M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (9)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ben size biatli birisiyim. Daha başka bir yerlere gitmem ve onlara katılarak hatme yapmamda bir sakınca olur mu?

Umumiyetle gidilebilir, bir şey olmaz; zikir zikirdir. Sevaplı ibadet nerede olsa yapılır; ecir ve sevap alınabilir. Bir yerde bir şey yapılıyorsa ondan kaçınılmaz yani kalkıp da gidilmez; "Burada böyle bir şey oluyor; ben başka bir yere bağlıyım." diye kaçılmaz fakat böyle olmakla beraber eğer iştirak edilen yer, sahih bir yer değilse o zaman uygun olmaz, sıhhatli olmayan bir yer uygun olmaz. Veyahut bazıları da yine sahih olmamaktan kaynaklanan sebeplerle müridi çelmeye çalışırlar; bağlı olduğu yerden koparıp orayı kötüleyip kendi taraflarına bağlamaya çalışırlar. Tabi bu tasavvuf dışı bir olaydır, terbiyesizliktir, tasavvufta hırsızlıktır, doğru bir şey değildir. Yaparlar ama bu yapılagelmektedir. Bu tarafı kötüleyerek veya beri tarafı methederek veya açıkça davet ederek bu işi yaparlar bu. Tabi bu gibi durumlar da onların bu noksanına ve gayri sahih olduğuna dalalet ettiği için özellikle o gibi yerlerden sakınmak lazım; takvâya dayalı ve usulüne uygun yerlere gidilebilir.

Fakat bir de şöyle bir durum vardır; bir derviş "O şeyhe de giderim, bu şeyhe de giderim; şuna da giderim, buna da giderim." derse onlar hakkında denmiştir ki "Bir kapı meseleyi halleder; bir kapı her kapı demektir. Ama her kapı hiç kapı demektir."

"Oraya da giderim buraya da giderim." dersen, o zaman asıl bağlı olduğun yerden de feyiz alamazsın. Çünkü bağlılığın tam olması lazım; "her kapı" dersen o zaman "hiç kapı" durumuna düşer, hiçbir yerden bir şey alamazsın. Büyüklerimiz; "Bir yere tam bağlanmalı ve bağlılığını sağlam olarak devam ettirmelidir." demişlerdir. Eğer iştirak edilmek istenen grup ve kimseler gayri sahih ise normal değilse kötüyse o zaman tabi oralara iştirak etmemek takvâsını ve kalbini korumak için şarttır. Büyüklerimiz kitaplarda yazmışlardır, okumuşsunuzdur; mürid gafil müridlerden bile sakınacak ki onların gafleti ruhuna tesir etmesin, menfi tesir yapmasın. Hep alim, fazıl, uyanık insanlarla beraber olmaya çalışacak çünkü gafilin gafleti, gönlündeki kasveti bu tarafa sirayet eder ve tesir eder. Bunları düşünerek korunmak lazım.

Bazen rabıtada bazen de zikir esnasında vücudumun şiştiğini, genişlediğini hissediyorum?

Evet, bu zikrin mertebelerinden birisidir; oradan da daha ötelere doğru bazı şeyler olur, tecellîler olur.

Eş ve çocuklar "Kişinin yakînini zayıflatır." diyorlar. Bu sebepten dolayı tasavvufta tekemmül için evliliği geciktirebilir miyiz?

Böyle söyleyen kişiler olmuş ve onun için evlenmemeyi tercih edenler, mücerret bekar yaşamayı tercih edenler olmuştur. Bizim yolumuz bu kanaatte değildir. Evlilik insana sükun veren, huzur veren bir bağlılıktır. Peygamber Efendimiz evlenmiştir, diğer peygamberler evlenmişlerdir. Evliliğin insana sağladığı çeşitli nimetler arasında ibadetlerinin sevaplarının bile çok olması vardır, dininin bütünleşmesi durumu vardır, gözünün doyması gönlünün doyması meselesi vardır. Bir takım meşakkatler vardır ama o meşakkatler sevaptır. İnsanın ailesini çoluk çocuğunu geçindirmek için uğraşması, didinmesi, çalışması sevaptır; gazi gibi haccetmiş insan gibi sevap kazanır.

O bakımdan biz evliliği daha uygun görüyoruz çünkü Peygamber Efendimiz'in yoludur. Bekar kalmak, mücerret durmak yolu, ruhbanlık yoludur; makbul değildir ve onun sonunda bazı patlamaları ve zararları olur. İnsan bekar dururken dururken normallikten başka taraflara doğru kayar; ruhi durumlarında bazı sıkıntılar olur. O bakımdan biz onu tasvip etmeyiz. "Tekamül edeyim." diye evlenmemek değil "Tekamül edeyim." diye evlenmek gerekir; çünkü o zaman birçok problem halledilmiş olacak.

Büyüklerimiz fazla açken veya fazla tokken rabıtayı ve zikri tasvip etmemişler; "Midenin rahat bir zamanında bunların yapılması gerekir." demişler. Oruçluyken veya fazla aç olmamak şartıyla aç olunduğu bir zamanda rabıta yapılıyor ve bu esnada mide bulantısı gibi şeyler meydana geliyorsa rabıtaya devam etmek gerekir mi yoksa bırakmalı mı?

Rabıtanın rahat olması için "Ne çok aç ne çok tok olduğu zamanda olsun." denmiş. Midesi gurulduyorken, içinde açılık varken o duygu onu bastırdığı için uygun değildir, hatta namaz bile öyledir. "Namazla yemek aynı anda; hangisini tercih edelim." diye karşına geldiği zaman, bizim fıkhımız "önce yemeği" tercih etmiştir.

Neden?

"Yemeği yesin de namazı huzurlu kılsın." diye, yoksa "Namaza durduğu zaman aklında kebaplar yemekler varken namazda huzurlu olamayacak." diye böyle yapmışlardır. Onun için mühim olan rabıtanın huzurlu yapılmasıdır. Sakin bir halde olmak esastır. Mide bulantısı açlıktandır; tabi o zaman insan karnını doyurmalı. Bazen uykusuzluktan da böyle şeyler olur, rabıtayı tam yapamaz, zikri tam yapamaz. Onlar hakkında da hadîs-i şerîfte tavsiye; "Uyusun, uykusunu alsın; ondan sonra yapsın." şeklindedir. Zorlamalı olmaması lazım.

Eğer kitapta geçmezse Hâtem-i Esam hazretleri ile ilgili bir şey anlatacağınızı söylemiştiniz.

Evet, Hâtem-i Esam hazretlerinin menakıbı tabi bu kitabın yazdığı kadar değildir. Ben bazı kitapları okurken bu büyüklerimizin çok güzel başka menakıbını da rastlıyorum. Sizler de rastlayabilirsiniz. Benim tavsiyem bu büyüklerimizin menakıbını bulduğunuz yerde kayda geçirin ve dosyalayın. Siz bu çalışmaları yapın; biriktiği zaman kocaman bir dosya olur. Mesela ben, İbrahim b. Edhem hazretlerinin, bir çok kitapta görmediğim menakıbını okudum; çok güzel şeyler. Ama İbrahim b. Edhem'in hayatı ile ilgili ansiklopedi ve kitapları karıştırırken, -aradığın zaman- onları bulamıyorsun. Demek ki malzeme muhtelif kitaplara dağılmış.

O halde ne lazım?

Onları toplamak lazım.

Bir konuya mahsus esere ne deniliyor?

"Monografi" deniliyor.

Monografiler yazmak lazım. Bir İbrahim b. Edhem diye kitap yazmak lazım. Bir Hâtem-i Esam hazretleri diye kitap yazmak lazım. Böyle olursa bütün malzeme toplanırsa bunların tabi hayatlarından, sözlerinden istifade daha güzel olur.

Hâtem-i Esam, "sağır Hâtem demektir ama sağır olduğundan değildir. Bir kadınla ilgili macerasını anlatmıştık. Kadın gelmiş, huzura girmiş. Otururken nasılsa bir yellenmiş, ses çıkmış, sesli olarak yellenmiş. E tabi çok ayıp bir şey; Şeyh Efendi'nin huzuruna giriyor, işte otururken zorlandı demek ki şöyle bir yellenme sesi çıkınca kadıncağız kıpkırmızı kesilmiş, çok mahcup olmuş.

Şeyh efendi de o sesi duymuş ama hiç bozuntuya vermemiş. Kuvvetli insanlar, kendilerine hakim insanlar. Hemen şip şak düşünmüş; bu kadın çok mahcup oldu. E ne yapmak lazım? Kurtarmak lazım. "Hanım kızım" demiş "Böyle uzakta durma, benim kulağım ağırdır, biraz yakına gel, ne söyleyeceksen duyamam." demiş.

"Ha bu şeyh biraz sağır demek ki," "peki" demiş, biraz yakına gelmiş "Efendim, işte şunu soracaktım." deyince, "Bağır bağır, duyamıyorum." demiş. Kadın bangır bangır bağırarak derdini anlatmış, içi de rahatlamış:

"Bu benim yellendiğimi duymadı. Bu kadar sağır, anlamadı. Yüzünde de bir değişiklik olmadı, şaşırma olmadı. Demek ki duymadı." demiş. Hâtem-i Esam hazretleri o kadın ölünceye kadar sağır taklidi yapmış. "Kadıncağız mahcup olmasın, üzülmesin." diye.

Nasıl hatır gönül kollayan insanlar oldukları anlaşılıyor. Daha çok menakıbı var.

Medine-i Münevvere'ye gitmiş, oradakilere sormuş; "Peygamber Efendimiz'in sarayı nerede?"

Demişler ki;

"Peygamber Efendimiz'in sarayı marayı yok, işte bir sade mescidi var, türbesi var."

"E peki bu saraylar kimin?" demiş.

"İşte falancanın filancanın" demişler.

"Vah vah! Peygamber Efendimiz'in beldesini cabbarların, zalimlerin istila ettiği anlaşılıyor." gibi güzel bir şeyler söylemiş.

Hâtem-i Esam, çok büyük bir zât; sevgisi gönlümüzde kuvvetli olması gereken şahıslardan biri.

Akra radyosunda ilâhi ve marşların yanında dünyevî müzik de yayınlanıyor. Bu nedenle bazı çevreler tarafından cemaatimiz, özellikle şahsınız İslâmî konularda tavizkâr olarak değerlendiriliyor. Radyonun bu müzikleri yayınlaması konusundaki düşüncelere cevap veremiyoruz. Bu konuda sizin düşüncenizi biliyoruz; buna rağmen neden bu müzikleri yayınlıyorlar? Bu konuya açıklama getirirseniz hem biz aydınlanmış olacağız hem de gelen sorulara cevap verebileceğiz.

Akra, Ak Radyo diye radyomuz var; İstanbul'da, İzmir'de ve bir iki ilde. Tabi ilâhi yayını yapıyor, Kur'ân-ı Kerîm yayını yapıyor, dinî konuşmalar yayınlıyor. Gayr-i dînî yayın yapmıyor. Yaptığı yayınların hepsi dini mahiyette ama musiki nağmeleri oluyor. Bu musiki nağmeleri hususunda ulemanın çeşitli kavilleri var. Bir kısmı başka başka kanaatler ortaya koymuşlar ama "Bu işin normali nedir?" diye sorulduğu zaman geçtiğimiz toplantılarda söylemiştim.

Bizim dışımızda bir müzik olayı var; Batı musikisi var, klasik musiki var, Türk musikisi var, vesaire... Musiki bir ihtiyaç olarak toplumda kabul edilmiş; bu ihtiyacın menfi istikamette değil de müspet yönden karşılanması için büyüklerimiz, eski devirden beri dini bir musikiyi icra etmişler. Tabi Mevlevî tarikatinin musiki ile yakınlığını biliyorsunuz, Halvetiyye tarikatinin yakınlığını biliyorsunuz, diğer tarikatlerin yakınlığını biliyorsunuz.

Bizim Nakşî tarikatimiz mümkün olduğu kadar burada ihtiyatlı davranmış ve geri planda durmuştur. Ama böyle bir radyo yayıncılığında hiç nağme yayını yapmadan bir yayın sürdürmek herhalde şu anda realist bir şey değil.

Bu tavizkârlık değil, çünkü zaten günah olan bir şey söylenmiyor; sesleri ve sözleri günah olan bir şey yayınlanmıyor. İnsaflı bir tenkit değil. O kadar güzel hizmetler yapılırken tutup işi ters bir tarafından tenkit etmek uygun görünmüyor.

Biz şöyle de düşünebiliriz:

Bunu tenkit eden kardeşlerimiz, sabahtan akşama Kur'ân-ı Kerîm okusunlar, başka şeyle meşgul olmasınlar. Biz başka musikilere aşina olan insanları İslâm'a çekme çalışması yapıyoruz; onlar dinlesin. Onların da bir Batı musikisinden, pop musikisinden veya arabesk musikiden çekilip doğru bir sanat anlayışına getirilmesi de bir vazife; onlar için yapıyoruz.

O tarafını onlar dinlemesin. Topluma karşı hizmet gören bir müessese, toplumun muhtelif kesimlerine karşı vazifeleri düşünür; böyle yeknesak gitmez. O tarafı dinlemesin.

Gönlümüz günah olduğuna iştirak etmiyor; günah olduğunu bilsek hiç yaptırmayız, "Sevaplı bir şey olsun, hizmet olsun." diye yapıyoruz. Ben şahsen bu tenkidi de biraz insafsız görüyorum, şahsıma karşı tenkidi de insafsız görüyorum. Onun da hesabını Âlemlerin Rabbi'nin huzurunda veririm; çünkü biz bir hizmet yapmaya çalışıyoruz.

Toplumda bir mücadele var; bir taraftan kan gövdeyi götürüyor, memleketin batması çıkması bahis konusu, biz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz millet bacağımıza çelme takmak, eteğimizi, kolumuzu tutmakla uğraşıyor. Sen uğraşacaksan git müstehcen yayınlarla uğraş, müstehcen musiki ile uğraş, arabesk musiki ile uğraş, gayr-i dînî şeyle uğraş!

Müslüman olanlara bunun dedikodusu yakışmaz. Esef verici bir durum, anlayışsız bir durum.

İslâmî tesettür için çarşaf şart mıdır?

Hayır, şart değildir. Bu çok net olarak, çok geniş olarak fıkıh kitaplarımızda açıkça yazılmıştır. Bunda ısrar da bir yanlış iştir. "İlla çarşaf, illa çarşaf" demeye lüzum yok!

Çarşaf bir örtü şeklidir ama hem Anadolu'da hem İslâm âleminin muhtelif yerlerinde çarşaftan başka yüzlerce çeşit örtünme şekli vardır.

Dinimiz ve fıkhımız kadının örtünmesini emrediyor ama örtünüş şekli, formu ve forması üzerinde tek bir şekil üzerinde durmuyor; bunu böyle bilmek lazım. Bazı kimseler bunu "İlla çarşaf olacak." filan tarzında bastırıyorlar, yanlıştır, doğru değildir, fıkhımıza uygun değildir. Hanefî fıkhını açsınlar, baksınlar. Bize bunu senelerdir sorarlar; İskenderpaşa'da da kaç defa geldiler, sordular.

Bir keresinde bir kadın sordu; biz de böyle cevabını verdik. Ondan sonra da "Fıkhî deliliniz, kaynaklarınız nedir?" dedi.

"Olur." dedik, "Kaynaklarını getirelim."

Bir dahaki hafta kucak dolusu kitap getirdik; fıkıh fetva kitaplarını getirdik. "O soruyu soran nerede?" dedik; bir hafta, iki hafta, üç hafta "Nerede?" diye sorduk, çıkmadı. Soruyu soruyor ama cevaplar geldiği için utandı, çıkamadı.

Fıkhımız kesin olarak diyor ki; "Tek bir formu yoktur, baskısı yoktur; tesettürünü sağlar da nasıl sağlarsa sağlar."

Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz, bütün malını Allah yoluna verdiği zaman mescide nasıl çıktı?

Hasır sarınarak çıktı.

Ne yapsın? Allah yolunda her şeyini verdi; illa öyle bir şekil yoktur. O konuda ısrar da haksızdır, doğru değildir.

Son zamanda en tartışmalı konu; Türkiye darü'l-harp midir, dârü'l-İslâm mıdır?

Evet tartışmalı bir konudur. Bu konuda kitaplar da yazılmıştır, makaleler de olmuştur, mecmualarda yazılar da yazılmıştır. Ulemamızın kanaati; dârü'l-harp değildir, dârü'l-İslâm'dır.

Allah'ın ahkâmının bazısı icra edilmiyor ama İmâm-ı Âzam hazretlerine göre dârü'l-harp olma şartları teşekkül etmemiştir. İmâm-ı Şâfî hazretlerine göre darü'l-harp değildir.

Bazıları da; "Darü'l-harp şartı, Allah'ın ahkâmının uygulanmamasıdır. Uygulanmadı mı dârü'l-harptir." diyorlar. Ama dârü'l-harp dediği zamanda yapılacak çalışmalar ve işlemler dârü'l-harp hukukuna göre değişik olması lazım. Öyle bir durum yok; öyle bir durumdan başka durum var, yani dârü'l-harp değil.

İran, Türkiye müslümanlarına İslâm konusunda yeterli olabilecek şeyler verebilir mi?

Veremez, çünkü mezhep farkı var ve bizim ananevi kitaplarımızdaki ve hadis koleksiyonlarımızdaki hadislerin hepsini kabul etmiyorlar. Onların hadis anlayışına göre hadis rivayet etmiş olan bazı sahabenin üstünü çiziyorlar, kabul etmiyorlar. Bazı sahabeye karşı onların rivayetlerini kabul etmeme durumları var. Malzemelerinde bize göre eksiklik olduğundan yeterli olmaz.

Bizim kendi fıkhımızın bazı ahkâmını kullanmak zorunda kalıyorlar. Yakın olduğu için sıkıştıkları bazı konularda İmam Cafer-i Sâdık hazretlerinin denilen mezhepte İmâm-ı Âzam Efendimiz'in, Hanefî fıkhının ahkâmından faydalandığını duyuyoruz.

Sayfa Başı