M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ahmed b. Ebü’l-Havârî (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn, hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh, alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşleirm!

Ebû Abdirrahman es-Sülemî rahmetullah aleyh'in -cennet mekân- Tabakâtü's-sûfiyye isimli eserinde 101. sayfanın altıncı paragrafına elhamdülillah ulaşmışız.

Allah'ın bu salih, sevgili ve mübarek kullarının hayatlarını okumak, hadîs-i şerîfte faydası, sevabı sabit olan bir husustur. Salihlerin anıldığı yere rahmet iner. Mânevî bir hava oluşur, dinleyenlerde güzel haller meydana gelir. Onların halleriyle, dinleyenlerin de hallenmesi mümkün olur. Allahu Teâlâ şefaatlerine nail eylesin.

Başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz olmak üzere, bu mübarek, Allah'ın sevdiği, salih, velî kullarının ruhu için; sahabe-i kirâm rıdvanullahi teala aleyhim ecmain'den, feyiz aldığımız Hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'ye kadar silsileler halinde muhtelif mübarek tarikatlerin başında vazife görerek bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş olanların cümlesinin ruhu için; içinde oturup güzelce kitabımızı okuduğumuz şu güzel tekkenin bânîsi Nakşibendî meşâyihinden Selami Mustafa Efendi hazretlerinin ruhu için; Şeyh Murad tekkesinde medfun bulunan evliyâullah ve salihlerin, Şeyh Murad hazretlerinin ve halifelerinin ruhları için; Nakşî meşâyihinden Haydar Baba hazretlerinin ve onun silsilesine bağlı haleflerinin, seleflerinin ruhları için; Halvetî meşâyihinin büyüklerinden Abdülehad-ı Nûrî hazretlerinin ruhu için; bunların hepsinin üstünde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mihmandarı Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ruhu için -ki sahabe-i kirâm bulundukları, medfun oldukları beldenin müslümanlarına mahşer gününde önderlik edecekler, onlar cennete giderken en başta bayrakları çekmiş olarak gidecekler, arkalarından da öteki beldenin müslümanları gideceklerdir. Muhakkak ki Ümmet-i Muhammed'in Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz devri, asr-ı saâdet insanları, Efendimiz'i görmüş, mübarek sohbetine ermiş, "sahabe" diye adlandırdığımız insanlar en yüksek zâtlar oluyorlar. Onların seviyesine hiçbir kimsenin ulaşması mümkün değil. Çünkü Peygamber Efendimiz'in seviyesine kimse çıkamaz. Allah şefaatlerine nail eylesin.- Diğer sahabe-i kirâmın ve cümle evliyâullahın; ayrıca bu beldeleri -savaşın nekadar zor olduğunu görüyorsunuz- ne kadar meşakkatlerle, canlarını mallarını ortaya koyarak büyük bir ideal edinip İstanbul'u mutlaka fethetmek isteyip her türlü teknik hazırlığın, ilmî seviyenin gerektirdiği çalışmaları yapıp fethe mazhar olmuş olan, böylece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde söylediği tebşirata mazhar olmuş olan Fatih Sultan Muhammed Han hazretlerinin ve ordusu mensuplarının ruhu için; bu diyarları karış karış cihat ede ede fethetmiş olan buradan Bosna-Hersek, Almanya, Bavyeralar'a kadar İslâm'ın bayrağını taşımış olan mücahitlerin, şehitlerin, gazilerin ruhları için; uzaktan yakından nice zahmetler çekerek aşk ve şevk ile buraya gelmiş, bu güzel mübarek zâtların hayatlarını dinlemeye şevk duymuş olan, tasavvufî bir şevk ve neşe ile toplanmış olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş bütün müslüman ecdâd-ı ceddât-ı akrabâ-ı taallükâtı, ahbâb-ı yâranının, akrabasının ruhları için; biz yaşamakta olan, hayattaki şu müslümanlara da Rabbimiz rahmeylesin, lütuf eylesin, tevfîkini refîk eylesin, o büyüklerin yolundan bizi ayırmasın; biz de Allah'ın sevdiği yolda yürüyüp sevdiği kullar olalım, diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım..

Ve bi-hâze'l-isnâdi kâle Ahmed. "Aynı rivayet silsilesiyle Ahmed bize şöyle dedi." diyor.

O rivayet ve zincir kimlerden ibaretmiş?

Ahberanâ Ebû Ca'fer Muhammedü'bnü Ahmedi'bni Sa'îd er-Râzî kâle haddesenâ Ebu'l Fadlı el- Abbasi'bnü Hamza haddesenâ Ahmedü'bnü Ebi'l-Havârî

Kâle Ahmed diye devam ettiğine göre demek ki bu rivayet zinciri aynı. Terceme-i hâlini okuduğumuz şahıs, Ahmed b. Ebü'l-Havârî'dir. Hicrî 230 senesinde vefat etmiş olan, Dımaşk yani Şam ahalisinden Ebû Süleyman-ı Dârânî ile onun sohbetinde bulunarak yetişmiş olan, babasının ismi Meymûn, kendi ismi Ahmed, künyesi Ebu'l Hasen olan zâttır.

Alâmeti hubbi'llahi tâ'ati'llah ve kıyle hubbi zikru'llah fe-izâ ehabba'llahu'l-abdü ehabbehû ve lâ yestetî'u'l-abde en yuhiba'llâh hattâ yekûne'l-ibtidâü mine'l-lâhi bi'l-hubbi lehû ve zâlike hıyne arafe minhü'l-ictihâde fî merdâtihi.

Alâmeti hubbi'llahi tâ'ati'llah. "Allah'ı sevmenin alameti, Allah'a mutî bir kul olmaktır."

İtaat edici bir kul olmaktır; emrini tutan bir kul olmaktır; ibadetinde, taatinde vazifelerini yapan bir kul olmaktır. Seviyorsa böyle yapar.

Kıyle hubbi zikru'llah yani alâmet-i hubbillah, hubbi zikrillah demek.

Bir de şöyle rivayet edilmiş:

"Allah'ı sevmenin alameti, Allah'ın zikrini sevmektir."

Seviyormuş!

Allah'ı gerçekten seviyorsa demek ki Allah'ı seve seve zikredecek. Allah'ın zikrini sevmiyor; bucak bucak kaçıyor, tembelleşiyor, istemiyor, yapmıyor, yapamıyor, vakit bulamıyor, kaytarıyor, kaçırıyor. O zaman Allah'ı tam sevmiyor, sevgisi az ki yapamıyor.

Fe-izâ ehabba'llahu'l-abde ehabbehû. "Allah kulu severse kul da o zaman Allah'ı sevebilir."

Kul durup dururken Allah'ı sevemiyor; o da kolay değil.

O bir nimet. O nimet de kolay ele geçmiyor.

Ne zaman ele geçiyor? Nasıl ele geçiyor?

Allah kulu sevdiği zaman kulda Allah'a karşı bir sevgi hasıl olur.

Ve lâ yestetî'u'l- abdü en yuhibba'llah. "Kul Allah'ı sevmeye müstaid olamaz, Allah'ı sevmeyi beceremez, takat getiremez."

Hattâ yekûne'l-ibtidâe mina'l-lahi bi'l-hubbi. "Başlangıç Allah'tan olmadıkça kulun Allah'ı sevmesi mümkün olmaz. Kul buna muktedir olamaz."

Sevmenin başlangıcı bi'l-hubbi lehû "o kulu sevmek" suretiyle gerçekleşir. Başlangıç Allah'tan olmadıkça kul, Allah'ı sevme nimetine eremez. Nasip olamaz.

Bu haydutlar, bu kafirler, bu anarşistler, bu zındıklar, bu kötü insanlar, bu dinsizler, bu imansızlar Allah'ı sevmiyor. Allah'ın yolunu, Kur'ân-ı Kerîm'i, namazı, ezanı, dindarı sevmiyor.

Neden?

Allah onları sevmiyor da ondan. Allah sevmediği için sevmeye güç yetiremiyorlar. Bir insan Allah'ı sevebiliyorsa Allah ona büyük bir imkan vermiş, büyük bir nimet vermiş. Ama bu konuda bize bir anahtar veriyor:

Ve zâlike hıyne arafe minhü'l-ictihâde fî merdâtihi.

Allah'ın kulu sevmesi de çok önemli. Bunun altını çizerek gönlünüze yerleştirin, defterinize yazın, kafanıza yerleştirin; çok önemli bir şey.

Ahmet b. el-Havârî'nin bu son cümlesi işin tam püf noktasını gösteren bir husustur.

Ne diyor?

Bu, Allah'ın kulu sevmesi de hıyne, "Şu zamandır:"

Arafe minhü'l-ictihâde fî merdâtihi. "Allah rızasını kazanmak için onda bir çalışma gördüğü zaman."

Kul Allah'ın rızasını kazanmak için bir içtihat, çalışma, bir ceht sarf etme hâline başladığı zaman Allah kulunu sever. Allah kulunu sevdikten sonra da kulun gönlünde Allah sevgisi ışığı yanar, meşalesi yanar; o zaman kul da Allah'ı sevmeye başlar.

Demek ki ne olacak, kul ne yapacak?

Allah'ın rızasını kazanmak konusunda içtihat edecek.

İçtihat edecek ne demek burada?

Ceht edecek, çırpınacak, uğraşacak.

Millet sabahleyin kalkıyor, ırgat gibi koşuyor; beş kilometre on kilometre on beş kilometre nefes nefese. Eşofmanı giyiyor. Kadıköy'de açtıkları yollarda temiz havalı yerlerde şakaklarından ter dökülüyor. Adama para versen; "Bu akşam bende çalış." desen koşmaz. "Senin paran başına çalınsın; ben zenginim, istemem." der. Ama orada koşuyor.

Neden?

"Spor yapacağım da vücudum gelişecek, sıhhatli olacağım veya kondisyonumu koruyacağım veyahut pazılarım kuvvetli olacak." der.

Seksen kilo, yüz kilo, iki yüz kilo ağır yükleri kaldırıyor; tekrar tekrar nefes nefese kalıyor.

Bunlar neden?

Bunlar da içtihattır; ceht sarf etmedir.

Ama nereye?

Havaya, boşa ve batıla ceht sarf etmedir.

Bizim köylü dayılardan bir tanesi güzel söylemiş: Böyle koşan bir kardeşimize yakınımıza, akrabamıza; "Ulen," demiş (köylü ifadesiyle) "Böyle koşacağına bir fakirin tarlasında çalış da gayretini ona sarf et." demiş; "Gayretin böyle boş yere havaya gideceğine fakirin tarlasını kaz, tarlayı adam et!"

Kul ne yapacak?

Allah'ın rızasını kazanmakta içtihat edecek. Gözünün önüne gelecek; bu fani dünya için, boş ham hayaller için; "Vücut yapacağım, kondisyonumu koruyacağım, kuvvetli olacağım. -bodybuilding mi diyorlar İngilizce'de- halter kaldıracağım, onu yapacağım, bunu yapacağım. Erkek mecmualarında kat kat pazılarımın resmi çıkacak" bilmem ne diye...

Ne olacak, sonu ne?

Evet, İslâm'da güçlü kuvvetli olmak, sıhhatini korumak var; ama asıl gayret Allah'ın rızasını kazanmak olacak. O halde bu sözlerden -Allah şefaatlerine erdirsin- Ahmet b. el-Havârî hazretlerinin nasihatlerinden payımızı alıyoruz.

Biz Allah'ın rızasını kazanmakta ehl-i dünyanın ter döktüğü gibi ter dökeceğiz, koşturacağız ki Allah bizden razı olsun. Allah'ın razı olacağı işleri yapmakta biz koşturacağız ki Allah'tan bize bir sevgi hasıl olsun. Ondan sonra da bizim gönlümüzde aşkullah muhabbetullah ateşi yanacak da biz de iyi bir insan olacağız veya iyi insanlar zümresine kabul edileceğiz. Önce koşturacağız, gayret sarf edeceğiz; iyi niyetimizi ispat edeceğiz.

Çok güzel. Bunu hiç hatırınızdan çıkarmayınız!

Ve zâlike hıyne arafe minhü'l-ictihâde fî merdâtihi.

Allah'ın kulu sevmesi de nasıl olur?

Allah'ın, kulun Allah rızasını kazanma konusunda ceht sarf etmesini görmesinden sonra olur; "Bu kulum benim için, benim rızamı kazanmak için her şeyi yapıyor; tamam."

İngiltere'de adamın birisi bakmış ki Hıristiyanlık boş. Kiliseye gidiyor; süslü ziynetli altınlı, gümüşlü, heykelli geçiyor; ellerinden ayaklarından çivilenmiş bir adam heykelinin karşısında işaretler yapıyor, eğiliyor.

"Aman, saçma sapan, asılsız bir şey bu, hak dini değil; ben hak hangisi ise onu arayacağım, bulacağım" demiş; sormuş soruşturmuş, kendi bildiğince istişareler yapmış.

"Sen madem böyle olur olmaz itikada razı olamıyorsun, gönlün kabul edemiyor, mantığın reddediyor. Hindistan'da çok mantıklı bir din var; Budizm. Buda isminde bir şahıs fakirlere acımış. İşte Budizm diye bir şey ortaya koymuş; mantıklı şöyle böyle... Sen o dine gir." demişler.

O da düşünmüş, incelemiş. "Budizm mantıklı, makul prensipleri olan bir inanç" diye malını mülkünü satmış, İngiltere ile alakasını kesmiş. Bir Land Rover araba almış; çölleri geçmiş, binlerce kilometre yol gitmiş, Türkiye'yi, İran'ı, Afganistan'ı, Pakistan'ı geçmiş, Hindistan'a varmış. Türkiye'ye gelmiş. Türkiye'de üç defa rüyada; "Hak din İslâm'dır." demişler. "Hindistan'a gitmene gerek yok. Müslüman ol."

Biz müslümanız, peş peşe üç defa görmüş, bir defa görse neyse ne. Sonunda müslüman olmuş. Bunu bizim bir kardeşimiz tanıyor. Meşhur bir şahıs, gazetelerde ismi geçen bir kardeşimiz, herkes tanıyor. İngiltere'de tahsil yapmıştı; tanıdığı bir kimse. Neden İngiltere'de araştırma yaptığı zaman "Hak din İslâm'dır." diye rüya görmedi de Türkiye ye geldiği zaman "Hak yol İslâm'dır." diye rüya gördü?

Çünkü ve zâlike hıyne arafe minhü'l-ictihâde fî merdâtihi cümlesinde olduğu gibi Allah onun kendi rızasını kazanmak için büyük bir gayret içine girdiğini gördü. O gayretinin makbul bir gayret olduğunu ispat etti. Niyetinin halis olduğunu o zaman gösterdi. Doğrudan doğruya orada göstermedi; ortaya bir içtihat, bir gayret, bir emek çıktıktan sonra gösterdi.

Güzel bir misal!

Bu defa "rüyada görmek" deyince Medîne-i Münevvere'de evvelki hafta okudum; "Nurettin Mahmut Zengi" isimli bir atabek var. Selahattin Eyyûbiler zamanında yaşamış.

O şahıs bir gece rüyasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i görüyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem iki adam gösteriyor; "Bu iki melundan beni kurtar" diyor.

Allah Allah, bu iki mel'undan nasıl kurtaracak? Hayırdır inşallah; uykudan uyanıyor heyecanlanıyor. Yine yatıyor, yine rüyada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i görüyor. Yine bu iki şahsı gösteriyor; "Şu iki melun heriften beni kurtar."

Allah Allah, bir kere daha yatıyor. Üçüncüsünde yine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in "Bu adamlardan beni kurtar!" dediğini görüyor. Kalkıyor, oturuyor.

Çok akıllı, güngörmüş, tecrübeli bir veziri varmış; onu çağırıyor; "Ben böyle üç sefer rüya gördüm; yatıp uyanıyorum, uyuyorum yine aynı şeyleri görüyorum." diyor.

Veziri; "Çare yok sultanım, derhal bugün Medine'ye yola çıkacaksın." diyor.

Kıymetli elemanlarından bir müfreze topluyor. Atlarla süratle Medine'ye harekete geçiyor. Mümkün olduğu kadar hızlı, az dinlenip çok yol alarak on beş, on altı günde Suriye'den Medîne-i Münevvere'ye geliyor.

Şimdi ne yapacağız?

Veziri; "Sultanım, sizin gelmeniz dolayısıyla Medine ahalisine hediye vermek istediğinizi, herkesle tanışmak istediğinizi söylersiniz." diyor.

Medine o zaman küçük bir yer, şimdiki gibi değil. Kalesi var, mahdut evleri var; çok fazla büyük bir yer değil. Tarihte öyle idi; çünkü suyu ve gıdası az, sıcağı çok. Orası kalabalık toplayacak bir durum arz etmiyordu; eski şartları zordu.

"Olur." diyor; yanında çok para ve hediye getirmiş, herkesi bir bir önünden geçirtiyor. Herkese dikkatlice bakıyor, para veriyor; tamam.

Vezir soruyor, diyor ki;

"Rüyada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in gösterdiği o iki şahıs bunların arasında var mıydı?"

"Yoktu, görmedim."

O zaman diyor ki;

"Medine'de olup da benim huzuruma gelmeyen kimse kaldı mı? Herkesi görmek istiyorum."

"Yok efendim." diyorlar.

"Gelmemiş hiç kimse kalmasın, herkesi görmek istiyorum."

Çok ısrar edince; "Fas tarafından, Afrika'dan gelmiş iki tane derviş var. Aman ne cömertler ne cömertler; herkese paralar verirler. Her gün Bâkî kabristanına giderler; ölüleri ziyaret edip dualar ederler. Kimseden hediye kabul etmezler, kimseyle konuşmazlar. Harem-i şerîf'te türbe-i saadete de yakın bir ev tuttular; gece gündüz evlerinde; namaz vakitlerinde camide böyle iki kimse var."

"Çağırın onları." diyor.

Adamlar gelmek istemiyor.

"Biz padişahların yanına gitmeyiz. Hediye filan da kabul etmeyiz, ihtiyacımız da yoktur." diyorlar.

"Çağırın" diyor. Yaka paça tutup getiriyorlar.

Vezir soruyor:

"Nasıl sultanım?"

"Tamam, bunlar rüyada gördüğüm iki kişi."

Bu ikisinin evini arıyorlar, hiçbir şey yok.

"Siz kimsiniz?" diyorlar.

"Biz mağrib diyarından yani Fas tarafından gelmiş iki dervişiz. İşte burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şehrinde kalıyoruz."

Zorluyorlar, bir şey çıkmıyor. Evi bir daha sıkı bir şekilde arayınca, döşemenin örtüsünün altında bir şeyler kazdıklarını görüyorlar. Caddenin altından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in türbesine doğru tünel kazmışlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e suikast edecekler; naaş-ı şerîfini alacaklar, kaçıracaklar; niyetleri buymuş. Her gün kazdıkları toprağı torbalara koyuyorlarmış, Baki Kabristanlığı'na götürüp "Mezar ziyaret ediyoruz." görünümüyle oraya döküyorlarmış. Kazdıkları tünelin toprağını da öyle yapıyorlarmış.

Bunun üzerine sıkı bir sorgudan sonra söylüyorlar:

"Biz Hıristiyan papazız, Peygamberiniz'in vücudunu oradan çalıp çıkarıp götürmek istedik." diye. Orada hemen boyunları vuruluyor.

Üç defa rüyada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in göstermesi. Buradan bu iki hikâyeyi hatırladım.

Bu iyi kalsın hatırınızda; Allah kulu sevmedikçe kul Allah'ı sevmeye muktedir olamaz, takat getiremez, sevemez. Allah'ın sevgisi kuldan evvel, O'nda hâsıl olmadıkça, ilk seven Allah olmadıkça kulun Allah'ı sevmesi; aşkullah, muhabbetullah, şevkullah, gayretullah olamaz.

Bu da nasıl olur?

Ve zâlike hıyne arafe minhü'l-ictihâde fî merdâtihî. "Allah, kulun kendi rızasını kazanma hususunda azmini, gayretini, içtihadını, çalışmasını gördüğü zaman sever."

Ve bi-hâze'l-isnâdi kâle Ahmed. "Aynı râvilerle gelen bir başka rivayette Ahmet b. el-Havârî buyurdu ki:"

Men lem ya'rif nefsehû fe-hüve min dînihî fî gurûrin. "Nefsini bilmeyen insan, dininde aldanma içindedir."

Bir kimse nefsini bilmiyorsa o, dini konuda aldanma içindedir.

Demek ki dindarlığın özünü kavramak, gerçek müslüman olmak, iyi Müslümanlığı yapacak bir kıvamı yakalayabilmek ne ile mümkün oluyormuş? Burada çok mühim bir şey daha öğreniyoruz.

Kişinin nefsini bilmesi ile oluyormuş.

Çok meşhur bir söz var:

Men arafe nefsehû fe-kad arafe rabbehû. "Kim nefsini bilirse Rabbini bilir."

Nefsini bilmediği için burada da dini bilmesi mümkün değildir. Demek ki anahtar, en önemli iş nefsini bilmek.

Nefis nedir?

Bunu İslâm dini anlatıyor. Başka dinlerde bu konuda güzel bir bilgi yok. Rivayetler belki muhafaza edilememiş, belki öğretilmemiş. İnsana "nefis" diye bir düşmanı olduğunu İslâm öğretiyor ve İslâm'da da nefsin ne olduğunu, nasıl bir düşman olduğunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz söylüyor. Ve onun nasıl terbiye edileceğini tasavvuf ilmi öğretiyor.

İnsan kravatlı, ütülü pantolonlu, boyalı ayakkabılı, sinekkaydı traşlı, yüksek tahsilli, Avrupa'da ihtisas yapmış, parası var. Otomobili, fiyakası, saltanatı var. Debdebesi var; ama adam olmaz.

Neden?

Nefsini ıslah etmemişse perdenin arkasında ne hıyanetler çevirir, ne günahlar işler, ne haramlar yer, ne zulümler yapar! Nefsi ıslah olmamıştır. O dış boyasını kazıdığın zaman altından ne çirkef şeyler çıkar; perdeyi kaldırdığın zaman neler görülür.

İşte görüyorsunuz. Gazetelerde okuyorsunuz. Yüksek mertebelere çıkmış, müdür olmuş, bakan olmuş, başkan olmuş ama nefis terbiyesi olmadığı için gazetelere düşmüş, hapislere düşecek belki daha başka şeyler olacak. Bu nefsin nasıl bir düşman olduğunu anlıyorsunuz.

A'dâ adüvvüke nefsüke'lletî beyne cenbeyke.

A'dâ adüvvüke. "En azılı düşmanın." Nefsike. "Senin kendi nefsindir." Elletî beyne cenbeyke. "İşte şu iki omzun arasında, iki yanın arasında, vücudunda yer almış olan nefsindir."

İnsana günahı işlettiren o, çalışmaları gevşettiren o, ibadetlerden yan çizdirten o, şehvetlere daldırtan o, Allah yolundan alıkoyan o. Bu nefsi iyi tanımak lazım. Bu nefsin mahiyetini bilmek lazım. Bu nefse ne kadar imkan verilmesi gerektiğini bilmek lazım. Nerede dizginlerinin çekilmesi gerektiğini bilmek lazım; bu nefsi terbiye etmek lazım ki insan, dinini bilsin.

Nefsi bilmiyorsa, nefsinin ne kadar azılı bir düşman olduğunu bilmiyorsa ve nefsi ile ilgili bir mânevî terbiye çalışması görmemişse o kimse nedir?

Men lem ya'rif nefsehû fe-hüve min dînihî fî gurûrin."Nefsini bilmeyen kişi, dininde bir aldanma içindedir."

"Bir şey yapıyorum." zanneder; ama kendini aldatır. Aldanma içindedir. Nefsi ıslah olmadan olmaz. Tarih boyunca İslâm tarihinde ne kadar büyük salih, velî, mübarek kul varsa hepsi nefis terbiyesi görmüş insanlardır.

Tarihî şahsiyetlerde ne kadar hatalı, ne kadar tenkit edilen şahıs varsa nefsi direk gibi azılı olan insanlardır. O nefis azgın olduğu zaman dokuz mahalleye zararı dokunur. Mevkî yükseldikçe zararı artar. Hele bir de devlet başında, hükümdar, padişah, vezir, paşa, emir, komutan, başkan olursa; o direk gibi nefisle, zalim nefisle, o kafa ile o yanlış mantıkla, o çirkin duygularla zararı çok daha fazla olur. Kaplanın kanatlısı gibi olur. Kaplan kanatlı olsa istediği yere uçsa nereye kaçacaksın?

Çok güzel!

Ahmed b. el-Havârî'nin bu sözünü de hiç unutmayın!

Men lem ya'rif nefsehû fe-hüve min dînihî fî gurûrin. "Allah bir kulu gafletten ve kasvetten daha kötü bir şeyle müptela kılmamıştır, musibete uğratmamıştır."

"Gafletten ve kasvetten daha büyük bir musibet, bela olmaz."

Gaflet nedir? Kasvet nedir?

Onları bilmek lazım. Bir kelime ile ifade ediliyor; ama o kelimeler için saatlerce konuşulabilir.

Gaflet; "gafil olmak" demek, "farkına varmamak, bilememek, anlayamamak" demek.

Kul gafil olursa; neden gafil olur?

En büyük gaflet; Allah'ın o kulu her zaman, her yerde gördüğünü bilmemektir.

Allah zü'l-celâl hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de ne buyuruyor?

Ve hüve me'akum eyne mâ küntüm. "Her nerede olursanız olun o sizinle beraberdir."

Burada, orada, şurada; gecede, gündüzde; evde, çarşıda, pazarda, dükkanda; yalnızken, kalabalıkta; yurt içinde, yurt dışında; dostların arasında, kalabalık insanların arasında. Nerede olursanız olun...

Ve hüve me'akum eyne mâ küntüm.

Allah'ın seni gördüğünü bilmiyorsan, ondan gafilsin. Allah'ın senin yanında olduğundan gafilsin… Müthiş bir şey bu!

Yanında onu gören birileri var; ya cam açık veya gizli kamera var. Ne yaptığını görüyor. Adam da kendini yalnız sanıyor; olmadık işler yapıyor. Soyunuyor giyiniyor vesaire…

Ne kadar fena değil mi?

Eyvah, gizli kameranın farkında değil; abuk sabuk konuşuyor. Gizli kameranın farkında değil; yapılmayacak şeyleri yapıyor. Herkesin kendisine kıs kıs güldüğünün, ekranda seyrettiğinin farkında değil; burada maskara oluyor. Onun gibi en büyük gaflet bu!

Allah'ın kulu olduğunu bilen bir insanın her zaman, her mekanda Allah'a karşı görevleri var. Edep meallâh, "Allah'a karşı kulluk edepleri" var. Buna 'edep meallah' diyoruz. Onu daima takınması lazım. Derece derece başka edepler var. "Edep mea'r-Resûl, edep mea'l-Kur'ân, edep mea'l- ihvân, edep mea'l-halk, edep meal vesaire vesaire... Yapması gereken çeşitli şeyler var. İnsan gafil olunca bilmiyor. Gafletin sahne halinde hatırda kalacak misali nedir?

Adam yolun bir tarafından öbür tarafına konuşa konuşa gidiyor. Oradan da bütün hızıyla hızlı bir araba geliyor. Veya tren yolunun üstünde sohbete dalmış, tren çuh çuh çuh geliyor. İşte gaflet, felaket! Yaklaşan felaketin farkında değil. Karşıdan bir adam onun bu durumunu görüyor. Veya çocuk yolda oynuyor, gelen otomobilin farkında değil. Hemen birisi fedakarca cup diye atlıyor; çocuğu kucakladığı gibi öbür tarafa zor atıyor; hemen yanından vız diye araba geçiyor. Çocuk gaflette idi; ötekisi onu kurtardı. Gaflet bu.

O halde Allah'ın bir kula verdiği en büyük musibet, bela; gaflet. Tabi iptilâ demek; "imtihan olarak Allah'ın verdiği bir şey" demek. Hayatımızın her şeyi bir imtihandır. Hepimiz imtihandayız. Allah bize para verdiyse imtihandayız, fakirlik verdiyse imtihandayız, sıhhat verdiyse imtihandayız, hastalık verdiyse imtihandayız. Her hal ve her durum; "Bakalım kul bu durum karşısında ne yapacak?" diye Allah tarafından bir imtihandır. Onun için hastalıklar, musibetler, belalar hepsi birer imtihandır.

Elin birisi geldi, sana sataştı. İnsanların; "Allah beni bununla imtihan ediyor." demesi, bunları bilmesi lazım.

"En büyük bela; birincisi gaflet, ikincisi kasvet."

Kasvet ne demek?

Kasvet de "katılık, sertlik" demek. Mesela taşın sertliği bir katılıktır. Taş sert, pamuk yumuşaktır.

İnsanda kasvet nedir?

"Kalbin katılığı, gönlün katılığıdır." Gönlü sert; gönlü duygulanmıyor, gönlü yumuşamıyor, gözü yaşarmıyor; işte bu kasvettir. Bu da korkunç bir beladır. Çünkü öteki nasihati anladı; ağladı, tövbe etti, düzeldi. Berikisinin kalbi katı; söz tesir etmedi, gönlü yumuşamadı. Günahında devam etti. Çok fena; duygulanmıyor, gözü yaşarmıyor, yumuşamıyor, değişmiyor.

Isıt ısıt ısıt, uğraş uğraş uğraş, anlat anlat anlat; kellim kellim lâ yenfa' demişler Araplar; "Konuş konuş fayda vermez."

Fayda vermiyor. İşte kasvetli kalp, bu kalp.

Ve inne mine'l-hicârati ve mâ yeşşakkaku fe-seyahricu minhüm mâ'. "Taşın bile güzeli, makbulü vardır. Arasından su çıkanı, pınarlar fışkıranı vardır."

Ama bu kalpler kasvetli oldu mu, karardı mı, katılaştı mı taştan da fenadır. Taştan katı bir kalp; taştan da kötü, sapık bir insanı sembolize eder. Onun için Allah bizi gafletten kurtarsın. Gafil olup işin mahiyetini bilmemek, gelen tehlikelerden haberdar olmamak, kendisini görenden, bilenden haberdar olmamak durumundan kurtarsın.

Bir de Allah kalbin katılığından, laf anlamazlıktan, duygulanmamaktan, ağlayamamaktan hislenmemekten, hassas olmamaktan korusun; bunlar iki büyük şiddetli beladır!

Dokuzuncu paragraf:

Ve bi-hâze'l-isnâdi kâle Ahmed. "Aynı râviler rivayet etmiş ki Ahmed b. el-Havârî şöyle buyurmuş:"

Fi'r-ribâtı ve'l-gazvi ni'me'l-müsterâhu. İzâ melle'l-abdü mine'l-ibâdeti istirâha ilâ ğayri ma'sıyetin.

Fi'r-ribâtı ve'l-gazvi. "Ribatta ve cihatta, gazâda." Ni'me'l-müsterâhu. "Bunlarda ne güzel bir istirahat vardır." İzâ melle'l-abdü mine'l-ibâdeti. "Kul ibadetten bıktığı zaman; kendisine bir melal, yorgunluk, gevşeklik geldiği zaman." İstirâha ilâ ğayri ma'sıyetin. "O zaman günah olmayan bir başka yerde çalışmasını değiştirir de orada sükun bulur, istirahat eder."

Bu mübareklerin yaşadığı devirde dindar bir insanın yaptığı şey, ilme sarılmaktı; hadis öğrenmek, tefsir öğrenmek, fıkıh öğrenmek, çeşitli ilimlerde çalışmalar yapmaktı. Sonra gecesini gündüzüne katarak ibadet etmekti. Vakitlerini boş geçirmiyorlardı. Hayatın bir imtihan olduğunu biliyorlardı ve daima namazda niyazda, ibadette, zikirde vakit geçiriyorlardı.

Sonra İslâm'ın hudutlarına gidip Çin'e gidip Türkistan'a, Hindistan'a, diyar-ı Rûm'a, Afrika'ya gidip kafirlerin müslümanlarla komşu olduğu hudutlara gidip orada oturuyorlar; savaş olursa cihat ediyor; savaş olmazsa bekçilik yapıyorlardı.

Bekçisiz olmuyor. Biz de artık bugün Türkiye'de bekçilik dönemine geleceğiz. Evlerde, köylerde, mahallelerde bekçilik sistemi kuracağız. Kendi kendimize bekçilik sistemi kurmamız gerekiyor; başka çare yok. Bu bekleme yerlerine, bekleme işlemine 'murabata' derler. Beklenilen yerlere de 'rıbat' derler.

Rıbat, hudutta olan, yüksek duvarlı kale gibi bir yerdir. Bunun içinde Allah rızası için ölmeyi göze almış insanlar otururlar; otel gibi odaları vardır. Çünkü yatacaklar, kalkacaklar. Koğuşları vardır. Yatarlar, ibadet ederler, boş zamanlarda ilim öğrenirler, bekçilik yaparlar. Ama esas itibariyle askeri bir fonksiyonu vardır; hududu beklemek, düşman gelirse çarpışmak veya düşmana hücum etmek. Buralara "rıbat kaleleri, hudut kaleleri" derler. Buralarda, rıbatta oturan kimselere de 'murabıt' derler. Murabıt, "mücahit" demek gibi. Ama mücahit fiilen savaşın içinde çarpışan insandır. Murabıt; "savaş varsa savaşan, yoksa kalede bekçilik yapan insan" demektir. Gözcü gibi savaş olursa çarpışır.

Bunların hepsi çok sevaptır. Mesela Allah yolunda cihat etmek. Ölürse şehit, kalırsa gazi oluyor. Büyük sevap kazanmaya sebep oluyor. Hudutlarda murabıtlık yapmak da savaş olmasa bile bekçilikten dolayı Allah rızası için gözleri uyanık şekilde, uykusuz kalıp müslümanları beklediği için; "Cehennem ateşi onun gözüne değmeyecektir." diye bildiriliyor, müjdeleniyor. O da çok sevap. Çünkü murabıt, orada nöbet tutuyor. Hududun bu tarafında müslümanlar huzur içinde yaşıyorlar; uyuyorlar, ziraat yapıyorlar, ticaret yapıyorlar, ilim öğreniyorlar. Ülkenin içi emniyette oluyor.

Bu sevaplı işlerin hepsi iyi, güzel.

Şimdi anlayalım sözünü; ne diyor?

"Rıbatta yani hudutlarda gidip bekçilik yapmakta, gaza etmekte, gazilik etmekte, -bekçilik veya savaş- murabıtlık veya gazilikte ni'me'l-müsterâh ne güzel bir istirahat vardır. Ne güzel bir istirahattır!"

Onu dinlenme görüyor. Çünkü her zaman savaşılmaz; savaş, az olan bir olaydır. Çok olan, devamlı olan bir şey değil. İnsan, her gün sabah akşam, günde iki üç defa yemek yiyor; ama her gün savaş olmuyor. Savaş her zaman olan bir şey değil; onun için orayı "bir istirahat yeri" olarak görüyor.

"Ne iyi bir istirahat yeri." diyor.

Hudut kalelerinde mücahitliği, murabıtlığı "masum bir dinlenme" olarak görüyor. "Günah olmayan bir dinlenme; eh, yapabilir." diyor. Mübarek adamlar. Meselelere bakışlarına bak!

Bu sözünde de rıbatlık, murabıtlık denilen şeyin ne olduğunu öğrenmiş olduk. İslâmî sosyal yaşantının nasıl olduğunu gördük. Allah'ın rızasını kazanmak için müslümanların ne gibi faaliyetlerde bulunmuş olduğunu bu vesile ile öğrenmiş olduk.

Bugün biz hepimiz bir işe koşmuşuz, hudutlar boş kalmış. "Asker yapıyor, polis yapıyor." diyoruz. Ama şimdi polis ve askerin de yetmediği görülüyor.

Almanya'da bizim bir arkadaş vardı. "Babası vefat etmiş." diye duyduk, gittik. On beş yirmi dönüm bir arazi almışlar. Bir grup halinde oraya yerleşmişler. Kapıda bizi tabancalı bir genç karşıladı. Elinde telsiz, belinde bir tabanca var:

"Bu ne hal?" dedik.

"Müslümanlar, diyâr-ı küfürde bekçisiz durmaz." diyor.

Almanya diyâr-ı küfür, yani küfür diyarı olduğundan, İslâm diyarı olmadığından nöbetçi koyuyorlarmış, usulleri öyle imiş. Kendi arazilerinin kapısında bizi öyle karşıladılar. İçeriye telsizle haber verdiler; "Es'ad Hoca geldi." dediler. Bizi içeriye öyle aldılar. Hoşuma da gitti.

"Diyâr-ı küfürde insanın bekçisiz silahsız dolaşması caiz olmaz." dediği hatırımda.

Tedbir almak gerekiyor.

Onuncu paragraf:

Ve bi-hâze'l-isnâdi kâle Ahmed:

"Aynı râvilerden gelen bilgiye göre Ahmet b. el-Havârî demiş ki:"

İnna'llahe izâ ehabbe kavmen efâdehüm fi'l-yakazati ve'l-menâmi li-ennehüm talebû erdâhü fi'l- yakazati ve'l-menâm.

"Allah bir kavmi sevdi mi."

Burada kavimden maksat "milliyet" değil; Kürt, Türk Acem, Çerkez filan değil. "İnsan grubu" demek. Mesela mutasavvıflar bir gruptur. Hatta bunlar kendilerine "el- kavm" derler; "bizim taife yani bizim grup" demek.

Tasavvuf kitabında; "Kavm bu konuda şöyle yapardı." dediler mi maksat; "Biz mutasavvıflar böyle yaparız." demektir.

İnna'llahe izâ ehabbe kavmen. "Allah bir grup insanı sevdi mi."

Ne yapar?

Efâdehüm. "Onlara faide, mâna anlama kabiliyeti verir." Fi'l-yakazati ve'l-menâmi. "Uyanıklıkta da uykuda da."

Onlara faide verir.

Efâdehum demek; "Onlara ifade eder, yani faide ihsan eder." demek.

"Onları faydalandırır; uykuları da boşa gitmez, uyanıklıkları da boş geçmez."

Neden?

Li-ennehüm talebû erdâhü fi'l-yakazati ve'l-menâm. "Çünkü o insanlar, uykuda da, uyanıklıkta da Allah'ın rızasını istemişlerdi."

"Allah onlara uykuda da, uyanıklıkta da faydalar bahşeder durur."

"Uyudular; fayda kesilsin dursun, musluğu kapat." değil. "Uykuda da faydalandırır, uyanıklıkta da faydalandırır; sevap verir, ecir verir, mükâfât verir, maddî mânevî nimetler verir. Çünkü onlar uyanıklıklarında da, uyuduklarında da Allah'ın rızasını istediler."

Bir insan uykuda Allah'ın rızasını nasıl ister?

Niyetle ister.

Mesela adam diyor ki;

"Şu anda uyumalıyım."

"Neden uyuyacaksın?"

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu vakitte uyumayı severmiş; ta ki 'Gece ibadetine kalksın.' diye. Biraz uyuyayım da gece ibadetine dinç kalkayım."

Bu uykuları ne niyetle oluyor?

Allah rızasını kazanmak niyetiyle oluyor. Onun için Allah, bu mübarek insanlar uykularını bile Allah rızası için uyudukları için -kavim burada yine mutasavvıflar anlaşılıyor- Allah'ın rızasını arayarak uyudukları için, Allah rızasını kazanmak için uyudukları için uyurken bile onları faydalandırır.

Mesela yemek yiyor; "Niçin yiyorsun?"

"İbadete kuvvet olsun!" diye. "Nefsi kuvvetlensin." diye değil.

Şimdi biz ne yapıyoruz?

Harem-i Şerîf'te Mısırlı birisine; lokum kutusunu uzattık, "Buyur." dedik. Lup bir tane kocaman lokumu ağzına attı. Beğendi, kutuyu aldı. Biz de bir şey demedik. "Alabilirsin, arkadaşlarına verirsin." dedik.

Gözümüzün ucuyla takip ediyoruz. Bir tane attı, arkasından bir tane daha attı, bir tane daha attı; direğin arkasını dolandı, orada atıştırıyor. Lokum bu; insanı havalara uçurur. Kulaklarından ateş çıkmaya başlar; ağzından, dilinden alevler dışarıya çıkmaya başlar. Koca kutudakileri yemeye başladı.

Bunu karikatürize ederek niçin söylüyorum?

Millet aşırı yiyor; güçleniyor, kuvvetleniyor. İçeride enerji var; bu sefer "Ne yapacağım?" diyor, nereye çatacağını bilemiyor, nefsini dizginleyemiyor. Artık frenler tutmuyor; illa bir şeyler yapacak, olmaz!

Aşırı enerji aldığı için bunalım başlıyor, günaha meyil fazlalaşıyor, nefsine hakim olamıyor.

Ne kadar yemek yiyorsun?

"Valla evvelallah önüme bir kuzu koysalar; hepsinin kemiklerini sıyırır bir tarafa yığarım, bitiririm."

İnsanın ihtiyacı bu kadar değil ki, daha az; ama çok yiyor.

Neden?

Alışmış. Annesi küçüklükten arkasından koşturarak yedirmeye alıştırmış:

"Hadi oğlum, aç ağzını. Hadi oğlum, aslanım bir kaşık daha al, şunu sıyır."

Çocuk kaçıyor annesi kovalıyor, çocuk kaçıyor annesi kovalıyor. Çocuk küçüklükten ihtiyaç fazlasını yemeye alışıyor. Büyüdüğü zaman bir tabak, iki tabak, üç tabak, beş tabak bana mısın demiyor, yiyor.

Ye ama nerede kullanacaksın?

Günahta. Günaha gidiyor; ondan sonra kendisini tutamıyor. Halbuki yemeği yemese nefsi zayıflayacak; o zaman nefsânî, şehvânî arzuları duraklayacak.

Bu mübarekler niçin yiyor?

"İbadete kuvvet olsun." diye yiyorlar.

Niçin uyuyorlar?

"İbadete kuvvet olsun." diye uyuyorlar.

"Her şeyi Allah'ın rızasını düşünerek yaptıkları için Allah, onlara faydaları, nimetleri, sevapları uyuyorken de, uyanıkken de veriyor."

Nimetleri "Uyudu." diye kesilmez.

Ve bi-hâze'l-isnâdi kâle Ahmed. "Aynı râvilerden Ahmed b. el-Havârî şöyle buyurdu:"

Külle mertefe'at menziletü'l-kalbi kâneti'l-ukûbetu ileyhi esra'a. "Kalbin makamı yükseldikçe ona olan ikaplar, cezalar daha süratlenir."

Söz şunu gösteriyor ki insanın mâneviyat hayatında, tasavvufî hayatında -kalp dediğimiz şu tık tık atan yürek değil; kalp dediğimiz gönül- gönlü nurlanır, aydınlanır. İnsan tasavvufta ilerler, derecesi yükselir. Allah'ın iyi bir kulu durumuna gelir; güzel bir takım haller müşahede etmeye başlar.

"Bu yükselme oldukça, kalp yükseldikçe, gönül kaliteli bir gönül haline geldikçe ona, cezalar daha çok gelir, imtihanlar daha çok olur." demek; Allahu a'lem. "Çeşitli cezalar, musibetler gelir." demek; bir mânası bu, böyle anlıyorum.

Bir de şu olabilir; "Gönül seviyesi, mânevî derecesi yüksek olan bir insanın cezası, hata yaptığı zaman daha çabuk gelir."

Öbür tarafta bütün ömrü boyunca günahtadır; içiyordur, çalıyordur çırpıyordur. Bir şey olmaz. Bu tarafta küçücük bir hatada başına felaketler yağar.

Neden olduğunu bilmiyoruz; ama Allah, kulun iyi bir seviyeden sonra kötü bir günah seviyesine düşmesini istemediğinden hemen cezalandırıyor.

Öteki kâfiri hemen cezalandırmıyor; gafletten uyandırmıyor. Elli yıl Allah'a küfredip duruyor, herifin başı bile ağrımıyor.

Diyor ki;

"Allah bana cezamı vermiyor!"

"Olsaydı vermez miydi?" demek istiyor.

Vermediğini görüyor; "Demek ki yok." diyor. Halbuki cezayı verse yola gelecek. Allah ceza vermiyor ki tamamen beter olsun.

"Uyansın, tevbekâr olsun, bir daha edepsizlik yapmasın." diye müslümana cezayı veriyor; bu mânada olabilir; Allahu a'lem.

Sayfanın son sözünü okuyalım:

Ve bi-hâze'l-isnâdi kâle Ahmed. "Yine Ahmed b. Ebu'l-Havârî aynı şahısların, bize bu kitabı yazan şahıslara kadar getirdiklerine göre şöyle diyor:"

İnnemâ kerihe'l-enbiyâü'l-mevte li-inkıtâ'i'z-zikri anhüm. "'Zikirleri kesilecek.' diye, Peygamberler ölümden hoşlanmadılar, ölümü istemediler."

"Ölümden korkmaları, ölümü istememeleri başka bir sebepten değil; 'Zikrimiz bitecek, ibadetimiz sona erecek.' diyedir." tarzında bir izahta bulunmuş oluyor.

Bu konu hakkında hadîs-i şerîfler var:

Bir hadîs-i şerifte; mü'min kulun genel bir tabiatı olarak ölümü istemediği bildiriliyor. Mü'min kul ölümden korkuyor, çekiniyor; "ne olduğunu bilmediği bir olay, zor bir olay" diye çekiniyor.

Onun için "Allah'ın da onun canını almayı çok sevdiği halde, en çok onda tereddüt ettiğini" Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; bildiriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyurur:

"'Ölümden korktuğu için, onu üzmeyeyim.' diye, bir mü'min kulumun canını almaya o kadar tereddüt ederim ki." diye çok tereddüt ettiğini bildirir.

Demek ki, ölümün soğukluğundan dolayı bir korku var.

Ama bu korku, bu ürküntü nedendir?

Peygamberlerde de varsa insan olmaktandır.

Dolayısıyla ölümün halleri geldiği zaman bir telaş belirmişse nedendir?

Zikirleri kesilecek olduğundandır; izahını böyle yapıyor.

Allah bu mübareklerin bu güzel ilimlerinden bizleri faydalandırsın. Bizi de yolunda böyle güzel edeplere sahip bir şekilde kulluk ederek, ibadet ederek yürüyen, huzuruna sevdiğine razı olarak gelenlerden eylesin.

Biz bunları bir hikâye olarak okumuyoruz. "Öğrenelim, tasavvufun inceliklerini tatbikî olarak yaşamış insanların davranışlarında görelim; biz de kendimize çeki düzen verelim." diye okuyoruz. Allah bu ilimlerden bizi faydalandırsın.

Sayfa Başı