M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cüneyd-i Bağdâdî_3

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâraken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbegî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l- evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin alâ yevmi'd-dîn.

Emma ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Muhterem cemaat-i müslimîn!

Evliyâullahın, büyük sûfilerin, pîrlerimizin, mürşitlerimizin hayatları ve mübarek kelamları, sözleri ile ilgili çok kıymetli bir kitabı, Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin Türkçe'ye tercümesi yapılmamış olan çok kıymetli bir eserini Tabakâtü's-sûfiyye'yi okuyoruz. Baskısı da Mısırlı büyük bir alim olan, Ezher üniversitesinin alimlerinden Profesör Nureddin b. Şureybe tarafından hazırlanmış. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin hayatı ve sözleri ile ilgili bölümü devam ettiriyoruz.

Bunların izahına, okunmasına geçmeden önce başta Peygamber Efendimiz'in mübarek rûh-ı pâkine hediye olsun diye ve sonra onun âlinin, ashâbının, ahbâbının, ihvânının, hulefâsının, zürriyet-i tayyibesinin, ezvâcının, etbâının ruhlarına hediye olsun diye; hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri, Peygamber Efendimiz'in mânevî vârisleri, evliyâullah-ı mukarrabîn ve meşâyih-i vâsılımızın cümlesinin ruhları için; Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyyü'l-Mürtazâ'dan şeyhimiz Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar turûk-u aliyyemizden güzerân eylemiş olan pîrân-ı sâdât-ü meşâyih-i turûk-u aliyyemizin ruhları için; eserin müellifi ve eserde ismi geçen evliyâullahın, râvîlerin, alimlerin ruhları için; uzaktan yakından bu dersi dinlemek için buraya gelen siz kıymetli kardeşlerimizin de âhirete göçmüş olan bütün müslüman geçmişlerinin âbâ-ü ümmehât, ecdâd-ü ceddât, akrabâ-ü taallükât, ihvân-ü ehavât, evlâd-u zürriyâtlarının ruhları için; biz yaşamakta olan müslümanların da tevfîkât-ı samediyyeye mazhar olmamız için Rabbimiz bizi tevfîkine refîk eylesin de ömrümüzü rızasına uygun geçirelim, âmâl-i sâliha, ibâdât-ü taat, hayrât-ü hasenât işleyip Allah'ın sevdiği kulların zümresine biz de dahil olalım, huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye bir Fâtiha, on bir İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Eserin bir baskısı var. Bu baskısının 158. sayfasında bulunan 8 numaralı paragraf. Paragraflar da numaralanmış; onun için bulunması kolay.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Müellif rahmetullahi aleyh şöyle diyor:

Semi'tü Nasra'bne Ebî Nasrini'l-Attâr yekûl: Semi'tü Ahmede'bni'l-alâi, yekûlü; semi'tü, Ebâ Bekrini'l-melâıkıyye yekûl: Semi'tü'l-Cüneyd yekûl: "İnnemâ hâze'l-ism ya'nî et-tasavvufa na'tun ükîme'l-abdü fîh. Fe-kultü yâ seyyidî! Na'tün li'l-abd? Em na'tün li'l-hak. Fe-kâle na'tün li'l-hakki hakîkaten ve na'tün li'l-abdi resmâ.

Bu kitabı niçin okuyoruz?

Bu kitapta tasavvufun en yüksek şahsiyetleri, sözlerini söylemişler. Onların hayatları hakkında bilgi var. Tasavvufun doğru tanınması, doğru anlaşılması, doğru anlatılması için bunları bilmek lazım.

Tasavvufu seviyor musunuz? Tasavvufla ilgileniyor musunuz? Tasavvufa merakınız var mı? Tasavvuf büyüklerine karşı muhabbetiniz var mı?

Var.

Tamam o zaman. "Bakalım o büyüklerimiz tasavvufu nasıl anlamışlar, nasıl yaşamışlar?" diye düşündüğünüz zaman tabi onların hayatlarını, eserlerini, sözlerini, nasihatlerini öğrenmek gerekiyor.

Ebû Abdurrahman es-Sülemî şöyle diyor:

Nişabur şehrinde yaşamış olan müellif, büyük alim, Benî Süleym kabilesinden, aslı Arap. Bu diyarlar Emevîler ve Abbasîler zamanında fethedildi. Oralara Arap ordugâhları kuruldu. Arap kabileleri gelip yerleşti. Halka İslâm'ı onlar öğrettiler. Halkla karıştılar ve İslâm'ı korudular. Halk var ama kalede müslüman askerler de, yöneticiler de, İslâm'ı bilen alimler de var. Onun için İslâm, Hicaz'da doğdu ama Horasan'da çok büyük bir ilgi ile yükselme ve gelişme gösterdi. "En büyük hadis, tefsir, fıkıh alimleri Horasan'da yetişti." diyebiliriz. Rakam olarak, sayı olarak, mertebe olarak, rütbe olarak derece olarak böyle. Çok büyük şahıslar yetişti. Bu da Ebû Abdurrahman es-Sülemî. Kısaca "Sülemî" diyelim; öyle tanınıyor.

"Nâsır el-Attar, Attarlık yapan Nâsır isimli alimden işittim ki..." diyor.

Eski devrin alimleri ilimden para kazanmazlardı. Hafızlıktan, hocalıktan, ilimden, öğrettiklerinden para almazlardı. Öğrettiklerini Allah için öğretirlerdi. Para kazanmak için bir iş yaparlardı. Bir dükkanları olurdu. Dericilik, şişecilik, demircilik yaparlardı. Koku satarlardı. Eczacılık yaparlardı ama ellerinin emeği ile ticareti ile sevaplı yoldan, mübarek yoldan para kazanırlardı. İslâmî hizmetleri de para ile maaşla değil; Allah rızası için yaparlardı. Bak attar diyor. "Itır satan" demek. Itır da "koku" demek. Çoğulu utûr geliyor, "koku" demek. Kokular, kimyevî ilaçlar ve malzeme satan dükkânı varmış.

Neden?

"Kimseye yük olmadan helal lokma kazanayım, hem helal lokma yiyeyim hem de helal lokmanın kazancının fazlalığı ile başkalarına da hayır hasenât yapayım." diye düşünürlerdi. Bu çok yüksek bir duygu. Bakın bugün Avrupa'nın, Amerika'nın, medenî denilen insanları dünyayı sömürerek, başkalarının kanını emerek yaşıyor. "Silah satacağım." diye başkalarını ezerek, harp çıkararak yaşıyor. Bosna'da mazlumlara silah ambargosu koydular, zalimlere silah verdiler. İki yüz bin kişiyi öldürdüler. Hepsi katil! Avrupalıların, Amerikalıların hepsi katil!

Neden?

Müsaade ettiler, çanak tuttular, zemin hazırladılar. Öyle planladılar; gazeteler şimdi yazıyor. Beş yıl, on yıl önceden bu işleri planlamışlar.

Neden?

Zalim adam, kâfir adam, Allah'ın sevmediği, sahtekâr adam!

İslâm güzel; insan müslüman olmadıktan sonra güzel olması mümkün değil. Mademki müslüman değil, mademki İslâm'ı anlayamamış; işte böyle gaddar, böyle hunhar, böyle zalim olur. İşte 20. yüzyılda misalleri. Avrupa medenî falan değil.

Muhterem kardeşlerim!

Avrupa müreffeh yani refah seviyesi yüksek, zengin.

Bu zenginliği nasıl kazanmış?

Dünyayı soyarak, yakarak, yıkarak, sömürerek kazanmış, zengin olmuş. Burunları Kafdağı'nda, kibirliler; kalpleri taş gibi, acımaları, merhametleri yok. Doğruyu söyleyene de kızıyorlar.

"Avrupa'da müslüman istemeyiz! Ne yapalım? Plan yapalım, Boşnakları keselim. Avrupa'da bir İslâm devletine tahammülümüz yok." diyorlar. Ve kesme planlarını yapıyorlar, uyguluyorlar.

Bizim ne yapmamız lazım?

Bizim de müslümanlar olarak bu zulme müsaade etmememiz lazımdı. Bizim de onların planlarını önceden anlayıp tedbir almamız lazımdı. O da bizim kusurumuz. Tedbir almamak, zalimin zulmünü yapmasına müsaade etmek veyahut müsaade etmese bile engel olmamak da bizim kusurumuz.

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz birisini anlatıyor. Peygamber Efendimiz isim söylemeyi sevmez. Kendi ismini söylemeyi de sevmez. "Allah'ın kullarından birisi şöyle yapmış." der. Kendisini anlatacağı zaman bile isim söylemeyi sevmez. Maksat gerçeklerin öğrenilmesidir.

"Allah'ın bir kulu kabre girer girmez kabirde melekler bunun kafasına ateşten bir topuz vuruyorlar. Öyle bir canı yanıyor ki kabrin içi ateş doluyor."

Tabi kabirde azap bu. O zulme uğradığı için azap melekleri ateşten topuzla başına vurduğu için kabir de cehennem gibi ateşle dolduğu için feryâd-u figâna başlıyor ve kendisini tanıtmaya çalışıyor.

"Ben müslümanım, mü'min bir kulum. Kâfir değilim. Bena niçin azap ediyorsunuz?" diyor.

"Evet, sen müslümandın ama hayatında falanca zaman bir yerden geçiyordun. Zalimler bir mazluma işkence yapıyorlardı Sen orada o mazluma yardımcı olmadın, zalimleri engellemedin; bu azabı ondan yapıyoruz." diyorlar Melekler müslümana.

Allah'ın emri ile hareket ediyor.

Allah niçin azap ettiriyor?

Zalime engel olmadığı için.

Bizim Ankara'da İslâm hukukunu, fıkhı çok iyi bilen bir hoca dostumuz var, o söyledi:

"Dünyanın bir yerinde tek bir müslüman kadın, kâfirlerin eline esir düşse cümle İslâm âleminin onu kurtarması için çalışması boyun borcu olur, farz olur."

Yani mecburiyet. Yirmi bin kadına ne kötü muamele yapılmış! İki yüz bin kardeşimiz öldürülmüş, bilmem ne kadar cami yakılmış, ne kadar tarihî eser tahrip olmuş… Dün gazetelerde, radyo ve televizyonlarda söylüyordu.

Bunu kim yaptırıyor?

Avrupalı yaptırıyor. İngiliz, Fransız, Alman; Papalık, Hıristiyanlık, Yahudilik teşkilatı yaptırıyor. Ortodoks papazları yaptırıyor. Güya din adamı yaptırıyor.

Neden?

Dinleri bozuk da ahlâkları da yok da onun için. Her şeyleri boyama, göstermelik. Dışı güzel, içi berbat. Dışından kravatlı, temiz giyimli, ütülü, ama kalbi şeytan kalbi gibi, kafası şeytan kafası gibi. Bunu bilmemiz lazım. Bizimle alay ediyorlar. Bu adamlar dünya üzerindeki bir buçuk milyar müslümanla alay ediyor, oynuyorlar.

Eskiler nasıldı? Bizim alimlerimiz nasıldı? Bizim din adamlarımız nasıl?

Kendi elinin emeği ile çalışır, kazanır, maaş bile almaz. Allah rızası için hizmet yapar, ilim öğretir. O hat yazısı güzel olan Hafız Osman her gün Yedikule'den Eyüp'teki hocasına, ders almaya yaya olarak gidermiş. Talebedeki şevke, hocadaki aşka bak! İlim edebine bak! İslâm'ın güzelliğini anla. İslâm'ın dünyaya ne kadar güzel bir medeniyet öğrettiğini gör. "Ama araba yapmışlar, uçak yapmışlar, füze yapmışlar, bomba yapmışlar!" diye onlar medenî sayılıyor. O akıl, medeniyet değil; aklı var.

Onları yapıyor ama nereye kullanıyor? Atom bombasını nereye kullanıyor? Zenginliğini nereye kullanıyor? Kuvvetini nereye kullanıyor? Mühim olan o!

İslâm ve müslümanlar kuvvetli olduğu zaman zulmetmemiş, kendi ülkesinde yaşayan gayrimüslimlerin kiliselerine, havralarına dokunmamış; ticaretlerine, mallarına dokunmamış; hanımlarına dokunmamış. Asırlarca aramızda, bayrağımızın altında rahat yaşamışlar. "Hududumuzun içindekiler emniyette yaşasın." diye biz çarpışmışız, şehit veya gazi olmuşuz. Onlar askere bile gitmemişler, konaklarda yaşamışlar. Ömürlerini sürmüşler, geçmişler. Ama şimdi yaptıklarına bakın. İşte müslümanlar, işte İslâm ahlâkı… İşte kâfirler, işte kâfirin ahlâkı… Bunu görün.

Bak alim, attar. Parayı sevdiğinden değil. Dinini satarak para kazanmamak için bu mesleği icra ediyor. İncelik orada. Günlük kazancını kazanınca dükkanı kapatırlarmış, namaz kılmaya başlarlarmış.

Neden?

Bugünkü ihtiyacımı karşıladım.

Yevmün cedîd, rızkun cedîd. "Yeni gün, yeni rızık" "Yarın çalışırım, yarınkini kazanırım." demişler. İçlerinde fazla para toplamaya da hırs yok.

Yekûlü; semi'tü Ahmede'bni'l-alâi, yekûlü.

Ahmed b. Alâ hakkında aşağıda kayıt var.

Hemedan'lıymış, bezzâzmış. Bezzâz da "bezci" demek. O da bir meslekle para kazanıyor, o da sömürücü değil, o da başkasının sırtından kazanmıyor.

Kâne muâsıran li-Ebi'l-Ferec. Muhammedi'bni Ahmedi'bni Eyyûbe ni şembûz. el-Mukri el- meşhûr. "Ebi'l-Ferec muasırı idi."

el-Müteveffâ senete semâne ve ışrîne selâse mie. "Hicrî 328 -üç yüz yirmi sekiz- senesinde vefat etmiştir." diye bilgi veriyor.

Neden?

Kitap, ilmi olduğu için her şahıs hakkında bilgi veriyor, ondan.

Semi'tü Ebâ Bekrini'l-melâıkıyye yekûl. "Bu üçüncü şahıs râvî diyor ki."

Sem'tü'l-Cüneyde yekûl. "Cüneyd-i Bağdâdî'nin şöyle dediğini işittim."

İşte İslâm'ın ilim usulü budur. İslâm'da bir sözün nereden çıktığını nakleden söyler:

"Ben bunu falanca şahıstan işittim. O falancadan işitmiş. Öteki ötekisinden işitmiş. O Peygamberimiz'in sahabesinden işitmiş. O da Peygamber Efendimiz'den işitmiş." diye sözün nereden geldiğini söyler. İslâm'da sözün kaynağını incelemek ve sözü getiren insanların doğruluğunu araştırmak ilmin sağlam olması için yerleşmiş bir âdetti. Bu başka hiçbir medeniyette, kültürde yok. Hiçbirisi öyle yapmamış.

Yunanlı bir tarihçi bir kitap yazmış. "Acaba doğru mu, acaba içindeki bilgiler uydurma mı?" belli değildir. "Ben şundan işittim." demez. "Ben şundan şundan işittim." demek, İslâm alimlerinin büyüklüğü; bunu da bilin. İslâm'ın büyüklüğünü, İslâm ahlâkının büyüklüğünü, sûfilerin ilim adamlarının büyüklüğünü bilin.

Cüneyd-i Bağdâdî evliyânın şahı, evliyâullahın büyüklerinden adını duyduğunuz kimse.

Ne buyurmuş?

İnnemâ hâze'l-ism ya'nî et-tasavvufa na'tun ükîme'l-abdü fîh. "Bu tasavvuf denilen şey; kulun içine sokulduğu, içinde ikâme olunduğu bir haldir. Bir nâttir, bir sıfattır."

Tasavvuf nedir?

"Tasavvuf bir haldir."

Doğru. Tasavvuf laf değildir; haldir, yaşamdır.

Adam nasıl yaşıyor?

Ne söylediği değil, nasıl yaşadığı mühimdir. Dürüst mü yaşıyor, sade mi yaşıyor, mütevazı mı yaşıyor, ârif mi? Hâli mühim. Bir insana uzaktan bakarsın, dış görünüşü iyi olabilir; mühim değil. Kalbi mühim.

Filozofun birisi ne diyor?

Karşıdan boylu poslu, yakışıklı, güzel giyimli birisinin geldiğini görmüş. imrenmiş, gözü dış görünüşünü sevmiş. Merak etmiş, selam vermiş, biraz konuşmuş. Adamın dış görünüşü çok güzel, çok yakışıklı, kılığı kıyafeti de güzel. Konuşunca bakmış ki edebi, bilgisi, nezaketi zarafeti yok, terbiyesi kıt, küstah, kendini beğenmiş vesaire… Neyse ne. Ne demiş?

İnâü zehebin ve fîhi hallün. "Altından bir kap, içinde sirke var." demiş. Hoşuma gidiyor.

Kap altından ama içinde sirke var. Dışı altın gibi pırıl pırıl ama içi sirke gibi ekşi, turşu. Yani kıymetsiz. Mühim olan hal. Evet, tasavvuf bir hal, bir vasıftır. Kul onun içinde bulunur. İşte buna "mutasavvıf" denir, "sûfi" denilir.

"Karşısındaki sormuş: Yâ seyyidî! Seyyid "efendi" demek. Seyyidî de "efendim" demek.

Fe-kultü yâ seyyidî! Na'tün li'l-abd? Em na'tün li'l-hak.

"Bu hal kulun hâli midir, Hakk'ın hâli midir?"

Bu durum Allah'ın mıdır, kulun mudur?

Fe-kâle na'tün li'l-hakki hakîkaten ve na'tün li'l-abdi resmâ. "Hakikatte Allah'ın vasfıdır ama dış görünüşte kulun vasfıdır."

Bu sözleri derin bir sözdür. Anladığımız kadar açıklamaya çalışalım.

Biliyorsunuz, Allahu Teâlâ hazretleri Hâlık, Yaradan; her şeyi yaratan O'dur. Dilediğini yapar, dilemediğini yapmaz.

Yeşâü'llahu mâ yeşâü ve yahkümü mâ yürîd.

Kimse ona karşı çıkamaz. İstemediği şeyi, "yapılmasın" dediği şeyi yapmaya güç yetiremez. Müsaade ettiği şeyi yapabilir, izin verdiği miktarda yapabilir. Hepsi Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretinin müsaadesi içindedir.

Allahu Teâlâ hazretleri dünyayı imtihan dünyası olarak yarattığı için kulları serbest bırakmış. Onun için kâfir kâfirliğini, mü'min mü'minliğini yapıyor. İstese kâfirlerin hepsini birden haklayabilir ama serbest bırakıyor; dünyada imtihan olacak.

Mü'minle kâfir numune olarak bulunacak; bunların birbirleri ile konuşması, davranışları, sözleri, aradaki insanlar imtihan olacaklar. Kâinatı böyle yaratmış.

Geçen hafta okuduk. Biliyoruz ki zikri yapmak bile Allah'ın müsaadesi iledir. Allah müsaade etmezse zikir yapamazsın. Hatta Kur'ân-ı Kerîm'den söyleyeyim:

Ve mâ teşâûne illâ en yeşâa'llah. "Allah dilemezse siz bir şey dileyemezsiniz."

Siz içinizden; "Ben dilediğimi yaparım." diyorsunuz.

İyi ama dilediğin şey ne?

İçinden bir şey diliyorsun. Mesela "Ben bugün deniz kenarına gideyim, vapura bineyim, gezeyim." Veyahut "Emirgân'da, sahilde çay içeyim."

Bir şey diliyorsun ama öteki şeyleri dilemedin de bunu niye diledin?

Ve mâ teşâûne illâ en yeşâa'llah."Dilemek de senin elinde değil."

Allah sana istediğini dilettiriyor da ondan diliyorsun. Onun için eski şairlerden birisi güzel bir şiir yazmış. Bir hikmetli manzume.

Cümle işler Hâlık'ındır, kul eli ile işlenir.

Hakk'ın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.

"Bütün işleri Cenâb-ı Hak yaratıyor, var ediyor. Eğer yaratmasa, müsaade etmese, imkan vermese olmaz. Bir çöp bile yerinden kıpırdamaz." diyor.

Tasavvuf nedir?

Mesela mârifetullah.

"Tasavvufun bazı mühim şeyleri nedir?" dediğimiz zaman aklımıza gelen şeyleri söyleyelim.

Zikir; Allah istemeyince sen zikir yapamıyorsun. Severse, senin zikretmene müsaade ederse zikir yapıyorsun. Demek ki müsaade etmezse olmuyor. Sonra ibadet, taat yapıyorsun. Müsaade etmezse olmuyor.

Mârifetullah, bilgi vermezse sen Allah'ı bilemezsin. O kendisi bildirirse bilirsin.

Muhabbetullah, Allah'ı sevmek. Allah sana sevme kabiliyeti verirse sen seversin. Vermezse sevmezse sen onu sevemezsin. Çok âyet, hadis var; derin bir konu. İşte aslında bu tasavvufî haller de Allah'ındır ama zâhirde kulun gibi görünüyor.

Peki, bizim ne yapmamız lazım?

Cümlesi Allah'tan olduğuna göre -Nâfî yani menfaat veren de, Dârr yani zarar veren de Allah, kaldıran da, indiren de Allah, azîz ve zelîl kılan, yaşatan, öldüren Allah. -Bunlar esmâ-i hüsnâdan biliyorsunuz- Bizim ne yapmamız lazım? Bizim yapmamız gereken şey, Allah'ın sevgisini kazanmaya çalışmak. Eğer Allah'ın sevgisini kazanacak işler yaparsak Allah; sevdiği, güzel işleri yapmayı bize ihsân eder. O da bir ikram. Camiye gelmek, müslüman olmak Allah'ın bir ikramı. Hidayet, Allah'ın bir ikramı.

Allahu Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz'e şöyle diyor:

İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinna'llâhe yehdî men yeşâ. "Sen istediğine hidayet veremezsin. Allah istediğine verir."

Peygamber Efendimiz amcası Ebû Tâlib'in hidayete ermesini istedi. Allah vermeyince iman etmedi, imansız göçtü.

Demek ki ne yapmamız lazım?

"Allah bizi sevsin." diye çırpınmamız lazım.

Ne yapınca sever?

İtaat edince, emrini tutunca, zikredince, güzel huylu olunca sever. Bunları yapmaya çalışacağız ki; "kuldan işaret, Cenâb-ı Hakk'tan beşâret" olacak. Kuldan bir emare belirecek; Allah da o zaman lütfedecek. Yapacağımız tek bir şey var. Çok kolay, hepinizin hatırında kalacak bir şey.

Allah'ın sevgisini kazanmayı düşünmek ve onu yapmaya çalışmak!

Bunu düşündün mü?

İşte bu niyet. Mü'minin niyeti çok kıymetlidir. Allah'ın rızasını kazanmaya niyet edeceksin, azmedeceksin, karar vereceksin, isteyeceksin, teşebbüs edeceksin. Tabi bir insan her istediğini yapamaz. Çünkü yaratan kendisi değil. Yaşamak, ölmek elinde değil. Bir şeyi oldurmak, oldurmamak elinde değil. Onları yapan Allah.

O halde ne yapacak?

Niyeti iyi olacak. İyi bir şey yapmaya çalışacak. O zaman Allah ona iyi şeyleri ihsân ediyor.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

"Allah hayrı isteyene hayrı yaptırır, şerden korunmayı dileyeni şerden korur."

Demek ki istek, niyet, teşebbüs, işaret bizden olacak. Takdir, beşaret, kudret vermek, imkan sağlamak, tevfîkini refîk etmek Allah'tan olacak. Çok ince bir konudur. Ama işin özü, aslı, esası budur.

Sen şimdi her yapmak istediğini yapabiliyor musun?

Yapamıyorsun. Bir kere herkes çok para kazanmak ister ama herkes çok para kazanamıyor. Çok kimse iflas ediyor. "Para kazanayım." diye dükkan açıyor, iflas ediyor. Demek ki para kazanmak istiyor ama yapamıyor.

Sıhhatli olmak elinde mi?

Hayır.

Sıhhatli olmaya gayret ediyor, milyonlar harcıyor ama bir hastalığa tutuluyor. Çocuk sahibi olmak istiyor; Allah çocuk vermezse olamıyor. Çocuk sahibi olmamak istiyor; Allah inadına veriyor. "Korunma, doğum kontrolü" falan derken, bakıyorsun, hay Allah, yine bir çocuk. İstemiyor; istemediği halde veriyor. Demek ki bir şeylerin insanın elinde olmadığını; birçok şeyi istediği halde yapamadığını, birçok şeyi istemediği halde başına geldiğini biliyoruz.

Hangi Bosnalı bu haller başına gelsin isterdi?

Hiçbir Bosnalı istemezdi. Demek ki olayların yapıcısı bizim üstümüzde, bizim dışımızda. Bazı şeyleri de yapabiliyor gibi görünüyoruz ama o yapabildiğimiz şeyler de yine Allah'ın kudretine bağlı.

Bizim kıymetli bir kardeşimiz var. Avustralya'dan haberi geldi. Allah şifa versin. Âmin. Duanızı almak için söylüyorum. Çok mütedeyyin, çok hayırsever, çok iyi bir kardeşimiz felç olmuş, Allah şifa versin.

"Hocam insan felç olunca ne yapıyor?"

İnsanın eli felç olursa elini kıpırdatamaz. Yüzü felç olursa gözünü açıp kapayamaz, ağzını oynatamaz, konuşamaz. Ayağı felç olursa ayağını kıpırdatamaz. Demek ki ayak doğrudan doğruya kıpırdamıyormuş. Göz doğrudan doğruya oynamıyormuş. Allah nasip ederse oynuyormuş. Nasip etmezse oynamıyormuş. Kesin! Bu böyle olduğu için bizim yapmamız gereken tek bir şey var.

"Yâ Rabbi! Ben senin sevdiğin, razı olduğun bir kul olmak istiyorum. Ben senin rızanı kazanmak istiyorum." diyeceğiz. Kalbimize bu güzel niyeti yerleştireceğiz; altın gibi, pırlanta gibi bir niyetimiz olacak.

Bu adamın kalbindeki niyeti ne?

Bu adam Allah'ın rızasını kazanmak istiyor. Tamam, Allah'ın rızasını kazanmak istedi. İşte bizim bayrağımız bu!

Geçen gün bana bir bayrak hediye ettiler. Ah keşke getirseydim. Siyah bir bayrak yapmışlar. Üstünde bir tarafında lâ ilâhe illallah yazıyor, öbür tarafında İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî yazıyor. Allah razı olsun, hoşuma gitti. "Yâ Rabbi! Sensin benim muradım, maksudum, gayem." Ve rıdâke matlûbî. "Ben senin rızanı istiyorum."

Hah işte; o da bizim bayrağımız!

Bizim ana niyetimiz para kazanmak, mevki makam sahibi olmak değil; eğlenmek değil, zevk değil. Hatta saadet, mutluluk, keyif, safa da değil.

"Yok hocam, olur mu ya? Hani keyif değilmiş, zevk değilmiş, safa değilmiş. Pöh!"

Peki, bir kimse niye şehit oluyor? Söyle bakayım. Harp etmek çok mu keyifli? Dağlarda düşmanla heyecan içinde çarpışmak, yaralanmak; "Ah yandım!" diye yerlere düşmek, kolun bacağın kopması çok mu keyifli!

Evvelki yıl İsveç'e gittiğimde Arapların camiine gittik, orada bir Arap'la tanıştım. İsveç'te Stokholm'de.

"Selamünaleyküm."

"Aleykümselam."

Birbirimizle kucaklaştık. İsmini öğrendik. Müslüman bir Arap kardeşimiz.

Geçen gidişimde İsveç'te onunla karşılaştım, selamlaştık.

"Beni tanıdınız mı?" dedi. Ben de çok insanla tanıştığım için herkesi birden tanıyamayabiliyorum. Bir yerden tanıyorum, tamam ama. Bir insan her gittiği şehirde on bin kişi ile karşılaşırsa hangi birini tanıyacak.

"Ben Stokholm'de falanca sene bizim camiye geldiğin zaman tanıştığın kardeşin. Falan Arap ülkesinden falancayım." dedi. Ama bu sefer koltuk değneği ile geziyordu, ayağının bir tanesi yoktu.

"Hayrola, geçmiş olsun!" dedim.

"Hayırdır hocam. Afganistan'a cihada gittim. Bir ayağımızı şehit verdik." dedi.

Safalı mı? İnsanın gözünün kör olması, ayağının kopması, canının gitmesi…

Bunu niye yapıyor?

Allah rızası için. Ölümü bile göze alıyor.

Aranızda, dışarıda gençler var; şurada, burada karşıma geliyorlar, soruyorlar:

"Hocam, ben Allah rızası için cihat etmek istiyorum. Müsaade eder misin?"

Ölecek. Ölmeye gitmek istiyor, neden?

Allah'ın rızasını kazanmak istediği için.

Burada bir keyif, bir menfaat yok. Âhiret menfaati var, Allah'ın rızasını kazanmak var. Menfaatse tamam ama Allah'ın rızasını kazanmak istiyor. Amerikalı gibi, Avrupalı gibi, materyalist, maddeci, hırslı insanlar gibi değil. Canından bile geçmeye razı.

Neden?

"Hocam, burada her şeyim var. Param pulum var, anam babam var, dükkanım var. Çeçenistan'daki kardeşlerime, Boşnak kardeşlerime acıyorum." diyor. Kabre girince azap görmek istemiyor.

"Onlar mazlum, gidip yardım etmek istiyorum; müsaade et gideyim." diyor.

Demek ki bizim esas işimiz, Allah'ın rızasını kazanmak.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Niyetine bunu koydun mu o niyetine göre bir şeyi yapabilirsen -Allah müsaade etmiş, yapabildin- sevap kazanırsın. Yapamazsan Allah müsaade etmemiş, yine sevap kazanırsın.

Neden?

"Niyetin güzel" diye.

Afganistan'a, Çeçenistan'a, Bosna'ya, Hersek'e gidemedin. İstiyordun ama huduttan bırakmadılar, pasaport vermediler. Kaçmak istedin, yakalandın. İnsanın her istediği olamıyor, hastalanıyor, nasip olmuyor. Yapamasan bile içindeki niyetinin pırlanta gibi, som altın gibi olmasından sevap kazanıyorsun. Yapacağımız tek şey bu. Muhterem kardeşlerim! Eğer biz Allah'ın rızasını düşünürsek Allah her şeyi bizim niyetimize göre yapmamıza imkan veriyor. Onları düşünelim. Gayet kolay. Müslümanlık çok kolay. Müslümanlık bir tek bayrak. Bir tarafında lâ ilâhe illallah yazıyor, öbür tarafında İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî, "Yâ Rabbi! Benim gayem sensin. Ben senin rızanı kazanmak istiyorum!"

Şimdi dışarıda öyle güzel, zevkli sefalı yerler var ki. Dışarıda zevk ve sefa için çok güzel yerler var. Biz buraya Çamlıca'dan geldik, yokuştan şöyle Koşuyolu'ndan Çamlıca'ya kadar herkes çimenlerin üzerinde, manzaralı yerlerde. Güzel sofralarını yaymışlar, yiyorlar, atıştırıyorlar, löp löp, hop hop, lıkır lıkır, şıkır şıkır, fıkır fıkır; yani keyif.

Buradaki derse İzmir'den geliyorum. İki gündür yoldayım.

"Hocam gitme."

Yoo, öyle şey yok. Ben orada kardeşlerimle ders yapacağım, sözüm var. "Oraya gideceğim." diye iki gündür yoldayım. Çok güzel yerler. Bırakılacak yerler değil.Oralar çok güzel. Ben buraya geliyorum.

Siz de isterseniz herhalde televizyonu karıştırsanız kırk tane kanal var. Telefizyon, "telef makinesi" yanlış telaffuz etmiyorum. Telaffuza çok dikkat ederim. Edebiyatçılığım, dilciliğim var. Yanlış duymadınız. Telefizyon, telef makinesi.

Neyi telef ediyor?

Zamanı, sevabı, kalbi, aklı, fikri, niyeti, ihlâsı, her şeyi telef ediyor.

Neden?

"Aah aah hocam aah! Neler var içinde? Hıristiyanlık propagandası var. Kâfirlik var. Meyhane var, kilise var, zina var, fuhuş var, içki var, kumar var, adam öldürme var."

Geçen gün televizyonu açıyorum, haberleri dinleyeceğiz, meraklıyız, "Hükümet kuruluyor mu, kurulmuyor mu?" bakarken bir filme rastladım. Adamlar ellerinde en son modern silahlar, takır takır adam öldürüyorlar, her taraf kan revan içinde yerlere dökülüyor. Takır takır öldürüyorlar; film bu. Amerikalıların dehşet filmlerinden. Allah Allah! bu adamlar pırasa doğrar gibi adam doğruyor. Ekin biçer gibi insan öldürüyor. Öldürülenler Amerikalı; filmi kuranların kurgusuna göre bunlar dost. Düşman kim? Düşmanın, takır takır öldüren katillerin Amerikalılardan istekleri var; iki tane isim veriyorlar: "İki kişiyi hapisten çıkarın, kurtarın." Birisinin ismi Ahmet, birisinin ismi Mustafa. Amerikan filminde, düşman tarafında görünen iki isim. Takır takır herkesi öldüren çetenin kurtarmak istediği iki şahsın birisinin ismi neymiş? Ahmet, ötekisinin ismi Mustafa imiş.

Filmi Amerikalı çevirmiş; yahudi çevirmiş, hıristiyan çevirmiş. Daha büyük ölçüde yahudidir. Amerika'da yahudiler hakim.

Bu filmde ne yapmak istiyor, bu domuzun şeytanlığı ne?

Filmi çeviren de domuz, televizyon da onu oynatan da domuz oğlu domuz. O da domuz.

Neden?

Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. Buraya getiriyor; müslüman mahallesinde film gösteriyor. Filmin içinde herkesin hınç beslediği düşman olan iki şahsın birisinin ismi; benim Peygamberim sallallahu aleyhi ve sellem'in ismi Mustafa, birisi de Ahmet. O da Peygamberimiz'in ismi. Amerikan filmi.

Bu mendebur, domuz oğlu domuz, alçak, cehennemlik ne yapmak istiyor?

Bu filmde müslümanı Amerikan halkına kötü göstermek istiyor. Müslüman hem mazlum hem İsrail askerleri taşı alıyor, kemiğini iki taşın arasında kırıyor, hapse tıkıyor, öldürüyor, bomba atıyor, evlerini yıkıyor, bombardıman ediyor. Hem Bosna'da hem Çeçenistan'da hem Keşmir'de müslüman kardeşim öldürülüyor hem de Amerikan filminde katiller müslüman taraftarı, mazlumlar Amerikalı. Domuza bak, haine bak!

Tabi insan o filmi seyretti mi; "Vay katiller vay! Getir mutfaktan ekmek bıçağını. Ver benim tabancamı, tüfeğimi." diyecek, kızacak.

Kime kızacak?

Mustafa'ya, Ahmet'e kızacak.

Muhterem kardeşlerim!

Mustafa kim, Ahmet kim?

Bu isimler, Peygamber Efendimiz'in isimleri. Peygamber Efendimiz'in ümmetinden Peygamber Efendimiz'i seven, onun yolunda gitmek isteyen iki insan.

Bugün dünyayı berbat eden Mustafalar, Ahmetler mi?

Dünyayı berbat edenlerin kendileri olduğunu domuz gibi bilirler. Sömürücü kendileridir. Domuz gibi bilirler, tilki gibi bilirler ama o kadar kurnazlar ki zeytinyağı gibi üste çıkmayı biliyorlar. Hem zalimler hem de öldürdükleri insanları düşman olarak gösterip öyle propaganda filmi yapıyorlar.

Şimdi bir Amerikalı olarak düşünün. Hiçbir şey bilmiyorsunuz, saf Amerikalısınız. Televizyonda bu filmi bir gördünüz, ne düşünürsünüz? Halka hangi fikri vermek istiyor?

"Vay şu müslümanlar, vay şu Mustafalar, vay şu Ahmetler" demeyecek misiniz? Neden? Güzel bir müesseseyi basıyorlar; ellerindeki silahlarla takır takır pırasa biçer gibi, ekin biçer gibi adam öldürüyorlar. Hepsi ah, yandım, bilmem ne diyor. Bakıyorsun göğsü parçalanmış, gözü dönmüş. Hepsi böyle sahneler. Tabi hepsi oyun ama propaganda filmi.

Amerikan halkını İslâm'a düşman etmek istiyor.

Nasıl düşman etmek istiyor?

"İslâm yanlış bir yoldur; müslüman olmayın." diyemiyor.

Neden?

İslâm doğru bir yol olduğu için, İslâm'ın kusuru olmadığı için böyle yapamıyor. Fark ettirmeden filmle İslâm düşmanı yetiştiriyor.

Ben Almanya'ya üniversite tarafından görevli gönderildim. Doçent olmadan önce altı ay Almanya'da kaldım. O zaman Almanya'da dört tane telefisyon kanalı vardı. Bizde şimdi otuz tane, kırk tane kanal var. Telefizyon kanalizasyonları bir sürü. Ben o kanalları karıştırırdım. Almanca öğreneceğim, doçent olacağım. Doçentlik imtihanına Almanca'dan gireceğim, Almanca bana lazım.

Neden?

Almanya'da İslâm ve Türkoloji çalışmaları ileri. Adamlar birçok eser yazmışlar. Onları öğreneceğim. Bakalım elin gavuru ne yazmış? Öğreneceğim, İslâm'ı savunacağım. Öğrenmem, bilmem lazım. Ne yaptıklarını bilmesek olmaz.

Televizyon kanallarını karıştırıyorum. Her gün öğle yemeği, ikindi yemeği, akşam yemeği, sabah kahvaltısı gibi bu dört kanalın hepsinde İslâm'ın aleyhinde, benim ecdadımın aleyhinde, Osmanlıların, Türklerin aleyhinde mutlaka gizli ve açık menfi propagandalar vardır. Her gün mutlaka; şaşmaz!

Bu nedir?

Devlet politikasıdır. Muhterem kardeşlerim! Devletlerin kültür politikasıdır. Alman devleti, Alman milletinin müslüman olmasını istemediği için dört telefizyon kanalizasyonunda İslâm'ı kötü gösterecek programlar yapıyor.

Alman domuzu kendisi et yemez mi?

Yer ama müslüman bir yerde bir kurban kesmişse kurban kesişini, hayvanın çırpındığını, kanların yere aktığını gösteriyor. "İşte müslümanlar böyle kan dökücü!" diyor.

Sen kan dökücü değil misin? Sen koyun kesmiyor musun? Senin mezbahan yok mu? Senin bir haftada yediğin et, İslâm ülkelerindeki fukaracıkların bir ayda yediği etten fazla. Sen daha çok hayvan kesiyorsun.

Bir Amerikalı dünyayı bir Hintli'den -rakamı unuttum- otuz yedi misli mi, kırk yedi misli mi daha fazla tahrip ediyormuş. Amerikalı modern ya. Çağdaş olduğu için yakıyor, kırıyor, döküyor, çöplerini atıyor. Bir Amerikalı kırk yedi tane, -hadi tenzilat yapalım, rakamı aşağı alalım- otuz yedi tane Hintlinin şu dünyaya verdiği zarar kadar zarar veriyor.

Muzır, neden?

Çağdaş, konfora alışmış. Yiyecek, içecek, ortalığı dağıtacak, blue jean pantolan giyecek, ütüye lüzum yok. Keyfince yaşayacak. Anlatabiliyor muyum?

Bizim telefizyon kanalizasyonlarımızın -telaffuzu zor olduğundan zorlanarak söylüyorum- hepsinde dikkat ederseniz İslâm'a aykırı, müslümanın gönlünü kıran, kalbini yıkan, üzen programlar var.

Neden?

Müslümanların bu çeşit çalışmalara girişi gecikti de ondan. Başkaları var. Başkaları da milletin kafasını çalgı, türkü, eğlence, afyon, esrar, içki, kumar, macera ile dolduruyorlar.

Sonra millet ne oluyor?

Çocuklarımız daha ortaokulda afyonkeş oluyor. İğne bata bata kolları çürüyor, kafası çürüyor; yok olup gidiyor. "Bir müslüman eksik olsun." diyorlar, gülüyorlar, memnun oluyorlar.

Şimdi bizi Suriye ile, İran'la, Arap'la çarpıştıracaklar.

Neden?

O taraf bu tarafı öldürse de sevinecekler. Bu taraf o tarafı öldürse de sevinecekler. Suriye'ye gidip Türkiye'nin aleyhinde konuşuyorlar. Türkiye'ye gelip Suriye'nin aleyhinde konuşuyorlar. Kışkırtıyorlar. Suriye'de bombayı kendisi atıyor. "Türkiye attı." diyor. Türkiye'ye de gidiyor; "Suriye senin aleyhinde çalışıyor." diyor.

Şeytanlık!

Şeyâtînü'l-insi ve'l-cin. "İnsanların da, cinlerin de şeytanları var."

Cinlerin şeytanları görünmez. İnsanların şeytanları görünür, insanlardandır, aradadır.

Ne yapacağız?

Gözümüzü açacağız, dinimize sarılacağız. Vicdanımızda terazi dosdoğru tartacak. Hakkı hak bileceğiz, söyleyeceğiz. Batılı batıl bileceğiz, korunacağız. Çünkü çok oyun var. Etrafımızda her şey tehlikeli, zehirli. Sular mikroplu, deniz mikroplu, gıda mikroplu, kültür mikroplu, hava mikroplu, gazete mikroplu, mecmua mikroplu, telefizyon kanalizasyonları da mikroplu. Hadi bakalım; gel bu kanalizasyonun suyunu iç.

İyisini yapacaksın. Kötüsünden kendini, çoluk çocuğunu koruyacaksın. Başka çare yok.

Evet, İslâm'ın özünü anlattık. "Her yaptığımız şeyi Allah rızası için yapacağız." dedik. "Ve etrafımıza dikkat edeceğiz. İslâm'dan rahatsız olan İslâm düşmanları var. Onlar böyle çalışıyorlar." demiş olduk. Bir paragraf daha okuyoruz.

Semi'tü Ebâ Bekrini'r-Râziyye yekûl: Semi'tü Ebâ Amrini'l-Enmâtiyye yekûl: Semi'tü'l- Cüneyde yekûl. Müellif diyor ki: "Ben Ebû Bekir er-Râzî'den işittim. Şöyle diyordu. O da Ebû Emir Enmatî'den işitmiş. O da Cüneyd-i Bağdâdî'den işitmiş." Bunlar râviden.

Cüneyd-i Bağdâdî ne diyormuş?

İnneke len tekûne lehû ale'l-hakîkati abden ve şey'ün mimmâ dûnehû leke müsterikkun. Ve inneke len tesıle ilâ sarîhi'l-hurriyye. Ve aleyke min hakîkati ubûdiyyetihî bakiyye. Fe izâ künte lehû vahdehû abden. Künte mimmâ dûnehü hurrâ.

Mübarek büyüğümüz Cüneyd -i Bağdâdî ne buyurmuş?

İnneke len tekûne lehû ale'l-hakîkati abden. Lehû'deki hû Allah; Allah'a gidiyor.

"Sen Allah'a hakikat üzere, gerçekten kul olamazsın. Sen Allah'a hakikati ile tamı tamına gerçekten kul olamazsın."

Ve şey'ün mimmâ dûnehû leke müsterikkun. "Allah'tan başka bir şey seni esir almışsa, seni kendisine bağlamışsa, esir etmişse, bend etmişse -sen Allah'a hakiki kul olamazsın.-"

Müsterik ne demek?

"Esir almak" demek. Rık, "esaret" demek.

"Ondan başka, Allah'tan gayrı, -mâsivâ dediğimiz Allah'tan gayrı- bir heves, bir arzu, bir hedef, bir emel, bir gaye, bir şahıs, bir eşya, bir mal, bir mülk, bir insan seni esir almışsa, gönlünü ona bağlamışsan, o seni esir etmişse sen Allah'a hakiki kulluk yapamazsın."

Neden?

Gönlünü ona bağladın, sen esirsin, onun esirisin; paranın, kumarın veya sigaranın esiri...

Ben şöyle diyorum, bakın. Sigaranın boyu ancak 20 cm. 15-17-20 cm. Uzunu var, kısası var. King size; "büyük boy, kral boy." Sana hoş göstermek için yutturmaca! King size demek "zehiri daha çok" demek. Sigaranın boyu 20 cm, adamın boyu 1,80. İkisi güreşmek üzere karşılıklı geliyorlar. Sigara incecik, adam kocaman; 85 kilo, 95 kilo güçlü, kuvvetli, demiri alıyor, bükebiliyor. Vay be, ne kuvvetli!

Hangisi yenecek?

Sigarayla adam bir tutuşuyorlar; alt alta, üst üste, bir toz duman… Bakıyorsun, sigara adamı yatırmış, üstüne çıkmış. Sigara adamı yenmiş. Şu kadarcık sigara, adamı yenmiş.

"Hocam ne demek istiyorsun?"

Bu koca adam bu aklı ile bu sigaradan vazgeçemiyor. Şu sigaranın esiri. Şu sigara o adamı yeniyor. Yahu bu senin sıhhatine zararlı, doktorlar, profesörler söylüyor, akademi başkanları söylüyor, general tabipler söylüyor. Gülhane'de söylüyorlar, gazetede yazıyorlar; bu sigara zararlı. Bırakacaksın bunu! Bırakamaz.

Niye? Güç yetiremem ki bu beni yener. Buna güç yetiremez. Belki içinizde pek çoğunuz da öylesinizdir; cebinizde sigara paketi vardır.

"Yak bir sigara." der. Bir de hediye eder. Çok da cömerttir.

"Yak benden bir sigara."

"Ya içmiyorum."

"Yak Allah aşkına ya. Bir tanecikten bir şey olmaz!"

Bir de "Allah aşkına!" der.

"İster zengin olsun ister fukara, her yemekten sonra içmek lazım sigara."

Böyle tekerlemeler, vesaireler söylenir. Bu sigara bu adamı yeniyor. İçmemek lazım.

Neden?

Ciğere zararlı, sıhhati bozuyor. Kanserojen maddeler, kanser yapan maddeler ihtiva ediyor; kanser olacak. Yavaş yavaş öldürüyor. Adam bunun karşısında yeniliyor. Sigara cansız, cinsiz, bir kağıda sarılı ot. Ota yeniliyor.

Bunun karşısında daha neler var… Süslü püslü, allı pullu, boyalı kadın çıkıyor karşısına.

Bir kadını süsleme kocaman sanayi var; "kozmetik sanayi" diyorlar. Türkçe kelimesi yok, karşılığı "kozmetik, süslenme sanayi; allık, pudra, boya sanayi."

Ne yapacak kadın?

Güzel görünmek için tuvalet masasının karşısına geçecek, pudralanacak; gündüz kremi veya gece kremiyle kremlenecek. Rastıklanacak; kaşları, kirpikleri boyayacak, kıvıracak, çevirecek, kuyruk yapacak. Saçları için berbere gidecek. Koca makinelerin içine kafasını sokacak. Kıvıracak, altı aylık ordinasyon permanant yapacak.

Permanant devamlı; altı ay yıkasan da dalgaları çözülmüyor. Zaten "Dalgaları çözülmesin." diye yıkamayı da atlatıyor, gusül abdesti almıyor.

Neden almıyor? Yıkanmıyor mu?

Kokmamak için yıkanıyor ama başına torba geçiriyor. "Altı aylık ordinasyon permanantı bozulmasın." diye -herhalde Fransızca'da permanan okunur- başına torba geçiriyor, saçı ıslanmıyor.

Saç yıkanmadan gusül olur mu?

Olmaz. Cünüp geziyor. "Saçlarının dalgası bozulmasın." diye kadın cünüp geziyor. Allık, pudra, rastık bilmem ne… Göğüsler takma, bilmem neler çıkma, bilmem neler yolma, erkekte de ona benzer şeyler, bilmem ne... O, onun karşısına çıkıyor.

Eteği uzun, aferin maşallah, tesettürlü galiba. Yoo yan taraftan şu kadar açık! Tesettürü dille olmayacak. Aşağı kadar kapalı olursa gerici sanırlar; ilerici sanmaları için uzun da olsa etek buraya kadar açık olacak. Ayağını attığı zaman -nasıl olsa- "Plajda gösterdiği yerleri gösterse ne olurmuş?" diye düşünüyor. "Zaten televizyonda bundan daha yukarısını gösteriyorlar, ne olacak?" diyor. Bu taraftaki onu görüyor, dayanamıyor. Sigaraya dayanamayan, sigaraya yenilen ona daha çok yeniliyor. Arapça bir şiir var:

"Bu kadın kısmı yaradılışça en zayıf, narin, nazenin olduğu halde nice pehlivanları deviriyor, yeniyor." Diyor

Neden?

"Of yandım! Aman bakışı şöyle, saçı şöyle, kaşı böyle…"

Nasıl olacak?

Namuslu olacak. Müslüman olacak, mütedeyyin olacak. Gözüne sahip olacak. Dinine sahip olacak, namusuna sahip olacak. Kadın erkeğe bakmayacak; erkek kadına bakmayacak. Örtülü olacak. İslâm böyle.

Evlenmek yok mu?

Var; nikahlanacak, evlenecek. Zina yok, flört yok!

Mübareğin, Cüneyd-i Bağdâdî'nin ne sözleri var, şimdi gelecek. "Allah'tan gayrı bir şey seni esir almışsa sen Allah'a hakiki kulluk edemezsin. Kadının esiri isen paranın esiri isen Allah'a kulluk edemezsin. Başkalarının takdirinin esiri isen Allah'a kulluk edemezsin."

Ne demek bu?

Her şeyi "Başkaları beğensin." diye yapıyor.

"Kızım mantonu ört."

"Örtemem; herkes beni ayıplar!"

"Ayıplasın. Allah sever kızım, ört."

"Örtemem."

"Niye?"

"Başkalarından utanırım!"

Başkalarının değerlendirmesine kıymet veriyor. Halbuki müslümanın vasfı nedir?

Ve lâ yehâfûne levmete lâim. "Müslüman, kınayanın kınamasından korkmaz."

"Benim namaz vaktim, çekilin şöyle!"

Allahu Ekber. Sübhâneke allahümme ve bi-hamdik.

Müslüman öyle; havaalanında, istasyonda, meydanda, vapurda, kayıkta namaz kılar. Çünkü namaz kaçacak.

"Allah Allah, amma sofu adama çattık ya! Namazın kazası var."

Bizim otobüs şoförleri falan, sanki hepsi müftü!

"Şurada durun, namaz kılacağız." diyoruz.

"Ağabey, kaza etsen olur." diyor.

Fesüphanallah! Şöyle elinin tersi ile bir tane vuracaksın, başın derde girecek. Fesüphanallah! Hosteslerin hepsi sanki müftü hanım. Abdest alacaksın. "Oturduğun yerden teyemmümle olur." diyor. "İçeride su harcanacak." diye istemiyor. Aşağıda baktı mı meydanda iftar vakti olmuş, yukarıda sen uçuyorsun. Camdan bakıyorsun, güneş daha ortada ama yemeği getiriyor.

"Daha iftar vakti gelmedi, biraz sonra; şimdi istemiyorum." diyorsun.

"Efendim, şimdi yiyebilirsiniz. İstanbul'da iftar oldu." diyor.

"İstanbul'da oldu ama ben şimdi İstanbul'da değilim ki havadayım. Güneş daha ortada, daha batmamış."

"Olur, biz sorduk, böyle." diyor.

"Kızım ben İlahiyat Fakültesi profesörüyüm, böyle şey olmaz! Sen kimden sordun, kimden öğrendin?"

Hostesler fetva verir, otobüs muavinleri fetva verir; herkes bilgiç! Allahu Ekber, aman yâ Rabbi! Şu memleket ne hale geldi.

Ne yapacak?

Kınayanın kınamasından korkmayacak. Namazını kılacaksa kılacak, orucunu geç açacaksa geç açacak, Allah'ın emrine uyacak. "O haramdır." diyecek, yapmayacak. "Benim dinim böyle dedi." diyecek.

Aa böyle mayo mu olur?

Delikanlıların yüzme öğrenmesi lazım, tamam. Ne giymesi lazım? Dizinin altında giymesi lazım. Şimdi öyle kıyafetler, öyle mayolar var. "Haşema" diyorlar. "Hakiki şeriat mayosu" falan, bir şeyler. Onu giyiyor; "Aaa böyle mayo mu olur?" "Aa böyle şey olur mu?"

Niye olmasın?

Seninki olur mu?

Seninki şu kadarcık. Üçgen de değil, iç bükey üçgen. Kenarları da iç bükey. Şu kadarcık bir şey. Ah zavallı, kıtlıktan mı çıktın, bez mi bulamadın, harpten darpten mı çıktın?

Müslüman ne yapacak?

Kimseye esir olmayacak. Eğer bir başkasının esaretinde ise Allah'a kulluk edemez.

Ve inneke len tesıle ilâ sarîhi'l-hürriyye.

Ve aleyke min hakîkati ubûdiyyetihî bakiyye.

"Sen apaçık bir hürriyete ulaşamazsın. O mâsivânın kulluğundan senin üstünde bir bakiye kalmışsa sen Allah'a kulluk edemezsin."

Allah'a has kulluk mu etmek istiyorsun?

Öteki bağları kopar. Allah'tan gayrısına boyun bükme. Allah'ın kulu olmak, Allah'ın emrini tutmak, Allah'ın yolunda yürümek, başkasına aldırmamak en güzel şey. Bunu söylüyor.

Fe izâ künte lehû vahdehû abden. "Sadece ve sadece Allah'a kul olursan"

Künte mimmâ dûnehü hürrâ. "O zaman Allah'tan gayrısının karşısında hür olursun."

Seni Amerika da, Avrupa da bağlayamaz. Memleketin içindeki, dışındaki şu güç odakları, bu güç odakları falanca, filanca… Onlar da sana hiç tesir edemez.

Neden?

Sen Allah'a hakiki kul oldun mu başkalarının karşısında hür olursun. Başkalarının esaretinden üzerinde bir bakiye, birazcık kalıntı varsa Allah'a tam kulluk yapamazsın.

Neden?

Yaptırmaz.

"Cuma namazı kılmaya daireden müsaade etmiyorlar."

Etmezler tabi; imtihan! Cuma namazına takır takır gideceksin. "Atarlar." Atsınlar. "Satarlar." Satsınlar. "Keserler." Kessinler. "Yakarlar." Yaksınlar. Cuma namazını kılacaksın. Cuma namazı Allah'ın emri. Bunda taviz yok; öyle olacak. Öyle olmayınca öteki tür Müslümanlık olmaz.

Bak, gerçek kulluğun nasıl olacağını nasıl anlatıyor, nasıl kahramanlık öğretiyor... Onun için tasavvuftan korkarlar. Bütün İslâm düşmanları tasavvuftan korkar.

Muhterem kardeşlerim!

Neden?

Mutasavvıf hakiki sûfî oldu mu, sûfî hakiki sûfî oldu mu bir Allah'ın kulu olur, başka hiçbir şeyden korkmaz.

Tasavvufun kıymetini, güzelliğini, Mevlâna'nın, Yunus'un, Eşrefoğlu Rûmî'nin kıymetini anladın mı?

İşte böyle. İşte yol bu. Allahu Teâlâ hazretleri bizi hakiki müslüman eylesin. Hakiki hürlerden, hür kullardan eylesin. Kendisine kul, başka her şeyin esaretinden yakayı paçayı sıyırmış hür kul olmayı nasip eylesin.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı