M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Hafs el-Haddâd (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi hakka hamdihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikramı üzerinize olsun. Rabbim iki cihanda sizleri bahtiyar eylesin.

Tabakâtü's-sûfiyye isimli çok kıymetli tasavvufî kaynak eserin 119. sayfasındayız. Bugün okumaya başlayacağımız yer 18. paragraf. Hayatını okuduğumuz mübarek zât da Ebû Hafs el-Haddâd isimli Nişabur'lu bir büyük alim. Hayatını okumuştuk. Şimdi sözlerini okuyacağız.

Allah'ın müsaade ettiği miktarda bir saat kadar; bir saatten de az okuduktan sonra dersi o kadarda keseceğiz. -Fazla olunca tadı kaçmasın; baklava bile fazla olduğu zaman bıktırıyor.-

Kâle ve kâle Ebû Hafsin.

"Mahfûz b. Mahmûd isimli râvi 'Ebû Hafs el-Haddâd şöyle söyledi.' dedi:"

İzâ raeyte'l-muhibbe sâkinen hâdien fa'lem ennehû veradet aleyhi ğafletün ve inne'l-hubbe lâ yetrükü sâhibehû yehdeü bel yüz'ıcühû fi'd-dünüvvi ve'l-bu'di ve'l-likâi ve'l-hicâbi.

Bu mübarek zât şöyle buyurmuş:

"Seveni, âşığı, muhibbi sakin, sessiz görürsen, anla ki ona gaflet gelmiş, gaflet ârız olmuş. Çünkü sevgi, sevgiye sahip insanı öyle sessiz bırakmaz, rahatsız eder, izâç eder." Fi'd-dünüvvi ve'l-bu'd "Yakınlık halinde de uzaklık halinde de." Ve'l-likâi ve'l-hicâbi. "Kavuşma halinde de perdelenme halinde de."

Sevgi insanı yerinde durdurmaz; duruyorsa demek ki muhibbe, âşığa bir gaflet gelmiş.

Aşk, öyle sıradan, bizim bildiğimiz, gazetelerde okuduğumuz zaman insanların kurnaz kurnaz birbirine bakıp düşündüğü şey değil. Bu mübareklerin sevgisi başka; bizimkiler gibi değil; kafaları, kalpleri bu zamane insanlarının kafası gibi değil.

Bunlar Hak âşıkları, Allah dostları, Allah'ı seven insanlar. Tasavvufta çeşitli tipte tavırlar görüyoruz. Kimisi ibadete düşkün oluyor. Kimisi dünyaya karşı meyilsiz oluyor; zâhid oluyor, âbid oluyor. Kimisi de muhib oluyor, âşık oluyor.

Büyüklerimiz;

"Bu tavırların içinde, hâlet-i rûhiyelerin içinde en yüksek olanı aşk makamıdır." demişler.

Muhib olmak, âşık olmak; Allah'ın sevgisinin insanın kalbine yerleşmesi ve o kişiyi Allah âşığı bir insan haline getirmesi. Tabi âşık olan insan, normal bir insan değildir. Âşık olan insanın hâli, tavrı, sözü, bakışı, oturuşu, kalkışı, iştihâsı, uyuması, her şeyi alt üst olmuştur. Çünkü sevgi, insanı o hale getirir. Bir tatlı beladır, bir hastalıktır ama Fuzûlî;

"Yâ Rabbi! Beni bu hastalıktan şifâyâb eyleme; sen bu hastalığımı artır!" diyor.

Çünkü sevgi yüksek mertebedir. Kul Allah'ı ne kadar çok seviyorsa demek ki Allah da onu o kadar çok seviyor ki kulda o kadar sevgi hâsıl olmuş. Bu hal, Allah'ın onu sevmesi; kulun Allah'a karşı meyli, muhabbeti, sevgisi, ilgisi, kulluğundaki şevki nispetindedir.

Onun için Ebû Hafs hazretleri; bu derecedeki bir muhibbin, bir âşık-ı sâdıkın, Hak dostunun böyle sakin, sessiz durmasını; "'Kendisine gaflet gelmiş, gaflet ârız olmuş, bir takıntısı var.' mânasına geliyor." diyor.

Çünkü sevgi insanı rahat tutmaz; kıvrandırır, hareketlendirir, izâç eder. Bunlar birer tavırdır, meşreptir.

Hacı Bektâş-ı Velî, Mevlânâ'ya mektup ve temsilci göndermiş:

"Ne oluyorsun; cihanı velveleye verdin be adam! Her tarafı birbirine karıştırdın. Bir gürültü, bir patırtı, bir vâveyla! Şehirler çalkanıyor; gittiğin yer yerinden oynuyor, ne oluyorsun? Cenâb-ı Hakk'ı bulduysan sakince bir köşede otur. Eğer bulamadıysan, o zaman bu gürültü haksız, yersiz bir gösteriş, riya oluyor." diye bir şey yazmış; Ebû İshak adlı bir halifesiyle göndermiş.

Eflâkî'deki rivayete göre o da Konya'ya gelmiş, Mevlânâ'yı aramış. "Mevlânâ hazretleri medresede ders veriyor." demişler; gitmiş. Medresenin kapısından girerken, Mevlânâ hazretleri sema'a kalkmış, bir taraftan dönüyor; bir taraftan da bir rubâi okuyormuş:

Eğer yârin yok ise neden talep etmezsin!

Eğer yârini bulduysan neden tarâb etmezsin!

"Yârin yok ise neden koşuşturup sevgilini aramıyorsun? Niye uzak duruyorsun sevgilinden? Eğer bulmuşsan niye sevincinden coşup oynamıyorsun? Tembel tembel bir kenara oturmuşun, bu ne acayip iştir! Asıl senin işin acayip ki böyle bir talebin içine girmiyorsun." mânasına bir rubâiyi terennüm ederek böyle sema' ediyormuş; ilâhi söyleyerek dönüyormuş.

Tabi bu durum onların iki tavrını gösteriyor:

Demek ki Hacı Bektâş-ı Velî ciddi, sakin olmayı istiyor.

Mevlânâ da;

"Bulamadıysan arayış içinde bir coşkunluk olacak. Bulduysan bulduğun için sevinçten bir coşkunluk olacak. Eğer böyle bir talebin yoksa bu talepsizlik yanlıştır. Benim hâlime değil, talepsizliğe şaşmak lazım." diye bir cevap vermiş.

Burada da âşık öyle sessiz duramaz; âşık oldu mu bakışından bellidir. Yerinde duramaz; oturamaz, kalkamaz, uyuyamaz, yiyemez, içemez. Allah o sevgileri, o makamları, o halleri, tavırları bu yolun bütün hakiki âşık, sâdık yolcularına, bizlere de göstersin, tattırsın.

Kâle. "Aynı râvi diyor ki:"

Ve kâle Ebû Hafs. "Ebû Hafs el-Haddâd bir sözünde de şöyle dedi:"

et-Tasavvufu küllühâ âdâbün, li-külli vaktin edebün ve li-külli makâmin edebün fe-men lezime âdâbe'l-evkâti beleğa mebleğa'r-ricâl ve men dayyaa'l-âdâbe fe-hüve baîdün min haysü yezunnü'l-kurbe ve merdûdün min haysü yercü'l-kabûle.

Önemli!

Biz bu kitabı niçin okuyoruz?

İstiyoruz ki tasavvuf kardeşlerimiz tarafından aslî temellerine oturmuş olarak bilinsin.

"Fantezilerle, zayıf rivayetlerle, yalan yanlış kanaatlerle, şeriate uymayan, gerçek olmayan yollara sapmasınlar, oyalanmasınlar; yanlış bilgiler, kanaatler edinmesinler." diye büyüklerin hayatlarını anlatan, yine böyle büyük bir insan tarafından yazılmış bir kitabı okuyoruz.

"Tasavvuf nedir?" anlaşılsın istiyoruz.

Ebû Hafs hazretleri diyor ki:

et-Tasavvufu küllühâ âdâbün. "Tasavvuf, tarikat dediğimiz şu güzel yol baştan başa âdaptır."

Her şeyin edebi vardır.

Li-külli vaktin edebün. "Her vaktin bir edebi vardır." Ve li-külli makâmin edebün. "Her makamın, her zamanın, her yerin bir edebi vardır."

Caminin, evin, dükkânın bir edebi vardır. Misafirliğin edebi vardır. Her yere münasip bir edep vardır. İnsanın camide tavrı başka türlü olur; yatak odasında tavrı başka olur, dükkânda tavrı başka olur. Zamana ve mekâna ait yapılması gereken, doğru olan, olmayan şeyler vardır. "Herkes anlasın." diye böyle anlatmaya çalışıyorum.

Fe-men lezime âdâbe'l-evkâti. "Zamanların gerektirdiği edepleri bilen, onları yapan, onlara mülâzemet eden, riayet eden kimse." Beleğa mebleğa'r-ricâl. "Evliyâullah derecesine ulaşır; ricâlullah derecesine ulaşır."

Zamanın kendisine gerektirdiği âdâbı bilen ve yapan, büyük insan olur.

Ve men dayyaa'l-âdâb. "Kim edepleri çiğnerse, kaybederse, yapmazsa; zamanın ve mekânın gerektirdiği tavrı, edebi takınmazsa:" Fe-hüve baîdün min haysü yezunnü'l-kurbe. "Kendisini yakın sansa bile uzaktır." Ve merdûdün min haysü yercü'l-kabûl. "Allah tarafından kabulü umsa bile, dergâhtan kovulmuştur, uzaktır."

Buradan; "Aman, âdâba dikkat etmeli!" diye anlıyoruz.

Oturmanın âdâbı vardır; sözün âdâbı vardır; seher vaktinin âdâbı vardır; akşam namazı vaktinin, sabah namazının, gün doğuşunun âdâbı vardır; büyüğe karşı âdab vardır. Büyüğün karşısında, hocanın karşısında takınılacak tavır vardır.

Âdab ne demek?

"Yanlışlıktan korunmayı sağlayacak kaideler" demek.

Yanlış iş olmayacak.

"Bu iş âdâbına uygun yapıldı."

Ne demek?

"Yanlışsız; çekinilecek şeye bulaşılmadan, usulüne uygun yapıldı." demek.

O halde biz de daima usulü, âdâbı, erkânı düşünmeliyiz. İçinde bulunduğumuz anda, zamanda ve mekânda ne yapmamız lazım, nasıl yapmamız lazım?

İnsan hocanın karşısında saygısızca oturursa derler ki; "Yaşlı, ak sakallı insanın karşısında bu olmamış."

Büyük bir alimin karşısında olmadık bir konuda konuşursa; "Bu cahil adam, meclisin tadını tuzunu kaçırıyor; sussa da alim konuşsa." derler.

Zamanın ve mekânın neyi yapmayı gerektirdiğini müridin devamlı düşünmesi, ona göre hareket etmesi lazım. Oturuşuna kalkışına, konuşmasına düşünmesine hatta niyetine, fikrine, duygularına hâkim olması, sabretmesi lazım.

Hoşuma giden bir şey hatırıma geliverdi: Paşası Evliya Çelebi'ye görev vermiş; Hicaz'a gidecek. Dönüşte Şam'da yeniçeri arkadaşları, yeniçeri ağaları demişler ki;

"Çelebi! Bu akşam özel bir program düşünüyoruz; sen de gel!"

"Olur." demiş; mahiyetini bilmiyor.

Meğer arkadaşları sazlı sözlü bir eğlenceye gideceklermiş. Demek ki biraz havâi tabiatlı askerler; oraya gideceklermiş. Yolda evliyâullahtan bir zâtla karşılaşmışlar ama biraz meczup tavırlı bir kimse. Bir girişmiş bu Evliya Çelebi'ye; nasıl pataklamış. Evliya Çelebi hatırlı, güçlü insan; süvari, cihangir, silahşör ama "gık" dememiş. Neden?

"Büyüğe el kaldırılmaz, edep odur."

Niye dövüyor?

Sebepsiz dövüyor.

Sabretmek lazım; sabretmiş. Kafasını gözünü kırmış. Tabi bu halde arkadaşlarının yanına da gidememiş. Ötekiler gittikleri yerde saz, söz biraz da herhalde gayr-i meşrû işlere saptıkları için bir yakalanmışlar; hepsinin kellesi gitmiş.

Edebe bak!

O büyüklere karşı gelmekten kendisini koruyor, "gık" demiyor; edebe riayetten biraz dayak yemiş oluyor ama kelle kurtuluyor. Ötekilerin arasında gitseydi kellesi de gidecekti.

Bugün bizi gezdiren, getiren götüren kardeşimiz anlattı; bir kitapta okumuş, dikkatimi çekti.

Fatih Sultan Mehmed Han hazretleri, Fatih camiini yaptırmış. Ağanın, vezirin birisi de Fatih camiinin kenarına bir mescit yapmaya kalkmış. Fatih Sultan Mehmed Han hazretleri rüyasında demiş ki; "Yâhu, sen bizim cemaatimizi mi çalmak istiyorsun? Bizimle rekabet mi yapmak istiyorsun? Biz cami yapmışız, ne diye kenarına mescit yapıyorsun? Vurun şunun kafasını!"

Cami yapmak güzel bir şey gibi görünüyor ama o mekânda cami uygun değil. Fatih Sultan Mehmed Han hazretleri bir cami yaptırmış; sultanın gönlü kırılıyor. Tabi sultan vefat etmiş. Bu, rüya âleminde, vefatından sonra olan bir şey.

Demek ki cami yaptırmanın da bir âdâbı varmış, mekânı varmış. "Cami yaptırmak güzel" diye insan, olur olmaz her yere yapamaz.

"Getir sen büyük bir caminin yanına yap; olmaz!"

Bu caminin cemaatini bölersin. Camisiz bir köye yap, herkesin duasını al ama cami olan bir yere ikinci bir cami açınca olmuyor. Bazen güzel gibi görünen bir şey de âdâba aykırı olabilir. Cami yapmak güzel ama orada âdâba uygun gelmedi; Peygamber Efendimiz'in methine mazhar olmuş olan sultanı darılttı.

"Tasavvuf tamamen edepten ibarettir. Her vaktin edebi vardır. Her makamın edebi vardır. Bu âdâba riayet etmesini bilen başarılı müridler; ricâlullah, evliyâullah, erenler mertebesine ulaşır. Buna riayet etmeyen, kendisi 'yakınım' sansa bile uzaktır; 'Allah beni kabul ediyor, Allah indinde amellerim makbul oluyor.' zannetse bile merdûttur, reddolunmuştur."

Biz de âdâbı kollayalım; konuşmanın, yemenin, içmenin, ziyaretin âdâbını, vaktini kollayalım. Her işimizde; "Bu işin, bu mekânın, bu zamanın âdâbı nedir?" diye düşünelim. Bu da tasavvufun bir tarifi olarak karşımıza çıkıyor.

et-Tasavvufu küllühâ âdâbün. "Tasavvuf baştan sona âdaptır. Edeplerden meydana gelmiş bir kompozisyondur."

Semi'tü Ebâ Amrin ve'bne Hamdâne yekûl vecedtü fî kitâbi ebî kâle Ebû Hafsin el-hâlü lâ yüfâriku'l-ilme ve lâ yukârinü'l-kavle.

"Ebû Amr b. Hamdân isimli alim diyor ki; 'Babamın kitabında gözlerimle gördüm; Ebû Hafs'ın şöyle söylediğini not almış:'"

Demek babası Ebû Hafs'ın zamanında yaşayan bir kimseydi; sohbetlerinde notlar almış, sözlerini defterine yazmış.

Ne demiş?

el-Hâlü lâ yufâriku'l-ilm. "Hal, ilimden ayrı değildir."

İlme ters, ilim dışı, ilme aykırı değildir.

Ve lâ yukârinu'l-kavl. "Lafta değildir."

Lafla ilgisi yoktur, lafa yakın değildir; uzaktır. Hal ilminin de dışında değildir.

"Ben tasavvuf ehliyim, hal ehliyim."

Hâlin ilme uymuyor. Demek ki sen hal ehli değilsin."

Hangi ilme uyacak?

Kur'an ilmine; hadis ilmine, fıkıh ilmine uyacak. Evliyâullah; "Günahlardan en çok sakınan insan." demektir. İlme, dine, hükme, şeriate uymuyorsa olmaz!

Hal; ilme aykırı değildir. Hal, lafa da yakın değildir. Laf demek de değildir. Çenesi bol, lafı çok. Hal, laf demek değildir. Lafın kıymeti yoktur. Hele hele laf insanın haline tersse aynı zamanda sorumluluktur, vebaldir.

"Seni hınzır, edepsiz seni! Öyle söylüyorsun da, böyle yapıyorsun! İçin başka dışın başka. Seni münafık seni! Gösteriş için, reklam için, tatlı, yağlı, ballı laflar söylüyorsun ama hâlin o sözlerine uymuyor." derler insana.

Hal, ilmin dışında, ilimden ayrılan, kopan, alakasız bir şey değildir. İlmin dairesine uyan, içinde olan bir şeydir. Şeriate uygundur. Lafla da ilgisi yoktur; lafa hiç yaklaşmaz bile. Adam sessiz sedasız durur, işini görür, Allah'ın rızasını kazanır. Söylemez, söylemesine lüzum da yoktur. Çünkü mükâfâtı Allah verecek, kuldan mükâfât beklemiyor.

Ve zekere Ebû Osmân el-Hîrî en-Nîsâbûrî an Ebî Hafs ennehû kâle: Men yu'tî ve ye'huzü fe-hüve racülün ve men yu'tî ve lâ ye'huzü fe-hüve nısfu racül ve men lâ yu'ti ve lâ ye'huze fe-hüve hemecun lâ hayra fîh.

Fe süile Ebû Osmâne an ma'nâ hâze'l-kelâmi fe-kâle men ye'huzü mine'l-lâhi ve yu'tî li'l-lâhi ve-hüve racülün li-ennehû lâ yerâ fîhi nefsehû bi-hâlin ve men yu'tî ve lâ ye'huzü fe-innehû nısfu racül, li-ennehû yerâ nefsehû fî zâlike fe-yerâ enne lehû bi-en lâ ye'huze fazîle ve men lâ ye'huzü ve lâ yu'tî fe-hüve hemecün liennehû yezunnü ennehü'l-âhizü ve'l-mu'tî dûne'l-lâhi teâlâ.

"Ebû Osman el-Hîrî en-Nîsâbûrî Ebû Hafs'a şöyle söylediğini zikreder:"

Ennehu kâl. "Ebû Hafs el-Haddâd şöyle söyledi:

Men yu'tî ve ye'huzü fe-hüve racülün. "Kim veriyor ve alıyorsa işte o erdir. Adam odur."

Hani biz birisini sevmediğimiz zaman; "O adam değil." diyoruz ama o adam, erkek. Fizik olarak incelenirse, doktorlar; "tamam erkek" derler ama biz; "Sakalı, bıyığı, kıyafeti var ama adam değil." diyoruz. "Makbul değil." demek istiyoruz.

Burada "adam" dediği kimse; tasavvufta "hatırlı bir insan; eren, evliyâ" demek. Zaten benim kanaatime göre "eren" sözü bir şeye ermekten, ermek masdarından gelmiyor. "Er" kelimesinden geliyor. Er; adam demek, racül demek. Çoğulu "erân;" merdân gibi. "Adamlar" demek, benim sezgime, anladığıma göre böyle.

"Veriyor ve alıyorsa bu kimse erenlerdendir."

Tasavvufta ilerlemiş sağlam bir insandır.

Ve men yu'tî ve lâ ye'huzü. "Veriyor da almıyorsa;" Fe-hüve nısfu racül. "O, yarım adamdır."

Tam adam, tam er kişi değildir. Yarım adamdır.

Dikkat ediyor musunuz?

"Veriyor ama almıyorsa yarımdır." diyor.

"Hem veriyor hem de alıyorsa tam adamdır." diyor.

Ve men lâ yu'tî ve lâ ye'huz. "Ne veriyor ne de alıyorsa:" Fe-hüve hemecün lâ hayra fîh. "O sirke sineği gibi değersizdir; çöp yığınıdır. O adamda hiç hayır yoktur."

Fe-süile Ebû Osmâne an ma'nâ haze'l-kelâm. "Bu rivayeti yapan Ebû Osman hazretlerine; 'Bu sözle ne demek istedin?' diye sormuşlar."

O da büyük bir zât.

Fe-kâle "Ebû Osman hazretleri cevaben demiş ki:"

Men ye'huzü mine'llahi ve yu'tî li'l-lâhi ve hüve racül. "Kim Allah'tan alıyor da, Allah rızası için kullara veriyorsa işte eren budur."

Allah'tan alıyor, kullara veriyor.

Şimdi dikkat edilirse bir tarif yapmış gibi söylüyor ama aslında neyi aldığını, neyi verdiğini söylemediği için bize göre iş biraz bulanık kalıyor.

"Mübarekler, ne alıyor ne veriyor?" anlayamıyoruz. Bu sözler bittikten sonra onu anlatacağım.

Allah'tan alan, kula veren tam adamdır.

Li-ennehû, "Çünkü o:"

Lâ yerâ fîhi nefsehû bi-hâl. "Bu işte hiçbir şekilde kendisini görmüyor; 'Ben vasıtayım, arada yokum, Allah benden ona veriyor' diyor."

Demek ki kendisini yok edebilmiş, demek ki tam. Tasavvufta yüksek mertebeye erebilmiş, kendisini hiç görmüyor; alıyor, veriyor.

Ve men yu'tî ve lâ ye'huz fe-innehû nısfü racül. "Eğer bir insan veriyor da almıyorsa; o yarım adamdır." Li-ennehû yerâ nefsehû fî zâlike. "Çünkü bu kendi nefsini görüyor, benliğini tam yok edememiş; almıyor da veriyor." Fe-yerâ enne lehû bi-en lâ ye'huz fazîle. "Almamakta kendisine fazilet var, sanıyor." Ve men lâ ye'huz ve lâ yu'tî fe-hüve hemecün. "Ne alıyor ne veriyor; o kimse sinek gibidir, yığın gibidir; kıymeti yoktur." Li-ennehû yezunnü ennehu'l-âhizü ve'l-mu'tî. "Çünkü veren, alan kendisi sanıyor."

Nefsi direk gibi ortada.

Onun için dûne'l-lâhi Teâlâ, "Allah'ın verdiğini, aldığını bilmiyor."

Halbuki veren alan sıfatı Allahu Teâlâ hazretlerinin esmâ-i hüsnâsında vardır.

el-Ganiyyü'l-mu'tî, el-mâniu'd-dârru'n-nâfî.

Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatları içinde ne var?

Mânî' olmak da var, Mu'tî olmak da var. "Vermek de var, vermemek de var. Zarar vermek de var, fayda vermek de var."

Zarar veren Allah, fayda veren Allah. Bir lütfu, ihsânı veren Allah, bir şeyi kuldan alan Allah.

"Her şeyin Allah'tan olduğunu anlayan evliyâ oluyor, mârifetullaha ermiş oluyor. Bu, bunları hiç anlamamış olduğundan adam değil; sinek gibi bir şey, kıymetsiz!" diyor.

Böyle tarif etmiş. Tabi neyi aldığını, neyi verdiğini söylemediği için bunlar yine bize göre müphem, rumuzlu sözler. Ben meseleyi biraz başka yönden işlemek istiyorum.

Zenginin birisi bir mübarek zâta bir kese altın vermek istemiş. "Buyur, al efendim." demiş. Zengin gelmiş, bu evliyâullaha veriyor. Şöyle bir düşünmüş; almış. Bu zâtın Hâtem-i Esam rahmetullahi aleyh hazretleri olduğunu hatırlıyorum; Allah şefaatine erdirsin. Şöyle bir tereddüt etmiş, verilen keseyi almış. Şeyh efendiyi tanıyanlar demişler ki:

"Hocam! Bizim eskiden tanıdığımıza göre sen pek bağış almazdın. Şimdi şöyle bir tereddüt ettin, aldın. Neden?"

Demiş ki:

"Almakta nefsimin horluğunu, zilletini, aşağılanmasını gördüm. Almamak ve reddetmekte de nefsimin izzetini gördüm. Nefsimin zilletini izzetine tercih ettim."

"Nefsim kepaze, hor olsun diye aldım." diyor.

Tabi ne yapacak?

Alacak, verecek.

Biz bu mübareklerin dünyasının kenarından bakıyoruz; uzaktan seyrediyoruz. Onların gönül yapıları çok derin, çok engin. O derinlikleri anlamak kolay değil. Bu zamane insanı, bu materyalist kafayla onların dünyalarını anlayamaz. Ama biz bu gibi sözleri okuyarak; "Gerçek tasavvuf neymiş, gerçek tasavvuf erlerinin gönül yapıları nasılmış, meseleleri nasıl düşünürlermiş?" anlatmaya çalışıyoruz; o anlaşılsın diye burada bu dersi yapıyoruz.

Alırken düşünüyor, nefsine hor geleceği için alıyor; yine verecek. Nefsini horlamak için aldığından oradan sevap alacak; verdiği için de vermekten, cömertlikten sevap alacak.

Bir insan; "Almıyorum ya! İstemem, muhtaç değilim!" diyorsa seziyoruz ki nefsâniyeti var; "Adam kızdı." diyoruz.

Bendeniz Ankara'da Kayaş Mamak'da gecekondu muhitinde bir camide namaz kıldım; yanımda birkaç arkadaşım vardı. Cebimde de biraz hayra verilecek para vardı. Baktım yanımda namaz kılan kimsenin elbisesi hırpani, yamalı; kendisine acıdım. O zaman için hatırlı bir para çıkardım, vermek istedim. Adam allak bullak oldu; bir bocaladı, bir kızdı. Sert sert bana dedi ki: "Ben muhtaç değilim, istemiyorum." Ben yine bozuntuya vermedim:

"Al! İhtiyacın yoksa başkasına verirsin; buraları tanıyorsun." dedim ama adam çok sinirlendi. Çünkü almak zoruna gitti.

Almak, insanın nefsine ağır geliyor. Almayınca; "Bak gördün mü, ben zengin adamım!" demek istedi.

İyi maaşallah! Allah bereket versin! Zenginsen zengin gibi giyinsene; ne diye hırpani giyiniyorsun?

İmâm-ı Âzam efendimiz güzel giyinirmiş.

Neden?

Allah verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever. Kullar da; "Bu zengin" diye bilir, yanına gelir; "Efendi biraz da bize yardım et." der.

Fakir gibi olursan para vermeye kalkar. Zengin olduğun belli olursa para istemeye gelirler.

Peygamber efendimiz;

es-Sâilü alâ bâbike hediyyetu'l-lâh. "Kapındaki dilenci, Allah'ın sana hediyesidir." diyor.

"Allah versin!"

Allah onu sana hediye göndermiş; sen ona vereceksin ki sevap kazanacaksın.

"Allah versin!"

Sen desen de demesen de verir ya da vermez.

Bir defa; "Allah versin!" demeye alışmışız. Gelene az çok bir şey ver. Bu anlattığım şeyler almakla almamak arasındaki hâlet-i rûhiyeyi gösteriyor.

Buradan tekrar dönecek olursak bir evliyâullah zengin de olsa, paraya ihtiyacı da olmasa, dünyaya sırtını dönmüş de olsa alır mı alır. Alır, verir. Alır, verir. Almaktan gocunmuyor; vermekten sakınmıyor. Nefis yok; alır da verir de.

Almıyor, veriyor; nefsâniyeti var. Almamanın kendisi için "fazilet" olduğunu sanıyor. Almak onuruna dokunacak; almıyor. Tabi vermek kolay. Vermeyi herkes sever; sen de seversin, ben de severim. Veriyorsun, adam; "Allah razı olsun!" diyor; bin defa dua ediyor. Beş kuruşluk bir şey veriyorsun; bir ton dua alıyorsun. Verdiğin ne! Ne olacak yani.

Üç kuruşluk bir mum alsa yandırsa,

Cümle kâinâtı ziyâda sanır.

Bazı insanlar böyle.

Ne yaptın ya, ne olacak?

Ne verdin?

Karın doyuracak bir şey. Zengin edecek bir şey verdin mi?

Bizim Hocamız'ın (Mehmed Zahid Kotku) cömertliği öyleydi; verdi mi zengin edecek gibi verirdi, külliyetli verirdi.

Ne verdin?

Cebindeki buruşuk parayı verdin, değil mi?

Taşımaktan hoşlanmadığın buruşuk parayı verdin. "Cebinde çöp gibi durmasın." diye, atar gibi verdin.

Yemeğinin kötüsünü verdin değil mi?

"Ben bunu yemeyeceğim, bozulmaya yüz tutmuş, benim sıhhatimi bozar ama fakir yesin."

Kur'ân-ı Kerîm'de ne buyruluyor?

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Len tenâlü'l-birre hattâ tünfikû mimmâ tühıbbûn. "Sevdiklerinizden infak etmedikçe takvâ sahibi bir insan seviyesine, derecesine çıkamazsınız."

Sevdiğini vereceksin, güzelini vereceksin. Verdiğin şey hatırlı, güzel bir şey olacak. "Vermek kolay, almak zor" olduğundan, alan ve veren zoru da yaptığı için en yüksek seviyeli insan oluyor.

Birisi Hocamız'a geldi: Bakın ibretli olaylar. Ben hocamızın damadıyım. Evinin halini her şeyini biliyorum. "Hocam! Şu Evrâd kitabından okumak istiyorum, alayım mı?"

"Olur, getir." dedi.

Getirdim Evrâd kitabını verdim. Cüzdanına sarıldı; ben kıpkırmızı oluyorum, deli olacağım kenarda. Cüzdanını açtı; "Parasını vereyim hocam!" dedi. Hocamız "eh," dedi; verdi. Ben kıpkırmızı oluyorum, dayanamıyorum.

Neden?

Bende nefis var. Hocamız, "eh, ver" dedi.

Hocamız kitap tüccarı mı, o Evrâd'ı parayla satmak için mi bastırdı?

Yok, değil. Herkese bedava veriyor. Bedava almak beyefendiye ağır geliyor; parasını vermek izzet-i nefsini okşuyor. Tahlil edersek işin aslı o.

İnsan hocasına böyle bir şey yapar mı?

Ne yani on lira para, para mı çıkarmışsın bir Evrâd parası veriyorsun.

Ne olacak?

Onun için;

"Alan ve veren er kişidir. Almıyor da veriyor; yarım erdir, yarım kişidir."

Ne alıyor, ne veriyor.

Neden?

"Adam sofu mâşaallah, mâşaallah! Para veriyorsun almıyor, aferin! Nefse ne kadar uygun!"

Vermiyor da. Hiç cömertlik yok; cömertlik aksıyor. Bir faaliyet yok; ne alıyor ne veriyor. Sıfır, sinek gibi bir şey. Öyle şey yok!

Görüyor musunuz muhterem kardeşlerim!

Gerçek dervişlik ne kadar farklı! Tasavvufun inceliklerini anlıyor musunuz? Ben bu sözlerle kıyısından, köşesinden yavaş yavaş sezilebileceği kanaatindeyim.

Bak! Onların kafasının gönlünün çalışması nasıl? Olayları değerlendirmesi, olaylara bakışı; girişi, çıkışı nasıl?

Semi'tu Ebe'l-Haseni'bni Miksem bi-Bağdâde yekûlü semi'tü Ebâ Muhammedini'l-mürteışe yekûlü semi'tü Ebâ Hafsin yekûlü me'stehakka'sme's-sehâi men zekere'l-atâe ev lemahahû bi-kalbih.

"Bağdat'ta Ebû Hasen b. Miksem'den işittim. O da Ebû Muhammed el-Mürteiş'den işitmiş. " Bu el-Mürteiş de büyük bir şeyh, evliyâullahtan bir zât. O da; "Ebû Hafs'tan şöyle duydum." diyor.

Mestehakka. "İstihkak etmedi, kazanamadı, layık olamadı." Mestehakka'sme's-sehâi. "Cömertlik ismini almaya hak kazanamadı." Men zekere'l-atâe. "Bağışı zikreden." Ev lemahahû bi-kalbihî. "Yahut da kalbiyle ona nazar eden bir kimse cömertlik sıfatına asla layık değildir."

Beş-altı kelimeden ibaret bir cümle söylüyor; sabahtan akşama anlatsak mânası bitmez.

Mesela sen çıkardın, bir şey verdin; Hakyol Vakfı'na arsa bağışladın, ev bağışladın veya çıkardın külliyetli miktarda bir para verdin.

Men zekere'l-atâe zekere. "Kim verdiği bağışı hatırlıyorsa ve zikrediyorsa..."

"Ben Hakyol Vakfı'na şu kadar para verdim; filanca fakire, dula şöyle yardım ettim, şu yetimi büyüttüm de gelin ettim; ev bark sahibi eyledim." vesaire.

Kim yaptığı bağışı söylüyor yahut da hatırına getiriyorsa, unutmamışsa, hatırlıyorsa iki ihtimal var; ikisi de olabilir; mâna müsait. Çünkü zekere hem zikretmek, hatırlamak hem de söylemek mânasına geliyor.

Ev lemahahû bi-kalbihî. "Yahut da gönlüyle ona bakıyorsa; yaptığı cömertliğe, atâya gönlünde bir değer veriyorsa, -bu adam cömertlik sıfatına layık değil.-"

Sınıfta kaldı. Yaptığı iyiliği unutacak, hatırlamayacak. Gönlüyle de ona bakmayacak, ondan bir şey ummayacak.

Ben 850 liralık bağış yaptım; Allah'tan şu kadar kilo mükâfat. Öyle şey yok! Yaptığı iyiliği unutacak.

Unutmamak gereken bir şey varsa o da günahlarındır. Günahlarını hiç unutma. İşlediğini biliyorsun da affedildiğine dair bir kâğıt gelmedi sana.

Geldi mi?

"Hocam ben tevbe ettim de hacca gittim de."

Haccının kabulüne dair bir kâğıt geldi mi?

Tevbenin kabulüne dair yüksek makamdan tasdikli bir kâğıt geldi mi?

Gelmedi.

Ya kabul olmadıysa!

Ortada günahın var belli ama affolunduğun belli değil. Unutmayacak olduğun şey günahların, seyyiâtın; buna ağla, üzül, uğraş, didin!

Hemen unutacağın şey ne?

İyiliğin.

"Hocam Allah razı olsun, sıkışık zamanımda bana şöyle bir yardım yapmıştın."

"Yapmış mıyım, haberim yok, öyle mi?"

Benden borç alırlardı, şimdi bana geliyor diyor ki;

"Hocam al şu parayı."

"Ne bu?"

"Sen bana falanca zaman borç vermiştin."

"Sen iyi hatırlıyor musun? Ben hatırlamıyorum. Hakikaten vermiş miyim? Öyle mi?"

"Evet hocam, hatırlıyorum."

Şaşırıyor tabii. Hakikaten unutuyorum. Alacağımı da unuturum ben.

Birisine bir şey veriyorum; unutuyorum. Çantamı da unuturum. Faziletten değil de unutkanlıktan; hatırımda kalmıyor.

Tabi evliyâullah başka! Ne gönül gözüyle bakacak ne hatırına getirecek ne de diliyle söyleyecek.

Ömer Seyfettin'in Diyet adında bir hikâyesi vardır:

Zengin adamın biri, birisine yardım etmiş, elini kesmekten kurtarmış. Büyük sanatkâr adam, iftiraya uğramış, "hırsız" diye elini kesecekler; diyetini ödemiş, elini kestirmemiş. Ama ondan sonra; "Ben senin diyetini verdim de, elini kestirmedim de, seni kurtardım da" diye dır dır dır, vır vır vır o kadar çok söylemiş, hatırlatmış ki; hakikaten oldu mu olmadı mı bilmiyoruz ama adam elini satırın altına koymuş, satırı kaldırmış, vurmuş, elini bilekten koparmış; getirmiş ona; "Al!" demiş, "Nedir bu ya?"

Ömer Seyfettin'in hikâyesi, uydurması. Nihayet Ömer Seyfettin'in kısa hikâyeleri Türk edebiyatında o kadar meşhur.

Belki sembolik bir hikayedir, gerçekten olmamıştır ama bazı insanlar yaptıkları hayrın sevabını dır dır dır, vır vır vır söylemekle, zikretmekle ne yaparlar?

Bitirirler, yok ederler.

Nereden belli?

Kur'ân-ı Kerîm'de buyruluyor ki;

Lâ tubtilû sadâkâtiküm bi'l-menni ve'l-ezâ. "Verdiğiniz zekâtları, sadakaları başa kakarak, eza ederek verdiğiniz insanın gönlünü kalbini kırarak iptal etmeyin. Batıl, boş, sevapsız hale getirmeyin!"

Zekât vermenin, sadaka vermenin de âdâbı var.

Büyük sanatkârlardan bir tanesi perişan, pejmürde, parasız, pulsuz. Elinde bir altınla birisi gitmiş arkasından;

"Az önce düşürdünüz; buyurun!" demiş.

Tabi altın düşürdüğü filan yok. Adamın altını yok ki düşürsün. Fakir; parası pulu yok. Yakın zamanda yaşayan bir şahıs bu, Neyzen Tevfik; çok güzel ney üflermiş. Altını almış;

"Bu benim düşürdüğüm para değil; sizin altın kalbiniz." demiş.

Tabii zeki, filozof adam; olayı anlamış, onun veriş üslubunu takdir etmiş. Kırmadan, üzmeden vermek istiyor.

Yaptığı hayrı söyleyen, hatırlayan veya gönlünde ona nazar eden; bir mevki, bir yer veren cömertliğin adına layık değildir; o adam cömert değildir.

Neden?

Verdiği iyiliği düşünüyor, hatırlıyor, zikrediyor.

Öyle şey yok!

Unutacak!

Kâle ve süile Ebû Hafsin an-kavli li'l-lâhi azze ve celle ve âşirûhünne bi'l-ma'rûfi fe-kâle el-muâşeretü bi'l-ma'rûfi hüsnü'l-huluku maa'l-iyâli fîmâ sâeke ve men kerihte suhbetehâ.

Ahh! Ahh! Bunu tercümesini kocaman harflerle yazıp bütün ailelere, evinde dır dır olanlara, yeni evlenenlere verin.

Râvi; "Ebû Hafs hazretlerine şu âyet-i kerîmenin mânası soruldu." diyor:

Kavli li'l-lâhi azze ve celle ve âşirûhünne bi'l-ma'rûf.

Nisâ sûresinin 19. âyeti.

Ve âşirûhünne. "O kadınlarla geçinin, muâşeret edin." Bi'l-ma'rûf, "İyilikle, iyi bir geçimle geçinin, iyilik yani mâruf yapın; münkerât yapmayın."

"Ey mü'minler! Hanımlarınızla mâruf üzere muâşeret edin!"

Ne demek?

Kendisine bu sorulunca, tarifinde dedi ki;

"Hanımlarla mâruf ile geçinmek, muâşeret etmek, evlilik hayatını sürdürmek, hüsnü'l-huluk güzel huyluluk demektir. Çoluk çocuk ve hanıma güzel huylu muamele etmek demektir."

Fîmâ sâeke. Burası önemli. "Senin hoşuna gitmeyen konuda iyi muamele etmen" demektir.

Gül gibi kadınsa, dünya güzeliyse, çok güzel eşlik yapıyorsa elbette beğeneceksin. Ne olacak, başka bir çaren mi var? Zaten beğeneceksin.

"Onlarla iyi geçinmek demek senin hoşuna gitmeyen bir şey yaptıkları zaman güzel huylu davranabilmen demektir."

Ve men kerihte suhbetehâ. "Bir arada olmaktan hoşlanmadığın kimseye güzel ahlâkla muamele etmek demektir."

Evlilikler eskiden görücü usulüyle oluyormuş; birbirlerini görmüyorlarmış. Aslında İslâm'da görmek var. Hatta Peygamber Efendimiz;

"Git, nikâhına talip olduğun kızı gör. Bu, muhabbetin daha çok olmasını sağlar." buyurmuş.

Hani Nasreddin Hoca evlenmiş, gerdeğe girmiş. Gelinin duvağını şöyle bir kaldırmış; aman, felaket! Şöyle bir düşünmüş;

"Şimdi ben nikâhtan vazgeçsem, 'Aldatıldım.' desem karşı taraf yıkılacak, mahvolacak. Kabul etsem, ben yıkılacağım. İki ev yıkılacağına bir ev yıkılsın." demiş; evliliği kabul etmiş. Bu bir Nasreddin Hoca fıkrası ama bak burada da ne diyor:

"Bir arada olmaktan hoşlanmadığın halde onunla güzel ahlâkla, sabırla geçinmektir."

"Ben imtizaç edemiyorum, sevemiyorum; boşanmak istiyorum!"

Kocasından boşanmak isteyen kadının cennete girmesi mümkün olmadığı gibi sebepsiz yere karısından boşanmak isteyen erkeğin de cennete girmesi mümkün olmaz. Cennetin kokusu, duvarlarından dışarıya yayılır... Beş yüz yıllık mesafeye kadar cennetin kokusu duyulurmuş. Böyle bir kadın ve erkek cennetin kokusunu bile koklayamazlarmış.

Kadına; "Etme, eyleme!" diyorsun, "Hocam gönlüm ısınmadı, sevemedim; boşanmak istiyorum." diyor.

İslâm'da evlilik öyle değil!

Ve âşirûhünne bi'l-ma'ruf. "Onlarla iyilik üzere geçim yapın."

Ne demek?

"Senin hoşuna gitmeyen davranışları olduğu zaman bile güzel huyla davranmak; sohbetini, bir arada olmayı istemediğin insana karşı bile tahammül gösterip bir arada olmak." diyor.

Neden?

Allah için.

Evlilik işte böyle olur. Millet alışmış; severek evlenmek, beğenerek evlenmek. Çok gördük biz birbirine âşık olup da evlenenleri; sonra gümbür gümbür yuvaları yıkıldı. Çünkü o çabuk geçer; fazilet üzere kurulan evlilikler devam eder.

Eski devirlerde güzel bir kadın çirkin bir adamla evlenmiş. Kadına diyorlar ki;

"Sen çok güzelsin, kocan da çok çirkin."

Diyor ki;

"Herhalde onun Allah'ın hoşlandığı, razı geldiği bir ameli var ki Allah beni ona mükâfat olarak vermiş. Benim de bir kusurum var ki Allah da bana onu nasip etmiş."

Karşı tarafın fitne uyandırıcı sözünü kesmiş.

Muhterem kardeşlerim!

Evlendiniz, kocaysanız karınıza, kadın iseniz kocanıza iyilik üzere muâşeret edeceksiniz.

"Hocam sevmiyorum!"

"İşte bunu sevmediğin halde yapacaksın!"

Zaten sevdiği zaman herkes yapar.

"Bana kötü davranıyor."

İyi davrandığı zaman zaten sen de ona karşı iyi olmaya mecbursun. Kötü davrandığı zaman ona iyilikle davranacaksın.

Evliyâullahtan böyle pek çok kimse var; karısı cadaloz.

Ebû Hasen el-Harakânî hazretleri bir kadınla evliymiş. Müridler ziyarete gelmişler, kapıyı çalmışlar. İçeriden aksi bir ses;

"Kim o?" diye bağırmış.

"Valide Hanım! Efendi hazretlerini ziyarete geldik."

"O bunağı mı arıyorsunuz? Evde yok, dışarıda biraz bekleyin."

Ne yapsınlar, tabi beklemişler. Biraz sonra bakmışlar Efendi hazretleri karşıdan geliyor. Dağdan odun getiriyormuş; aslanlara yükletmiş, öyle geliyormuş. Müridlerin gözleri fal taşı gibi açılmış;

"Efendim bu ne hal?" demişler. Aslanlar kendisine itaat ediyor!

"Evdeki aslana tahammülümüzden, dağdaki aslanlar bize musahhar oldu." demiş.

Birisi Hz. Ömer'e radıyallahu anh hanımını şikâyet için gitmiş. Emîre'l-mü'minîn Hz. Ömer'in evine bir yanaşmış ki içeride fırtına var; sesler, gürültüler, patırtılar. Biraz sonra Hz. Ömer, kapıdan dışarıya çıkmış.

"Ne arıyorsun, niye geldin?" demiş.

"Yâ Emîre'l-mü'minîn! Ben biraz bizim hanımdan şikâyet edecektim ama baktım ki sizin evde de vaziyet pek parlak değil." demiş.

Demiş ki;

"Onlar bizim eşlerimizdir, hayat arkadaşlarımızdır, ihtiyaçlarımızı görüyorlar, evde hizmet ediyorlar, kusurlarını hoş görmek lazım."

Adam da tahammül etmeye karar vererek evine dönmüş.

"Hz. Ömer evliyâullahın büyüklerinden, aşere-i mübeşşereden olduğundan, onun geliş sebebi de mâlum olduğundan, bilerek öyle bir sahne tanzim etmiştir." diye düşünüyorum, tahmin ediyorum.

Kâle süile Ebû Hafsin ani'l-buhli fe-kâle terkü'l-îsâri ınde'l-hâceti ileyh.

Ebû Hafs el-Haddâd hazretlerine; "Cimrilik nasıl bir şeydir; nedendir?" diye sormuşlar. O mübarek şöyle tarif etmiş:

Terkü'l-îsâri ınde'l-hâceti ileyh. "'Kendisinin ihtiyacı var.' diye kardeşinin ihtiyacını görmeyi terk etmek."

Kur'ân-ı Kerîm'in tabiri olarak kendisinden önce din kardeşini düşünmeye ne diyorlardı?

Îsâr peltek s ile 'tercih etmek' demek. Kendisinin borcu var, arkadaşının da borcu var; gidiyor önce arkadaşının borcunu ödüyor. Kendisinin karnı aç, arkadaşının da karnı aç; önce onu doyuruyor.

Bu nedir?

Îsâr.

Âyet-i kerîme'de nasıl geçiyor?

Ve yü'sirûne alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâsa. "O evliyâullah, o sahabe-i kirâm mübarekler kendilerinin ihtiyacı olsa bile arkadaşlarını kendilerine tercih ederlerdi."

"Cimrilik nedir?" diye soruyorlar; diyor ki;

"'O, mala ihtiyacı var.' diye arkadaşının ihtiyacını görmeyi terk etmektir."

Vay bizim cimriliklerimize vay!

"Benim borcum var. Evvela can, sonra canan." deriz; biz önce kendi işimizi görürüz, önce kendi karnımızı doyururuz. Ondan sonra tavuğun kemikli kısmını öbür tarafa bırakırız.

Bu ne diyor?

"Onu tercih edecektin, onu tercih etmeyi bıraktın mı cimrisin."

"Cimrilik nedir?" diye sormuşlar:

"Tercih etmeyi terk etmektir." demiş.

"'Mala, yiyeceğe, giyeceğe, paraya pula vesaire ihtiyacım var.' diye arkadaşına vermeyi terk etmek, cimriliktir." demiş.

Neden?

Onların ahlâkı, sahabe ahlâkı idi. Mübarekler sahabe gibiydiler. Sahabe-i kirâm da kardeşlerini kendilerine tercih ederlerdi. Hani Yermuk harbinde yaralı bir tanesi "su!" diyor; yaralılara hizmet eden birisi onun başına suyu götürüyor. Son nefesini vermek üzere;

"Son nefeste bari suyu içsin de öyle canını teslim etsin." diye düşünüyor.

Tam bardağı alıyor, içecek; bir başka yaralı "Su!" diyor. Bu bardağı ittiriyor; "Ona ver!" diye işaret ediyor. İhtiyacı vardı, yüreği yanıyordu, yarası sızlıyordu, ölmek üzereydi, son nefeste bir yudum su; "Ona ver!"

Oraya gidiyor. O tam suyu içecek daha öteden birisi; "Su!" diye inliyor. Tabi içi yanıyor. Savaşın, yaralılığın, ölmenin bir harareti var. Kim bilir içleri nasıl yanıyor. O da itiyor bardağı veya su kabını "Ona ver!" diyor.

Üçüncünün yanına gittiği zaman suyu verecek Eşhedü ez lâ ilahe illallah. Üçüncü şahsa bardağı götürdüğü zaman o şehit oluyor. "Bari ikinciye geleyim." diyor. Dönüyor, ikinci yaralının yanına geliyor, o da bu arada şehit olmuş. "Bari birinciye götüreyim, yetiştireyim." diyor, ona geliyor; o da şehit olmuş.

Yaralıyken en son anında, dünyadan göçerken bile kardeşini kendisine tercih ediyor:

İşte îsâr, sahabe-i kirâmın ahlâkı.

Derviş ne demektir?

Mutasavvıf ne demektir?

"Sahabe ahlâkıyla, peygamber ahlâkıyla, Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanan insan" demektir. Onun için îsâr'ı terk edeni cimri sayıyor.

"Cimrilik nedir?" diye sorunca: "'Kendi ihtiyacı var.' diye arkadaşının ihtiyacını terk eden cimridir." diye tarif ediyor.

Onların halini görüyor musunuz?

İşte tasavvuf bu! İşte mutasavvıf bunlar. İşte bundan dolayı tasavvuf sevilmiş de bu asırlara kadar gelmiş. Tabi her güzel şeyin taklidi olur; taklitleri çıkmış.

Fâtihâ-ı Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı