M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 240.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Vel-'âkıbetü lil-müttekîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Fa'lamû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah fe-inne efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesetin bid'atün. Ve külle bid'atin dalâletün. Ve külle dalâletin fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

el-Veledü semeratü'l-kalbi ve innehû mecbenetün mebhaletün mahzenetün.

Ebu Ya'lâ an Ebî Saib radıyallahu anh:

"Evlatlar, çocuklar bu gönlün meyvesidir. Çocuklara buna göre muamele etmek lazım."

Çocuk gönlün meyvesi olmakla beraber Cenâb-ı Hakk'ın da varlığına, birliğine alamet olan delillerden birisidir. O yavrucuğun nereden hâsıl olduğunu, nasıl hâsıl olduğunu, ondaki güzelliği görünce insanın Allah'ı hatırlamaması, Allah'a dönmemesi elinden gelmez; eğer düşünmüyorsa o başka. Düşünmeyenlere sözümüz yok. Ama düşünecek olursan ondaki o hilkate bak. O ufacık hilkat, o anne karnında dokuz ay içerisinde ne âleme gelmiş, iktizası belli; sonra o halden tedricî bir şekilde büyüyor. Sonra bu dünyaya da sığmamaya başlıyor.

İnsanın bunu düşünmesi Allah Teâlâ'ya dönmesine, O'na kulluk etmesine ve O'nun yolundan ayrılmamasına kifayet eder.

Ama şu kadarı var ki:

Ana babalar çocuklarına karşı sevgi beslerler. Bu sevgilerinden dolayı onlarda bahiyye korkaklık, hüzün, keder başlar. Korkaklığı şuradan ileri gelir ki mecbene "Ya bir şey olursa?" diye korkar.

"Efendim, paraları buna harcarsam, harca girersem, paraları dağıtırsam bunlara kim bakacak? Ne olacak? Hasta olursa vay ölürse ne olacak?" Bu kızdığı insanı teşhişlere de sokuyor. Bu sefer harbe gitmek istemiyor. "Harbe, cihada gidersem bu çocuk kalır."

Hayırlara para verecek ya, bu çocuk yetişecek büyüyecek sermaye ister, okuyacak para ister, evlenecek para ister, bu sefer paraları sıkmaya başlar; sanki iyi bir şey. Ondan sonra bir de şimdi, insanlık (hâli;) hastalıkları oluyor, rahatsızlıklar oluyor. Bu da onu kederlere sokuyor.

Allah'a itimadı layıkıyla olsa onu nasıl verdiyse onun taksiratının da O'nun elinde olduğunu bilir. Ona neler takdir ettiyse o takdirâta razı olmak da kulun vazifesidir. O takdire razı olamıyorsa ve ondan dolayı korkaklık ve sıkılık yapıyorsa bu onun aleyhine olur. O evlat onun lehine olmaz da aleyhine olur. Onun için evlatlara hele yüzlerine karşı hiç dokunmayın, vurmayın.

Kızarsınız bazen, insan çocuğa kızar, bir tokat vurur yüzüne. Hele yüzüne hiç vurma!

Niçin?

Yüzde Cemâlullah var. O yüzdeki hilkate bir bak; onu yaratanı bir tasavvur et. Bak ne güzel! Toprağı ne hale getirmiş!

Kökü topraktır insanın, insanın kökü toprak. Adem aleyhisselam nasıl topraktan yaratıldıysa bugünün insanı da yine topraktan oluyor. Yediğin içtiğin gıdalarla hâsıl olan o kuvvet ve kudretler nihayet o çocuğun dünyaya gelmesine sebep oluyor; kökü topraktır. Ama o toprağı Cenâb-ı Hak nasıl çekip çeviriyor, insanın içinde ne hâle getiriyor. Bak sana ne güzel bir mahsul veriyor.

Onun için çocuğa vurma, terbiyesini güzel yap. Nasihatlerle onu güzel yetiştirme şekillerini araştır, bul ve onu güzel bir müslüman olarak yetiştir. Yetiştirirsen bu çocuk senin için faydalı olur. Ama onu bir dinsiz olarak, ahlaksız biri olarak yetiştirirsen olmaz.

Bugün mesela bir çok hikayeler dinledik. Allah esirgesin, bunlar da insan, onlar da insan.

Peki kabahat anasında mıdır, babasında mıdır, cemiyette midir?

Kabahat nerededir bilinmez. İnsan beşeriyete zararlı; işte bu da çocuktan meydana gelen beşer. Mesela yolda giderken, arabaya binerken insanların paralarını çalıyorlar, yerli yabancı tanımıyorlar; elinden alıyor, yolundan alıyor, her şeyden alıyor. Bunu da kendisi için geçim yolu yapıyor, buna da; "Geçim; çoluğum çocuğum var, bakmak zorundayım, onları geçindirmeye çalışıyorum!" diyor.

Bu haramlarla geçinen çocukların âkıbeti acaba nasıl olur?

Paranı saklıyorsun; çocuğun hatırı için hayırlara veremiyorsun. Bir de aksi takdirde çocuk böyle zararlı olduğu vakitte onu haram parayla besliyorsun. Haram paralarla, gıdalarla beslenen çocukların hâlini biliyor musunuz?

Biliyor musunuz Cenâb-ı Hak domuzu neden haram kılmış?

Kimisi der ki; "İşte onda mikrop var, eti yenmesin." diyerek haram kılınmış. Gâvur pekâla yiyor işte bunun etini; bir şey de olduğu yok. Asıl kötülük onun etinde değil, huyundadır.

Domuz, dişisini kıskanmayan bir mahluktur. Yediği her hayvanın iktizasında insanda bir kan hâsıl oluyor. O kandan bir cevher insanı ya iyiliğe ya da kötülüğe sevk ediyor. İşte bu domuzun huyunun insana geçmemesi için Allah domuzu haram etmiştir.

Allahu Teâlâ nasıl güzel bir lütfudur insana her nimetinden vermiş. İnsanın bu nimeti kullanması lazım. Onu iyiye kullanırsan iyi olur; kullanamazsan kötü olur.

Onun için çocuklara çok dikkat edilmelidir. Onları dövmek suretiyle, tehdit suretiyle değil de hilm yoluyla onların ıslahına çalışılmalıdır ve yetiştirmelidir.

el-Veledü min reyhâni'l-cenneti. "Çocuk, cennet kokularından bir kokuyla geliyor insana."

Hele o dört ay içerisinde mütemadiyen ağlaması, sızlaması, bayılması, boğulması hep ananın babanın defterine tek tek sevap (olarak) geçer.

Bağırdığında kızma! Orada senin defterine tek tek geçiyor. Çocuk buluğ devresine erişinceye kadar ona günah yazılmaz, masumdur. O masumluğu halinde iken onu Allah'ın yoluna doğru kaydırabilirsen namazına alıştırırsın, ibadetine alıştırırsın, iyiliği öğretirsin.

Dün nikâha geldiler; "Hocaefendi, bizim nikâhımızı kıyın." dediler. Beşiktaş müftüsü var; -Allah selamet versin- ona da gitmişler; "Aman hocaefendi bize bir nikâh kıy." demişler.

"Oğlum 32 farzı görmeden olmaz; hadi git, bunları öğren de gel!" demiş.

Bir müslüman karşısındaki adama soracak; "Oğlum, eğer nikâh istiyorsan namazın farzı kaçtır? Nelerdir, söyle bakalım." desen, "Abdestin farzı kaçtır, söyle." desen karşında duraksar.

Çünkü abdest almamış ve namaz kılmamış bir insan; ne abdestin farzını söyleyebilir, ne namazın farzını söyleyebilir ne başka bir şeyi söyleyebilir.

Aldın mı?

Aldın.

Verdin mi?

Verdim.

Hadi uğurlar olsun, Allah selamet versin. Bunlar hep annenin babanın ilk vazifeleridir. Anne baba evladına İslâmiyet'i layıkıyla öğretmek mecburiyetindedir. "Yok hemen dünyasını kazansın, şuraya verelim, istikbalini temin etsin, burada para çok, hadi bakalım, sonra âhirete nasıl giderse gitsin."

Bu çok cahilâne ve acemice bir hareket. Allah hepimizi affetsin.

Evlat üzerinde çok titizlikle durulması lazım. Onları İslâm terbiyesi üzerinde yetiştirmek lazımdır. Nafakasına karışma canım; onun rızkını veren daha onu yaratmadan evvel halk etmiştir, nasıl olsa rızık onun ayağına (gelir.)

Ama az çok olmakta bir hayır yok; çok parası olursa çok yaşar zannetme!

Hayır, hayır. Allah'ın takdiri olan rızık buradan geçer zaten. Buradan geçen senin için onun gerisi mirasçılar için. Ondan da tek sen mesulsün.

el-Velîmetü evvele yevmin hakkun ve's'-sâniye ma'rûfün ve'l-yevme's-sâlise süm'atün ve riyâün."

Şimdi ekseriyetle düğünlerde bir yığın ziyafet yapılır. Pekâlâ bu vaciptir.

Düğün yaparken, evlenirken insanın hiç olmazsa bir koyun kesip beş on kardeşini davet edip bunları yedirmesi (cemiyetin) şiarındandır.

Yoksa hanımı alıp arabaya binip kaçmak değil! Bu, Müslümanlıktaki esastır. Hemen düğünü yaptık, nikâhı da kıydık; hadi şimdi gidelim.

Hanımı aldı da memleketlerine gidiyor; otellerde motellerde (kalıyor.) Bu İslam'ın şiarına hiç yakışmaz. Allah kusurlarımızı affetsin.

İkinci günü ziyafet yapmak; o da maruf sünnet yani onda da bir sevap vardır. Fakat üçüncü günü de ziyafet yaparsa "Bu riyakârlıktır." diyor.

"Üç güne lüzum yok; iki gün de kâfidir." demek.

Râvileri Ahmet b. Hanbel, Dâvud, Neseî, Taberî, Beyhâkî, İbn Hibban, Beyhakî, An Züheyl b. Hasenî ve Ebû Hüreyre, İbn Mes'ud radıyallahu anhümâ.

el-Velîmetü hakkun. Diyelim ki biri evleniyor, düğün yapacak. "Bu düğündeki ziyafet haktır, vaciptir."

Şimdi çağırıyorlar, davetiyeler geliyor. Eğer o davete gidilen yerde günaha müteallik olunan şey yoksa davete icabet vaciptir. Eğer taalluk eden içki ve sair işler varsa o zaman gitmek caiz değildir. Ama günaha dair bir şey yok. Çağırmış; herkes yemek yiyecek, dua edecek, buna icabet vacip; sünnet değil vaciptir!

Fe-men lem yecib.

"Adam bırak kim gidecek oraya? Evlenirse evlensin varsın; sana ne?"

"Beni çağırdı, bir şey istiyor benden. 'Bir şey götüreyim.' diye davet ediyor."

Böyle şeyler de çok ayıp ve abestir. Müslümanların birbirlerine her cihetten yardımı lazımdır. "O evlenen adama hediye vereyim." (diye;) "O da bana getirsin." diye değil!

Verirsen onların da memnuniyetini mucip olur ve güzel bir hareket yapılmış olur. O vermemek ya bahillikten ileri gelir ya kıskançlıktan ileri gelir; onlar da iyi bir şey değil!

Fe-men lem yecib fe-kad asa'l-lâhe ve resûlehû. "Evlenme davetlerine gitmeyenler hem Allah'a hem de Resulü'ne isyan etmiş olur."

Ve men dehale alâ ğayri da'vetin. Yine orada düğün var, yemek de var, ziyafet de var. "Ahmet biz de gidelim be, Mehmet biz de gidelim be." bu caiz değildir.

Çağrılmayan insanın düğüne gitmesi katiyyen caiz değildir.

Giderse;

Dehale sârikan. "Oraya hırsız olarak girmiş olur."

Ve harace muğîra. "İçeriden de yağmacı olarak çıkmış olur."

Hırsız olarak girmiş, yağmacı olarak çıkmış olur.

Oradaki adam, ona göre kendisini ayarlamıştır.

Hele bugün daha da önemlidir. Eskiden daha başkaymış ama bugün her şeyi hesapla yapıyorlar. Hesabına göre yemek yapmış, etmiş. Fazla insan gelirse adam, davetlilere tam ikramını yapamaz, mahcup kalır.

Onun için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Beyhâkî ve Neseî'nin (rivayetiyle gelen bir kavle göre) caiz değil.

el-Vürûdü: ed-Duhûlü lâ yebkâ berrun ve lâ fâcirun illâ dehalehâ. Allah Teâlâ'nın bir âyet-i kerîmesi (ve in minküm illa ğâribühâ) buyuruyor.

Ve in minküm illa varicuha. "Cehenneme girmeyen kimse kalmayacak."

Herkesin yolu oradan geçiyor. Cehenneme girecek öte taraftan çıkacak.

el-Vürûdü: ed-Duhûlü. Vürûd'un mânası duhûl'müş. "Cehenneme dâhil olmak."

Lâ yebkâ berrun ve lâ fâcirun. "İyisi de kötüsü de." İllâ dehalehâ. "Oraya girecek." Fe-tekûnü ale'l-mü'mini berden ve selâmen. "Cehennem mümin için gayet güzel, soğuk (olacak.)

Kemâ kânet alâ İbrâhime. "Nasıl Nemrut'un ateşi İbrahim aleyhisselam'a bir şey yapamadı. Binaenaleyh cehennem de mü'mine ve iyi kimselere bir şey yapamayacak."

Bak ateş muhakkak yakıcı değildir, bıçak muhakkak kesici değildir, su muhakkak boğucu değildir. Eğer su boğucu olsaydı Musa aleyhisselam'ı da boğardı, bıçak kesici olsaydı İsmail aleyhisselam'ı da keserdi. Ateş yakıcı olsaydı İbrahim aleyhisselam'ı da yakardı.

Bunlara niçin bir şey yapamadı?

İzn-i İlâhi yok. İzn-i İlâhi olmayınca bir şey yok.

Onun için cehenneme gireceğiz.

Nasıl?

İşte orası bizim için gayet selamet bir yer olacak; güzelce yolumuzdan öbür tarafa geçip gideceğiz.

Hatta o kadar ki;

İnne li'n-nâri ev kâle li-cehenneme dacîcen min berdihim. "Mü'minin geçişinden, vereceği soğukluktan dolayı cehennem feryada başlayacak. 'Çabuk git, benim ateşimi donduracaksın, bir daha (günahkârları) yakamayacağım.'"

Sümme yünecci'l-lahü'l-lezine't-tekav ve yezeru'z-zâlimine fihâ cisiyyyâ. "Mü'minler selamete çıkacak, kâfirler orada kalacak."

"Dizleri üzerine çökmüş oldukları halde orada öyle kalacaklar; yürümeye dışarı çıkmaya imkân bulamayacaklar."

Onun için iman denilen bu la ilahe illallah Muhammedün Resûlullah kelimesindeki fedâilin, (fazîletlerin) ne demek olduğunu ancak o gün anlayacağız.

Evet, beşer olmamız dolayısıyla günahlardan salim olamayız. Peygamber de değiliz. Masum olalım ki hiç günah işlemeyelim. Binaenaleyh hiç günah işlemeden de Allah ona azap eder. Allah isterse hiç günah işlememiş adama da azap eder. Onun için kudret O'nun, kuvvet o'nundur. Yalnız bize düşen o imanı muhafaza ederek iman ile ahirete göçebilmemizdir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hep dualarında hüsn-ü hâtimeye müteallik dualar buyurmuşlardır:

"Son nefeslerimizi hayırlı et, hayırlı amellerle bizleri meşgul et, ibadetlerimizin hayırlısını son nefeslerimize kadar bize ihsân et, hüsn-ü hâtimeler(le can verelim.)

Ahmed b Hanbel, Ubeyd b. Halim, ve Ahmed Haşim, Beyhâkî vs. An Câbir radıyallahu anh:

Şimdi bugünkü dersimiz el vera' vera' denilen nesneye gelmiş. Vera' haddi zatında el İhvetü ve'l- ihtirâz ani'l- muharama haramlardan sakınma.

Veranın tarifi; haramlardan sakınma ve korunmadır.

el-İhvetü v'el- ihtirâz ani'l- muharamât ve şübühât; aynı zamanda hem haramdan hem de şüphelerden kaçınacaksın ki vera' sahibi olacaksın. Bu vera' seyyidü'l-amel, amellerin de seyyididir, başıdır, üstünüdür, efendisidir.

Men lem yekûn lehû veraun yezidhü an-ma'siyeti'llâhi. "Her kimde ki mâsiyetten kendisini çevirecek bir vera' olmazsa."

Bir kimse bir günahı işlemekle işlememek arasında kalmış. O halindeyken onu o günahtan kurtaracak bir kuvvet-i kudsiyesi yoksa.

İzâ ehallâ bihâ lem yeıbi'llâhe bi-sâiri amelihî şey'en. "Allah onun diğer amellerine iltifat etmez."

"Demek ki sen günahla baş başa kaldın ve o günahı işledin. Benim her yerde her şeyi gördüğümü, bildiğimi sen pekâlâ biliyorsun; benden gizli hiçbir şey yok. O hiçbir şey yokken yalanı da söylüyorsun, fenalıkları da yapıyorsun, günahlara da iltifat ediyorsun ve benim bildiğimi de biliyorsun. Benim bildiğimi hiçe sayarak bu günahtan kaçamadın. Öyleyse senin diğer amellerinin hiç kıymeti yok; hepsi gösterişten ibaret!" diyor Allahu Teâlâ.

Fe-zâlike mehâfetu'llâhi fi's-sirri ve'l-alâniyyeti. "O vera' gerek gizli, gerek aşikâr her halinde Allah'tan korkmanın neticesidir."

Allah'tan olan korkunun neticesi insanın haramlara hatta şüpheli şeylere yaklaşmamasıdır. "Acaba bu haram mı, değil mi?" diye şüphe duymasıdır. Haram da olabilir helal de ama haram ihtimali var, şüphe var. Bu şüpheden de kaçacak.

Vera' sahibi insan bu şüpheye de sokulmaz. Bu da onun Allah'tan korkusundaki kuvveti gösterir. Kuvveti fazla olan insan böyle şüpheli şeylerin yanına sokulmaz.

Onun için sırr-u alânîde Allah'tan korkmak;

Ve'l-iktisâdi fi'l-fakri ve'l ğınâ. "İster zengin ister fakir her halde iktisada riayet etmek de mü'minin vazifesidir."

"Ben zenginim canım, kim karışır benim parama. Allah versin yahu!"

Allah Resûlü diyor ki;

Ve'l-iktisâdi fi'l-fakri ve'l ğınâ. "O zenginlik halinde bir sürü israfları yapacağına, onları meşru yollarda, helal yollarda, Ümmet-i Muhammed'in istifadesine harcasan fena mı olur?"

Nasıl ki fakirlikte ve zenginlikte iktisat lazımsa...

Ve âli adlin inde'r-radâ. "İster kızdığın vakitte olsun isterse kızmadığın vakitte olsun hükmü adalet üzerine, hak üzerine verebilmek gerekir."

"Ben buna kızıyorum, bu iyi adam değil; şuna şu cezayı vereyim!" olmaz.

Âgâh ve mütenebbih olunuz. İyi dinleyiniz, iyi düşününüz!

el-Mü'minü hâkimün alâ nefsihî. "Mümin, nefsine hâkim olan insandır."

Nefsine hâkim olamayan insan iman noktasında mü'min değil değildir de gayet zayıf bir insandır; yularını başkası çekiyor.

Mü'minü hâkimün alâ nefsihî yerdâ li'n-nâsi mâ yerdâ li-nefsihî. "Mü'min; kendisi için ne isterse nas için de aynı şeyi isteyen kişidir."

Mü'min kendi için nasıl hayat istiyorsa, iman istiyorsa, selamet istiyorsa, saadet istiyorsa, bütün insanlar için de bu saadet ve selameti istemedikçe olmaz. Herkes için bunu isteyeceksin. Öyleyse parana da hâkim olacaksın, o paranla zuafa-ı müslimîni koruyacaksın. Muhtacını koruyacaksın. Daha nerede ihtiyaç sahipleri varsa onları arayıp bulacaksın.

Şimdi size dinlediğim hikayelerden bir hikaye anlatacağım:

Medine-i Münevvere'de avize var, görmüşsünüzdür. Bu avize, meşhur bir avize. Orada toplanmak suretiyle işaret verir. Bu avizenin sebebini, (hikmetini) şimdi size anlatayım. Bunu bu sabah bizim bir avukat kardeşimiz anlattı; -aklımda kaldığı kadar.-

Bir zengin Hintli Efendi, birçok maiyetiyle beraber hacca gelmiş. Tabi burada para dayanmıyor; bol keseden dağıtmak suretiyle parası bitmiş. Bitmiş ama maiyeti de var. Onlara da bakmak mecburiyetinde, zarurette kalmış. Fakat meşhur bir adam, kimseye halini açıp da; "Böyle bir zarurette kaldım; bana biraz yardım edin." diyecek biri de değil. O da herkesin yapacağı bir iş değil.

Memleketi ta Hindistan, oraya kadar bilmem neyin gidip gelmesi seneler alırmış. boynunu bükmüş; "Yâ Resûlallah, nasıl olacak?" demiş. Artık benim halim malum; bir iltica yapmış.

Cenâb-ı Hakk'a yalvarmış. Bir gece bir rüya görmüş. Rüyasında Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem; "Filan sokaktaki filan adama git, senin ihtiyacını versin." demiş.

Bu yine gitmiyor, sabrediyor. "Bakalım, belki rüyadır." diyor. Ertesi akşam yine güvenip de adamın kapısına gidemiyor. Üçüncü akşam tekrar rüya görüyor. "Eh artık gideyim." diyor. Arıyor, evi buluyor, adama selam veriyor. "Ve aleyküm selam" "Hali keyfiyet bundan ibaret" diyor. "Resûlullah'ın selamı var; benim bin altına ihtiyacım var." diyor. "Bismillah!" diyor, hemen kalkıyor, bin altını önüne koyuyor.

Hintli adam gidiyormuş, kapıdan çeviriyor;

"Gel gel." diyor.

"Resûlullah sana ne dedi?"

"Selam söyledi, benim için bin lira versin." dedi.

İkinci defa; "Al şu bin lirayı." diyor.

Tekrar giderken "Gel gel." diyerek arkasından çeviriyor:

"Ne demişti, şunu bir daha tekrar eder misin?" diyor.

Aşk-ı Resulüllah'a bak sen, insanlardaki şu fazilete bak. Hiç bizlerle ölçülecek hâli var mı?

Yine diyor; bin lira daha veriyor. Adam alıyor üç bin lirayı, hac vaktini güzelce geçiriyor, memleketine gidiyor.

Ertesi senenin haccına daha çok para alarak geliyor; adamın kapısına geliyor; "Al şu üç bin liranı." diyor. Adam diyor ki; "Ben onu sana hakkaten lillah verdim. O Resûlullah'ın selamının mukabili."

"Allah mübarek etsin." diyor; adam zorluyor ama parayı almıyor. Adam almayınca Avrupa'dan o avizeyi ısmarlıyor, getirip oraya dikiyor. O avizenin hikayesi buymuş; bugüne kadar biz bilmiyorduk.

Allah hepimizi afv u mağfiret eylesin. Aşk-ı Resûlullah, vahdet-i Resûlullah böyle olur. Paraları iyi yerlere harcamanın mükâfâtları da böyle olur.

Bunlar da hep bu vera' denilen nefse hâkim olmanın ve Allah'tan korkmanın alametidir. Vera' oldu mu Allah'tan korkma oldu mu nefse de hâkim oldu mu insan her şeyini hesapla yapar.

İkinci bir hadiste Efendimiz; el-verau ellezi yekıfü ınde'ş-şübheti buyuruyor.

Asıl vera', "şüphe indinde duraklamaktır."

O şüpheye itiraz etmemek, ona gitmemek; onu yapmamak.

el-Vesvesetü mehassu'l-imân.

İbn Osman Erbai fi kitâbi vesvese an İbrahim…

Vesvese hepimizde olan bir hadisedir, içimizin kuruntusudur. Bu namazda da olur, namazın dışında da olur. İnsanı boş şeylerle meşgul eder.

Mehassu'l-imân. "Bu vesvese sırf imandan ileri gelir."

Bu içerideki kuruntular, meşguliyetler; işte şunlar bunlar bu imanın iktizâsıdır.

Çünkü bu vesvese;

Münazaatü'ş-şeytân mea'l-insân. "Şeytanın insan ile muharebesidir."

Niçin?

Seni şaşırtmak ister, meşgul etmek ister şöyle yapar böyle yapar.

Niçin?

İman var da imanına düşman ya ondan dolayı böyle vesveseleri insanlara verir. Fakat gâvurların vesvesesi yoktur, gâvurlara şeytan musallat olmaz.

Niçin?

Hırsız zengin evini arar, fakir evine hiç hırsızın girdiği yoktur. Çalacağı hiçbir şey yoktur. Ama zenginin evinden boş çıkmayacağını biliyor.

Binaenaleyh iman, en büyük zenginliktir. Onun için şeytan oraya musallat oluyor. Ondan dolayı vesveseden korkma. Vesveseler suya benzetilmiş. Bol yağmurlar yağdığı vakitte bir çok sıkıntıları alır.

Su bulanık halde akar ama temiz değildir. Bulanık olsa bile akar. Akar ama gittiği yerde durulunca gayet güzel olur. Göle, denize nereye dökülecekse dökülür; döküldüğü vakit de bir müddet sonra bakarsın berrak, tertemiz bir su olur. O çöpler dibine çöker.

İşte bu vesveselerle insan kemâle ulaşıncaya kadar böyle insanın içinde meşgul olur. Ne zaman kemâle erişir, o zaman bu vesveseler bozulur. O da herkese nasip olmaz tabi.

el-Vesvesetü fi's-salâti mine'd-dîni min sarîhi'l-imâni ve-lâ tekâdü tuhtiu mü'minen. "Bu vesvese bahusus namazda olur."

Ali b. Ebû Tâlib hazretlerine buyurmuşlar ki; "Küffar ile bizim aramızdaki fark bu vesvesedir."

Küffarın namazında vesvesesi olmaz, müslümanlarınkinde olur. Çünkü şeytan onlara musallat olmuş.

Bunlardan dolayı insan mesul olmaz.

Ne zaman ki o içerideki kuruntuya onu yapmaya azmedersen onları meydana getirip yanlış yaparsan ondan dolayı mesul olursun. Yoksa o içerideki kendi kuruntu verişleri, vesvese verişleri insanın içinde zararsızdır; onlara hiç kulak asma. O ne derse desin iltifat etme.

"Öyle değildir, böyledir." diyerek ona cevap vermeye kalkma.

el-Veylü li-benî İsrâîle ennehû haramun aleyhimü'ş-şahme fe-yütırrûnehû sümme yebîûnehû sümme ye'kûlûne semenühû ve kezâlike semenü'l-hamri aleyküm harâmün.

"Benî İsrâil'e, yahudilere yazıklar olsun!"

Cenâb-ı Hakk'ın onlara haram ettiği o hayvanın iç yağlarını sattılar. "İç yağlarını yemek haram, yemeyeceğiz; satalım." dediler. Sattılar, parasını yediler.

"Bu satıp da parasını yediklerinden dolayı o beni İsrail'e yazıklar olsun!"

Ve kezâlike semenü'l-hamri aleyküm harâmun. "Sizin işiniz de tıpkı bu yahudiler gibidir ki siz de rakıları, şarapları şişelerde satıyorsunuz; 'Biz şişede satıyoruz.' diyorsunuz."

İşte o yahudiye olan haramlık nasılsa sizin için de bu şarabı ne şekilde satarsanız satınız aynı şekilde haramdır.

Onun parası nasıl haramsa bu şarabı satanın parası da öyle haramdır. Ama şişede sat, nerede satarsan sat.

Satmıyor musun?

Bu satış haramdır.

Ne yazık ki bugün memlekette bunu yapmayan pek nadir insan var.

"Bunu yapamazsam aç kalırım, geçinemem, alışveriş de yapamam." diyor.

Ne kadar kötü bir akide!

Haramdan para kazanmak çok kolay yahu! Orada her gün uğraşacağına al silahını, çık dağa, bu çok parayı iki günde kazan, gel. İnsan harama tenezzül etmemelidir. İşte asıl vera' denilen şey burada anlaşılıyor. Bu şişeyi satmak haramdır, bundan şüphe de yoktur. Bu haram-ı kat'idir. Haram-ı kat'i olduğu halde bunu satan insanın neresinde vera' olacak artık?

el-Veylü külle'l-veyli limen tereke ıyâlehû bi-hayrin ve kadime alâ rabbihî bi-şer.

Bu hadis deminki vera' meselesine geliyor.

Veyl, "Cehennemde bir kuyunun adı olmakla beraber bir teessüf kelimesidir."

Veyl; "Yazıklar olsun, çok yazıklar olsun şu insana ki!"

Teeake ıyâlehû bi-hayrin. "Çoluk çocuğuna mal bırakıyor, para bırakıyor, servet bırakıyor."

Yazıklar olsun o adama!

Ve kadime alâ rabbihî bi-şer. "Hâlbuki Allah'a giderken kötülüklerle gidiyor."

Bu malları hayra harcayamıyor, hayra sarf edemiyor.

Niçin insanlar paraya çok düşkün?

Çünkü "Onda hayır var." zannediyor ve onu takmıyor; ne yapıyorsa yapıyor.

Binaenaleyh yazık bu insana ki çoluk çocuğuna paraları, malları bırakıyor da Allah Teâlâ'nın huzuruna giderken hayırlar işlemediği halde günahlarla gidiyor. Buna yazıklar olsun!

el-Yedü'l-ulyâ hayrun mine'l-yedi's-süflâ. Yed-i ulyâ, "veren el." Yedi süflâ, "alan el."

Onun için veren el hayırlıdır min yed-i süflâ, alan elden.

"Veren el alan elden hayırlıdır."

Bu hususta üç tane dört tane hadîs-i şerîf vardır:

Ve'b-de' bi-men teûlü. "Sen verirken akrabandan başla, yakınlarından başla, yakınlarında muhtaç kimler varsa evvela onları doyur, kandır; ondan sonra başkalarına geç." Ve hayru's-sadekati mâ kâne an-zahri ğınen ve men yesteğni yüğnihi'llâhu ve men yesta'fif yüıffehü'llâh. "Sadakayı ancak varlıklı insan yapar. Varlıklı insan sadakayı verirken karşı tarafın da bu sadakalara bana da ver gibilerden kendisini muhtaç göstermesi ayıp şeydir. Kim ki kendisini buna muhtaç göstermezse Allah ona iffet verir ve ummadığı yerlerden kendisini merzuk eder."

Rızık mutlaka bol olup insanları çok yaşatmasıyla değildir.

Allah'ın verdiği geçim, senin vücudunu ayakta tutabiliyor mu? Sana ibadet kudretini verebiliyor mu?

Bu onun için kâfidir. Zaten onun fazlasından mesuldür.

"Buna istifademi verdin efendim, eksik olma." diyebiliyor musun?

Allahu Teâlâ bu işte senin iffetini ve kıymetini de artırır.

Ashâb-ı Kiram'ın zamanında fakirin birisine yiyecek bir şeyler götürmüşler. Biliyorlar ki adam çok fakirdir. "Al şunu, bir bak." demişler. Adam demiş ki; "Bugün benim karnım tok, yarına kadar dayanabilirim, ama filan komşum daha açtır ona götürüver." O da aynı tabiri kullanmış; "Benim bugün ihtiyacım yok, fakirim bir şeyim yok ama yarına kadar dayanabilirim."

Binaenaleyh öteki adam daha çok aç. Adam yedi kişiye götürmüş, hep birbirlerine aktarıyorlar, "ver" demiyorlar.

Bize yedi kişi değil yetmiş kişi gelse yetmiş kişiden daha isteriz. Allah kusurlarımızı affetsin.

Bizdeki cibilliyetle bu insanlardaki cibilliyeti ölç bakalım. O da insan, biz de insanız. Ama bizim gözümüz deryalar gibi aç, doymuyor. Önüne gelenin yakasına sarılıp zorla koparmayı kendimize bir hüner sayıyoruz.

Fakir sadaka vermez mi?

"Zenginin hakkı ise fakir de verecek. Fakir verir ama eğer fakirin çoluğu çocuğu yoksa, Allah'a itimadı varsa; ben bunu verdiğim takdirde Allah bana bol verecek, fazla verecek, korkmuyor O verebilir. Fakat böyle bir tevekkül yoksa ve çoluk çocuk sahibiyse o çoluk çocuğunun idaresi için fakirin vermesi kerahattır." diyor.

Yed-i ulyâ ile yed-i süflâ (hakkında) Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyurur:

Ve'l-yedü'l-ulyâ hiye'l-münfikatü. "Yed-i ulyâ'dan murat veren eldir." Ve'l-yedü's-süflâ hiye's-sâiletü. "Süflâ el de el açan eldir."

Buhârî, Ahmed b. Hanbel, Neseî, Dâvûd ve İbn Hibban, Hz. İbn Ömer'den.

el-Yüsrü yümnün ve'l-usrü şü'mün.

"Kolaylık ve zorluk."

"Kolaylık berekettir. Dünya işlerinde kolaylık bereket getirir, zorluklarda ise hayır yoktur, onlar meş'umdur."

Onun için insan daima kolaylık gösterici olmalı, insanları zorluğa doğru itmemelidir. Kolaylık taraflarıyla idare olunmak lazımdır.

el-Yemînü'l-fâciretü tedau'd-diyâra bi-lâkıın ve ta'kımü'r-rahme ve tekıllü'l-aded.

el-Yemînü'l-fâciretü.

İnsanlar yemin etmeye pek meraklıdır. İki de bir "vallahi", ikide bir "billahi" diyerek sözünü tasdik ettirmeye çalışır.

Yalnız insan mecbur olduğu zaman, bir hâkimin karşısında, verilen hükmün itirazı için, şahidi yoksa yemin etmesi istendiğinde yemin lazım olur. O zaman "vallahi" yahut "billahi" dersin.

Ya da bir şey satacaksa onun için; "Vallahi billahi şunu aldım, bunu aldım, şunda şu kadar kârım var, bunda bu kadar zararım var." der.

Bu yeminler katiyen caiz değildir. Bir bakımdan sana bir menfaat sağlıyor gibi görünüyorsa da yeminlerle kâr etmen, senin zararınadır.

Tekıllü'l-adede. "Kârdaki bereketi götürür."

O paranın nasıl elinden gittiğinin farkına bile varmazsın.

"Ben bugün bu kadar para kazandım ama bakıyorum elimde bir şey kalmamış, bu paralar ne oldu acaba?" diye düşünür insan.

Ne olduğunun farkına bile varmaz. Çünkü o yeminler onu öyle mahveder.

Tedau'd-diyâra bi-lâkıın. "Yağmurlar yağıyordur ama bakıyorsun sahibinin eline bir şey geçmiyor."

Çok çocuk oluyor fakat yaşayan yok; yahut yaşayanda hayır olmuyor. Edepler azalıyor; edep çok olsa da bereket azalıyor. Edep işe yaramıyor. Bunların hepsi yeminin cezası olarak insanların başına beladır.

Sana yemin ettiren yemini hangi niyetle yaptırdıysa o niyet üzerinedir. Sen niyeti değiştirmeye haklı değilsin. Mesela diyor ki; "Şunu aldın mı?" İçinden diyor ki; "Ben onu almadım." Başka şey için; "Vallahi almadım!" diyor; bu olmaz!

Ona diyor; "Şunu sen almadın mı?" "Evet almadım." diyeceksin, ama aldın. Aldığın için "Almadım." diyemiyorsun; başka bir almadığını kast ederek; "Vallahi ben almadım." diyorsun.

O adam bunu diyor, onu demiyor ki. Onun için yemin ettiren ne niyetle yemin ettirdiyse senin de ona göre cevap vermen lazım.

"Bunun aksine olan yeminler caiz değildir." buyrulur.

Şimdi bu âyet-i kerîmeyi okuyor:

el-Yevmü'l-mev'ûd; yevmü'l-kıyâmeh.

Ve's-semâi zâti'l-bürûc ve'l-yevmi'l-mev'ûd.

Orada mev'ûd olan kelimeyi Cenâb-ı Peygamber takdir ediyor.

O yevmü'l-mev'ûd nedir?

Vaat olunan bir gün.

Ve's-semâi zâti'l-bürûc ve'l-yevmi'l-mev'ûd.

Vaat olunan bir günden bahsediyor. O yevm, vaat olunan gün yevmü'l-kıyâmeh "kıyamet günüdür."

Ve şâhidün ve meşhûd. Şâhidün, yevmü'l-cüm'a ve'l-meşhûd, yevmü arife. Oradaki şahit Cuma günüdür; meşhûd olan da Arefe günüdür. Cenâb-ı Hak, bu yevmü'l-cum'ayı da başka ümmetlere nasip etmemiş. Cuma'yı herkes istedi; onu kimseye vermedi.

Cumartesi yahudilerin, Pazar nasrânînin; Cuma'yı da Cenâb-ı Hak bize verdi.

Hâfizû ale's-salavâti ve's-salâtü'l-vüstâ.

Bu salât u vüstâ'dan murat da salâtü'l-asr ikindi namazıdır. Burada müfessirler ihtilaf etmişler. "Sabahtır." diyen olmuş, "Öğlendir. diyen olmuş, "Akşamdır." diyen olmuş, "Yatsıdır." diyen olmuş. Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ekseriyetle cumhurun zahir olduğu kavle göre salâtü'l-asr, "ikindi namazı" demiştir.

Niçin?

Tam meşgalenin koptuğu bir devirde işini bırakacaksın, gücünü bırakacaksın, ezân-ı Muhammedi'ye derhal icabet edip camiye gelip namazını kılacaksın. Bu biraz müşkilât gibi görünüyor. Fakat bunu yapabilmek büyük bir bahtiyarlıktır. Binaenaleyh ikindi namazını terk eden bir adamın evi barkı yanmış gibi olur. Halini tasvir ediyor.

Çoluk çocuğu ölmüş, evi barkı yanmış bir adamın hâli neyse ikindi namazını kaçıran adamın hâli de budur. Onun için ikindi namazlarını iş, güç bahanesi ile kaçırmamak gerekir. Zaten bu dünyanın işi bitmez.

Sen her fırsattan istifade ederek onu tek başına ya da cemaatle kılmalısın. Fakat cemaatle kılmanın fedaili ayrıdır.

İmkânını bulursan onu cemaatle eda etmenin çaresini ara. Sabah ve yatsı namazları da böyledir. İnsan sabah namazlarını evinde de kılabilir. Kısa geceler, tembel insanların işidir. Eğer siz dünya menfaatlerinden dolayı böyle bir kaidenin olduğu yeri duyarsanız gece uykusunu da bırakır; o kaideyi temin etmek için oraya koşarsınız.

Kişi Allah rızası için sabah namazına kalkıp da namazını camide kılarsa hem cemaatin sevabı olur hem sevabın artmasına sebep olur hem nurunun artmasına vesile olur. Onun için namazlarınızı evde değil camilerde kılmanızın çaresini arayın ve bulun. Dünya menfaatleri için nasıl rahatsızlıklara katlanıyorsunuz, menfaatleriniz için koşuyorsunuz; bu sizin en büyük menfaatinizdir. Binaenaleyh sabah ve yatsı namazlarına çok dikkat edin.

İkinci bir hadisinde de yine el-yevmü'l-mev'ûd buyuruyor. Birincisi Malik b. Şeri hazretlerinden, bu da hadisleri Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmektedir.

el-Yevmü'l-mev'ûd yevmü'l-kıyâmeti. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri burûc süresinde geçen "mev'ûd olan günü, kıyamet günü" olarak haber veriyor.

O mev'ûd olan kıyamet gününde her şey meydana çıkacak. Hesaplar yapılacak, mizanlar yapılacak, hayırlar eksiklikler tartılacak, insanlar cennete cehenneme sevk olacak. Bu güne inanç muhakkak farzdır.

İmanın şartlarından birisi öldükten sonra dirilmeye inanmak; âhiretteki cennete cehenneme, hesaba mizana inanmaktadır. Bunlara inanmayan adamın imanı iman sayılmaz.

"Ya ben Allah'ı biliyorum, lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah dedim ama insan öldükten sonra nasıl dirilirmiş?" dedin mi müslüman olamazsın, vesselam.

Ve'l-yevmü'ş-şühûd yevmü arefete ve'ş-şâhidü yevmü'l-cümüati.

Burasına iyi dikkat edin:

"Cuma günü sizin camiye girişinizin şahitleri olur."

Daha cami kapısının önünden birinci, ikinci, üçüncü, beşinci girenlerin hepsi deftere geçirilir. Yani orada fotoğrafla, televizyonla alınıyor diye düşün; herkesin böyle şeyleri burada alınır. "Bu birinci geldi, bu ikinci geldi." Onlara göre de sevapları dağıtılır.

Binaenaleyh;

Ve mâ taleati'ş-şemsü ve lâ ğarebet alâ yevmin efdale minhü. "Güneş Cuma gününden efdal bir günde doğmamıştır ve batmamıştır."

En efdal gün, Cuma günüdür. Binaenaleyh güneşin doğuşu da batışı da o günün üzerindedir. En güzel gün Cuma günüdür.

Fîhi sâatün. "O Cuma gününde bir zaman vardır ki." Bu saat 60 dakika değil, bir zaman.

Lâ yüvâfikuhâ abdün müslimün yed'u'llahü bi-hayrin illâ istecâbe Allâhü lehû.

Kadir günü var. Fakat kadir gününün hangi gün olduğu meçhuldür. 27. günü diyoruz ama onu biz diyoruz. Şafî diyor ki "21'idir." ötekisi "23'üdür." diyor, öteki "25'idir." diyor, öteki "29'udur." diyor. Kadir senenin içinde bir gündür. Ama Ramazan ayındadır. Kadir ta o Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın nazil olduğu gündedir.

Bugün aradan bu kadar sene geçmiş. Binaenaleyh Kadir gecesini ancak bir sene boyunca gecelerini ibadet ve taatle geçiren insan bulabilir. Bütün gece ibadet ediyor, hiç kaçırmıyor. "Bu gece ben de isabet ettim." derse o olur. Yoksa bugün 27. gecesi, camilere dolalım, Kadir'i yakalayalım." bu olmaz.

Onun için Cuma İmâm-ı Hanbel yahut Mâlikî hazretlerine göre Kadir gecesinden efdaldir. Çünkü malumdur. Bu gece Cuma gecesi, bu gece ibadet, taat gecesidir. "Cuma günü Kadir'den efdal" diyenler de olduğuna göre Cuma'nın kıymetinin ne kadar büyük olduğunu sen takdir et.

Buhârî hazretlerinin (eserinin) 3. Cildinde "Cuma vakti" vardır; çok geniştir. Onları okumanızı tavsiye ederim. O günün tafsilatını burada vermeye bizim gücümüz yetmez.

Orada bir an varmış ki duanın kabul olunduğu andır. Ama bunun hangi dakika olduğu meçhuldür. Kimisi demiş; "Hatibin hutbe verdiği an ile ezan okunduğu andadır."

Ezan okunuyor; bu arada hatip de hutbede duruyor. Kimisi demiş ki güneşin batacağı bir sırada ki Hz. Fâtıma radıyallahu anhâ validemiz güneşin battığını gözleyen gözcüler yollarmış ve dermiş ki; "Gidin güneşe bakın, batınca bana haber verin, batmak üzere olduğu an duaya icabet vaktidir, Cenâb-ı Hakk'a o zaman dua edin."

Muhtelif rivayetler vardır. Onun için Cuma günü mümkün olursa evvel saatte camiye girip ta akşama kadar ibadet ve taatle meşgul ol ki duanın faziletlerine ve makbul olan o saate rast gelebilesin.

Cuma günü bir kimse abdest almalı, gusletmeli, Cuma'ya mahsus elbisesini giymelidir. Elbisenin yeni olması âlâdır ama şart değildir, temiz ve pak olması yeterlidir. Her müslümanın Cuma'ya mahsus bir elbisesinin olması şarttır. Fukarada olmazsa ona bir şey diyemeyiz ama hâli vakti olan insanların Cuma'ya mahsus, Cuma namazı için merâsim-i makdûse için giyinmesi vaciptir. Yıkanacak, gusledecek, temiz esbabını da giyecek. Cumaya vakar, sükûnet ile gider.

Müslüman Cuma namazını kılar, namazının arkasından varsa bir cenaze namazı kılar, sonra da bazı muhtaçların, fakirlerin yardımına koşar; onlara ikram ve ihsanda bulunur. Cuma'dan sonra fe'nteşirû âyetinin iktizası üzerine; "Dükkanlara koşun." Değil; "Vaaz ve nasihat meclislerine koşun, nasihat dinleyin, zikir yapın ve yahut ibadet taatle meşgul olun. Hastaları da ziyaret edin. Akrabâ-ı taallukâtınızı ziyaret edin, o gün fırsat gününüzdür; o gününüzü kaçırmayın." buyurulur.

Yahudi cumartesi gününü bellemiştir, bu günlerde dükkanını açmaz, iş de yapmaz; yahudiliğinin icabını yapar. Hıristiyan Pazar gününde mum yakmıştır; "Bugün bizim pazarımızdır." der. O da ona sarılır.

Ya Müslüman cumasını niçin tanımaz acaba? Bu fadailden vazgeçilmez ama hiç olmazsa cumasının kıymetini bilerek camiye gelip namazını kılsa onu da öpüp başımıza koyacağız. Cumasına da gelmeyen müslüman nasıl olur da müslüman saflarında yer alır bilmem?

Bir müslüman üç Cuma camiye gelmezse onun kalbini "Bunda hayır yoktur." diyerek münafık mührüyle mühürlerler. Onun için Cuma gününün kıymeti çok büyük ve yüksektir. Cuma gününde bahsedilen icabet saatinde dualar muhakkak kabul olunur. O saate rast geldin mi muhakkak duan kabul olur. Sen o saati her saat bil ve Allah'a ellerini aç, yalvar.

Ve lâ yesteîzü min şera illâ eâzehû'llâhü minhü.

Hepimizin bir sıkıntısı ve meşakkati var. Bugün 600 sene evvel yapılmış bir dua okuyorum da adam ta o zaman diyor ki; "Yâ Rabbi! Bizi küffarın şerrinden muhafaza et." diye yalvarmış.

Bu zât diyor ki:

600 sene evvel düşmanlardan, küffarın şerrinden sığınmak için bu duayı yapmış. O günkü ile bugün arasında çok büyük fark var. Bugün biz bunların şerrinden sığınmaya daha çok muhtacız. Onlarda o gün iman kuvveti daha fazlaydı; bizde ise zafiyet de var.

Cenâb-ı Allah'a çok yalvaracağız; "Yâ Rabbi! Bizi bu şerlilerin şerrinden muhafaza et; nefsimizin şerrinden muhafaza et, şeytanın şerrinden muhafaza et, düşmanların şerrinden muhafaza et, münafıkların da şerrinden muhafaza et, hâsitlerin şerrinden de muhafaza et, sevmediğin kulların şerrinden de muhafaza et."

Ve bunları kabul olunacağı saatlerde, Cuma günlerinde yapmak mecburiyetindeyiz.

Onun için Cuma günü çeşitli evradlar var. Elhamdülillah büyüklerimiz yazıp bırakmışlar. Bir çok kitaplar, dua kitapları var. Bunları al okumakla meşgul ol. O gün para kazanmanın hevesini bırak, gezmenin hevesini bırak; o gezmelerin günahtan başka bir şey değil. O deniz kıyılarına aldanan insanların haline ağlamaktan başka bir şey elimizden gelmez.

Ne var orada yahu?

Deniz şifa olsa balıklara şifa olurdu.

Şifa Allah'tandır. Denizden şifa bulmak, güneşten şifa bekleyip de kumların içerisinde açık saçık avretlerini seyrederek, göstererek şifa beklemek aptallıktan başka bir şey olmasa gerektir. Şifayı Allah'tan istemek lazım. İnsanlara şifayı Allah verir.

Bak sana bugün dinlediğim hikayelerden bir tanesini daha söyleyeyim:

Zavallının birisi bir kabahat yapmış, hapse atılmış. O hapse atıldığı müddet zarfında hanımı bundan ayrılmış, başka bir efendiyle evlenmiş. Adam hapishaneden çıkmış, bakmış ki hanım başkasıyla evlenmiş, bir de çocukları varmış, çocuk da ortada kalmış. Kaçmaktan başka çare bulamamış, çocukcağızını almış, buradan kaçmış. Ama parası pulu yok, hiçbir şeyi de yok. Bir memlekete gitmiş, orada Cenâb-ı Hakk'a tazarru u niyaz edip yardım istemeye başlamış.

Derken Cenâb-ı Hakk'ın izniyle birisi gelmiş; "Bu akşam ben Resûlullah'ı gördüm, seni bana tarif etti, al şu paraları, muradın neyse yap." demiş.

İşte Resûlullah oradaki ümmetinin ıstırabını biliyor ve ona yardım edecek insana da; "Git, ona yardım et." diyor.

Murabata-ı İslamiyye, Peygamberle ümmetinin arasındaki rabıta. Bu rabıtanın en kuvvetlisi salât u selâmlarla olur. Cenâb-ı Peygamber'e ne kadar çok salât u selâm ediyorsan Cenâb-ı Peygamber sana o kadar yardımcı olur, muîn olur. Bu zâtın da yardımına koşarak onu oradan kurtarmış. Bugün bu adam Medine-i Münevvere'de yaşıyor.

Onun için duaların çok fedaili vardır. Emsali bitmez tükenmez bir çok fevaidi vardır. İnsanı her şeyden her müzayakadan Allah kudretiyle korur;olur mu dersin. Allah'ın kudretinin karşısında hiçbir kuvvet dayanamaz. Yalnız yeter ki kul Allah'ına tam mânasıyla yönelebilsin.

Şimdi bir hikaye daha aklıma geldi:

Ali Bey kardeşimiz sabahleyin nakletti. Bir hanımefendi zenginceymiş. Maiyetiyle beraber hacca gitmeye karar vermişler, tam hazırlıklarını yapmışlar, her şeyleri bol. Çölde giderken bir ihtiyara rast gelmişler. "Yazık bunu da alalım kafilemize." demişler. Ona da bir deve tahsis etmişler, ihtiyarı maiyetlerine almışlar. Yemişler, içmişler, hanımefendi de bu ihtiyara acımış, bizzat hizmet etmiş. Bir yere gelmişler, eşkiya bunları çevirmiş, bütün kafileyi baştan aşağıya soymuşlar.

Hanımefendinin yanında mücevherat dolu bir çıkısı varmış. Bakmış ki iş fena, hemen kumu eşmiş mücevheratı ayağının altına saklamış; ihtiyar da bunu görmüş. Kafileyi soyup soğana çevirmişler, bir entariyle kalmışlar. Eşkiya giderken bu ihtiyar demiş ki;

"Kafile başı, gel gel, burada bir sandık içerisinde mücevherat var, bu hanım sakladı; onu da al." demiş.

"Ulan bizle eğlenme, soyduk her şeyi, sonra başını keseriz bak." demiş.

"Kesin." demiş.

Gelmiş bakmış ki, hakikaten orada bir çekmece; içerisi mücevherat dolu. Onu da alıp gitmişler.

Hanım ve bütün kafile; "Bu adamı öldürelim." demişler. "Yahu bak, bize ne hıyanetlik yaptı?"

"Soyulduk soğana döndük, bu çekmece bize yardımcı olacaktı, bu herifi besledik, atımıza arabamıza bindirdik, yaptığı şu işe bak!" diyerek adama düşman kesilmişler.

O hanımefendi söylenmeye başlamış. İhtiyar hiç sesini çıkarmamış. En nihayet askerler hırsızları yakalamışlar, tutmuşlar, getirmişler. Hanımefendi muhtaç kalmış; para yok, pul yok, çölün içerisinde, ateşin altında yarın muhakkak ölecekler. Bunları düşünerek başlamış gözlerinden yaşlar dökmeye.

"Aman yâ Rabbi! İmdadımıza yetiş." diyerek candan ve içten şekilde yalvarmış. Önde korku var, tehlike var. Böyle candan yalvarırlarken bir de bakmışlar ki askerler eşkıyayı yakalamış, bütün eşyalarıyla beraber getiriyorlar.

Bunun üzerine ihtiyara demişler ki;

"İhtiyar niçin bunları bize söylemedin de bizi ihtilafa düşürdün?"

"Ben o sandığı da götürtmeseydim sen öyle ağlayamazdın; ümidin bu paraya idi, bu parayla yakanı kurtaracaktın. Fakat ümidin ondan kesilince Allah'a döndün. Allah'a dönünce bak Allah neler halk etti; senin Allah'a dönmene o yokluk vesile oldu." demiş.

Binaenaleyh varlıklar bizim Allah'tan kaçmamıza vesile oluyor. Yokluklar bizi Allah'a sevk eder. Buna rağmen biz yokluktan korkuyoruz. Binaenaleyh gerek yokluk gerek varlık Allah'a sevk ederse ne mutlu. Eğer yokluk veya varlık seni Allah'tan ayıracaksa ne acı.

Onun için hayru'n-nâs ma ünfika fîsebîlillâh "Malın hayırlısı Allah yolunda harcanabilendir." Allah yolunda harcanamıyorsa ne yazıktır o mallara!

Allah cümlemizi affetsin. Tevfîkât-ı samadâniyyesine mazhar eylesin. İstikâmet-i kâmile üzerine yaşayıp lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diye diye çene kapayıp göz yummayı cümle Ümmet-i Muhammed'e ve bizlere nasîb ü müyesser eylesin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı