M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ahmed b. Hadraveyh

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâraken fîh, kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri dünyanın ve âhiretin her türlü hayırlarına cümlemizi nail eylesin. İbadetlerimizi ve taatlerimizi kabul eyleyip muratlarımızı, dileklerimizi, niyazlarımızı ihsan eylesin.

Okumaya devam edeceğimiz kitap, Eyüp semtinde Selami Mustafa Efendi hazretlerinin dergâh-ı şerîfinde okunmasına başlanmış olan Tabakâtü's-sûfiyye isimli kitaptır. Burada da ona devam edeceğiz. Tabakâtu's-sûfiyye, Ebû Abdirrahman es-Sülemî isimli büyük mutasavvıf alimin yazmış olduğu eserdir.

Bu zât-ı muhterem, elimizde olmayan başka eserlerinde sahabe-i kirâmın hayatını yazmış; ondan sonra gelen tabakanın hayatını yazmış; sonra da onların arkasından gelen evliyâullah büyük zâtların hayatlarını bu eserde toplamıştır. Hicrî 412 senesinde vefat etmiş, aşağı yukarı 11. asrın başlarında vefat etmiş bir büyük zâttır. Eseri, tasavvuf sahasında kaynak eserlerdendir; o bakımdan mühim bir eserdir. Türkçe'ye terceme edilmemiştir. Tasavvufî bazı kaynak kitaplar Türkçe'ye terceme edildiği halde bu terceme edilmemiş olduğundan, biz bunun okunmasını kararlaştırmıştık.

Ayrıca Ebû Abdirrahman es-Sülemî, tıpkı hadis alimlerimizin rahmetullahi aleyhim ecmain rivayet usulüne uygun, sıhhatli bir şekilde; hangi bilgiyi, hangi kaynaktan aldığını yazar ve kaynağını ve rivayetin senedinin silsilesini, yani râvilerin isimlerini verir. Bu bakımdan da eser, ilmî olarak önemli bir eserdir.

Bu eseri Mısır'ın büyük alimlerinden, Ezher ulemâsından Nurettin b. Şureybe neşretmiş, bir kat daha güzelleştirmiştir. Çünkü dipnotlarında çok kıymetli mâlumat vermiştir. O bakımdan bu eseri okumaya başlamıştık ve 105. sayfasına geldik. Elimizde bir baskısı var.

Terâcim-i ahvâlin 13.sü olan Ahmed b. Hadraveyh'in hayatına gelmiştik. Ahmed b. Hadraveyh Belh şehrindendir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Efendimiz'in doğup da oradan Anadolu'ya geldiği şehirdir.

Tabi Mevlânâ Hazretleri bu zât-ı muhteremden çok sonra doğmuş; ama şehir aynı şehir. Künyesi Ebû Hâmid'dir. Künyesi de İmam Gazzâlî'nin künyesine benziyor. Horasan'ın en büyük şeyhlerinden birisidir. Ebû Türab en-Nahşebî, Hâtem-i Esam gibi büyük zâtlarla beraber bulunmak şerefine ermiş, onların sohbetlerinden istifade etmiştir. Ebû Yezid Bistâmî hazretlerini de ziyaret edip görmüş, kendisi ile muarefesi ve görüşmeleri olmuştur. Tasavvuftaki fütüvvet neş'esinin mümessillerindendir. Nişâbûr şehrine gitmiş; Ebu Hafs Nişâbûrî'yi de görmüştür.

240 hicrî senesi, yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin hicretinden 240 kamerî sene geçtiği zaman vefat etmiş.

105. sayfanın 9. paragrafından devam ediyoruz. Bu eserin Arapçası'nı da okuyoruz; çünkü ilmî bir eserdir, kayda alınıyor, kardeşlerimiz not tutuyorlar. Dinleyen kardeşlerimizin bir kısmı Arapça'yı bilen ve İlahiyat'a devam eden kimseler; onun için Arapça'sı ile ilgili bilgileri de veriyoruz.

9. Paragraf

Kâle ve kâle Ahmedü.

Birinci kâle dediği senet daha önce geçmiş olduğundan o senedin sonundaki şahıstır.

Senet şöyle:

Ebû Abdirrahman es-Sülemî, Mansur b. Abdullah'tan işitmiş; o da Muhammed b. Hâmid et-Tirmizî'den işitmiş; o da aynı senetle Ahmed b. Hadraveyh'ten nakletmiş.

Ve kâle Ahmedü. "Ahmet b. Hadraveyh şöyle buyurdu:"

Men hademe'l-fukarâ ükrime bi-selâseti eşyâ: et-Tevâdu' ve hüsni'l-edeb ve sehâveti'n-nefs.

Bu sözünde Ahmet b. Hadraveyh hazretleri buyuruyor ki:

Men hademe'l-fukarâ. "Kim fukaraya hizmet ederse."

Bugünkü Türkçemiz'de fukarâ; "malı, mülkü, parası olmayan, yoksul kimse" mânasına geliyor; ama burada o mânada değil, "derviş" demek. "Tasavvuf yoluna girmiş olan kimseler" demektir.

Âyet-i kerîmede geçiyor, Kur'ân-ı Kerîm'de var.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Entümü'l-fukarâü ila'llâh. "Ey insanlar! Hepiniz Allah'a muhtaçsınız, Allah'a sonsuz ihtiyacınız var; her vakitten, her yönden, her hususta, her yerde, her şeyde sonsuz muhtaçlarsınız. Allah size muhtaç değildir. Allahu Teâlâ hazretleri sizlerin ibadetinize, taatinize muhtaç değil."

Sizin yaptığınız hayrâta hasenâta muhtaç değil. Sizin yaptığınız cihada muhtaç değil. Dilerse dinini başka kimselerde de teyit ve takviye eder. Dilerse hükmünü istediği başka bir usulle icra eder.

İnnemâ emrühû izâ erâde şey'en en yekûle lehû kün fe-yekûn. "Bir şeyi murad ettiği zaman, O'nun emr-i sübhânîsi kün demektir."

Kün Arapça "ol!" mânasına geliyor. Ol der; fe-yekûn "O şey de olur." Çünkü o âlemlerin Rabbi'dir, kâinatın mutasarrıfıdır.

Her şey O'nundur; hüküm O'nundur, mülk O'nundur. O halde Allah'ın celle celâlühû ve amme nevâlühû ve lâ ilâhe gayrüh bizim ibadet ve taatimize ihtiyacı yok.

İmam Kurtubî hazretleri Tefsîr-i Kurtubî'de rivayet etmiş:

"Yeryüzünün bütün insanları, cinler, bütün varlıklar hepsi Allahu Teâlâ hazretlerine asi olsa, hiç söz dinlemese, hep kâfir, hep müşrik, hep mücrim, hep günahkâr olsa, Allahu Teâlâ hazretlerinin azametinden bir zerre noksanlaşmaz. İzzetinden, celâlinden bir nebze eksilmez. Buna mukabil kâinatın varlıklarının hepsi gayet mûtî olsalar, hepsi Allahu Teâlâ hazretlerine gece gündüz durmadan ibadet etseler, Allahu Teâlâ hazretlerinin azametine bir zerre ilave olmaz. Âlemlerden müstağnîdir. Mahlukâtına ihtiyacı yoktur. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur." diyor.

Ama muhtaç olanlar sizsiniz.

Entümü'l-fukarâu ilallâh. "Ey insanlar! Muhtaç olanlar sizsiniz; Allah değil!

Vallâhu hüve'l-ganiyyü'l-hamîd. "Allahu Teâlâ hazretleri ganî olandır, müstağnî olandır, hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Hem de layık olandır."

O halde biz hepimiz esas itibariyle insanlar olduğumuz için fukarayız. Hepimiz fakiriz; çünkü hepimiz muhtacız.

Arapça'da fukara, "muhtaçlar" demek; fakir, "muhtaç" demek.

Hepimiz Allah'a muhtacız; hepimiz Allah'ın yaratmasına muhtacız, hepimiz Allah'ın nimet vermesine muhtacız, hepimiz Allah'ın ihtiyaçlarımızı karşılamasına muhtacız, hiçbirimiz bunun dışında değiliz. Fakat Horasan'da bu zât-ı muhteremin yaşadığı Nişâbûr şehrinde, Belh şehrinde, diğer şehirlerde o zaman yayılmış olan İslâmî yaşayış, anlayış, zihniyet içinde bir zümre var ki onlar Allahu Teâlâ hazretlerine giden takvâ yolunu seçmişler, muttakiyâne yaşıyorlar. Ömürlerini Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmakla, gayret etmekle geçirmeye azmetmişler.

Dünya metaına iltifatları yok. Dünya işleri ile ilişkileri yok. Mârifetullahın peşindeler. Gayeleri Allah'ı bilmek, Allah'ı tanımak, Allah tarafından sevilmek… Herhalde biraz dünyaya metelik vermedikleri için olsa gerek ki ellerine geçeni de sağa sola cömertlikle verdiklerinden de olabilir, bunlara fukara denmiş.

Farsça'da bizim derviş dediğimiz kelime de aynı mânaya geliyor; kapı kapı dolaşıp da bir şeyler isteyen, "dilenen" demek. Aslında biz Türkçe'de tarikat erbabına "derviş" diyoruz. Araplar "derviş" kelimesini Farsça'dan alıp kullanırlar; hatta derâviş diye cem'ini yaparlar.

Derâviş'i; "dervişler" mânasına kullanırlar. Fakat asıl fukara kelimesini kullanırlar.

Mesela şeyh efendi eseri yazar, eserinin sonunda imzasını atarken veya mektup yazar, mektubun sonunda imzasını atarken der ki;

Ene el-fakîr ila'llâh. "Ben Allah'a muhtaç falancayım."

Veya,

Ene hâdimü'l-fukarâ. "Ben fakirlerin hizmetçisiyim."

"Dervişlerin başında, onların ihtiyaçlarına koşan insanım; onlara hizmet eden şahısım." demek.

Demek ki burada Ahmet b. Hadraveyh hazretlerinin men hademe'l-fukarâ dediği;

"Kim tasavvuf erbabı dervişlere hizmet ederse..."

Ükrime bi-selâseti eşyâ. "Kendisine Allah tarafından üç şey ikram olunur. Üç ikrama mazhar olur."

Tabi burada "hizmet" kelimesini de açıklamamız lazım. Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz hazretleri Câmiu'l-usûl isimli büyük, mühim eserinde buyuruyor ki;

"Bütün tarikatleri inceledim. Hepsinin kendine göre özelliği var, hususî prensipleri var, hususî kararları var. Ama hepsinde 'hizmet etmeyi' müşterek bir prensip gördüm."

Bütün tarikatlerin esasının, bünyesinin birisi, bir direği hizmettir. Tasavvuf yolunun, tarikat yolunun umdelerinden, en önemlilerinden, her tarikatte mutlaka bulunan bir umdedir. İnsan hizmet edecek; derviş, tasavvuf erbabı hizmet edecek.

Kime hizmet edecek?

Herkese, her şeye hizmet edecek.

Başta Rabbine hizmet edecek; ibadetini güzel yapacak ama başka insanlara da hizmet edecek.

Kanadı kırık kuşlara, hasta, uyuz, yaralı hayvanlara dahi hizmet etmeyi prensipleri içine almışlardır.

Demek ki bütün tasavvuf yollarında hizmet, Allah'ın rızasını kazanmak için esaslardan birisidir. Önemli bir esastır.

Hepsinde vardır. Nakşî tarikatında da var, Kâdirî tarikatında da var, Rufaî tarikatında da var, Halvetiyede, Celvetiyede, hepsinde hizmet vardır. Hizmet edecek. Bir kimse fukaraya hizmet ettiği zaman; dervişlere, tasavvuf erbâbına hizmet ettiği zaman böylece tecrübesi artmış oluyor. Bu tarzda, sohbet yoluyla yetişmişler. Yanlarında bulunarak, onların ahlâkını görerek, onlarla aynı sophbetlerde bulunarak, sözlerini dinleyerek yetişmişler. Bu, pratik yetişme yoludur. Yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sahabesini yetiştirme yoludur. Günlük hayatın içinde her türlü hareketleri görerek yetişmek.

Mesela İbrahim b. Edhem hazretleri Belh'te, -yine bu zâtın şehrinde idi, biliyorsunuz, Belhli idi.- İbrahim b. Edhem hazretleri gündüzleri çalışırmış, nafakasını temin edermiş, kazanç sağlarmış. Yiyecek, içecek alırmış. Akşama kadar hizmet ederek, hamallık yaparak, daha başka bir iş yaparak para kazanırmış. Kazandığı paralarla yiyecek, içecek alırmış, arkadaşlarıyla kaldığı tekkeye, hangara gelirmiş; yiyecekleri onlara ikrâm edermiş. Gündüz çalışıyor, gece fukaraya hizmet ediyor, dervişlere faydası oluyor, onlara ikramda bulunuyor.

"Kim dervişlere hizmet ederse üç vasıf kendisine ikram olunur."

İkram eden kim?

Allahu Teâlâ hazretleri...

Allah verir, ikram eder.

Birincisi, et-tevâdu' tevazudur.

Dervişlere hizmet eden kimsede kibir, gurur, kendini beğenmişlik kalmaz. Hizmet etmek, insanda bir tevazu meydana getirir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bazen kalkar, sahabe-i kirâma bizzat hizmet ederdi. Tabi onlar o hizmetten mest olurdu. Yaptırmak istemeseler bile Efendimiz bazen kendi eliyle, tek tek hepsine ikramda bulunurdu.

Bir defa yabancı bir şahıs, Peygamber Efendimiz'in meclis-i saadetine gelmiş ve kendisini sormuş.

"İşte Resûlullah şuradadır." demişler.

Meclise girmiş, bakmış ki baş köşe yok, büyük bir minder yok, belirli bir yer yok, herkes oturmuş. Bir şahıs da dolaşıyor, oturanlara bir şeyler veriyor. Etrafına bakınmış, teşhis edememiş, meclise sormuş:

Men seyyidü'l-kavm? "Bu kavmin efendisi kimdir?"

Hani baş köşede değil, tahtta oturmamış, bir alameti yok; giyiminde, kuşamında, oturuşunda, kalkışında bir fark yok.

Efendimiz hizmet ederken, bir şeyler verirken başını kaldırmış:

Seyyidü'l-kavmi hâdimühüm. demiş. "Bu kavmin senin aradığın başkanı, efendisi, peygamberi şu anda onlara hizmet edendir" demiş.

"Benim." demek istemiş.

Bu söz aynı zamanda oradan gelerek;

"Kim bir kavme hizmet ederse yükselir." mânasına da kullanılıyor.

O da doğrudur; elbette hizmet eden hizmet bulur, izzet eden izzet bulur. Büyüklerine hürmet eden bir kimse, zamanı gelince o hürmete mazhar olur. Gençler tarafından sevilir, sayılır. Bu da doğru tabi, bu mâna da yanlış değil.

Demek ki Peygamber Efendimiz'in o ahlâk-ı peygamberîyesinde, ahlâk-ı nebeviyyesinde gördüğümüz kendisinden rütbece aşağı bile olsa insanlara hizmet, tasavvuf yolunda da aynen devam ettirilmiş.

Bir kimse bir tekkeye, bir tasavvuf topluluğuna gider, onların hizmetinde bulunursa; -mesela bulaşıklarını yıkar, yemeğini pişirir, tekkenin diğer işlerini yapar.- ???? Mevlevîlik tarikatinde çile üç yıl sürermiş. Üç yıl, "kırk gün" değil. Mutfakta hizmet var, başka yerlerde hizmet var. Ondan sonra da derviş "dede" sıfatına sahip olurmuş.

Hizmet eden şahıs, birincisi tevazuya sahip olur, mütevazı bir kimse olur. Tevazu huyu içine yerleşir. Allah ona o sıfatı verir. Tevazu, Allah'ın sevdiği bir sıfattır; Allah celle celâlühû mütevazı kullarını sever.

Men tevâda'a rafe'ahu'llah. "Allah, mütevazı kulunu yükseltir."

Ve men tekebbera....? "Buna mukabil kibirlenen, büyüklenen kulu da aşağı indirir, alaşağı eder.

O kibirleniyor, büyükleniyor, azametleniyor, tavır takınıyor burnu havada geziyor ama Allah ona bir şey yapar, tökezlettirir. Onun o burnunu kırdırtır, kibrini boşa çıkarttırır. Allahu teâla hazretleri mütevazı olanı yükseltir, mütekebbir olanı alçaltır. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri tevazuu, alçak gönüllü olmayı tavsiye etmiştir. Bu da mânevî bakımdan ikram olarak, hizmet edildiği zaman Allah tarafından insana ihsan olunuyor. Bir insan hizmet ehli oldu mu sonunda tevazu sıfatına eriyor, erişiyor.

İkincisi:

Ve hüsnü'l-edeb. "Kendisine güzel bir edep nasip olur."

Tabii o "fukara" dediği, "derviş" dediği insanların içinde, kalp gözü açılmış, ilm-i ledünne vakıf kimseler var. Onların oturuşundan, kalkışından, ilminden, irfanından, hepsinden ders alacak:

Sofraya nasıl oturulur, sofradan nasıl kalkılır, nasıl dua edilir, nasıl namaz kılınır, nasıl abdest alınır vesaire güzel edep konusunda mâlumat sahibi oluyor. Kendisi müeddep ve güzel, edebini bilen, görgü sahibi bir insan haline geliyor.

Üçüncüsü:

Ve sehâvetü'n-nefs. "Gönül cömertliği" demek.

Sehavet, "cömertlik" demek…

Elindeki malı, mülkü vermeye "sehâvet" diyoruz veya "sehâ" diyoruz. Böyle olan kimseye, cömert mânasına "sehî" kimse diyoruz. Sehavet derken sehâvetü'l-mâl, "malda cömertlik" demiyor; sehâvetü'n-nefs diyor. "Kendisine nefiste cömertlik ikram olunur."

Demek ki bu cömertlik bir başka cömertlikmiş. Geçen de bir vesile ile kitaplarda okuduğumuzu nakletmiştik.

Bazı kitaplarda cömertlik üç mertebede anlatılıyor. Birisi;

Sehâvetü'l-mâl. "Elindeki malından, mülkünden, parasından sağa sola ikram eder."

Bu kimseye "cömert" denir. Elması varsa yarım elmayı kendisi alır, yarısını ötekine verir. Yanında güzel koku varsa ona ikram eder, buna ikram eder. Varlığından, malından birisine bir şey veriyor. Buna "mal cömertliği" denir. Malı var, zenginliği var, parası var, biraz bir şeyleri var; o olan şeyini veriyor. Buna sehâvetü'l-mâl derler.

İkincisi, ten cömertliğidir. Ten cömertliği; "insanın bedenen cömert olması, insanların hizmetine koşması" demek…

Elinde yük olan bir ihtiyar adam veya kadın gördü; hemen gidiyor, yükünü elinden alıyor; "Ben taşıyayım." diyor. "Müsaade buyurun." diyor, taşıyıveriyor, bedenen hizmet yapıyor. Veya bir kimseyi gördü; koluna giriyor, gideceği yere götürüyor, geleceği yere getiriyor.

Tanıdığımız kimseler var Arabistan'da, filan alimin yanından hiç ayrılmıyor. Onun gözü hiç görmediği için koluna giriyor, işlerini görüyor; eline su döküveriyor, havlusunu tutuyor, oturtuyor, kaldırıyor. Bu da bedenen yapılan bir hizmet, adı da "ten cömertliği."

Ten, Farsça'da "vücut" yani "beden" demek. Bedeni yapılı, güçlü kuvvetli, iri yarı insana da Farsça'da tenûment derler.

Üçüncü cömertlik de, can cömertliğidir.

"Mal cömertliği, ten cömertliği ve can cömertliği."

Can cömertliği; icabında hak yoluna canını vermektir. O da şehitlerin hâli olmuş oluyor.

Allah'ın rızasını kazanmak için çıkarıp zekâtını vermek, sadakasını vermek, hayrını hasenâtını yapmak güzel, hoş bir şey, Allah kabul etsin. Mesela şu camiyi yaptırandan, bu yeri verenden Allah razı olsun. Hizmeti geçenlerden, küçük küçük bağışlarda bulunanlardan Allah razı olsun.

Bunlar küçük küçük birikiyor, bir hayır meydana geliyor. İnsan genç olursa, gayretli olursa, atik olursa yaşlılara, alimlere, kâmillere, fâzıllara, ana babasına, konu komşusuna yardım eder. Bu da "ten cömertliği," bu da güzel ama bazen de öyle oluyor ki canını veriyor. Tabi bu en güzeli; en büyük fedakarlığı o yapmış oluyor. Çünkü insanın candan daha kıymetli varlığı yok. En kıymetli varlığı canıdır. Biz de onun için karşımızdaki birisini çok seviyorsak "canım" diye hitap ediyoruz.

Sahabe-i kirâm Peygamber Efendimiz'e;

"Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!" demişler.

"Canım sana feda olsun!" demişler.

Burada dediği sehâvetü'n-nefs.

Atik insan olur; nefsî cömertliği, bedenî hizmeti yapacak bir insan haline gelir.

Demek ki fakirlerin arasına girip tekkeye girip dervişlere hizmet etti mi bir insan tevazu sahibi olur, edep öğrenir, tarikatin âdâbını, ince esrârını, erkânını öğrenir. Bir de hizmet ehli, pervane gibi, ateş gibi bir insan olur, herkesin duasını alır. Aksakallıların duasını alır:

"Berhudar ol evladım, Allah razı olsun evladım, maşallah Allah seni iki cihanda aziz etsin evladım, su gibi aziz ol evladım!"

Bu gibi duaları alır, muradına erer.

Onuncu paragraf

"

Kâle ve kâle Ahmedü. "Yine aynı râvîler rivayet ettiler ki Ahmed b. Hadraveyh'in bir başka sözü de şöyle:"

Et-tarîku vâdihun ve'l-hakku lâihun ve'd-dâ'î kad esma'a fe-me't-tehayyiru ba'de hâzâ illâ mine'l-amâ.

Biz bu kitabı niye okuyoruz?

Bu şahıslar çok konuşan insanlar değil. Bu evliyâullah, bu ulemâ az konuşur; ama her sözü bir atasözü gibidir, çok kıymetlidir. Hayatın zübdesidir, hayat tecrübesinin özüdür, hulâsasıdır. "Madem bu büyükler evliyâ olarak tanınmışlar, madem tasavvuf yolunun büyüklerindenmiş, bunların sözlerinden, nasihatlerinden istifade edelim." diye bu kitabı okuyoruz.

Bakalım bu sefer ne buyurmuş?

Et-tarîku vâdihun. "Yol âşikârdır."

Yol, belli.

Ve'l-hakku lâihun. "Hak da görünür." Ve'd-dâ'î kad esma'a. "Dua eden kimse de işittirir."

Madem dua etti, "İşittirdi." demektir. Söylediğini kime göre söylediyse "Ona işittirdi." demektir.

Fe-me't-tehayyiru ba'de hâzâ illâ mine'l-amâ. "Bundan sonra hâlâ hayrette kalmak, hâlâ hayranlıkta, şaşkınlıkta kalmak körlüktendir, başka bir şeyden değil."

Demek istiyor ki;

Allahu Teâlâ hazretlerine dua eden bir kul var; elbette Allah onun duasını duydu. Yol hak yol, belli yol. "Bundan sonra hâlâ ne yapacağını şaşırıp da mütehayyir kalmak, yalpalamak körlüktendir."

Yol belli olunca insan şaşırır mı?

Hak âşikâr olunca insan şaşırır mı?

Dua ettiği zaman, Allah duaya icabet etmeyecek mi?

Kur'ân-ı Kerîm'de duyurmadı mı?

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve kâle rabbüküm üd'ûnî estecib leküm. "Bana dua edin, ben de sizin duanıza icabet ederim, icabet edeceğim, dua edeni muradına erdiririm." diye vaad etmedi mi?

Vaad etti.

"O halde bundan sonra hâlâ yalpalamak, şaşırmak, mütehayyir kalmak, şaşkın kalmak mânevî bakımdan gönül gözünün açık olmamasındandır. Körlüktendir."

Demek ki insan sakin olmalı, biraz sabırlı olmalı, beklemeli, Allahu Teâlâ hazretlerinin duaları kabul ettiğini bilip duaları kabul edici olduğunu bilip dua etmeli. Kendisini her şeyden Allahu Teâlâ hazretleri kurtarır, duasına icabet eder.

Allahu Teâlâ hazretleri, tevekkül edenin yâri yaveri olur; onu bırakmaz. Bir kul, bu imkânlar elindeyken hala mütehayyirse hala şaşkınsa "kör" demektir. Kör olmasa böyle olmayacaktı.

Kâle ve kurie beyne yedeyye Ahmede'bni Hadraveyh kavlu'llâhi azze ve celle: "Fe-firrû ila'llâh" fe-kâle a'lemehüm bi-hâzâ ennehû hayru meferrin."

Elinde kitap olanlar şeddeyi silsinler; ve kurie beyne yedeyye demiş orada yedeyyenin şeddesiz, beyne yedey olması lazım, muzaf olarak öyle olması lazım. Matbaalarda buna benzer yanlışlıklar daima oluyor.

Ahmet b. Hadraveyh'in huzurunda fe-firrû ila'llah âyet-i kerîmesi okunmuş. Zariyat suresinin 51. âyet-i kerîmesidir.

Binaenaleyh Kur'ân-ı Kerîm'de şu şu anlatılan sebeplerden dolayı;

Fefirrû ilallâh. "Allahu Teâlâ hazretlerine kaçın; onun tarafına, onun yönüne, onun yanına kaçın." buyuruluyor.

Fe-kâle. "Bunun üzerine Ahmet b. Hadraveyh dedi ki." A'lemehüm bi-hâzâ. "Allahu Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîme ile bildirdi ki." Ennehû hayru meferrin. "Allahu Teâlâ, kaçılacak yerlerin en hayırlısıdır."

İnsan bir şeyden korktu mu kaçar.

Nereye kaçar?

Evi varsa evine kaçar, düşman kalabalıksa kalenin içine kaçar, sağlam bir yere kaçar. "Kaçılacak yerlerin en hayırlısı Allahu Teâlâ hazretleridir."

Fefirrû ila'llah.

Âyet-i kerimede; "Allah'a firar ediniz." buyuruyor.

O halde bütün korktuklarından kaçacak delik arayanlar, bütün insanlar nereye sığınmalı, nereye kaçmalı?

Allahu Teâlâ hazretlerine.

"Aman yâ Rabbi!", "Sana sığındım yâ Rabbi!", "Sana iltica ediyorum yâ Rabbi!", "Sen koru yâ Rabbi!", "Sen beni hıfz u himaye eyle, vikâye eyle yâ Rabbi!" demeli.

"Çünkü bu âyet-i kerîme ile Allah, kendisinin en hayırlı kaçma yeri olduğunu bildiriyor." demiş, Ahmet b. Hadraveyh.

Tabi Allah duayı kabul ediyor, kendisine iltica edeni koruyor, kendisine sığınanı tehlikelerden emin kılıyor. Yalnız bunun bir evveliyatı var. Evveliyatı şöyle:

Bir insan genişlik, ferahlık, zenginlik, sıhhat, rahatlık zamanında Allah'ı hatırlıyor muydu, o zaman da Allah'a sığınıyor muydu? O zaman da camiye geliyor muydu? O zaman da "Aman yâ Rabbi!" diyor muydu?

Evet, diyordu.

Dara düştüğü zaman Allah dedi mi Allah onun imdadına yetişir. Ama genişlik, zenginlik, sıhhat, rahatlık zamanında Allah'ı anmazken, hatırına getirmezken; "Aman yâ Rabbi!" demezken, Allah'a sığınmazken başına bir felaket geldiğinde; "Aman yâ Rabbi!" derse Allah o zaman onun duasına icabet etmez.

Hadis-i şerîfte böyle bildiriliyor, neden?

Allah'ı unuttuğu için o belayı Allah ona verdi de ondan. O, ceza olarak geldi, kalkmaz. Ama iyi zamanında Allah'ı unutmamışsa o zaman kötü ve dar duruma düştüğü zaman Allah ona yardım eder.

O halde mü'minler olarak sizler ve bizler genişlik, bolluk, rahatlık zamanımızda, neşeli zamanımızda, hiçbir sıkıntı ve üzüntünün olmadığı zamanımızda Allahu Teâlâ hazretlerine olan kulluğumuzu daha güzel yapmaya gayret etmeliyiz.

"Yâ Rabbi! Sen bana bu nimetleri verdin, hiç liyakatim yok, ben bunların nesine layığım? İhsân ettin, çok şükür yâ Rabbi, elhamdülillah yâ Rabbi!" diyerek, nimetlerine şükrederek, Allahu Teâlâ hazretlerinin kendisine verdiği rahatlığa, ferahlığa hamd u senalar ederek kulluk yaparsa o zaman Allahu Teâlâ hazretleri nimetlerini arttırır; dara düştüğü zaman da ona yardım eder. Ama böyle olmadığı zaman yardım gelmiyor.

Kendisine yardım gelmeyen insan bu kaideyi bilsin!

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri böyle bildiriyor:

Kâle ve kâle Ahmedü. "Aynı râvilerden Ahmet b. Hadraveyh'in şöyle dediğini rivayet ettiler:"

Hakîkatü'l-mârifeti: el-Mahabbetü lehû bi'l-kalbi ve'z-zikrü lehû bi'l-lisâni ve kat'u'l-himmeti an külli şey'in sivâh."

Hakîkatü'l-mârifeti. "Marifetin hakikati."

Burada mârifeti elif lam'lı olarak kullandığı için bu özel, malum bir mârifet demek.

Nedir bu mârifet?

Mârifetullah.

Mârifet, aslında kelime olarak arafe kökünden geliyor, "bilmek" demek. Mârifet, "bilgi" demek; masdar-ı mîmî.

Her şeyin bir mârifeti vardır. Bir marangozun da, bir kuyumcunun da, bir demircinin de mârifeti vardır. Bir bilgisi, bir hüneri vardır. Mârifetin çoğulu maârif diye geliyor. Maârif; "marifetler."

Eskiden Milli Eğitim Bakanlığı'nın adı da "Maarif Vekâleti" idi. "Çeşitli bilgilerin, görgülerin öğretildiği müesseseleri idare eden vekâlet" demekti.

Ama burada el-mârife denmiş. Arapça'da el takısı, "malum" anlamını katar. İngilizce'deki the Fransızca'daki la, le Almanca'daki der, dem, das gibi harf-i tarif'tir.

Belli bir şey, hangisi?

Mârifetullah, "Allah'ı bilmek."

Malum, çeşitli şeyler biliyoruz. Dünyada öğreniyoruz, tahsil görüyoruz. Hepimiz bir meslekte temayüz ediyoruz. Çeşitli diplomalar alıyoruz, ihtisaslar yapıyoruz. Bunların hepsi mârifettir, birer bilgidir. Ama bizim asıl bilmemiz gereken, Yaratanımız'ı bilmektir. Zaten onun için yaratılmışız.

Bazı arifler; ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'büdûn âyet-i kerîmesindeki li-ya'büdûn ibaresini uzun izahtan sonra li-ya'rifûn diye tefsir etmişlerdir:

"Ben insanları ve cinleri 'Bilineyim.' diye, 'Kullarım beni bilsinler, tanısınlar.' diye yarattım. Onları 'Gafil olmasınlar, cahil kalmasınlar, benden uzak durmasınlar, yaratanlarını bilsinler, nimetleri vereni bulsunlar.' diye imtihan olarak gönderdim. 'Bakalım bulacaklar mı?' diye yarattım."

Asıl mârifet, hayatın en mühim işi mârifetullahtır, Allah'ı bilmektir. Fakat insanlar hep kıyıda, kenarda dolaşıyor da işin özüne yaklaşmıyor. Çeşitli bilgileri öğreniyor da asıl bilmesi gereken bilgiden uzak duruyor. On parmağında on tane hüner var, hatta yirmi tane hüner var. Üç tane lisan biliyor, beş tane lisan biliyor ama Allah'ı bilmiyor.

Benim bir hocam vardı, kendisi Alman'dı; Arapça, Farsça, Türkçe, Almanca, Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Yunanca, Latince, Rusça bilirdi. On tane parmağım doldu. Bu kadar bilgiyi öğrendi ama hani Allah bilgisi?

Hani mârifetullah, hani Rabbi'ni bilmek, hani bu kâinata niçin geldiğinin, bu dünyaya neden geldiğinin esrarını çözmek.

Onu öğrenmedi; kalktı gitti. Avrupa'da merasimle gömdüler, olsun! On tane, yirmi tane lisan bildi. Ama Allah'ı bilmedikten sonra kıymeti yok.

Bilgilerin en üstünü mârifetullahtır. Fukara zümresi yani derviş zümresi mârifetullahın peşinde olan zümredir. Tasavvufun iki gayesi vardır;

Birincisi mârifetullah, yani "Allah'ı bilme yolu, mesleği."

İkincisi tezkiyei'n-nefs. "Nefsini terbiye etmek."

"Allah sevsin." diye kendine çeki düzen vermek, nefsini ıslah etmek. Kötü huyları atıp iyi huylar almak.

İki esaslı gaye var:

Birincisi, Allah'ı bilmek.

Dervişler bununla uğraşıyorlar; ama bu bilgi de kolay ele geçmiyor, Allah herkese kolayca vermiyor.

Ahmet b. Hadraveyh; "mârifetullahın tam kendisi, hakikati" diye bir şey söylüyor. Kendisi büyük bir şeyh, büyük bir alim, tarihe geçmiş bir şahıs.

"Mârifetin hakikati" diyor, "üç şey" sayıyor:

"Mârifetullahın, Allah'ı bilmenin hakikati üç şeyde tezahür eder, üç şeyde belli olur:"

el-Muhabbetü lehû bi'l-kalbi. "Kalbiyle O'nu sevmek."

Lehû, "O'nu, Allah'ı sevmek."

Sen ârif misin, mârifetullaha sahip bir kimse misin, onun hakikatini anlamış mısın?

Bir, kalbinde Allah sevgisi olacak.

Erbab-ı tasavvuf indinde hatta Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinde ve hadîs-i şerîflerde "kalp" kelimesi geçtiği zaman bu kalp, "göğsümüzdeki et parçası" değildir. O et parçasıyla alakası olan mânevî varlığımız, yani gönlümüzdür.

Et parçasına ne diyoruz?

"Yürek" diyoruz.

Yüreğimizdeki o mânevî varlığımıza Türkçe'de "gönül" diyoruz. Arapça'da yüreğe de "kalp" diyorlar, gönüle de "kalp" diyorlar. Biz Türkçe'de ayırmışız; Arapça'da ayrılmamış.

Arapça'da "kalp" kelimesi hem "yürek" mânasına geliyor, hem de "gönül" mânasına geliyor.

Avcı bıldırcını vurdu, evde yoldular, pişirecekler. Karnı yarıldığında onun küçücük bir yüreği çıkacak. Kalbü't-tayr "kuşun kalbi" çıktı. Bir bu.

Bir de "gönül" demektir. İnsanın bilgi bilen varlığıdır, imana muhatap olan tarafıdır.

Onun için âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

Lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ. " O gafillerin, o cahillerin, o kâfirlerin kalpleri var ama onunla fıkıh etmiyorlar yani anlamıyorlar, sezemiyorlar."

Demek ki anlama, sezme, fekahet merkeziymiş. Gönlü ile Allah'ı sezecek.

Bir insanın mârifetullah sahibi olup olmadığını anlamak için üç kriter var:

Bir; kalbiyle, gönlüyle Allah'ı sevecek. Allah sevgisi ile tutuşmuş bir kimse olacak.

Yunus Emre'nin divanını baştan sona hevesle, dikkatle okuyorsunuz. Bakıyorsunuz, dönüyor dolaşıyor muhabbetullah'tan bahsediyor.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini açıyorsunuz. Mesnevî'sini okuyorsunuz. Başından sonuna muhabbetullah, muhabbetullah, muhabbetullah...

Eşrefoğlu Rûmî hazretlerinin divanını, Müzekki'n-nüfûs'unu, ilahilerini alıyorsunuz;

Ey Allah'ım beni senden ayırma.

Beni senin cemâlinden ayırma.

Balığın canı su içre diridir.

İlâhî, balığı gölden ayırma.

Ona bakıyorsunuz, o da muhabbetullah.

İbrahim Hakkı-ı Erzurumî hazretlerine bakıyorsunuz; o da muhabbetullah.

Demek ki mârifet erbabının içi Allah sevgisiyle dolu oluyor. İçinde muhabbetullah cûşa gelmiş, içini yakmış, kavurmuş, ciğerini kebap etmiş oluyor. Bu, bir.

İkincisi:

Ve'z-zikru lehû bi'l-lisân. "Diliyle de O'nu anmak, zikretmek." O'nu dediği yine Allah.

Kalbiyle O'nu sevecek; diliyle Allah'ı söyleyecek, Allah'ı anacak. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatını inceleyin, hadîs-i şerîflerini inceleyin, gününü nasıl geçirdiğine bakın. Her anı dua ve zikirdir:

Camiye girerken şöyle dua ediyor, oturduğu zaman böyle dua ediyor, kalktığı zaman şöyle dua ediyor, çıkarken böyle dua ediyor, yeni elbise giydiği zaman şöyle dua ediyor, kendisine turfanda bir meyve geldiği zaman böyle dua ediyor, ağzına alırken şöyle dua ediyor, yemeği bitirdiği zaman böyle dua ediyor, y atağına yatarken şöyle dua ediyor; uykuda, arada uyandığı zaman böyle dua ediyor. Soyunurken şöyle dua ediyor, giyinirken böyle diyor. Helâya girerken şöyle diyor, çıkarken böyle diyor.

Görüyoruz ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem her anında zikrullaha gark olmuş durumda. Her anında niyaz halinde, müracaat halinde, zikir halinde. Allahu Teâlâ hazretleri hiç hatırından çıkmıyor ki. Daima dilinde, içinde, her halinde...

İşte böyle olacak. Tabi Efendimiz bizim üsve-i hasenemiz, büyüğümüz, örneğimiz.

Mârifetullahın hakikati, O'nu gönlüyle sevmektir, diliyle zikretmektir.

Ve kat'ul-himmeti an külli şey'in sivâhü.

Sivâhu, "Allah'tan gayri" mâsivallah.

"İnsanın O'ndan gayrı her şeyden himmetini kesmesidir."

Himmet nedir?

"Bir şeyi elde etmeye koşuşmak, çalışmak" demek; "Bir şeyi yapmaya çalışmak, gayret etmek" demek.

Ârif insan gayretini, çalışmasını Allah'tan gayrı her şeyden kesecek. Hakikaten ârif kulların bütün çalışmalarının gayesinin, amacının, hedefinin hep Allahu Teâlâ hazretleri olduğunu görürüz. Vermesi Allah içindir, alması Allah içindir. Uyuması Allah içindir, uyanması Allah içindir. Söylemesi Allah içindir, susması Allah içindir. Sabrı Allah içindir, celâllenmesi Allah içindir. Sevmesi Allah içindir, kızması Allah içindir. Dövmesi Allah içindir, vurup kırması, cihadı Allah içindir.

Mârifetullahın üç esasını öğrenmiş olduk.

Tabi öğrenmek ne demek?

"Biz de böyle yapmaya çalışalım." demek.

Ne yapacağız?

Gönlümüzden Allah'ı sevmeye gayret edeceğiz, dilimizle Allah'ı zikre devam edeceğiz. Allah'tan gayrı şeyden alakayı, himmeti döndürüp Allahu Teâlâ hazretlerinin yoluna hürmeti sarf edeceğiz. O'nun rızasını elde etmeye gayret sarf edeceğiz.

Bu herkesin şu anda başarabileceği bir şey değil. Belki Allahu Teâlâ hazretleri kuluna mârifetullahı ihsan ederse, kul bu hale kendiliğinden geliyor ya da bu halleri yapa yapa mârifetullah öyle hâsıl oluyor. Tabi ikincisi daha doğru; çünkü büyüklerimiz şöyle demişler:

Ez-zikru bi't-tezekküri. "Allah'ı zikretme hâli zorlayarak, zikir yaparak başlar.

Taklîden başlar; tahkike gider.

Çocuk namaz kılmaya yedi yaşında başlar; on yaşında kılmazsa zorlanır. "Kılsın." diye tazyik edilir; ama namazın hakikatine kırk yaşında erer, elli yaşında erer. Allahu ekber dediği zaman gözlerinden yaş boşanması yedi yaşında olmaz, sonra olur.

Demek ki taklîden başlıyor, tahkike eriyor.

Demek ki biz de "seviyor" gibi yapacağız, seven insanın hâlini taklit edeceğiz, sevenlerin yolunda yürüyeceğiz, sevenlerin yaptıklarını yapacağız, yavaş yavaş sevgi hâsıl olacak.

Zikredeceğiz. Velev şuuru çok yüksek, derin olmasa bile zikrede zikrede o tezekkür, o zorlama ile zikir, sonunda zikr-i hakikî haline gelecek.

Ve başka şeylerden himmetimizi, gayretimizi döndürüp Allah yoluna, Allah rızasına doğru çalışmalarımızı yönlendirmeye çalışacağız.

Mesela ne yapıyoruz?

On tane gazete alıyoruz. "Memleketin hâlini müzakere edelim." diye hepsini mütalaa ediyoruz. Sonra üniversiteye gidiyoruz, fakülte bitiriyoruz, ihtisas yapıyoruz, araştırma yapıyoruz, kütüphaneleri karıştırıyoruz.

Kur'ân-ı Kerîm, ulûm-ı şer'iyye, mârifetullahla ilgili çalışmalar olmuyor.

Ne zaman?

İleride bir zaman olur, inşallah olur, ileride belki olur... Hep ileriye atıyoruz.

Cemaatin, toplumun, cemiyetin münevverlerinin, sizlerin, bizlerin şanımız, hâlimiz ne oluyor?

Başka şeylerle uğraşmak…

Halbuki ömrümüzün kısa bir zaman sonra sona ereceğini bilsek belki bir takım lüzumsuz şeyleri eleyip lüzumlu olan şeylere kendimizi daha çok vereceğiz, daha çabuk vereceğiz. Onu geç anlıyoruz. Onu yaşlılar anlıyor, bu sefer yaşlı da diyor ki;

Leyte'ş-şebâbü yeûdü yevmen. "Keşke şu gençlik bir geri gelse!"

O, gençliği kaçırmış, gençliği istiyor. Gençlik, gençliğin içinde gençliğin kıymetini bilmiyor.

O halde ne yapacağız?

Himmetimizi Allah'ı bilmek, mârifetullaha ermek tarafına, bu bilgilere, bu gayretlere doğru sarf edeceğiz ki yapılacak işler çok. Çalışmak lazım. Çalışılarak elde edilecek işler çok.

13. paragrafı da okuyalım.

Kâle ve kâle Ahmedü. "Yine aynı râviler rivayet ettiler ki Ahmet b. Hadraveyh hazretleri şöyle buyurmuş:

el-Kulûbü ev'ıyetün fe-ize'mteleet mine'l-hakkı azheret ziyâdete envârihâ ale'l-cevârih [ve ize'mteleet mine'l-bâtılı azheret ziyâdete zulmetihâ aleʼl-cevârih]

Dikkat ederseniz ikinci cümle köşeli parantez içine alınmış. Bu demektir ki "Kitabı yazan böyle bir cümle sarf etmiş olmalı; ama benim istifade ettiğim yerde yok, muhtemelen bu böyle olacak, ben böyle tahmin ediyorum." O ifade bu mânaya geliyor.

Ahmet b. Hadraveyh hazretleri kaddesa'llâhu sırrahu'l-azîz şöyle buyuruyor:

el-Kulûbü ev'ıyetün. "Kalpler, gönüller çanak çömlek gibi, kaplar gibidir."

Kap kacak, çanak çömlek gibi, mutfak eşyası gibi içine bir şey konulan eşyalara viâ' derler. Cem'i ev'ıye geliyor. Kalp, "İçine bir şey konacak kap kacak gibidir."

Fe-ize'mteleet mine'l-hakkı. "İçi boş olan kalp hak ile dolarsa."

Azheret ziyâdete envârihâ ale'l-cevârih. "Nurlarının fazlalıklarını âzâ ve cevarihe taşırır. Oralarda izhar eder."

İnsanın gönlü Hak ile dolduğu zaman, azaları da nurlanır, azalarına da akseder. Tabi Hak, Cenâb-ı Hakk'ın esmâ-i hüsnâ'sından biridir. Aynı zamanda "batıl ile değil de hak ile dolduğu zaman" yani "dinen, Allah indinde makbul olan, güzel olan şeylerle dolduğu zaman" demek olabilir. Bir de "insanın gönlüne Cenâb-ı Hak tecellî ettiği zaman" demek olabilir. "Esmâ-i hüsnâ'sından birisi de 'Hak' olan Rabbüʼl-âlemîn kalbe gönle geldiği, yerleştiği zaman" demek. O zaman onun nuraniyeti âzâlara akseder; sakalı nurlu olur, yüzü nurlu olur, eli nurlu olur, her işi, her şeyi nurlu olur. Bu nuraniyet, âzâ ve cevârihine akseder.

Ve ize'mteleet mine'l-bâtılı azheret ziyâdete zulmetihâ ale'l-cevârih.

-Köşeli parantez içindeki, ilave cümle-

"Batıl ile dolduğu zaman."

Gönül bir kaptı, içi boştu, hak ile dolduğu zaman âzâlara nurlar akseder; ama batıl ile dolduğu zaman zulmetinin fazlalığı âzâlara da sirayet eder, azalar da kapkara olur. Adamın yüzü nursuzlaşır, hâli tatsızlaşır, uzaktan bakan;

"Aman yâ Rabbi! Allah korusun, Allah şerrinden emin eylesin, ne biçim herif-i nâşerîf!" diye bakışından belli olur.

Kalbinin zulmeti âzâsına akseder. el-Hak gerçekten, bunun böyle olduğu malumdur.

Hatta Kur'ân-ı Kerîm'de, Fetih Suresi'nin son âyet-i kerîmesinde şöyle buyruluyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhammedün Resûlullah. "Muhammed-i Mustafa, Allah'ın gönderdiği bir elçidir. Resûlullah'tır." Ve'llezîne me'ahû. "Onun yanındaki mübarekler, sahabesi." Eşiddâü ale'l-küffâri. "Kâfirlere karşı pehlivandır, şiddetlidir, serttir." Ruhamâü beynehüm. "Kendi aralarında şefkatli, merhametli, sevgili ve muhabbetlidir." Terâhüm rukke'an süccedâ. "Onlara baktığın zaman daima namazda; rükûda, secdede görürsün. İbadet ehli insanlardır." Yebteğûne fadlen mine'llâhi ve rıdvânâ. "Onları; Allah'ın ikrâmâtını, fazlını, keremini ve rızasını kazanmak için ibadette görürsün. İbadet ediyor olarak görürsün."

Sîmâhüm. "Alametleri vardır." Fî vücûhihim. "Yüzlerinde."

Bu isim cümlesidir:

Bu âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki: İnsan ehl-i secde ise, ehl-i ibâdet ise yüzüne ibadeti akseder ve yüzünde alamet belirir.

Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri's-sücûd. "Secdenin izi, emaresi olarak yüzlerinde alametleri, işaretleri, pırıltıları vardır."

Zâlike meselühüm fi't-tevrâh. "Allahu Teâlâ hazretleri, Tevrat'ta Ümmet-i Muhammed'e Musa aleyhisselam'a ve kavmine işte böyle bildirmiştir:"

Okurken burada durulması lazım, durmayı yanlış yapıyorlar.

Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri's-sücûd. Zalike meselühüm fi't-Tevrâti ve meselühüm fi'l-İncîl diye vav-ı atıf gibi öbür tarafa geçiyorlar, olmuyor.

Zâlike meselühüm fi't-Tevrâh. "Allahu Teâlâ hazretleri, Ümmet-i Muhammed'i Tevrat'ta Musa aleyhisselam'a ve kavmine işte böyle anlattı:"

Tevrat'ta bu cümle var:

"İleride bir peygamber gelecek. O benim Habîb-i Edîbim, Muhammed-i Mustafa'm olacak. Onun etrafında Allah'ın fazlını, rızasını kazanmak için gece gündüz ibadet eden mübarek sahabesi olacak. Sahabesinin yüzlerinde yaptıkları ibadetlerden, secdelerden nurlar pırıl pırıl parlayacak." diyor.

Allah, Tevrat'ta Musa aleyhisselam'ın kavmine bizleri böyle anlatıyor. Peygamber Efendimiz gelmeden, doğmadan Musa aleyhisselam'a ve İsa aleyhisselam'a müjdesi veriliyor.

Bütün peygamberlerden ahit alınıyor:

"Ümmetinizden bazı kimseler, sizin ümmetinize bağlı olarak, ananevî olarak yaşaya yaşaya onun dünyaya gönderildiği zamana gelirse ona tâbi olacak." diye hepsinden ahd u mîsak alınmıştır.

Afrika'ya bir peygamber gönderilmiştir, Amerika'ya bir peygamber gönderilmiştir. Onun ümmeti yüzyıllardır orada yaşamıştır. Peygamber Efendimiz çağrı yaptığı zaman "O onu duyduğunda tâbi olsun." diye onun peygamberine, onun kitabına Allah bu ahd u mîsakı almıştır, bu haberi vermiştir.

Tevrat'ta ve İncil'de Peygamber Efendimiz ile ilgili müjdeler vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîmeler bunu bildiriyor. Tabi bizimle ilgili olan nokta şu:

Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri's-sücûd.

"Hz. Muhammed'in etrafındaki o mübarek insanların yüzlerinde, secdeden hâsıl olmuş pırıltılar, izler, emareler vardır." buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'deki ayetlerinde.

Buradan ne anlıyoruz?

Secde her ne kadar maddî bir hareket ise de bir ibadetin tezahürü olduğundan, insanın yüzüne nuraniyet veriyor. Gören gözler o nuraniyeti; "Bu adam abid bir insandır, bu adam dürüst bir insandır, bu melek gibi bir insandır." diye görünüşünden anlıyor.

Ahmet b. Hadraveyh kaddesallahu sırrahu'l-azîz hazretleri burada ne diyor?

"Kalpler kap kacak gibidir; içi boştur, hakla dolarsa âzâ ve cevârihe hakkın nurları zâhir olur, sirayet eder. Her tarafı pırıl pırıl olur. Batıl ile dolarsa şirkle, küfürle dolarsa zulmeti âzâlara akseder. O adamın yüzüne bakıldığı zaman berbat olduğu belli olur."

Erbabı bakar, anlar:

Osman-ı zinnûreyn Efendimiz radıyallahu anh halife iken, emîrü'l-mü'minîn iken birisi kendisini ziyarete geldi. O kimseye şöyle baktı;

"Senin gözlerinde zina izleri gördüm." dedi.

Adam şöyle bir sarsıldı, şaşırdı ve utandı. Şaşkınlığından söylediği cümle şu:

"Yâ emire'l-mü'minîn! Peygamberlik kesilmedi mi yoksa?"

Peygamberlik kesildi ama evliyâlık devam ediyor. Peygamber Efendimiz âhirete irtihal etti ama cennetlik aşere-i mübeşşereden Osman-ı zinnûreyn Efendimiz keramet gösteriyor. Bakışıyla o kimsenin gözünde zina izi olduğunu ona ihtar etti.

"Senin gözünde zina alameti görüyorum." dedi.

Ne olmuş?

O şahıs, Hz. Osman'ın ziyaretine gelirken yolda açık bir kapıdan içeri bakmış. İçeride ev haliyle, açık bir kadın görmüş.

Ne olur?

Bize göre ne olur, size göre ne olur?

Bizim gözlerimiz bugün neler neler görüyor. Şu dışarıda, şu kış gününde, bir de yaz olsa, bir de plaj şehri olsa, Akdeniz olsa, Bodrum, Marmaris olsa neler neler görür...

O bir bakış yüzünden; "Gözünde zina izleri görüyorum, zina alameti var." diyor.

Allah cümlemizi hıfz eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Allahu Teâlâ bizi sevdiği kul eylesin, sevdiği huylara sahip eylesin, sevdiği yollarda yürütsün. Huzuruna sevdiği bir kul olarak varmaya muvaffak eylesin.

Çok zor!

Hele bu devirde, hele bu devirde, bu şartlar altında bir insanın iyi müslüman olması, gözünde zina lekesi olmaması, gönlünde zina izi olmaması,

midesinde haram lokma olmaması, çok dikkat isteyen bir durum.

Evlerimizi televizyonlarla doldurduk. Televizyonun içinde her şey var; meyhane var, kilise var, plaj var, yatak odası var, karı kocanın mahrem halleri var, çıplaklar var; şarkıcılar, türkücüler, çalgıcılar var; televizyonun içinde her şey var.

Bizim gözümüz, gönlümüz, kalbimiz, halimiz ne olacak. Biz Rabbimiz'in huzuruna ne yüzle, nasıl varacağız. Meğerki; Allahu teâla hazretleri lütfuyla, keremiyle tevfikini refik eyleye de günahlardan bizi kese, kopara. Bizi yalan yanlış yollardan, eğri büğrü işlerden kurtara, sevdiği kul olmaya muvaffak eyleye. Biz bu sevgili kulların hallerini okuyoruz da imreniyoruz. Allahu teâla hazretleri bizlere de o sevgili kullarının hallerini nasip eylesin.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı