M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 555.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hînin. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi. Hamden yüvâfî ni'amehû ve yükâfî mezîdehû. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedini'l-Mustafa'l-emîn ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîne.

Emmâ ba'dü.

Fa'lemû eyyehü'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidi[nâ Muhammedin sallallahu aleyhi] ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâlatün ve külle dalâlatin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle.

Kâne yescüdü alâ mishin.

Sadaka Resûlullah ne nataka Habîbullah.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatıyla ilgili rivayetlerin, mübarek şemâil-i şerîfesinin, âdetlerinin ve itiyatlarının, onun hakkındaki bir takım rivayetlerin kaydolunmuş olan bölümünü okuyoruz. Râmûzü'l-ehâdîs isimli kitabın şemâil ve âdâb-ı seniyye-i nebeviyye kısmını okuyoruz.

555. sayfasına geldi.

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözlerinden, fillerinden, âdetlerinden, sıfatlarından öğrendiklerimizi anlayıp ona en güzel tarzda ittibâ etmeyi cümlemize nasip eylesin.

Bu rivayetlerin okunmasına ve izahına başlamazdan önce; mübarek rûh-ı pâkine, bizlerden acizâne, nâçizâne hediye-i Kur'âniyye olsun diye; ve onun mübarek âl'inin, ashabının, etbâının, ahbâbının ruhlarına, sâdât-ı meşâyih-i turuk-u aliyyemizin, eseri telif eyleyen Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin hocamızın, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahid-i Bursevî hocamızın ruhuna hediye olsun diye; bu beldelerin medâr-ı iftihârı sahâbe-i kirâm rıdvânullahi aleyhim ecmaîn hazerâtının ve sair evliyaullahın, salihlerin ruhlarına hediye olsun diye; bu beldeleri fetheden Fatih Sultan Mehmed Han'ın ve mübarek askerlerinin ve sair fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye; camimizin bânîsi İskender Paşa'nın ve bu camiyi zaman zaman tamir ve tecdid eyleyip hizmette devamını sağlamış olanların ruhlarına hediye olsun diye; şu camide vazife görüp güzerân eylemiş olan imamların, hatiplerin, müezzinlerin, kayyımların, cemaatlerin ruhlarına hediye olsun diye; çevresinde medfun bulunan mü'minîn-i mü'minâtın ruhlarına hediye olsun diye; uzaktan ve yakından bu rivayetleri dinlemek ve sevap kazanmak hâlis niyetiyle buraya gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin, yakınlarının, dilediklerinin, temenni ettiklerinin ruhlarına hediye olsun diye; biz yaşayan mü'minler, müslümanlar da Rabbimiz'in rızasına uygun yaşayalım, Resûlullah Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sarılalım, şehit sevapları kazanalım, Kur'an'ın ehli, Peygamber Efendimiz'in has ümmetleri olalım, Rabbü'l-âlemînin huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak, habîb-i edîbine sevdiği razı olduğu ümmetler olarak kavuşalım diye, buyrun bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, ruhlarına hediye edelim öyle başlayalım:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre:

"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bazı kereler hasır üzerine secde eder, hasır üzerinde namaz kılardı." buyuruyor.

Mâlum biz Ümmet-i Muhammed'e yeryüzü mescid ve tahûr kılınmıştır. Bunun mânası şu ki; biz her yerde namaz kılarız, her yerde kılmamız caizdir; taşın toprağın üstünde, çimenin üstünde namaz kılınabilir. Sonra su bulunmadığı zaman bize teyemmüm Allah tarafından kolaylık olarak ihsan olunmuştur. İki darb bir niyet, teyemmüm ederiz; yüzümüze kollarımıza mesh ederiz. Toprağı sadece şöyle bir vurup da ellerimizi mesh etmek suretiyle, su olmadığı zaman bile abdest almış oluruz; gusül gerekiyorsa gusül, abdest gerekiyorsa abdest tamam olmuş olur.

Bin bir kolaylık var. Koku, renk belli olacak bir emare olmadığı zaman su; üzerinde herhangi bir [kirlilik] eseri olmadığı takdirde toprak temizdir. Zaten bütün eşyada, bütün varlıklarda aslolan temizliktir. Ana yapısı itibariyle esas temiz olmasıdır, üzerinde arızî olarak herhangi bir necaset varsa o zaman kirli sayılır.

Binaenaleyh, bir insan toprak üzerine secde etse caizdir, namazı olur. Mermer üzerinde secde etse caiz olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hasır üzerine de secde eylemiş, olur. Olduğunun alemeti olmuş oluyor. Secde edilen yerin sertliği hissedilmeyecek kadar yumuşak olması doğru olmaz. Binaenaleyh, yumuşacık pamuk, şilte vesaire üzerine secde edilmez,

sertliği duyacak şekilde olması icap eder.

Kâne yusemmi'l-unsâ mine'l-hayli feresen.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten:

"Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem binek hayvanlardan at cinsinden dişi olanına, kısrağa feres adını da verirdi."

O isimle yâd ederdi.

Kâne yüsemmi't-temra ve'l-lebene'l-atyebân.

Burada mef'ul olduğuna göre atyebeyn rivayeti olması hatıra geliyor. Yüsemmî iki mef'ul ister, yüsemmî Peygamber Efendimiz "isimlendirirdi." et-Temr "hurma", ve'l-leben "süt." "Hurmaya ve süte şu ismi verirdi." deyince onun atyebeyn olması, mef'ul olmak vasfı dolayısıyla mansub olması lazım. Fakat yukarıda şerh etmiş, açıklamış ki nev'u fe-hüve alâ luğatin diyor. Bu da Araplar'ın bir kabilesinin bir kullanış şekli, böyle de olur demek istiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Arap dilini çok güzel, çok nefis kullanırlardı.

Sahâbe-i kirâm rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazerâtı, onun sözlerini hem zevk ile hem şevk ile hem hayranlıkla dinlerlerdi. Çok güzel konuşurdu. Az sözle çok mâna ifade ederdi.

Bazı kelimler kullanırlardı, derlerdi ki:

"Ya Resûlallah! Biz de Arabız ama senin kullandığın şu kelimeleri bilmiyoruz. Bu ne demek?" diye mânalarını sorarlardı, o da izah ederdi.

Çünkü buyuruyor ki:

Ene efsahü'l-Arabi. "Ben Arab'ın en fesâhatlisiyim. Sözüm sanat değeri bakımından da, söyleniş nükteleri bakımından da güzeller güzelidir." demek istiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e verilen nice mucizeler arasında en güzel mucizesi de, sözlerin en güzeli olan Kelâm-ı Hakîm'in kendisine verilmesidir. Onun misli olan hikmetten de hadîs-i şerîflerin verilmesidir. Hadîs-i şerîfler de vahy-i gayr-i metlüvdür.

Ve mâ yentiku ani'l-hevâ in hüve illâ vahyün yûhâ. olduğundan, Allahu Teâlâ hazretleri onu risâlet ile şerefyâb etmiş olduğundan her işi, her sözü güzeldir. Muhakkak Allah'ın ilhamıyla, bildirmesiyle, işaret eylemesiyledir. Onun için her şeyi güzeldir ama sözü de çok güzeldir. Son derece güzel konuşurdu.

Bazen de başkalarının lügatlerine göre latife yollu, onların dilleriyle de onların anlayacağı şekilde konuştuğu da olurdu. Bizde de böyle bazen Karadeniz şivesini, bazen başka şiveleri taklit ederiz ya, onun gibi o lügati konuşan kimselere iltifat olsa gerek.

Mesela Araplar'da bir rivayet varmış ki bu bizim elif lâm ile söylediğimiz, bildiğimiz, dinlediğimiz kelimeleri bazı kabileler elif mim ile söylermiş. Mesela es-sefer diyecek em-sefer dermiş. Biz es-sıyâm deriz, klasik Arapça dediğimizde öyle biliyoruz, onlar em-siyam derlermiş.

Bir keresinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlar gibi buyurmuş ki:

Leyse mine'm-birri em-sıyâmi fi'm-sefer. Yani, Leyse mine'l-birri es-sıyâmi fi's-sefer demek.

Telaffuzu onlara uydurarak öyle söylemiş oluyor.

"İnsanın, seferî durumdayken oruç tutması birr ü takvâ sayılmaz."

Madem Allah müsade vermiş, müsaadeyi kullansın; rahatına baksın. Çünkü yolculuktur, kolay değil; yiyecek, iftar edecek bir şey bulamaz; güneş vardır, yorgunluk vardır; insan terler, yorulur, baygınlaşır; uygun olmaz. O birr ü takvâ değildir. Hânene gittiğin, vatanına vardığın zaman ibadetini yap. Şimdi yolda Allah sana biraz müsaade etmiş. Namazı bile "İki rekât kıl!" diyor, o da Allah'ın bir ikramıdır. Sen burada "Oruç tutacağım." diye [zor bir işe] kalkışma mânasına geliyor.

Mesela Aşr-ı Zilhicce'de on gün oruç tutmak çok sevaptır, hele arefe günü oruç tutmak çok sevap, çok büyük kazançtır. Mânevî bakımdan sevap kazanmasına vesiledir ama hacı efendilerin tutması mekruhdur.

Niye öyle?

Hacıefendilerin Arafat'ta işleri müşkil, zor. Sabahleyin Mina'dan kalkacaklar Arafat'a gidecekler, Arafat'ta tazarru ve niyaz ile akşama kadar ibadet ve taat eyleyecekler, akşamüstü dönecekler Müzdelife'de geceleyecekler.

İşleri zor.

"Ben dayanabilirim, tutarım."

Tutamazsın. Tutarsan da güneş çarpar, sıcak çarpar bayılırsın, yanındakilere yük olursun.

Ulemâmız "mekruh" demiş. Ulemâmıza itimat et. Her şeyi hikmetle yap.

Hikmet ne demek?

Bir şeyi yerli yerince yapmak.

Hikmetli konuşma ne demek?

Yerine uygun konuşmak.

Konuşmamak gerekiyorsa konuşmak hikmet değildir. Susmak gereken yerde konuşmak olmaz, konuşulacak yerde de susmak olmaz. Her şeyin zamanını, yerini, usûlünü bilmek, yerli yerince yapmak lazım. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri hakîmdir. Azîzün hakîm, izzet sahibidir, hikmet sahibidir, herşeyi yerli yerincedir. Kahrı da, lütfu da, ikramı da, imtihanı da güzeldir. Her şeyi güzeldir; yaşatması da, öldürmesi de güzeldir. Neylerse güzel eyler…

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler,

Haktan olacak işler

Boştur gam u teşvişler

İşte hikmetli ulemâ hadîs-i şerîflere, âyet-i kerîmelere bakarak çıkarmışlardır; itimat edip uymak lazım.

"Ben bunu yaparım."

Yaparsın, yaparsın ama tecrübe edilmişi tecrübe eden hüsrandan kurtulamaz.

Men cerrebe'l-mücerreb hallet bihi'n-nedâme. "Tecrübe edilmişi tecrübeye kalkan sonunda pişmanlığa uğrar."

Neden?

Bu bilinen, 40-50, 100 defa, bin defa tecrübe edilmiş bir şey.

Acaba bu elektrik teline elimi tutarsam ne olur?

Tutma, doğru olmaz.

"Bir tutayım hocam…"

Tutarsan çarpılırsın.

"Ooo cereyan varmış."

Çarpıldın ya, gördün mü! Çarpıldın işte.

Onun için fıkıh çok kıymetli bir ilimdir.

Fıkıh ne demek?

Edille-i şer'iyyeden yapılması gerekenden doğru olan şekli bulup çıkartmak.

Bir âyet vardır böyle, başka bir âyet vardır böyle; birisi bu hududu, ötekisi öbür hududu çizer.

Bir hadîs-i şerîf vardır, nâsihi mensuhu vardır, sebeb-i vürûdu vardır, hâssı âmmı vardır, çeşitli incelikleri, nükteleri vardır.

Onun için fıkıh en kıymetli ilimdir, en kıymetli ilim fıkıhtır.

Allah bir insanın hayrını murad etti mi onu dinde fakih kılar. Anlayışlı, sezgili, kavrayışlı ve edille-i şer'iyyeyi hakkıyla bilip anlayan ve ona uyan insan hâline gelir. Bilmeyen insan da "Bir şey yapıyorum." sanır, hata eder, yapıyorum sanır, hata eder.

Allah bizi ilim irfan sahibi eylesin, mahrum etmesin, ayırmasın.

"Allahu Teâlâ hazretleri bir ilmi insanlara verdiği zaman onların göğsünden o ilmi çekip almaz, alimleri alır geriye cahiller kalır." diyor Peygamber Efendimiz.

Cahiller kalır; reisler, yöneticiler cahil olur, halk onlara soru sorar onlar da kendi reylerine göre cevaplar verirler; kendileri de sapıtırlar, halkı da sapıttırırlar. Bu cahillerin baş olması, kendisine soru sorulan kimseler olması kıyametin alametlerindendir. Onların da kendi reyi ile Kur'an'a, hadîs-i şerîfe, fıkha dayanmayan şeyler söylemesi zararlara yol açar.

Çok kıymetli bir hocaefendi var, beraber haccettik. Hacdan sonra "Ben Mısır'a uğrayacağım." dedi.

Uğra, yolun selametlik olsun. Sıhhatle afiyetle var gel.

İstanbul'da, Ankara'da sonradan görüştük. Benden yaşlı, mübarek, meşhur insan. Dedi ki:

"Es'ad hocam! Ben bu mısırlıları anlayamadım. Bir şey soruyorum."

Kendisi fıkıh alimi olduğu için kendi zihninde olan ince bir meseleyi gidip oradaki bir alime soruyor.

"Şu hususa ne dersin?"

Kendisi biliyor ama bakalım o alim ona ne cevap verecek.

"Şöyledir." deyip bir cevap veriyor hocam diyor.

"Delilin nedir? Âyet mi, hadis mi, kavâid-i fıkhiyeden hangisine dayanıyorsun, ne sebeple bunu böyle söylüyorsun?"

"Sebep yok. Bu böyledir." diyor.

Olmaz. Böyle fıkıh, böyle fetva olmaz. Buna fetva değil atma derler.

"Şunu yap caizdir."

Niye caizdir?

Allah "Her sarhoşluk veren şey haramdır." demiş.

"Bira caizdir." demiş.

Bira caiz olur mu?

İçtiği zaman sarhoş oluyor arabayı çarpıyor.

Olmaz.

O bakımdan alimlerin sözünü dinlemek lazım.

Bunları hep nereden açtık?

Peygamber Efendimiz'in kendisinin çok fasih olduğunu, bazen de başkalarının lügatleriyle şaka, latife olsun, hoş olsun diye konuştuğunu, seferde oruç tutmanın birr ü takvâ sayılmayacağını söyledik. Bu konu oradan açıldı. Demek ki Peygamber Efendimiz burada o lügati kullanmış.

Bu rivayet Hz. Âişe validemizden.

Burada bir başka şeyi daha söyleyeyim.

Üniversite'de okuduğumuz zaman hocamızdan duymuştuk. Emânât-i Mukaddese dairesinde bir Kur'ân'ı Kerîm var. [Bu] Kur'ân-ı Kerîm çok kıymetli, çok eski bir nüsha.

Acaba kim tarafından yazılmış, kim tarafından yazılmış? [merak ediliyor.]

Sonunda imza var; Hz. Ali radıyallahu anh tarafından yazılmış.

Emânât-i Mukaddese dairesinde Hz. Ali radıyallahu anh tarafından yazılmış Kur'ân-ı Kerîm var.

Bizim Profesör İran'dan falan madalya almış bir kimse idi. İlim bakımdan bir hayli ileriydi.

"O gerçekten Hz. Ali Efendimiz'in imzasını taşıyor..." diyor.

Çünkü ne demiş?

Ketebehû aliyyu'bnü Ebû Tâlib demiş.

Bizim bugünkü gramer bilgisine göre Ebû Tâlib denmez, Aliyyu'bnü Ebî Tâlib denir, İbn kelimesinin muzafun ileyh'i olduğundan normal olarak Ebî Tâlib demesi lazım. Ama o zaman o devirde böyle denilirdi.

Demek ki bugünün gramerine aykırı gibi görünen bu imza uydurma değil ama o zaman kullanılan sahih şekli yazıldığından anlıyoruz ki doğru.

Çünkü sahtekar olsaydı, o zaman bugünün fıkhına göre uydurma yapmış olsaydı Aliyyu'bnü Ebî Tâlib diyecekti. Aliyyu'bnü Ebû Tâlib demesinden anlıyoruz ki sahte değil, hakiki.

İşte bunlar da bu ilmin incelikleri.

Mesela, iki nüsha arasında fark vardır. Bir eseri karıştırırsın, karşılaştırırsın, bu bir yerde buna uymadı, şu kelimesi farklı.

Hangi kelime doğru?

Müellif bunu mu yazdı, acaba ötekisini mi?

Hangisi nâdir ise, nâdir olanı yazmıştır. Nâdir olanı müstensih, katip bilmediğinden, nâdiri çok bilinen bir şeye çevirmiştir.

Derviş bağrı taş gerek

Gözü dolu yaş gerek.

diyorlar.

Dervişin bağrı taş olur mu?

Bir düşünsene?

Taş, taş kalp, taş bağır…

Dervişin bağrı taş olur mu, taş olursa gözü yaş olur mu?

Olmaz.

Ya nedir?

Derviş bağrı baş gerek

Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek.

"Hocam peki dervişin bağrı baş olur mu?"

Bu ne demek?

Sen "baş" kelimesini bilmiyorsun da ondan yadırgadın. Öteki katip de "baş" kelimesini bilmiyordu, yadırgadı.

"Derviş bağrı baş gerek" deyince; "Baş bağrının üstünde, ensenin üstünde olur, bunu değiştireyim, olsa olsa bu taştır." dedi.

Yanlış bir şeye değiştirdi.

Doğrusu hangisi?

Baş.

Çünkü nâdir.

Baş ne demek?

Baş; Eski Türkçe'de "yara" demek. Baş'ın "yara" mânasına geldiğini bilmiyor, taşa çeviriyor. Derviş bağrı yaralı, bağrı gönlü kırık olacak, gönlü yaralı, gözü yaşlı olacak demek istiyor.

Bağrı başı hakkı için âşıkların

Gözü yaşı hakkı için sâdıkların.

Diyor Süleymani Çelebi'de.

Ne demek?

Bağrı başı hakkı için âşıkların. "Âşık olanların gönlünün yarası hürmetine…"

Neymiş onun yarası yâ Rabbi?

Onun yarası aşkullah, muhabbetulluh, Allah sevgisi…

İçinde bir dert var ki başka dertlere benzemez. Gözü yaşlı, Allah sevgisinden, Allah korkusundan kalbi duygularla dolu, boynu bükük.

Bir başka şairinde:

Gece gündüz döne döne

İsteğim haktır benim dediği gibi, istediği yandığı, yakıldığı Allah oluyor. Onun derdi başka bir dert; senin bildiğin dertlerden değil, mânevî bir dert… Daha doğrusu dert değil de nimet, büyük nimet. Çünkü Allah'ı sevmek; Allah'ın ancak yüksek kullarına verdiği bir şeydir.

Yuhibbuhum ve yuhibbûnehû deniliyor âyet-i kerîmede.

Siz dinden dönseniz bile, Allah öyle bir kavim getirecek ki bu din sahipsiz kalmaz, bu dine hizmet edecek insanlar hiç eksik olmaz. Kıyamete kadar iyi insanlar daima mevcut olur.

Sen dinden dönersen ne olur?

Allah senden daha iyisini getirir, sen nereye gidersen git, dinden dönen kendisi zarar eder.

Fe-sevfe ye'tillâhu bi-kavmin yuhibbuhum ve yühibbûnehû.

"Allah öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever." ve yühibbûnehû. "Onlar da Allah'ı severler."

Allah bir kulu sevmeyince kendisinin sevgisini onun gönlüne yakmaz, onun gönlünde o ateş, o ışık, o nur peydâ olmaz. İlk önce Allah kulu sevecek de kul da Allah'ı sevme duygusunu tadacak. Afiyet olsun. Allah severse o tadı dimağ hissetmeye başlayacak. Sevmeyince sevemez. Onun için kafir tepinip duruyor. Allah tattırmıyor ki, açmamış ki kalbinin kilidini, vermemiş ki aşkını, hidayetini, ondan öyle yapıyor [tepinip duruyor].

O bakımdan Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği kullarından eylesin, sevgisini bize de ihsan eylesin, sevgisinden mahrum etmesin. Katı kalpten, ağlamayan gözden, duygusuz dimağdan Allah'a sığınırız.

Demek ki Peygamber Efendimiz hurmaya, süte atyebân, iki atyeb dermiş.

"Atyeb ne demek, hocam?"

Atyeb, tayyip kelimesinden ism-i taftîl sigasıdır; "En tayyib, en güzel, en iyi, en hoş" demek; atyebân, "En hoş iki gıda" demek. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor.

Birisi hurma, birisi süt. Birisi tatlı, birisi şifalı, birisi insanın ilk gıdası. Hatta hurma, ilk defa doğduğu zaman onunla başlasın diye ağızla çiğneyip bebeklere [verilir.] Öteki de anne gıdası, midesinin ilk tanıştığı yiyecek. Süt ve hurma; ikisi de gayet kıymetli gıda. Bunu Peygamber Efendimizin sevdiği de anlaşılıyor. Peygamber Efendimiz sütü de hurmayı da severdi, onları da böyle atyeb, "en güzel, en tayyib, en hoş, en sevimli" diye methetmiş.

Atyeb kelimesinin müennesi de tûbâ gelir. Tûbâ kelimesini duyuyorsunuz, kızlara isim koyuyorlar, tûbâ cennette bir ağaç, tûbâ Kur'an kursu, vesaire...

Ne demek?

Atyeb kelimesinin müennesi. Tûbâ, müennes kelimeler için kullanılır, "en güzel", "en güzel şey" demek. Tûbâ ve atyeb ikisi aynı manaya, birisi müzekker, birisi müennes.

Demek ki Peygamber Efendimiz hurmayı ve sütü severmiş. Hakikaten de sevilecek iki gıdadır ve hakikaten insan bunları yediği zaman her bakımdan beslenmiş oluyor. Çocuğun uzun zaman gıdası süt oluyor da kemikleri de, eti de gelişiyor, kilosu da artıyor, her şeyi iyi oluyor. Hatta anne sütünün yerini hiçbir şey hiçbir şekilde tutmuyor. Allah insana ne kabiliyet vermiş, annenin göğsüne ne hünerler vermiş ki ilaçların sahip olmadığı meziyetleri sütün içine vermiş, o bebek o sütten alıyor ve vücudu gelişiyor.

Bir de İranlı bir şairin bir sözü aklıma geliverdi; süt, meme, bebek, içmek kelimelerinden…

Diyor ki şair:

Der kabza sa'y est kilîd der rûzî

Şîr ez keşiş-i tıfl zi pistân bedr âyed

Bu güzel bir şiirdir, manası şu:

"Rızkın anahtarı çalışmaktadır, çalışırsan Allah rızkını verir, anahtarı odur. Çalışacaksın, rızık kapısı açılacak, sen de rızıklara mazhar olacaksın. Senin vazifen sa'y ü gayret göstermek."

Şîr, süt, ez kesişi tıfl, çocuğun emmesiyle Zipistan be derâyet. Memeden dışarı çıkar.

Misal veriyor.

"Süt bile küçük çocuğun ancak emmesiyle memeden çıkar."

Küçücük, masum yavrucak, günahsız, pak.

"Fakat o bile ille bir çalışacak, bir emecek, dudaklarını bir çalıştıracak da süt ondan sonra gelecek." diye güzel bir mana yakalamış, hoş bir mana söylemiş.

Bebek bile çalışmayınca, ağlamayınca, emmeyince, süt ağzına gelmiyorsa, öteki insanlar da çalışmayınca, mahrumiyetlere uğrarlar. Demek ki çalışsınlar, kimseye muhtaç olmasınlar, hatta helalinden çok kazansınlar, başkalarına da yardım yapsınlar, hayır ve hasenet olsun, sevap kazansınlar. Ona teşvik için söylenmiş bir söz.

Kâne yeşteddü 'aleyhi en yûcede minhu'r-rîhu.

"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kendisinden nâhoş bir koku duyulmasını hiç sevmezdi."

Ona çok ağır gelirdi. Kendisinden hiç öyle bir koku gelmesini istemezdi.

Bunun rivayeti şöyledir:

Bir yerde hurma şerbeti, bal şerbeti içmiş, öbür yere gittiği zaman oradakiler;

"Yâ Resûlallah! Ağzın çok çirkin kokuyor." demişler.

Maksat öbür tarafla rekabet. Onun o tarafa gitmesini kıskandıklarından, oraya gitmesin diye soğutmak için aralarında Resûlullah'a "Ağzın kokuyor diyelim." diye el birliği, söz birliği etmişler, ittifak eylemişler. O tabi hoşlanmazdı.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz buyuruyor ki:

"Ey ashabım! Benim karşıma dişleriniz sapsarı sararmış olarak, ağzınız kokar bir durumda gelmeyin. Misvaklanın, ağzınızı tertemiz yıkayın, çalkalayın. İnci gibi olsun, tertemiz olsun, hiç birikinti olmasın."

Çok sevdiği güzel şeylerden birisi güzel kokuydu. Efendimiz güzel kokuydu çok severdi, çok kullanırdı. Saçlarını güzel kokulardı, vücuduna güzel kokular sürerdi ve geçtiği yerlerden kokusu uzun zaman devam ederdi. Zaten vücudu gül gibiydi, zaten vücudunun kendisinin kokusu güzellikte yeterdi ama güzel kokuyu hem namaza gelirken sürünülmesini, cumaya gelirken sürünülmesini tavsiye etmiştir hem de müslümanlara ne kadar güzeldir Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in tavsiyeleri.

Abdest almak nûrun alâ nûrdur; nur üzerine nurdur.

"Abdestim var benim."

Olsun bir daha alıverir, ayaklarını bir daha gıcır gıcır yıkayıver. Belki terlemişsin, belki arkandaki insan o kokudan hoşlanmayacaktır.

Terlemişse çoraplarını papucunun içine bırak. Olsun, yalınayak kılmanın bir mahsuru yok, kirli çorapla kılmaktan çıplak ayakla kılmak daha iyi. O temiz, ötekisi kokacak, [kokusu] sinecek, halıları da kirletecek.

Onun için İslâmda dişinin fırçalanması güzel, güzel kokular sürünmesi var. Abdest üzerine abdest almak güzel. En aşağı haftada bir cuma günü gusül abdesti almak, yıkanmak güzel. Koltuk altındaki kılları büyütmemek, kazıyıp orasını daima temiz tutmak lazım. Kasıklardaki kılları büyütmemek, kazıyıp temiz tutmak lazım. Tırnakları uzatmamak, kesmek, altına simsiyah bir şeyler girmemesi sağlamak lazım. Bıyıkları kısaltmak lazım, çünkü bıyıklar burnun altındadır.

Peygamber Efendimiz bıyıkları azaltır, sakalı uzatırdı. Biz şimdi her şeyi baş aşağı ters yapmaya alıştığımızdan bıyıkları uzatıyoruz, aşağı da sarkıtıyoruz; koç boynuzu gibi de böyle kıvıranlar oluyor, sakallar dümdüz. Sakalları kesiyorlar. Halbuki sakal uzayacaktı, yanlış anladın, yanlış dinledin. Sakal uzayacak, bıyık kısalacak. Peygamber Efendimiz derisi görülecek kadar kısaltırdı.

Onun için sakalları uzatmak sünnet, kesilmesi haram. Bıyıkları kısaltmak onun tavsiyesi; hepsi güzellik için, temizlik için. Buradaki kıllar büyük olursa yani burnundan fışkırmış bıyıklar!

"Ne adam! Aferin, babayiğit!"

Hayır.

Burundan akıntı var, burada kalır, bıyıkların mümkün olduğu kadar az olması lazım. Sakalın uzun olması iyi, kış günü insana atkı bile istetmez. Sakalı uzun oldu mu, elhamdülillah ne nezle olur, ne bademciği şişer, ne başka bir şey olur. Allah kudretten işte burasını yünlerle korumuş oluyor. Dinimizin her şeyi güzel; Efendimiz'in tavsiyesinin her türü güzel.

Efendimiz kendisinden çirkin bir koku duyulmasını hiç sevmezdi.

Düşünebiliyor musunuz ki Peygamber Efendimiz terlemiş olsa da birisi böyle hoşlanmasa ne olur?

Resûlullah'tan hoşlanmamak insanı felakete düşürür.

Peygamber Efendimiz de insanların o duruma düşmemesi için kendisi temizliği, nezâfeti çok teşvik etmiştir. Peygamber Efendimiz'de tepeden tırnağa güzellik, tepeden tırnağa mücessem nezâket, nezâfet, herşey.

Ya bizler?

Biz de onun ümmetiyiz, bizim de öyle olmamız lazım. Bizim de herşeyimiz temiz, herşeyimiz güzel olmalı; traşlı, taralı olmalı; misvaklı, dişler fırçalanmış olmalı; tırnaklar kesilmiş olmalı, elbise yamalı olsa bile temiz olmalı, ayakkabılar çamursuz olmalı, çamurları şu şadırvanın kenarında elle silinmeli, tertemiz olmalı. Pabuçlar dışarıda kazınmalı, buraya çamur gelmemeli.

Temizliğin her çeşidine dikkat etmeliyiz. Maddi temizliğe, manevi temizliğe, kalp temizliğine, beden temizliğine, vücut temizliğine, her şeye dikkat etmeliyiz. Efendimiz de böyleydi, o bizim en güzel örneğimizdir. Güzel kokular sürerdi.

Şimdi güzel kokuları erkekler sürmüyor, kadınlar sürüyor.

Yanlış, o da ters.

Kadınlar güzel koku sürmeyecek.

Neden?

Kadınların dışarıdaki işi dikkati çekmemek ve beğenilmemek.

Bu zamane kadınlarının yaptığı yanlış; sürüyorlar, takıyorlar, ziynetlerini açıyorlar öyle çıkıyorlar.

Dün düğün salonunun önünden aşağıya doğru iniyoruz. Kadının birisi arabasını açıyor, üstüne kürk giymiş, ayakları mini eteğin minisinin minisi. Ta yukarıya kadar.

Kış günü, hava soğuk. Üşüdüysen, üstüne kürk giydiysen bu aşağısı ne?

Nasreddin hocanın türbesi gibi, kapısı kilitli öbür tarafları açık.

Aşağısı ne!

Eğer üşümüyorsan yukarıdaki kürk ne?

O kürk gösteriş için, o günah; aşağısı gösteriş için, o da günah.

Herşeyi ters!

Kadın dışarda kokuyu sürünmeyecek.

Neden?

Kadın dışarıda ziynetlerini saklamakla vazifeli. Kendini beğendirmek esas değil, ziynetlerini saklamak vazifesi. Şimdi iş tersine dönmüş, kadınlar sürünüyor, erkekler sürünmüyor.

Her zaman yeri geldikçe söylüyorum. Seneler önce, eski bir hadise, tıp fakültesinde profesörün birisi derse girmiş,

"Uffff! Kim süründü bu kokuyu?" demiş.

O zaman Arap talebeler vardı, burada tıbbiyede okurlardı. Bir tanesi kalkmış,

"Ben sürdüm." demiş.

Kah kah kah gülmüş.

"Kadın mısın sen o kadar sürdün?"

"Yoo, kadın değilim."

İslâm'da güzel kokuyu erkekler sürünür. Kadınlar evinde sürünür, dışarıda sürünmez. Dışarıya çıkınca, koku olursa günaha girer; başkası kokusunu duydukça kadına günah yazılır, Allah'ın, meleklerin lanetine uğrar. Eve dönünceye kadar bütün mahlukâtın lânetine uğrar eve öyle döner.

Profesörün o işten haberi yok, kendisini doğru yolda, karşı taraftakini yanlış yolda sanıyor.

Efendimiz kendisinden kötü koku duyulmasından çok çekinirdi, bu ona çok ağır gelirdi. Onun için böyle bir şeye hiç fırsat vermezdi. Temizliğin her çeşiti, en iyi, en ileri derecede üzerinde görülebilen numune bir kimseydi.

Allah şefaatine erdirsin.

Kâne yeşüddü sulbehû bi'l-haceri mine'l-ğarasi.

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ın bildirdiğine göre,

"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem açlıktan karnına taş bağlardı."

Bu neden?

Yassı kayaları sıcak olduğu için, o sıcaklık biraz karın ağrısını alsın, açlıklarını hissettirmesin diye karınlarına bastırıp bağlarlardı. Uzun açlıklar çekerlerdi. Ülkenin, o zaman hicaz diyarının imkanlarının az olması, metâın kervanlarla ölçülü ölçülü gelmesi, oranın mahsulünün bir parça hurma olması gibi sebeplerle kaynaklanıyor, bir.

İkincisi Peygamber Efendimiz bir şey depo etmezdi, "İlerde bu bana lazım olur." diye evini depo gibi kullanmazdı. Eline geleni tasadduk ederdi, yarına bırakmazdı, çok gelse bile tasadduk ettiği için yanında bulunmazdı. Günlerce evinden ateş çıkmazdı, ocak yanmazdı, yemek pişmezdi; hurmayla, sütle idare ederdi, onu da bulamazsa "oruca niyetliydim zaten" diye oruç tutardı.

Kendisine her türlü teklifler yapıldığı halde, Cebrail aleyhisselam, "Ya Resûllallah! Dilersen Allahu Teâlâ hazretleri sana şu etrafdaki dağları altın yapacak." dediği halde,

"Hayır, istemem. Bir gün tok olayım rabbime şükredeyim, iki gün aç olayım, sabredeyim." diye tevazuyu kendisi seçmişti.

Hükümdar bir peygamber olma şeyine sahipti. Hz. Süleyman nasıl hem peygamberdi hem de hükümdardı. Kendisi dileseydi, öyle bir hükümdar, saltanatlı peygamber olabilecek idi. Kendisine teklif edildiği halde, o bir kul peygamber olmayı tercih etti. Biz "sade vatandaş" diyoruz ya. Mütevâzî, mahfiyetkarâne, dervişâne, fakirâne bir hayat sürmeyi tercih etti, dünya metâına iltifat etmedi.

Bizim durumumuz ise yine ters, bizde de her şeyin en lüksünü, en güzelini almaya, yapmaya, giymeye, içmeye, yemeye yönelik bir temayül var.

Allah bize de zühd ü takvayı, o mahfiyetkarâne, o fakirâne, dervişâne yaşam sevgisini sevdirsin, rızası yolunda yürümeyi nasip eylesin.

Kâne yuşîru fî's-salâti.

"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem namazda işaret ederdi."

Bunda "Nasıl ima ve işaret ederdi?" diye ihtilaf edilmiştir. Dua ettiği zaman veyahut tahiyyatı okuduğu zaman eşhedü enlâ ilâhe illallah derken, eşhedü enlâ ilâhe derken parmağın kaldırılması olabilir, namazda, dua da böyle işaret ederdi manasına olur. Amel-i kesîr olmazsa namaz bozulmaz. Amel-i kesîr namaza münâfî çok iş yapıyor, o bizim [hanefi] mezhebimizde namazı bozar.

Suudi Arabistan'a gidiyorsunuz, suud gençleri bir başka mezhepten, başka bir terbiye almışlar. Allahu ekber namaza duruluyor, gözlüğünü çıkartıyor, mendilini çıkartıyor, gözlüğünü siliyor, ondan sonra tekrar takıyor; uzanıyor Kur'ân-ı Kerîm'i alıyor, sayfasını açıyor, tekrar bakıyor; gene eli bağlı, gene namazda, gene secde ediyor, gene kalkıyor, gene Kur'ân-ı Kerîm'i alıyor, sayfasını gene çeviriyor, koltuk altına koyuyor, gene rükuya varıyor.

"Babam hayrola, ne tarafa gidiyorsun, ne oluyor?"

"Zarar vermez." diyor.

Vermez olur mu?

Amel-i kesîr, namaza münâfî bir sürü şey. Bizim mezhebimizde amel-i kesîr namazı ifsad eder.

Peygamber Efendimiz böyle eşhedü ellâ ilâhe illallah derken –Allahu âlem- işaret ediyordu, belki de bu kendine mahsus bir işaret şekli olabilir ama amel-i kesîr olmayacak tarzda.

Kâne yeşrebu selâsete enfâsin yüsemmi'l-lâhe fî evvvelihî ve yahmedu'l-lâhe fî âhirihî.

Nevfel b. Muâviye radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş,

"Peygamber Efendimiz meşrubat içerken üç nefeste içerdi. Birincisinde bismillahirrahmanirrahim diye besmele çekerdi, sonuncusunda da elhamdülillah derdi."

Demek ki lıkır lıkır lıkır içmiyor, abben deniliyor ona. Güp güp güp, her yutuşta midesine güldür güldür bir su yığını gitme tarzında değil, kâne yeşrabu massan. "Yavşa yavaş, süze süze içerdi. Lıkır kıkır, gümbür gümbür içmezdi, üç nefeste içerdi, içtiği şeyi de ağzından uzaklaştırırdı ki içine nefes gitmesin diye."

Nefesi kabın içine vermek de mekruhtur. Besmele çeker başlardı, şöyle kenara çeker bir nefes alırdı, bir daha, bir daha, üç nefeste içerdi, sonunda da elhamdülillah diye Allah'a hamd ederdi.

Muhterem kardeşlerim!

Su çok büyük bir nimettir.

Memleketimiz Allah'ın çok ikramlarına mazhar olmuş memlekettir; şırıl şırıl sular akan pınarlar vardır ama Arabistan'da böyle şeyler yoktur, başka diyarlarda bu kadar bolluk, bu kadar bereket, bu kadar imkan yoktur. Su Allahın büyük, çok büyük bir nimetidir.

el-Hamdülillahi'l-lezî ce'ale'l-mâ'e tahûran ve ce'ale'l-islâme nûran.

Su maddesi çok önemli bir maddedir. Biraz da üzerinde derin derin incelerse insan, çok da hikmetli bir maddedir. Çok hikmetleri, yaratılışında özellikleri vardır. Bu ne biçim maddedir ki güneşten ısınıyor, denizden buhar oluyor yukarı çıkıyor. Rüzgar bunu dağların tepesine doğru sürüyor, üfürüyor; dağların yukarısından şakır şakır, şakır şakır yağmur olarak aşağı dökülüyor. Hem havanın tozunu toprağını aşağı indiriyor havayı temizliyor, hem dağları temizliyor hem de o topraktan süzülüp toprağın altına gidiyor, pınarlardan öbür taraftan tekrar çıkıyor.

Ya Rabbi!

Fe-tebâreke'l-lâhü ahsenü'l-hâlikîn.

"Ne güzel nizam koymuşun yâ Rabbi!"

Şu nizama bak! Eğer sen bu suyu şu yukarılardan dökmeseydin, 8 bin metre yükseklikteki, 4 bin metre yükseklikteki dağdaki insanlar ne yapacaktı? Su almaya deniz kenarına mı ineceklerdi?

Kul eraeytüm in asbaha mâukum ğavran fe-men ye'tîkum bi-mâin ma'în.

Eğer pınarlardaki sular çekilse insanlar suyu nereden bulacaktı, kuyularda su kalmasaydı [insanların] hali nice olurdu?

Bir kere sistem hiç bize zahmet olmadan şıkır şıkır fabrika gibi çalışıyor. Biz gafiller, cahiller, biz bîgâneler hiç farketmiyoruz ama Rabbimiz bize nerelerden nerelere yağmurlarla, rüzgarlarla, dağlarla, güneşle, denizlerle nasıl nasıl yaşamamızı kolaylaştıracak imkanlar lütfetmiş.

Hepsi bizim için büyük imkan. Yağmur bir kesiliyor, topraklar bir çatlıyor, boynumuz bükülüyor.

"Yâ Rabbi rahmetini istiyoruz." diyoruz.

Dedelerimiz de -nur içinde yatsınlar- ne mübarek insanlarmış.

Yağmura ne demişler?

Rahmet.

Rahmet yağıyor. Ne güzel bir söz, ne güzel bir düşünce. Allah [onlardan] razı olsun. Şakır şakır yağdığı zaman oh ne güzel pınar suları da, göller de, nehirler de, bitkiler de besleniyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bütün kimyevî maddelerin katı, sıvı, gaz hali vardır. Katı bir şeyi ısıtırsan erir, biraz daha ısıtırsan buhar olur, sıcaklığına göre uçar. Onun bir erime, bir buharlaşma derecesi vardır, o dereceye geldi mi hepsi [değişir]. Demiri ısıtırsan kıpkırmızı potaya akar, gördüğün zaman cehennemi hatırlarsın, aklın başından gider.

Allah Allah bu o benim dışarıda tanıdığım sert demir mi? Ateşi görünce su gibi olmuş akıyor!

İşte böyle akar. Onun da bir erime derecesi var. Biraz daha hararet versen demir buhar olur havalara uçar. Sıcaklığını buldu mu buhar olup havalara uçar. Katı olan hali ağırdır, sıvı olan hali biraz daha hafiftir, gaz olan hali en hafiftir. Böylece ağır olan şey dipe çöker, hafif olan şey üstte kalır.

Fakat suyun böyle değildir. Suyun en ağır hali 4 derecedeykendir.

Allah Allah!

Niye öteki maddeler başka türlü de bunda böyle bir terslik var?

Terslik değil hikmet var.

4 derecede en ağırdır, hoop güm, en dibe gider. Ağır ya, derenin en dibine, gölün en dibine, denizin en dibine gider. Dört derecedeki su en ağır olduğundan en aşağıya gider. 4 derecede balıklar ölmez yaşar. Sıfır derecede hafiftir, su donduğu zaman hoop yukarıya çıkar. Denizin, gölün, nehirin, suyun üstü buz tutar, aşağısı 4 derece balık yaşar, canlılar yaşar. Eğer bunun katısı, buz hali ağır olsaydı, bu yukarıda soğuk havayı görünce donunca dibe çökecekti.

Donunca dibe çökecekti, bir kış mevsiminde bütün denizler, göller, dereler, dibinden yukarısına kadar takır takır, takır takır buz olacaktı.

Olsun.

Haa! Bu sene buz oldu mu, bütün balıklar buzun içinde öldü mü bir daha ki seneye sen hava alırsın. Bir daha ki seneye o çözülmez. Üstü biraz güneş görür, hafif ısınır, denizin dibi, gene biraz ayağını bastırsan oradan aşağısına gitmez buz kalır hayat sönerdi, hayat olmazdı.

4 derecedeyken suyun ağır olmasının hikmetini şimdi anladın mı?

Rabbimiz ne kadar hikmetle yapmış.

Sularda, okyanuslarda hayat devam etsin, yeryüzünde hayat sönmesin diye Allahu Teâlâ hazretleri suyu öyle bir hikmetli madde olarak yaratmış ki buz hali de, sular hali de, sıvı halide güzel, hepsi de insanlığın hizmetinde. Bulut olarak bile hizmetinde.

"Ohhh! Çok güneş oldu, bir bulut gelse de rahatlasak."

Hoop bir bulut geliyor.

Musa aleyhisselam'ın kavmi Musa aleyhisselam'a iman ettiler diye Firavun'dan kaçtıkları zaman Tih

Sina çölünü geçecekler; altta kızgın kum, üstte kızgın güneş; su yok, gıda yok, ikmal yok, bu adamlar buradan nasıl geçecekler?

Ve zallelnâ 'aleykümü'l-ğamâme ve enzelnâ 'aleykümü'l-menne ve's-selvâ.

"Ey Benî İsrâil! Benim size bahşettiğim nimetleri bir düşünseniz ya! Niye küfrân-ı nîmette bulunuyorsunuz, aklınızı başınıza alsanız ya! Hani biz size o çöllerde bulutlar göndermedik mi, sizi gölgelendirmedik mi; kudret helvasıyla bıldırcınları size gönderip de bıldırcın etiyle beslemedik mi?"

Denizlerden bıldırcınlar uçtu uçtu uçtu; oraya gelince sapır sapır, sapır sapır, [düşüp] bunların yakınlarında toplandı, bıldırcın etiyle beslendiler. Kudret helvası denilen mantar yediler, gölgenin altında bıldırcın eti yediler; yanlarında ulü'l-azm peygamberlerden Musa aleyhisselam var, çölü geçtiler.

Allah'ın hikmetlerine bak! Bulutu da, bulutun yağmur olup yağışı da, deresi de, gölü de, denizi de, pınarı da, içmesi de güzel, her şeyi güzel…

Tebâreke'l-lâhü ahsenü'l-hâlikîn.

Rabbimiz biz âciz nâçiz kullarına insan nesli olarak ne kadar kıymet vermiş; kâinâtı hizmetimize tahsis etmiş, âlemleri bize musahhar eylemiş. Biz ona gece gündüz ibadet edip kulluk etmemiz gerekirken, hiç bize verilen hediyelerden, ikramlardan haberimiz yok, insanlar boyuna günah peşinde.

Allah uyanmak nasip eylesin.

Kâne yusâfihu'n-nisâe min tahti's-sevbi.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kadınlardan da bey'at almıştır.

Bey'at nedir?

İtaat sözü. Peygamber Efendimiz'e bağlılık ahdi anlaşması.

Sahâbe-i kirâm Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem'in yanına gelirlerdi, kendisinin elini tutup musafaha edip, şöyle sımsıkı samimi bir tarzda;

"Yâ Resûlallah! Emrindeyiz, itaat edeceğiz, seni peygamber bildik, kabul ettik; öl dediğin yerde ölürüz, kal dediğin yerde kalırız, buyruğunu tutarız, sen Allah'ın peygamberi olduğun için sana mutlak itaate söz veriyoruz." derlerdi. Bey'at.

İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh. "Ey Resûlüm! Sana bey'at edenler Allah'a bey'at etmiş demektir." Yedullâhi fevka eydîhim… "Siz elinizi tutuştuğunuz zaman Allah'ın eli sizin elinizin üstündedir."

Kim ahdine vefa gösterirse ecr-i azîme nail olur, ahdini bozanda cezalara uğrar. Resûllulah'a asî olan, verdiği sözü tutmayan, sadâkat göstermeyen de cezalara çaptırılır, dünyası âhireti mahvolur. Cezası kabirde, dünyada başlar, âhirette felekatle sonuçlanır.

Kadınlar da Peygamber Efendimiz'e bey'at etmişlerdi.

İzâ câ'eke'l-mu'minâtu yubâyi'neke 'alâ en-lâ yuşrikne billâhi şey'en ve lâ-yesrıkne... ilâ âhiri'l-âyeh.

"Kadınlarda sana geldikleri zaman, işte Allah'a şerik koşmayacaklar, hırsızlık yapmayacaklar, zina etmeyecekler, evlatlarını öldürmeyecekler, iftira etmeyecekler, şu şekilde şartlar ileri sürerek sana bey'at ettikleri zaman, sen onların bey'atını kabul eyle."

Demek ki tüm müslümanların ve müminlerin Resûlullah'a bir bağlılığı var.

Buna ne deniliyor?

Bey'at deniyor.

Söz verip de bağlanma merasimine ne deniliyor?

Mübâye'a, "bey'atlaşmak" deniliyor.

Bu bey'atlaşma Allah'a söz verme manasını taşıyor.

Peygamber Efendimiz kadınların elini tutar mıydı?

Hayır, tutmazdı.

"Eeh hocam, şimdi biz kadınlarla tokalışıyoruz."

Yanlış yapıyorsun, tokalaşmaman lazım!

Peygamberimiz peygamber olduğu halde, kadınlarda müminler olduğu halde Peygamber Efendimiz onlarla tokalaşmadı.

Ne yaptı?

Elbisenin altından, kâne yusâfihu'n-nisâe min tahti's-sevbi. "Bey'atını elbisenin altından alırdı."

Bu şecere-i rıdvan denilen rıdvan bey'atında böyle yaptığı rivayet ediliyor. Başka bir rivayetlerde; "Bir su kabının içine eline koyardı, öbür tarafa da onlar elini sokarlardı." Eller değmeden musahafa ettiğine dair de rivayet vardır.

Hasılı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kadınların elini tutmamış, nikahlısı olmayan kadınların elini tutmayı uygun görmemiş. Kendisi peygamber olduğu, babadan aziz olduğu halde tutmamıştır. Kadınlarla el tutuşma yoktur.

"Hocam bize nereden gelmiş, herkes el sıkışıyor?"

Merhaba, merhaba.

Daha ilerisi var, öpüşüyorlar. Üniversitelerde, uçak meydanlarında, biraz sosyetik şeylerde [yerlerde] filan görüyorum, "merhaba" diyorlar, ondan sonra da şapur şapur, yanak yanağa, -kadın kadına değil,- kadın erkekle karşılaştığı zaman gayet normal bir şeymiş gibi yapıyorlar.

"Türkiye hocam burası!"

Daha acı bir şey söyleyeyim; Harem-i Şerifte gördüm. Mübarek kabe şurada, mısırlı adamlar, kadınlar, şöyle buradan geldiler bir kaç kişi, buradan da bir kaçı bu tarafa geliyor, şişman şişman bir şeyler.

"Ooo! es-Selamün aleyküm ve rahmetullah"

Ve aleyküm selam, keyfe hâlükün?

Bunlar bir aile anlaşılan, onlar bir aile. Kadınlar erkekler tokalaştılar, öpüştüler, koklaştılar, gayet tabi geliyor onlara.

Ne olmuş?

Ümmet-i Muhammed'in ayağı kaymış; Ümmet-i Muhammed şaşırmış, Peygamber Efendimiz'in âdetlerini unutmuş, hıristiyan adetlerine bulaşmış, sevabı günahı ayıramaz bir şaşkınlık durumuna düşmüş.

Var mı kadının erkekle tutuşması?

Yok.

Öpüşmesi?

Hiç yok! Hiç olmayan şeyler.

Tevbe estağfirullah, nereden çıktı?

Kalbini bozma.

Bu kalp bozmak bozmamak meselesi değil. Biz bir şeyi yaparken, "Âyette hadiste yeri var mı?" diye soruyoruz, fıkhın o konudaki ahkamına uymaya çalışıyoruz.

Borsadan hisse senedi almak satmak çok karlı imiş. Kardeşlerim geliyorlar bana soruyorlar;

Borsa muameleleri caiz mi değil mi?

Caiz olması için hisse senedi alınan şirketin helal ticaret yapması lazım, haram ticaret yaparsa caiz olmaz. Öteki türlü, ortak olmaktır, caizdir.

Soruyor.

"Demek ki haram ticaret yapıyorsa, içki satıyorsa, faiz yiyorsa, kullanıyorsa olmazmış, peki vazgeçtim hocam" diyor.

Çok kar getirdiği halde herşeyimizi Allah rızası için yaptığımızda Allah rızası için vazgeçiyor.

Kadınla erkeğin tokalaşması var mı?

Yok!

"Darılırlar, bizim akrabamız arasında beni topa tutarlar."

Güzel güzel, yumuşak yumaşak, tebessümle, sevgiyle anlatacaksın.

"Yokmuş, hocamız öyle söyledi, kitaplar böyle yazıyormuş. Peygamber Efendimiz yapmamış, onun yapmadığı şeyleri ben nasıl yaparım?"

Peygamber Efendimiz sahabeden birisine zekât memurlarını gönderdi, Allah'ın ayetlerini okutturdu, o da zekât vermekten imtina etti, tehlikeli duruma düştü, imanı gitti. Efendimiz ona darıldı. Çünkü zekât ayeti okundu, zekâtı vermedi, ona darıldı. O sonradan sonraya anladı hatasını ama Resûllullah dargın gitti.

Sonra Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e geldi dedi ki;

"Ben sana zekâtı vereceğim."

Ebû Bekr-i Sıddîk ne diyor biliyor musun?

"Resûlullah'ın almadığı zekâtı ben senden nasıl alırım?!"

"Almam." dedi, almadı.

Sen para canlısı mı sanıyorsun?

Almadı.

Halbuki aynı Ebû Bekr-i Sıddîk [ile] bazı kabileler pazarlık yapmaya kalkmışlardı;

"Yâ emîra'l-mü'minîn! Biz namaz kılacağız, ramazanda oruç da tutacağız,tamam ama zekat vermek istemiyoruz, o ağır geliyor bize, vermeyeceğiz."

"Resûlullah zamanında verdiğiniz zekâtı aynen vereceksiniz. Vermezseniz ordu sevkederim, sizinle harp ederim." dedi.

Çünkü dinden çıkmış oluyorlar.

"Harp ederim." dedi.

O harp ederim diyeni Avrupalı olsa, dinsiz olsa, kâfir olsa, der ki;

"Bak gördün mü para için harp ediyor, kendi kabilesinden, kendi kavminden insan, zekat vermiyorum deyince bak nasıl para için harp ediyor." sanır.

Ama başka bir şahıs geliyor, yalvarıyor önünde;

"Hadi zekatı vereceğim!"

"Hayır." diyor.

"Resûlullah'ın almadığı zekatı ben senden nasıl alırım, almam." diyor.

Almaz.

Onların her yaptığı şey Allah rızası için; sevmesi de, kızması da öyle…

Resûlullah Efendimiz;

"Ka'b b. Mâlik el-Ensârî'ye kimse selam vermeyecek, vermesin." dedi.

Ka'b b. Mâlik kabilenin eşrafından, büyük şâir.

"es-Selamü aleyküm." diyordu.

Selam verildi mi almak vazife. Resûlullah, "Almayın." dedi, kimse selamını almıyordu. İşte ittiba böyle olur, bey'at böyle olur.

Çünkü "Alma!" demişti.

Haber gönderdi,

"Karısıyla beraber de aynı evde kalmasın, ayrılsın. Yatakları, odaları da ayrılsın."

Karısı da ayrıldı.

Neden?

Allah'ın emri.

"Bakalım Allah'ın emri nasıl gelecek?" diye 50 küsür gün, 52-53 gün öyle feleğini şaşırdı, gecesi gündüzü karma karış oldu.

Ne yapacağını bilemez duruma geldi de sonra hakkında âyet indi, Allah onun tevbesini kabul etti.

Ve 'ale's-selâtillezîne hullifû ...

"Cihattan geri kalmış üç kimseyi Allah affetti." diye âyet indi de o zaman herkes müjdeyle koştular:

"Yâ Ka'b, yâ Ka'b müjdeler olsun sana!" diye koştular, o zaman selam da verdiler, selam da aldılar. Karısıyla da buluştu, konuştu.

Bak ne kadar güzel! Yapma dediği zaman yapmıyor, yap dediği zaman yapıyor; al dediği zaman alıyor, alma dediği zaman almıyor. Onlar bizim büyüklerimiz, onlar sahabe, onlar evliyullahtan da üstün mertebede. Onun için biz de o duyguya sahip olmalıyız.

Allah ne dedi?

"Başüstüne!"

Allah neyi yasakladı?

"Başüstüne!"

Ama şöyle, ama böyle.

Yok, kıvırttırma, gidişini bozma, yamultma. Eğri eğri yengeç gibi yan yan gitmeye başlama.

O bakımdan Resûlullah Efendimiz madem ki kadınların elini tutmadı, sende tutmayacaksın.

"Efendim, şöyledir, böyledir…"

Hayır!

Peygamber Efendimiz bir keresinde Fâtımatü'z-Zehrâ kızının radıyallahu anhâ yanına misafir gitmek istedi, peşine de bir kaç sahebesi rıdvânullahi aleyhim ecmaîn takıldı. Fâtımatü'z-Zehrâ'nın hâne-i saadetine vardılar. Kimbilir ne kadarcık bir yerdi. Küçücük bir yerdi; kapısı yok, çerçevesi yok. Belki kapadı bir örtü var.

Peygamber Efendimiz dedi ki:

"Yâ Fâtıma! Perdenin arka tarafına çekil, yanımda misafirler var."

Düşünebiliyor musunuz ki ziyaret edilen Peygamber Efendimiz'in kızı, cennet hatunlarından mübarek Fâtımatü'z-Zehrâ. Hadîs-i şerîfle sabit, cennetlik olduğunu biliyoruz. Ziyaret eden iki cihanın güneşi, seyyidi'l-evveline ve'l-âhirîn resûlu's-sekaleyn Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi vesellem. Onun yanındakiler de sahâbe-i kirâm.

Ashabî ke-n-nücûmi fe bi-eyyihimu'k-tedeytümü'h-tedeytüm.

"Yıldızlar gibi olan, hangisine sarılsak doğru yolu bulabileceğimiz mübarek sahabesi.

Bunlar arasından bir kötülük bahis konusu olabilir mi?

Olmaz.

Peygamber Efendimiz ne dedi?

"Yâ Fâtıma! Perdenin öbür tarafına, görülmeyecek tarafa geç, yanımda misafirler var."

Demek ki misafir geldiği zaman evde kadınların ayrı, erkeklerin ayrı oturması lazımmış.

"Hocam şimdi haremlik, selamlık mı yapacağız?!"

"Allah'ın resûlunün uygulaması böyle."

"Benim kalbim temiz, o benim kardeşim sayılır!"

"Ben senin kalbine kirli demedim."

Ama kirli olsa da temiz dememle temiz olmaz. Kirliyse de sen temiz demenle temiz olmaz. Kirliyse kirlidir; temiz mi kirli mi onu da sen anlayamazsın.

İçinde şeytan varsa kirlidir, kötü niyet varsa kirlidir.

Hiçbir şey olmasa şeytan kışkırtır, "Şunun bacağına bak." der, "Şunun boynuna bak." der, "Şunun koluna bak." der, gözü kayar. Onun için en iyisi tehlikeye yanaşmamaktır.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi her halimizde, her işimizde Resûllullah'a tam uyanlardan eylesin.

Kendi aklımıza gittik mi, uymadık mı helak oluruz, mahvoluruz. Dünyada ki her insan zaten kendi aklına gidiyor, başka yere mi gidiyor?

Her insan kendi aklına gidiyor. Kendi akıllarına gittikleri için Hintliler öküze tapıyorlar.

Öküz mübarek hayvanmış, ziraat yapıyormış.

O zaman gel bizim ziraat aletlerine tapın.

Öyle mantık, öyle saçma şey mi olur!

Herkesin bir mantığı var ama işe yaramaz. Turşu kur, al bir uçurumdan aşağıya yuvarlan!

Mantık, akıl, vahiy ile, Allah'ın verdiği nurla nurlanmışsa bir kıymeti var; aksi takdirde insanlara yalan yanlış şeyleri söyler.

Allah bizi akl-ı selîm sahibi etsin, hiss-i selîm sahibi etsin, dinde fakih eylesin.

Kâne yusağğî li'l-hirreti'l-inâe fe-teşrabü sümme yetevaddau bi-fazlihâ.

Hz. Aişe validemiz anlatıyor:

"Kedi Peygamber Efendimiz'in yanına gelirmiş, o -susuz tabi bakıyor- su içsin diye su kabını şöyle eğermiş, o oradan suyu içtikten sonra o kaptan gene abdest alırmış."

O manzara hoşuma gitti de...

O kedi de ne mübarek kedi ki Resûlullah'ın elinden su içiyor. İşte [Efendimiz'in] hayvanlara şefkati, sevgisi, iltifatı, ona acıması… bir sahne sergiliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi de merhametli, sevgili, saygılı; Resûlullah Efendimiz'e en güzel tarzda uyan kimselerden eylesin.

Fâtiha-ı Şerîfe mea'l-Besmele....

Sayfa Başı