M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 96 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İnne't-tüccâre hümü'l-füccâru. Kâlû: Yâ Resûlallah, e leyse ehalla'llâhu'l-bey'a? Kâle: Belâ velâkinnehüm yuhaddisûne fe-yekzibûne ve yahlifûne fe-ye'semûne.

Sadaka resûlullah fîmâ kal ev kemâ kal

Aziz ve muhterem mü'minler, sevgili kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin, selâmı, rahmeti, bereketi, üzerinize olsun. Allah cümlenizden razı olsun, iki cihan saadetine mazhar eylesin. Peygamber'i zişânımız, Efendimiz, rehberimiz, serverimiz Muhammed-i Mustafâ aleyhi efdalü's-salâvat ve ekmelü't-tahiyyâtu ve't-teslimât hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet sizlere sunmak istiyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce, Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâkine hediye olsun diye, sonra onun âl'ine, ashâbına, ezvâcına, evlâdına, zürriyet-i tayyibesine, hulefâsına, verese-i nebî olan evliyâullah-ı mukarrabîn ve meşâyih-i vâsilîn ve mürşidîn-i kâmilîn efendilerimizin ruhlarına; Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyyü'l-Murtazâ'dan bugüne kadar, tarih boyunca devam etmiş, gelmiş geçmiş evliyâullah büyüklerimizin, mürşid-i kâmillerimizin ruhlarına, bu kitabı te'lif etmiş olan Gümüşhânevî Hocamız'ın ruhuna; uzaktan yakından buraya bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelmiş olan siz kıymetli kardeşlerimizin bütün geçmişlerinin ruhlarına ve İstanbul'da medfun bulunan sahabe-i kirâm, evliyâullah, fatihlerin, şehitlerin, gazilerin ruhlarına; ve uzaktan yakından buraya gelmiş kardeşlerimizin bütün geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye; biz de Allah'ın sevdiği kulu olalım, ömrümüzü rızasına uygun geçirelim, huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye, vesile olması için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım, buyurun.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs kitabımızın 96. sayfasındadır. Dokuzuncu hadîs-i şerîfi okuyoruz ve devam edeceğiz, Allah izin verirse... Bu dokuzuncu hadîs-i şerîfi Taberânî ve diğer kaynaklar rivayet etmişler. Efendimiz buyuruyor ki;

İnne't-tüccâre hümü'l-füccâru.

Tüccar, aslında tacir kelimesinin çoğulu. Biz çoğul kelimeyi tekil gibi kullanıyoruz. "Tüccar" deyince, çoğulunu kendimiz ayrıca yapıyoruz, "tüccarlar" diyoruz; ama doğrusu "tacirler" demek lazım. Tüccar; -zaten kendisi çoğul- ticaretle meşgul olan insanlar.

İnsanların geçim için çeşitli çalışmaları var: Kimisi ziraat yapar; eker, ektiğini biçer, satar, böyle para kazanır. Kimisi hayvancılık yapar; hayvan yetiştirir, koyun sığır yetiştirir, satar; sütünden, peynirinden gelirini temin eder. Kimisi esnaftır, kimisi sanatkârdır; elinde bir mesleği vardır, sanatı vardır, ayakkabı yapar, kuyumcudur, camcıdır, çerçevecidir, gözlükçüdür, demircidir, sanatının faydasını görür, geçimini öyle sağlar. Tüccar da, "bir yerden mal alan, müşteriye satan, alımdan satımdan geçimini sağlayan insan" demek.

Aslında ticaret, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in de yaptığı bir faaliyet. Peygamber Efendimiz de bir kervan ile ticaret yapmış, Hz. Hatice validemize. Kârlı da bir seyahat olmuş.

Ticaretin güzel bir şekilde yapılması takdirinde sevabı çoktur. Tabii olumlu şeyler tavsiye ediliyor. Mesela, o beldede olmayan bir malı, zahmet çekiyor, o beldeye getiriyor, satıyor; bir iş görüyor. Herkes onu tek başına yapamaz, kamyon tutamaz, tek başına kendisine yetecek kadar getirmesi mümkün değil. Ama o beldede olmayan malı getiriyor, belde halkına satıyor, bir faydalı iş görüyor. Peygamber Efendimiz bunlara dua etmiş. Bunlar makbul ticaret.

Sonra, ticareti yaparken riayet edilmesi gereken şartlar var. Bir kere yalan söylemeyecek. İkincisi, haram olan ticaret şekillerinden birisini yapmayacak. Allah'ın yasakladığı faize bulaşmayacak. Malını satarken yalan söylemeyecek. Malın kusuru varsa saklamayacak. Bunlar hakkında, ticaretin güzel olması için, hangi kâidelere uymak gerektiğini bildiren hadîs-i şerîfler var.

Bir de, tüccarların bazısının en kıymetli müslümanlar gibi, onlarla beraber, peygamberlerle Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgeleneceği, şehitler gibi muamele göreceği de bildiriliyor. Onun için büyük alimlerden bazıları, sırf o müjdelere biz de nâil olalım diye ticaret de yapmışlar. Yani, "Ticaret yapmanın bu güzel tarafından biz de faydalanalım, bu müjdelere biz de nâil olalım." diye ticaret yapmışlar.

Mesela, Abdullah b. Mübârek hazretleri, çok büyük bir alim. Eserini biz tercüme ettik, neşrettik, dergilerimizde abone olanlara okuyuculara hediye olarak verdik. Çok güzel eseri var, kıymetli, kaynaklı bir eser. Bu zât-ı muhterem bir sene cihat edermiş, cihat sevap diye, cepheye gidermiş, çarpışırmış. Bir sene hacca gidermiş, hac sevap diye, "Hacca gideyim de sevabım artsın." diye. Bir sene de ticaret yaparmış, ticaret sevap diye. Faaliyetlerini üçe ayırıyor, her sene birisini yapıyor: Bir ticaret, bir cihat, bir hac; bir ticaret, bir cihat, bir hac...

Ne mübarek insanlar var, hayatlarını böyle geçirmişler.

Ticaretin bu tarafları var, bir de negatif tarafı var. Kazanç hırsıyla, yalanla dolanla yapılan ticaret, onlar hakkında Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfi böyle buyurmuş oluyor;

İnne't-tüccâre hümü'l-füccâru. "Şüphe yok ki tacirler, -biz de artık yanlış olduğunu bile bile tüccarlar diyelim- tüccarlar, fâcirlerin ta kendileridir."

Fâcir ne demek?

"Fısk u fücur işleyen kötü insan" demek, yani "günah işleyen" demek.

"Tüccarlar fâcirlerin ta kendileridir." demiş Efendimiz.

Onun üzerine meraklanıp sormuşlar;

Kâlû: Yâ Resûlallah, e leyse ehalla'llâhu'l-bey'a? "Allahu Teâlâ hazretleri şeriatinde, İslâm dininin içinde alış verişi helal kılmamış mıydı?"

Hani öbür hadisler var... Tabii Efendimiz'in başka zaman söylediği başka sözleri, medihleri hatırlıyorlar.

"Ticaret helal değil miydi? Nasıl füccar oluyor? Bu sözün derininde mânası nedir?" diye sormuşlar.

Kâle: Belâ. "Evet, Allah ticareti helal kılmıştır."

Velâkinnehüm. "Fakat o kötü sınıf tacirler" ne yapar?

Yuhaddisûne fe-yekzibûne ve yahlifûne fe-ye'semûne. "Konuşurlar ama yalan söylerler."

"Bu mal Çin'den geldi." Yalan, yerli malı. Türkiye'de imal edildiğini gösteren kenarlarını kesiyor, Çin ipeği diye satıyor. İpek değil, filoş. Yabancı değil, yerli. İthal değil, ucuz. Mesela yalan...

Bizim -Allah rahmet eylesin- ihvânımızdan bir ipekçi tanıdığımız vardı. Birileri dükkânına gelmiş; "Şundan kes, şundan kes..." diye dört-beş çeşit kumaş almış ama filoş dediğimiz sunî ipekten kumaşlar almış. Akşam olmuş, dükkânını kapatmış, Allah'a emanet etmiş malını mülkünü, yürüyerek evine gidiyor. Giderken, Mahmutpaşa'da, bakmış yolun kenarına işportacı veya örtünün üzerine mallarını yaymış birileri; bakmış ipekli kumaşlar satılıyor. Kendisinin kumaşı gibi kumaşlar satılıyor. İlgilenmiş, gözü takılmış, gitmiş bakmış; kendi kumaşları. Satan adam diyormuş ki;

"Ağabey bu dışarıdan geldi, ithal, hakiki ipek..."

Öyle söylüyor.

Kenarları kesik... Kenarında yazılar vardır, kumaşların markasını filan bildirir. Kesmiş.

"Buraları niye kestiniz?" diye sormuş.

Demiş ki;

"Polis baskın yaparsa diye kestik, belli olmasın diye... Yoksa halis kumaş..."

O da yalan...

Ondan sonra biraz daha başını kaldırmış, kim satıyor diye; gündüz kendisine gelen, mal alan şahıs! Demiş ki;

"Hadi sat da yarın yine gel, yine vereyim." demiş, yürümüş. "Senin yalanını anladım; sen benden aldın, halka böyle satıyorsun."

O yalan...

Ne diyor Peygamber Efendimiz;

"Konuşurlar ama yalan söylerler."

Ve yahlifûne. "Yemin ederler." Fe-ye'semûne. "Günah işlerler."

Çünkü yalan yere yemin ediyor.

"Vallahi idare etmez."

Niye idare etmesin?

"Vallahi sermayesi bundan fazla."

Yalan! O da yalan, o da yalan!

Yalan yere yemin ediyor; o zaman Allah'tan korkmuyor, günaha giriyor. İşte o zaman ticaret oluyor bir günah kaynağı, haram kaynağı. Ondan sonra da ne maldan hayır geliyor ne paradan hayır geliyor, evde ne huzur oluyor ne mutluluk oluyor; çeşit çeşit belalarla Allah o zaman onları cezalandırıyor. Ama uslanan uslanıyor, uslanmayan yine yapıyor. Birisi belasını buluyor, ötekisi ondan belasını bulduğunu fark etmiyor. Halbuki o kadar âşikâr ki ibretle baksa insan; tamam, işte bu ettiğinin cezasını çekti.

Eskiden birisi varmış, süt satarmış, sütüne su katarmış. Sel olmuş, bütün koyunlarını sel suyu almış götürmüş. Koyunlar selde boğulmuş, hepsi murdar olmuşlar. Belki de yakalayamadı da, koyunlar nehirden sürüklendi gitti... Birisi demiş ki;

"Süte kattığı sular büyüdü büyüdü sel oldu, koyunları da götürdü."

Evet, ibretle gören bunun böyle olduğunu bilir. Ama gözü kör olan bunu görür, yine süte suyu katar, hileyi yine yapar. Kendisinin başına gelinceye kadar uslanmaz. Uslanan uslanıyor. Şeytan yine kandıracağını kandırıyor, yine günah işleyen, işliyor maalesef.

Ticaret helaldir, güzel tarafı vardır, sevap kazanma imkânı vardır ama usûlüne göre yapılmalıdır. Bizim bu Râmûzü'l-ehâdîs'in ticaretin güzel olduğunu anlatan bir hadîsi şerîf var: İnne atyebe'l-kesbi... "Kazancın, ticaretin en hoşu, en helal olanı, en güzel olanı şu tüccarın kazancıdır ki..." diye madde madde sıralıyor. "Konuştuğu zaman yalan söylemez, vaad ettiği zaman vaadini yerine getirir, borcu olduğu zaman öder, kendisinin alacağı olduğu zaman yumuşak davranır, hakikaten dertli olan kimseye imkân tanır, malı kendisi alacağı zaman kötülemez, satacağı zaman lüzumsuz methetmez..." diye onları methediyor.

Allah cümlemizi hangi işi yapıyorsak rızasına uygun yapmaya muvaffak eylesin. Ticaretle meşgul olanlarımızı da güzel ticaret yapmaya muvaffak etsin. Resûlullah'ın sevdiği, methettiği cinsten ticaret yapmaya muvaffak etsin. Haram ve günah ticaret yapmaktan, şeytana uymaktan, helal alış verişine haram katmaktan onları da bizleri de korusun. Aldanmaktan da aldatmaktan da cümlemizi Allah hıfz u himaye eylesin.

Sayfanın onuncu hadîs-i şerîfi, bizim ikinci hadîs-i şerîfimiz:

İnne't-tevbete tağsilu'l-havbete ve inne'l-hasenâti yüzhibne's-seyyiâti ve izâ zekere'l-abdu rabbehû fi'r-rehâi encâhu fi'l-belâi ve zâlike bi-enne'llâhe teâlâ yekûlu: Lâ ecmau li-abdî ebeden emneyni ve lâ ecmeu lehû havfeyni in hüve eminenî fi'd-dünyâ hâfenî yevme ecmeu fîhi ibâdî ve in hüve hâfenî fi'd-dünyâ emmentühû yevme ecmeu fîhi ibâdî fî hazîrati'l-kudsi fe-yedûmu lehû emnühû ve lâ umhikuhû fî men umhıka.

Şeddad b. Evs hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîfe geldik. Dikkatle dinleyelim.

Efendimiz buyuruyor ki;

İnne't-tevbete tağsilu'l-havbete.

Huben veya havbeten, "günah" demek. Tevbe de "dönüş" demek; "günahtan, haramdan, yalandan, yanlıştan, eğriden doğru yola dönüş, rücû ediş, Hakk'a yöneliş" demek.

"Tevbe günahı siler, yıkar, temizler."

Bir yıkmak var, bir yıkamak var. Tevbe günahı yıkar, yani temizler. Su dökülmüş de yıkanıyormuş gibi yıkar.

Ve inne'l-hasenâti. "Yapılan iyilikler." Yüzhibne's-seyyiâti. "Yapılmış eski günahları, kötülükleri götürür."

Adam iyilik yapınca o, günahını sildirir. Tevbe günahı yıkar, temizler. İyilikler kötülükleri giderir.

Ve izâ zekere'l-abdu rabbehû. "Kul Rabbi'ni zikrettiği zaman." Fi'r-rehâi. "Rahatlık, bolluk, zenginlik, imkânlarının çok olduğu, hoşluk zamanında kul Rabbini zikrederse..." Encâhu fi'l-belâi. "Allah onu beladan, yardımına yetişir, kurtarır."

"Sıkıntısı yokken, rahattayken, başı dertte değilken Allah'ı zikredeni, Allah bela zamanında kurtarır, imdadına yetişir."

Ve zâlike bi-enne'llâhe teâlâ yekûlu. "Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:"

Lâ ecmau li-abdî ebeden emneyni ve lâ ecmeu lehû havfeyni. "Ben bir kulumda iki güvenliliği, iki korkuyu bir araya getirmem."

"İki güvenli durumu, iki korkulu durumu aynı kulumun üzerinde bir araya getirmem, aynı kuluma vermem."

Ne demek?

İn hüve eminenî fi'd-dünyâ. "O dünyada eğer benden emin olursa, benden korkmazsa dünyadayken, 'Bir şey olmaz ya!' derse..." hâfenî yevme ecmeu fîhi ibâdî. "Kullarımı mahşer yerinde topladığım günde, o zaman benden korkar."

Bu dünyada korkmayanı, bu dünyada aldırmayanı, bu dünyada emniyet içinde hissedeni Allah âhirette korkutuyor, korkuya düşürüyor. Orada korkar. Yani burada emniyette olacak, orada da emniyette olacak yok. İki emniyet, güvenlilik bir arada olmuyor. Burada güveniyor da, aldırmıyor da rahat rehavet içinde oluyorsa âhirette korkacak.

Ve in hüve hâfenî fi'd-dünyâ. "Eğer bu hayattayken, bu dünyadayken kulum benden korkarsa, o zaman âhirette ona korku yok."

İki korku bir arada olmayacak.

"O zaman, kullarımı topladığım âhiret gününde onu ben emniyette kılarım. Dünyada korkanı, âhirette korku yok, emniyette kılarım."

Dünyada güvenip aldırmayanı, korkusuz yaşayanı âhirette korkutuyor. Yani zıt. İki korku olmuyor, iki emniyet olmuyor. Dünyada aldırmayıp emniyet içinde olanı âhirette emniyetten mahrum eder, korkutur. Dünyada korkanı âhirette korkutmaz, emniyetli kılar.

Fî hazîrati'l-kudsi fe-yedûmu lehû emnühû. "Kullarımı hazîne-i kudsîmde, huzur-u âlîmde topladığım zaman, o zaman dünyada benden korkanı orada korkutmam. Onun emniyeti, güvenliliği orada devam eder ve mahvettiğim insanlarla beraber onu orada azabıma uğratmam, mahvetmem."

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bu hadîs-i şerîften anladığımız:

Dünyada Allah'tan korkacağız, günahlara yanaşmayacağız. Pervasız, gamsız, tasasız, el-cahilü cesûrun dedikleri gibi, 'Bir şey olmaz ya!' diye pervasız olmayacağız. Allah'tan korkacağız. Çünkü hâlimizin ne olacağını, âhirette başımıza neler geleceğini bilmiyoruz. Günaha düşmekten korkacağız. Cehenneme ayağımızın kaymasından korkacağız. Allah'ın sevgisini kaybetmekten, Allah'ın gazabına uğramaktan korkacağız. Dikkat edeceğiz. Korkan insan tedbir alır, dikkat eder. "Âhirette başıma bir hal gelir!" diye bu dünyada korkacağız.

Allah korkan kullarını, dünyadayken tedbirini alan, korkuyla yaşayıp günahlara bulaşmayan kullarını âhirette rahata erdirecek. Bu dünyada aldırmayan âhirette korkar; hem de o korku buranın korkusuna benzemez! Âhiretin korkusu, âhirette korkulacak duruma düşmek çok fena!

Ne olacak? Peki günahı da varsa?..

Eğer tevbe ederse günahı silinir. Evvelce bir kötülük yapmışsa şimdi iyilik yapsın, o iyilik o kötülüğü giderir.

Ne yapacağız?

Çok tevbe edeceğiz.

Elimizden geldiğince çok iyilik yapmaya çalışacağız... O kadar çok iyilik yapılacak insan var ki, o kadar fakir var ki, o kadar yoksul var ki, o kadar dertli var ki, o kadar yardıma muhtaç insan var ki; etrafa baktığımız zaman insan başını kaşıyacak zaman bulamaz. Dullar var, yetimler var, kendi haklarını koruyamayan zavallılar var. Kimisinin ihtiyarladı diye malını gasp ediyorlar. Kimisine zayıf, koruyucusu yok diye çeşitli tazyikler yapıyorlar. Bir sürü zulüm, bir sürü üzüntü, bir sürü haksızlık etrafta...

Bunları kim düzeltecek?

Allah'ın mü'min kulları düzeltecek.

Haksızlığı, kötülüğü, zulmü kim düzeltecek?

İyi kullar düzeltecek.

İyi kullar kenara çekilirse...

"Filanca adam çok iyi bir kul."

Ne yapıyormuş? İyiliği neymiş?

"Hiç kimseye karışmaz. Karınca ezmez, kimseyle konuşmaz, evinden camiye, camiden evine..."

Olmadı! Müslümanlık böyle değil! Müslümanlık, çalışma dini!

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Ve en leyse li'l-insâni illâ mâ seâ. "Neye sa'y ederse, çalışırsa, insana ondan başka bir şey yok; çalıştığının karşılığı var."

Çalışacak. Âhiret için çalışmadan olmaz.

Dünyada iki paralık yevmiye için, iki paralık maaş için, iki paralık iki günlük hayat için millet nasıl çalışıyor? Sabahleyin nasıl kar yağarken otobüs duraklarında bekliyor, minibüslere tıklım tıklım girmeye çalışıyor, fabrikaya vaktinde yetişeğim diye... Nedir bu? Bir yevmiye, bir maaş... Bu telaşın sebebi ne?

Memurdan, müdürden korkmak.

Âhiretin önemi dünyadan az mı?

Dünya seksen yıllık; âhiret sonsuz, ebedî. Dünyada insan çalışacak, nihayet boğazına ya yeter ya yetmez bir maaş, bir yevmiye alacak. Âhirete çalışan insan cenneti kazanacak; cennetin içindeki sonsuz mutlulukları, sonsuz nimetleri kazanacak. Her gün ziyafet, her gün nimet, her gün lezzet, her gün güzellik... Allah bütün güzellikleri cennette toplamış. Bütün güzelliklere sahip olacak. Cehennemde de bütün kötülükler, çirkinlikler, korkulacak şeyler var. Korkulacak şeylerin hiçbirisi cennette yok.

Felâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.

E kaçar mı? Kaçırılır mı cennet?

Onun için, dünyaya bir çalışıyorsa insanın âhirete milyon çalışması lazım, milyar çalışması lazım! Halbuki öyle olmuyor. Aksine, insanoğulları olarak var gücümüzle dünyaya çalışıyoruz. Âhiret için çalışmayı nefsimiz çok görüyor. Bir namaz kılacak; o beş dakikalık namazı çok görüyor. Bir abdest almayı çok görüyor. Allah kırk tane veriyor; malının kırkta birini vermeyi çok görüyor. İnsanoğlu çok cimri, çok hesapsız, çok yanlış hesap yapıyor. İnsanoğlu çok aptal, kârını zararını bilmiyor. Asıl kâr âhirette, âhireti kazanmaya çalışmıyor; az kazançlı olan dünyanın peşinde koşuyor, âhiretini mahvediyor.

Bu akıl mı?

Değil!

E niye yapıyor insan bunu?

Ya imanının azlığından, ya aklının kıtlığından yapıyor.

"İmanım var, ben imansız değilim hocam."

Tamam, imanlıysan aklın kıt. Eğer "imanlıyım" diyorsan, yine böyle yapıyorsan, yanlış iş yapıyorsan senin aklın çalışmıyor arkadaş. Sen kafanı bir muayene ettir, senin kafan sakat. Demek ki kafanda bir bozukluk var, kârını zararını hesaplayamıyorsun. Hani öyle pazarcılar oluyor, malını satıyor, köylü dayı; parayı veriyorsun, aldığı paraya bakıyor, sattığı malın fiyatını içinden çıkartıp veremiyor, hesabı bilemiyor. Sen de köylü dayı gibi, cahil dayı gibi öyle misin? Gelmişsin bir şey satıyorsun, koltuğunun altına almışsın, tavuğu, hindiyi, çarşıda pazarda satacaksın; parayı bilmiyorsun, aldatılıyorsun. Olur mu öyle şey?

Müslüman zekidir, akıllıdır. Gerçek Müslümanlık akıl işidir, zekâ işidir. İman insanı akılla iyi istikamete götürür, cennetlik eder. Onun için, aklımızı kullanacağız. İyi hesap yapacağız; ölçeceğiz, biçeceğiz.

İşte benim sözüm, beni dinleyin. İşte kâfirlerin sözü, onlara bakın, aklınızı kullanın. Netice itibariyle kâr ve zarar edecek olan sizsiniz. Kabak sizin başınıza patlayacak. Hesabı yanlış yaparsanız, doğru hesaplayamazsanız ne olacak?

Siz ziyana uğrayacaksınız, âhiretiniz mahvolacak.

Onun için hesabı güzel yapmak lazım, aziz ve sevgili kardeşlerim.

Onbirinci hadîs-i şerîf, tıbbî bir konu.

İnne'l-hıcâmete fi'r-re'si devâün min külli dâin: el-Cünûni ve'l-cüzâmi ve'l-aşâ ve'l-barasi ve's-suda'.

"Hacamat" denilen bir tedbir var, kan aldırmak. Onu da, derinin belli yerlerini çizerek, oradan kan çıkartarak yapıyorlardı, "hacamat yaptırmak" deniliyor. Baştan hacamat yaptırılması, bu eskiden yapılırdı. Belki zamanımızda da yapanlar vardır. Veyahut şimdi artık iş biraz modernleşmişse, "hastalara faydamız olsun" diye gidiyorlardır kan veriyorlardır; 300 gr. 500 gr. kan veriyordur, belki o tarzda oluyordur.

Buyuruyor ki;

"Baştan yapılan hacamat her hastalığa şifadır, ilaçtır."

Mühim hastalıkları sayıyor: Cünûm. "Delilik." İkincisi; ve'l-aşâ. "Gözde perde" diyor, göze perde inmesi -katarakt galiba- ona da faydalı. Ve'l-baras. O da "alaca illeti" dediğimiz bir cilt hastalığı ki baras illeti öldürücü bir hastalık; ilerliyor, cilt kanserine dönüyor, oradan ölüyor. O da bir amansız hastalık. Ondan sonra suda', bir hastalık da bu. Suda' da "baş ağrısı" demek, başın şiddetli bir şekilde ağrıması. Bunlara hacamat iyi geliyor.

Sanıyorum hacamat olduğu zaman kanın tazyiki azalıyor, tansiyon düşüyor. Tansiyon fazla olduğu zaman bir insanının ölümüne bile sebep olur. Tansiyonun rakamları var; 14-16-18. 20'nin üstüne çıkıyor, tehlikeli boyutlara geliyor; insan felç olur ve ölür. Tabii hacamat yapıldığı zaman netice itibariyle tansiyon düşürülmüş oluyor. Bunun da beyindeki cünûn yani delilik, mecnunluk, cüzzama, gözün perdesine, baras illetine ve baş ağrısına faydası olduğunu Efendimiz bildirmiş. Bunu eskiden yaparlarmış.

Sayfanın onikinci hadisi humma ile ilgili. Bu da mürsel olarak Hasan Basri hazretlerinden rivayet edilmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

İnne'l-hummâ râidü'l-mevti ve hiye sicnü'l-mü'mini ve hiye kıt'atün mine'n-nâri fe-fettirûhâ anküm bi'l-mâi'l-bâridi.

Humma, "şiddetli yüksek ateş" demek. Hastalanınca insanın ateşi çıkıyor ya, 39 derece, 40 derece, 41 derece; cayır cayır yanıyor. Tamam, işte o humma.

Râidü'l-mevti. "Ölümün kılavuzudur, habercisidir."

Şimdi biz, ateşli bir hastalığa tutulan bir insanı doktora götürüyoruz; gelsin antibiyotikler, ilaçlar, bilmem ne, insanlar çeşitli çareler bulmuşlar. O zaman için bu çarelerin çoğu yok.

Ateşlenmek, humma ölümün kılavuzudur, habercidir. Yani arkasından ölüm gelebilir.

Ve hiye sicnü'l-mü'mini. "Bu mü'minin hapisliği gibidir, hapse tıkılması gibidir." Ve hiye kıt'atün mine'n-nâri. "Bu humma ateşten bir parçadır." Fe-fettirûhâ anküm. "Bunu üzerinizden gidermek için, tedavi etmek için..." Bi'l-mâi'l-bâridi. "Su dökerek onu uzaklaştırın, soğuk su kullanın."

Hummalı insana soğuk su dökülerek veya bez ıslatılarak, alnına konarak, vücudunun muhtelif yerlerine konarak o soğutma yapılabilir. Halen de yapılıyor; ateş çok olduğu zaman doktorlar onu düşürmenin çaresine bakıyor. Giyinmişse hemen soyuyorlar, icabında buza yatırıyorlar.

Mesela, güneş çarpması oluyor. Suud'a gidiyor bizim köylü dayı, hacca gidiyor, güneşin altında şemsiyesiz geziyor; ne olduğunu anlamıyor, güneş çarpıyor. Darabanü's-şems, "güneş çarpması" demek. Ben güneş çarpmasını hafif bir şey sanırdım, biraz başı döner filan... Hayır, öldürüyor! Güneş çarpması insanı öldürüyor. Anladıkları zaman hemen adamı hastaneye kaldırıyorlar, buzların arasına yatırıyorlar. Kurtulursa kurtuluyor, kurtulamazsa güneş çarpmasından gidiyor. Kolay değil. Oranın güneşi de biraz şiddetli oluyor.

İşte bunlar için Efendimiz hadîs-i şerîfinde soğuk suyla onun soğutulmasını tavsiye buyurmuş. Bu da tıbbî bir tedbir olarak Efendimiz'in söylediği bir mübarek hadîs.

Onüçüncü hadîs-i şerîf:

İnne'l-hayâe mine'l-imâni ve inne'l-îmâne fi'l-cenneti ve lev kâne'l-hayâu raculen le-kâne raculen sâlihen.

Bunu Hz. Âişe anamız radıyallahu anhâ Peygamber Efendimiz'den rivayet etmiş.

Hayâyı methediyor. Hayâ, "utanç, utangaçlık" demek. Peygamber Efendimiz utangaçlığı methediyor.

Buyuruyor ki;

İnne'l-hayâe mine'l-imâni. "Hiç şüphesiz ki utangaçlık imandandır."

İmansız insan utanmaz, yırtık olur, arsız olur, yüzsüz olur, her şeyi yapar. Utangaçlık imandandır.

Ve inne'l-îmâne fi'l-cenneti. "Ve şüphesiz ki iman da cennettedir."

İmanlı insan cennete girecek. Binâenaleyh, hayâlı insan iyi oluyor, iyi durumda oluyor. Hayâlı olması cennete gireceğine bir emare oluyor.

Hayâlı olacak, utanacak. Günaha harama yönelmeyecek. Hayâsı, utangaçlığı onu koruyacak. Allah'ın izniyle cennete girecek. Diyor ki bir de;

ve lev kâne'l-hayâu raculen. "Eğer hayâ bir insan şeklinde olsaydı..." Le-kâne raculen sâlihen. "Salih bir insan olurdu."

Hayânın güzelliği insanların gözünün önüne gelsin diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle bir benzetme de yapmış.

Bizim çocuklarımız, elhamdülillah biz de küçükken öyleydik, utangaçtır. Bazıları; "Utanmayı bırak yahu! At bu üzerinden utanmayı, biraz açıl, bu kadar utangaç olma!" diye nasihat ederler. Birisi kardeşini yakalamış, ona; "Biraz yırtık ol, biraz utangaçlığı bırak..." diye konuşuyormuş. Peygamber Efendimiz onu duymuş, demiş ki;

"Bırak onu; çünkü hayâ, utangaçlık imandandır."

Muhterem kardeşlerim!

Biz de çok utangaç büyüdük. Biz babamızın yanında sofradayken konuşamazdık. Akşam yemeğinde otururduk, babamız gündüz işte oluyor, sofrada konuşamazdık. Büyüklerin yanında konuşulur mu? Susardık, konuşamazdık. Tabii büyüğün yanında "otur" demeden oturulmaz, el pençe divan durulur, hizmetine koşulur, uzun boylu konuşulmaz, her lafa atılmaz. Büyüklerimiz bize bunları öğretirdi. "Aman öyle yapma, ayıptır. Büyüklerinin yanında şöyle yapmak lazım, böyle yapmak lazım..." diye birçok âdâb-ı muaşeret kuralını bize öğretirlerdi. Biz de öyle yetişirdik.

Elhamdülillah, bu hayâ duygusu insanı buluğa erdiği zaman koruyor. Utangaçlığı haramlara günahlara kaymasını engelliyor. Yüzsüz, yırtık olan da çapkın oluyor, çeşitli oyunlar yapıyor, çeşitli günahlara girebiliyor.

Çocukların bir bakıma İslâmî hizmetlerde atik olmasını da öğretmeliyiz. Utangaç olsun ama günahtan, utanılacak şeylerden utansın, yapılacak hizmetlerden utanmasın.

"Kalk evladım, hadi bakalım bir ezan oku."

Okusun; "utanırım" demesin. Ezan okumak sevap.

"Hadi evlâdım, imamlığı sen yap."

"Yok, ben utanırım."

"Hadi arslanım, hutbeyi sen oku."

"Yok, utanırım."

Burada utanılacak bir şey yok, bu bir dinî vazife.

Müslüman cenaze yıkamayı öğrenmeli, cenaze namazı kıldırmayı öğrenmeli, cenazeyi defnetmeyi, hutbe okumayı, namaz kıldırmayı öğrenmeli. Aşr-ı şerîf okumaktan kaçmamalı, öğrenmeli. Güzel şeylerde, kendi kendimize o utangaçlığı yenecek çalışmalar yapmalıyız.

Ama utanılacak şeyler var, o konularda yine hayâyı, utangaçlığı muhafaza etmeye çalışmak lazım. Güzel bir duygu, Efendimiz'in sevdiği, cennete götüren bir duygu.

Sayfanın sonundaki diğer hadîs-i şerîf, o da hâyâ ile ilgili bir hadîs-i şerîf. Efendimiz buyuruyor ki;

İnne'l-hayâe ve'l-afâfe ve'l-ıyye -ıyye'l-lisâni lâ ıyye'l-kalbi- ve'l-akle mine'l-îmâni ve innehünne yezidne fi'l-âhireti ve yenkusne mine'd-dünyâ ve lemâ yezidne fi'l-âhireti ekserü mimmâ yenkusne mine'd-dünyâ ve inne'ş-şuhha ve'l-fuhşa ve'l-bezâ'e mine'n-nifâki ve innehünne yenkusne mine'l-âhireti ve yezidde fi'd-dünyâ ve lemâ yenkusne mine'l-âhireti ekserü mimmâ yezidne fi'd-dünyâ.

Birçok kaynaklardan rivayet edilmiş. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz diyor ki:

Hayâ ve afâf, yani "iffetli olmak, namuskârlı, namuslu olmak." Ve'l-ıyye. "Dilini tutmak, çok konuşmamak." Iyye'l-lisân. "Dilin beceriksizliği." Lâ ıyye'l-kalbi. "Kalbinki değil."

"Bunların hepsi imandandır."

Ve'l-akle mine'l-îmâni.

"Hayâ imandandır, iffetli olmak imandandır. Biraz sükûtî olmak, sözünü pek becerememek bile olsa sükûtîlik imandandır. Diline hâkim olmak imandandır ve akıl imandandır."

Akıl, yani insana doğruyu öğütleyen tarafı. Nefsi bir şey söylüyor, aklı da diyor ki; "Yok, öyle yapma."

İnsanın içindeki vicdan duygusu, bunlar imandandır.

İnnehünne yezidne fi'l-âhireti. "Bunlar insanın âhiret sermayesini artırır, âhirette işine yarar, insana sevap kazandırır."

Hem hayâ hem iffetlilik sevap kazandırır, hem dilinin biraz sükûtî olması sevap kazandırır çünkü sükut ibadettir, hem de vicdanlı, akıllı olmak sevap kazandırır.

Ve yenkusne mine'd-dünyâ. "Ama bunlar dünyalıktan biraz azalttırır."

Hayâlı çünkü, atılgan değil. İffetli, pek işini beceremiyor. Çok konuşmuyor, derdini tam anlatamıyor, kendisini savunamıyor. Akıllı, vicdanlı, vicdanı şöyle yapmaya böyle yapmaya el vermiyor. Bunlar menfaatlerin biraz azalmasına yol açar. Ama âhirette sevaplarını arttırır. Dünya menfaatleri biraz kaçar gibi görünür ama âhirette sağlayacağı fayda dünyadaki azaltacağı, elden kaçırtacağı faydaya göre çok fazladır. Yani tercih edilmelidir.

İnsan hayâ sahibi olmalı, namus iffet sahibi olmalı. Dili ölçülü kullanan, diline hâkim olan, az konuşan olmalı. Bir de vicdanlı olmalı. Akıllı, iyiyi kötüyü ayırt edip de vicdanının sesini dinleyen insan olmalı.

Buna mukabil; ve inne'ş-şuhha. "Cimrilik, pintilik." Ve'l-fuhşa. "Fuhşiyât yani kötü söz, kötü hareket." Ve'l-bezâ'e. "Ve yüzsüzlük yani yırtıklık, derbederlik." Mine'n-nifâki. "Bunlar da münafıklıktandır."

Cimrilik münafıklıktandır. Kötü söz, kötü hareket münafıklıktandır. Derbederlik, yırtıklık, o da münafıklıktandır. Bunlar da insanın âhiret sermayesini azaltırlar. Âhiretteki kârını azaltırlar. Cimrilik zarara sokar. Kötü söz söylemek, küfür vesaire, kötü iş yapmak, bunlar günaha sokar. Ezâ da böyle. Pespâyelik, o da zarara sokar. Bunların âhirette zararı vardır ama dünyalıkta faydaları belki biraz fazla olur. Cimrilik yapıyor, harcamıyor, yanında kalıyor. Kötü laf söylüyor, küfür, kabadayılık, efelik, bilmem ne derken işini götürüyor. Veyahut yırtıklıkla bu işleri yapıyor, yüzsüzlükle yapıyor. Evet, dünyalığı artar ama âhiretliği eksilir ve âhirette eksilttiği dünyalıktan sağladığından çok daha fazladır.

O halde bu hadîs-i şerîfe göre neleri öğrenmiş olduk?

Utangaçlık iyidir. İffetlilik iyidir. Sükûtîlik iyidir. Az konuşmak iyidir. Vicdanlılık iyidir. Cimrilik fenadır. Kötü söz, kötü hareketli olmak, edepsiz olmak fenadır. Bir de derbeder, yırtık, sürtük olmak fenadır. Kötü huylar olarak bunları anlamış oluyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi güzel huylara sahip eylesin.

Ekserimu yudihili'n-nâse'l-cennete takvallâhi ve hüsni'l-huluk. "İnsanların en çok cennete girme sebebi takvâdan dolayı olacak."

Takvâ yolu tasavvuftur. Allah korkusu, bundan dolayı olacak.

"Bir de güzel huydan dolayı olacak."

Güzel huy da yine tasavvufla öğreniyor.

İnsanların huyu nerede düzeltilir? Hastalanınca hastaneye gidiyor, dişi ağrıyınca dişçiye gidiyor; peki güzel huylar nereden öğrenilecek?

Güzel huylar tasavvufta öğrenilir. Güzel huyların öğretildiği mektep tasavvuftur.

Takvâ nerede öğrenilir?

Takvâ da yine tasavvuf yolundan öğrenilir.

Ekseriyetle insanlar güzel huyundan dolayı, Allah'ın sevgisini kazanırlar ve cennete girerler. Ekseriyetle insanlar cehenneme kötü huyları dolayısıyla girerler. Huyu kötü olunca cehenneme girerler.

O bakımdan, huyları güzelleştirmeye çalışalım. Kötü huylarımızdan kurtulmaya, onları düzeltmeye çalışalım. Güzel huyları almaya, kâmil bir müslüman olmaya gayret edelim, dikkat edelim.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi takvâ sahibi eylesin. Güzel huylu eylesin. Kâmil müslüman eylesin. Faydalı müslüman eylesin. İki cihan saadetine nâil eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı