M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Osmân-ı Hirî (1)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm,

Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.

Emmâ ba'd...

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Burada tasavvuf tarihinin en mühim isimlerini, en büyük şahsiyetlerini yazan bir kitabı okuyoruz. İlmî olarak hazırlanmış çok değerli bir eser; hem ilk yazan yazarı değerli hem de kitabı neşre hazırlayan Nureddin b. Şureybe isimli profesör değerli kimse. "Bu mübarek şahısların hayatlarından istifade edelim." diye; "Tasavvufun aslı, esası, özü, doğrusu, güzeli neymiş, anlayalım." diye güzel güzel okuyoruz..

Ebû Osman el-Hîrî, Hîreli Ebû Osman. Nişabur'a bağlı bir şehir olan Hîre'de yetişmiş, Ebû Osman isimli mübarek âlimi okumaya devam ediyoruz. Bu çok büyük bir şahsiyet imiş. Tanıyanlar Cüneyd'le, Rüveym'le daha büyük şahıslarla mukayese ediyorlar. Bunun çok yüksek, onların kıratında, bazı konularda onlardan daha çok tercih edildiğini söylüyorlar. Biz de geçen hafta hayatını, ismini, memleketini okuduk.

Hadis rivayet etmekle de meşgul olduğu için; "Rivayet ettiği mübarek hadislerden bir numune olsun." diye bir hadis okunmuştu. Orada size hadisin nasıl rivayet edildiğini anlattık. Bu devirde böyle meseleleri ince ince araştırmaya alışkın değiliz. Yalnız Peygamber Efendimiz zamanında ve ondan sonra Peygamber Efendimiz'le ilgili bilgileri dinleyen, anlatan, nakleden insanlar bizim gibi değillerdi, çok titiz insanlardı. Sözlerinin çok doğru olmasına büyük gayret sarf ediyorlardı. Eserlerde bunları görüyoruz. Bir hadisin rivayetinde kaç tane mühim şahsiyet geçmişti. Bir de Eş'as isimli bir şahıs geçmişti. Onun hayatını, sıfatlarından iki tanesi okurken Eş'as b. Suvval el-Kinde et-Tevabitî el-Efrak el-Esram. "Ehvas şehrinin kadısıdır." diye geçmişti.

Bu kelimeler Arap dilinin bir özelliği olarak insanın vücudundaki özellikleri, renkleri, farklı durumları belirten kelimelerdir. "Bunlara birisi lügatten baksın." demiştim. Bir kardeşimiz Eş'as hazretleriyle ilgili kelimelere bakmış.

Efrak ne demekmiş?

"Saçı sakalı ayrık olan" demekmiş.

"Kollarının aralığı açık olan adama da" böyle derlermiş.

Esrem, peltek s iledir. O da "Dişlerinden birisi kökünden kırılmış olan kişi" mânasına geliyormuş.

Demek ki "gedik dişli" demek olmuş oluyor. Bir kardeşimiz "Bize kolaylık olsun." diye bunu böyle hazırlamış, getirmiş.

"Bu Ebû Osman-ı Hîrî, Hamdûn-u Kassâr'dan dinlemiş. O, Muhammed b. Yahya'yı Nişâburî'den dinlemiş; o, Kuteybe'den dinlemiş; o, Abser'den dinlemiş; o, Eş'as'den dinlemiş; o, Muhammed'den dinlemiş. Bu Muhammed rüya tabircisi, meşhur rüya tabiri imamı Muhammed b. Sîrin olabilir. O da Nafi''den dinlemiş; o da İbn Ömer'den dinlemiş." demiştik.

Nafi', sonu "ayın" ile. Tabi sonu "ya" ile olursa o başka bir mânaya gelir. Sonu "Nafi'" diye "ayın" ile olursa o başka mânaya gelir. Bu Nafi' "ayın" iledir; "menfaat veren, fayda sağlayan" mânasına geliyor. "Menfaat" kökünden geliyor.

Bu Nafi', tâbiînin meşhur alimlerinden. Künyesi Ebû Abdillah. Doğum tarihi bilinmiyor ama vefat tarihi hicrî 117 olması lazım. Bazı kaynaklarda aslen İran'ın bir mıntıkası olan Deylem'den olduğu da söyleniyor. Bazı kaynaklarda Kâbil'li, Nişabur'lu, Mağrib'li yani Fas'lı, Afrika'nın Kuzey'inin Batı tarafından olduğu rivayetleri var.

Bu Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tan hadis rivayet etmiş meşhur bir alim. Abdullah b. Ömer'in âzâdlısı. Şimdi bu mübarekler gittikleri yerde, fütuhatta esir, ganimet alırlarsa onları alıyorlar, âzâd ediyorlar. Köle âzâd etmek sevap. Bir de İslâm'a göre yetiştiriyorlar; onlar da büyük alim oluyor.

İşte onlardan birisi de bu Nafi' isimli şahıs. Hadis ilminde söz sahibi ve çok güvenilen bir kimse. Pek çok hadîs-i şerîf rivayet etmiş.

Kendisinden oğulları Ömer, Abdullah, Salih b. Keysan, İbn Şehab Zührî gibi alimler rivayet etmişler. Sıhha-i Sitte kitabında bundan rivayet edilmiş hadisler meşhur. Emevîler'in muttakî halifesi Ömer b. Abdülaziz, "Sünnet-i seniyyeyi öğretsin." diye

Emevî halifeleri umumiyetle saraylarda çalgıcı, gevşek, zevkle sefayla yaşamışlar, tenkide uğramışlar. Hatta ondan sonra da Abbasîleri kuracak olan şahıslar bunlarla gizli gizli mücadele ederek, hazırlık yaparak, teşkilat kurarak bunları devirmiş.

Emevîleri biliyorsunuz. Onların içinden yalnız bir tanesi, Ömer b. Abdülaziz çok muttakî insanmış. Ona II. Ömer deniliyor. I. Ömer Hz. Ömer Efendimiz, buna II. Ömer deniliyor. "Mütevazı yaşarmış, cömertmiş, hazineden para almazmış, takvâ ehliymiş." diye meşhur bir kimse. Bir insanın böyle salih, âbid, zâhid bir insan olması da bir takım esrarengiz, esrarlı şeylere bağlı oluyor. Bazı bereketlerden, bazı kimselere bağlı olmaktan, bazı mübarek insanların duasını almaktan kaynaklanabiliyor.

Hz. Ömer radıyallahu anh Medine'nin sokaklarında geceleyin devriye gezerken -kendisi halife, gece bekçisi değil. Halife ama kendisini sorumlu hissediyor, uyku uyumuyor. "Dicle'nin kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa Hz. Ömer mesul" diye titriyor. Geceleyin sokaklarda dolaşıyor.- sokakta dolaşırken bir evin içinden bir kadın sesi, kulağına erişmiş;

"Kızım sütün içine su katıver."

Hz. Ömer gece dışarıda. Kadın, kızıyla evin içinde konuşuyor. Hz. Ömer de sokaktan geçerken bu sözü duydu. Kız cevap veriyor:

"Anne, halife Hz. Ömer; 'Sütlere su katmayın.' diye sabahleyin söylemedi mi, tellal bağırmadı mı, halife yasaklamadı mı?"

"Kızım şimdi söyletme beni! Hz. Ömer nereden bilecek? Suyu sütün içine katıver."

"Hz. Ömer bilmiyor, görmüyor ama Allah görmüyor mu anne? Allah duymuyor mu, bilmiyor mu, halifeye isyan olur mu? Halife görmeyebilir, duymayabilir ama Allah görüyor, duyuyor, her şeyi biliyor. Müslümanların halifeye itaat etmesi lazım." diye annesini susturmuş.

Hz. Ömer Allah'tan bu sözleri dışarıdan duymuş, o evi bellemiş. Bu ev hangi ev? Şu sokakta, şu ev. Ertesi gün; "Bu evdeki kızı oğluma istiyorum." diye oraya dünürcü göndermiş.

Daha kızı görmedi; uzun boylu mu, sırma saçlı mı, ince belli mi, hilal kaşlı mı, kömür gözlü mü, elma yanaklı mı, kiraz dudaklı mı, söylüyor mu?

Hayır.

Neyi beğendi?

Geceleyin annesine söylediği sözü beğendi; bu çok mühim. Şimdi biz nasıl kız alıyoruz, Hz. Ömer nasıl kız alıyor?

Biz nasıl ararız?

Zengin olsun, tahsilli olsun, güzel olsun, rengi şöyle olsun, bilmem ne olsun. Hz. Ömer ne diyor?

"Bu, Allah'tan korkan bir kız, Allah'ın herkesi gördüğünü, her şeyi işittiğini biliyor. Süte su katmak, halifeye asi gelmek istemiyor; takvâ ehli bir kız; bunu oğluma alayım." diyor.

"Güzel mi, çirkin mi, hastalıklı mı?" demiyor.

Gidiyor, kızı istiyor. İşte o aldığı kızın torunu Ömer b. Abdülaziz imiş.

Bereket nereden gelmiş?

Hz. Ömer'den geliyor, Hz. Ömer'in oğlundan geliyor. O muttakî, takvâ ehli kızcağızdan, Allah'tan korkan, süte su katmak istemeyen, annesine ikazda bulunan kızcağızdan bereket başlıyor, Hz. Ömer'den, oğlundan başlıyor.

Ta Emevîlerin içinde, o aileden bile olsa, filiz, mübarek bir pınar oradan çıkmış gibi tertemiz bir insan Ömer b. Abdülaziz çıkıyor. İşte o Ömer b. Abdülaziz. Bu, Nafi' isimli kölelikten alim olan şahsı Mısır'a göndermiş.

Neden göndermiş?

"Sünnet-i seniyyeyi Mısırlılara öğretsin." diye.

Görüyor musun, köleydi ilim yoluna girdi, alim oldu, efendi oldu. Köleydi, seyyid oldu. Ayrıca halifenin gözdesi oldu, halife de "İslâm'ı, sünneti öğretsin." diye onu bir ülkeye, büyük alim olarak gönderiyor. Bunlar ibretlik şeyler; burası önemli.

İmam Mâlik rahmetullah aleyh Nafi''nin rivayetini duydu mu; "Tamam, bu bana kafi." dermiş. İncelemeye, tahkik etmeye lüzum görmezmiş. O kadar güvenilen bir kimse. Malikî mezhebinin kurucusu olan, Muvatta' kitabını yazan İmam Mâlik buna çok itimat edermiş.

Büyük bir hadîs-i şerîf hafızıymış. Biliyorsunuz Kur'an'ı ezbere bilenlere "Kur'an hafızı" deniliyor, hadisleri çok bilenlere de "Hadîs-i şerîf hafızı" deniliyor, bunlar çok az, kolay değil. Bütün bilginler "Rivayetleri hatasızdır." demişler. Naklettiği hadîs-i şerîflerden bir iki tane de buraya almışlar.

Bir başka Nafi' daha var. Onu da Nafi' ismini araştırırken gördük. O da burada; Nafi' el-Kureyşî imiş. 169 tarihinde; bundan sonra vefat etmiş. Bu 117'de vefat etmiş, o 169'da, 52 sene sonra, bu daha genç bir Nafi'.

O da iyi bir insanmış; o da hadîs-i şerîf rivayet etmiş. Rivayetleri hadîs-i şerîf kitaplarında muteber hadis kitaplarında varmış, hüccet kabul edilirmiş. Hz. Ömer'in oğluyla ilgili güzel bir rivayetini naklediyorum:

İbn Ma'mer, İbn Ömer'e 60 bin dirhem para hediye göndermiş. Hz. Ömer'in oğluna 60 bin dirhem altın hediye gönderiliyor. Hz. Ömer'in oğlu Abdullah bu hediyelerin hepsini oradaki fakirlere dağıtmış. 60 bin dirhemi, gelen hediyelerin hepsini oradaki fukaraya dağıtmış.

Ondan sonra bir fakir daha gelmiş, ama her şey dağıtıldı. O ikinci fakire ne verecek? Daha önce dağıttıklarından birisinden ona verdiği paradan borç almış; "Sana şu kadar borcum olsun, bana borç ver." demiş, borç almış. Sonradan gelen fakire de parayı vermiş. Bu da Hz. Ömer'in oğlunun mübarekliği.

Bunu niye söylüyoruz?

O ikinci Nafi', Hz. Ömer'in oğluyla ilgili sözler nakleden bir kimse de onun için. Hz. Ömer'in oğlu gece namazına devam edermiş. "Sabah oldu mu?" diye arada sırada buna sorarmış. Sabah olmuşsa "Oldu." derdim. "O da kalkar, oturup tevbe ve istiğfarla meşgul olurdu." diyor.

Bir de meşhur kıraat alimi Nafi' var. Nafia b. Abdurrahman Ebû Nuaym; yedi kıraat imamlarından birincisi. Ve Medîne-i Münevvere'nin imamı sayılıyor. Bu da çok yüksek bir şahıs. Esmermiş; güzel yüzlü, güzel ahlâklı, şakacı bir kimseymiş. Yeri gelince şaka da, latife de yaparmış. Güleç yüzlü, hoş sohbetli bir kişi imiş. Konuşurken kendisinden çok güzel kokular gelirmiş.

Bir gün demişler ki; "Mübarek, sen ilim anlatmaya geldiğin zaman senden çok güzel kokular geliyor, misk filan mı sürünüyorsun?" diye sormuşlar.

O da demiş ki;

"Ben elimi ne güzel sürdüm, ne de güzel bir kokunun yanında bulundum. Bir şey sürmüş değilim. Öyle bir kokuyla ilişkim yok. Yalnız rüyamda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i gördüm, ağzıma Kur'ân-ı Kerîm okudu, o zamandan beri ağzımdan bu güzel koku çıkar." buyurmuş. Efendimiz'in iltifatına mazhar olmuş.

Böylece bir kaç tane Nafi' isimli şahsı anlatmış olduk.

Bu kıraat alimi olan Nafi''den de bir şeyler söylemek istiyorum.

70 yıl Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mescidinde namaz kılmış. Çok cömert imiş. Dünya düşkünü değilmiş. Çocukları, öleceği zaman vasiyet isteyince;

"Allah'tan korkun. Takvâyı kendinize kalkan edinin. Ara bulmayı, iyi geçinmeyi farz-ı ayn bilin. Allahu Teâlâ hazretlerine ve Resûlü'ne itaatten bir nefes bile ayrılmayın." diye nasihat etmiş.

Bir rivayeti bizi biraz desteklediği için okumak istiyorum:

Hz. Ömer'in oğlu, Abdullah'ın kölesi olan şahıs, sabah namazından sonra mescitte kalır, güneş doğuncaya kadar zikirle meşgul olurmuş. O da biliyorsunuz bizim âdetimiz. Hocamız Mehmet Zahid Kotku hazretlerinin İskenderpaşa'da bize öğrettiği, yapageldiğimiz âdetimiz. Böylece Nafi'leri anlatmış olduk.

"Bu hadisi rivayet eden Nafi', Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'ın azatlı kölesi, yetiştirmesi; ondan hadis rivayet eden bir mübarek" diye söylemiş olduk.

172. sayfadan iki numaralı paragrafı okuyoruz:

Semi'tü Ebâ Amra Hamdân, yekûlü: Vecedtü fî-kitâbi ebî semi'tü Ebâ Osmân yekûlü: Aslü'l-adâveti min-selâseti eşyâi: Mine't-tama'i fi'l-mâli ve't-tama'i fî-ikrâmi'n-nâsi ve't-tama'i fî-kabûli'n-nâsi.

Müellifimiz, Hamdan oğlu Ebû Amr'dan işitmiş. O da demiş ki;

"Ben babamın eliyle yazılı bir kitapta gördüm ki bu Ebû Osman-ı Hirî hazretleri şöyle söylemiş:"

Aslü'l-adâveti min-selâseti eşyâi. "İnsanlar arasındaki düşmanlık üç şeyden kaynaklanıyor:"

Neden bu adam bu adama düşmanlık ediyor?

Bir:

Mine't-tama'i fi'l-mâli. "Mala tamahtan olur."

Menfaat, mal dolayısıyla olur. "Onun alacağı malı o aldı." diye veya "Engelledi." diye ona düşman olur. Düşmanlık maldan olur. "Malı ben alayım." diye istediğinden, onu engel gördüğünden düşman olur.

Ve't-tama'i fî-ikrâmi'n-nâsi. "Bazen de insanlar birisine ikramda bulunur, hürmet eder, hediye verir vesaire. 'Niye ona veriyorlar da bana vermiyorlar?' der, düşmanlık oradan olur."

Ve't-tama'i fî-kabûli'n-nâsi. "-Bazen maddî bir şeyde olmasa bile- 'İnsanlar ona daha çok sevgi gösteriyor, hürmet gösteriyor.' diye ona düşman olur.

"Niye onu seviyorlar da bizi sevmiyorlar, bize aynı teveccühü göstermiyorlar?" diye düşünür.

Aslında hepsi de tamahtan, tamahkârlıktan doğuyor.

"Ya mala tamahtan ya insanların ikram ve hediyelerine tamahtan ya da insanların itibar etmesine tamahtan kaynaklanıyor."

Bundan dolayı düşmanlıklar, rekabetler oluyor. Allah bizi tamahkârlıktan korusun. Tok gözlü eylesin. Başkasının hakkına, malına, mülküne, itibarına, izzetine, mevkiine, makamına göz dikmekten, o kötü huydan pâk eylesin.

İnsanın gönlü, kalbi kanaatkâr olursa tok olursa hiçbir şeye tamah etmez; tamah etmediği zaman da kimseyle bir meselesi olmaz. Düşmanlık olmaz; insanlar ile arası iyi olur. İnsanlarla problem, mesele, sıkıntı olmaması için insanın tok gözlü olması lazım. Kimsenin menfaatine göz dikmemesi lazım. Tasavvufta böyle olmalı.

Tasavvufu tarif eden büyüklerimizden bir tanesi ne buyuruyordu?

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır.

Gül-ü gülzâr olup hâr olmamaktır.

"Tasavvuf kimseye yük olmamak, kimsenin parasının pulunun menfaatini istememek, kimsenin elindekine göz dikmemektir. Gül olmaktır, diken olmamaktır."

Kimseye göz dikmeyeceğiz, kimsenin malında mülkünde, varlığında tamahımız olmaması lazım. İyi kul olmak için kendimizi böyle terbiye etmeliyiz.

Falancanın çok malı mülkü var; "Allah daha çok versin, maşaallah mübarek etsin, hayırlı olsun, Allah hayırlı yerde kullanmasını nasip etsin, şaşırtmasın, azdırmasın, 'Zenginim.' diye şımarttırmasın." diye dua edersin, tamam. Ama kıskanmaya, tamah etmeye lüzum yok.

Kâle ve semi'tü Ebâ Osmân yekûlü:"Aynı râvilerden geldiğine göre Ebû Osman şöyle de buyurmuş:"

Lâ yekmülü'r-racülü hattâ yesteviye kalbühû fî-erba'ati eşyâ:

Fi'l-men'i ve'l-atâi ve'l-izzi ve'z- zülli. "Kişinin kalbi, gönlü şu dört şey karşısında eşit olmadıkça o insan kâmil insan olamaz:"

Dört şey müsavi olacak. Bu dört şey müsavi olmadıkça o insan kâmil insan olamaz. Kusurlu, nâkıs insan olur.

O dört şey nedir?

Fi'l-men'i ve'l-atâi. "Kendisine bir şey verilse de verilmese de." Ve'l-izzi ve'z-zülli. "İzzette, itibarda olsa da, zillette idbarda olsa da."

Hepsi eşit olursa, insan o zaman, kâmil insan olur. Olmazsa kâmil insan olamaz.

Bu ne demek?

Bazı insanlar vardır; iyi, güzel. Vaziyeti iyi gidiyor, gidişi güzel, tatlı; halleri hoş görünüyor ama Allah başına acı bir olay getiriyor; adam değişiyor, fıttırıyor, raydan çıkıyor, yoldan çıkıyor.

E ne oldu mübarek? Her şey baklavalı, börekli, kaymaklı, kadayıflı iken iyiydi de şimdi ne oldu böyle değiştin, raydan çıktın, yoldan çıktın?

Bu da kader. Allah verdiği zaman iyi de vermediği zaman mı fena, öyle şey olur mu? Verse de vermese de, zenginlik de olsa fakirlik de olsa her halde insanın kulluğunu muntazaman götürmesi lazım. Sarsılmadan, dosdoğru götürmesi lazım, bozmaması lazım.

Allah'a karşı olmuyor da bazen kullara karşı da böyle hatalı davrananlar oluyor:

Ve in u'tû minhâ radû ve in lem yu'tav minhâ izâhüm yeshatûn.

Sadakallâhu'l-azîm.

Peygamber Efendimiz zamanında bazı fakirler varmış. Efendimiz'in etrafında bekleşiyorlarmış. Gelen hediyelerden, sadakalardan -Efendimiz herkese dağıtırdı.- kendilerine verilirse memnun olurlarmış, verilmedi mi kızarlarmış.

E ne kızıyorsun, bu senin hakkın mı?

Değil.

Geçen sefer Resûlullah sana verdi; bu sefer de şu fakire veriyor. Bırak da biraz kardeşin istifade etsin. Onun da canı var.

Geçen sefer sana verilince o kızdı mı?

Kızmadı.

E bırak da bu sefer ona versin.

Ve in u'tû minhâ radû. "Efendimiz sadakadan, zekâttan, hediyeden, kendisine gelen ikramlardan verirse razı, hoş, memnun oluyorlarmış. Verilmediği zaman hop ayağa kalkıp kızıyorlarmış, bozuluyorlarmış."

Bu ne?

Bu nâkıslık alâmeti.

İyi müslüman böyle yapmaz. Allah verse de vermese de kulluğunu muntazaman götürecek. Resûlullah verse de vermese de ona karşı ümmetliğini muntazam götürecek. Resûlullah değil de diyelim bir arkadaş.

"Ben ona hediye verdiğim zaman, onu evime çağırdığım zaman; "Buyur." dediğim, ikram ettiğim, ziyafet çektiğim zaman iyiydik de hocam, bir kaç defa evime çağırmadım, öbür arkadaşları çağırdım veyahut bir kaç sefer ona hediye vermedim. Geçen bayram vermişim de bu bayram vermemişim. Herifin yüzü değişti."

Olur mu?

Olmaz.

Herkese maktu maaş gibi her zaman her şey verilmez ki. Verilse de verilmese de insanın davranışlarının hediyeye bağlı olmaması lazım.

Bilmem bu sözler açıkladı mı?

İyi bir müslüman bu gibi durumlarda çizgisini saptırmaz. Verilse de verilmese de, izzet durumunda da zillet durumunda da muntazam yürümeye devam eder.

"İzzet durumu" ne demek?

"Kıymetli olmak" demek.

"Zillet durumu" ne demek?

"Hor olmak" demek.

İzzetli, itibarlı olduğu zaman da, hor olduğu zaman da, insan bir kere Allah'a karşı kulluğunu güzel yapacak, değişmeyecek.

"Fakir oldum." diye Allah'a ibadetini mi terk edecek?

"Sen ona zenginlik verdin de bana vermedin." diye arayı mı bozacak?

Olmaz!

Peygamber Efendimiz'e karşı da öyle. İzzet, itibar olduğu zaman iyi yapacak da, olmadığı zaman ara bozacak, olmaz!

Sevgi onlara bağlı olmamalı. Arkadaşlar arasında da öyle. Tekkede de öyle...

Şeyh efendi bazen birisine bir sebepten bir şey verir, ötekisine vermez.

"Bak ona verdi de bana vermedi!"

Hadi, aralar bozuldu, olmaz! Bazen bazı kimselere "Kalbi yumuşasın." diye veriliyor. Mesela İslâm'da zekâtın bir bölümü "İslâm'a ısındırmak için" verilmiş.

el-Müellefetü kulûbihim. "Kalpleri İslâm'a ısındırılmak için" verilmiş.

Bazı kimselere zekât ayrılıp verilmiş.

Neden?

"İslâm'a ısınsınlar, İslâm'ı sevsinler." diye.

Mekke'nin fethinden sonraki gazalarda, savaşlarda elde edilen ganimetlerin çoğunu Peygamber Efendimiz yeni müslümanlara verdi de Medine'de kendisine çok destek olmuş olan, çok sevdiği yakınlarına vermedi.

Neden?

"Yenilerin gönlü ısınsın." diye.

Yoksa "Çok verdiğini çok seviyor, az verdiğini az seviyor, hiç vermediğini hiç sevmiyor." diye değil.

Nitekim fitne oldu, bazıları Resûlullah'ın aleyhinde dedikodu yaptı. Resûlullah Efendimiz kalktı, çok dokunaklı bir hutbe okudu, herkes ağladı.

Demek ki iyi bir müslüman, verilse de verilmese de izzette de olsa zillette de olsa iyiliğini devam ettirir, bozmaz. Bu gibi ârızî sebeplerden dolayı ahbaplığı bozmaz. Buradan belli olur.

"Şu dört şey onun gönlünde eşit olmadıkça bir insan, kâmil insan olamaz."

Verilmesi verilmemesi, izzetli durum, zilletli durum. Aşağı mertebe, yukarı mertebe. Her durumda aynı olması lazım. Dervişlik işte bu! Bolluk zamanında, verme zamanında, herkes herkesi sever. Asıl vermediği zaman sevmek mühim.

"Hocam ben ibadetlerimden zevk almıyorum."

Alma, bazen insan ibadetlerden zevk almaz. Sen ibadeti zevk almak için mi yapıyorsun?

Hayır, Allah emrettiği için yapıyorsun. Zevk alsan da, almasan da yapacaksın; onun da başka tadı var. Şeytan bazen zevk aldırmaz, bazen zevk bir sebepten kaçar. Tasavvufta bu gibi meseleler, ince meseleler.

Kâle ve semi'tü Ebâ Osmâne yekûlü: Salâhu'l-kalbi fî-erba'ati hısâl, fi't-tevâdu'i li'llâh, ve'l-fakri ila'llah ve'l-havfi mina'llah ve'r-recâi fi'llâh

"Yine Ebû Osman'dan aynı râvîler işitmiş ve müellife nakletmişler ki 'İnsanın kalbinin doğru bir kalp olması, gönlünün temiz bir gönül olması salâhü'l-kalbi dört şeydedir."

İnsanın kalbinin temiz, iyi, Allah'ın sevdiği, pırıl pırıl nurlu bir kalp olması dört şeyledir. İnsanın içinde dört şey olacak.

Fi't-tevâdu'ı li'llah. "Allah için mütevazı olacak."

Tevazu huyuna sahip olacak. Kibirli, burnu havada olmayacak. Mütevazi olacak.

Tevazuu neden yapacak?

"Allah rızası için."

Allah rızası için mütevazi olacak. Mütevazi olursa kalbi, gönlü güzel olur.

Sonra;

Ve'l-fakri ila'llah. "Allah'a karşı muhtaçlığını hissedici olacak."

"Bana her şeyimi Allah veriyor; Rabbime sonsuz ihtiyacım var." diye düşünecek.

Kul; "O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yok, benim ibadetime ihtiyacı yok, ama ben ona muhtacım." diye Allah'a bağlılığını, Allah'ın ikramına ihtiyacı olduğunu bilecek.

Bunu anlayamamışsa, iyi bir gönül sahibi değil, iyi bir seviyede değil, iyi bir müslüman değil. Tevazu sahibi olacak, kibirli olmayacak, her şeyden büyük Allah olduğunu bilecek, Allah'ın huzurunda mütevazı olacak, Allah'a muhtaç olduğunu bilecek, her şeyin Allah'tan geldiğini, gelmezse çok fena olduğunu bilecek; iki.

Ve'l-havfü mina'llah. "Allah'tan korkacak."

Neden?

Korkmazsa şımarık olur. Şımarık olunca Allah hakikaten ona bir ceza verir. Allah'ın gazabına uğrar, bir şamar yer; o zaman aklı başına gelir. Onun için korkacak; korkacak da hareketlerine, düşüncelerine, yaptığı işlere dikkat edecek; "Aman!" diyecek. "Aman ummadığım bir yerde ayağım kayıp da Allah'ın kahrına, gazabına uğramayayım!" diyecek, korkacak.

Korkmuyor.

Günahkârların hepsi Allah'tan korkmadığı için günah işliyor; korksa yapamaz. Polisten, mahkemeden, kanundan, devletten korkuyor; yapabileceği pek çok şeyi korku belasına yapmıyor. Komşuyu dövecek, şu malı alacak, şu kanunsuzluğu yapacak, şu işi yapacak ama korktuğundan yapmıyor.

Bu dünyanın bu saydığım şeylerinden korkuyor da kâinatı yaratan mülkün sahibi Allah'tan korkmuyor. Korkmadığı için de günahı işliyor. Polisten, hapisten, idamdan korktuğu için adam öldürmüyor; öldürmekten kaçınıyor.

Elinde tabanca oluyor; korktuğu için ateş etmiyor. Ama Allah'tan korkmadığı için günahı işliyor, olmaz! Allah'tan korku olacak. İnsanın içinde Allah korkusu olacak. Hakikaten korkacak.

Neden?

Ya sevmezse... Bilmiyorsun ki garantin yok ki. Peygamber Efendimiz bile ömrünün sonuna kadar nasıl yaşamış, nasıl sabahlara kadar ibadet etmiş, nasıl yalvarmış, tazarrû ve niyazda bulunmuş, nasıl secdelerde sabahlara kadar gözyaşı dökmüş.

Neden?

Allah'tan korkmak lazım; korkuyor da ondan.

Ne zaman karşıdan bir sarı bulut gelse –fırtınanın alâmeti- koyu bulutları görse Peygamber Efendimiz'in benzi sararırmış; hemen Allah'a dua etmeye başlarmış.

Neden?

Kur'ân-ı Kerîm eski kavimlerin öyle bazı fırtınalarla helak olduğunu bildiriyor da ondan. Korkuyor. "Acaba ümmetimden bazı kimselerin yaptığı kusurlardan dolayı ümmetime bir azap gelir mi?" diye hemen duaya başlarmış.

Korkmak lazım. Üçüncüsü korku.

Dördüncüsü;

Ve'r-recâi fi'llâh. "Allah'tan ümitli olacak."

Yine de korkacak ama "Rabbim erhamü'r-rahimîn'dir, affeder, lütfuna bizi de erdirir inşaallah, cehenneme atmaz, cennetine sokar." diye ümidi de olacak.

Ümit de çok kıymetli bir şey, güzel bir duygu. Ümit oldu mu insanın yüzü gülüyor, sıkıntıları göğüsleyebiliyor.

Onu bir senelik kahra tahammül ettiren çiftçinin ümidi değil midir? Bir sene kahır çekiyor; tarlanın, iklimin zahmetini çekiyor. "Bir sene sonra mahsul alacağım." diye ümidinden o kadar sıkıntıyı çekiyor.

Talebenin talebelik kahrını çekmesi; "Bitireceğim, mezun olacağım, diploma alacağım, iyi bir iş kuracağım." diye değil midir?

Bir ümitten dolayı insan o sıkıntıları çekiyor. Onun gibi insanın içinde ümit duygusu olması lazım. Ümidini yitirmemesi, kaybetmemesi lazım.

Bir insanın ümidi kaybolursa ne olur?

Bir insan ümidini kaybetti mi çöker, perişan olur, çok fena olur, hayatının tadı kalmaz. Hayatı zehir gibi olur. Hiçbir şey yapamaz.

Şair ne diyor?

Kalbim emelsizlerin karanlık yürekleri gibi yastan ve pastan.

İnsanın gönlü kararır, yas ve pas olur. Yas, üzüntü olur, pas tutmuş gibi olur, ışıl ışıl olmaz; ümit lazım.

Özetleyelim:

İnsanın gönlünün arzu edilen, makbul bir gönül olması için mübarek evliyâullahın gönülleri gibi pırıl pırıl, nurlu bir gönül olması için kaç duygu olması lazımmış?

Dört duygu olması lazımmış:

Bir; Allah'ın huzurunda mütevazi olacak, kibirlenmeyecek. Hiç kimseyi hor görmeyecek, Allah'ın indinde kimin makbul olduğu belli olmaz. Allah'a kabadayılık yapamaz tabi; Allah'a karşı kibirlenecek değil ki. Mü'min Allah'a karşı kibirlenmez de yaradılana karşı da kibirlenmez. Çünkü Allah'ın kimi sevdiğini bilmez.

Onun için Yunus Emre'nin şu sözü güzel:

Yaradılanı hoş gör, Yaradan'dan ötürü.

Bazen otobüs şoförleri, kamyon şoförleri de arabalarının arkasına çok dokunaklı şeyler yazıyorlar. "Hor görme garibi" filan diye.

Öyle; hor görmemek lazım, belli olmaz, bakarsın Allah onu seviyordur. O bakımdan Allah'ın huzurunda tevazu sahibi olacak, mütevazı olacak; kibirli, kendini beğenmiş olmayacak.

Allah'a muhtaçlığını bilecek, o ihtiyacı hissedecek:

"Ben sana muhtacım, her şeyim senden geliyor yâ Rabbi!" diye Allah'a öyle bağlanacak; iki...

Allah'tan korkacak, Allah'tan ümidi olacak. Korkusu da ümidi de olmazsa fena! İkisi birden olması lazım.

Buna ne diyorlar?

Beyne'l-havfi ve'r-recâ olmak. Mü'min, "korku ile ümit" arasında olacak. İkisine de sahip olacak; ikisine de eşit mesafede olacak.

Bir paragraf daha okuyalım.

Ve semi'tühû yekûl. "Aynı râvi demiş ki 'Bu Ebû Osmân-ı Hirî şöyle diyor:'"

el-Muvaffaku men lâ yehâfü ğayra'llah ve lâ yercû gayrah ve yü'sirü rıdâhü alâ hevâ nefsih.

Muvaffak ne demek?

Muvaffak; "Allah'ın lütfettiği, tevfîkini refîk ettiği, tevfîkât-ı samedâniyesi'ne mazhar ettiği, yardımcı olduğu iyi kul" demek.

Muvaffak kimdir?

Üç sıfatını sayıyor:

Men lâ yehâfü ğayra'llah. "Allah'tan başka kimseden korkmayan."

Bir.

Ve lâ yercû ğayrahû. "Başkasından da bir şey beklemeyen."

Başkasından da bir ümidi yok; efe yani. Allah'tan gayrısından korkmuyor, başkasından da bir şey beklemiyor.

"Acaba şu bir şey verir mi, acaba şöyle söylersem darılır mı, kızar mı, kırılır mı?" demiyor.

Bir şeyden beklentisi yok.

Ve yü'sirü rıdâhü alâ hevâ nefsih. "Allah'ın rızasını hevâ-i nefsi'ne tercih edendir."

Kendisinin bir isteği var, arzusu var. Hevâ-i nefsi var.

"İnsanın hevâsı" ne demek?

"Nefsinin arzuları" demek.

"Nefsin arzuları" nelerdir?

Nefsin arzusu yemektir, içmektir, uyumaktır, keyiftir, eğlencedir, zevktir, safadır, yan gelip yatmaktır. İşte böyle. Mülakat yap, herkese; "Canın ne istiyor?" diye sor bakalım. İşte bunlar nefsin istekleri. Sonsuz istekleri vardır ama esas itibariyle ciddi işlere yanaşmaz; rahatını, eğlenceyi sever. Ve insanı da oraya çekmeye çalışır.

"Nereye gidiyorsun arkadaş, ders var."

"Vallahi çok yoruldum, biraz uzanacağım."

"Yahu hadi bugün gel, vaaza gidelim."

"Yahu arkadaşlarla eğlence yerine eğlenmeye gidecektik, bu pazar gitmeyivereyim."

İnsanın hevâ-i nefsi, insana hoş gelen şeylerdir. Allah'ın rızası ise bazen zor, zahmetli şeydir. Cihad, oruç, hac, namaz zordur; kazancını ayırıp fukaraya zekât vermek, elinden para çıkarmak zordur. Sabretmek, şükretmek zordur. Ama Allah bunları seviyor. Allah'ın sevdiği zor gelse de, nefis istemese de yapacak. Nefsinin istediği Allah'ın isteğine aykırıysa nefsinin istediğini susturacak, engelleyecek, Allah'ın istediğini yapacak. Hakiki dervişlik budur; nefsinin istediğinin aksini yapmak.

Bir insan böyle olunca ne olurmuş?

Allah'ın tevkîfinin refîk olduğu hayırlı, mübarek kullardan olurmuş. Veyahut "Allah bir insana yardım ederse böyle bir insan olur." demek.

Bu da Allah'ın yardımıyla; meseleye oradan da bakalım.

Her işin sahibi Allah mı?

Her gücü kuvveti veren Allah mı?

Allah bir insana yardım ederse o zaman o, Allah'tan gayrısından korkmaz, kimseden bir şey ummaz, kendi nefsinin arzusunu tutmaz da Allah'ın yolunda gider; bu da Allah'tan bir nasiple oluyor.

O nereden olur?

Allah bana da böyle yardım etsin ama ne yaparsam olur?

Edebe riayet edersen, edepli kul olursan Allah böyle yapar. Edebe riayet etmezsen, edepsiz kul olursan bunlardan mahrum olursun.

Her şeyin aslı edeptir. Allah'a karşı edepli olursan böyle olursun. Edepsiz olursan yardımını çeker; Allah tevfîkini refîk etmeyince de kul belasını bulur.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi tevfikât-ı samedâniyesi'ne mazhar eylesin, yardım ettiği kullarından eylesin.

Arif Nihat Asya diye Bayrak şairinden bahsetmiştim: "Onun 'Aff-ı Umumî' diye bir şiiri var." demiştim.

Merhum bayrak şairi Arif Nihat diyor ki;

Kazayı, belayı, eceli,

Habil'i Kabil'i,

Azrail'i affettim.

Beddualarıyla dili,

Sonu gelmeyecek masallarıyla başı, ayağı, eli affettim.

Açarken yapraklar, açarken güller.

Diyar diyar, belde belde, dağ dağ.

Gölgemin gölgesi kara haber seni de.

Takdir, mukedderât, kader seni de affettim.

Ey ebedi yolculuk!

Ey sesi yollarda kalmış, sözü dillerde kalmış hayatım çocuk.

Seni de, seni de affettim.

Bahçemi beğenmeyen çiçekleri de,

Soframı hor gören yemekleri de,

Gelmişleri de gelecekleri de affettim.

Merhum Arif Nihat böyle aff-ı umûmî yapmış; yemekleri de affetmiş, çiçekleri de. Gelmişleri de gelecekleri de affetmiş. Böyle bir şiiri var.

Fâtiha-ı Şerîfe me'a'l-Besmele...

Sayfa Başı