaksınız.

Kahire'de Mısırlı imam ne dedi?

"Yönünüzü kıbleye dönün. Gönlünüzü de Allah'a döndürün."

Namaza duruyorsun, yönünü Kâbe'ye çeviriyorsun, kalbini nereye döndüreceksin? Cenâb-ı Mevlâ'ya döndüreceksin. Allah'ın huzurunda olduğunu bileceksin, el pençe divan duracaksın, utancından ayaklarının ucuna bakacaksın.

Cenâb-ı Rabbü'l-âlemîn'in huzurundasın. Heybete bak, manzaranın güzelliğine, işin derinliğine, ehemmiyetine bak, insan sevincinden uçar.

Hayırdır inşallah! Geçen gün cumhurbaşkanı bana son model bir araba ile bir adam göndermiş, elinde kocaman bir davetiye zarfı var. "Çankaya'daki köşküme buyurun. Beraber çay, kahve içelim." demiş. Ben de kalktım gittim. Çay kahve içtik, döndük.

Böyle bir şey olur mu?

Şimdiye kadar hiçbirinize böyle bir haber, böyle bir davet geldi mi?

Nerede?

Öyle kolay mı? Çankaya Köşkü'ne herkesi çağırırlar mı?

Çağırmazlar.

Allah celle celalühû çağırıyor. Seni divanına, huzuruna çağırıyor.

"Ey kulum! Benim huzuruma gel." diyor.

Sen de "Allahuekber" diyorsun, Allah'ın huzurunda duruyorsun. Allah'ın huzurunda öyle durulur; duruyorsun. Asker olsan "hazır ol" da duracaksın. Ama Allah'ın huzurunda el pençe divan duruyorsun, boynunu büküyorsun, sübhâneke okuyorsun, hamd okuyorsun. Öyle derin mânası var ki.

Ondan sonra dışarıya çık, övün:

"Kâinatı yaratan, âlemlerin Rabbi Allah, beni divanına çağırdı, ben de gittim divanına durdum." Övünebildiğin kadar övün. Ne devlet, ne nimet, ne saadet! Mirac. "Namaz mü'minin miracı."

Sen bu namazı nasıl kılmazsın? Bu davete nasıl kulak tıkarsın? Nasıl sırt çevirirsin? Olur mu? "Aman! Rabbim beni çağırınca hemen varayım." diye abdestli gezeceksin. Çağırmadan gideceksin. Camiye erken gelmenin sevabı daha fazla. Abdestli gezeceksin, ibadetini yapacaksın. "On bir ayın sultanı Ramazan gelsin." diye bekleyeceksin. Orucunu aşk ile şevk ile tutacaksın. Teravihe aşk ile şevk ile gideceksin. Kur'an'ını aşk ile şevk ile okuyacaksın.

Senin kalbin yok mu? Sen aşk nedir bilmez misin? Muhabbet nedir, duymadın mı? Muhabbet denilen o tatlı baldan hiç tatmadın mı?

Kimisi kazanlarla muhabbet balına batmış. Kimisi muhabbet deryasına dalmış. Gözü aşkullahtan, muhabbetulllahtan başka bir şey görmüyor. Senin bu güzel sevgiden hiç mi nasibin, hiç mi haberin yok?

Peki sen neleri seviyorsun?

Amerikalı artistleri seviyorsun; bıyığını, saçını, tuvaletini, tavrını, edasını, sedasını. Arabanın şu markasını, kulüplerin falancasını, elbisenin şu çeşidini. Neleri seviyorsun, şu gönlünü nelere bağlıyorsun da âlemlerin Rabbinin sevgisine ulaşamıyorsun. Şu insanoğlunun gafletine, cahilliğine bak. Nerelerde oyalanıyor da asıl sevilecek yeri bulamıyor.

Allâhümme heb lenâ ma'rifeteke ve muhabbeteke ve rıdvânake'l-ekber.

Semi'tü Ebe'l-Hüseyni'l-Fârisiyye yekûl. "Ebû Abdurrahman es-Sülemî; Ebû Hüseyin el-Fârisî'nin şöyle dediğini işittim.' diyor." Semi'tü Ebâ İshâke'd-Diyneveriyye yekûl "O da Ebû İshak ed-Diyneverî'den şöyle dediğini işitmiş." Süile'l-Cüneyd. "Birisi Cüneyd-i Bağdâdî'ye soru sormuş:"

Çok dikkat edin! Bir söz insanı kurtarır, cennete sokar, uyanmasına, evliyâ olmasına vesile olur. Cüneyd'e sordular. Bu kitap öyle bir hazine. Onun için okuyoruz.

Futbol oynatsaydık, eğlence olsaydı stadyumlar dolardı. Millet bu işlerin kıymetini bilmiyor. Ne yapalım, Allah'ın nasibi.

Meni'l-ârif. "Ârif kime denir?"

Kelime mânasından, lügat mânasından söyleyelim. Ârif arefe den ism-i fâil. Arefe "bilmek" demek, ârif de "bilen" demek.

Mârifetullaha ârif olan, Allah bilgisini bilen, Allah'ı bilip tanıyan demek.

"Ârif kimdir?" diye soruyorlar.

Ne demek istiyorlar?

"Hakiki ârifin sıfatları nasıl olur, hakiki ârif nasıl olur?" bunu anlamak istiyorlar.

Fe kâle: Men lem ye'sirhü lahzuhû ve lâ lafzuhû.

Kısa bir söz ama aklınızı toplarsanız bu söz hepinizi evliyâ yapabilir. Evliyâ olmanın sırrı bu.

Ârif kimmiş?

"Ârif; sözü ve gözü kendisini esir etmemiş insandır."

Sözü bir insanı esir eder mi?

Gözü, bakışı insanı esir eder mi?

Eder.

Ağzını tutamaz, çenesini kapayamaz. Lambur lumbur konuşur. Sanki söz söylemenin kararı kendisine ait değil. Sanki sözünün esiri; ileri, geri konuşur. Mâlâyânî konuşur, hatalı konuşur, küfür konuşur, kalp kırıcı konuşur, günahlı konuşur, boş konuşur, gevezelikle konuşur. Konuşur da konuşur.

Sözünün esiri, dilinin esiri. Sanki dili efendi; kararı o veriyor, bu onun peşinde sürükleniyor. Halbuki kendisine hakim olması; konuşulacak yerde konuşması, konuşulmayacak yerde susması lazım. Yalan yanlış söylememesi, doğru konuşması lazım. Ölçerek biçerek konuşması, ölçüsüz konuşmaması lazım. Sevap kazanacak sözleri söylemek, günah kazandıracak sözlerden kaçınmak lazım.

Söz çok önemli. Bu iki dudağın arası insana çok günah kazandırır veya çok sevap kazandırır. İnsanları ekseriyetle cehenneme sokan şey, şu iki dudağı arasıdır; dilidir, konuşmasıdır.

İnsanoğlunun cehenneme neden girdiğinin istatistiğini yapalım: Melekler veya Zebaniler durdursun; "Bir insan cehenneme neden giriyor?" diye sorsun.

Acaba cehenneme ekseriyetle neden giriyorlar?

"Ne bileyim?"

Sen bilemezsin de Peygamber Efendimiz biliyor, söylüyor.

Ekserü mâ yüdhilu'n-nâse'l-cennete takva'l-lâhi ve hüsnü'l-huluk. "İnsanları ekseriyetle cennete sokacak olan şey Allah korkusudur, takvâdır ve güzel huydur. İnsanları en çok cehenneme sokan şey de; dili ile namussuzluğudur. İki dudağı arası ile iki bacağı arasıdır. Ekseriyetle cehenneme sokan onlardır."

Dili ile tenâsül uzvudur. Dili ile günaha girer, cehenneme girer. Tenâsül uzvu ile haram işler, günaha girer, cehenneme girer. Ekseriyetle onlardan girer.

"Ârif kimdir?"

"Sözünün ve bakışının esiri olmayan insandır."

Bakışına hâkim olacak, harama bakmayacak. Diline hâkim olacak, günah söylemeyecek.

Anladınız mı?

"Anladık."

Tabii anlarsınız, anlaşılmayacak gibi değil, çok açık. Ama buradaki zorluk anlamakta değil, uygulamakta.

Anladın ama dışarı çıkınca uygulayacak mısın?

Dervişim bana mektup yazıyor; "Hocam elinizi öperim, ayağınızı öperim."

Ayağımı da öpüyor! Tövbe tövbe! Elimi bile öpme, istemem! Elimi de öpüyor, ayağımı da, ayağımın altını da, dizimi de öpüyor. Öyleleri var:

"Elini öperim, ayağını öperim, dizini öperim."

Öpme, lüzum yok. Allah sevsin seni! Ben bir şey öptürmek istemiyorum. Sen Allah yolunda yürü kâfi.

Mektup yazıyor, diyor ki;

"Hocam her şey iyi, güzel de ben yazın gözüme sahip olamıyorum, hâkim olamıyorum."

Gözünün esiri!

"Ben yazın gözüme hakim olamıyorum! Çare ne?"

Çare dervişlik; dervişliği tam uygulamak.

Bizim tasavvufun prensiplerinden birisi, Nakşibendi tarikatinin prensiplerinden bir tanesi, "bakışı ayağının ucunda olmak."

Nazar ber kadem "Gözü yerde yürümek, etrafa bakmamak."

Terbiyeli bir kız gibi yürüyecek, gözüne sahip olacak. Çünkü gözle çok günahlara giriliyor. Gözle zina olabiliyor. Bakışı ile insan zina etmiş gibi günaha girebiliyor. Plajlar var, açık saçık giyinmiş insanlar var, mecmualar var, televizyon var, gazeteler var; hepsi eve giriyor.

"Sen bu gazeteyi neden alıyorsun?" diye soruyoruz.

"Haberler için alıyorum." diyor.

Alma bunu, alma! Baş sayfasında haber var, son sayfasında cehenneme bilet kesiliyor. Son sayfası cehenneme bilet. Bunu eve sokma.

"Ben oralara bakmıyorum."

Dört beş tane mecmua çıkarıyoruz, radyomuz var. Buralara gazeteler geliyor. Bir gün oraya konuşmaya gittim. Gazetelerin bazı yerlerini, müstehcen resimler mürekkeple kapatmışlar. İlk alan orayı kapatıyor, ondan sonra haberleri kesiyorlar, okuyorlar. İşte onu almayacaksın. Çünkü günah.

Ankara'da bir hacı amcamız vardı; İstiklâl gazisi, madalyası var. Onlar cihad ettiler, bu memleket kurtuldu; biz ondan rahat yaşıyoruz.

O, "aaah aah!" derdi, rahmetli nur içinde yatsın. Kabri cennet bahçesi olsun. "Biz eve kibrit alırdık. Kibrit kutusunun üstündeki resmi kazıyıp eve öyle sokardık."

"Melekler köpek olan, sûret olan eve girmez." diye hadîs-i şerif olduğundan kutunun üstündeki resmi kazır; ondan sonra eve getirirlermiş. Kibriti çakacağız, ocakta odun yanacak, kibrit lazım. O zaman kibrit kutuları uzunmuş, üstü resimli olurmuş. Üstündeki resmi kazıyıp öyle sokarlarmış.

Şimdi evin içindeki resimlerin haddi hesabı yok. Allah saklasın! Burada anlatılması mümkün değil.

Neden?

Mecmua geliyor, gazete geliyor, televizyon var vesaire.

Ârif; "Sözü ve bakışına esir olmayan insandır. Sözü ve bakışı kendisini esir edememiş olan, sözüne ve gözüne hâkim insandır."

Evliyâlık sarık, cübbe, tespih değilmiş; palavra, edebiyat değilmiş. Evliyâlık günaha girmemekmiş; gözü ile harama bakmamak, dili ile haramı söylememekmiş. Hakiki, büyük alimler evliyâlığı böyle anlıyor. İşi şekilden öze doğru indirmemiz; özü anlamamız lazım.

Semi'tü Ebe'l-Abbâs Muhammede'bne'l-Hasani'bni'l-Haşşâb yekûl. "Ebû Abbas Muhammed b. Hasan el-Haşşâb'dan işittim."

Haşşab, "oduncu" demek. Haşab, "odun" demek. "Ahşap bina" diyoruz.

Ne demek?

"Odundan, tahtadan yapılmış" demek. Haşşâb "oduncu" demek. Bak âlime; odunculuk yapıyor.

Neden?

Helal kazanacak, kimseye yük olmayacak da ondan.

Yekûlü semi'tü Ca'fere'bne Muhammedin yekûl. "O da Cafer b. Muhammed'den işitmiş." Semi'tü'l-Cüneyde yekûl. "O da Cüneyd-i Bağdâdî'den şu sözü işitmiş:" İn emkeneke ellâ tekûne âletün beytike illâ hazefen fe'f'al ve kezâlike kânet âletü beytihî. "Eğer evinin içinde eşya olarak, alet edevat olarak bir testiden başka bir şey olmamasına güç yetirebiliyorsan öyle ol!"

Kendisinin evinin eşyası da öyle idi. Mübareğin evinde bir testi vardı; o kadar.

Neden?

Su testide durur, bezde durmaz; başka çaresi yok.

Bir testi olacak.

Başka?

Başka bir şey yok.

Büyük bir âlim bu. Onlar böyle imiş, tavsiyesi de böyle.

"Evinde testinden başka eşya olmamasına güç yetirebiliyorsan öyle yap."

Bizim evlerdeki dolaplar, gardıroplar, şifonyerler, tuvalet masaları, misafir odası, büfeler, biblolar, çanaklar, çömlekler, levhalar, halılar, ibrikler, billurlar, avizeler, kesme kristal kap-kacaklar… Allah bizi affetsin.

"Güç yetirebiliyorsan evde yalnızca bir testin olsun, başka bir şey olmasın." diyor.

Peygamber Efendimiz'in evi nasıldı?

Dolmabahçe sarayı gibi miydi? Topkapı Sarayı gibi miydi? Çankaya Reisicumhurluk Köşkü gibi miydi? Yoksa Versay sarayı gibi mi?

Nasıldı Peygamber Efendimiz'in evi? Eşyası ne kadardı?

Fâtıma Anamız'ın eşyası ne kadardı?

Hz. Ömer'in hırkası nasıldı? Atlastan mı idi, ipekten mi? Nasıldı bu mübâreklerin âletleri, eşyaları?

Biz ne yapmışız?

Muhterem kardeşlerim!

İsrafa dalmışız, gösterişe batmışız. Nimete boğulmuşuz. Öbür tarafta müslümanlar aç; cihad ediyorlar. Atacak mermileri yok, tüfekleri yok. Konuşacak cihazları yok.

Allah bizleri gaflet uykusundan uyandırsın. Sevdiği yollara sevk etsin. Sevdiği huyları nasip etsin. Sevmediği her türlü sıfatı bizden alsın; pak eylesin. Allah bizi evliyâsı eylesin. Yolunda daim, zikrinde kâim eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirmemizi nasip eylesin. Tevfîkini refîk eylesin, cenneti ile cemali ile cümlemizi müşerref eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı