M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 398-399

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmü alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ-yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd. Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbu'llah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

Men eddâ ilâ ümmetî hadîsen li-tukâme bihî sünnetün ev tüsleme bihî bid'atün fe hüve fi'l-cenneh.

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, selamı, bereketi, lütfu, keremi cümlenizin üzerine olsun. Allahu teala hazretleri yaptığınız ibadetleri kabul eylesin. Rahmetine ikramına lütfuna vesile eylesin. Dualarınızı kabul eylesin. Hacetlerinizi reva eylesin. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin, hadisi şeriflerini ben bir nebze , bir demet hocamız Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretlerinin, Ramuzul Ehadis isimli hadis kitabından okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce boynumuzun borcu bir vazifeyi edâ edelim. Evvelen ve hasseten Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ruhu paki için, ve onun cümle mübarek alinin ashabının edvaının ahbabının ruhları için, sair evliya, mürselinin ve cümle evliyaullahın ve hasseten ümmeti Muhammed'in mürşid ve mürebbileri olan sadaat ve meşayıhı turku aliyemizin cümlesinin ve halifelerinin, müridlerinin, mühiblerinin, tabiilerinin, müntesiplerinin ruhları için, okuduğumuz eseri telif ve cem etmiş olan Gümüşhanevi hocamızın ruhu için kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahidi Bursevi hocamızın ruhu için, şu içinde hadisi şerif okuduğumuz cami barisi İskenderpaşa'nın ruhu için, bu caminin çevresinde yatanların ruhu için, bu caminin içinden gelmiş geçmiş olan imamların, müezzinlerin, vaizlerin, hatiplerin, cemaatin ruhları için bu beldede metfun bulunan evliyaullahın, sahabi kiramın, embiyaullahın sair mümin, müminatın ruhları için ve uzaktan yakından bu hadisi şerifleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin ahirete göçmüş olan bütün yakınlarının ve sevdiklerinin ruhlarına hediye olsun diye hayatta olan biz müslümanların da mevlamızın rızasına uygun ömür sürüp, salih ameller işleyip huzuruna sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmamıza vesile olması için buyrun bir fatiha üç ihlası şerif okuyup öyle başlayalım.

Dersin başında metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîfi Câbir hazretleri rivayet eylemiş, Beyhâkî'de var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerifinde; kendisinin hadislerini öğrenip başkalarına nakletmenin fazileti hakkında bizi irşat ediyor.

Şu anda bizim yaptığımız iş nedir?

Peygamber Efendimiz'in hadislerini okumak, dinlemek ve ondan sonra başkalarına nakletmek. Bunun fazl u keremi nedir, bu hadîs-i şerîfte göreceğiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

Men eddâ ilâ ümmetî hadîsen. "Her kim benim ümmetime bir hadis rivayet eder, naklederse."

Hadis Arapça'da "söz" demek, cem'i ehâdîs gelir. Burada "hadis" diyor ama maksat lalettayin birinin sözü değil, Peygamber Efendimiz'in hadisi.

"Kim benim ümmetime benim hadisimi nakleder, verir, öğretirse...

Neden?

Li-tükâme bihî sünnetün. 'Onunla bir sünnet yerine gelsin, ifa olsun, ikame olunsun, tatbik olunsun.' diye, 'öğrensinler de bu sünneti yapsınlar' diye."

Ev tüsleme bihî bid'atün.

'Bir bid'atin gediği kapatılsın.' diye

bu hadisi şerifi kim öğretirse,

Fe-hüve fi'l-cenneh. "Böyle yapan kimse cennettedir."

O hâlde yaptığımız işin ehemmiyetini bilelim.

Ne yapıyoruz?

Bu kürsüden [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'dan aldığımız emir üzerine

hocalarımızın adetinin devam ettirmek üzere hadis okuyoruz.

Siz ne yapıyorsunuz?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini dinliyorsunuz.

Neden dinliyorsunuz?

"Bu sünnet tatbik edilsin; hem kendim tatbik edeyim hem de başkalarına nakledeyim, onlar tatbik etsin veyahut da sünnet bilinsin de bid'atlerin önü kesilsin; insanlar yalan yanlış yollardan gitmesin, sünnete aykırı bir ömür sürmesinler, ters işler yapmasınlar, bid'atlere dalmasınlar, dinin aslı esası bozulmasın, müslümanlar raydan çıkmasın, yoldan sapmasın." diye.

"Kim böyle öğrenirse..."

Fe-hüve fi'l-cenneh. "İşte böyle yapan bir kimse cennetliktir."

Demek ki bu hadîs-i şerîf -bu dersin başında- bizler için büyük bir müjde oldu. Hem de o kadar büyük bir müjde ki hadisen diyor. Bir hadis bile olsa... "Bütün hadîs-i şerîflerimi öğrensin de, dinin aslına, esasına, inceliklerine yüzde yüz vâkıf olsun da, hakiki, derin bir din alimi olsun da, engin bir bilgiye sahip olsun da, o zaman cennete sokarım." demiyor. "Kim benim ümmetime bir hadisi naklederse." O bakımdan bu hadîs-i şerîfleri can kulağıyla dinlemek lazım.

Enes b. Mâlik, Mâlikî mezhebinin imamı rahmetullahi aleyh, kendisi aynı zamanda mezhep imamı, fakih; bir taraftan da hadis râvîsi. Peygamber Efendimiz'den duyanlar kendisinden sonrakilere nakletmişler, onlar da daha sonrakilere nakletmişler; biz hadisleri onlardan almışız. Aslında biz de sırayla "Ben bunu şundan duydum, şundan duydum." diye Peygamber Efendimiz'e kadar kimlerden bize kadar ulaşmışsa söylememiz lazım. Önümüzdeki kitap bizi bu zahmetten kurtarıyor; çünkü o kaynağını, yerini gösteriyor da biz sadece yerini söyleyince meseleyi kökünden halletmiş oluyoruz. Eskiden böyle kitaplar yokken Peygamber Efendimiz'in devrinden sonra yaşayanlar kimden aldığını söylemek zorundaydı; buna "rivayet zinciri, halkası" derler. "Bunu kimden aldın, o kimden duydu, o Resûlullah'a nasıl bağlanıyor?" bildirmek geriyordu. Elhamdülillah şimdi iş kolaylaştı.

İmam Mâlik hazretleri hem fakîh, hem din bilgini hem muhaddis, hadis râvisi. Bir kimse kapısını çalıp kendisine müracaat edince, sorunca, "Ne yapacaksın, bir dinî mesele mi öğrenmek istiyorsun?" "Evet bir dinî mesele öğrenmek istiyorum, müşkülüm var, onu öğreneceğim." derse "Sor bakalım." der, cevabını verir, gönderirmiş.

Dikkat edin; "Hayır, ben dini mesele sormayacağım. Siz hadis râvîsisiniz ya, muhaddissiniz ya; siz hadis söyleyin ben sizden hadis yazacağım, ben de sizden alacağım, öbür tarafa hadis nakledeceğim."

"Ben de hadis topluyorum, sizden hadis rivayeti almak için geldim." deyince; "Peki öyleyse, buyur içeri." der, o şahsı içeri alır, kendisi evin öbür tarafına gider, tepeden tırnağı bir gusül abdesti alırmış. Misafirin girdiği odaya o zamana kadar başka işte kullanmadığı en güzel rahleyi koydurur, üstüne en güzel örtüyü örttürür, buhurdan yaktırırmış; ortalığı güzel, hoş kokularla kokulandırırmış. Kendisi başka zaman giymediği en güzel cübbesini giyer, en güzel sarığını sarar, kemâl-i ciddiyet ile gelir, orada, "Resûlullah'tan filanca nakletmiş, o ötekisine nakletmiş, ben filancadan duydum Resulullah şöyle buyurdu" diye ciddi ciddi, tane tane hadis rivayet edermiş. Bu kadar ciddi bu iş. Bu kadar önemli. Zaten bu kadar ehemmiyet verilmeseydi, bu kadar itina gösterilmeseydi bu sözler bize kadar gelemezdi.

Kelimesi kelimesine gelmesindeki esas amin nedir?

Bu ciddiyettir.

Onun için ne yaptığımızı, ne kadar sevaplı bir iş yaptığımızı bilelim. "Kardeşlerim var, tatil, pazar günü, bir yere gidiyorlar, şurayı geziyorlar, burayı geziyorlar." Ama buradaki sevabın ne kadar çok olduğunu bir bilseler. Hocamız öyle derdi: "Başka yere gitmeyin tatil günü."

Neden pazar günü okunuyor bu hadisi şerif?

"Herkes gelebilsin." diye. Sair gün olsa gelemez ama herkes bir gezmeye gidiyor; bir kıra, pikniğe gidiyor, buradaki esas güzel, mânevî ziyafeti kaçırıyor. Bu kadar ehemmiyetli iş.

Allahu Teâlâ hazretleri ehl-i hadîs eylesin; hadisi öğrenen, başkalarına öğreten, kendisi tatbik eden, sünnetin yayılmasına, bidatin yıkılmasına sebep olan, hayırlı faaliyet gösteren insanlardan eylesin.

Bu "İbn Abbas'tan rivayet edilmiş" diye kayıt geçiyor.

Men eddâ zekâte mâlihî fe-kad zehebe anhü şerrüh.

Câbir ibni Abdullah hazretlerinden rivayet edilmiş ikinci hadisi şerif. bu hadîs-i şerîfte zekât hakkında Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyurmuş ki:

Kim malının zekâtını öderse müstahak olanlara verirse Fe-kad zehebe anhü şerrüh. "Muhakkak o malın şerri onun üzerinden gider."

Biraz açıklayalım.

Demek ki malımızın üzerinde fukaranın hakkı var.

Neyle belli?

Çok âyetlerle belli.

Ve fî emvâlihim hakkun li's-sâili ve'l-mahrûm.

Zekât hakkında çok âyetler var. Malımızda fukaranın hakkı var. Peygamber Efendimiz onun için "öderse" diyor. Bu hakkı ödeyeceğiz, boynumuzun borcu; "istersem veririm istemesem vermem" tarzında değil. Paramızla, malımızla üzerimize terettüp eden bu mâlî vecibemizi yerine getireceğiz, fakire vereceğiz, yerine vereceğiz. nerelere verilmesi gerekiyorsa vereceğiz. Böyle yaparsak malımızın şerrinden kurtulmuş oluruz veyahut üzerimize gelecek şerden yakayı sıyırmış oluruz.

Nedir? Eğer bir insan malının zekâtını vermezse

Dünyada malı âfetlere uğrar. Birisini anlattılar; Kapalıçarşı yangını çıkmış, demişler ki; "Kapalı çarşı yanıyor duymadın mı? Senin dükkânın da Kapalıçarşı'da."

Demiş ki; "Bildiğim kadarıyla malımın zekâtını muntazam verdim. Umarım ki Mevlâ benim dükkânımı yakmaz." yangının ortasında tek kalmış dükkanı. O zaman ismini söylemişlerdi şimdi aklımda değil.

Yine bir başka ihvanımızdan kardeşimiz, ağabeyimiz, büyüğümüz baba dostumuz bir kimse vardı. Onun da dükkânının yanına kadar olan bütün dükkânlar yandı, tam orada durdu, onun dükkânına bir zarar gelmedi. Dünyada afetleri olur. Zekatı verilmedi mi malın insanın başına çeşitli felaketler gelir. âhirette de Allah'a âsi olmanın, zekât vermemenin cezası ayrıca çekilir.

Zekâtı ne zaman olursa vermek lazım. "Ramazan geçti." Demeyin, ne zaman olursa verilir. Ramazan'da verilir, Ramazan'dan sonra verilir. Malın üzerinden tam bir sene geçince onun zekâtı verilir. Koyunlar için başkadır, sığır için başkadır, her şeyin bir ölçüsü vardır; ilmihâl kitaplarında genişçe yazılmıştır. Malınızın zekâtını verin.

Allahu Teâlâ hazretleri zekâtı verilen malı bereketlendirir, zekâtı verilmediği zaman insanın başına çok çeşitli sıkıntılar, dertler gelir. O insan cimrilikten kurtulmuş olmaz; bir insanın cimrilikten kurtulmasının ilk şartı, ilk emaresi onun zekât vermesidir. Zekâtı vermezse cömert değil, kendisinin olmayan malın üzerinde duruyor; fukaranın malı, malının arasına karışıyor.

Zekât Arapça'da "temizlemek" demektir.

Neden o paraya zekât ismi verilmiştir?

Onu çıkarıp verdiğin zaman malın temiz oluyor; aksi takdirde malın şaibeli kalıyor. Üzerinde başkasına ait mal var. "Senin kasanda, kesende, senin elinin altında. Başkasının malını tasarruf etmeye, vermemeye utanmıyor musun?" gibi kirli oluyor. Onu bilerek malınızın zekâtını vermekten çekinmeyin. Allahu Teâlâ hazretleri zekât verirsen malı artırır. Peygamber Efendimiz yeminle söylüyor:

"Vallahi verilen sadakadan mal azalmaz."

Sadaka hem "nafile sadaka" hem de "zekât" mânasına gelir. Verilen şeyden mal azalmaz; Allah başka bir yerden bereket verir, artırır.

Bunu iyice bilin. Çok misaller var. Günümüzden hakikî misaller var.

Birisi gelmiş. Bir dükkandan para almak için. Tanıdığımız bir hacı kardeşimiz anlattı. "Filancanın dükkanına gittim."

Dükkân sahibi; 'Siz piyasayı dolaşın, alacağınız yerlerden alın, bana akşam gelin.' dedi. Akşamüstü gittik, o zamanın parası ile 'üç beş bin lira verir' diye düşündük, Piyasayıda gezdiler gördüler kimin ne kadar para verdiğini. Küçücük dükkan. Çıkartmış elli bin lira verdi; bizim umduğumuzun on misli fazlasını verdi. Hangi zamanda? Mesela bundan yedi, sekiz sene önce. O zaman elli bin lira vermiş. Verirken de; 'İnşaallah önümüzdeki sene daha çok vereceğim, bu sene bu kadarcık verdik, kusuruma bakmayın.' dedi. Bu da güzel birşeydir. Hayırlı şeylere şimdiden niyet edin. Zekatımı bu ramazanda vermiştim ama önümüzdeki ramazanda inşallah gene vereceğim daha çok vereceğim filan diye. İyi şeylere niyet etmekte fayda vardır çünkü insan bir hayra niyet edip de yapmassa bile Allah ona ecir verir. Bunu bilin, iyi şeylere niyet edin önceden. Bir dahaki sene gittik; o şahıs iki yüz elli bin lira verdi." dedi. Bir senede iki yüz elli bin lira vermiş ikinci gidişlerinde Bir daha ki sene bir dahaki sene derken, bana anlattıkları senede yirmi milyon bir yere vermiş. Bir iki milyonda bizim tanıdığımız bir başka yere vermiş. Başka yerlere vermese bile yirmi iki milyon vermiş. Yirmi iki milyon zekat verince kendisinin malı ne kadar demek? Allah daha çok vermiş.

Demek ki evvelki senelerde hulûs-i kalp ile beş bin lira, elli bin lira verirkengetirmiş. Allah işini geliştirmiş geliştirmiş milyonlar verecek hâle getirmiş. İşte canlı misali İsterseniz gelin adını söyleyeyim, isterseniz adresini vereyim gidin kendisine sorun. Hep kitaplardan nakledecek değiliz ya. Zamanımızda da Allahu Teâlâ hazretleri iyi kullara mükâfat verir eskiden de. zamanımızda da Allahu Teâlâ hazretlerinin çeşitli kerametleri, ikramları kullar üzerinde görülür eskiden de görülmüş.

Hep kitaplarda değil ki. Allahın iyi kulları eskiden de yaşamış şimdi de var. Sen bilmezsin ben bilmem ama Allah'ın has kulları vardır. Senin gafil gafil yatıp uyuduğun zamanda geceleyin gözyaşı döküp ibadet eden, nice hayırlar peşinde koşan, nice Allah'a has halis ibadet eden kullar vardır. Sen kendini düzeltmeye bak, hüsn-ü zan eyle.

Sen kendini düzeltmeye bak, hüsn-ü zan eyle.

Men edhale alâ mü'minin sürûren fe-kad serranî ve men serranî fe-kad ittehaze inda'llâhi ahden ve men'ittehaze inde'llâhi ahden fe len-temessehü'n-nâru ebedâ.

Bu hadîs-i şerîf de İbn Abbas radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş. Dârekutnî rivayet etmiş, Ebû Şeyh rivayet etmiş. "Bu mânayı açıklayan daha başka hadîs-i şerîfler." var diye Hocamız şerh düşmüş.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

Men edhale alâ mü'minin sürûren. "Kim müslümana neşe, sürur, sevinç verirse, dahil ederse gönlüne. Kalbine neşe verirse, sevinç verirse bugünkü dilimiz ifadesiyle kim bir müslümanı sevindirirse, kim bir müslümanın gönlüne sevindirecek bir şey bahşederse, yaptığı hareketle gönlünü hoş ederse, gönlünü alırsa, sevindirirse"

Bakın dikkat edin; Peygamber Efendimiz ne buyurmuş?

Fe-kad serranî. "Muhakkak beni sevindirmiş olur."

Neden?

Müslümanların velisi, sahibi Peygamber Efendimiz de onun için. Sen kendini sahipsiz mi sanıyorsun veyahut karşındaki müslümanı sahipsiz mi sanıyorsun; hepimizin arkasında Resûlullah'ın şefakatı, sevgisi var.

Ona ümmet olursak ne buyuruyor?

Şefâatî li-ehli'l-kebâiri min ümmetî. "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işlemişlere de yetişecek."

Onlara da; "Siz günah işlemişsiniz, çekilin huzurumdan, yüzünüzü görmemeyim." demeyecek Peygamber Efendimiz, ümmetî, ümmetî, "benim ümmetim, ümmetim, ey ümmetim diye" "Yâ Rabbi! Ümmetimi bağışla." diye Miraç'ta yalvardığı gibi şefakati çok. Onun için sen bir müslümanı sevindirirsen Resûlullah'ı sevindirmiş olacaksın. Öyle buyuruyor Peygamber efendimiz. Hem de fe-kad kelimesini getirmiş söylüyor muhakkak manasında. Serranî dese "beni sevindirir" demek olur, fe-kad serranî, diyor; "Muhakkak beni sevindirmiş olursunuz." Garanti olsun diye.

Men serranî. "Kim ki beni sevindirir."

Fe-kad ittehaze inda'llâhi ahden. "Allah indinde bir anlaşma sahibi olur, Allah indinde bir anlaşmaya kavuşmuş olur."

Nasıl karşılıklı anlaşma yaptığımız zaman hukuka riayet ediliyor insanlar arasında bir anlaşma olduğu zaman Allah'a karşı bir anlaşma meydana gelmiş oluyor.

Ve men'ittehaze inde'llâhi ahden. "Kimin de Allah huzurunda anlaşması olursa." Fe-len-temessehü'n-nâru ebedâ. "Asla ona cehennem ateşi değmeyecek."

Çünkü Allah ile ahit yapmış, Allah ile anlaşmalı; Allahu Teâlâ hazretleri onları cehenneme atmaz.

Bu hadîs-i şerîften ne anlıyoruz?

Birbirimizi sevindirmeye, müslümanın gönlünü hoş etmeye, kalp yıkmamaya, kalp kırmamaya çalışmamız lazım. Müslüman kardeşinin, akrabanın değil, kendi has kardeşinin değil, kendi has çocuğunun değil, yabancı müslüman kardeşinin de; onun bile… Derece derece, bir de akrabalığı, komşuluğu olursa, bir de başka bağlantıları olursa o zaman daha da kuvvetlenir iş. "Nasıl olur da gönül alırım, nasıl olur da kalp yaparım, nasıl olur da bir insanı sevindiririm?" diye ona bakın.

İkram edin. Yerinizi ikram edin "Buyur sen otur deyin., cebinizde bir şey varsa onu ikram edin "Buyurun beraber bir çay içelim" deyin. "Bu akşam tuz ekmek yiyelim, çorba içelim buyur" deyin veyahut size bir yardımım olur mu deyin. Rahatsızsa ziyaretine gidin, bir sıkıntılı zamanda yardımına koşun, ağır bir yük taşıyorsa "yarısını ben taşıyayım" deyin. Yarım elma gönül alma. Gönül almaya çalışın, kalp yapmaya çalışın. Böyle yapınca Resûlullah'ı sevindirmiş olursunuz, Allah ile ahit yapmış olursunuz; cehennem ateşi size asla tesir etmez.

Hepimiz cehennemden kurtulmak istiyoruz:

Allâhümme ecirnâ mine'n-nâr. Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! Bizi cehennemden koru. Yâ Rabbi! Bizi cehenneme atma." diyoruz. Bunun çaresi başka müslümanları sevindirmek.

Men edhale feresen beyne fereseyni ve hüve lâ yü'minü en-yesbika fe-leyse bi-kımârin ve men edhale feresen beyne'l-fereseyni ve kad âmene en-yesbika fe-hüve kımâr.

Bu da bir kumar olacak durum ile ilgili hadisi şerif. Ahmed b. Hanbel'de, Ebû Dâvûd'da, Beyhâkî'de, Müstedrek'de, Nesai'de var. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten. Şimdi insanlar yarış yapabilir, müsabaka yapabilir. Müsabakaya mükafat konulabilir. Bunlar normal. Bir de kumar vardır. "Şöyle yaparsan sen kazanacaksın, böyle yaparsam ben kazanacağım." Kumar haramdır, yasaklanmıştır. Dinimizde müsabaka serbest.

İki at yarışıyor; ortaya mükâfat konmuş. Bu durumu düşünün:

Men edhale feresen. "Kim bir at sokarsa." Beyne fereseyni. "Yarışan atın arasına bir at daha koyarsa." Ve hüve lâ yü'minü en-yesbika. Bir bilgisi ön tecrübesi yok kanaati yok. "Bu ötekiler geçer. Bu çok müstesna kıymetli bir at." diye bir ön bilgisi yok. Fe-leyse bi-kımârin. "O zaman kumar değil, müsabakadır."

Ama bu atın kalitesini biliyorsa "Bu atı ben biliyorum bu çok müstesne bir at, bildiğin at değil meşhur atlardan" Biliyorda sokuyorsa o zaman kumardır. Besbelli ki kendisi geçecek, kazanacak, Peygamber Efendimiz; "O zaman kumar olur." diyor.

Şimdi atların yarışması biraz azaldı ama hadis geldi diye bahsedelim. Bu at yarışları bahs-i müşterekler, onlar tamamen kumar bahsine giriyor. Burada müsabaka; "iki at arasındaki yarışma, ortaya bir mükâfat koyma" konusunda bir husus.

Men edhale alâ ehl-i beytin sürûren haleka'llâhu min zâlike's-sürûri halkan testağfirûne lehû ilâ-yevmi'l-kıyâmeh.

Bu hadîs-i şerîf, bir başka müslümanı sevindirmekle ilgili. Yine Câbir b. Abdillah radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

Men edhale. "Kim sokarsa." Alâ ehl-i beytin "Bir ev ahalisine." Sürûren. "Sevinç. Kim bir ev halkını sevindirirse, onların gönlüne sevinç verirse, sevindirecek bir şey yaparsa." Haleka'llâhu min zâlike's-sürûri. "Allah bu sevinçten bir mahlûkat yaratır." Testağfirûne lehû ilâ-yevmi'l-kıyâmeti. "O da kıyamete kadar o sevindiren kimseye istiğfar eder."

Allah kâdir mi?

Kâdir.

Bilmediğimiz çok esrarlı bir kâinat içinde miyiz? Evet. İşte o sevinme üzerine Allah bir mahlûkat yaratır. Belki bir melek, belki daha bilmediğimiz bir varlık. O varlık daima; "Yâ Rabbi! Şu ev halkını sevindiren filanca kulunu affeyle, mağfiret eyle." diye kıyamete kadar dua eder durur. Bu da yine deminki gibi insanları sevindirmek meselesini takviye eden bir hadîs-i şerîf oldu.

Men edrakehü'l-ezânü fi'l-mescidi sümme harace lem-yehruc li-hâcetin ve hüve lâ yürîdü'r-ric'ate ve hüve münâfıkun.

Osman b. Affan radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hasen hadisi şerif. Camide bulunup da ezan okunurken dışarı çıkan insanla ilgili hasen bir hadis. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

Men edrakehü'l-ezânü fi'l-mescidi. "Kime mescitte ezan yetişirse" yani kendisi mescitte iken ezan okunmaya başlarsa. Sümme harace. "O ezana rağmen mescitten çıkarsa." Lem-yehruc li-hâcetin. "Bir ihtiyacından dolayı çıkmadı, 'Abdest tazeleyeceğim' veyahut 'Aman şunu yapıp da geleyim.' gibi bir mecburiyetten dolayı çıkmadıysa." Ve hüve lâ yürîdü'r-ric'ate. "Geri dönmeyi de düşünmüyorsa." Ve hüve münâfikun. "O münâfıktır."

Onun için mescitteyken ezan okunuyorsa mümkünse namazı kılın, öyle gidin. Çünkü davet oldu.Allah ibadetine davet etti; namazı kıl öyle git. Ezan okunurken çıkıyor gidiyor dönmeyide düşünmüyor. Bu münafıklık alametidir. Ezan okundu mu orada o namazı kılsın.

Osman b. Affan biliyorsunuz Peygamber Efendimiz'in üçüncü halifesidir. Ebû Bekir Sıddîk, Ömer-ül Faruk, Osman ibni Afvan Kuranı Kerimi cem eden, Peygamber Efendimiz'in iki kızıyla evlenmek şerefine ermiş olan Osmân-ı zinnûreyn hazretleri rivayet etmiş.

Men edreke vâlideyhi ev ehadehümâ sümme dehale'n-nâre ba'de zâlike fe-eb'adehu'llâhû ve eshakah.

Bu da ana babaya sevgi, saygı, hizmet, hürmet hakkında bir hadîs-i şeriftir. Menbalarına bakalım: Taberânî, Ahmed b. Hanbel ve daha başka kaynaklarda geçmiş. Ubeyd b. Mâlik'ten rivayet olunmuş bir hadîs-i şerîf:

Peygamber efendimiz buyurmuş ki: Men edreke vâlideyhi. "Kim ana babasına yetişmişse." Ev ehadehümâ. "Veya sadece anasına veya babasına bir tanesine yetişmişse."

İnsan ana babasına yetişemeyebilir mi?

Tabi. Küçükken vefat ediverirler, kendisi küçükten öksüz olur yani daha buluğa ermeden aklı başına gelmeden kaybetmiş olabilir.

"Kim öyle olmamışta anasına babasına yetişmişse veyahut bir tanesine yetişmişse, ya annesi ya babası." sümme dehale'n-nâr "sonra âhirette cehenneme giderse." min ba'de zâlike "yetiştiği halde" anne babasına veya sadece annesine ve babasına yetiştiği halde. Birde ahirette cehenneme giderse

Fe-eb'adehu'llâhû ve eshakah. "Allah onu tard eylesin, uzak eylesin, parça parça ufalasın."

Peygamber Efendimiz; "Olur mu böyle şey!" demek istiyor, beddua ediyor.

Anasına babasına ya da bir tanesine yetişecek, bir de cehenneme girecek" hay uzak olasıca diyor Peygamber efendimiz öyle kimseye."Uzaklaştır, haketti."

Ne demek? Bu şu demektir ki:

"Bir insan anne babasına hürmet edecek, hizmet edecek de, onun hayır duasını alacak da cenneti kazanacak." demektir. Kazanır demek yani hizmet ederse mutlaka cenneti kazanır. O kadar garantili gibidir ki bu iş, muhakkak kazanması o kadar kesin gibidir ki "Cehenneme giderse ne yaparsa yapsın! Hak etti." demek oluyor.

"Hem yetişmiş, hadi görmese neyse, hem de cenneti kazanamamış, ne kadar ahmakmış!" demek. Burada ana babaya hürmet etmenin ehemmiyeti bu tarzda ifade edilmiş oluyor.

Hocamız rahmetullahi aleyh aşağıda güzel bir ibare toplamış; şöyle diyor:

"Anne babanın evlat üzerinde on tane hakkı vardır."

Onları sıralayıvereyim, aklınızda tutunuz. Hadisin kendisinde değil de açıklamak babında. Anaya babaya nasıl hürmet etmeyi gösteren bir açıklama olsun diye. On tane hakkı vardır annenin babanın evlat üzerinde

el-Evvelü: İze'htâcâ ilâ't-taâmi et'amehümâ. "Ana babanın evlat üzerindeki birinci hakkı; yemeğe ihtiyaçlara varsa evladın onları yedirip doyurmasıdır."

Kendisi yiyor, ana babası aç; olmaz! Ana babasını doyurmak boynunun borcudur; aç bırakmayacak, doyuracak. Bu devirde açlık biraz zor, umumiyetle insanlar gıdasız kalmıyorlar ama eskiden çok kıtlıklar, çok sıkıntılar olmuş. Bizim bildiğimiz, alıştığımız durum, eskiden beri olan bir şey değil. Şimdi her şey bollaştı; traktörler çalışıyor, üretim muntazam, kamyonlar fazla malları oradan oraya naklediyor, ticaret gelişmiş; bolluk var. Eskiden insanlar ne sıkıntılar çekmişler. Peygamber Efendimiz'in zamanında bir hurmayı "al biraz sen em ondan sonra ver arkadaşına biraz o emsin sonra o arkadaşına versin biraz o emsin" bir hurmayı kaç kişinin ağzında döndürdükleri var. Açlıktan, sıkıntıdan.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf var:

Bir gece Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in evinde hiçbir şey bulunmamış da hiç yiyecek birşey bulunmamış. Bu, çok olan bir şeydi, çünkü depo etmezdi eline ne gelirse verirdi. Bir sene yiyecek ihtiyacını karşılayacak miktarda koyun gelse bir başkasına "al şu koyunları" derdi, akşama bırakmazdı. Ondan yoksa bizim gibi olsaydı, ne kadar zengin olurdu. İstemedi. Hiç yanında bir şey depo etmedi. Gece elinde biraz dirhem dinar kalsa uykudan uyanıp dağıttı fukaraya.

Açlıktan uyku tutmamış, dışarı çıkmış. Ebû Bekir Efendimiz'le karşılaşıyor. Ebû Bekir Efendimiz de evinde bir şey olmadığı için dışarı çıkmış. Halbuki müslüman olduğu zaman doksan bin dinarı vardı, hatırlı bir zengindi, hepsini Allah yolunda Resûlullah'ın hizmetine verdi. Ondan sonra yürüyorlar beraber karanlıkta, karşılarına bir karartı daha çıkıyor; bakıyorlar, Hz. Ömer.

"Sen niye çıktın gecenin bu vaktinde?"

"Yâ Resûlallah! Sizi çıkartan sebep beni de çıkarttı."

Onun da evinde bir şey yokmuş, düşünün, evde hiçbir şey olmaması ne demek? Açlıktan uyku tutmaması

Nihayet gitmişler; -şu anda adını söyleyemeyeceğim- sahabeden bir zâtın geceleyin kapısını çalmışlar. O da onları görünce "gecenin içinde hanesine üç tane güneş doğmuş" gibi Resulullah efendimiz, Ebubekir sıddık efendimiz, Hz. Ömer efendimiz. Bayram yapmış, kapıyı açmış buyur etmiş içeriye.

"Buyur yâ Resûlallah!"

Hemen ilk başta salkımıyla hurma dalı getirmiş Dalından kopartılmamış hurmayı salkımıyla getirmiş önlerine koymuş. "Bunları yiyedurun ya Resulullah diye" Hurmalarda böyle ne kadar güzel olur dalında bilseniz. onlar yerken bir kaybolmuş, hemen gitmiş bir hayvan kesmiş; onlara ziyafet çekmiş.

Bazen Resûlullah Efendimiz'e gelirdi birisi;

"Yâ Resûlallah! Hiç bir şeyim yok." dediklerinde;

"Verilebilecek bir şey var mı?" diye eve haber gönderirdi.

"Yâ Resûlallah! Evimizde hiçbir şey yok." deyince cemaate döner, sorardı;

"Hanginiz bu kardeşi evinde misafir eder?"

Bir keresinde birisi;

"Allah rızası için ben götürüp misafir edeyim." diyor.

Eve geliyor, çoluk çocuğu var, kendi hanımı var; kendilerine yetecek miktardan az bir yiyecekleri var. Diyor ki: "çocukları erkenden yatır, mumu da söndür biz kaşığı takırdatalım yemeği misafire yedirelim." Öyle doyurmuşlar. Yani anlayın o devirlerde ne kadar sıkıntı olduğunu.

Demek ki aç olursa doyuracak. Ana babanın evlat üzerindeki haklarına dönüyoruz., açsa, ihtiyacı varsa, ana babasını doyuracak bir.

İkincisi; Ve's-sânî ize'htâcâ ile'l-kisveti kesâhümâ. giyime ihtiyaçları varsa giydirecek, ana babasının sırtını çıplak bırakmayacak. Şimdi de elhamdülillah bir örtü bulabiliyor, bollaştı ama bundan kırk elli sene önce bazı yaşlı cemaatimiz bilirler eskiden böyle bez vesayre falan bu kadar bol değildi. Her evde tezgâh vardı; insanlar yünü eğirir, kendileri dokurlardı kumaş bu kadar bol değildi yama yama öyle giyerlerdi.

Hatta bir keresinde hocalardan biri anlatıyor:

"Hiç unutmuyorum, babamlar bir şeker çuvalı bulmuşlar, ele geçirmişler ganimet gibi. Anam o şeker çuvalından diz altına kadar bir pantolon yapmıştı. Artık o şeker çuvalından yapılan pantolonla şöyle bir dolaştım bayram günü diyor. bütün çocuklara ne kadar çalım sattım diyor. Şeker çuvalından yapılmış bir pantolon. Düşünün böyleydi yani eskiden.

Böyle giyime ihtiyacı varsa giydirecek.

Ve's-sâlisi ize'htâcâ ile'l-hizmeti hâdemehümâ. Üçüncüsü; "Eğer hizmete ihtiyacı varsa hizmet edecek." Ve'r-rabi' izâ deâhu ecâbehümâ. "Çağırırlarsa gelecek."

"Ey oğlum gel." dediği zaman gelmezlik yapmayacak. Bununla ilgili çok hadiseler var ama kısa kesiyorum.

Ve haderehümâ. "Yanlarına gelecek." Ve'l-hâmisü emerâhu bi-emrin etâhümâ. "Bir şey yapmasını emrederse yapacak." Mâ lem-ye'mür bi'l-mâsiyeti. "Masiyeti emretmedikçe."

"Günahı işle, iç şu içkiyi" gibi şeyler derse olmaz.

Altıncısı; et-Tekellümü bi'l-lîni. "Yumuşak konuşacak."

Fe-lâ tekul lehümâ üffin ve lâ tenherhümâ. "Sakın onlara öf bile deme, sert bir ifade kullanma!" diye Kur'ân-ı Kerîm'de de bildirilmiş.

Ve's-sabi'u lâ yed'û bi'smihimâ. "Onları isimleriyle çağırma."

"Ahmet gel, Ayşe hanım gel." diye ismiyle hitap etmeyecek. Neden? İsmiyle hitap etmek büyüklere olmaz, küçüklere olur. Hürmetin bir şekli de ona ismiyle hitap etmeyecek. "Babacığım, anacığım" diyecek, ismiyle hitap etmek olmayacak. Hocaya da öyle.

Ramazan'da hep hatırıma geldi de söyleyemedim.

Allâhümme salli alâ-Muhammedin diyorlar. Seyyidinâ Muhammed olacak; "Efendimiz Muhammed" mânasına. Sadece Muhammed diyor. Allahumme salli ala Muhammed. Allâhümme salli alâ-seyyidinâ Muhammed de. Hürmetini ifadek ederek söyle. Düz olarak adını söylemek biraz uygunsuz oluyor.

Ve's-sâminü yemşî halfehümâ. "Sekizincisi; arkalarından yürüyecek, önlerinden gitmeyecek. " O da bir hürmet ifadesi.

Ve't-tâsi'u en-yerdâ lehümâ mâ yerdâ li-nefsih. "Kendisi için sevdiği, istediği şeyi onlar için de isteyecek. Canı ne istiyorsa."

Kendisinin nasıl bir muamele görmesini istiyorsa öyle muamele edecek; canı neleri istiyorsa nelerden hoşlanıyorsa onlara da onu temenni edecek. Kendisini onların yerine koyacak, kendisi için istediğini onlar için de isteyecek.

Ve yekrehü lehümâ mâ yekrehü li-nefsih. "Kendisinin hoşlanmadığı şeylerden; onların namına da hoşlanmayacak, yapmamaya çalışacak."

Ve'l-âşirü en yed'uva'llâhe lehümâ bi'l-mağfireti kemâ yed'û bi-nefsih. "Onuncusu; kendi nefsi için Allah'a dua ettiği gibi onlar için de dua edecek; duayı terk etmeyecek."

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize ana babasına acıkınca yediren, çıplak olunca giydiren, hizmet gerektikçe hizmet eden, çağırdığı zaman davetine gelen, yanına koşan, konuştuğu zaman yumuşak konuşan, isimleriyle hitap etmeyen, arkasından edeple yürüyen, kendisinin sevdiği şeyleri onlar için isteyen, kendisinin hoşlanmadığı şeylerden onlar için de hoşlanmayan, yapmayan; onların arkasından, gıyabında dua eden hayırlı evlatlar nasip eylesin.

Men edreke mine'l-cumu'ati rik'aten edâfe ileyhâ uhrâ ve men edrekehüm fî't-teşehhüdi sallâ erba'an.

Bu hadîs-i şerîf, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiştir:

Peygamber efendimiz bu hadisi şerifte buyuruyor ki;

"Kim Cuma namazının bir rekâtına yetişirse ona ikinci rekâtı ekler."

Kişi biraz geç kaldı; hatip hutbeden inip farzına durmuş, bir rekâtına yetişti. İmam selam verdikten sonra ikinci rekâta tamamlar. "Eğer teşehhüde rastlarsa -ikinci rekâtı kaçırdı, tam tahiyyât'a oturdukları zaman yetişti- o zaman dört rekât namaz kılması gerekir." buyruluyor.

Bu hususta başka hadîs-i şerîfleri de incelemiş. Şerhte diyor ki;

"Ekseri ulemâ böyle demiştir."

Atâ, Tâvus, Mücâhid, Mekhûl…

Bazıları da; "Hutbeye yetişemedi mi dört kılar." demişler ama bizim mezhebimiz öyle değil.

Bizim mezhebimiz ve Ebû Hanife;

Men edreke't-teşehhüde edreke'l-cumu'ate fe-sallâ ba'de selâmi imâmi rek'ateyn.

Hanefî mezhebine göre -bizim ekseri hanefidir- eğer otururken rastlamışsa iki rekât kılacak.

Biliyorsunuz zaman zaman söylüyorum, Hadîs-i şerîfler iyidir, güzeldir ama hep başka hadîs-i şerîflerle beraber düşünmek lazım. Birçok hadîs-i şerîfler vardır; o mevzudaki bütün hadisleri bilip ona göre hüküm çıkarmışlardır müçtehitlerimiz. Tek bir hadise bakıp da hüküm çıkarmak uygun olmaz. Bir konu enine boyuna bilinmeden olmaz; kanunun hepsini bilmeden bir maddesine göre bir uygulama yaparsan başka bir mâni çıkar, yine olmaz.

Biz bir bilet aldık, bir yerden sonra; "Kullanmayacağız, iade edelim." dedik, "Alamayız, aldığınız yere vereceksiniz." dediler. Bakın bir mâni çıktı, ummadığımız bir şey. Evet, insan bir bilet aldı mı alır, verdiği zaman da parasını alır ama çeşitli meseleleri olabiliyor.

Bizim mezhebimizin bu konudaki hükmü nedir?

Bir imam namazı kılmış, oturmuş, o oturduğu sırada sen cumaya gelip imama uymuşsun. Kalkınca kaç rekât kılacaksın?

Hanefî mezhebine göre iki rekât kılacaksın. Şafiîlere göre bu hadisi şerife uymuşlar, dört kılar.

Eğer şafi mezhebinden kardeşimiz varsa içinizde oturmuşken yetişmişse imama o dört kılacak.

Men edreke rik'aten mine's-subhi kable en tatlu'a'ş-şemsü fe-kad edreke's-subha ve men edreke rik'aten mine'l-asri kable en tağrube'ş-şemsü fe-kad edreke'l-asr.

Şimdi bir başka namaz meselesi geldi bu hadisi şerifte. Bir kimse sabah namazını geciktirdi geciktirdi; güneş doğma zamanı yaklaştı. Geldi baktı ki bir cemaat var, onlar da hemen ucu ucuna namaza durmuşlar, Allahu ekber dedi, imama uydu, bir rekât kıldı, onlar selam verdiler. Kendisinin bir rekâtı vaktin dışında kaldı; onlar selam verince vakit bitti. Bu mânayı düşünün, hadisi o zaman anlarsınız. "Kim sabahın bir rekâtına yetişmişse sabaha yetişmiş" demektir, "Vakti içinde bir rekâtına yetişti mi ötekisi de ona tâbi olarak kabul olur." Mesele bu.

Men edreke rik'aten mine'l-asr. "İkindi namazında da böyle tam güneş batmasına yakın son bir cemaat buldun, Allahu ekber dedin, bir rekât kıldın, selam verdiler, vakti içinde namazı bitirdiler; 'Sen daha üç rekât kılacağım.' derken vakit doldu."

Şimdi ne olacak?

İşte ikindi gene olmuş oldu diyor Peygamber efendimiz. Güneş batmadan evvel bir rekatını tutturabilmişsen, kılabilmişsen o zaman olur. Bu imamlada olur, burada imam kaydı yok, tek başına olduğu zamanda olur. Yani bir rekatını vakti içinde kıldıysa ötekine tabi olur manasında.

Men edreke mâlehû bi-aynihî inde-racülin kad eflese f- hüve ehakku bihî min gayrih.

Ticaret hayatında bir kimse bir kimseye mal vermiş, sonra o karşıdaki adam iflas ediverdi, adam parasını alamadı. Gitmiş adamın dükkânına bakmış ki verdiği mallar orada duruyor ama başka alacaklılar da gelmiş, yığılmış.

Onlarda, ondan alacaklı adam iflas etti.

Şimdi durum ne olacak?

Bu manzarayı düşünün; hadisi ona göre dinleyin:

Diyor ki Peygamer efendimiz; "Kim malını aynen iflas etmiş olan adamın yanında bulursa."

"Bu benim verdiğim paketler aynen duruyor." Aynen bulursa,

Fe hüve ehakku bihî min gayrih. "O mala o şahıs başkalarından daha fazla almaya layıktır."

Evet başka alacaklılarıda var ama

Çünkü mal tamamen kendisinin, işte orada aynen duruyor onu alır. adam iflas etmiş, parasını da veremedi, "Bu benim malım." der, alır. Mesele bu.

Men edreke'l-imâme câlisen kable en-yüsellime fe-kad edreke's-salâte ve fadlehâ.

"Kim imam oturmuşken ona yetişmişse namaza yetişmiş ve faziletini almış demektir."

"Rekâtları kaçırsa bile imam selam vermeden oturmuşken yetişmişse o namaza ve faziletine ermiş." demektir ve o namaz olur.

Kendisi tamamlayacak tabi imam selam verdikten sonra. O şartla. Bir hadisi şerif daha okuyup bitiriverelim.

Men edreke tekbirete'l-ûla me'a'l-imâmi erba'îne sabâhan bi-salâtin kütibe lehû berâetâni berâetün mine'n-nâri ve berâetün mine'n-nifâk.

Enes b. Mâlik'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir ki Peygamber Efendimiz devamlı imamla namaz kılmanın fazileti hakkında bir müjde veriyor:

Men edreke. "Kim idrak ederse." et-Tekbirete'l-ûlâ. "ilk Allahu ekber'i."

İmam mihraba geliyor, saflar kuruluyor. Allahu ekber deyip namaza duruyor. Tekbire-i ula derler buna ilk tekbir; ondan sonra namazın içinde Allahu ekber'ler rukularda secdelerde oluyor; o ayrı.

"İlk tekbire kim yetişirse imamla beraber Allahu ekber demeye muvaffak olursa."me'a'l-imâmi 'imamla beraber'

Ne kadar müddet?

Erba'îne sabâhan. "Kırk sabah imamla beraber Allahu ekber demeye yetişirse, ilk Allahuekber'i, kaçırmazsa."

Sonradan gelmek tarzında değil; önceden ona yetişmek tarzında."

Bi-salâtin. "Namazıyla beraber."

Namaz kılarken ilk tekbirin Allahu ekber'ine yetişmişse kütibe lehû berâetâni ona iki tane beraat verilir:

Berâetün mine'n-nâri. "Birisi; cehennemden azatlık beraati."

"Sen cehennemden azat oldun, cennetlik oldun."

"Al sana bu vesika elinde bulunsunda seni yanlışlıkla yakalayıp cehenneme atmasınlar, gösterirsin" gibi cehennemden azatlık beratı.

Ve berâetun mine'n-nifâk. "Bir de münafıklıktan beraat vesikası."

"Artık sen münafık değilsin, hâlis muhlis müslümansın, işte garanti belgesi" mânasına iki tane beraat verilir. Birisi cehennemden azatlık beraati, birisi münafık olmadığının beraati.

Bu hadisten ne anlıyoruz?

Bu hadisi şeriften anlıyoruz ki; müslüman cemaate koşacak. Hele hele; kırk sabah peş peşe, hiç evinde kılmadan imamla beraber ilk Allahuekber'e yetişmek şartı ile kılarsa buna sahip olur. Kırk gün...

Cenneti kazanmak için insan neler yapar?

"Boğaz içinde sana bir yalı vereceğiz." deseler insan neler yapar?

Allahu Teâlâ cenneti verecek, bunu yapmamız lazım, bunu yapmaya çalışın. Bu hadîs-i şerîfleri duyunca her birinden faydalanmaya çalışın. Mesela müslümanın gönlüne o sevinci vermeye çalışın. Mesela kırk sabah ilk Allahu ekber'e yetişmek. Bunu yapmaya çalışın ki Allahu Teâlâ hazretleri bildiklerini tatbik edene bilmediği ilimlerin mânevî kapısını açar. O zaman arif kimse olur insan. Bildiğini tatbik etmezse kapılar kapanır; kalbi, kafası katılaşır. Onun için bildiğinizi tatbik edin, Allahu Teâlâ hazretleri bildiklerimizi tatbik edip hadisleri yaşayıp Peygamber Efendimiz'in şefaatine ermeye nail eylesin.

Bir kardeşimiz kağıt verdi bana diyor ki;

"Burada, kadınlar tarafında cemaatle namaz kılınmaz." diye kadınlara namaz kıldırmıyorlar, bunu açıklarsanız memnun olurum." demiş. Yani başka kadınlara cemaate uymuyolar diyorlar manasında herhalde

Burada kadınlar için bir yer var biliyorsunuz.Yan taraf bahçe. Bahçenin yanında bir ev aldık; "Kadınlar gelsin de Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîflerini dinlesin onlar da cennetlik olsun." diye istedik, orada yer aldık. Yalnız erkekler cennete gitmesin maaile herkes cennete gitsin diye hanımlara bir yer aldık Ama harap bir ev; yandaki evlerden birisi. Bu kürsüden bütün kardeşlerime duyurmaya çalıştım: "Bakın Ramazan'ın gelmesine iki ay var. Şu kadınların yerini güzel yapalım, etmeyin eylemeyin şu kadınlara güzel bir yer yapalım." dedim, olmadı; o iki ay geçti, Ramazan da geçti, ondan sonra bayram da geçti. Bakalım daha neler geçecek? Baktım olmuyor, olmayınca dedim ki arkadaki avlunun arka tarafında odalar var. Orada hat dersi görüyor talebeler güzel ilmi çalışmalar oluyor. Oraları kadınlara verelim, otursunlar muntazam dinlesinler hadisi şerifleri.

Biz burada üç ay beş ay konuşmuşuz, şu hoparlör bozukmuş, kadınlara ses gitmemiş. Bizim maksadımız onlar da duysun. Çoluk çocuklarına onlar öğretecek; annelerin çocuklar üzerinde tesiri daha fazla. İki üç ay sesi duymamışlar. Neden sonra arkadaşlarımız kontrol etti, bağlantıyı kurdular. "Orası olsun." dedik, olmadı. "Hadi yan tarafı biraz kafes mafes birşeyler yapalım yani buradan bakıldığı zaman görülmeyecek hale gelsin. Şuraya gelsin hanımlar." Orasıda olmadı. Şimdi orası ayrı bir bina, arada duvar var, bir kısmı kıble tarafından da önde; orada namaz olur mu?

Olmaz. Yan tarafında cemaat olacak, pencere de açık olacak; cemaat bağlantısı, hava bağlantısı olunca o zaman kılabilirler; orada bağlantı yok. Bu tarafında da abdest alma yerleri var; o bakımdan orada namaz kılamıyorlar. Biz diyorduk ki; "Şu erkeklerin burada oturup kubbenin altında dersleri dinledikleri gibi, ona yakın münasip bir tarzda, kadınlar da dinlesin." Haklı değil miyim? Öyle istiyorduk ama daha yapamadık. İnşallah içinizden bir babayiğit çıkar, bir gayretli kimse de, da bu derdi halleder. Hanımların hem namaza uymalarını, namazı cemaatle kılmalarını sağlar hem de hanımlar güzel bir yere kavuşurlar inşaallah.

Fatiha-i Şerife mea'l-Besmele.

Sayfa Başı