M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 96.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Râmûzü'l-ehâdîs kitabımızın 96. sayfasınınbirinci hadîs-i şerîfi ve devamı olacak inşaallah.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten İbn Asâkir rivayet eylemiş. Bir kere daha okuyalım.

İnne'l-amâle tu'radu yevme'l-hamîsi ve yevme'l-cumuati fe-yuğferu li-külli abdin lâ yüşriku billâhi şey'en illâ raculeyni fe-innehû yekûlu: Ahhirû hâzeyni hattâ yasluhâ.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Buyuruyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"Kulların işledikleri bütün işler..."

Bunlara "amel" diyoruz, çoğulu "a'mâl" deniliyor. İyi işlerse a'mâl-i sâliha diyoruz. A'mâl-i sâliha, "iyi işler" demek. Kötü iş yapıyorsa a'mâl-i seyyiât veya a'mâl-i kabîha; kötü, fena, çirkin, kabahatli olan huylara diyoruz.

Herkes dünyada iyi kötü bir şeyler yapıyor. Ramazan'da kimisi oruç tutuyor, kimisi oruç yiyor; kimisi teravihe gidiyor, kimisi Beyoğlu'nda eğlenmeye gidiyor; kimisi mü'min, kimisi kâfir; kimisi hayır yapmak için fakir arıyor, kimisi insan soymak için soyacak adam arıyor, insanlar aldatacak insan arıyor. İnsanların amelleri çeşit çeşit...

"Amel" kelimesi Türkçe'de bir de insanın midesi bozulduğu zaman kullanıyor, onun için o kelimeyi de insan sevmiyor. Halbuki Arapça'da o mânasına gelmez.

Fiilleri, işleri, yaptığı bütün faaliyetleri; iyi, kötü, zayıf, kuvvetli, az çok yaptığı bütün harekâtı, sözleri, işleri... Bunlar ameller.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde; "Â'mâl perşembe günü ve cuma günü arz olunur." diyor. Kime arz olunduğu kelimelerde yok ama devamında anlaşılıyor; Allah'a arz olunacak. Melekler "Yâ Rabbi! İşte kullarının a'mâli, işledikleri işler, yaptıkları faaliyetler, iyi kötü hepsi..." Hem perşembe günü hem cuma günü, burada böyle geçiyor.

Fe-yuğferu li-külli abdin lâ yüşriku billâhi şey'en. "Allah'a hiç şerik koşmayan kul mağfiret olunur."

Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamış olan bütün müslüman kullar mağfiret olunur, günahları hataları örtülür, affolunur.

İllâ raculeyni. "Yalnız iki adam affolunmaz, onlar hariç bırakılır, affolmaz."

Bu bizim için önemli...

Fe-innehû yekûlu. "Çünkü Allah onlar için buyurur ki:" Ahhirû hâzihî. "Bu iki adamı geriye, daha sonraya bırakın, tehir edin, işi geriye bırakın." Hattâ yasluhâ. -Yusleha rivayeti de var.- "Aralarını düzeltinceye kadar..."

"Bu iki adam aralarında sulh oluncaya kadar, araları iyileşinceye kadar bunları bırakın."

Onları affetmiyor, ayırıyor.

Demek ki bir müslüman bir başka müslümanla kavgalıysa, problemliyse, dargınsa, çekişmiş, çatışmış, kavga etmişse o, Allah'ın afv u mağfiretinden istifade etmiyor.

Bu mealde, bu mânada başka hadîs-i şerîfler de çok.

Allahu Teâlâ hazretleri Berat gecesinde, kandil gecesinde bütün müslümanları affeder de şunlar şunlar hariç. İşte hariç olanlardan birisi; iki müslüman birbiriyle kavgalı, problemli ve dargınsa, sulh değilse, araları düzgün değilse "Bunlar birbirleriyle barışıncaya kadar, sulh oluncaya kadar bunları ayırın." diye Allah grubun içinden o müslümanları ayırıyor.

Demek ki ne olmak lazım?

Bizim hadîs-i şerîfin bu [mânasından] anladığımız; herkesle insanın hoş olması lazım, herkesi affetmiş olması lazım, kimseyle problemi olmaması lazım.

Söyleyeceği sözü söylerken emr-i mâruf nehy-i ani'l-münker yapar. Sözünden geri durmayacak, vazifeden geri durmak yok. Kaşına gözüne bakıp, dostluğuna ahbaplığına bakıp da kusurunu söylememek yok. Mevkiine makamına bakıp da söylememek yok. Söyleyecek; "Kardeşim ben seni çok seviyorum ama şu hatanı görüyorum, bunu yapma." Veya "Bunu hata gibi görüyorum, hadîs-i şerîfte öyle okudum; acaba yanlış mı görüyorum, bunun bir izahı var mı?" diye güzelce, dostça, elini sıkarak, musafaha ederek, yüzüne sevdiğini önce söyleyerek anlatabilir. Anlatacak, hakkı söyleyecek; çünkü hak daha önemli!

Allah hakkı söyleyenleri sever. Daima hakkın yanında bulunmayı, hakkın söylenmesini istiyor. Hakkın söylenmemesini doğru bulmuyor. "Hakkı söyleyecek yerde susan insan dilsiz şeytan gibidir." diye hadîs-i şerîf var. Söyleyecek. Söylenecek yerde kalkacak söyleyecek.

Ama kimseye karşı içinde kötü duygu olmayacak. Dargınlık olmayacak. Üzüntü olmayacak. Problemi devam ettirmeyecek. Kırgınlığı uzatmayacak. Kavgayı devam ettirmeyecek. Dargınlığı senelerce sürdürmeyecek, mezara kadar devam ettirmeyecek. Böyle inatçılar var; affetmiyor! Farz edelim baba oğul darılmış; çocuk iyi, fena değil, biraz darılacak bir şey yaptı; bayramda gidiyor, dargın babası barışmıyor. Elini öpmek istiyor, öptürtmüyor. Aynı şekilde konu komşu arasında oluyor. "Hocam ben selam veriyorum, o selâmımı almıyor. Ben barışmak istiyorum, o barışmak istemiyor."

Barışmak isteyen Allah rızası için barışmak istiyor, belki haklı olan kendisi... Ötekisine gidiyor;

"Ha bak nasıl geldin yanıma! Bak işte sen haksızmışsın da ondan geldin!"

Hayır, haksız olduğundan değil, Allah'ın rızasını aradığından geldi; sen anlamıyorsun, sen hâlâ nefsinin peşindesin. Adam Allah rızası için sevap kazanmak için geliyor, sen hâlâ hangi duyguların peşindesin.

Böyle olunca ne olacak?

Barışmak isteyen sevabı alır, barışmamakta inat eden o zaman cezalı kalır.

Hâsılı, hiçbir kimseye karşı içinde kin, adavet, buğz, düşmanlık beslememeye, müslümanları sevmeye gayret edin.

Meseleyi anlatmak için güzel bir soru daha sorulmuş.

İslâm'da Allah için sevmek çok sevap. el-Hubbu fillah diyor. Allah için birini sevelim. "Kardeşim selâmun aleyküm, ben seni Allah için seviyorum." Tamam, çok iyi. Allah için bir müslümanın öteki müslümanı sevmesi... Allah için, rızası için; para için değil, mevki makam için değil. "Ben seni seviyorum." Menfaat için değil, Allah için.

Allah için sevmek var mı?

Var. el-Hubbu fillah var, kitaplarda yazmış. Fıkıh kitaplarında, hadis kitaplarında hepsinde var.

Yakaladım şimdi seni! el-Buğzu fillah var mı, Allah için kızmak var mı?

Duymuştum.

el-Buğzu fillah da var mı, Allah için kızmak?

O da var. Allah için de kızmak var.

Neden?

Allah'ın emri dinlenmediği zaman Peygamber Efendimiz öyle kızardı ki... Çünkü bizim asıl vazifemiz Allah'ın emrini yerine getirmek, Allah'ın yasaklarını yaptırtmamak. Asıl işimiz Allah'ın sevgisini, rızasını kazanmak. Herkesi hoş görmeyiz, Allah rızası için yapıyoruz.

Allah'ın düşmanıyla dost olursam, Allah'ın haram kıldığı şeyi işleyen insanı seversem o zaman Allah memnun olmaz, razı gelmez. Bunun için müslüman daima Allah'ın rızasını tercih edecek.

Baktı ki karşısındaki adam Allah'ın rızasından ayrı; babası da olsa Allah rızasından ayrıldı mı "Olmadı!" diyecek. Akrabası, arkadaşı, ortağı, dostu... O zaman diyecek ki; "Allah böyle emretti, bu yaptığın yanlış. İçki içiyorsun, faiz yiyorsun, kumar oynuyorsun, harama bakıyorsun, zina ediyorsun, böyle yapıyorsun, böyle yapıyorsun; olmaz!"

Muhterem kardeşlerim!

Tabii burada da bir incelik var. İnsanlar günah işleyebilir, tabiatlarında var, mayalarında zayıflık var, içinde şeytan var, nefis var, günah işleyebiliyor. Ummadığın insan ummadığın günahı işler. Ama tevbe de var. Günahına tevbe edeni Allah affediyor.

"Yâ Rabbi! Ben çok günahlar işlemiştim..." Ramazan'da geceleyin secdeye kapanmış; "Çok günahlar işledim, sana şunu yaptım bunu yaptım..." Hatta hırsızlık yapmış olabilir veyahut bunun malını almış olabilir... Tabii kul hakkı olursa sahiplerine ödemesi lazım. Malı almış, burada yalvarıyor; "Affet beni Allah'ım!"

İyi ama mal ne olacak?

Malı götür bakalım, bir ver evvela... Kul hakkını sahibine verecek, affını dileyecek. Kul hakkı ayrı. "Günah işledim yâ Rabbi; harama baktım, haram yedim, şöyle oldu böyle oldu..." Onlar için tevbe var.

Onun için, tevbe ettiği zaman Allah affettiğinden insana kızmak yok; günaha kızmak var.

Bak, bu çok büyük bir nokta!

Bir insan günah işliyor, insana kızmayacaksın, işlediği günaha kızacaksın çünkü tevbe ettiğin zaman Allah tevbe edeni seviyor. "İyi insan olacak, hep tevbe eder..." diyeceksin. Onun iyi insan olabileceğini düşünerek muamele edeceksin, günahından vazgeçirmeye çalışacaksın.

Çocuğunu sevmiyor musun?

"Seviyorum."

Hata işlediği zaman cezalandırmıyor musun?

Cezalandırıyorsun.

Neden cezalandırıyorsun?

Sevdiğinden, daha iyi olsun diye.

Çocuğu seviyorsun, hatasından dolayı cezalandırıyorsun, yapmasın diye...

Anne baba da bazen kulağını çeker, bazen vurur, döver.

Neden?

Seviyordur, yapmasın diye.

O bakımdan düşmanlık neyedir?

Günahadır, haramadır; kişiye değildir!

Kişiyi sevecek; "Aziz kardeşim, canım kardeşim! Sen kendine yazık ediyorsun. Bu yaptığın doğru değil. Gel günahı bırak, yapma bunu." diyecek, o günahtan vazgeçirmeye çalışacak.

Bir kimseyi ayıplarsa insan; "Vay utanmaz, arlanmaz, edepsiz! İşte bak şunları yapmış... Hay Allah, öyle şey yapılır mı, yapılmaz mı?.." Allah seni de o günaha düşürür, hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz böyle bildiriyor. Ayıplarsan seni de o günaha düşürür. Yapılır mıymış, gördün mü, bak nasıl sen de yaptın işte; onu ayıpladın, sen de yaptın!

Onun için günahı yapanı ayıplamayacaksın. Günaha düşman olacaksın ama ayıplamadan düzeltmeye çalışacaksın. Günahkâra Allah rızası için buğz etmek var, Allah düşmanlarına buğz etmek var ama düzelirse diye de günah işlediği zaman düzeldiği zaman bir şey yok. Bu hadîs-i şerîften bunu anlıyoruz.

"Perşembe cuma günü arz edilir." diyor.

Bir başka hadîs-i şerîf var, onu da Efendimiz'den nakledeyim. Peygamber Efendimiz Ramazan'ın dışında pazartesi perşembe günleri oruç tutarmış. Sünnet. Ramazan değil; olsun, pazartesi perşembe günleri oruç tutarmış. Buyurmuş ki;

"Ameller, pazartesi ve perşembe günleri Allah'ın dergâhına arz olunur. Ben de benim amellerim Allah'ın dergâhına arz olunurken Allah'ın sevdiği bir durumda olmayı, oruçlu olmayı seviyorum, ondan oruç tutuyorum." demiş.

"Kimin bu ameller?"

"Falanca kulun..."

"Demek ki benim için oruç tutmuş..."

Allah orucu çok seviyor.

Orucun mükâfatı çok yüksek, neden?

Oruç sabır ibadeti. Sabır ibadeti olduğundan sevabı;

İnnemâ yüveffessâbirûne ecrehûm bi-ğayri hisâb. "…hesaba gelmez şekilde çok mühimdir."

Allah orucu çok seviyor. Onun için Peygamber Efendimiz de Allah'ın sevdiği ibadeti pazartesi perşembe günleri Allah rızası için yapıyor.

Bizim bir kalp rahatsızlığına tutulmuş dostumuz var, bir gün ilacı suyu aldı içti, diyor ki;

"Hocam pazartesi perşembe oruçlarını tutarsam buna lüzum olmuyor."

Denge iyi oluyor; vücudu rahat, her şeyi yerli yerinde oluyor, o zaman buna lüzum olmuyor. Oruç tutunca insanın sıhhat kazandığı da gerçektir, muhakkaktır. "Oruç tutun da sıhhat bulasınız." diye de hadîs-i şerîfler vardır.

"Pazartesi perşembe günü arz olur." diye de hadîs-i şerîf var.

"Cuma günü de geçmişlerine arz olunur." diye hadîs-i şerîf var. Şimdi sen yaşıyorsun, senin baban deden, hocan, büyüklerin göçtü. Allah rahmet eylesin, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ olsun, mekânları cennet olsun. Göçtü. Senin bu dünyadayken yapmakta olduğun işler bir de gidilip onlara anlatılıyor.

Ne zaman?

Cuma günü.

Gidiliyor adamın babasına; "Senin oğlan bugün meyhaneye gitti, lıkır lıkır içki içti. Senin oğlan gitti, bugün şu günahı işledi, bu günahı işledi..."

Bunları duydukça ölüler kabrinde o daha sonraki geride kalanların günahından dolayı azap çekerlermiş, müteessir olurlar, üzülürlermiş. "Vah vah vah!.. Bizim oğlan yine bunu niye yaptı? Hay Allah niye ıslah olmadı…" filan diye ezalanırlarmış.

Onun için, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Allah'tan korkun, günahları işlemeyin. Allah'tan korkun, mevtânızı ezâlandırmayın."

İnsan kendi mevtâsını, ölüsünü ezâlandırmak ister mi, işkence yapmak ister mi?

Kabirde azap, işkence, ezâ yapmış oluyor. Günah işlediği zaman kendisi de zarara uğruyor, kabrindeki anacığı babacığı da zarar görüyor, üzülüyor, ezâlanıyor. "Allah'tan korkun da onları üzmeyin." diyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki günahın zararı kimlere?

Geçmiş büyüklerine de zararı var.

Onun için, Allah evlatlarımızı müslüman yetiştirmeyi cümlemize nasip etsin. Evlatlarımız kabirde yüzümüzü güldürsünler, hatimler göndersinler, hayırlar göndersinler; günahları bildirilirken bizim kemiklerimizi sızlattırmasınlar.

Evlatların müslüman yetiştirilmesi çok mühim, aziz ve muhterem kardeşlerim.

Şimdi bu hadîs-i şerîf buradayken aklıma geldi, vakit geçiverir, söyleyemem: Bugün Ramazan'ın 29. Yarın Ramazan'ın 30'u. Ramazan'a bazen İslâm ülkeleriyle farklı başlardık, bu Ramazan'da beraber başladık. Suud'la beraber, Arabistan'la beraber başladık. Bu sene İran bizden bir gün sonra başladı diye duydum. Hepsi inceleme yüzünden...

29 gün oldu ya bugün, yarın 30... Arabî aylar bazen 29 çeker, bazen 30 çeker. Nereden belli olur?

O akşamleyin herkes güneşin battığı yere bakacak.

Bugün bu ibadet, ibadetin vaktini tepsit etmek için çalışma, o da ibadettir. Bakacak güneş battıktan sonra hilâli görürse "Aa, hilâl göründü, yarın bayram!" Güneş battığı zaman...

"Hocam bulut var ise görünmez."

İstanbul'da bulut var, Antalya'da hava açık. İzmir'de hava güzel veya oraları bulutlu da Ankara iyi veya Sivas bulutlu olabilir. Veyahut Gaziantep, Adana, Diyarbakır, Türkiye'nin değişik yerleri var.

Bugün akşam güneş battıktan sonra bir yerden hilâli gözünle görüyorsan o zaman o hilâl neyi gösterir?

Yarın artık Ramazan olmadığını, Şevval'in geldiğini, yarın bayram olduğunu gösterir.

Hilâlin görülmesi için ne lazım?

Ayın batmasının güneşin batmasından sonra olması lazım ki güneş battıktan sonra görülsün. Ay daha önceden batmışsa zaten hiç görünmez. Beraber batmışsa olmaz, görülmez. Sonraya kalması lazım.

Bizim takvimlerimizde yazılıyor ama alışılmamış. Avrupa, Amerika, Avustralya takvimlerinde, hatta günlük gazetelerde ayın doğuşu batışı da yazılır. Güneşin doğuşu batışı yazıldığı gibi ayın doğuşu batışı da gazetelerde yazılıyor.

Neden yazıyor adamlar, ayla niçin ilgileniyorlar?

Balıkçılık var. Keyfinden veya mesleğinden… Çünkü med-cezir olayları oluyor, ay olduğu zaman şöyle oluyor, olmadığı zaman böyle oluyor, 1,5-2 metre su çekiliyor. Yetmiş kilometre deniz geriye gitti... Hadi eskiden, sabahleyin deniz olan yerde yürü, deniz kabuklarını topla... İleriye gider. Sonra su geliyor, hemen yükseliyor. Günde bir defa med-cezir oluyor.

Onun için, bakıyorsunuz körfezde, kayığı sokuyorsun oralardan, ondan sonra orada biraz oyalandın mı bakıyorsun körfez denizden ayrılmış, göl olmuş, kayıklar karaya oturmuş.

Neden?

Sular gitti. Karaya oturuyor, böyle oluyor. Onun için ayın batışını da hesaplıyorlar, yazıyorlar. Moonset diyorlar. Sunset, "güneşin batışı", moonset "ayın batışı". Sun raise, "güneşin doğuşu", moon raise, "ayın doğuşu".

Ay doğudan doğar, batıdan batar, güneş gibidir. Çünkü dünya her gün bir tarafa dönüyor, hepsi öyle görünüyor.

Ayın batış dakikası güneşin batış dakikasından evvelse hilâl görünmez.

Bunları niçin anlatıyorum?

Bunlar teknik bilgi, ancak uzmanların bildiği işler, uzmanları ilgilendiren şeyler.

Sizi niye ilgilendiriyor? Bu cami cemaatini veya bu vaazı dinleyen insanları niye ilgilendirsin bu?

Yarın cümbüşü seyret... Yarın bir yerden bir haber geldi mi... "Suudi Arabistan'da bayram olmuş." Bir haber geliyor veya "Bazı yerde bayram olmuş." diye... O kadar ahmak geliyor senin başına;

"Suudi Arabistan'da bayram ilan etmişler, vay sen niye oruç tutuyorsun?"

"Ne bileyim ben, işte oruç diye niyetlendim, oruç tutuyorum."

"Bayramda oruç tutmak haram, aç orucunu!" filan, adamın tepesine biniyorlar, tepesinden biniyorlar, güzelim orucunu bozduruyorlar. 61 gün cezayı yediriyor.

İşte bu kardeşlerimiz bu cezaları yemesinler diye söylüyorum.

Yarın belki sizin başınıza da birisi gelir, daha bilmiyoruz, daha bu filmler yarın başlayacak. Film daha işte oynamaya başlamadı, yarın oynamaya başlayacak. Bu akşam milletin kulakları haberlerdedir...

Özellikle Suudi Arabistan "Hilâli gördük." diyor. Görmeden "gördük" diyor. Ben orada çok bulundum, incelemeleri yaptım, mütehassıslarla konuştum. Onlar hesaplar ama "gördük" diyor. Görünmesi mümkün değil. Bizden üç gün önce "gördük" dediği oluyor. "Hilâli gördük!" Hatta kendileriyle münâkaşa ediyorlar. Bazı seneler böyle oldu, sırf bizimle değil de kendileri de aralarında...

Tam teravih namazına duracaksın; "Kral hazretleri yarın bayram oldu, ilan etti." diye ilan ediyor, teravih kılınmıyor. Yahu yarın Ramazan, bayram değil! Aslında biliyoruz, ayın durumunu takip ediyoruz. Sabahtan da anlayan bilen insan, inceliyoruz, bakıyoruz...

Kısaca söylemek gerekirse; oranın hâli sizi ilgilendirmez, oranın hâli onları ilgilendirir, onların sorumlularını ilgilendirir. Sizi buranın hâli ilgilendirir. Birisi gelir de size "Ramazan bitti, bayram geldi. Bayramda oruç tutulmaz." derse orucunuzu bozmayın. İşinize devam edin. Böyle yalan yanlış iş yapmayın, diye şimdi bunu bir ihtar etmem lazım, edeyim. Yarın birisi çıkıp da karşınıza dikilip "Orucunu boz!" derse sakın orucunuzu bozmayın.

Ama akşam hilâli bir yerde görülürse ayrı... "Hilâl göründü, tamam hocam, gördük." Gördüysen o zaman boz. O zamanda bile şimdi birlik ve beraberliği bozmak doğru değil çünkü bu işin sorumlusu yukarıdakilerdir. Bir ülkenin birlik beraberliğini bozmak doğru değil.

Osmanlılar hilâlin durumunu ta Atlas okyanusuna bakan Atlas dağlarındaki gözleme dayandırmışlar. Halbuki oradan görülür de buradan görülmeme durumu olabilir. Osmanlı'da birlik sağlansın diye görülmeyen yerde bile öbür tarafında, Afrika'nın batısından olan görüldüğü bu tarafta uygulamışlar. Birlik olsun diye. Birlik önemlidir, birliği bozmamak lazım. Bu arada bunu söylemiş oldum.

Bir de bayramdan önce bu tuttuğumuz oruçlar sevaplı dedik. Oruçların kabul olması için dinimizin bir şartı var, nedir?

Oruçlar böyle kabul oldu. Semada durur, bir şartı var. Arz olunmadan ameller, arz olunuyor da arz olunmaz, durur.

Şartı nedir?

Düşünün, biliyor musunuz?

Sadaka-i fıtır. Şart sadaka-i fıtrı verirsen oruçlar [kabul olur]. Onun için, fukarâya sadaka-i fıtırlarınızı vermeyi unutmayın. Bu günlerde ayarlayın. Erkenden verilebilir. En son zamanı bayram namazı vaktidir. Hakiki fakiri bulup vermeye çalışın.

Sadaka-i fıtrın miktarı bir fukarayı, bir kişiyi bir gün doyuracak kadar paradır. Tabii bu doyurma iyi doyurma da olur kötü doyurma da olur, fiyat değişik olur. Onun için arpadan hesaplanırsa bir türlü, buğdaydan hesaplanırsa bir türlü, hurmadan hesaplanırsa bir türlü çıkar.

Orada, Suud'da, Arabistan'da hurma ucuzmuş, eskiden buğday pahalıymış; burada da aksine buğday ucuz, bol, hurma pahalı. Hurmadan olunca 1,5 milyon, 1,7 milyon filan ediyormuş. Hisseleri var. Sorarsın, camilerin kapısına yazılmış, imamlar müezzinlere tebliğ edilmiş, onlar bilirler söylerler. Buğdaydan hesaplanırsa da 30 bin liraymış. 30 bine insan doyar mı? Bir file alıp da birazcık bir şey olursa belki doyar ama biraz az gibi.

Sadaka-i fıtrı da vermeyi unutmayın.

Tabii asıl bayram namazında bunu söylememiz lazım ama Ramazan bitiyor, şimdi en mühim şeylerden birisi de Ramazan'daki güzel huyların, ibadetlerin, zikirlerin, Kur'anlar'ın, bütün bu tatlı hoş, sevimli, sevaplı şeylerin Ramazan'dan sonra devamı şart.

"Ne olacak hocam, teravih namazı mı kılacağız?"

Hayır, teravih namazı kılacaksın demek istemiyoruz ama Ramazan'daki güzel alışkanlıklarını, kazandığın iyi vasıfları kaybetmeyeceksin. Ramazan'dan sonra bayram geldi, Ramazan bitti, her şey bitti diye ibadeti taati ve kıraati, zikri bırakmayacaksın. O da çok mühim. Bırakmamayı da sağa sola, arkadaşlarınıza da söylersiniz.

Gelelim ikinci hadîs-i şerîfe:

İnne'l-İslâme nazîfun fe-tenezzafû fe-innehû lâ yedhulu'l-cennete illâ nazîfun.

Bu ikinci hadîs-i şerîfi Âişe annemiz radıyallahu teâlâ anhâ rivayet etmiş.

Âişe validemiz çok alim bir hanımdı. Çocuklarımıza onu örnek gösterelim. Hepimizin annesidir. Kur'ân-ı Kerîm diyor ki; "Resûlullah'ın hanımı, mü'minlerin annesidir." Hepimizin annesi Hz. Âişe. O kadar sahabesi var Peygamber Efendimiz'in, rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn, koca koca sahabe; bunların içinde yedi tanesi fetva veriyormuş. Müftülük, kadılık yaparmış. Çok bilgili olanlar, çok fetva verenler... Onlardan bir tanesi de Hz. Âişe. Çok alim; hadisi biliyor, tefsir biliyor, fıkıh biliyor, ferâiz biliyor... Tıbbı da çok iyi bilirmiş. O günün imkânlarına göre o devrin tıp malumâtı konusunda da herkesin hayret edeceği kadar bilgisi yüksekmiş.

Bunu çoluk çocuğunuza söyleyin, kızlarınıza söyleyin, "Bak bizim annelerimiz örnek büyükleriniz böyleydi, siz de hadi bakalım kendinizi öyle yetiştirin." deyin.

Bu hadîs-i şerîfi Hz. Âişe validemiz rivayet etmiş. Buyuruyor ki;

İnne'l-İslâme nazîfun. "İslâm dini temizlik dinidir."

Nezafet demek, "maddeten temiz" olmak. Taharet de "temiz olmak" demek, nezafet de "temiz olmak" demek. "Maddî; üstünün başının kirli olmaması, evinin eşyasının kirli olmaması, saçının başının kirli olmaması" demek.

İslâm temizdir.

Fe-tenezzafû. "Madem İslâm temizdir, siz de müslümansınız, binâenaleyh siz de temizlenin, temiz olun."

Elbiseniz temiz olsun. Saçınız başınız temiz olsun. Dişiniz, kulağınız temiz olsun. Koltuk altınız, kasık aranız temiz olsun. Ayaklarınız temiz olsun. Çoraplarınız temiz olsun. Eviniz temiz olsun...

Fe-innehû lâ yedhulu'l-cennete illâ nazîfun. "Çünkü cennete ancak nazif, temiz olan girecek, temiz olmayan girmeyecek."

Lâ yedhulu'l-cennete. "Cennete girmeyecek." İllâ nazîfun. "Ancak nazif olan girecek."

Nazif olmak, tertemiz olmak, pak olmak para işi değildir, zenginlik işi değildir, güzellik meselesi değildir. İnsanın eski püskü, yamalı elbisesi olabilir ama temiz olacak. Yıkar, tertemiz.

Hz. Ömer Efendimiz'in halifeyken sırtındaki hırkasında on iki tane yama saymışlar. Yamalı hırka giyiyordu. Kızı Hafsa validemiz, o da validelerimizden birisi, emîri'l-mü'minîn olduğu zaman demiş ki;

"Yâ emîre'l-mü'minîn -baba demiyor, unvanıyla hitap ediyor- artık Allah imkânlarını genişletti..."

Hükümdar oluyor, fütûhât oluyor, bereket oluyor, ticaret oluyor. Devlet büyüğü... Koca araziler fetholundu, oralardan vergiler geliyor. Eskisi gibi Medine'de günlerce süren açlık durumları filan yok...

"Biraz güzel tatlı yiyecekler yesen, biraz daha kapalı olmayan elbiseler giysen, haşin olmayan elbiseler giysen?.." diye söylemiş.

Babası ya emîre'l-mü'minîn...

Ama kaba giyiyor. Diyelim ki köylü dağlı gibi giyiniyor, kaba elbiseler giyiyor, yamalı giyiyor. Yediği de kuru, haşin. Pek de böyle can çekmeyecek… Dayanamadı artık böyle dedi "Artık imkân var müsait. Böyle yesen?"

Demiş ki;

"Seni senin vicdanına şikâyet edeceğim. Seni senin vicdanına dava ediyorum."

Kızına diyor. Kendisine öyle güzel söz söyleyen kızına... Mü'minlerin anası Hafsa validemize; "Seni vicdanına dava ediyorum."

Ne deriz biz bu durumda?

"Vicdansız" deriz, yahut "Vicdanın yok mu?" deriz. O da öyle; "Seni kendi nefsine dava ediyorum." diyor. "Ona havale ediyorum." diyor.

"Resûlullah'ın hayatını biliyorsun, yanında yaşadın. Resûlullah ne yedi, ne içti, biliyorsun... Güzel elbiseler, güzel yiyecekler yedi mi? Bu bizim yediklerimizden daha [aşağı] değil miydi? Öyle günlerce aç kalmadı mı?.." vesaire, o kadar çok nasihat etmiş ki kızına, Hafsa validemizi ağlatmış.

Bir keresinde halifelerden, hulefâ-i râşidînden birisine, beytülmâle yağ ve bal tulumları gelmiş veya evlerine gelmiş. -Artık belli değil, evlerine gelmiş- Bakmış kendisine getirilmiş, herhalde hediye filan getirildi. Bakmış ki eksikmiş.

Demiş;

"Yahu bunlar eksildi."

Demişler ki;

"Kızınız birisini gönderdi." Duymuş aldı, ihtiyacı varmış demek ki. Hemen bir heyet teşkil etmiş; bunların miktarı ne kadarmış ne kadarmış; yağ şu kadar, bal bu kadar... Kızına haber göndermiş, demiş ki; "Şu kadar para vereceksin."

Demek ki hediyeyi kendisi almak niyetinde değil. Beytülmâle gelirse yapacaktı, kızına da parayla veriyor, madem oradan alıyor. Çanta mı, hırka mı neyse... "Ver bakalım parasını." demiş.

Böyle mübarek insanlar... Böyle yaşamışlar. Yamalı olabilir, eski olabilir ama temiz olacak, nazif olacak.

Ancak nezafetin bir faydası var; nazif olanın, temiz pak olanın her şeyi bereketli olur. Pis olanın da evinden bereket gider. Evi pisse, evdeki süprüntü bereketi götürürmüş. Süprüntü var, çer çöp var, pis pasaklı; bereket gidermiş.

O bakımdan bizim köylümüz bile olsa, fukarâmız bile olsa, evine gittiğin zaman tamam gaz tenekesinden sandalye yapmıştır, tahtalardan kiremit yapmıştır, çakmıştır, üstüne kilim koymuştur ama temiz. Yamalı elbise giyer ama temiz. İnsan, ne yapalım, çorabı kirliyse çorapsız gezer ama çorabı temiz olacak.

Öyle çorap giyiyorlar ki onunla caminin içine adım atıp halıya bir bastı mı halı hapı yuttu. O halıda o ayak kokusu artık kaç gün çıkmaz. Deterjanla yıkamak lazım. Be adam çıkart bunu yahu! İşte burası şadırvan, çıkart, yıka ayağını, ondan sonra temiz ayağınla gel. Pis ıslak çorapları tep pabucun içine, alma içeriye...

Temizliğe büyüklerimiz çok dikkat etmiş, gıdanın temiz olmasına...

Ben hatırlıyorum tavuk kesilecek, bir hafta tavuğu hapis ederlerdi, bilinmeyen gıda yemesin diye, kesilecek şeyin eti temiz olsun diye. Gidip olur olmaz şeyleri yer diye salma tavuğu bir hafta hapsederlerdi, ondan sonra keserlerdi. Yıkarlardı. Yıkamak da şartları vardı.

Çocukların bezlerini, büyüklerin çamaşırlarını aynı yere koymazlardı. O biraz çişli olur, kakalı olur. Onu ayrı hallederlerdi, bunu ayrı hallederlerdi. Bunlara çok dikkat ederlerdi.

Şimdi yeniler bunları eskilerden öğrenmişse öğrenmiştir, biliyorsa biliyordur. Ben hayranım, köylüdür ama köylünün temizliğine evinin düzenine hayranım.

Kapısının önü, zaten köyde çöpçü yoktur ama sokaklar temizdir.

Neden?

Herkesin çocuğu kızı kapısının önünü süpürür. Süpürmezse ayıp olur. O kapısının önünün süpürülmesi de zaten Peygamber Efendimiz'in tavsiyesidir. Kadıncağız bahar geldi mi eline kireci alır, evinin duvarını, içini dışını kendisi badana eder. Bakarsın evi mis gibi tertemiz, bembeyaz, gayet güzel. Gayet basit bir şey, bir teneke kireci alacaksın, sulandıracaksın, süreceksin. Süpürgeyle bile sürülür. Sürdün mü bembeyaz olur. Hem mikroplar da ölür. Kireç badanası mikropları öldüren bir şeydir. Kışın da ocak yandı, is pas oldu, kışın da isi pası silinir.

Hâsılı, insan fakir de olabilir ama nazif olabilir. Ağzı nazif olacak, vücudu nazif olacak. Bakın Efendimiz'in en çok sevdiği şeylerden birisi güzel kokuydu. Efendimiz bazı yerlerin kıllarının kesilmesini tavsiye ediyordu. Sakal uzatılır ama bıyıklarını kısaltırdı. Mesela koltuk altlarını kazıtır, kasıklar kazınır, pislik bırakılmaz, tırnaklar kesilir... Bunların hepsine dikkat etmek lazım. Pırıl pırıl tertemiz olması lazım.

Çünkü temizler girecek…

Üçüncü hadîs-i şerîf, deminki [husus] geldi karşımıza;

İnne'l-a'mâle turfau yevme'l-isneyni ve'l-hamîsi fe-uhibbu en yurfea amelî ve ene sâimun.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfini ezberden söylemiştim, burada sırada varmış.

"Ameller pazartesi perşembe günleri arz olunur, Allah'ın önüne kadar yüceltilir, yükseltilir. Ben de amelim oraya ref' olunurken, o dergâha yüceltilirken oruçlu olmayı seviyorum, onun için oruç tutuyorum." buyurmuş.

Ramazan'dan sonra inşaallah siz de bazı oruçlar var, onları tutarsınız.

Ramazan'dan sonraki ilk karşılaştığımız oruç, Şevval'in altı gün orucu. Sitteti şevvâl derler. Ramazan'dan sonraki ayın adı Şevval. Şevval'in 1'i Ramazan bayramı oluyor. Ramazan, Şevval, Zilkâde, Zilhicce... İnsan Şevval'in içinde altı gün oruç tutarsa bütün sene oruç tutmuş gibi olacağından bayram geçer geçmez bir arada altı gün oruç tutacağız. Şevval ayında böylece o sevapları da kazanacağız, birisi bu.

Peş peşe mi tutalım, ayrı ayrı mı tutalım?

Ayrı ayrı tutabilir. Şevval'in altı gün orucu ille peş peşe tutulacak diye bir şart yoktur.

Sitte-i Şevvali tutun. O hususta hadîs-i şerîfler vardır. O sevapları da kazanın. İnsan bütün sene oruç tutmuş gibi olur. Ramazan'a bir de Şevval orucu ilave edebildin mi bütün sene oruç tutmuş gibi sevap alır; çünkü el-hasenetün bi aşri emsâlihâ… "Yapılan iyilikler en aşağı on misliyle mükâfatlandırılıyor."

Ramazan on misli mükâfatlandırılınca otuz gün ediyor, üç yüz gün. Altı gün de Şevval'i tutarsa o da altmış eder, üç yüz altmış. İşte Efendimiz'in hadîs-i şerîfi nasıl çıkıyor...

Demek ki Sitte-i Şevvali tutacaksınız. Şimdiden inşaallah hatırınızda olsun. Bir de pazartesi perşembe oruçlarına devam etmeye çalışın. Bu oruç hem sıhhat kazandırır insana hem kalbini nurlandırır, insanı mübarek insan hâline getirir. Hem nefsini ıslah eder hem sevabı çok eder.

Bir hadis daha okuyalım.

İnne'l-aklefe lâ yutreku fi'l-İslâmî hattâ yahtetîne ve lev beleğa semânîne seneten.

Hz. Ali Efendimiz'den bir hadîs-i şerîf geldi. Bu da sünnet olmakla ilgili.

Sünnet olmamış insana aklef derler. İnne'l Aklefe, "sünneti yapılmamış insan" demek.

Gayrimüslimler akleftir, sünnet yapmazlar.

Aklef, İslâm'a geldiği zaman o hâliyle bırakılmaz. Ne yapılır?

Hattâ yahtetîne. "Sünneti yapılır."

Aklefin de sünneti yapılır. Kılıfı kesilmemiş olan kesilir, sünneti yapılır.

Ne zaman?

Ve lev beleğa semânîne seneten. "Seksen yaşında bile olsa."

Seksen yaşına ulaşmış bile olsa müslüman olan insana "Gel bakalım, müslüman oldun..." diye sünnet yapılacak.

Hz. Ali Efendimiz'in zamanında bu şeyler çok oluyordu, şimdi biraz az oluyor da bize garip oluyor.

Adam müslüman oluyor... İran'a gitmiş, bir kavimle karşılaşmış, İslâm yoluna düşmüş. Yaşı ne olursa olsun, bir vazife de İslâm'a giren bir insan ne yapacak?

Tamam, İslâmî vazifeleri yapacak da bir de sünnet olacak.

Neden sünnet oluyor? Akıl gözüyle bakacak olursak meseleye, nedir?

Sünnet de bir temizliktir. Sünnet olmayan insanın o idrar mahallinin ucundaki et uzantısı, sünnette kesilen et uzantısı, o kesilmemiş olduğu için orada pislik kalır. Hem mikrop oluyor, orada mikrop ürüyor. Çok zararları var, kendisine zararı var, eşine zararı var. Pislik oluyor.

İslâm temizlik dini olduğundan bu işi başından hallediyor. Küçük yaşta sünnet oluyor. Tabii sünnetin de mümkünse buluğa ermeden önce yapılması lazım ki çocuğun avreti açılıp da böyle şey olmasın. Onu her zaman söylüyorum.

Bir de bizde artık sünnet sünnettir diye alışılmış, millet düğün bayram yapıyor. Sünnet olacağı zaman da çocuğu çıkartıyorlar ortaya, ayağını açıyorlar, bacağını açıyorlar, karnını sıvıyorlar, entarisini sıvıyorlar, herkes seyrâna geliyor. Herkes seyrederken, çocuk ağlarken sünneti yapıyor.

Olmaz! Bu İslâm'a uygun değil. Avret mahalli teşhir edilerek sünnet olur mu?

Olmaz!

Yeni mi çıktı bu moda?

Maalesef! Cahillikten. Millet bilmiyor. Erkekler burada öyle açık sünnet yapıyorlar, kadınlar da misafir odasından bakıyor; kızlar da geliyor "Ne oluyor?" diye, o da su koymuş, "Git oradan, çekil oradan!" filan kovalamazsan o da merak ediyor, bakıyor.

Olmaz!

Osmanlılar'da nasıl olmuş?

Galiba örtü örtmüşler. Bir sünnetçi biliyor, o kadar. Vazifesi, ne yapalım; doktor gibi, operasyon yapıyor gibi... Tamam, ötekiler bir şey yapmıyor.

Olmaz ki... Niye olmaz?

Peygamber Efendimiz, "Küçüğün avreti de büyüğün avreti gibidir." diyor. "Küçüktür, ziyanı yok, çıksın donsuz." Olmaz. Öyle yapıveriyorlar, donsuz gezdiriveriyorlar, hamamda peştemalsiz, "Ne olacak, küçüktür..." Olmaz. Küçüğün avreti büyüğün avreti gibidir, gösterilmemesi lazım. Sünnette de gösterilmemesi lazım.

Onun için buluğdan önce olması, küçükten olması iyidir.

Ama adam gayrimüslim de müslüman oldu, Hz. Ali Efendimiz, "Seksen yaşına gelse" diyor "onun sünneti yapılması lazım." Yaşlanmış diye bırakılmaz, o ameli yapılır, temiz olur. İslâm orada pislik bırakılmasını uygun görmüyor..

Tırnak kesilmesi de öyle, koltuk altlarını kazıtması da öyle, kasıkların kıllarının kazınması da öyle. Bunların hepsi İslâm'ın emrettiği şeylerden.

Dört oldu, bir hadis daha okuyalım, beş olsun diye.

İnne'l-enbiyâe lâ yutrekûne fî kubûrihim ba'de erbaîne leyleten velâkin yusallûne beyne yedeyi'llâhi hattâ yunfeha fi's-sûri.

Enes radıyallahu anh'ten.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Peygamberler kabirlerinde kırk geceden sonra bırakılmazlar."

Vefat eden peygamber kabrinde kırk geceden sonra bırakılmaz.

Ne yaparlar?

Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda onlar namazda niyazda olurlar. Allah'ın huzuruna götürülürler.

Hattâ yunfeha fi's-sûri. "Sura üfürülüp kıyamet kopuncaya kadar."

Cenâb-ı Mevlâ'nın divanında namazda olurlar, diye bilgi böylece öğrenmiş olduk.

Esas itibariyle onların asıl yeri Cenâb-ı Mevlâ'nın huzûr-u ilâhîsi. Orada Mevlâ'ya niyazla meşgul olduklarını öğrenmiş oluyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine erdirsin. Yolunda dâim eylesin. İbadetlerimizi, namazlarımızı, orucumuzu, teravihleri, zekâtları, hayrâtları hasenâtlarımızı lütfuyla keremiyle kabul eylesin. Ramazan'ın mükâfatlarından, sevaplarından, ecirlerinden, hikmetlerinden, rahmetlerinden çok çok hepimizi nasipdâr, hissedâr eylesin. Nice nice Ramazanlar'a sıhhat âfiyetle cümlemizi eriştirsin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı