M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hâtem-i Esam (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi hakka hamdihî nahmedühû bi-cemîi mahâmidih. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu teâla hazrelerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada, ahirette üzerinize olsun. Rabbimiz teâla ve tekaddes hazretleri cümlenizi, cümlemizi sevdiği razı olduğu kullarız zümresine dâhil eyleyip iki cihanda bahtiyar eylesin. Ebû Abdirahman es-Sülemî rahmetullâhi aleyh ve kaddesallahu sırrahu'l âziz isimli büyük âlimin Tabakâtu's-sûfiyye kitabının 95. sayfasındayız. Hâtem-i Esam hazretleri ile ilgili bölümü okuyoruz. 95. sayfanın 11. paragrafına bugün devam edeceğiz.

Bu metnin okunmasına ve izaha geçmeden önce başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruh-i pâki olmak üzere onun âlinin, ashâbının, etbâının, ahbâbının sâdât ve meşâyih-ı turuk-i aliyyemizin cümlesinin; İstanbul'da medfun bulunan medâr-ı iftihârımız Yûşâ aleyhisselam hazretlerinin, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ve sâir sahabe-i kirâm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn hazerâtının; şu beldeye ismini vermiş olan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin; içinde bu kitabı okuduğumuz şu güzel tekkeyi tesis etmiş olan Selami Mustafa Efendi hazretlerinin ruhu için; yukarıda tekkesi bulunan Şeyh Murad hazretlerinin; aşağıda tekkesi bulunan Baba Haydar hazretlerinin ve yine civarda medfun bulunan meşâyih-ı kirâmın; hassaten Abdül'ehad-ı Nûrî hazretlerinin ve bunların hepsinin seleflerinin ve hulefasının ruhları için ve hassaten hocamız Muhammed Zahid Bursevî hazretlerinin ruhu için ve bu kitabı yazan, bu kitaptaki bilgileri müellife ulaştıran âlimlerin, râvilerin ruhları için hediye olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ, dereceleri yüksek olsun; nurları, sürurları ve kabir istirahatleri ziyade olsun diye; bizlerden hoşnut ve razı olsunlar, Allahu teâla hazretleri bizi sevdiği kulların sevgisine, büyüklerin himmetlerine, teveccühlerine mazhar eylesin diye; ömrümüzü rızâ-i Bârî'ye uygun geçirelim, huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmamıza vesile olsun diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı şerîf okuyup öyle başlayalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Ve bihî kâle Hâtemün:

en-Nasîhatü li'l-halki, izâ raeyte insânen fi'l-haseneti en tehussehû aleyhâ ve izâ raeytehû fî ma'siyetin en terhamehû.

Sözler, aynı rivayet zinciriyle yukarıdan beri böyle geliyor. Müellifimiz Ebû Abdirahman es-Sülemî, Ebû Ali'den işitmiş. Ebû Ali'nin ismi Said b. Ahmed el-Gavsî; o da babasından işitmiş; o da Muhammed b. Abd'den işitmiş; o da dayısı Muhammed b. Zeyd'den işitmiş; o da hâmili Beddah'tan işitmiş. O da Hâtem-i Esam'a naklediyor. Aynı rivayet zinciri ile Hâtem-i Esam şöyle buyurmuş:

en-Nasîhatü li'l-halki. "Nasihat halk içindir, insanların hepsi içindir."

İyisi, kötüsü, hepsi içindir. Arapça'da "nasihat" demek, bizdeki gibi "birini karşısına alıp da parmağını sallaya sallaya öğüt vermek demek" değildir.

Nasihat, Arapça'da "Samimi duygular beslemektir, hâlis niyetli olmaktır; iyi niyetli olmak, iyiliğini istemek demektir. Ona karşı tavrında, duygularında samimi olmak demektir, ihlâslı olmak" demektir.

İnsan, bütün mahlukâta karşı samimi duygulara, iyi niyete sahip olacak; onların iyiliğini isteyecek.

İzâ ra'eyte insânen bi'l-haseneti. "Bir insanı iyilik yapmakta ve iyi halde görürsen." En tehussehû aleyhâ. "Onu teşvik edersin."

"Aman devam et, daha fazlasını yap, pek güzel." filan diye teşvik etmektir. Bu; ona karşı samimi duyguların, ihlâsın, iyiliğini istemenin gereğidir.

Ve izâ ra'eytehû fî ma'siyetin. "Günahta görürsen" yine ona karşı iyi duygular içinde olacaksın.

Bu sefer ne olacak?

En terhamehû. "Ona acıyacaksın."

en-Nasîhatü li'l halki. "Halka karşı nasihat, yani iyi duygular beslemek."

İyi duygular beslemek, sadece halka karşı değildir.

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

Li'llâhi. "Allah'a karşı da iyi duygular besleyecek, samimi olacak." Ve li-resûlihî. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı iyi duygular besleyecek." Ve li-kitâbihî. Kur'ân-ı Kerîm'e karşı samimi bağlılığı, hâlis duyguları olacak." Ve li-eimmeti'l-müslimîn. "Müslümanların yöneticilerine karşı da iyi duygular besleyecek." Ve li-âmmetihim. "Hepsi için iyi duygular besleyecek."

Halk için ahali için de iyi duygular besleyecek.

Allah'a karşı nasihat, yani iyi duygular beslemek nasıl olur?

O'nun emirlerini tutmak, yasaklarından kaçınmak, O'na kulluğu güzel yapmak tarzında olur.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı nasihat nasıl olur?

O'nun sünnet-i seniyyesine uymak, buyruğunu tutmak, ümmetini sevmek, kendisini sevmek, salât ü selam getirmek, ümmete hizmet etmekle olur.

Kitabullah'a, Kur'an'a karşı nasihat nasıl olur?

Kur'ân-ı Kerîm'i karşısına alıp da ona öğüt verme durumu yok.

Ona karşı samimi duygu nasıl olacak?

Onun ahkâmını öğrenmek, onu ezberlemek, bellemek, uygulamak ve ona tâbi olmakla olur.

Müslümanların ümerâsına, rüesâsına, yöneticilerine karşı samimiyet nasıl olur?

Dua etmek, doğru yola gelmesine çalışmak, iyi işler yapıyorsa destekçi olmak, kötü işler yapıyorsa dua etmek ve yaptırmamaya, engellemeye gayret etmek tarzında olur.

Umumi ahali için nasihat nasıl olur?

İyilerin, iyiliklerini yapmalarında onlara destek olmak, teşvik etmek; kötülerine de acımak, merhamet etmek.

Müslüman böyle, tasavvuf bu işte, ama biz umumiyetle öyle yapmıyoruz. Yöneticilere kızmak, atıp tutmak -yani benim bile, şahsen ayıplıyorum kendimi- yaptığımız şeyler.

Demek ki yapmayacağız, dua edeceğiz vesaire.

Sonra günahkârlara da kızıyoruz. Vay edepsiz, çıplak geziyor! Plajda şunların yaptıklarına bak! Vay edepsiz, içki içiyor!

Ne yapacağız?

Acıyacağız, onlar için yüreğimiz yanacak. Kızmakla acımak arasında insanda davranış değişir. Kızan bir insan kaşlarını çatar, arada kavga çıkar. Fiilen bugün Türkiye'de günahkârlarla dindarlar arasında bir çekişme oluyor, düşmanlık oluyor. Halbuki acısa o zaman Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yunus Emre ile o zamanın insanları arasındaki gibi olacak.

Mevlânâ hazretlerine papazlar bile hürmet ediyorlarmış. Cenazesinde hepsi ağlamış.

Neden?

Günahkâra razı değil, günaha teşvik etmiyor, ama acıyor. Acıyınca insan acıdığı kimseye yaklaşır. Yaklaştı mı kızan bir insanın yaklaşımı gibi olmaz. Bakışı bile değişmiş olur. O bakış karşı tarafa müspet tesir eder.

Kaşları çatıp bakmak başka türlü tesir eder, merhametle acıyarak bakmak başka türlü tesir eder.

Kızarak söz söylemek, bakmak başka türlü olur. "Bana bak, kafanı kırarım, çekil oradan!" bilmem ne tarzında olur. Sesin tonu değişir.

Acıyarak oldu mu "Aziz kardeşim, canım ciğerim, yapma etme, kendini mahvediyorsun." filan tarzında olur. Onun tesiri başka olur.

Bunları iyi öğrenelim. Tasavvuf bunları öğrenmekle ve uygulamakla olur. "Şekil değil." diyoruz.

Demin dua ederken aklıma geldi. Burası tekke ya, burada tasavvufî bir kitap da okuyoruz, şeyhlik müridlik de var; biz de bu kılık kıyafete uygun giyinsek. Cübbe ile sarıkla, hatta Nakşî tarikatinin sarığının belli bir şekli var, dört parça oluyor. Yukarısı dört dilim dikilerek yapılıyor; bu dört terki temsil ediyor:

Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.

Onun etrafına sarık sarılıyor. Cübbe olursa sarık olursa mistik ve tarihî bir hava da olur. Fena da olmaz. Şekil de güzel, öz de güzel. Onların hepsini inşaallah yapmaya çalışalım.

12. paragraf

Ve bihî kâle Hâtemün. "Yine aynı rivayet zinciri ile Hâtem-i Esam hazretleri buyurdu ki."

Acibtü mimmen ya'melü bi't-tâati ve yekûlü: İnnî a'melühû ibtiğâe merdâti'llâh. Sümme terâhü ebeden sâhitan 'ala'llâhi râdden li-hükmihî e türîdü en türdiyehû ve leste bi-râdin anhü? Keyfe yerdâ anke ve ente lem terda anhu?"

Acibe fiili min ile kullanılır. "Ben filanca kimseye şaştım." deriz. Biz filanca kimseye derken ismin -e hâliyle tümlecini kullanırız. Araplar -den haliyle kullanıyor. "Filanca kimseye şaştım." demiyor da, "Filanca kimseden şaştım." tarzında söylüyor.

Bize ters, ama ben bunu size niçin söylüyorum?

Eğer bir Arapça cümle kuracaksanız, Türk mantığıyla kurarsanız o zaman Arapça cümle bozuk olur. Arapların bunu söylerken min takısını kullandığını, -den takısıyla kullandığını, ismin -den hâlini kullandığını bilmeniz lazım.

Acibtü mimmen ya'melü bi't-tâati. "İbadet ve taat işleyen insana şaşarım." diyor.

"İnsandan şaşarım." tarzında söylüyor; ama Arapçası tam tercüme edilirse "Öyle insana şaşarım." olur.

Ya'melü bi't-tâati. "-Evet- ibadet ve taatinde, Allah'a mûtî, ibadetini taatini yapıyor." Ve yekûlü innî a'melühû ibtiğâe merdâti'llâh. "'Ben bu güzel ibadet ve taatleri Allah'ın rızasını kazanmak için yapıyorum.' diyor." Sümme terâhü ebeden sâhitan alallâh. "Daima onu Allah'a kızgın görürsün."

Nasıl kızıyor?

Râdden li-hükmihî. "Kaza ve kaderinin hükmünü kabul edemiyor."

Allah'ın mukadderatını kabul edemiyor. Ona karşı reaksiyonu var, onu kabullenemiyor.

"Her ibadet ve taatimi Allah'ın rızasını kazanmak için yapıyorum." diyen bir insan ama bir taraftan da Allah'ın hükmüne razı olma huyuna sahip olamamış. Allah'ın mukadderatını kabullenemiyor, kızıyor;

"Niye bu böyle oldu, Allah niye bunu bana takdir etti, niye başıma bu bela, bu ceza, bu durum geldi?" diyor.

"İşte böyle bir insana şaşarım." diyor.

E türîdü en türdiyehû ve leste bi-râdin anhü!

Ona; "Hey şaşkın!" diye hitap ediyor.

Sen onu kendinden razı etmeye çalışıyorsun ama ve leste bi-râdin anhü "Sen ondan razı değilken onu nasıl razı etmeye çalışıyorsun?"

Sen ondan razı olacaksın ki o senden razı olsun. Sen hükmüne itiraz ediyorsun, mukadderatını beğenmiyorsun; bu gibi hususlarda teslimiyetin yok, kadere teslimiyetin yok. Bir taraftan da; "Ben onu razı etmeye çalışıyorum." diyorsun.

Olur mu?

Keyfe yerdâ anke ve ente lem terda anhü? "Sen ondan razı olmamışken, o senden nasıl razı olsun?"

Evvela sen ondan razı ol bakalım.

Kul nasıl razı olacak?

Kadere razı olarak, kadere itiraz etmeyerek... "Kader böyledir." diye onu engin bir olgunlukla karşılayarak...

Tabi kader bazen tatlı olur bazen acı olur. Acısına tatlısına hayrihî ve şerrihî mina'llâhi Teâlâ. Hepsi Allah'tan; senin hoşuna giden de gitmeyen de Allah'tan. Kaderin hepsini, "Allah'ın kaderi" diye sevebilecek duruma gelirsen, Allah'ın kaderine razı olma durumuna gelirsen o zaman Allah da senden razı olur.

"Yoksa Allah'ın kaderine kızıp dururken 'Allah'ı razı edecek ameller yapıyorum.' diyen insana şaşarım ben!" diyor.

Sen ondan razı olmazken O senden nasıl razı olsun?

Duygular karşılıklı olur.

Hadîs-i kudsîde; Ene indî abdin zannî bî buyuruyor.

Kulun durumuna göre Allah'ın kuluna muamelesi. Kul Allah'ı seviyorsa Allah kulu seviyor. Kul Allah'tan razı ise Allah kuldan razı...

O zaman bizim duygularımız ona karşı iyi değilse kulluğumuz iyi değilse demek ki O'nun da bize karşı durumu bizimki gibi. O zaman iyi değil.

O halde ne yapmamız lazım?

Kendi durumumuzu düzeltmemiz lazım. Tabi en zor işlerden biridir. Kaza ve kadere rızâ ve teslimiyet. Tasavvufta buna "rızâ makamı" derler. Kul bu makama erdi mi, bu huya sahip oldu mu, orada istikrar kesp etti mi yüksek bir makam elde etmiş olur.

Eşkıya evliyâullahtan birisinin yolunu kesmiş. Önünde çocuklarını öldürmeye başlamış. Eşkıya ya, haydut ya herif, herhalde "Çıkar paranı." dedi, o da "Param yok." dedi. Bir çocuğunu kesiyorken, kendisi de bir kenarda duruyormuş. Eşkıyanın dikkatini çekmiş:

"Yahu sen ne biçim, ne katı kalpli babasın! Ben senin çocuğunu kesiyorum; hiçbir şey demiyorsun. Ne itiraz ediyorsun, ne feryat ediyorsun, ne de zıplayıp karşıma çıkıyorsun." demiş.

Adam; "Allah'ın kaderi, Allah'ın takdiri olarak böyle oluyor. Ben nasıl ona karşı geleyim?" demiş.

Eşkıyanın eli ayağı kesilmiş:

"Yahu bu sözü önceden söyleseydin, bu çocuklarını öldürmezdim." demiş.

O da;

"Allah'ın kaderi; bunlar ölecekti, öbürleri kalacaktı!" demiş.

Bir başka meşhur hikâye var, her zaman anlatırım:

Bir dervişi yanlışlıkla suçlamışlar, asmaya götürüyorlar. Kendi kendine sormuş; "Sen eskiden hep Allah'a razı olmaktan, kaderine razı olmaktan bahsederdin. Şimdi ise bak haksız yere başını kesmek için cellâda götürüyorlar. Kafanı kesecekler, ama suçsuzsun. Seni itham ediyorlar, haksız yere öldürecekler. Buna da razı mısın?" demiş. "E ne yapalım? Demek ki ömrüm burada bitecek, âhirete göçeceğiz." diye düşünmüş. Razı, bir itirazı yok. Cellâdın önüne kadar geldiği zaman bir haber gelmiş. "Durun yanlışlık var, bu adam casus filan değil, suçu yok, salıverin." Salıvermişler, kurtulmuş. O mübarek zât diyor ki;

"Vallahi ölümden halâsıma değil, o andaki ihlâsıma seviniyorum."

Ölümden kurtulduğuma, ölümden döndüğüme, kafamın kesilmemesine değil, o anda kendi kendime; "Kafan kesilecek, şu anda da Allah'ın takdirine razı mısın bakalım?" diye sorduğumda, "Razıyım." diye içimden bir müspet duygu bulmama seviniyorum. "Ya razı olmasaydım!"

"Böyle şey de olmaz canım. Böyle kaza, böyle kader mi olur?" gibi bir ters duygu olsaydı, o zaman imtihanı kaybedecekti.

Demek ki kazandı, ama imtihan sorusu zor, kolay değil.

Kaza ve kadere iman. Rızâ isteyen bir cümle bu.

13. paragraf

Ve bihî kâle Hâtemün. "Hâtem-i Esam yine aynı rivayet zinciri ile bize gelen bilgiye göre şöyle buyurmuş:"

İzâ emerte'n-nâse bi'l-hayri. "Ey beni dinleyen kişi! İnsanlara 'hayrı yap' diye emrettiğin zaman." Fe-kün ente evlâ bihî ve ehakka. "Sen o hayrı yapmaya en layık ol, en evvel yapan kimse ol, o işi en doğru yapan kişi sen ol."

"Söylediğini yap, nasihatini evvela kendin tut." demek istiyor.

Va'mel bimâ te'mür. "Emrettiğinle sen amel eyle, emrettiğini sen kendin yap."

Başkasına yapma dediğini yapma!

Ve kezâ bimâ tenhâ. "'Harama bakma!' diyorsun, sen de bakma."

"Namazı, gece namazını bırakma!" diyorsun, sen de gece namazını bırakma veya "Yatarken abdestli yat!" diyorsun, sen de abdestli yat, sen de gece namazına kalk. Emrettiğini uygula." diyor.

Bu da önemli hususlardan birisidir. İnsanların çoğu nasihati kolayca yapar. Herkes nasihat edebilir; gevezelik kolaydır, nasihat etmek kolaydır.

en-Nasîhatü sehlün ve müşkülü kabûlühâ. "Öğüt vermek kolay, kabul etmek zordur."

Herkes öğüt verir.

Onun için ne yapacağız?

Söylediğimiz şeyi önce kendimiz tutacağız; bunu tavsiye ediyor.

İnsan bu tavsiyeyi tutmazsa ne olur?

O zaman insan günahkâr durumuna düşer Bunun hakkında âyetler var.

E te'mürûne'n-nâse bi'l-birri ve tensevne enfüseküm ve entüm tetlûne'l-kitâb. E felâ ta'kılûn." buyruluyor.

E te'mürûne'n-nâse bi'l-birri. "İnsanlara iyiliği emrederdiniz de." Ve tensevne enfüseküm. "O söz kendinize hiç tesir etmezdi, söylediğinizi kendiniz yapmazdınız." Ve entüm tetlûne'l-kitâb. "Allah'ın indirdiği Tevrat'ı okuyup dururken, başkalarına söyleyip kendiniz yapmazdınız." E felâ ta'kılûn "Aklınız yok mu, bunun ne kadar kötü bir durum olduğunu hiç akletmez misiniz?"

Kur'ân-ı Kerîm benî İsrail'e, i'tap yollu hitapta bulunuyor.

Onun için ne yapmamız lazım?

Nasihatimizi evvela kendimiz uygulayan kişi olmamız lazım. Bu çok önemli bir noktadır. Hepimiz bunu yapmaya gayret edelim, başta ben...

Ve bihî kâle Hâtemün. Yine aynı râvîlerden gelen habere göre Hâtem-i Esam şöyle buyurmuş:

el-Cihâdü selâsetün: Cihâdün fî sırrıke mea'ş-şeytâni hattâ teksirahû ve cihâdün fi'l-alâniyeti, fî edâi'l-ferâidi hattâ tüeddîhâ, kemâ emera'llâh ve cihâdün me'a a'dâi'llâhi fî gazvi'l-İslâm.

Hâtem-i Esam; "Cihat üç çeşittir." diyor.

Bir:

Cihâdün fî sırrıke mea'ş-şeytâni hattâ teksirahû. "İçinde, kimsenin görmediği iç âleminde, Allah'ın bildiği o iç dünyanda şeytanla cihat etmek."

Onu kırıncaya kadar, onu mağlup edinceye kadar, o şeytanı ve ordusunu kırıp geçirinceye kadar içinde şeytanla mücadele…

Bu birinci cihat; önce bunu saydı.

İki:

Ve cihâdün fi'l-alâniyeti. "Âşikâre cihat."

Ötekisi sırrî; içten, gizli, içinde bir cihat.

Âşikâre cihat nedir?

Fî edâi'l-ferâidi hattâ tüeddîhâ. "Allah'ın emrettiği farizaları yapmak konusunda cihat."

"Namaza gelecektin, niye gelmedin? Sabah namazına kalkacaktın, niye kalkmadın? Yatsı namazında niye televizyonun başından ayrılamadın?" vesaire.

Yapılması gereken şeylerin yapılması, yasaklanmış şeylerden insanın kendisini koruması; bu da bir cihat. Çünkü insanın kendisini yenmesi, nefsini yenmesi kolay değil. Zahirde bunu da yapacaksın. İçinde şeytanı ve ordusunu yeneceksin, zahirde de tembelliğini yenip yapman gereken aksiyonları, faaliyetleri, ibadetleri ve taatleri ihmalsiz yapacaksın.

Bir de;

Ve cihâdün mea a'dâi'llâhi fî gazvi'l-İslâm. "Allah düşmanları ile cihat."

İslâm'ın gazası, yayılması, büyümesi, korunması… Onu üçüncü olarak söyledi. Azerbaycan'da, Bosna'da, Hersek'te silah silaha, karşı karşıya yapılan savaşı sonuncu söyledi. "Düşmanla, Allah düşmanı ile" diyor.

Dikkat ederseniz "Allah düşmanı ile" diyor, "şahsî düşmanla" değil.

Bugün müslümanların çoğu birbirleriyle uğraşıyor. Çok kimseler, çok acı misaller bilirim ki birbirleriyle uğraşırlar.

A'dâi'llâh. "Allah düşmanı" ile senin düşman olduğun insanla değil.

Bunu üçüncü olarak söylüyor.

Birinci söylediği ne?

Şeytanla, içinde savaş.

İkinci söylediği ne?

Allah'ın emirlerini, ibadet ve taatleri yapmak için zahirdeki yapman gereken vazifelerini ihmal etmeyip onları yapmak.

Üçüncüsü de düşmanla savaş.

Demek ki şeytanı yenmek de bir savaşı gerektirir. Demek ki ibadet ve farizaları yapmak da büyük bir savaşı gerektirir. Hakikaten de bir insan öyle alışmamışsa, namaz kılmıyor. İyi bir aileden, ama alışmamış. Namazı alacalı bulacalı; ihmalkâr veya kusurlu veya cumadan cumaya geliyor veya bayramdan bayrama geliyor. İtirazı yok, tamam, müslüman. Namazın kılınması gerektiğini biliyor, ama vazgeçemiyor. Alışmamışsa kolay değil.

İçkiye alışmış, bırakması kolay değil. Kumara alışmış; her seferinde ağlar, zırlar, pişman olur, tevbe eder, "Bir daha yapmayacağım." der, yine gider kumar oynar, yine bir tarla satar, yine bir ev satar, yine çoluk çocuğu ağlatır, yine hanımı ağlatır.

Neden kolay değil?

O da bir mücadele; insanın nefsini yenmesi, bu ibadet ve taatleri yapması da bir mücadele.

Görüyorsunuz ki İslâm bir bakıma çok kolay. Yapılması gerekli şeyleri insan hemen öğreniveriyor. Bir bakıma da zor; yapması, uygulaması zor… Önce insanın kendisini yenmesi lazım ki yapabilsin. İşte bunları yenmeyi öğrenmeliyiz.

Ve bihî kâle Hâtemün. "Aynı râvilerden gelen habere göre Hâtem-i Esam hazretleri yine şöyle buyurmuş:"

eş-Şehvetü selâsetün: Şehvetün fi'l-kelâmi ve şehvetün fi'n-nazari fa'hfazi'l-ekle bi's-sikati ve'l-lisâne bi's-sıdkı ve'n-nazara bi'l-'ibreti."

Şehvet de üç çeşittir.

Şehvet; "insanın iştihası, şiddetli arzusu" demek… Üç çeşit arzu vardır. Şehvet deyince hemen bizim aklımıza gelen seksüel arzular; o değil.

Üç çeşit arzu vardır:

Birincisi;

Şehvetün fi'l-ekl. "Yemekte arzu."

Bir kuzu olsa bitirecek. Karnı acıkmış, yemek yemek istiyor. Sabah yedi, öğlen yemek istiyor. Öğlen yedi, akşam yemek istiyor. Yoldan geçerken kırmızı elmaları gördü. Uzanıyor, koparıyor, yiyor. Tarlada havucu gördü. Başkasının havucunu çekiyor, çeşmede yıkayıp yiyor.

Bunları neden yapıyor?

İçinde yeme arzusu var, ondan.

İkincisi;

Şehvetün fi'l-kelâm. "Konuşmada arzu."

Sus be adam! Susmaz; ne mümkün. Konuşma arzusu var, isteği var. Susmaz; illa konuşacak.

Sabahtan akşama seni mi dinleyeceğiz?

Susmaz, konuşma arzusu var. Yeme de bir arzu, konuşma da bir arzu.

Ve şehvetün bi'n-nazar. "Bakış da bir arzu."

Ya bakma o tarafa! Yok, dönüp dönüp bakar; bir daha bakar, bir daha bakar.

Bakışta şehvet, yemekte şehvet, konuşmada şehvet…

Nasihate geçiyor, diyor ki:

Fa'hfazi'l-ekle bi's-sika. "Yemekteki şehvetinde, kendini günaha düşmekten Allah'a dayanıp güvenerek koru."

"Açım, şu elmayı koparıp yiyeyim." vesaire diye harama sapma.

Allah senin rızkını verecek, Allah'a güven!

es-Sika "güvenmek" demek. Veya filanca adam "sikadır" demek, "Güvenilir insandır." demek. Peltek se ile kaf ile "güvenilir insan" demek.

Allah'a güvenerek haram lokma yemekten kendini koruyabilirsin. İçinden ne kadar kuvvetli arzu gelirse gelsin;

"Uzat elini, alıver şunu, yutuver şunu!"

Öyle şey yok!

Nasıl yapacak?

"Allah bana helalinden gönderir, Allah beni yarattığına göre tayin edip yazdığına göre ben haramdan almayayım." diyecek.

"Yeme hususundaki şehvetini Allah'a tevekkül ve güven duygusuyla önle." demiş oluyor.

Ve'l-lisâne bi's-sıdk. "Konuşma konusundaki arzun ve şehvetini doğrulukla kontrol altında tut."

Her sözün doğru olsun. Doğru olmayan sözü söylemeyerek, sözünün doğru olması konusunda titiz davranarak lisanındaki konuşma arzunu, şehvetini böylece engelle, kontrol altında tut.

Hakikaten biz bunu, çok gezdiğimiz için muhtelif toplantılarda görürüz. Mesela büyük zâtlarla oturulur. Onların huzuru ve sükutundan bile istifade edilir; çünkü orada mânevî füyuzât dağıtılır. Ama bazı insanlar bir mevzu açar, ötekisi bir başka mevzu açar, olmadık bir soru sorar, lüzumsuz bir konuyu açar; meclisin ruhaniyetini, tadını, seviyesini düşürür. Konuşma be adam, sus!

Biliyorsunuz sükut da ibadettir. İnsanın mülahazalarla lüzumsuz konuşmadan kendisini tutması, sükut, ibadettir. Birçok insan bunun bir ibadet olduğunu, sevap olduğunu bilmez. Biz öğreneceğiz, bileceğiz, hatırımızda tutacağız, lüzumsuz konuşmayacağız. Doğru konuşma prensibine çok sıkı riayet ederek, konuşmadaki şehvetimizi engelleyeceğiz.

Herkeste bir konuşma arzusu vardır. Bazıları diyebilir ki;

"Hocam, benim canım hiç konuşmak istemez, hem de bir kalabalığın karşısına çıktım mı utanırım."

Doğru, ama utanmadığı yerde de insanlar kolay kolay frenlenmiyor.

Bir arkadaşın evine gittik, kahvaltı ediyoruz. Çocuğu boyuna konuşuyor. Büyükler var, sofrada küçük çocuk konuşuyor. Babası da;

"Amcası bak, benim oğlum ne güzel konuşuyor!" diyor.

Misafirlerden biri diyor ki;

"Tamam, çocuğuna şimdiye kadar konuşmayı öğretmişsin, bundan sonra sükutu öğret."

Şimdiye kadar konuşmayı öğretmişsin; konuşmayı öğrenmek kolay, sükutu öğrenmek zor.

Üçüncü şehvet neydi?

Bakış.

Ve'n-nazara bi'l-ibre.

Nazar konusundaki, bakış konusundaki şehveti nasıl engelleyecek?

Baktığı yere ibret nazarıyla bakarak. Bakışı ibret olmak şeklinde, ibret olmayan bakışı yapmamak şeklinde; ancak ibret olan bir bakışla bakmak şeklinde o arzusunu engelleyecek.

Demek ki bu mübarekler insanın cinsel şehvetini o kadar def etmişler ki burada onu bahis konusu bile etmedi. Onu söylemedi bile. Bizim için gayet normal gelen yemedeki, konuşmadaki, bakıştaki şiddetli arzuları kesmenin üzerinde duruyor. Ötekini hiç söylemiyor. Zaten dervişin onu hiç yapmayacağını düşünüyor. Fakat bugün zamanımızın insanları en çok bundan günaha giriyor. Derviş de olsa, müslüman da olsa… Çünkü çevre bozuk, çünkü kadınlar maalesef çok açık saçık. Maalesef yayınlar çok müstehcen. Maalesef televizyonlar, filmler fevkalade muzır, fevkalade zararlı.

Onun için tabi cinsel şehvet kudurmuş durumda oluyor ve birçok insan muazzam günahlar, haramlar içinde mahvoluyorlar. Tabi acıyacağız, engellenmesi için çalışacağız, bu duruma düşmemeye gayret edeceğiz.

16. paragraf

Ve bi-isnâdihî kâle Hâtemün. "Yine aynı râvilerden rivayet, isnad zinciri ile gelen habere göre Hâtem-i Esam şöyle buyurdu:"

Men fütiha aleyhi şey'ün mine'd-dünya, fe-lem yeteharra el-halâsa minhü ve lem ya'mel fî ihrâcihî, fe-kad azhara hubbe'd-dünyâ."

Hâtem-i Esam rahmetullâhi aleyh dedi ki:

"Kimin dünyalıktan üzerine bir imkân gelirse, bir kapı açılırsa, kendisine dünyalık bir şey; para, pul, mal, mülk, mevki, makam vesaire gelirse." Fe-lem yeteharra el-halâsa minhü. "Ondan kurtulmak için çare araştırmazsa."

"Eyvah, üstüme dünyalık geliyor, para geliyor, mevki geliyor, makam geliyor, şundan nasıl kurtulayım, bunu başımdan nasıl def edeyim?" diye düşünmezse...

Ve lem ya'mel fî ihrâcihî fe-kad azhara hubbe'd-dünyâ. "Bunu def etmek için bir gayret göstermezse..." Fe-kad azhara hubbe'd-dünyâ. "O, dünya sevgisine müptela bir insan olduğunu göstermiş olur."

Derviş dünyayı sevmeyecek, âhireti sevecek. "Âhiret ehli derviş, ama dünyalıktan bir şey geldiği zaman ondan kurtulmaya çalışmıyorsa, kaçacak delik aramıyorsa veya elinden bir an evvel çıkarmaya çalışmıyorsa demek ki dünya ehli imiş. Demek ki içinde dünya sevgisi varmış." demek istiyor.

Tabi biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve sahâbe-i kiram eline geçen dünyalığı, gündüz geçmişse akşama bırakmazlardı; akşam geçmişse sabaha çıkarmazlardı. Dağıtırlar, sadaka verirler, olur biterdi.

Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz oruçluymuş. Hizmetçisiyle beraber büyük bir imkân gelmiş. Hizmetçisini göndermiş, o imkânı dağıtmış. Akşama yiyecek bir şey gelmiş, hepsini dağıtmış. Akşam orucu açacaklar, bir şey yok. Hizmetçi dayanamamış, demiş ki;

"Ey mü'minlerin annesi! -Peygamber Efendimiz'in hanımları mü'minlerin anneleri oluyor ya- ne olurdu o dağıttıklarından bir parçayı da eve bıraksaydın da biz iftar etseydik. Bak oruç tuttuk, iftar edeceğiz, evde bir şey yok."

"Önceden söyleseydin onu da yapardım." demiş.

Elinde tutmuyor. Onun açlığa dayanamadığını görünce;

"Önceden söyleseydin onu da yapardım, hatırlatmadın, ben de hepsini dağıttım." demiş.

Elde tutmuyorlar. Tabi onların halleri gerçek İslâm. Bizim halimiz de hakikaten taklit. İşin doğrusu bu, onların İslâm'ı anlayışı, yaşaması, Allah'a bağlanması, Kur'ân-ı Kerîm'in, hadîs-i şerîflerin ışığında davranışlarını tanzim etmesi... İşte böyle anlayın, farkı görün. Biz nasılız, onlar nasıl, görün; ondan sonra siz bilirsiniz.

Semi'tü Ebâ Aliyyin, Sa'îde'bne Ahmede, el-Belhıyye, yekûlü: Semi'tü Ebî yekûlü: Semi'tü Muhammede'bni Abdin, yekûlü: semi'tü hâlî Muhammede'bne'l-leys, yekûlü: Semi'tü Hâmideni'l-Leffâf, yekûlü: Semi'tü Hâtemeni'l-Esamme, yekûlü:

Yine aynı rivayet zinciri ama bu sefer isimleri saydı.

Ve bihî kâle deseydi deminki rivayetin aynısı olacaktı. Zaten araya başka bir rivayet girmedi; deminki isimleri hatırınızda tuttuysanız rivayet zincirini saydı.

Hâtem-i Esam şöyle buyurdu;

Mâ min sabâhin illâ ve'ş-şeytânü yekûlü lî: Mâ te'kül? Ve mâ telbes? Ve eyne teskün? Fe-ekûlü: Âkülü'l-mevte ve elbesü'l-kefene ve eskünü'l-kabre.

Hâtem-i Esam diyor ki;

"Hiçbir sabah yoktur ki şeytan bana şöyle demesin. Şeytanın bana böyle demediği hiçbir sabah yoktur."

Her sabah şeytan bana böyle der.

Ne diyormuş şeytan?

Mâ te'kül? "Bugün ne yiyeceksin?" Ve mâ telbes? "Ne giyineceksin?" Ve eyne teskün? "Nereye başını sokup oturacaksın?"

Demek ki mübareklerin ne yiyecekleri var, ne giyecekleri var, ne meskenleri var. Şeytan sabahleyin kışkırtıyor:

"Bugün ne yiyeceksin?"

Bir şey yok. Cepte yok; cep delik, cepken delik. Ev yok, bark yok. Fukara ama eline mal geçmediği için fukara değil; geçeni dağıttığı için, tutmadığı için fukara!

Şeytan her sabah diyor ki;

"Bugün ne yiyeceksin bakalım? Bugün ne giyineceksin bakalım? Bugün nerede barınacaksın?"

Ya işte bir barınağın yok!

"Şeytan her sabah bana böyle söyler." diyor.

Ben de ona cevap olarak şöyle derim:

Âkülü'l-mevt. "Ecel şerbetini yiyip içeceğim, ölümü yiyeceğim." Ve elbesü'l-kefen. "Kefen bürüneceğim." Ve eskünü'l kabr. "Kabri mesken edineceğim, kabirde oturacağım."

Şeytana zıt olarak karşılık veriyor:

"Sen beni kışkırtmaya çalışıyorsun, ben öyle kışkırtılacak adam değilim!"

Şeytanın o sözlerine karşı;

"Ölümü yiyeceğim, kefene sarılacağım, kabirde barınacağım!" diyor.

"Eyvah, ne yiyeyim?" diye biraz araştırayım demiyor.

"Eyvah, ne bürüneyim?" diye araştırmaya kalkmıyor.

"Eyvah, başımı sokacak nereyi bulayım?" demiyor.

Geçen hafta bir gün takvim yaprağını kopardım, "Arkasına bakayım." dedim. Çok güzel şeyler çıkıyor:

Mübareklerden bir tanesi, dervişleriyle üç gündür aç. Üçüncü gün dervişin biri karpuz kabuğuna elini uzatmış, şeyhi azarlamış:

"Madem sen böyle üç günlük açlığa bile dayanamıyorsun, çarşıya pazara git ticaret yap, dervişlikte senin ne işin var, yallah!" demiş.

Tekkede senin yerin yok!

Biz üç gün değil, üç saat duramıyoruz. Sabah yedik, öğlen yedik, ikindi yedik. Akşam yemeyince açlıktan öleceğimizi sanıyoruz. Hani nerede kebapçı, nerede baklavacı, börekçi? Gözümüz etrafta onu arıyor. Adam üç günden sonra karpuz kabuğuna elini uzatınca şeyhi azarlamış. "Def ol!" demiş, "Senin gibi derviş mi olur, bari sen çarşıya pazara git, alışveriş yap. Dervişlik yapabilecek kabiliyetin yok, dayanıklılığın yok!" demiş.

Böyle adamlarmış. Allah şefaatlerine erdirsin. Şeytana karşı cevabı öyle:

"Sen beni kandıramazsın."

Verdiği cevaplara bak!

Ve bi-isnâdihî kâle racülün li-Hâtemin. "Aynı rivayetten, aynı şahıslardan nakledildiğine göre bir kişi Hâtem-i Esam hazretlerine şöyle dedi:"

Mâ teştehî? Kâle: eştehî âfiyete yevmî ile'l-leyl! Fe-kıyle lehû: E leyseti'l-eyyâmü küllihâ âfiyeten? Fe-kâle: İnne âfiyete yevmî ellâ a'sa'llâhe fîhi.

Bir adam, Hâtem-i Esam hazretlerine sormuş;

"Canın ne çekiyor, ne istiyor?"

Ismarlayacak galiba, Hâtem-i Esam'a; "Canın ne istiyor?" diye sormuş.

Cevaben demiş ki;

"Bugünümün geceye kadar afiyet üzere geçmesini istiyorum."

"Karpuz kavun istiyorum, baklava istiyorum, börek çörek istiyorum, meşrubat istiyorum." demiyor.

"Bu gündüzümün geceye kadar afiyet üzere geçmesini istiyorum." diyor.

Fe kıyle lehû. "Onun üzerine kendisine deniliyor ki."

E leyseti'l-eyyâmü küllihâ âfiyeten? "Bütün günler afiyet üzere değil misin? Hasta mısın, afiyet üzere değil misin?" Fe-kâle inne âfiyete yevmî ellâ a'sa'llâhe fîhi. "Benim gündüzümün afiyeti, günümün afiyeti." Ellâ a'sa'llâhe fîhi. "O gün Allah'a asi olmamamdır."

"Karnım tok, sırtım pek, hastalıksız, dertsiz, gamsız olmam değildir. Afiyet, Allah'a asi olmamamdır."

(Ellâ diye orada lâ'nın üzerine şeddeyi koyacaksınız. En ve lâ'nın birleşmesi.)

"Benim, günümün afiyetinden kastettiğim mâna, o günümde Allah'a hiç asi olmamamdır."

Demek ki Allah'a asi oldum mu o gün fena geçti, mahvoldu. Allah'a asi olmuşsa o gün hastalıklar içinde inlemiş gibi veya belalar başına yağmış gibi üzülecek. Allah'a asi olmamışsa, "Çok şükür yâ Rabbi! Bu günüm akşam oldu, hiç sana isyan edecek bir şey yapmadım." diyebiliyorsa onu afiyet sayıyor.

Bunlar kahraman adamlar, bu sözler sadece dillerinde değil, bunları yapabilen insanlar.

Ve bihî kâle Hâtemün. "Yine aynı rivayet zinciri ile Hâtem-i Esam şöyle buyurdu:"

Erba'atün yendemûne alâ erba'atin: el-Mukassıru, izâ fâtehü'l-amel ve'l-munkatıu an asdıkâihî, izâ nâbethü nâibetün ve'l-mümekkinü minhü adüvvühû bi-sûi re'yihî ve'l-cerîu ale'z-zünûbi.

19. paragrafı okuyoruz, 96. sayfanın sonudur.

Hâtem-i Esam dedi ki;

"Dört kişi, dört şeye pişman olacak."

Bir;

el-Mukassıru izâ fâtehü'l-amel. "Âmâl-i sâlihayı, ibadeti, taati yapamayan kişi, o ibadet ve taati yapmanın fırsatı kaçtığı zaman pişman olacaktır."

Mesela bayram namazına kalkamadı, kılmadı, vakti geçti.

Ne olacak?

Nâdim olacak, pişman olacak.

Veya cuma namazı kılamadı, yetişemedi, gelmedi, işinden çıkmadı.

Pişman olacak.

Veyahut ömründe ibadet etmedi, ölüm geldi.

Pişman olacak.

İbadeti yapmanın zamanı geçince pişman olacak.

İkincisi;

Ve'l-munkatıu an asdıkâihî izâ nâbethü nâibetün. "Arkadaşlarından alakayı kesmiş, tek başına yaşayan, arkadaşlarla dostluk ve ülfetini kesen, koparan kişi de pişman olacak."

Çünkü ne zaman başına bir musibet ve bela gelse, yardım edecek kimsesi olmayacak. Arkadaşlarından kendisi ayrıldı; o da pişman olacak.

Ve'l-mümekkinü minhü adüvvühû bi-sûi re'yihî. "Düşmanı kendisine galebe çalmış kimse pişman olacak."

Bi-sûi re'yihî. "Kötü düşüncesi, kötü tercihi, kötü tedbiri veya yanlış hareketi dolayısıyla" düşmanı kendisine galebe çalmış kimse de pişman olacak.

"Hay Allah, düşmanın bu kadar zorlu olduğunu, bu kadar kuvvetli silahlara sahip olduğunu hiç tahmin etmedik, hiç de hazırlanmadık. Tabi sonra pişman olacak. Azerbaycan'ın durumu gibi, Bosna Hersek'in durumu gibi.

Silahları bize vermeye kalktılar. Bosna Hersek Cumhuriyeti ilan edildi.

"Elimizdeki silahları ne yapalım? Türkiye'ye, Türk kardeşlerimize gönderelim." demişler.

Sanmışlar ki Yugoslavya'da, o çizilen hudutlarda huzur içinde yaşayacaklar; hiç tahmin etmediler. Kötü kanaatler, kötü bir yönetim, tedbirleri zamanında alamamak yüzünden düşman galebe çaldı. Tabi pişman oldular. Bu kimse de pişman olur.

Azerbaycan'da da böyle birbirlerine düştüler. Düşmanı küçümsediler. "'Biz Ermeniler'i küçümsedik. Sayıları azdır, nasıl olsa tepeleriz.' dedik." diyor, haberlerde.

Tabi Ermeniler de tedbirlerini aldılar. Amerika'dan Rusya'dan modern silahları aldılar; Azerîlerin yanına yanaşmadan, uzaktan bombalayarak yendiler. Kötü kanaatler, kötü tedbirler veya tedbirleri iyi alamama dolayısıyla düşman onlara galebe çaldı. Şu anda herkes çok pişman…

Belki Türkiye de pişman; neden Azerbaycan istiklalini ilan edince, onunla saldırmazlık anlaşması yapmadı? Suriye ile Rusya "Birisi bize saldırırsa ben de senin yanında olacağım." diye anlaşma yaptı. Bu, "Türkiye Suriye'ye saldırmasın." diye Suriye'nin tedbiri.

Yunanistan ortak pazara girdi, neden?

"Türkiye Yunanistan'a saldırırsa ortak pazarda beraber olsun da korunsun." diye.

Biz niye aynı tedbirleri almıyoruz?

Niye müslümanlar birisi, bizden birisine saldırırsa hepimiz savaşırız, demiyor?

Niye Azerîlerle böyle bir anlaşma yapmadık?

"Bir Azerî şefi bir yerde bir hücuma uğrasa biz onun müttefikiyiz, saldıranla beraber mücadele ederiz. Saldırı bize de yapılmış sayılır." deseydik karşı taraf onun hesabını yapacaktır.

Müslümanlar bu ittifakları yapmıyor, ondan sonra tek tek keklik gibi avlanıyorlar, kuzu gibi boğazlanıyorlar. Hani müslümanlar aslandı, kaplandı! Tedbir yok; tedbirler kötü, tedbirler yanlış.

Ve'l-cerîü ale'z-zünûbi. "-Pişman olacak dördüncü kimse- günaha cüret etmiş olan insandır."

O da pişman olacak; günahı işleyen kimse de pişman olacak.

"Dört kimse dört şeye pişman olacak. İbadetini, taatini yapmayan; o ibadetin, taatin imkânı geçtiği zaman pişman olacak. Arkadaşlarından kopup ayrılan, başına bir bela geldiği zaman yardımcısız olduğu için pişman olacak. Düşman kendisini bastırmış, galebe çalmış kimse, tedbirinin iyi olmamasından dolayı pişman olacak. Günaha teşebbüs eden kimse de günahının belası, cezası başına yağdığı zaman pişman olacak; ama iş işten geçmiş olacak."

20. paragraf

Ve bihî kâle Hâtemün. "Aynı rivayet zinciri ile Hâtem-i Esam'ın şöyle dediği naklediliyor:"

el-Abâü alemün min a'lâmi'z-zühdi; fe-lâ yenbeğî li-sâhibi'l-abâi en yelbese abâen bi-selâseti derâhime ve nısfin ve fî kalbihî şehvetün bi-hamseti derâhim. E mâ yestahî mina'llâhi en tücâvize şehvetü kalbihî abâehû?

el-Abâü alemün. "Aba giymek; kaba saba, basit, ucuz giyim giyinmek alamettir, işarettir." Min a'lâmü'z-zühd. "Dervişlik, zahidlik alametidir. Fe-la yenbeğî li-sâhibi'l-abâi. "Aba giyinmiş, dervişlik hırkası giyinmiş bir kimseye yakışmaz." En yelbese abâen bi-selâseti derâhime ve nısfın. "Üç buçuk dirheme aba giyip de..." Ve fî kalbihî şehvetün bi-hamseti derâhim. "Kalbinde beş dirhemlik şehvet olması yakışık almaz!"

"Sırtında üç buçuk dirhemlik aba varken, kalbinin beş dirhemlik bir arzu peşinde olması dervişe yakışmaz."

E mâ yestahî mina'llâhi. "Ey böyle yapan kişi! Allah'tan utanmaz mısın ki kalbinin şehveti abanın fiyatını geçiyor!

Bundan utanmaz mısın?

Biraz genişleterek anlatmaya çalışalım:

Demek ki dervişler dış görünüşe önem vermiyorlar, basit giyiniyorlar, ucuz giyiniyorlar. Bu, dünyaya metelik vermediklerinin alameti oluyor.

"Beğenen beğensin, beğenmeyen beğenmesin. Allah beğensin, önemi yok!" diyorlar.

Şatafata, süse, saltanata düşkün değiller; güzel. Ama içinde arzular varsa…

"Paraya pula karşı bu sırtındaki abayla tezat oluyor, utanmıyor musun? Bu üç buçuk dirhemlik abayı sırtına giyip de kalbinde beş dirhemlik arzu varsa olmaz!" diyor.

"Hakiki dervişsen içinde böyle arzular olmasın, dünyanın her şeyine karşı zahidâne, dervişâne bir tavır takın." demek istiyor.

Ve bihî kâle Hâtemün. "Aynı rivayet zinciri ile Hâtem-i Esam'ın şöyle dediği de rivayet edilmiş:"

İlzem hıdmete mevlâke te'tike'd-dünyâ râğımete ve'l-cennetü âşıkaten.

İlzem. "Yapış." Hıdmete Mevlâke. "Mevlâ'nın hizmetine, Rabbi'nin hizmetine sımsıkı yapış." Te'tike'd-dünyâ râğımete. "Dünya, burnu sürte sürte sana gelir." Ve'l-cennetü âşıkaten. "Cennet de sana âşık olarak gelir."

Ne demek istedi?

"Sen Rabbi'ne güzel kulluk yapmaya bak. Dünyalık da gelir, cenneti de kazanırsın." demek.

Dünyalık için ibadet edilmez, zaten dünya menfaati için ibadet yapmak sahtekârlıktır. Cennet için yapmak da dervişliğe tam uygun olmuyor.

"Sen Allah'a ibadetini güzel yap, dünyalıktan nasibin de gelir, cennet de sana gelir."

Dünya burnu sürte sürte gelir. Keçiyi çekersin inat eder, gelmek istemez ama çekersin, burnu sürte sürte gelir ya. Tırnaklarını açar, ayaklarını dayar ama sürükleye sürükleye götürürler, yine gelir. Sen Allah'a güzel kulluk edersen dünya sana öyle gelir. Keçi gibi inat etse bile gelmek istemese bile Allah sana onu gönderir ve dünya burnu sürte sürte, istemeye istemeye gelir. Ama cennet de sana âşık olarak gelir.

"Gel, ben sana âşık olmuşum, sen madem Rabbi'ne güzel kulluk eden bir kulsun." diye cennet seni talep eder, ister ve sana âşık olur.

Bu çok güzel bir sözdür.

Demek ki hepimizin asıl gayesi ne olacak?

Rabbimize güzel kulluk yapmaya çalışmak olacak.

Ve bihî kâle Hâtemün:

Te'ahhad nefseke fî selâseti mevâdı'ı: İzâ amilet, fe'zkür nazara'llâhi ileyke ve izâ tekellemte fe'zkür sem'allâhi ileyke ve izâ sekente fe'zkür ilma'llâhi fîke.

"Üç yerde nefsine dikkat et, nefsini kontrol altında tut." İzâ amilte. "Bir amel işlediğin, bir iş yaptığın zaman kendine dikkat et!"

Ne yapacak?

Fe'zkür nazara'llâhi ileyke. "Allah'ın seni gördüğünü hatırla."

Bir iş yapıyorsun. Ne iş yapıyorsan yap; çalışma işi mi, ibadet mi, başka bir meşguliyet mi hangi meşguliyette isen Allah'ın seni gördüğünü unutma. Yalnız yerde bile olsan Allah seni görüyor. Allah'ın seni gördüğünü, sana baktığını unutma, bir.

Ve izâ tekellemte fe'zkür sem'allâhi ileyke. "Konuştuğun zaman da yine nefsine sahip ol."

Nefsine nasıl hâkim olacak?

Fe'zkür sem'allâhi ileyke. "Allah'ın senin sözlerini duyduğunu hatırla."

Konuşuyorsun ya; yalan mı konuşuyorsun, palavra mı konuşuyorsun, avcı palavrası mı, ilaveli mi, dolambaçlı mı, uydurma mı, bilmem ne mi ona dikkat et! Allah seni duyuyor!

Birisi bizi rüyada görmüş. Bir de bizim bir hasmımız var. Sözlerinden dolayı onunla husûmetimiz oldu. Onu fötr şapkayı almış, camiden çıkmış, arabaya binip giderken görmüş. Tabi fötr şapkayı giymek menfî bir şey, camiden çıkmak menfî bir şey. Bu rüyayı birisine anlatmış. Fakat o şahıs rüyayı bizi kötülemek için tersine anlatmış. Yani sanki camiden biz çıkmışız, sanki o durumu biz yapmışız gibi. Rüyayı değiştiriyor.

Allah yaptığını görmüyor mu, duymuyor mu?

Bir gün bu yalanların ortaya çıkmayacak mı, bir gün bunun hesabı olmayacak mı?

Üçüncüsü;

Ve izâ sekente fe'zkür ilma'llâhi fîke. "Bir yerde otururken de Allah'ın seni bildiğini unutma."

Demek ki "Üç noktada kendine hâkim ol, nefsini kontrol et." Diyor:

"Bir iş yaparken, Allah'ın seni gördüğünü unutma! Bir söz söylerken, Allah'ın seni duyduğunu unutma. Bir yerde dururken Allah'ın senin nerede durduğunu, niçin durduğunu bildiğini unutma!"

Ve bihî kâle Hâtemün. "Yine aynı râviler söylemişler ki, Hâtem-i Esam şöyle buyurmuş:"

el-Kulûbü hamsetün: Kalbün meyyitün ve kalbün merîdun ve kalbün gâfilün ve kalbün mütenebbihün ve kalbün sahîhun sâlimün.

Hâtem-i Esam hazretleri;

"Kalpler beş çeşittir." buyurmuş.

Kalpten maksat neydi?

Gönül.

Bu tık tık atanın adı ne?

Yürek.

Gönül yani kalp iki mânaya geliyor. Bir, "yürek" mânasına gelir; iki, "gönül" mânasına gelir.

"Kalpler beş çeşittir." diyor.

Neyi kastediyor?

Gönüller.

İki çeşit gönül vardır.

Âyetlerdeki ve hadislerdeki kalp sözleri, umumiyetle "gönül" mânasınadır. Umumiyetle, yüzde seksen, doksan...

Mesela lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ.

Allahu Teâlâ hazretleri, kâfirlerin kalpleri için ne diyor?

Lehüm kulübün. "Onların kalpleri var." Lâ yefkahûne bihâ. "Onunla akletmiyorlar."

Anlaşılıyor ki "kalp" dediği şey, "akletme vasıtası" yani "gönül."

el-Kulûbü hamsetün. "Gönüller, beş çeşittir."

Bir:

Kalbün meyyitün. "Ölü kalp, ölü gönül."

Kimin gönlü?

Kâfirin gönlü.

Ölü. Âyet okusan anlamaz, kıpırdamaz; hadis okusan anlamaz, kıpırdamaz. Dürtsen ölü.

İkincisi:

Ve kalbün merîdun. "Hasta kalp."

Bu kimin kalbi?

Münafığın ve günahkârın kalbi.

Neden?

İmanı var, kalbi ölü değil; ama sakatlıklar, eksiklikler, kusurlar, yanlışlıklar var.

Üçüncüsü:

Ve kalbün gâfilün. "Gafil kalp."

Mârifetullahtan mahrum, olanların mahiyetini anlamaktan gafil kalp.

Dördüncüsü:

Ve kalbün mütenebbihün. "Uyanık kalp."

İkazlardan alan, anlayan, ona göre mütenebbih olan kalp.

Beşincisi:

Ve kalbün sahîhun sâlimün. "Sıhhatli, selamette olan gönül."

Hiçbir kusuru yok, pırıl pırıl, dipdiri.

24. Paragraf

Ve kâle racülün li-Hâtem.

Burada artık râviyi söylemedi, râvisiz olarak geldi.

"Adamın birisi Hâtem-i Esam hazretlerine şöyle dedi:"

Iznî, ayn ve zı harfiyle…

"Iznî" fe-kâle: İn künte türîdü en ta'sıye Mevlâke fe-a'sıhî fî mevdı'ın lâ yerâke. "Adamın birisi Hatem-i Esam hazretlerine geldi, 'Bana nasihat et.' dedi. O da şöyle nasihat etti:" İn künte türîdü en ta'sıye Mevlâke. "Eğer Mevlâ'na asi olmayı istiyorsan bari seni görmediği bir yerde ona isyan et."

Mümkün mü?

Allah'ın görmediği bir yer var mı?

Her yerde hazır ve nazır, her şeyi görüyor.

"Allah'a isyan etme!" demek.

Edebî bir üslupla, "İsyan etmek istiyorsan isyan etme!" demek istiyor.

Hani çocuk ateşe yaklaşıyor, ona doğrudan doğruya diyebilirsin ki "Aman yaklaşma, yakar!" Veyahut da dersin ki "Hadi yaklaş, değdir elini bakayım, değdir de gör dünyanın kaç bucak olduğunu!" Yani, yine "Yapma!" demek.

25. ve sonuncu paragraf

Hâtem-i Esam maddesi bitiyor. Aynı rivayet zinciriyle Hâtem-i Esam buyurdu ki;

Men idde'â selâsen bi-gayri selâsin ve hüve kezzâbün, men idde'â hubba'llâhu min gayri verâin min harâmihî fe-hüve kezzâbün. Men idde'â hubbe'l-cenneti min gayri infâku mâlihî fe-hüve kezzâbün. Ve men idde'â hubbe'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem min gayri mahabbeti'l-fakri fe-hüve kezzâbün.

"Şu üç şey olmadan üç şeyi iddia eden kimse yalancıdır."

Neymiş onlar?

Bir:

Men idde'â hubba'llâh. "Allah'ı sevdiğini iddia ediyorsa." Min gayri verâin min harâmihî. "Allah'ın haram kıldığı şeylerden sakınma duygusu olmadan 'Allah'ı seviyorum.' diyorsa." Fe-hüve kezzâbün. "O yalancının tekidir, yalancılığı meslek haline getirmiş esaslı bir yalancıdır."

Neden?

"Allah'ı seviyorum." diyor; ama Allah'ın yasak kıldığı şeylerden kaçınmıyor, yalancı!

Ve men idde'â hubbe'l-cenneh. "Kim cenneti sevdiğini söylüyorsa..."

Şol cennetin ırmakları, akar Allah deyû deyû,

Çıkmış İslâm bülbülleri, öter Allah deyû deyû,

Kerpiçleri altın gümüş, aman yaradan ne güzel yaratmış,

Misk ü amberle donatmış, kokar Allah deyû deyû

Herkes cenneti seviyor; çocuklarımız da okuyor bu ilahileri.

"Kim malından infak etmeden cenneti sevdiğini söylüyorsa o da yalancının tekidir."

Cömert olacak. Cömert cennete yakındır, cimri cennetten uzaktır.

İnsanı cennete en çok yaklaştıran iş, cömertliktir.

Cömertlik, üç çeşittir.

Mal cömertliği; parası var, malı var, veriyor.

Kese kâğıdında meyve dolu; "Al kardeşim, al kardeşim" diye veriyor.

İkincisi, ten cömertliği, vücutça cömertlik.

Ten, Farsça "vücut" demek.

Ne yapıyor?

Kenarda durmuyor; müslümanların, alimlerin, büyüklerin, muhtaçların yardımına koşuyor. İsterse cebinde hiç parası olmasın, teni cömert, hizmete koşuyor.

Üçüncü cömertlik, can cömertliğidir.

Can, Farsça'da "ruh" demek.

Allah yoluna canını veriyor.

Demek ki "İnfak etmeyen, malından vermeyen, cömert olmayan yalancıdır."

Üçüncüsü men idde'â hubbe'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem. "Peygamber'i sevdiğini iddia eden kimse."

Böyle iddia ediyor ama...

Min gayri mahabbeti'l-fakr. "Fakirliği sevmeden." Fe-hüve kezzâbün. "O da yalancının tekidir."

Fakirliği sevecek.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı