M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hamdûn el-Kassâr (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Ebû Abdurrahman es-Sülemî hazretlerinin meşhur, kıymetli, kaynak eseri; Tabakâtü's-Sûfiyye. Türkçe'ye tercümesi yapılmamış. Yazarı, Ebû Abdurrahman es-Sülemî; çok meşhur bir zât, büyük bir alim. İçindeki bilgiler de senetli, isnatlı, sağlam bilgiler. Bu eseri yazan şahıs, tasavvufu da çok iyi bilen bir kimse olduğu için bizzat kendisi de büyük bir şeyh olduğu için bu eseri okuyoruz. O, bir terâcim-i ahvâl kitabıdır. Sûfiyyenin büyüklerinin, kibâr-ı evliyâullahın hayatlarını anlatan bir kitaptır.

Tabi salihlerin hayatları, zikirleri, hatıraları, onların anıldığı yere rahmetin inmesine vesile oluyor. Hadîs-i şerîfte böyle buyurulmuş. Onun için bu büyük zâtların hayatlarını okuyoruz. Ama asıl maksadımız; onların yaşayışlarından ibret alalım, hikmetli sözlerinden feyiz kapalım, bildiklerimizi tatbik edelim. Onun için bunları okuyoruz. Gerçek tasavvuf neymiş, gerçek sûfîler nasıl Allah'ın sevgili kulları olmuşlar; okumamızdan bu anlaşılıyor.

127. sayfanın 18. maddesine, paragrafına gelmişiz; oradan okuyoruz. Hamdûn el-Kassâr isimli meşhur sûfînin hayatını ve sözlerini okumaktayız.

Allah, o büyüklerin güzel hallerini anlamayı, yaşamayı bizlere de nasip eylesin. O Allah'ın sevgili kullarının himmetlerine, teveccühlerine bizleri mazhar eylesin. Bizi sevdiği salih kullarının zümresinde haşreylesin. Dünyada, âhirette bahtiyar eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

Kâle ve kâle Hamdûn.

Aynı râviler dediler ki; "Hamdûn-u Kassâr kaddesallahu sırrahü'l-azîz şöyle dedi:"

Men şeğalehû talebü'd-dünyâ ani'l-âhireti zelle immâ fi'd-dünyâ ve immâ fi'l-âhireh.

Bu zâtların sözleri atasözü gibidir, vecizedir, çok kıymetli sözlerdir.

Biz Arapçalarını da okuyoruz, eğer konuşmalarımızı kaydederek tespit ediyorsanız oradan Arapçalarını da ezeberlerseniz iyi olur. Not alıyorsanız tabi yine Arapçasını yazsanız iyi olur. Ama maksut olan mânadır; mânasının da hatırınızda kalması kifayet eder.

Hamdûn-u Kassâr hazretleri ne buyurmuş?

Men şeğalehû talebü'd-dünyâ ani'l-âhireti zelle. "Kim ki onun dünyayı talep etmesi, onu âhireti aramasından, talep etmesinden meşgul ediyorsa o adam hor ve zelil olur."

İmmâ fi'd-dünyâ ve immâ fi'l-âhireh. "Ya dünyada zelil olur, ya da burada olmazsa bile âhirette zelil, hor olur."

"Dünya" dediğimiz nedir?

"Dünya" dediğimiz; el-hayâtü'd-dünyâ, "Şu içinde yaşadığımız hayattır."

Şu anda biz dünyadayız; bu hayatı yaşıyoruz.

"Âhiret" dediğimiz nedir?

Öldükten sonraki öteki hayattır. Ona da "el-hayâtü'l-âhire" derler.

Bunu birkaç defa açıkladık, kelimelerin mânasını söyledik.

Dünya; "en yakın" demek, "daha yakın" demek. el-Hayâtü'd-dünyâ, "bize daha yakın olan hayat."

İki hayat var; bir önceki hayat, yakın olan hayat, bir sonraki hayat. İkinciye el-âhire diyorlar, birinciye "ed-dünyâ" diyorlar.

"Dünya" deyince, "yer küresi" hatıra gelmeyecek diye söylemiştik.

Men. "O kimse ki." Şeğalehû talebi'd-dünyâ. "Dünyayı talep etmesi, dünyalığın peşinde koşması, onu meşgul ediyorsa."

Nereden meşgul ediyorsa?

Ani'l-âhireti. "Âhiretini ihya etmek ve kazanmaktan alıkoyuyor ve meşgul ediyorsa." Zelle. "O adam mutlaka hor ve zelil olacak. Hor, zelil olur, alçalır, mahvolur, pişman olur, perişan olur." İmmâ fi'd-dünyâ ve immâ fi'l-âhireh. "Ya bu dünyada, ya da âhirette."

Ya bu dünyada herkes görür onun zelil olduğunu, ya da bu dünya böyle gelir geçer, âhirette zelil olduğu görülür.

Aziz ve Muhterem kardeşlerim!

İnsanların birçoğunun, yüzde doksan, doksan dokuzunun, büyük ekseriyetin aldandığı bir nokta vardır: Birincisi; iman etmekle etmemekten kaynaklanıyor. Âhirete inanmayanlar zaten "Varsa yoksa dünya!" diye, bu hayatın içinde aldanıyorlar.

Bir de kâfirler, müşrikler, sapık inançta olanlar vesaire var.

Bir de imanı olduğu halde, yine dünyalıktan gönlünü kurtaramamış, inandığı âhiret için gerektiği kadar çalışmaya yönelememiş insanlar da var. Bu da insanlar arasında çok; müslümanlar arasında pek çok! Adam hacı, müslüman; namaza, cumaya gelmez, zekâtını vermez, ahdine vefa göstermez. Âhiret için çalışmaz. Kesenin ağzını açmaz; hayır, hasenat yapmaz.

Ne oluyor? Nerede kaldı mü'min olduğu?

Kimisi de; "Viran olası hanede, evlâd ü ıyâl var." demiş.

"Evde çoluk çocuk var; onlar benden yiyecek-içecek bekliyor. Ne yapayım, çalışmam lazım." diyor, gidiyor.

Çalışıyor ama âhiretini ihmal ediyor. "Namaza gel." Gelmiyor. "İşim var." "Cuma'yı kıl." Kılmıyor. "İşim var." "Allah'ın yolunda yürü." Yürümüyor. "İşimden atılırım, işimden olurum." Yani işi-gücü, âhiret sevabını kazanmasını engelliyor.

"Yok, ben öyle yaparsam benim müslüman olduğum anlaşılır, yükselemem, ilerleyemem, gelişemem, tayinim olmaz." Kimisi de böyle düşünüyor.

"Bürokraside yükselemem, şunu olamam, bunu olamam."

Heves ettiği birtakım mevkiler, makamlar var. İyi müslüman olmasına, âhiret için çalışmasına engel oluyor. Bunları göz önüne getiriyor:

"Ben şimdi iyi müslüman görünürsem bana engel olurlar, çelme takarlar, mimlerler, karalarlar, yükselemem, ilerleyemem." diyor, vazifelerini yapmıyor.

Hocamız [Mehmed Zahid Kotku] sağdı. Ayaklarındaki ağrılar dolayısıyla Sandıklı'ya tedaviye gitmişti. Biz de kalktık, oraya gittik. Baktık, bütün arkadaşlarımız sakal bırakmış. Genel müdür olan, bakan olan kardeşlerimiz orada, -Hocamız herhalde "Sakal sünnettir." diye bir işaret eyledi- sakal bırakmışlar; biz de sakal bıraktık. Sakal bıraktık ama üniversitede asistanız. Üniversitede asistanken sakal olur mu, mutat değil. Herkes garipsedi, ayıpladı ve azarladı. Yakınlarımız, uzaklarımız;

"Şimdi bunun zamanı değildi." dedi.

Kimisi de dedi ki;

"İstikbalin mahvoldu!"

"Niye?"

"Sakal bıraktın." diye. "Sakal bırakınca istikbalin mahvoldu. Artık sen ne doçent olabilirsin, ne profesör olabilirsin."

Üniversitede hocalık yapan kimselerden öyle söyleyenler oldu:

"Sen kendi kendini mahvettin, intihar ettin!" dediler.

Ne yapalım, herkes hayata doçent ve profesör olmaya gelmedi. "Doçent ve profesör olmayınca âhirette yüksek mevkiye çıkamaz, cennete giremez." diye bir kayıt yok. Herkesin doçent, profesör olmak mecburiyeti de yok. Herkesin Allah'a itaat etmeye, Allah'ın emrini tutmaya, Peygamber Efendimiz'in sünneti yolunda yürümeye ihtiyacı var da; herkesin "İlla şu mevkiye çıkacağım." diye, bir mevkiye çıkmaya mecburiyeti yok. Öyle bir şey yok.

"Eh, ne yapalım?" dedik, boynumuzu büktük biz de, gözükaralık ettik, aldırmadık. Elhamdülillah doçent de olduk, profesör de olduk!

Allah bir şeyin olmasını yazdıktan sonra; cümle cihan halkı engellemeye çalışsa, engelleyemiyor!

Allah bir insanın yaşamasını murat etmişse cümle cihan halkı onu öldürmek için üzerine çullansa öldüremiyor.

Misali İbrahim aleyhisselam.

Zamanın iktidarı, Nemrut onu ateşe atmaya kalktı. Urfa'da ateşe atmışlar. Öyle ateş yakmışlar ki yanına yaklaşılamıyor. "Öldürelim." diye mancınıkla ateşe atmışlar. Allah öldürmeyince İbrahim aleyhisselam ölmedi.

Allahu Teâlâ hazretlerinin kudreti karşısında kim ne yapabilir?

Ben 27 yıl üniversitede hocalık yaptım. Hocalık bir bakıma devlet memurluğu gibi bir görev.

Eğer biz yaşamımız için maaşımız için Allah'ın dininden taviz verirsek, emirlerini yapmaktan geri durursak, yasaklarını işlemeye göz yumarsak veya yasaklarını işlemeyi; "Ne yapalım işte, memuriyet icabı, zamane icabı." diyerek normal görürsek aldanırız!

Bu bir aldanmadır. Bu, insanın aldanmasıdır.

İnsan nasıl olacak?

Allah'ın emrettiği gibi olacak. Çünkü bizi yaratan O, yaşatan O, nimetleri veren O. Her şey O'ndan. Güç kuvvet O'nun, hikmet O'nun, himet O'nun. Onun için herkesin Allah'a güzel kulluk etmesi lazım.

Öyle yapmıyor. Dünyalık talebi, âhiret için çalışmasına engel teşkil ediyor, bahane oluyor, âhiret için çalışmıyor.

Hamdûn-u Kassâr hazretleri; "Bu adam zelil olur!" diyor. Zelil, hor, pişman, hakir olur. Ettiğini bulur, cezasını çeker. İmmâ fi'd-dünyâ immâ fi'l-âhire. "Ya bu dünyada çeker, ya da âhirette mutlaka çeker."

Bu dünyada bazen, âhir ömrüne kadar hiç başı bile ağrımadan yaşayan Allah düşmanları olmuş. Hiç başı bile ağrımamış!

Neden?

Başı ağrısa acizliğini anlayacak, elini açacak; "Aman yâ Rabbi!" diyecek. Ayakkabısı ayağını vurduğu zaman adam; "Aman Allah'ım!" diyor.

Orhan Veli'nin dediği gibi; "Ayakkabısı sıkmasa, Allah'ın adını anmayacak."

Ama ayakkabısı sıktığı için "Of Allah'ım!" diyor.

Bu sözden ibretimizi alalım. Bu söz doğrudur, gerçektir. Allah'ın yolunda yürümeyen, eninde sonunda zelil olur. Allah'ın yolunda yürüyen, eninde sonunda aziz olur.

Tabi bizim bu dünyadaki amacımız, gayemiz nedir; onu da bilmemiz lazım. Müslümanın, mü'minin gayesi, bu dünyada mesut, bahtiyar olmak değildir!

Gayesi nedir?

Âhireti, Allah'ın rızasını kazanmaktır; âhiret saadetini elde etmektir. Hesap buna göre olunca, insan o zaman seve seve harbe gider, savaşa gider, şehit olur. Hesap böyle olunca, seve seve malını çıkarır, hayır hasenât yapar. Hesap böyle olunca, hiç kimseden çekinmeden hakkı söyler, doğruyu söyler. Zalim sultanın karşısında bile hakkı söyler.

Peygamber Efendimiz ne diyor?

"Cihadın en üstünü, zalim sultan karşısında çatır çatır hak sözü söylemektir."

Bunu herkes söyleyemez.

Kim söyler?

Hayatını, mevkiini, makamını feda etmeyi göze almış insan söyler.

Neden söyler?

Allah için haktan ayrılmaması gerektiği için söyler.

Görülüyor ki İslâmî kahramanlıklar, büyük Müslümanlıklar, ancak dünyayı gözünden çıkardığı zaman yapılabiliyor. Dünya gözünde ve gönlündeyken insanlar korkak oluyor, pısırık oluyor; birçok şeyleri yapamıyor.

İşte böyle olan insan; kendisini korumaya çalışır ama korunamaz; aziz olmaya çalışır ama aziz olamaz; mevki makam sahibi olmaya çalışır ama muradına eremez; eninde sonunda, dünyada âhirette hor, zelil olur.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bize eski ümmetlerden kıssalar anlatmış, beyan etmiştir.

Nedendir bu kısalar?

"Hisse ve ibret alınsın; o kötü insanların yaptıkları gibi yapılmasın; o kötü insanların karşısındaki mü'minler gibi yaşansın." diyedir.

Hz. Musa'nın zamanında mü'minler eza, cefa çektiler mi?

Çektiler. Firavun'dan, onun idaresinden, yönetiminden ve kavminden sıkıntı çektiler.

Çeker.

Hz. İsa'nın etrafındakiler sıkıntı çektiler mi?

Çektiler.

İbrahim aleyhisselam, kendisi sıkıntı çekti mi?

Çekti.

Yusuf aleyhisselam sıkıntı çekti mi?

Çekti.

Eh, bu böyle olur. Çekiliyor. İmtihan olduğundan bunlar çekiliyor.

"Sakın ha, bir mü'min, âhireti feda edip dünyalık elde etmeye yönelmesin!"

Ne demiş kucağındaki çocuk?

"'Aman anacığım! Ateşe atılacaksın, yanacaksın, ben yanacağım.' diye imanından vazgeçme!" demiş.

Kucaktaki bebek anasına böyle seslenmiş; hadîs-i şerîfte bildiriliyor:

Kâle ve kâle Hamdûn. "Aynı râviler rivayet ettiler ki; 'Hamdûn-u Kassâr şöyle buyurdu.'"

Men nazara fî siyere's-selefi arefe taksîrahû ve tehallüfehû an derecâti'r-ricâl.

Çok güzel sözler bunlar! Samimi insanların sözleri başka oluyor.

Men nazara fî siyeri's-selefi. "Selef-i sâlihînin yaşam tarzına, sîretlerine, hayatı sürüş şekillerine kim bakarsa." Arefa taksîrahû. "Kendi kusurunu anlar." Ve tehallüfehû an derecâti'r-ricâl. "Büyük evliyâullahın derecelerinden geride kalmasının, tahallüfünün ne derece olduğunu anlar."

Onun için okuyoruz.

Büyüklerin hayatlarını niçin okuyoruz?

Öyle palavra yok!

"Ben dervişim, ben şeyhim, ben ârifim, ben kâmilim, ben ermişim!"

Öyle şey yok!

Eski büyüklerin hayatını oku bakalım; gör bakalım kendi kusurunu. Sen nerede, gerçek sûfî nerede? Sen nerede, gerçek evliyâ nerede? O ricâlullahın, o ehlullahın, o büyük zâtların derecelerinden ne kadar aşağıda olduğunu anla!

Birisi [Mehmed Zahid] Hocamız'a demiş ki;

"Hocam, Kâbe'yi tavaf ediyordum. Tavaf ederken Kâbe'den kulağıma Allah, Allah, Allah diye ses geldi.

Acaba tavaf eden insanlar mı Allah, Allah diyor da onu duyuyorum diye dikkat ettim. Hayır, insanlardan gelmiyor, Kâbe'den Allah, Allah diye ses geliyor."

Hocamız başını çevirmiş yanındakilere;

"Nasılsınız, iyi misiniz?" diye soruyor.

O tabi tavaftan çok heyecanlı gelmiş. Yine biraz fırsat bulunca;

"Hocam, tavaf ederken Kâbe'nin Allah, Allah dediğini duydum." demiş.

Hocamız yine biraz kaşlarını çatmış, yine başka bir şeyle meşgul olmuş. O yine heyecanını teskin edememiş, yine demiş ki;

"Hocam, Kâbe'nin Allah, Allah dediğini duydum."

Hocamız kaşlarını çatmış;

"İnsanın gönlü uyanık olsa her şeyin Allah dediğini duyar." demiş, azarlamış.

Bir yerde birazcık duymak hüner değil! Gönlü uyanık olsa, er kişi olsa, ricâlullah olsa, ehlullah olsa, her şeyin Allah dediğini duyar, tesbihini duyar.

Kur'ân-ı Kerîm'de ne diyor?

Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihi ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm. "Allah'ı tesbih etmeyen, Allah demeyen, zikretmeyen, tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Yalnız siz onun tesbihlerini anlayamıyorsunuz."

Eyüp'teki Abdulehad-i Nûrî hazretlerine sormuşlar:

"Şeyhimiz, efendimiz, üstadımız, her şeyin tesbih etmesi, Allah demesi lisân-ı hal ile midir?"

Arslan gibi şöyle davranmış, kaşlarını çatmış:

"Hayır! Kulakla duyulacak gibidir!"

Lisân-ı hal ile olsa bu lafı herkes yutar. Lisân-ı hal ile her şey Allah diyor, Sübhânallah diyor. Öyle şey yok. Sübhânallah diyor işte, duyulur. Öyle. Evliyâllah duyar.

E biz?

Biz bu zamâne dervişleri, sûfîleri çok cahil kaldık. Yetişmemiz eksik oldu, üstatlarımız gitti, gerçek tasavvufu öğretecek insanlar azaldı, işin edebiyatı kaldı. Özünü yaşayan, bilen, özüne ermiş kişiler azalınca tabi sözü kitaplardan okuyup söyleyen, sözünü eden çok oluyor. O devirde de varmış, bu devirde de var. Söz önemli değil; yaşayış, hal önemli!

Tasavvuf kâl ilmi değildir, hâl ilmidir.

Tasavvuf laf değildir. Hâli nasıl bakalım, ahlâkı nasıl, davranışı nasıl; o önemli.

Kâle ve kâle Hamdûn. "Aynı râviler rivayet etmişler ki; 'Hamdûn-u Kassâr şöyle söyledi.'"

Kifâyetüke tüsâku ileyke bi'l-yüsri min gayri teab ve innemâ't-teabü fî talebi'l-fudûl.

Kifâyetüke. "Sana kifayet edecek miktardaki şey, yiyecek, içecek, gıda vesaire." Tüsâku ileyke bi'l-yüsri. "Allah tarafından sana kolaylıkla sevk olunur, gönderilir. Senin yiyeceğin, içeceğin, ihtiyacın sana kolaylıkla gönderilir."

Tüsâku. "Sevk olunur." İleyke. "Sana." Bi'l-yüsri. "Kolaylıkla." Min gayri teab. "Sen üzülmezsin, yorulmazsın. Yorulmadan, üzülmeden sana gelir." Ve innemâ et-teabü. "Yorgunluk, yorulmak, 'Üf' demek, 'Ah' demek, 'Vah' demek, bîzar olmak." Fî talebi'l-fudûl. "Fazlasını istemektendir. Yoksa senin gerçek ihtiyacın kadarını, Allah zahmet çekmeden sana gönderir."

Nasıl örümceğe rızkını kanat takıp gönderiyorsa, nasıl yuvadaki kuşa rızkı geliyorsa, nasıl denizin altındaki, havadaki mahluklara, her yerdeki canlılara Allah rızkını gönderiyorsa, yaratmış ve Rezzak-ı Âlem olduğu için herkesin rızkını da kendisi veriyor. Kolaylıkla Verir.

"Yorgunluk, kavga, mücadele, geçim sıkıntısı, hayat mücadelesi, fazlayı istemekten. Yoksa Allah herkese rızkını gönderir." diyor.

Gönderir ama millet anlamaz. Gönderir, nasibi ne kadarsa gönderir. İnsanoğlu acele eder; helalden gelecek olan rızkını harama çevirir. Nasıl olsa gelecek. O kadarı nasıl olsa yazılmış; ona gelecek. "Gelmiyor." diye, şeytan onu korkutur:

"Gelmeyecek ha! Aç kalacaksın ha!" diye korkutur, harama saptırtır; o zaman haramdan gelir. Ya helalden gelir, ya haramdan gelir. Terbiyesizlik, edepsizlik, dikkatsizlik, takvasızlık, acelecilik ederse haramdan gelir. Sabrederse helalinden gelir.

Nice nice evliyâullah var; parası pulu var, evi barkı var. İstemeden gelmiş. O da, Allah yoluna sarf ediyor. Nice nice misalleri var.

Kâle ve süile Hamdûnü ani'z-zühdi fe-kâle: ez-Zühdü ındî ellâ tekûne bimâ fî yedike eskenü kalben minke bi'd-dımâni seyyidike.

Arapçası da çok güzel.

"Hamdûn-u Kassâr'a; 'Zühd' nedir?" diye soruldu.

Herkes zühdü merak ediyor. Kur'ân-ı Kerîm'de, hadîs-i şerîflerde tavsiye edilmiş.

Peygamber Efendimiz; İzhed fi'd-dünyâ yuhibbüke'llâhu. "Zahit ol, zühd göster, Allah seni sever." diyor.

Ne demek zühd?

"Aldırmamak, değer vermemek, kıymet vermemek, göz dikmemek, gönlünden onu istememek."

"Zühd nedir?" diye soruyorlar. O da diyor ki;

ez-Zühdü ındî. "Benim kanaatime göre, bana göre zühd."

Ellâ tekûne bimâ fî yedike eskenü kalben minke bi'd-dımâni seyyidike.

Malım mülküm, param var. Bankada, cüzdanımda param var. Evimdeki sandığımda, sepetimde param var. Hanımın bileğinde altınlar var. İnsanoğlu kendini garanti edecek bir miktar malı mülkü yanında saklıyor. Alışmış buna, dayanamıyor, saklıyor; bir şeyleri var. "Kalbi, elinde olan şeyden dolayı, Allah'ın garantisinde olan şeyden daha fazla huzurlu olmazsa işte zahid odur."

Biraz daha açıklayayım:

Tam terceme olunca, tercemeden herkes anlamıyor. Çünkü tercüme yapalım diye lafı farklı, kesik söylüyoruz.

Allah'ın sana verdiği, tamam, senin elinde olan şeyler. Para olsun, dolar olsun, mark olsun, eşya olsun, arsa olsun, her neyse. Sana vermiş, sen şimdi onu aldın mı bir huzur içinde oluyorsun. "Elhamdülillah, param pulum var; sıkıntı anında bunu kullanıyorum." diyorsun, kalbin sakin oluyor.

Ha! Hakiki zahid insan, Allah garanti etmiş ya; "Ben kulumun rızkını vereceğim." buyurmuş ya onunla huzur buluyor.

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûn.

Mâ ürîdu minhüm mi'r-rızkin ve mâ ürîdu en yut'ımûn.

İnne'llâhe hüve'r-razzâku zü'l-kuvveti'l-metîn.

"Razzâk olan Allah'tır."

Ve fi's-semâi rızkuküm ve mâ tûadûn.

Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de rızkı garanti ediyor. "Korkmayın, vereceğim." diyor.

Allah'ın "Korkmayın, vereceğim." demesinden, âyetteki, Kur'ân'daki garantiden bir insanın kalbi mutmain oluyorsa; "Tamam, Allah 'Vereceğim.' dedi ya, oh, elhamdülillah." diye elindekinden daha mutmain oluyorsa, Allah'ın garantisi kalbini daha çok mutmain ediyorsa, zahid o kimsedir.

Sırf elindekine güveniyor da ötekisinden tereddütte ise zahid değildir. "Allah garanti etmiş ama neme lazım, ya gelir ya gelmez." diyorsan sen zahid değilsin. Tereddüt ediyorsun, inanmıyorsun, güvenmiyorsun; o zaman sen zahid değilsin.

Zahid nasıldır?

Allah'ın garantisinden dolayı kalbi, "elinde olmuş gibi" sakindir. Çekinmez, fakirlikten korkmaz.

Peygamber Efendimiz fakirlikten korkuyor muydu?

Peygamber Efendimiz'i tarif ederken, kabilesine gitmiş olan insanlar dediler ki;

"Muhammed, fakirlikten korkmayan insanın verişiyle veriyor."

Neden?

Peygamber Efendimiz'in kalbi mutmain; "Allah rızkımı verecek." Bir endişesi yok. Onun için dünya malına metelik vermiyor, ayrı bir değer vermiyor. Ha elinde olmuş, ha olmamış. Allah'a olan güveninden, elindekine itimadı daha fazla değil. Elindekini rahatlıkla verebiliyor.

Neden?

"Allah yine verecek, garanti etmiş." diye.

Zahitlik bu.

"Elindekini tutuyorsa, elindekine sımsıkı bağlanıyorsa, korkuyorsa, elinde olmadığı zaman 'Eyvah, ne olacak benim halim?' diyorsa, o zaman zahid değil. O zaman dünyalığa, dünyaya kıymet veriyor." demek istiyor.

Büyükler böyledir.

Atâullah-i İskenderî hazretlerinin el-Hikemü'l-Atâiyye'de güzel bir vecizesi vardır. Sert bir ifade ile diyor ki;

İctihâdüke fîmâ dümine leke ve taksirüke an men tulibe minke delîlün alen timasi'l-basireti anke. "Senin için garanti edilmiş konuda koşturup durman, senden istenen konuda ise kusurlu, kabahatli ve eksikli kalman, senin basiretinin kapalı olduğuna alamettir."

Ne demek?

İnsanın rızkı garanti edilmiştir. Sen rızık peşinde koşuyorsun; sabahleyin 7'de evden çıkıyorsun, trafiğin sıkıntılarına katlanıyorsun, karşı tarafa geçiyorsun, dükkânı açıyorsun, akşama kadar çalışıyorsun, yorgun argın geri dönüyorsun.

İctihadüke fîmâ dümine leke. "Sana garanti edilmiş konuda çalışıp duruyorsun. Allah rızkını garanti etmiş, çalışıp duruyorsun." Ve taksirüke an men tulibe minke. "Senden istenen kulluk görevlerini yapma konusunda ise kusurlusun, yapmıyorsun."

Namaza gelmiyorsun, vazifelerini yapmıyorsun, Allah yoluna koşmuyorsun, cihadını yapmıyorsun, Allah'ın dinine hizmet için zaman ayırmıyorsun, dükkândan ayrılamıyorsun, hacca gidemiyorsun, umreye gidemiyorsun.

Bu neden?

"Rızık peşine koşacağım, dükkânı kim idare eder?"

Allah'ın garantilediği bu işte koşturup durup da, Allah'ın senden istediği kulluk vazifesinde kusur etmen, geri kalman, senin basiretinin kör olduğunun, kapalı olduğunun alametidir.

Burada da aynı şeyi demek istiyor.

Mü'min nasıl olacak?

Kalbi engin ve rahat olacak. Mü'minin kalbi rahat olacak.

Nereden rahat olacak?

"Rızkımı Allah verir. Rezzâk-ı âlemdir." Bir ismi Rezzâk değil mi?

Allahu Teâlâ hazretlerinin bir ismi Rezzâk, bir ismi Nafi', bir ismi Ganî, bir ismi Muğnî, "insanı müstağni kılan, zengin kılan, ganî kılan." Mu'ti, veren, fayda veren, fayda sağlayan, yaşatan, halk eden Allah değil mi?

Bir ismi de Rezzâk değil mi?

Rezzâk.

O'na itimadı yok, boyuna parasının üstüne oturuyor, elinde tutuyor, hizmete koşmuyor, hizmete vermiyor, çalışmıyor. Tamam, sen öyle yap. Öyle yapanlar çok; herkes böyle yapıyor.

Ama bazıları da ne yapıyor?

Gerçek mü'minler ne yapmış?

Allah yolunda harcamış. Allah yolunda harcadıkça, Allah daha çok vermiş. Allah yolunda harcayana, Allah daha çok veriyor.

Allâhümme a'ti mümsiken telefen ve a'ti münfikan halafâ. "Yâ Rabbi! Malını sımsıkı tutup cimrilik edip vermeyenlerin malını telef et. Yâ Rabbi! Senin yolunda malını sarf eden, harcayana da harcadığının yerine halef ver; çok çok daha fazlasını ver." diye, melekler gökte dua ediyor.

Peygamber Efendimiz yemin ediyor;

"Vallahi, vermekten mal eksilmez! Allah yolunda vermekten mal eksilmez! Allah daha fazlasını verir."

Allah yolunda esirgemekten, vermemekten, cimrilik yapmaktan mal eksiliyor. İnsanın malına telef gelir. Zekâtını verme; harmanın yanar, gemin batar, dükkânın yağmalanır, borçlun sana borcunu vermez. Acısı öyle çıkar.

"Ey rüşvetçi! Ey haramzâde! Sen çalarsın, çırparsın, para biriktirirsin; hayrını görmezsin. Araban kaza yapar, çocuğun yaralanır, ölür, hastaneye gider, amansız hastalığa tutulursun."

Allah'ın intikamından kimse kurtulamaz. Allah'a âsi olan, Allah'ın emrini tutmayan, sonunda cezasını, belasını bulur. Allah'ın emrini tutan, sonunda güler, rahat eder ve hayra erer. Bu bir ilâhi kanundur.

Bunu mü'minler anlayabiliyor. Sağlam mü'minler anlayabiliyor, ötekiler anlayamıyor. Kurnaz kurnaz gözünü açıyor, başını sallıyor; "Ya, öyle mi? Ben ona itimat etmem, ben işimi garantili yaparım." diyor. "Garantili yaparım, yani hayrı yapmam. Parayı tutarım, biriktiririm, bankaya veririm, faiz alırım." diyor. Öbür taraftan da bin türlü zarar ediyor.

Kâle ve kâle Hamdûn. "Aynı râviler demişler ki;"

Min ğafleti'l-abdi en yeteferraga min emri rabbihî ilâ siyâseti nefsih. uyumsuz metin dizilmi "Kişinin gafletinin alâmetidir, gafletindendir."

Ne yapması?

En yeteferrağa min emri rabbihî. "Allah'ın emrini tutmaktan uzak kalması, boş kalması, onu yapmaması." İlâ siyâseti nefsih. "Nefsinin idaresine güvenmesi, Allah'ın emrine dayanmaması onun gafletindendir."

İnsanoğlu; "Ben düşüneyim, taşınayım, kendi menfaatimi arayayım, bulayım. Kendi işimi kendim göreyim, ihtiyacımı kendim karşılayayım." diyor. Onun için çalışıyor. Ama yaratan, nasip eden, mukadder eden Allah. Allah'ın emrine teslim olmuyor. "Kendi işimi kendim göreyim." diyor.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"'Kendi işimi kendim göreyim.' diyene, Allah 'Ne halin varsa gör! Hadi, yap bakalım yapabileceksen!' der. Allah'a tevekkül edene yardımcı olur."

Kul, Allah'a dayanacak, Allah'a tevekkül edecek. Tevekkül edene, Allah yardımcı olur; "Ben kendi işimi kendim görürüm." diyene, "Hadi bakalım nasıl göreceksen gör." der, salıverir, yardım etmez.

Onun için tevekkül, Kur'ân-ı Kerîm'de bize çok âyet-i kerîmelerde emredilmiştir. Allah'a dayanacağız, Allah'a tevekkül edeceğiz, Allah'ın emrini tutacağız. Sonunda korkmayacağız. O bizim işimizi döndürür, dolaştırır, evirir, çevirir, onarır, başarır, ikram eder. Sen Allah yolunda yürürsen, Allah senin için çok çok hayırlı işler yapar.

Bunu bir küçük, hikayemsi şekilde açıklayalım. Hep lafta, nazariyatta, teorik olarak kalmasın.

Büyüklerimiz anlatırdı. Herhalde olmuş bir hadise ki kitaplara geçmiş, menkabe olarak yazılmış:

Adamın birisinin başına cuma günü bütün işler toplanmış. Değirmene gidecek, ununu götürecek, buğdayını götürecek, öğütecek, getirecek. Evde ekmek kalmamış, un kalmamış, çoluk çocuk ağlaşıyorlar; "Açız." diye. O gün gidecek, değirmende buğdayı öğütecek de, gelince evde ekmek yapılacak da, çocuklar ağlamaktan kurtulacaklar.

Bir; değirmene gitme işi var, şimdiki gibi süper market yok, buğday yok, kendisi yapacak bu işi; eski zamanın şartları öyle. İki; koruda hayvan var, gidip alınacak, alınmazsa orada bırakılırsa kurtlar parçalayabilir. Üç; ayda bir nöbet gelen sulama işi var, bahçesini sulama işi o gün. Bahçesinin başına gider, arkı açar, bahçesini sularsa, su o gün onun nöbeti, bahçe sulanacak, sulanmazsa, bir ay daha sonraya kalacak. Zaten bir ay evvel sulanmış, bahçe kuruyacak.

Bu cuma gününde adam, bahçenin kurumaması için sulamaya mı gitsin; "Bineğini, eşeğini kurt yemesin." diye koruya gidip eşeğini mi alsın; hepsi bir başka yerde, buğday çuvalını götürüp değirmene alelacele öğütüp evine un mu getirsin? Çocuklar ağlıyor, bir de cuma namazı var, cuma günü.

Bu adam ne yapsın?

Hikâyeyi yazan kitaplar şöyle anlatıyorlar:

Düşünmüş, taşınmış, demiş ki; "Birisine gitsem ötekisi kalacak; ötekisine gitsem berikisi kalacak. Hepsini birden yapmak mümkün değil. Bugün cuma, cuma namazına gideyim." demiş.

Cuma namazına gitmiş.

Cuma, mü'minlere farz.

Yâ eyyühe'llezîne âmenû izâ nûdiye li's-salâti min yevmi'l-cümuati fes'av ilâ zikri'llâhi ve zerü'l-bey'.

"Alışverişi bırak, işi gücü bırak; cuma namazına gel." diyor Allah.

Cuma namazına gelmiş. Allah'ın emrini tutmuş.

Kendi işlerini ne yapmış?

Ne yapalım, işlerin hepsinin hakkından gelmesi mümkün değil. İşler birikti, olmuyor, imtihan. Cuma namazını kılmış. Cumadan sonra evine varmış. Kapıdan korka korka giriyor, hanım açacak ağzını, yumacak gözünü; "Be adam, neredeydin? Çocuklar ağlıyor, evde iki gündür ekmek kalmadı, yiyecek yok!" diyecek, diye korkuyor.

Kapıdan içeri girmiş, hiç öyle bir şey yok; çocukların sesi de kesilmiş, bağırtı da yok, hanımdan cıngar da yok. İçeri girmiş. Ekmek de kokuyor. Allah Allah!

"Yahu hanım, hayrola, ne oldu?"

"Sorma, sen cumaya gittin. Bizim komşu değirmenden geldi. Bir de baktım ki bizim çuvallar. 'Yahu komşu, bu çuvalların deseninden, şeklinden, şemalinden belli; bu çuvallar bizim, sizinkiler değil.' dedim. 'Ha, öyle mi? Hay Allah, alın çuvalınızı, ben bizimkileri almaya gideyim.' dedi." diyor.

Ha! Bak, Allah yanlışlık yaptırdı, başkasına buğdayını öğüttürdü. Yanlışlık değil, hikmet. Buğdayını gönderdi.

Onlar hanımıyla konuşurken, dışarıda bir kişneme duyuyorlar. Aa! At kösteğini koparmış, bağından kurtulmuş, çitten atlamış. Yolu biliyor, dıkıdık dıkıdık bahçeye gelmiş, kişniyor. "Ben geldim." diye sahibine haber veriyor. Tamam, o iş de halloldu.

Hangi iş kaldı?

Acaba bostandaki ziraat ne oldu?

Domatesler, patlıcanlar, biberler, mahsuller ne oldu?

Biraz sonra komşusu gelmiş:

"Selamun aleyküm."

"Aleyküm selam."

"Bugün senin bahçeni sulama günündü, unuttun mu?"

"Unutmadım."

"Niye gelmedin sulamaya?"

"Ne yapayım, bir sürü işim vardı, hangi birisine gideceğimi bilemedim, gelemedim. Ne olursa olsun."

"Ama sulamayınca bahçen kuruyacaktı."

"Eh, ne yapalım, öyle oldu." deyince;

"Hadi hadi, üzülme, ben senin gelmediğini görünce, arkı açtım, bahçeni de sulayıverdim." demiş.

Allah böyle yapar. Allah'ın kuluna nasıl yardım ettiğini, bu hikayeyi söyleyince herkes anlıyor. Vaaz kürsüsünde gel de, hikaye anlatma. Ötekisini söylediğin zaman, kolay anlamıyor veya tereddüt ediyor veya itimat edemiyor. Ama böyle hikayeyi anlatınca; "Buna benzer bir olay benim de başımdan geçmişti." diyor, o zaman aklı başına geliyor.

Allah, kendisine itaat eden, emrini tutan, samimi kuluna bu şekilde yardım eder. "Kendi işimi kendim göreceğim." diyen kuluna da; "Hadi bakalım, gör bakalım." der.

Hangi birini göreceksin? Bir sürü iş. Birisine gitsen ötekisi kalacak.

Onun için Allah'a tevekkül edeceğiz, Allah'ın emrini tutacağız, Allah'ın yolunda yürüyeceğiz. Hikaye hatırda kolay kalır; siz buna göre hareket edin.

Hamdûn-u Kassâr hazretleri ne güzel sözler söylüyor!

Kale ve kâle Hamdûn.

Buyurmuş ki;

Lâ yeczeu mine'l-musîbeti illâ men yettehimu rabbehû.

İnsanın başına musibet gelir mi?

Gelir.

Neden gelir?

Allah takdir ettiği için gelir.

Kötü kullara gelirse "Oh olsun!" da, iyi kullara da gelir mi musibet?

İyi kullara da gelir. Hatta peygamberlere en çok gelir. Evliyâullaha derecesine göre gelir, salihlere gelir. Firavunlara, Nemrutlara hiç gelmemiş. Başı ağrımamış heriflerin. Öyle giderken giderken, Azîzün Züntikam Allah, cezayı birden patlatmış, gafletten uyanmamışlar.

Bu ne demek?

"Rabbini seven, Rabbini bilen, ârif olan kul, başına gelen musibetten hoplayıp zıplamaz." demek. "Sabreder, sineye çeker, mütahammil olur, edebini bozmaz." demek.

Bir kul, bir musibetten dolayı edebini bozuyorsa demek ki Rabbini itham ediyor. "Bana haksızlık yaptın!" gibi bir duygu içinde demek ki. Halbuki ötekisi; "Rabbimin işinin bir sebebi, hikmeti vardır, her şeyi yerindedir." diyebiliyor.

İbrahim Hakkı Erzurûmî ne diyor?

Neylerse güzel eyler, diyor.

Bazen musibet verir; o da güzel.

Mevla görelim neyler.

Neylerse güzel eyler.

Evliyâullah böyle demiş:

Hoştur bana senden gelen,

Ya goncagül, yahut diken.

Goncagülü herkes sever de, dikeni sevmez.

Allah'ın kaderi sevilmez mi?

Allah'ın kaderi. Hepsinin bir hikmeti var. İnsanın, Allah'ın kaderine itirazı olmaması lazım.

Demek ki, ceza' ve feza' ne demek?

"Heyecanlanmak, itiraz etmek, tahammülsüzlük göstermek" demek.

Bu tahammülsüzlüğü kim gösterir?

Rabbini itham eden kimse gösterir.

Rabbine itimadı olan kimse böyle yapmaz, sakin durur; "O'nun bir bildiği vardır." der.

Evliya Çelebi, Seyahatnâme yazmış. Hoş bir adam, roman gibi ciltlerle seyahatlerini, macerasını yazmış. Bir yerde okumuştum.

Şam'da -Dımaşk'ta- arkadaşlarıyla sözleşmişler, bir yerde buluşacaklar. Ak sakallı ihtiyar bir adam, bastonuyla buna bir girişmiş; bizim Evliya Çelebi'nin kafasını gözünü yarmış, canına okumuş, kolunu kanadını kırmış. Bastonu vura vura Evliya Çelebi'yi hastanelik etmiş. Osmanlı terbiyesi var Evliya Çelebi'de "gık" demiyor.

"Karşısındaki adam ak sakallı, nurlu bir kimse" diye, "gık" dememiş.

Kendisi yazıyor:

"İyice patakladı beni ama 'gık' demedim." diyor.

Hiçbir şey söylememiş, tahammül göstermiş. Büyük sakallı bir zât, mübarek bir kimse. Dövüyor! Döver. Osmanlı terbiyesi bu. Şimdi olsa anasına babasına bile "Sen bana tokat vurdun!" diyor, evden çıkıp gidiyor.

İşin aslı sonradan anlaşılmış. Kendisi hikmetini anlamış da o yazıyor, -o maceranın orasını burasını nereden bilecektik- Seyahatnâme'sinde yazıyor. Öyle ki buluşacağı -öteki yeniçeri, asker- arkadaşları hovardalığa gitmişler. Bunlar güya hacca gidiyorlar. Ama insanoğlu her zaman nefis sahibi. Şeytan da etrafında dolaşıyor. Şam yolunda, Şam'da öteki herifler eğlenmeye, hovardalığa gitmişler. Bunu da çağırmışlar; "Bu akşam bir yere gideceğiz; sen de gel." diye. Bu da dayağı yediği için hastanelik olduğundan gidemedi. Sonradan öteki o içki içenler, hovardalığa gidenler zaptiyeye tutulmuşlar, yakalanmışlar, çok beter olmuşlar.

"O zâtın -evliyâdan bir kimseydi- beni dövmesi, meğerse beni kurtarmak içinmiş." diyor.

Allahu Teâlâ hazretlerinin de işleri böyledir; belli olmaz. Adama; "Sen bana niye baston vuruyorsun?" diye itiraz etseydi, başka türlü olacaktı. Öbür arkadaşlarının yanına ulaşsaydı, onun da sonu kötü olacaktı. Ötekiler yakalanmış, kafaları kesilmiş, katledilmişler. Bu, ölümden kurtulmuş. Dayakla ölümden kurtuluyor.

Onun için ârif olan musibetin karşısında itiraza kalkışmaz. Ceza' ve feza' yani tahammülsüzlük, feryad ü figan göstermez; sabr-ı cemîl gösterir, evliyâlığını, ârifliğini gösterir.

Böyle yapmayanın Rabbinin işine itimadı yok da, Rabbini itham ediyor da ondan itiraz ediyor.

Niye böyle yaptın? Sen ondan iyi mi bileceksin? Vardır bir bildiği.

Kâle ve kâle Hamdûnü. "Yine aynı râviler demişler ki; 'Hamdûn hazretleri şöyle söyledi.'"

el-Kıyâsetü tûrisü'l-ucb. "Zeka, kendini beğenmişlik meydana getirir."

Elhak doğrudur. Bir adam akıllı mı, zeki mi; kibrinden, ucubundan yanına yanaşamazsın. Zeki çünkü, aklının iyi olduğunun kendisi de farkında.

el-Kıyâsetü. "Zekilik, zeka, akıllılık, ne yapar?" Tûrisü'l-ucb. "İnsanda ucub hâsıl eder."

Ucub hâsıl etmemesi için insanın tasavvufî bir terbiye görmesi lazım. Yoksa alimlik, diplama, zeka, sınıf birinciliği, insanı mahveder.

Ben arkadaşlara söylüyordum; sınıf birincileri çok fena olur.

Neden?

Sınıf birinciliğinin kendisine verdiği kibirden, gururdan bu çocuk nasıl kurtulacak? Kurtulamazsa helak olur. Herkese tepeden bakar, kibirli, gururlu bir kişi olur.

En iyisi, biraz ortalardan gidip de hiç kibre düşmemek. Veyahut da sınıfın birincisi olmuşsa; "Bunu veren sensin yâ Rabbi. Bende bir şey yok. İstersen bir anda alırsın zekamı, aklımı, divane edersin, beni zincirlere bağlarlar, Bakırköy'e gönderirler. Zeka da senden; o da bir nimet yâ Rabbi! Aman beni kibre, ucuba düşürme!" demesi lazım.

Bu alimlerin, profesörlerin, müderrislerin, koca kavukluların, büyük sarıklıların, sırmalı cübbelilerin, eskiden beri kendini beğenmişliği çok olmuş. "Ben, ben, ben!" demişler. "En büyük benim!" demişler.

Padişahın birisi merak edermiş:

"Ya şu alimlerle, müderrislerle, sûfîlerin arasındaki fark nedir?"

Vezir demiş ki;

"Padişahım, müsaade buyurun, ben size bunu göstereyim."

Bir ziyafet vermiş. Şehrin alimlerini, ulemâsını çağırmış, o devrin büyük zâtları, müderrisler, hepsi gelmişler. Yemek yemişler. Çıkarken padişaha demiş ki;

"Sen benim arkamda dur, şurada saklan."

Çıkarken,

"Efendim, bu toplantıya birçok büyük zât geldi. Bunun birincisi kim, bunların içinde en büyük alim kim, biz bilemedik, söyler misiniz?"

Kaşlarını çatıp bakıyormuş, sinirlenip kızıyormuş:

"Elbette ben!" diyormuş. Arkasındakine soruyormuş:

"Elbette ben!" diyormuş. Arkasındakine soruyormuş:

"Elbette ben!" diyormuş.

Hepsi "Ben!" demişler.

Padişah demiş ki;

"Ben bundan bir şey anlayamadım."

"Dur daha."

Bir de sûfîleri çağırmışlar. Sûfîlere de yemek vermişler. Çıkarken vezir yine sormuş, padişah arkada saklı, pencereden perdenin arkasından dinliyor:

"Efendim, bu toplantının en büyüğü, mertebesi en yüksek olan kim? Sizin olduğunuzu söylüyorlar."

"Yok, estağfirullah. Ben onların en nâçiziyim. Estağfirullah, öyle şey olur mu; ben onların ayağının tozu olamam."

Gidiyormuş ötekisine;

"Siz bu toplantının en büyüğü imişsiniz?"

"Hayır, efendim, içeridekiler daha büyük; ben âciz nâçiz bir günahkâr kulum." O da gidiyormuş.

Hepsine "Sen en büyükmüşsün." dedikçe, "Hayır efendim, arkadaki." diyormuş. En sonuncuya da çıkarken demişler;

"Efendim en büyük sizmişsiniz."

"Yok ya, ben beş para etmeyen bir adamım. Hep iyiler önden gittiler, ben en arkaya kaldım." demiş.

İşte kibir etmemek, tevazu!

Men tevâdaa li'llâhi rafaahu'llâh.

Tevazu eden, Allah katında yükseliyor.

Herhalde ötekisine de şöyle soruyordu:

"Efendim, zât-ı âlinizin en yüksek olduğu söyleniyor; öyle midir, değil midir?" deyince, o da herhalde hoşlanıyordu.

Herkes kendini beğendirmek istiyor. İnsanın içinde bir duygu var, onun için süsleniyor, onun için giyiniyor. Hiç kimse tevazu göstermiyor; ancak bu zâtlar müstesna. Bunun meşrebi, melamet meşrebi. Melamet meşrebinde olanlar, kendisini beğendirmek istemiyor.

Hepimiz kendimizi beğendirmek istiyoruz. Ayakkabımızı ondan boyuyoruz, pantolonumuzu ondan ütülüyoruz, berbere ondan gidiyoruz, sinek kaydı tıraşı ondan oluyoruz, bilgimizi ondan arz ediyoruz, toplantıda onun için öne çıkıyoruz.

Neden?

İnsanın içinde kendisini göstermek, beğendirmek arzusu var. Beğenilsin istiyor, alkış istiyor.

"Hepimiz, kendimizin bağrı yanık âşıkıyız." diyor, Mehmet Akif.

İşte bundan kurtulmak lazım. Onun için "Zeka ve akıl, insanda kibirlilik uyandırır." diyor.

Öyledir. Ulemâ birbiriyle ceng ü cidâle girerler, mükaşaya girerler, bir türlü bir hizaya gelmezler.

Nasıl olmak lazım?

Mütevazı olmak lazım. Kibir ve ucub göstermemek lazım.

Kâle, ve kâle Hamdûn. "Yine Hamdûn-u Kassâr hazretleri, aynı râvilerin rivayet ettiğine göre buyurmuş ki."

Lâ ehade edvenü mimmen yetezeyyenü li-dârin fâniye ve yetecemmelü li-men lâ yemlikü darrahu ve nef'ahu.

Diyor ki;

Lâ ehade edvenü mimmen yetezeyyenü li-dârin fâniye. "Şu fâni dünya için süslenen insandan daha alçak kimse yoktur." Ve yetecemmelü li-men lâ yemlikü darrahû ve nef'ahû. "Kendisine fayda veya zarar getiremeyecek kimsenin karşısında, kendisini beğendirmeye çalışandır."

Bu fâni dünya için süslenip ziynetlenen ve şu fâni dünyanın ehli olan insanlara ki onların kendisine bir fayda sağlaması, bir zarar sağlaması bahis konusu değildir. Fayda da zarar da aslında Allah'tandır.

"Fayda ve zarar sağlamayacak insana kendisini beğendirmeye çalışması, şu fâni dünya için süslenmesi olan insandan daha alçak kimse yoktur." diyor.

İyi bir mü'minin nasıl olmasını istiyor?

Şu fâni dünya için süslenmeyecek.

Neresi için süslenecek?

Âhiret için süslenecek.

Âhiret için nasıl süslenilir?

Amel-i salih işleyerek süslenilir.

Âhiretin süsü nedir?

Takvâdır. Sevaplı işlerdir.

İnsan sevaplı işler yaptığı zaman âhirette itibar görecektir. Âhiretin süsü, yüz aklığı, ibadettir, taattir, hayrât u hasenâttır.

Kendisine fayda ve zarar sağlaması mümkün olmayan insana kendisini beğendirmeye çalışmayacak da kime beğendirmeye çalışacak?

Fayda ve zarar elinde olan, Mâlikü'l-mülk olan, Kâdir-i mutlak olan, Allah'a kendisini beğendirmeye çalışacak.

İnsan, kendisini Allah'a nasıl beğendirmeye çalışır?

Emirlerini tutarak, yolundan giderek, yasaklarından kaçınarak. İnsanın öyle olması lazım.

Burada tabi, yine insanların çoğunun anlamadığı bir şey var. Sanıyorlar ki faydayı ve zararı insanlar sağlıyor.

Hayır!

Faydayı ve zararı insanlar vasıtasıyla insanın başına musallat eden Allah. Hakikatte fâil-i mutlak O.

Fa'âlün limâ yürîd.

Allahu teâla hazretleri.

Gönderen O, yaptıran O, yaptırmayan da O.

İbrahim aleyhisselam'ı ateşte yaktırmayan O. Musa aleyhisselam'ı denizde boğdurmayan O. Ötekiler zarar vermek istediler, boğmak istediler; adam boğulmuyor. Allah'ın sevgili kulu olduğundan...

Yakmak istediler, yanmıyor; çünkü Allah yakmıyor.

Demek ki insanlarda zarar verme kaabiliyeti yokmuş. Allah zarar vermeyecek olduktan sonra zarar veremiyorlar.

Korumak isteseler?

Korumak isteseler de, Allah bir kimseyi mahvetmeyi kararlaştırdı mı, kimse koruyamaz. Kırk tane surun arkasına saklansa, orada bir sivrisineği ona musallat eder, kafasına dank dank, vurdura vurdura kendisini öldürtür. Bir mikrobu musallat eder, basit bir şeyi musallat eder.

Abbasî halifelerinden birisi, sıcakta, -terli zaten- burasına bir sinek konmuş, kışalamış; burasına gelmiş, kışalamış; şurasına gelmiş, kışalamış... Koca Abbasî devletinin başındaki adam, güçlü, kuvvetli, askerli, silahlı, müthiş bir geniş kuvvet sahibi. Bir sinek; bir orasına konuyor, bir burasına.

Karşısında alim var. Demiş ki;

"Yâ imam! Allah bu muzır mahluku, bu sineği niye yaratmış?"

Diyor ki;

"Senin gibi insanlar, âcizliğini anlasın." diye. "Senin gibi elinde güç kuvvet olan insanlar aldanmasın, kendi gücüne kuvvetine mağrur olmasın, bir sineğin karşısında bile âciz olduğunu anlasın." diye."

Tabi isterse insanı bir sineğe mağlup eder. Fayda da Allah'tandır, zarar da Allah'tandır. Onun için Allah'a kul olmaya çalışması lazım.

"Ne kadar alçaktır o kimse ki ondan daha alçağı yoktur ki şu fâni dünya için süsleniyor ve kendisinden fayda ve zarar gelmeyecek olan insanoğluna kendisini beğendirmeye çalışıyor. Vay akılsız vay!" demiş oluyor.

Ve kâle Hamdûn. "Yine aynı râviler rivayet ettiler ki; 'Hamdûn-u Kassâr hazretleri şöyle söyledi.'"

Tehâven bi'd-dünyâ hattâ lâ ye'zume fî aynike ehlühâ ve men yemlikühâ. "'Dünyalığa mağlup olan insanları bir şey sanmayasın.' diye dünyayı küçümse, hor gör; dünya ehli gözünde büyümesin."

Şu dünyayı hor gör, aldırma. Ne olacak ki? Şu dünyanın topu ne olacak, tamamı ne olacak? Hor gör şu dünyayı ki gözünde dünya ehli insanlar büyümesin ve dünyalığa sahip insanlar böyle senden itibar görmesin.

Derviş kenarda oturuyormuş, kenardan azametli bir adam geçiyormuş, kıpırdamamış bile. Dikilmiş başına;

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"

"Bilmiyorum."

Biliyor aslında; kılığından, kıyafetinden, kürkünden, kavuğundan belli, yüksek mevkili bir insan; ya vezir, ya komutan. Biliyor ama kılını kıpırdatmamış, yan gelip yatıyor.

Ötekisi sinirlenmiş:

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"

"Bilmiyorum. Kimsin?"

"Ben komutanım."

"Sonra ne olacaksın?"

"Kadıasker olacağım, başkomutan olacağım."

"Sonra ne olacaksın?"

"Vezir olacağım."

"Sonra ne olacaksın?"

"Sadrazam olurum."

"Sonra ne olacaksın?"

"Hiç!" demiş.

"Ben zaten şimdiden hiçim; ben senden yükseğim!" demiş.

"Sen nice uğraşacaksın, sonradan hiç olacaksın; ben zaten şimdiden hiçim!" demiş.

Aldırmıyor!

Peygamber Efendimiz'in hadisi var:

"Mütekebbire tekebbür, sadakadır."

Şımarmasın kerata! Mütekebbire tekebbür etmek, sadakadır.

Vay mütekebbir vay!

Hiç kıymet verme de, horluğunu anlasın. Mütekebbire tekebbür, sadakadır. Neden? Doğru bir şeydir. Adam hizaya gelecek, aklı başına gelecek. Çünkü tekebbür edince Allah sevmeyecek. Onun için ona biraz; "Sen kimsin ya, bana ne ya, ne olursan ol!" diye, yürüyüp geçivermek, yüz vermemek lazım geliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri, bizi tam Kur'ân-ı Kerim'in tarif ettiği müslüman olmaya muvaffak eylesin. Tam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde öğrettiği cins müslüman olmayı bizlere nasip eylesin. Sevdiği kul olalım, sevdiği şekilde yaşayalım, sevdiği işleri yapalım. Huzuruna sevdiği bir kul olarak varalım, âhirette pişman olmayalım. Âhirette Allah yüzümüzü güldürsün, dünyada yaptığımız işlerden dolayı cezalandırmasın.

Sayfa Başı