M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ahmed b. Âsımini’l- Antâkî (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillahirrahmânirrahîm.

Elhamdülillahi hamden kesiran tayyiben mubareken fihi âlâ külli hâlin ve fi-külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedini'l Mustafâ ve âlâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd

Çok aziz, kıymetli ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allah hepinizden razı olsun. İki cihanda cümlenizi bahtiyar eylesin. Gönüllerinizin muratlarını dünyada, âhirette ihsan eylesin. Peygamber Efendimiz'in şefaatine nail eylesin. Âhirette ona komşu eylesin. Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin.

Tabakât-ı Sûfiyye isimli çok kıymetli kaynak eser; Ebû Abdirahman es-Sülemî hazretlerinin, ciddi bir âlimin, büyük bir sûfinin, mutasavvıfın yazmış olduğu eserin 139. sayfasında 14. paragraftayız. 18. terceme-i hâl, Ahmed b. Âsımini'l- Antâkî hazretlerinin hayatı ve sözleri ile ilgili bölümü okumaya devam ediyoruz.

Kâle. "Rivayetleri söyleyen râviler dediler ki."

Ve kâle Ahmedü. "Ahmed b. Âsımini'l- Antâkî şöyle buyurdu:"

el-Âkilü men akele ani'llâhi azze ve celle mevâizahû ve arafe mâ yedurruhû mimmâ yenfeuhû.

Akıllı insan kimdir?

"Akıllı insan; Aziz ve Celil olan Allahu Teâlâ'dan kitapları, peygamberleri vasıtasıyla kendisine gelen öğütleri, Allah'ın emirlerini, nasihatlerini, yasaklarını akledebilen kimsedir."

Çünkü Allah kullarına emir gönderiyor.

Neyle gönderiyor?

Peygamberlerle; o peygamberlere indirdiği vahiylerle gönderiyor.

O emirler, o öğütler niçin?

Tutulmak için.

Bir kere en başta Allah'ın emri tutulacak.

Ama bu emirlerin gayesi ne?

Gayesi insanın faydasına; insanoğlunun hem dünyada hem âhirette tehlikelerden kurtulması, mutlu olması, saadete ermesi için.

Allah'ın emirleri, insanların hem dünyada hem âhirette saadete ermesi içindir.

Kullar Allah'a kulluk edince, bir şey mi kazandırıyorlar?

Hâşâ, sümme hâşâ!

Allahu Teâlâ hazretleri bir şey kazanmaktan, kaybetmekten münezzehtir. Bizi yaratmış, bize ihtiyacı yok ki. İsterse yaratır, isterse yaratmaz; isterse öldürür, isterse diriltir.

Nedir yani, bizim yaptığımız ne?

Bizim yaptığımız, bize fayda sağlayan şeyler.

Allah bizi imtihan için göndermiş. Emir de buyurmuş; "Şunları, şunları yapın; şunları, şunları yapmayın. Size şöyle yapmanızı tavsiye ederim, şöyle yapmamanızı tavsiye ederim. Şu kötüdür, şu iyidir."

Neden bunlar?

Bizim dünyada da âhirette de "saadet" dediğimiz şeyi yakalamamız için.

Yoksa Allah,

Kul inne'llâhe lâ ye'müru bi'l-fahşâ. "Kötü şey emretmez."

Ve mâ ene bi-zallâmin li'l-abîd. "Allah kullarına zulmedici değildir."

"Sözü geçiyor." diye, "kudreti tam" diye, "Şöyle yapın, böyle yapın, kendinizi öldürün, asın, kesin, yakın, yıkın. Toplu halde bir eve toplanın, kendinizi ateşe verin, öldürün, uçurumdan atın." demiyor ki Allah.

Onları kim yapıyor?

Sapıklar.

İsviçre'de bir dağ villasında toplanmışlar, kendilerini yakmışlar. Yakmış mı, öldürmüş mü, başındaki herif mi öldürmüş, ne olmuş, anlaşılmadı galiba ben gazeteleri çok okuyamadım. Ama Allah böyle şeyleri emretmiyor.

Allah kullarına hem dünyada hem âhirette saadete ermeleri için gerekli hakikatleri öğüt veriyor, emrediyor. İnsanoğlunun aklı varsa Allah'ın öğütlerini, nasihatlerini tutar, mutlu olur.

Hepimiz mutluluğu aramıyor muyuz?

"Hocam bir kız gördüm, aman müsaade et de evleneyim, çok mutlu olacağım."

Herkes saadetin peşinde.

"Aman hocam bir dükkân açtım, dua et de çok para kazanayım."

Tabi "Parayla birçok şeyler yapılabiliyor." diye, çok para kazanınca mutluluğu satın alacağını sanıyor. Herkes mutluluk peşinde değil mi?

Bazen de parası olduğu halde mutlu olamıyor, intihar ediyor. O da mutlu olamadığı için intihar ettiğinden, gaye yine mutluluk. Herkes mutluluğu istiyor. Allah da insanlara "Hem dünyada hem âhirette mutlu olsunlar." diye bu emirleri söylüyor; kendisi için değil!

Yâ eyyühe'n-nâsü! Entümü'l-fukarâu ile'llâhi va'llahu hüve'l-ganiyyü'l-hamîd. "Allah'a muhtaç olan sizsiniz; Allah'ın size ihtiyacı yok. O ganîdir, müstağnîdir ve her türlü hamdin sahibidir. Hamd O'nundur, her türlü övgü O'nundur, her şey O'nundur."

O halde akıllı insan kimdir?

"Falanca adam akıllı, profesör olmuş, ordinaryüs profesör olmuş. Filanca adam yükselmiş, falanca mevki makamın sahibi olmuş, çok akıllı. Falanca adam çok zengin, üç tane Mercedes'i var, beş tane köşkü var, iki tane yalısı var, şu kadar parası var, bu kadar bankası var…"

Akıllı kim; parası olan mı, mevkii olan mı, rütbesi olan mı?

Akıllı olan; kendisini dünyada, âhirette saadete kavuşturan, âhirette mutlu olandır.

Âhirette cayır cayır yanacak işi bu dünyada yapıyorsa bu adam akıllı mı?

Değil!

Vallahi değil, billahi değil! Aptal. Âhirette yanacak, hem de cayır cayır, devamlı, ebedî yanacak. Ölse kurtulacak ama ölmek de yok. Ölmek yok, yağma yok! Ölmeyecek, cezayı çekecek.

Şimdi bu adam akıllı mı?

Beş tane banka soymuş, şu kadar mafya çetesi kurmuş, şu kadar mülk almış, bu kadar adamı var, bu kadar ortalığı kasıp kavuruyor.

Bir devlet başkanın kardeşini söylediler. Türkiye'ye komşu bir ülkenin devlet başkanının kardeşi, dünyanın en büyük mafya çetesinin reisiymiş. Eroin mafyasıymış. Çeteler de sıradan insanlara dayanmıyorlar.

Gidip nereye dayanıyor?

Ya devlet başkanına dayanacak, ya onun kardeşine dayanacak, ya generale dayanacak, ya ordu komutanına dayanacak ki aksamasın, hudutta geçirdiği eroinler yakalanmasın. Polis tam yakalayacak: "Heyt, kenara çekil, bakma oraya, aldırma, tamam o iş bitti." deniliyor, geçiyor. İçki de geçiyor.

Suudi Arabistan'da içki yasak, Suudi Arabistan'a içki sokmak yasak.

Yasak ama kime yasak?

Âcizlere yasak; senin benim gibi vatandaşlara yasak.

Ya yüksek şahıslar yaparsa prensler yaparsa?

O zaman oluyor. Eroin naklederken filan narkotik şube insanı yakalar ama ya devlet başkanın kardeşi yapıyorsa? O zaman "Geç arslanım, buyur." diyorlar. O ülkeden öbür tarafa tırlar geçiyor. Yakalandığı zaman da bakıyorsun, şu kadar milyar dolarlık yakalanmış. Muazzam paralar. O para oldu mu, insanın eline geçti mi, deli eder insanı.

Bu adamlar mı akıllı?

Parası çok olan mı, rütbesi çok olan mı, bilgisi çok olan mı akıllı?

Kim akıllı?

Akıllı olan; âhirette kendisini azaba uğramaktan kurtarabilendir.

Bu nasıl olacak?

Allah'ın öğütlerini tutmakla olacak. Allah öğüt veriyor.

Yeızüküm lealleküm tezekkerûn.

Her cuma duyuyorsunuz:

"Allah size öğüt veriyor, vaaz veriyor ki aklınız başınıza gelsin, anlayasınız."

Allah öğüt veriyor:

"Ey kulum! Şöyle yapma, fena olursun, dünyada da fena olursun. Sonra pişman olursun, İhtiyarlayınca fena olursun, sıhhatini kaybedince zoruna gider."

"Tüh ya, hay Allah, keşke Allah'ın emrini tutsaydım, keşke içki içmeseydim!" dersin. Ama ciğer paralandı, karaciğer siroz oldu. Sen "İçmeseydim!" dedin ama Allah'ın öğüdünü tutmadın, iş işten geçti.

Geçliğinde hızlı yaşamış.

Ne oluyor?

35 yaşında hızı kesiliyor, bitiyor.

"Keşke o kadar hızlı yaşamasaydım."

Hızlı yaşamaktan maksat, "Her türlü naneyi yemiş, her türlü haltı karıştırmış." demek. Bir de felsefesi var; "Arkadaş bu dünyada hızlı yaşayacaksın, çabuk öleceksin."

Kamyon şoförleri edebiyatları vardır; arka taraflara yazılmış, artık oku oradan, neler neler yazıyor, hepsini defterine yaz..

Hem dünyasını mahvetti, hem sıhhatini mahvetti, hem anasını babasını kahretti, hem ailesini perişan etti, hem çocuklarını öksüz bıraktı.

Bu akıllı mı şimdi?

Değil. Sonunda akıllı olmadığı anlaşılıyor.

Bir de âhirette azap görecek. Eğer imansız ise devamlı azap görecek. İmanlı ama suçlu ise suçu kadar azap görecek. O da akıl işi değil.

İnsan bir cehenneme düştü mü, yüzlerce yıl yanacak! Çocuk oyuncağı değil. "Girerim, çıkarım, çünkü mü'minim."

Girersin, çıkarsın ama mahvolursun! Kolay değil. Oraya bir düşen, yüzbinlerce yıl, milyonlarca yıl yanacak.

Akıllı insan kimdir, bak ne güzel söylüyor. Kısa söylemiş. Bir bu nasihati tutsak kurtulacağız.

"Akıllı insan; Aziz ve Celil olan Allah'ın kendisine gönderdiği, Allah'tan kendisine gelen öğütleri akledendir, anlayandır."

Allah'ın öğütlerini duymak mühim değildir. Duymak, akletmek demek değildir.

Çocuk mecmuayı okurken anası bir şey söyler, söyler, söyler: "Eeeh!" der çocuk, başını kaldırır.

Neden?

Sözü duydu, "Eeh!" diyor çünkü. Ana babasının bir şey dediğini duydu ama aklı mecmuada, dergide olduğu için ne dediğini anlamadı. Duymak, akletmek değildir.

el-Âkilü men akele ani'llâhi azze ve celle mevâizahû. "Allah'tan kendisine gelen öğütleri kavrayandır."

Anladın mı bu işi?

Anladım.

Tamam mı şimdi?

Tamam.

Dalga geçmedin değil mi? Kulağını iyi açtın, iyi duydun değil mi? Bir kulağından girip öteki kulağından çıkmadı değil mi? Anladın mı?

Tamam. Anlarsa akıllıdır. Anlamamışsa akıllı değildir çünkü ya dünyada ya âhirette, ya da hem dünyada hem âhirette cezasını çekecek. O zaman bu akıllı değil. Kendisini tehlikelerden kurtaramadı; binaenaleyh, aptal; akıllı değil!

O halde ne yapacağız?

Allah'ın bize ne öğüt verdiğini öğreneceğiz.

"Hocam vaktim yok."

Kereta, başka işin ne? Sen bu dünyaya imtihan için geldin. Senin işin, Allah'ın sana ne dediğini arayıp öğrenmek, bilmek.

"Nereden öğrenirim? Vay! Bu kadar önemli mi?"

O kadar önemli tabii, o kadar hayatî. Her işini bırakacaksın, önce bunu öğreneceksin. "İşim var." ne demek? Senin işin, Allah'a güzel kulluk etmek!

Kulluk etmiyor. Amerika'da okuyor, 'elif'i görse mertek sanır, yani "sopa" sanır. Amerika'da okumuş, gusül etmesini bilmez. Centilmen, güzel giyimli, kravatı çok uymuş elbisesinin rengine desenine, jilet gibi keskin, ayakkabıları güzel, çok güzel dans eder, samba yapar, rumba yapar vesaire..

Kıymeti yok; kendisinin bilmesi gereken şeyleri öğrenmemiş.

"Hocam herkesin bir mesleği var."

Herkesin bir mesleği var ama hepimizin müşterek tek bir mesleği var; hepimiz Allah'a güzel kulluk etmekle vazifeliyiz. Öteki işlerin hepsi ondan sonra gelir.

Teknik üniversitede profesör olmak gaye değil. Fransa devletinin başkanı olmak gaye değil. Gaye Allah'a kulluk etmek.

Ey mü'min! Birinci vazifen, Allah'a kulluk etmek. Önce o, sonra profesör, devlet adamı, başbakan, başbakane, doktor, ziraatçı, vs. vs. Hepsi ondan sonra geliyor.

Tüccar; çok işim var. Tüccarlık gaye değil. Senin asıl işin Allah'a kulluk etmek, tüccarlık sonra. Her şey daha sonra gelir.

Hepimizin müşterek vazifesi nedir?

Allah'a güzel kulluk etmektir.

Bunun için ne lazım?

Allah'ın emirlerini bilmek lazım.

"Hocam Allah'ın emirleri Arapça'ymış. Kur'ân Arapça inmiş, Peygamber Efendimiz'e gelmiş; o da Arapça. Ben Arapça bilmiyorum."

Öğren kerata! Öğren Allah'ın emrini. Kur'ân Japonca olarak inseydi, Japonca öğrenecektin, eciş bücüş harflerle. Japon alfabesinin harfleri dört bin tane mi neymiş. Hapı yutardın o zaman. Dua et ki 29 harfli. O kadar öğreneceksin. Çünkü hayatî önemi var; dünyevî ve uhrevî önemi var, ebedî-bitmeyen önemi var.

Millet öğrenmiyor, tın tın.. Hani şişkin top oluyor, vuruyor, tın tın. Adamın da kafasına vuruyorsun; tın tın, bomboş, futbol topu gibi bomboş. Ne din var, ne iman var, ne ilim var, ne irfan var.

Evet, bir şeyler öğrenmiş; bana ne, başına çalınsın! Asıl öğrenmesi gereken şeyi öğrenmedi, kendisini kurtaracak şeyi öğrenmedi; ne öğrenirsen öğren, ne kıymeti var?

Sen önce Allah'a kul olmayı öğren.

İngilizce tedrisat yapan bir Amerikan kolejinden mezun olmuş bir bey anlattı bana. Ramazan'a birkaç gün kalmış, diyor ki;

"Bizim Amerikan kolejinde hocaların hepsi misyonerdi."

Hepsi misyoner. Okulda kilise var; kiliseye de gidip ibadetlerini de yapıyorlar. Çocuklardan bir tanesi öteki gençleri toplamış, "Müdüre çıkalım." demiş. Çıkmışlar, demişler ki;

"Biz müslümanız, Ramazan geliyor, bize bir oda tahsis et, biz namaz kılacağız."

Yaptırmışlar ve Ramazan'da ibadetlerini etmişler.

O öncü olan çocuk da müdürün söylediği her soruya cevabı vermiş. Müdür de Amerikalı ve papaz. Ne itiraz söylediyse hepsine cevabı vermiş. Onun fikirleriyle onu yenmiş. Amerikan kolejinde bir sınıfı mescit yaptırmış.

Aslında orada kilise varsa burada da cami olması lazım çünkü Türkiye'deki öğrencileri alıyor. Binaenaleyh, kiliseden büyük cami olması lazım.

Türkiye'de hıristiyanlar müslümanların kaçta kaçı? Müslümanlar hıristiyanların kaç kat fazlası? O zaman caminin de kiliseden o kadar büyük olması lazım. Elli katı, yüz katı filan olması lazım.

Bir sınıfı mescit yapmışlar. Hoşuma giden tarafı neresi? Dedim ki;

"O çocuk, o müdüre çıkıp da; 'Bize bir dershaneyi mescit yap.' diye söyleyen, öncü olan lider çocuk şimdi nerede, sağ mı?"

"Sağ, falanca yerde büyükelçi, sefir." dedi.

Elhamdülillah, Allah adetlerini arttırsın.

Demek ki gerçeği bilenler de var.

Akıllı insan kimdir?

Allah'tan kendisine gelen öğütleri duyan değil, akledendir. Akledeceksin, öğreneceksin, Arapça öğreneceksin, hocaya yalvaracaksın, camiye geleceksin, diz çökeceksin, zamanını harcayacaksın, dinini öğreneceksin. Herkesin öğrenmesi gereken miktarda öğreneceksin.

Ondan sonra insanlar arasında iş bölümü vardır; toplum fertleri iş bölümü halinde, topluluk halinde yaşamanın kendisine yüklediği vazifeleri bilir ve toplumda bir faydalı iş yapar. Birisi fırıncı olur, birisi demirci olur, ötekisi bilmem ne olur; herkesin bir mesleği olur. Olur ama herkesin müşterek mesleği, parantezin dışındaki ortak katsayı; İslâm. Herkes müslümandır. Ondan sonra hangi meslektense yine o meslektendir. Müslüman doktordur, müslüman ziraatçidir, müslüman sefirdir, müslüman vekildir, müslüman tüccardır, müslüman memurdur, müslüman müdürdür, müslüman öğrencidir, müslüman öğretmendir.

"Çocuklar!" demiş öğretmen; "Allah'tan şeker isteyin bakalım!"

Küçük çocuklar;

"Yâ Rabbi, bize şeker ver!"

Şeker yok!

"Yâ Rabbi, şeker ver!"

Yok.

"Şimdi benden şeker isteyin."

"Öğretmenim bize şeker ver."

Cebine hazırlamış kepaze; cebinden çıkarmış şekerleri vermiş.

"Bak, benden istediniz ben verdim, çünkü ben varım karşınızdayım, ben verdim ama ötekisi vermediğine göre…"

Ne demek istediğini anlıyorsunuz; ben onu söylemiyorum. Bak öğrenciyi nasıl yetiştiriyor?

Kurnaz bir öğrenci olsaydı, ikinci derste de öğrenmenin yanına giderdi:

"Öğretmenim bana şeker ver!" derdi.

Herkese dağıttı, şekerler bitti, cebinde şeker kalmadı, hadi versin bakalım. Demek ki öğretmen yok.

Böyle mantık mı olur?

Ama böyle öğrettiler.

Bugün komünist olan, dinsiz olan, ateist olan, eline kalem alıp yazı yazan birçok kimse böyle öğretmenlerin böyle sapık eğitimiyle ateist, dinsiz oldu.

Öyle olmayacaktı, nasıl olacaktı?

Müslüman öğretmen olacaktı, müslüman müdür olacaktı, müslüman âmir olacaktı; herkes müslüman olacaktı. O zaman dünya saadeti de olacaktı. İnsanlar da âhiret saadetini kaybetmeyecekti. Bak, onun yetiştirdiği şahıs ne oldu; dinsiz oldu, âhireti mahvoldu, ebedî olarak cehennemde yanacak.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Onun için bir söz ama öyle söz ki değerine paha biçilmez!

"Akıllı insan, Allah'tan kendisine gelen öğütleri akledendir; duyan değil, akledendir."

Tam anladın mı?

"Anladım."

Sen Allah'ın emirlerini tam anladın mı kardeşim? Ben sana mesleğini sormuyorum, belki çok zenginsin, belki çok yüksek bir âmirsin. Allah'tan sana gelen öğütleri biliyor musun, anladın mı?

"Anlamadım."

O zaman sen cahilsin. Daha bir şey bilmiyorsun. Öğren bakalım; Allah senden ne istiyor, senin dünya ve âhiret saadetin için sana ne göndermiş, ne tavsiye ediyor, ne öğüt veriyor.

Yeızüküm lealleküm tezekkerûn. "Akledesiniz, uyanasınız, kendinize gelesiniz, 'Konumunuzu hatırlayasınız.' diye, Allah öğüt veriyor."

Dinlemedi, anlamadı.

Ne olacak?

İsterse dinlemesin, anlamasın. Lâ ilâhe illallah de, diyorsun. Bugün birçok insan söyleyemiyor, dili dönmüyor. Ömründe hiç dememiş ki.

"Bismillahirrahmânirrahîm." de...

Geçen gün birisinin çocuğu yanıma geldi.

Gel bakalım. "Rabbi yessir" de.

Ben onu diyemem.

Niye diyemezsin? De bakalım.

"Rabbi yessir ve lâ tuassir Rabbi temmim bi'l-hayr"

Bak işte sonunda dedin, diyebiliyorsun. Öğreteceksin dili dönecek. Öğretmeyince; yalı kazığı kadar oluyor. Bostancı İskelesi'ne vapurun yanaştığı yere kazık olarak çaksan ayakları gidecek kafası yerde kalacak. Koskocaman, yalı kazığı kadar; daha "Lâilâheillallah" diyemiyor.

Evlenecek; "İmam nikâhı da olursa sevap olur." diye duymuşlar. İmam nikâhı kıymaya hoca gidiyor karşısına;

"Lâilâheillallah" de bakayım, diyemiyor.

Allahu ekber!

Peygamberimiz kim?

Bilmiyor.

Hoca sormuş:

Evlilikte gusül diye bir şey var, biliyor musunuz?

Bilmiyor. Gusül diye bir şeyden haberi yok. Cenabetlik, gusül diye bir şeyden haberi yok.

Amerika'da okumuş. Yazıklar olsun onun babasına, yazıklar olsun kendinse. Amerika'da İslâm yok mu? 7 milyon müslüman var. "Lâilâheillallah" deyip duruyorlar.

Amerikalı doların üstüne "In god we trust" diye yazmış. Oradan da mı anlayamadın?

Uzay mekiğinden dönen falanca astronota "Uzayda ne gördün?" deyince; "Allah'ın büyüklüğünü gördüm" demiş. Adamlar usturuplu reklam yapmasını da biliyorlar. O lafı söylemeye ne kadar para aldı bilmiyoruz ama "Allah'ın büyüklüğünü gördüm" diyor. Belki mü'min, ondan söylüyor. Belki de reklam için söylüyor. Ama hiç olmazsa İslâm'ın reklamını yapıyor.

Devlet hiç olmazsa paranın üstüne; "In god we trust" yazıyor. Biz Tanrı'ya tevekkül ediyoruz. Tabi "god" dediği bizim god'dan anladığımız değil. O "god" deyince Jesus'u düşünüyor, İsa'yı düşünüyor. Biz the "god" dediğimiz zaman, Tanrı dediğimiz zaman; Rabbi'l Âlemîn'i düşünüyoruz. Âlemleri yaratan Allahu ekberi düşünüyoruz. Dünya kadar fark var. Sözler aynı ama kavramlar, kafadaki şeyler çok farklı.

Neyse işte Amerika'da tahsil görmek marifet değil. Profesör olmak, mühendis olmak marifet değil; Allah'ın öğütlerini anla bakalım.

Dünyanı ve âhiretini kurtarmak için çok mühim bir söz.

Sonra;

Ve arafe mâ yedurruhû mimmâ yenfeuhû. " Akıllı; kendisine fayda verecek şeyi, kendisine zarar verecek şeyden tefrik edip anlayabilen kimsedir."

"Şunu yaparsam bu bana, dünyama, âhiretime zarar verir. Şunu yaparsam bu bana, dünyama, âhiretime fayda verir."

İnsan bunu anlayacak. Bunu anlamadı mı, olmaz. Kendisine neyin zarar verdiğini bilecek, kendisine dünyada, âhirette neyin fayda verdiğini, vereceğini bilecek. Bilmiyorsa tahsili de tahsil değil, diploması da diploma değil, hiç kıymeti yok! Önce onu bilecek, onu bildikten sonra neyi bilirse bilsin. Bir insan onu bildi mi, her şeyi bilir, faydalı insan olur.

Onu bilmedi mi, hiç hayır gelmez. Bankanın genel müdürü yaparsın, bankayı batırır. Devletin başına geçirirsin, devleti soyar, hazineyi tamtakır bırakır. Fare yukarıdan düşse, sağlam zemine düştüğü için başı şişer. Yumuşak banknotların üstüne düşmüyor ki. Tamtakır bütçeye, yukarıdan fare pat düştü mü, başı şişer.

Neden?

Çaldılar, bir şey kalmadı. Doktoru getirirsin, tıbbı kazancına alet etmiştir; adamın böbreğini almak için sahte ameliyat yapar, bir böbreğini alır, ötekini bırakır.

İman olmadı mı ne doktordan hayır gelir, ne mühendisten hayır gelir, ne tüccardan hayır gelir, ne imalatçıdan hayır gelir.

Onun için, önce bu lazım.

Allah bize akıl fikir versin, bizi akıllı kul eylesin. Allah'tan gelen öğütleri anlayan kimseler eylesin. Bize fayda verecek şeyi, fayda vermeyecek şeyden tefrik edip fayda verecek şeyi yapmaya muvaffak eylesin. Mühim olan budur. Necip Fazıl rahmetlinin tabiriyle; "Gerisi hep fasarya ve angaryadır."

Hayatın en mühim tavsiyesi budur.

Allah rahmet eylesin, makamını âlâ eylesin; öyle bir laf söylemiş ki yeter. Ömründe camiye bir defa gelmiş olan bir insana da, ilk defa duymuş olan insana da -ömür boyu dünya ve âhiretine- bu söz yeter. Aklı varsa yeter.

Kâle ve kâle Ahmedü. "Yine aynı râvi diyor ki 'Ahmed b. Âsımini'l-Antâkî şöyle dedi:'"

Bir de şu sözü var:

İmâmü külli amelin ilmün.

"Arapça bilenler yudum yudum mânasını anlasın." diye, yavaş yavaş okuyorum. Hem de insan zevkine varıyor.

İmâmü külli amelin ilmün ve imâmü külli ilmin inâyetün.

Her ibadetin, işin, amelin, fiilin, davranışın, -yeni tabirle- eylemin imamı, kılavuzu, önderi, yol göstericisi nedir?

İlmün. "İlimdir."

Söze bak!

İbadetin de önderi ilimdir, taatin de önderi ilimdir, yaptığın her fiilin ve her işin de önderi ilim olmalıdır.

"İlme uy, ilmi rehber et, onun peşinden git; ilim ne söylüyorsa öyle yap." demek.

Bundan daha güzel bir nasihati kim söyleyebilir?

Bak başka bir şey demiyor. "İlme uy." diyor. İslâm'da şu ilim sevgisine bak, şu ilim aşkına bak, şu ilme gösterilen hürmete bak! İbadetin bile faydalı olması ilimledir, senin bütün yaptığın işlerin, eylemlerin, fiillerin, ef'âlin, a'mâlin kılavuzu ilim olursa güzel olur, kötü olursa fena olur.

Şiir var;

İzâ kâne'l-gurâbü delîle kavmin.

Leye'tîhim ile'l-ardı'l-ciyâfi.

"Bir topluluğun kılavuzu, önderi karga olursa; -o kılavuz, o karga- o topluluğu, leşlerin olduğu çöplüğe götürür."

Neden?

Karga çöp yer, leş yer de ondan. Karga kılavuz olursa çöplüğe götürür, leşlere götürür. Ciyaf, cîfeler demek. Cifelerin olduğu yere götürür.

Ne olacak?

Önder karga olmayacak, "hakiki ilim" olacak. Elinde terazisi, gözünde gözlüğü, pertavsızı, kalbinde

göğsünde vicdanı olan alim yol gösterecek insana.

Her zaman söylüyorum, hoşuma gidiyor; arabamızın far ayarını yaptırmak için bir atölyeye gittik. Sahibi sanat okulu öğretmeniymiş. Oraya yazmış:

"Yalnız pazusuyla çalışan işçidir." Amele, pazusuna kuvvet, kürek sallamaca, balyoz sallamaca. O nedir? Sadece pazusuna dayanarak çalışan ameledir, işçidir. "Pazusuna ve kafasına dayanarak çalışan ustadır." Kafasını çalıştırıyor. Kafasını çalıştırdı mı işi kolay yerinden kolay bitirir. Teknoloji ne demek? Bir işi az zahmetle, kolay tarafından bitirmek demek. Teknik olmasaydı bu dağlar yarılıp da yol yapılır mıydı, dereler köprülerle geçilip de bu otobanlar olur muydu? Teknik olmasaydı insanlar tıpış tıpış gidecekleri yere uçarak gidebilirler miydi? Usta kafası ve pazusuyla çalışıyor. Usta adam güzel şeyler yapar. Ama bir cümle daha ilave etmiş: "Hem kafası hem pazusu hem kalbiyle

gönlüyle çalışan sanatkârdır." Tabi işin bir de sanat tarafı var, güzellik tarafı var.

Bir cami yapıyor, başını kaldır bak şu camiye, ben deminden beri arka tarafa çekildim onu seyrediyorum. Nasıl süslemiş, nasıl kemer yapmış, nasıl yarım kubbe yapmış, yarım kubbeleri nasıl büyütmüş. Bu cami bir sanat işte. Burada sadece kafa yok, sadece pazu kuvveti yok. Bir de ne var? Gönül var. Güzel bir cami yapmak istemiş, yapmış. Bu önemli. Aslında ilim dediğimiz şeyde de bu üçü olur. İlim erbabının elinde terazi olur, doğruyu eğriyi tartar. Kalbinde

gönlünde de vicdanı olur, bildiğini saklamaz, dosdoğru söyler. Kendisinin aleyhine de olsa, akrabasının yakının aleyhine de olsa gerçeği söyler. Bu böyledir der.

Şimdi arkadaşımız, sevdiğimiz bir kimse gazetede makale yazmış, diyor ki;

"Alevîlerden isteyen cemevine gitsin, isteyen camiye gitsin."

Öyle şey olur mu ya!

Hz. Ali Efendimiz zamanında cemevi var mıydı? Kadınla erkeğin kol kola girip de semah yapması var mıydı? Fatıma Anamız'la Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hüseyin Efendimiz, hanımları böyle semah yapmışlar mı?

Söyleyin bakalım. Olur mu öyle şey?

Öyle şey yok, herkes camiye gelecek!

İslâm'da caminin rakibi var mı?

İnsan doğruyu söyleyecek, yağ çekmeyecek.

"Alevî kardeşlerimiz arslandır, kaplandır, müsamahalıdır, şöyledir, böyledir."

Yağcılığı bırak da doğruyu dosdoğru söyle, eğriyi de eğri söyle, herkes her şeyi anlasın, hizaya gelsin. Herkes kendisinin kusuru ne ise düzeltsin.

"Eline, beline, diline sadık. Müsamahalı!"

Ya ben biliyorum, kızı falancayla evlenecek; "o sünnî" diye "Evlenirsen öldürürüm!" diyor.

Olmaz ki...

Hani müsamaha?

Lafla olmayacak, fiilen olacak. Fiilen olması lazım.

Onun için ilim dediğimiz zaman ne istiyoruz?

Terazi olacak, doğru tartacak, bir. Gözü olacak, basireti olacak. Bir de vicdanı olacak da ilmini satmayacak; onu istiyoruz.

Her işin, eylemin, ef'âl ve a'mâlin kılavuzu nedir?

İlim.

İlim gösterecek bize; şunu şöyle yapalım, şunu şöyle yapmayalım. Çok modern bir kaide bu. Amerika bununla yükseldi, Avrupa bununla ileri gitti. Taassupla bir yere gidilmez. İlim önder olduğu zaman herkes hatasını anlar, herkes dosdoğru yolu bulur, gider.

Bu, ibadetin bile ilimsiz olmayacağını söylüyor.

Şimdi gel bizim camilerimize…

Zengin bir arkadaşımız var, iyi müslüman, meraklı, güngörmüş de bir insan. Kendi camisinde anket yapmış; Sübhânallah'ın mânasını biliyor musun? diye sormuş.

Siz de şimdi kendi kendinize sorun; Sübhânallah'ın mânasını biliyor musunuz?

Hani otuz üç defa Sübhanallah, Sübhanallah, Sübhanallah diyorsun ya, Sübhâne Rabbiye'l-azîm, Sübhâne Rabbiye'l-a'lâ." diyorsun ya, Allahu ekber dedikten sonra Sübhâneke Allâhümme ve bi-hamdike. diyorsun ya; "Nedir bu Sübhaneke? Nedir bu Sübhanallah?" sormuş.

"Hocam, yüzde doksandan fazlası bilmiyor." diyor.

Adam kırk yıldır camide ibadet ediyor, kırk yıllık müslüman, elli yıllık müslüman, günde kırk vakitte kaç defa yüzlerce söylediği Sübhanallah'ın mânasını bilmiyor. Belki siz de bilmiyorsunuz. Utanın, öğrenin, bir daha ki haftaya böyle dik durun.

"Hocam bir daha sor bakalım, Sübhaneke'nin mânasını nasıl çatır çatır söylerim." diye, efe efe oturun. Ama çoğu bilmiyor.

Sübhâneke'nin mânasını bilmiyor. Elhamdülillah'ı yarım yamalak biliyor. Şükretmek filan gibi diyor. Allahuekber'i biliyor. "En büyük" demek. Allahuekber ne demek? Birisi; "Daha büyük" demiş de; öteki arif adam ayıplamış onu. Allah'ın büyüklüğü ile mukayese edilecek bir başka büyüklük var mı? Daha kelimesi olur mu? En büyük, hiçbir şey ile mukayese edilemeyecek kadar, aklın almayacağı kadar büyük." Tamam Allahuekber'i biraz biliyor. Elhamdülillah'ı biraz daha az biliyor. Sübhânallah'da çuvallıyor, sınıfta kalıyor, ikmâle kalıyor. Bilmiyor. Hâlbuki onun içinde dinimizin temeli olan bir mâna saklı. Sübhâneke'nin, Sübhânallah'ın içinde imanımızın temeli olan bir mâna saklı. İnsan onu bilerek "Sübhânallah" dedi mi gözünün yaşını tutamaz, onun mânasını idrak etse, "Sübhânallah" derken insanın seccadesi ıslanır. İşte her işin, ibadetin kılavuzu ilim. İlim olmadığı için namaz da güzel olmuyor. Huşû içinde, gözyaşlarıyla kılınmıyor. Namazdan beklenilen faydalar hâsıl olmuyor. Neden? İlim yok. İlim olacak. Derviş de, âbid de, zâhid olan, ehl-i tarîk olan, ârif olan, âşık olan kimseye de ilim lazım. Doğru düzgün ibadet etmesi için çok önemli.

Gece gündüz kitap okumamız lazım. Maşallah çok rahat milletiz! Dünyanın en az kitap okuyan insanlarıymışız. Çok az! Dergisi az, gazetesi az, kitap okuması az... Hakikaten şöyle bir bilginin üstüne bilgi katan insan yok. Bildiği birkaç bilgiyle yetiniyor. Yeni bir bilgi edinmeye gayret etmiyor.

Ben hocamız rahmetullahialeyh Mehmed Zahid Efendi'yi hatırlıyorum. Yanında gezerdim; her gün yepyeni bilgiler, her gün duyduğu yeni bilgiler dilinde. Kafasına giriyor, oradan gönlünde

dilinde. Her gün yeni bir bilgi kazanıyor. Biz dümdüz gidiyoruz. Hatta yokuş aşağı gidiyoruz. Biz bildiklerimizi de unuta unuta sıfıra doğru gidiyoruz. Benim anam babam bana amme suresini ezberletmişti. Hadi bakalım oku.

Unuttum.

Anası babası vazifesin yapmış, bu unutmuş. Anası babası Kur'an'a göndermiş, hafızlığa başlatmış, unutmuş. Yani yokuş aşağı, zarara gidiyor. Öyle olmayacak, ilim rehber olacak.

Her ilmin kaynağı, sebebi, kılavuzu da Allah'ın inayetidir. Allah nasip ederse insan ilimleri veriyor. O zaman âlim insan oluyor. Nasip etmezse olmuyor. Âlim olmak kolay bir şey değil. Her kitap okuyan âlim değildir. Gerçekleri görebilen gerçek âlim olmak; o biraz zor. İsteyerek olmuyor, Allah'ın lütfuyla inayetiyle oluyor. İnsanın Allah'ın inayetine ermesi için de haddini bilmesi, boynunu bükmesi, Allah'a yalvarması gerekiyor. Allah'tan istemesi gerekiyor. Allah o zaman veriyor. Yoksa kibirliye vermiyor. Adam kaç yıl yaşıyor da gerçekleri görmeden, mânevi gözü açılmadan, hiçbir şey bilmeden ölüp gidiyor.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için o inâyet-i ilâhiye mahzar olmak için çok yalvarmak lazım. Aman ya rabbi! Hatam kusurum çok ben biliyorum deyip Allah'tan istemek lazım. Bu şey, her şeyin Allah'tan olduğunu gösteriyor. İlim de Allah'tan.

Ben fakülteye giderim, profesöre asistan olurum, doktora yaparım, doçentlik imtihanına girerim ondan sonra profesör olurum, âlim olurum. Olamazsın. Âlim olursun ama istenilen âlim olamazsın. Aslında cahil olursun. İnâyet-i ilâhiye lazım. Allah'ın inayetine, lütfuna, yardımına mazhar olmak lazım. O da edep ile olur, tevazu ile olur. Onun için dervişlikte edep vardır, zikir vardır, Allah'ın inâyetini çekmeye matuf, Allah'ın inayetine mazhar olmaya sebep olacak şeyleri yapmak lazım. Yalvarırsın, yalvarısın sonunda muradına erersin.

Araplar ne diyor:

"Kim bir kapıyı çalarsa ve ısrar ederse kapı sonunda açılır." Tak, tak, tak çalacaksın; tak, tak, tak çalacaksın; tak, tak, tak çalacaksın; bekleyeceksin, "Bu kapı açılmadan gitmem. Kovsalar gitmem. Allah'ın rahmetinden vazgeçmem. İlla Allah'ın lütfunu, rahmetini istiyorum." diyeceksin, sonra Allah affedecek.

Hadîs-i şerîf var, Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Günahkar, kötü kul, 'Yâ Rabbi!' der; Allah nazar etmez. Günahkâr, terbiyesiz, edepsiz; Allah yine nazar etmez. Kul yine 'Yâ Rabbi!' der, Allah yine nazar etmez. Kul yine yılmıyor, 'Yâ Rabbi affet, bağışla!' yalvarıyor, ağlıyor."

Peygamber Efendimiz'in bize bildirdiğine göre o zaman Allah dermiş ki;

"Ey meleklerim, şahit olun, ben bu kulumu affediyorum, çünkü bu kulum 'Yâ Rabbi!' diyor. Benim varlığımı, birliğimi anlıyor, benim kapımdan başka kapı olmadığını biliyor, benden başka Rabbi olmadığını biliyor. 'Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!' diyor. Ben bunun 'Yâ Rabbi!' demesine cevap vermemeye utanıyorum, affediyorum bunu, şahit olun."

Ne lazım?

Muhterem kardeşlerim!

Yüzün ne kadar kara olsa, suçun ne kadar çok olsa, yalvarmaya devam lazım. Yalvarmaya devam. "Aman yâ Rabbi, aman yâ Rabbi!" diye yalvaracaksın, haddini bileceksin, suçunu bileceksin.

Cürmünü mu'terif ol,

Taata mağrur olma.

diyor şair.

Cürmünü, yani işlediğin günahları, kabahatlari, muterif ol, taate mağrur olma. "İbadet ettim, taat ettim, namaz kıldım, hacca gittim." diye mağrur olma. Cürmünü, kusurunu bil, haddini bil, yalvar.

Şeytanın aldatmacasının birisi de nedir?

İnsana kendisinin yaptığı taati beğendirmesi, yaptığı taati bir şey sandırması, taatine güvendirmesidir. Bu da bir şeytan oyunudur. Senin kıldığın namazın ne kıymeti var ya; eskici babaya versen almaz.

Senin kıldığın namazdan ne olacak?

Aklının yarısı bakkalda, yarısı futbolda, yarısı orada, yarısı burada.

Arkadaş diyor ki;

"Allahu ekber" diyorum, aklıma hep müstehcen şeyler geliyor.

Şeytan boş durmuyor. Kötü kötü şeyler getiriyor.

Senin kıldığın namazdan ne olacak ya! Delik deşik, perişan, pis pasaklı ibadetlerimiz…

Haccediyoruz, Allah'lık, Allah kabul eylesin. Namaz kılıyoruz, Allah'lık. Arapça bilmeyiz, sözümüzün mânasını bilmeyiz. Dergah-ı izzetin âdâbına âşina değiliz, âdâba riayet etmeyiz.

"Kul, "Allahu ekber" dediği zaman, "Allah'a yöneldi." diye, Allah da ona yönelir. Kul gönlünü sağa sola dağıtınca, Allah da ona bakar ki sağa sola gönlünü dağıtmış, o zaman ondan yüz çevirir." diyor Peygamber Efendimiz.

Sen "Allahu ekber" deyince, gönlünü Allah'a döndüreceksin.

Mısır'da bir söz duydum da tüylerim diken diken oldu. İmam namaza duracak, birkaç camide de âdet böyle demek ki sonradan duydum, arkaya döndü, Savvû sufûfeküm. "Saflarınızı muntazam yapın..." diyor.

Bak, İslâm'da saflar bile muntazam olacak. Her şeyde intizam olacak. Diş fırçalamak var, safların muntazam olması var; İslâm'da her şey var. Bak, ilme hürmet var. Ama bizim İslâm'dan haberimiz yok.

Savvû sufûfeküm. "Saflarınızı muntazam yapınız. Gönlünüzü de Allah'a döndürünüz." diyor. İnsan fena olur.

"Yüzünü kıbleye döndüğün gibi, gönlünü de Allah'a döndür." diyor.

İnsanın tüyleri diken diken oluyor; öyle nasihat ediyor. Aklını şu dünya işlerinden bir çek. "Hanım bana ne tembih etmişti, pazardan neler alacaktım? Birisi maydanozdu, ötekisi iki kilo patatesti, berikisi yarım kilo beyaz peynirdi. 'Şunu da unutma.' demişti."

Sen namaz mı kılıyorsun, ne oluyor?

Akla böyle şeyler hücum ediyor; olmuyor.

Nasıl olacak?

Mısırlı imam ne diyor?

"Yönünü Kâbe'ye çevirdiğin gibi, gönlünü de Allah'a çevir." diyor.

Allah'ın huzurunda olduğunu bil, Allah'ın azametini düşün, söylediğin sözü kulağın duysun, nerede olduğunun idrakinde ol. Çünkü sen aklını başka yere kaydırınca, Allah onu görüyor, Allah da senden yüz çeviriyor.

Tabi bize bunlar söylenmediği için biz namazları nasıl kılıyoruz?

Paldır küldür kılıyoruz. "Allahu ekber" diyoruz, namazları hızlı kılıyoruz, zevkine varmadan kılıyoruz. Olmaz! Bu gönül iş. Gönlü ile Allah'ın huzurunda olduğunu idrak edecek.

Ahberenâ Ebû Ca'fer Muhammedü'bnü Ahmede'bni Saîdini'r-Râziyyü'l-Müktibü; haddesenâ Ebu'l-Fadli, el-Abbâsü'bnü Hamze; haddesenâ Ahmedü'bnü Hamzeh; haddesenâ Ahmedü'bnü Ebi'l- Havâriyyi ed-Dimeşkıyyü, kâle: Semi'tü Ahmede'bne Âsımini'l-Antâkiyye, yekûlü: Hâzihî ğanîmetün bârideh: Aslıh mâ bakiye, yuğfer leke mâ medâ.

Çok güzel bir sözü daha geldi. Bu zât-ı muhterem çok mühim, sözleri çok müthiş. Ebû Cafer Muhammed b. Ahmed er-Râzî el-Müktip. Aşağıda izahat veriyor:

Müktip demek, çocuklara yazı yazmayı ve hüsnü hattı öğreten muallime derler. diyor. Bu zât o imiş. Ebû Cafer Muhammed b. Ahmed er-Râzî el-Müktip.

Râzî de, Rey şehrinden demek. Rey şehri de şimdiki Tahran'ın bitişiğinde, hemen yakınında olan bir yer. "Tahranlı" demek. Oradan çok büyük alimler yetişmiş. Orada ehl-i sünnet alimlerinin çok büyükleri yetişmiş.

Mesela Fahreddin-i Râzî var; çok büyük Tefsir-i Kebîr'i yazmış. İlm-i kelâmda çok derin, Fahreddin-i Râzî var. Ebû Bekir Muhammed b. Râzî var; o da kimyagerlerin en meşhurlarından; sülfirik asidi bulmuş. Tam eski devirlerden. O da oradan yetişmiş, bu da oralı. Bu kitabı yazan Ebî Abdirrahman es-Sülemî'ye o haber vermiş.

Demiş ki;

Haddesenâ Ebu'l-Fadli el-Abbâsü'bnü Hamze. "Hamza oğlu Abbas bana haber verdi."

O da ne demiş?

Haddesenâ Ahmedü'bnü Hamze. "Hamza oğlu Ahmed bana haber verdi." demiş.

Bu şahısların kim oldukları hakkında izahatlar var, Mîzânü'l-İtidal'de. Burada Arapça isimlerle ilgili bir hususu söyleyeceğim.

el-Abbâsü'bnü Hamzeh diyor. el-Abbâs diyor. Arapça'da bir ismin başında elif-lam olması, olmaması önemlidir. Biz elif-lam'ın kıymetini bilmediğimizden, Türkler olarak kullanmayız ama önemlidir.

İsmi elif-lam'lı konmuşsa elif-lam'lıdır; babası tarafından elif-lam'sız konmuşsa, elif-lam'sızdır. el-Abbâsü'bnü Hamzeh diyor. Onu hatırlatmış olayım.

O da Ahmed b. Ebi'l-Havârî ed-Dimeşkî'den duymuş. O da bir büyük sûfî idi. Hayatı daha önce geçti. O da Ahmed b. Âsımini'l-Antâkî'den işitmiş. Şu terceme-i hâlini, güzel sözlerini okuduğumuz zâttan duymuş.

Bu zât ne söylemiş?

Hâzihî ğanîmetün bâride. "Şu karşında mücessem bir ganimettir."

Elde, çantada keklik, mücessem bir ganimettir, büyük bir kazançtır.

"Şu" ne?

Aslıh mâ bakiye, yuğfer leke mâ medâ.

Çok güzel bir söz.

İnsanın bir istikbali var, bir de mâzisi var.

Birisi bana bugün; "Hocam, ben duvarlara yazılar yazan anarşist bir komünisttim." diyor.

Şimdi nasıl?

Sakallı bir çocuk. Şimdi çok güzel bir müslüman.

İnsanın bir mâzisi var, bir de istikbali var. Mâzisi geçti, şu yaşa geldik. O mâzimizde;

"Hocam ben namaz kılmazdım." diyenler var; "Hocam ben şu büyük günahı işledim, Allah beni affeder mi?" diye soranlar var; çok müthiş şeyler söyleyenler var.

Biz hocayız ya, herkes geliyor bize derdini açıyor. Biz de sır saklamak zorundayız tabi, saklamaya çalışıyoruz. Ama çok şeylerini söyleyenler var:

"Hocam ben şu haltı yedim, bu işi yaptım, şu günahı işledim." diye söyleyenler var.

İnsanın mâzisi var, bir.

Bu mâzide işlenen günahlar ne olacak şimdi?

Ayıkla pirincin taşını.

"Ben Müslümanlığın iyi bir şey olduğunu öğrendim ama şimdi öğrendim. Benim eskiden yaptığım günahlar ne olacak?"

Hadi bakalım, bu bir problem değil mi, hepimizin problemi değil mi?

"Elhamdülillah ki müslümanım ve şu anda camideyim. Allah ayırmasın. Ama hocam, bundan evvelki hayatım şöyleydi, böyleydi."

Dansözdü; tevbekâr oldu, başörtü örttü. Şarkıcıydı; tevbekâr oldu, hacı oldu. Kumarbazdı; tevbekâr oldu, şöyle oldu. Evliyâullahtan birisi, yol kesen bir eşkiya imiş,. Yol kesiyormuş, harâmî, çekiyormuş kılıcı; "Dur!" diyor, kervanı durduruyormuş, soyuyormuş. Sonra evliyâ olmuş.

İnsanın bir mâzisi var, böyle kötü olabiliyor.

Bir de ne var?

İstikbali var.

Şimdiki an, kısa bir an. İçinde bulunduğumuz an kısa, hemen geçiyor, mâzileşiyor.

O halde bir mâzi var, bir istikbal var. İçinde olduğumuz an hemen mâziye kaçıyor, elimizden kaçıp gidiyor, boşa akıp gidiyor.

Ne güzel söz söylemiş:

"Şu çok kesin bir kazançtır." diyor.

Ne söylüyor?

Aslıh mâ bakiye. "Sen geriye kalan ömrünü ıslah et, güzel kul ol." Yuğfer leke mâ medâ. "Geçmişini Allah affeder."

Geçmişi affolunur.

Demek ki geçmişteki suçların, günahların, kabahatlerin silinmesi, affedilmesi için çare neymiş?

Bundan sonraki ömründe insanın iyi müslüman olması, ıslah olması, halini ıslah etmesiymiş.

Allah eskiyi affeder. Bir insan tevbekâr oldu mu, doğru yola girdi mi, eski günahları affeder.

Hem de nasıl affedermiş?

Müjde o kadar kuvvetli ki burada değil başka hadîs-i şerîften biliyorum. Omuzlarımızda melekler var. İyilikleri, kötülükleri deftere yazıyorlar. Yarın Mahkeme-i Kübrâ'da onlar çıkacak, defter açılacak; "25 Mart bilmem cumartesi günü bu adam şu haltı işledi, bunu yaptı." diye yazılı; oraya çıkacak. Her şey yazılıyor omuzlara.

Ne yaparmış Allah?

Bir, defteri silermiş. Defterdeki günah silindi.

İki, meleklere unuttururmuş. Çünkü onlar şahitlik edeceklerdi:

"Yâ Rabbi! Evet, biz yanındaydık, ben bir omzuna oturmuştum, arkadaşım da öbür omzuna oturmuştu; bu adam gitti o haltı yedi, o günahı işledi."

Onlara da unuttururmuş.

Başka neler şahitlik edecek?

Âyetleri bilsek, tir tir titreriz, uykumuz kaçar. İnsanın gözleri, kulakları, elleri, ayakları kendisinin aleyhine şahitlik edecek. Derisi kendisinin aleyhine şahitlik edecek:

"Evet yâ Rabbi! Ben değdim o kadına. Evet yâ Rabbi! Ben bu gözümle oraya baktım. Evet yâ Rabbi! Ben elimi o günaha uzattım. Evet yâ Rabbi! Ben ayak olarak tıpış tıpış oraya gittim." İnsanın eli, ayağı, gözü, kulağı aleyhine şahitlik edecek.

Allah affetti.

Ne yaparmış?

Azalarına da unuttururmuş.

Başka ne kaldı?

Bütün delilleri siliyor Allah, elhamdüllillah! Gaffâru'z-zünûb; "affedici."

Bir de mekanlar var; mekanlar da şahitlik edecek. Oda, duvar, bina şahitlik edecek. Ağacın altında işlediyse günahı, ağaç şahitlik edecek. "Evet yâ Rabbi! Bahar günü geldiler, benim gölgeme sığındılar, içki sofrasını kurdular, mezeleri yaydılar, rakıları bardaklara koydular, içine suları kattılar, beyaz hale getirdiler, lıkır lıkır, gözleri kızara kızara içtiler, bu haltı yediler. Senin yasakladığın içki içmeyi benim altımda yaptılar yâ Rabbi!" diye ağaç söyleyecek, çimen söyleyecek.

Allah onlara da unuttururmuş.

Allah bir işi yaptı mı, öyle yapar!

"Gaffâru'z-zünûb'um, günahları mağfiret ederim, örterim; Settâru'l-uyûbum, ayıpları örterim." dediği zaman, öyle örter.

Ama ne şartla?

Kul tevbesini sıdk ile yapmışsa bir daha işlememeye azm u cezm ü kast etmişse. Ömrünü güzel geçirmişse eskiyi siler.

"Tevbesini bozmuşsa, yine günahlara dönmüşse, eski affettiğini de tekrar hesaba koyar." diyor Peygamber Efendimiz.

Affetmişti ama bu adam döndü, ahdini bozdu, tevbesini bozdu. Hem yeni işlediği günahı hesaba koyar hem de eski silinmişleri hesaba koyar. Onun için insan tevbe etti mi, erkekçe, mertçe, tam tevbe etmeli, hakkın yoluna girdikten sonra dönmemeli. Cenâb-ı Hakk'ın yolunda yürümeli.

Bir öyle bir beyle...

İnnellezîne âmenû sümme keferû sümme âmenû sümme keferû sümm'ezdâdû küfren lem yeküni'llâhu li-yağfira lehüm ve lâ li-yehdiyehüm sebîlâ.

"İman ettiler, sonra kâfir oldular. Sonra iman ettiler, sonra kâfir oldular. Sonra küfürlerini artırdılar..."

Ne oluyorsun ya? Sen adam değil misin, senin sözünün bir kıymeti yok mu, ne oluyorsun?

İman ettin, Allah'a söz verdin, yürü Allah'ın yolunda! Biraz meşakkate göğüs ger, sabret!

Sende erkeklik yok mu?

"İğne yapılıyor." diye, bangır bangır çocuk gibi bağıracak mısın? "Dişçi, kerpetenle dişini söküyor." diye, "Başına bir olay geldi." diye ağlayacak mısın?

Sen erkek değil misin?

Biraz sabret, Allah yolunda vefa, sabır, sebat göster. Allah senin güzel huyunu sevsin.

"Bak kulum vefalı; verdiği sözden dönmüyor." diye ahdine sadık olması lazım.

Burada ne diyor?

Hadislere dayalı bir hakikati söylüyor.

"Sen ömrünün geri kalanını ıslah et, güzel geçir; Allah eskileri siler. Müsterih ol, eski günahlarını siler." diyor.

"Ama sen ondan sonrasını güzel işle!" diyor.

Onun için tevbeyi sıdk ile aşk ile yapın. Tevbenize sadık olun. Allah'ın yolunda fütur getirmeyin, yan çizmeyin, gevşemeyin, unutmayın, bırakmayın, terk etmeyin, ayağınız kaymasın!

Ve bi-hâze'l-isnâd. "Yine bu râvilerle, bu isnat zinciri ile." Kâle Ahmedü. "Ahmed b. Âsımini'l-Antâkî demiş ki."

Kâle'llâhu teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor:"

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitnetün.

Enfal suresinden, 28. âyet-i kerîme bu.

Ne demek?

Âyet-i kerîmenin mânası:

İnnemâ. "Ancak ve sadece" demek, edât-ı tahsis.

İnnemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitnetün. "Sizin emvâliniz, mallarınız ve veledleriniz, yani çocuklarınız, ancak ve ancak fitnedir."

Mallarınız ve çocuklarınız fitnedir; ne demek?

İmtihandır. Hepsi bir imtihan; bunların hepsi başa bir püsküllü bela, bir çetin imtihan sorusudur.

Bakalım malını nasıl kullanacaksın, bakalım evladını nasıl yetiştireceksin?

İmtihan bu; püsküllü, müşkül bir fitnedir.

Bu âyeti okumuş da, arkasındaki cümleyi çok güzel yapıştırıyor Ahmed b. Âsımini'l-Antâkî hazretleri;

Ve nahnü nestezîdü mine'l-fitne. "Biz de kalkmışız, fitneyi arttırmak için Allah'a yalvarıp duruyoruz."

Ne istiyoruz?

"Yâ Rabbi! Mal ver. Yâ Rabbi! Evlat ver. Aman yâ Rabbi!"

Ne istiyoruz?

Fitneyi arttırmayı istemiş oluyoruz.

"Fitnemi arttır yâ Rabbi, püsküllü belamı arttır başıma, çorapları daha çok ör!" demiş gibi...

Evet, öyledir. Mal sahibi olmak keyiflidir, zevklidir. Hakikaten de malı mülkü oldu mu insan konforlu oluyor, rahat oluyor, arabası güzel oluyor. Veyahut yaya olmaktan arabalı olmak güzel oluyor. Sobasız bir evde, üstü yağmur damlarken, akan bir teneke çatıdan içeride tir tir titremekten, kaloriferli bir yerde mayışmak, yayılmak daha güzel oluyor. Aç durup da; "Ah midem, ah karnım!" demekten; baklavaları, börekleri, kaymakları yiyip de "Oh!" demek daha güzel oluyor.

Bunların hepsi güzel, herkesin hoşuna giden, yutkunduğu şeyler. Ama imtihan. Mal imtihan.

Neden?

Allah malı verdi, bakalım sen malının gereğini yaptın mı; zekâtını verdin mi, hayrını yaptın mı, müslümanlara yardım ettin mi?

Öğle namazında camiden çıktık, kadıncağızın birisi; "Açım, Allah rızası için…"

Döndüm baktım, bir köylü kadın. Olabilir. Yalan da olur, çünkü dilencilerin çoğu yalancı; üç-beş tane dairesi oluyor. Yalan da olabilir ama kadıncağızın tipine baktım, aç da olabilir. Burada kimisi tokluktan ölüyor, hastaneye kaldırıyorlar, çok yemiş, midesini yıkıyorlar; kimisi öbür tarafta namuslu oluyor, bir şey de isteyemiyor, açlıktan ölüyor. Öylesi de var.

Bizim ihvanımızdan bir kadıncağız vardı, şuramda bir yaradır hâlâ, saplanmış bir hançer gibi duruyor! Bizim ihvanımızdan bir kadıncağız, oğlu da sakat. Bundan beş-altı yıl önce, bir kış günü, bizim gayretli kardeşlerimiz, - İstanbul tarafında kadın derneğimiz var. Onlar Ayvansaray tarafında- bunları sur gediğinde bulmuşlar.

Bu zavallı kadıncağız, o özürlü çocuk on beş gün bir şey yememiş. Dışarıda hafif hafif kar yağıyor. Bunlar da o surların kovuğunda kalıyorlar. On beş gün bir şey yememişler. Tabi bizim kadın derneği duymuş, oraya gitmiş, bunları ziyaret etmişler, görmüşler. Özürlü çocuk bu kadar bakımsızlığa dayanamamış, ölmüş. Kadıncağızı almışlar. Bizim arkadaş anlatıyor:

"Bizim kaloriferli eve getirdik, yıkadık, yuduk. Elbiselerini giydirdik, karnını doyurduk." diyor.

Bir-iki gün içinde o da ölmüş.

Neden?

Bu kadar meşekkate alışmış insan konfora dayanamaz, ölür. O kadar surda on beş gün aç kalmış, iki gün burada karnı doyunca, onun midesi yemek yemeyi bile unuttu. Ölür!

Ama yirminci yüzyılda yüz karasıdır! Hem de kadın bizim ihvanımızmış. Hocamız'ın (Mehmed Zahid Kotku) zamanında tekkeye gelip giden bir kadıncağızmış. Bizim sosyal organizasyonlarımız nasıl organizasyonsa böyle bir gerçek fakiri anlayamamışız, bakamamışız ve neticede bu anlattığım şekilde ölmüşler.

Bu bir acıklı, yerli filim değildir; bir olmuş hakikattir. Biz böyleyiz işte; kimisi açlıktan orada ses çıkarmıyor, ölüyor, belki ses çıkaracak takati kalmadığı için ses çıkaramıyor; kimisi de burada tokluktan bidon dolusu fazla yemeği dışarıya atıyor.

Zaten "Tabağı tamamen sıyırmayın ha, tabağı tamamen sıyırırsanız ayıp olur."

Ne olacak?

Biraz kalacak ki kibar olduğunuz anlaşılsın. Tabağı tamamen sıyırmayacaksınız. "Çayın yarısını boş bırakın ha, sakın tam içmeyin. Tam içerseniz "Amma aç!" derler size, "Vay görgüsüz vay!" derler. İlla biraz dibinde kalacak, illa biraz tabakta kalacak, illa biraz ziyan etmeniz lazım ki ilerici, kibar bir insan olabilesiniz.

Böyle sıyırmak filan, hele o çok ayıp! Bir de sıyıracaksın tabağı; "Vay vay görgüsüz, dağdan mı indin, nereden geldin?" derler.

Halbuki İslâm'da ne var?

İsraf yok. İsraf yok ama işler böyle işte. Mal sahibi oluyoruz ama malın gerektirdiği görevi yapmıyoruz, fakirlere bakmıyoruz.

Somali'deki kardeşlerimiz de açlıktan ölüyor, Kenya'daki kardeşlerimiz de ölüyor, Ayvansaray'daki kardeşlerimiz de ölüyor. Kimisi de tokluktan patlıyor, çatlıyor. İşte malla ilgili imtihanı kaybettik.

Zekâtı vermedik, hayrı yapmadık, hasenâtı yapmadık.

Bir de o para nereden kazanıldı?

Helalden mi, haramdan mı, faizden mi, zinadan mı, fuhuştan mı?

O da ayrı mesele.

Şimdi nereden kazanırsa kazansın, devlete fazla vergi veriyorsa adam makbul; vergisiyle ölçülüyor.

Refiğ Cevat Ulunay Brigitte Bardot'nun aleyhine bir makale döşenmiş:

"Kötü kadın!" diye.

Brigitte Bardot'nun adamları, sekreterleri, -herhalde oraya rapor gitmiş- tekzip göndermişler. Fransa'dan Brigitte Bardot'dan cevap gelmiş.

Cevabı ne? Çok merak ettim; merakla okudum.

"Sen beni niye o kadar kötü görüyorsun? Ben Fransız hükümetine senede şu kadar vergi veriyorum." diyor.

Dini imanı para, ibadethanesi banka, fazilet ölçüsü de vergi. Öbür tarafları; Refiğ Cevat Ulunay'ın tenkit ettiği namus tarafları önemli değil! Şuraya şu kadar para veriyor ya, tamam.

Paranın kazanılış yeri önemli. Parayla ilgili görevler önemli, sarfettiğin yer önemli!

Onları başaramazsan imtihanı kaybedersin; o malın sana püsküllü bela olur.

Evladın kazanılması önemli.

Bu nereden senin evladın oluyor?

Bu kadınla nerede evlendin, nikâhın sahih mi?

Kimisinin evlenmeden çocuğu oluyor; çocuğu temize çıkarmak için nikâh kıyıyorlar. Önce nikâhsız evlat ediyorlar; ondan sonra "Çocuk temize çıksın." diye nikâh kıyıyorlar.

İslâmî bakımdan bu çocuk şimdi çocuk oldu mu?

İşte çocuğun kazanılması, iktisabı, hanım önemli.

Sonra yetişmesi önemli. Sonra çocuğa yedirdiğin lokma önemli, terbiyesi önemli. Çocuğa koyduğun isim bile önemli. Çocuk senden davacı olabilir. Öyle isimler koyuyor ki kâfir ismi.

Şimdi moda oldu; dizi filmlerdeki meşhur artistlerin ismini koyuyor çocuğuna. Nüfus memuru gelen adama; "O ismi koyma." filan diyor, ama kimisi de kanunları biliyor:

"Sen bana karışamazsın, memlekette hürriyet var, demokrasi var. Ben bu çocuğun ismini böyle koyacağım." diyor.

Yüreğin parçalana parçalana duyuyorsun ki müslüman ana baba, çocuğuna falanca dizi filmindeki falanca artistin ismini koymuş. İsim bile önemli!

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Tabii biz "Mal ve evlat fitnedir." diye, oradan kaçınmayacağız.

Ne yapacağız?

Malı helalinden kazanıp, mâlî vazifelerimizi yapmaya gayret edeceğiz. Evladı iyi yetiştirip iyi bir müslüman olmasına gayret edeceğiz. Ama tabii sorumluluk duyan insanlar da bundan titriyorlar.

"Biz netice itibariyle, Allah'a dua ederken fitnenin artmasını istiyoruz." demiş bu mübarek.

Görüyorsunuz, İslâm sizin kafanızdaki İslâm tasavvurundan, konseptinden, düşüncesinden ne kadar farklı bir şey, değil mi? Sizin şimdiye kadar "İslâm" diye bildiğiniz bir şey var; bir de buralarda şu vaaz münasebetiyle şu mübareklerin sözlerini okuyarak, dinleyerek karşılaştığımız İslâm var. İnce bir yol, hassas bir şey.

Allah bizi akıllı, hassas müslüman eylesin. Mânevî gerçekleri güzel yakalayabilen, Allah'a güzel kulluk edebilen bir insan eylesin. Huzur-u Rabbi'l-İzzet'e O'nun sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmayı nasip eylesin. Cümlenize, cümlemize, hem sizlere hem bizlere cennetini, cemalini müyesser eylesin. İki cihanda bahtiyar eylesin.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı