M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Yahyâ b. Muâz er-Râzi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidil evvelîne ve'l âhirîn. Senedina ve mededina ve üsvetün el haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emma ba'd:

Çok değerli, muhterem, sevgili kardeşlerim!

Allahu teâla hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Mevlâmız cümlemizi dünya ve ahiret saadetine erdirsin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Ebû Abdirahman es-Sülemî isimli sûfi, âlim zâtın Tabakâtu's-sûfiyye isimli çok meşhur kaynak kitap, kıymetli eser olan terceme-i hâl, biyografi kitabını okumaya devam ediyoruz. 14. terceme-i hâle geldik. Şimdiye kadar 14 tane büyük mübarek sûfinin, evliyûllah zâtın hayatını böylece bu kitaptan takip etmiş olduk. Bu da Yahyâ İbnü Muâz er-Râzi isimli çok meşhur bir zât. Onu hayatıyla ve sözleri, menâkıbıyla ilgili bilgileri okumaya başlayacağız. Buna başlamadan önce evvela ve hassaten Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine saygımızın, bağlılığımızın; naçizâne, acizâne sevgimizin, ümmetliğimizin bir nişânesi olmak üzere ruh-i pâkine hediye olsun diye ve onun mübarek âlinin, ezvâcının, evlâdının, ashâbının rıdvanullahi teâla aleyhim ecmaîn ruhlarına ayrı ayrı hediye olsun diye ve hassaten Peygamber Efendimiz'in vârisleri, ümmetin mürşitleri sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemiz, evliyâullah büyüklerimizin, Ebûbekir Sıddîk efendimizden şeyhimiz Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar güzeran eylemiş olan cümle turuk-u aliyye silsilesi mensupları sâdât-u meşâyih-i turuk-u aliyyenin ve hulefâsının, müridânının ruhlarına hediye olsun diye; kitabı yazan Ebû Abdirahman es-Sülemî hazretlerinin ruhuna hediye olsun diye; beldemizin medâr-i iftârı Yûşa aleyhisselam'ın, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ve sâir sahâbe-i kirâm ve evliyâullahın ve İstanbul'u fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye; cümle ashâb-ı hayrât-u hasenâtın ve şu caminin yapılmasına büyük küçük emeği geçmiş olanların geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye ve uzaktan yakından bu dersi dinlemeye gelen siz değerli kardeşlerimizin ahirete göçmüş bütün müslüman ecdâd-ı ceddâd, akraba-u taallukat, ihvân-u ahbâb-ı yârân, evlad-u zirriyâtının ruhlarına hediye olsun diye ve biz halihazırda hayatta bulunan işte şu yaşayan mü'minler de ömrümüzü gafletle geçirmeyelim, ömrümüzü Allahu teâla hazretlerinin rızasına uygun yaşayalım, sevdiği âmâli sâlihayı işleyelim, arkamızda hayırlar bırakalım, Rabbimizin huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak yüzü ak, alnı açık varmamıza vesile olsun diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı şerîf okuyup bu saydığımız geçmişlerimizin ruhlarına hediye edip ondan sonra başlayalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yahyâ İbnü Muâzi'bni Ca'fer er-Râziyyü'l-vâizü.

Harekelerini yutmadan telaffuz ediyoruz ki Arapça bilenler anlasınlar ve harekelesinler:

Yahyâ İbnü Muâzini'r-râziyyü.

Râzî, Yahya'nın sıfatı olduğu için merfû olarak okunacak.

Ve minhüm. "Müellifin, hayatlarını anlatmak istediği büyük evliyâullah sûfîlerin birisi de.” Yahyâ İbnü Muâzi'bni Ca'fer er-Râziyyü'l-vâizü. "Cafer oğlu Muâz'ın oğlu Yahya ismini taşıyan ve Rey şehrine mensup vaiz zâttır.”

"Bu da o sûfîlerden, meşhurlarından birisidir; anlatacağım meşhurlardan birisi de budur.” diyor.

İsmi Yahya, babasının ismi Muâz, dedesinin ismi Cafer.

Yahya İbn Muâz İbn Cafer.

Nisbesi, nereye mensup olduğunu bildiren kelime er-Râziyyü.

Râzî, gayr-i kıyâsî bir ism-i nisbedir. İsm-i nisbelere semâî denilir; yani "Kaideden bilinmez de kulaktan nasıl duyulmuşsa o dili konuşanlar nasıl söylemişse öyledir.” denilir.

Rey şehrinin ism-i nisbesi "Râzî” olarak geliyor, keskin z ile. Bazıları bunun böyle olduğunu bilmiyorlar. Mesela Tefsîr-i kebîr'in sahibi büyük müfessir Fahrettin er-Râzî var. Onun ismini söylerken dat gibi telaffuz ediyorlar, Râzıyy diye. Halbuki öyle değil; bu, rıdâ mastarından gelen kelime değil. Rey kelimesinden "Rey şehrine bağlı” mânasına "Râzî” diye gelir. Keskin z ile ra'ya benzeyen z ile.

Rey şehri neresi?

Rey şehri, bugünkü Tahran'ın kenar mahallesi durumunda, yani "Tahran şehri” diyebiliriz. Tahran'ın olduğu yerde eskiden "Rey şehri” vardı; orada büyük alimler yetişmişti. O büyük zâtlardan bir tanesi bu şahıstır, Yahya b. Muaz er-Râzî. Çok meşhur, büyük bir zâttır.

Bir de Tefsîr-i kebîr sahibi Fahreddin er-Râzî vardır. Tefsiri çok büyüktür, çok hacimlidir. Daha ziyade ilm-i kelâm sahasında temayüz etmiş bir kimsedir. O da bu şehirden.

Bir de Ebû Bekir er-Râzî vardır. O da meşhur bir kimyagerdir. Eskilerin ilm-i hikmet dedikleri tabii ilimlerde, kimyada sülfürik asidi bulmuş.

Ebû Bekir Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî, Avrupalıların da tanıdığı bir insandır. O da öyle bir zâttır.

Demek ki büyük alimler yetişiyor ve her birisi de kendi sahasında epey meşhur kimseler oluyor. Tabi maksat evliyâullahı anlatmak olduğundan, başlıkta böyle başlayıp Tefsîr-i kebîr sahibi Fahreddin-i Râzî ile ilgili İslâm Tarihi kitabını yazan Âsım Köksal hocaefendiden duyduğum bir fıkrayı, menkıbeyi, hikâyeyi veya kıssayı size nakledeyim. İbretli olduğu için naklediyorum.

Râzîler anlatılırken Fahreddin-i Râzî'ye geçtik; onunla ilgili bir fıkra anlatıyoruz. Tasavvufî bir fıkra…

Fahreddin-i Râzî, bizim şeyhlerimizden, büyük mürşitlerimizden Necmeddin-i Kübrâ hazretlerine gitmiş. Necmeddin-i Kübrâ hazretleri, evliyâullahtan ve Kübreviyye tarikatimizin de kurucusu, pîri. Çok büyük zât. Selam vermiş, yanına girmiş. Tabi Fahreddin-i Râzî sarığı ve cübbesi ile ihtişamlı bir alim.

"Efendim, müsaadenizle halimi size arz edeyim. Ben elhamdülillah ulûm-i şer'iyyede çok çalıştım. Allah da bana ihsan etti.” demiş.

Allah zenginliği istediğine verirmiş de ilmi isteyene verirmiş, kim isterse ona verirmiş. Çünkü ilim daha önemli. Zenginliği bazen veriyor bazen vermiyor. Bazen zenginlik insanı azdırır; fakir olması daha iyi. Onun için her şeyin hayırlısını istemek lazım. Ama ilmi isteyene verirmiş.

Fahreddin-i Râzî;

"Ben de çalıştım, çabaladım. Elhamdülillah Tefsîr-i kebîr diye tefsirde çok büyük bir eser yazdım, meşhur oldu. Kocaman ciltlerle, sayfalar dolusu bir tefsir. Falanca ilimde şu eseri yazdım, fıkıh ilminde şu eseri yazdım, falanca ilimde şu eseri yazdım.”

Birçok ilim saymış; "Ama tasavvufa çalışma fırsatı bulamadım. Zât-ı âliniz de çok büyük bir sûfîsiniz, çok büyük bir mürşitsiniz. Lütfeyleseniz beni talebeliğe kabul eder misiniz?” demiş.

Necmeddin-i Kübrâ gayet ciddi bir şekilde demiş ki;

"Evladım hay hay, olur. Seni talebe, mürid, derviş olarak kabul edeyim; ama bu saydığın ilimler var ya; tefsirde bilgin büyük, fıkıhta vesairede alim olmuşsun, allâme olmuşsun. Bizim tasavvuf yoluna girince hepsi kafandan gider, kafan bomboş kalır. Bizim yolumuza girince hepsini unutacaksın. Buna razı olursan gel. Bence bir mahzuru yok, buyur ama senin ömür boyu emek verdiğin ilimler kafandan gidecek, uçacak. Haberin olsun, önceden söylüyorum.”

Fahreddin-i Râzî düşünmüş, pabuç pahalı;

"Efendim, o halde bana müsaade buyurun, ben biraz düşüneyim.” demiş.

Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin huzurundan savuşmuş, bir daha da yanına gitmemiş.

İnsan o ilimlerinden vazgeçer mi?

Koca koca kitaplar yazmış, bilgisi var, ilmi var, herkes "büyük profesör, müderris, üstad, allâme” diye hürmet ediyor. Bir şey soracaklar, hiçbir şey bilmeyecek, cahil bir kimse gibi olacak.

Razı olur mu?

Olmamış tabi.

Tabii mi, gayri tabii mi?

Onu da bilmiyorum da razı olmamış; razı olmayınca da yanına gelmemiş. Ve böylece tasavvufa bağlılığı olamamış. Necmeddin-i Kübrâ'dan el alıp da tasavvufa girememiş.

Vefatı gelmiş. Hâlet-i nezî' diyorlar; insanın canının bedeninden çekilip çıkarıldığı zaman... Artık can boğazdan çıkıp gidecek, beden cansız kalacak. İntizâ' da deniliyor veyahut hâlet-i nezî' deniliyor. O hâlet-i nezî'de Allah hepimizi korusun. Son nefeste iman selametliği ihsan eylesin.

Verelim iman ile tâ cânımız.

Şeytan karşısına dikilmiş, o telaşlı, terli, acılı, ıstıraplı zamanında demiş ki;

"Yâ Fahreddin! Sen Allah'ın varlığına inanıyor musun, Allah celle celâlüh var mı?”

"Tabi var.” demiş;

Kaşını kaldırmış;

"Nereden malum, delilin var mı?” demiş.

"Elbette var. Ben o hususta müstakil bir kitap da yazdım; yüz tane delilim var.” demiş.

İlm-i kelâmcı ya. Hakikaten de vardır, bilgisi kuvvetlidir.

Şeytan müstehzi bir ifadeyle yine kaşını kaldırmış, boynuzu ile kuyruğu ile kıpkızıl, kapkara, karşısında duruyor.

"Neymiş o delil?” demiş.

"Hudüs delilim var. Âlem hâdis'tir. Her hâdis bir muhdis'e muhtaçtır. Binaenaleyh, o muhdis de Cenab-ı Hak'tır.” demiş.

Allah'ın varlığı ile ilgili "hudüs delilini” söylemiş.

Şeytan demiş ki;

"Falanca alim ona şöyle bir itiraz yapmıştı ya.”

Tabi itiraz yapılır, her şeye itiraz ediliyor, güneş de balçıkla sıvanmaya çalışılıyor; ama güneş yukarıda duruyor. O, onu cevaplandırmak yerine;

"Öyleyse imkân delilim var.” demiş.

"O nedir?” demiş.

Onu söylemiş,

"Ona da falanca alim şöyle itiraz etmemiş miydi?”

"Öyleyse hareket delili var. Yani kâinatta bir hareket var, her hareket de muharrike muhtaçtır, muharrik-i hakikî de Allahu Teâlâ hazretleridir.” demiş.

"Ona da şu böyle demişti.” demiş.

Derken böyle o delilden bu delile doksan dokuzuncu delile gelmiş, yüzüncü delile dayanmış. Buram buram terlemiş, şeytanla boyuna mücadele ediyor, Allah'ın varlığını ispata çalışıyor. Şeytan da şeytanlığını yapıyor; son nefeste imanını almaya çalışıyor. Bunalmış artık, iyice terlemiş, sırılsıklam olmuş.

Öbür tarafta Necmeddin-i Kübrâ hazretleri, kilometrelerce uzakta başka şehirde müritleri ile oturuyormuş. Murakabede gözünü kapatmış, demiş ki;

"Kardeşiniz Fahreddin-i Râzî, bize mürid olmaya gelmişti. Biz ona 'İlimleri unutursun.' deyince o ilimlerden fedakârlık yapamamış, geri dönmüştü. Şimdi şeytan onunla ilim konusunda çekişme yapıyor, vesvese veriyor. Allah'ın varlığı hakkında onu tereddüde düşürüp imansız götürmeye çalışıyor. Ama bize geldi, bizden yardım istedi, mürid olmak istedi; bu onun hüsn-ü niyetini gösteriyor. Mürüvvetimize yakışmaz; bize müracaat etmiş bir kardeşimizi böyle güç bir zamanda yardımsız bırakmak bize yakışmaz; ben şimdi onun yardımına gideyim.”

Fahreddin-i Râzî kilometrelerce uzakta… Oraya mâneviyat yolu ile tayy-i mekân yolu ile varıvermiş. Fahreddin-i Râzî, karşısında Necmeddin-i Kübrâ hazretlerini görünce çok sevinmiş. "Evladım, bu mel'una şöyle desene!” diye ne diyeceğini ona öğretmiş. Şeytan, Fahreddin-i Râzî ile uğraşırken kabadayılık yapıyordu; ama Necmeddin-i Kübrâ gelince ufalmış, kenara büzülmüş, ondan sonra da kaçıp gitmiş. O da;

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh diyerek ruhunu teslim etmiş.

Ondan sonra Necmeddin-i Kübrâ mâneviyat yolu ile yine müridlerinin yanına geldikten sonra demiş ki;

"Biz onu; 'Varlıktan vazgeçebilecek mi, benliğinden sıyrılabilecek mi, övündüğü, beğendiği şeyleri fedakârlık yapıp verebilecek mi?' diye imtihan için demiştik. Evet, hakikaten kafasından bütün ilimleri silinirdi; ama biz hakikilerini doldururduk. O fedakârlığı yapıverseydi gönlüne, kalbine mârifetullah dolardı, hepsinden daha iyi olurdu.”

Kulakları çınlasın, Allah ömür versin, sıhhat afiyet versin; Ankara'dan dostumuz, Âsım Köksal hoca böyle anlatmıştı. İşte bu Râzîlerden birisi de Fahreddin-i Râzî. Birisi "kimyacı” diyelim, biri de bu; Yahya b. Muaz er-Râzî. Rey şehrinden, Tahranlı ama sünnî. Şia oralara sonradan yayılmış; orada çok büyük sünnî alimler yetişmiş.

el-Vâiz "Meşhur bir vaiz.”

Vaazına binlerce insan toplanırmış, mest olurlarmış, ağlayarak dinlerlermiş. Bu mübarek, rahmetli çok tesirli, çok güzel vaaz edermiş.

Tekelleme fî ilmi'r-recâ. "Yahya b. Muaz er-Râzî hazretleri, recâ ilmi konusunda çok sözler söyledi, çok konuştu.”

Recâ ilmi ne demek?

Recâ, "ummak” demek. Malum bir havf var, "korkmak; havfullah, Allah'tan korkmak.” Bir de recâ var, "ümit beslemek.”

Korkanın hali nedir?

Tir tir titremektir.

Acaba Allah beni affedecek mi? Acaba günahlarımı silecek mi? Acaba azap etmeden, cehenneme düşürmeden beni cennetine alacak mı?

Yüzü gülmez insanın, hayattan tat almaz, ödü patlar. Allah'tan korkan insan; "Allah'a asi geleceğim.” diye tir tir titrer.

Re'sü'l-hikmeti mehâfetullâh. "Hikmetin başı, Allah'tan korkmaktır.”

Korkamak lazım; zaten yasak da değil. Allah'tan korkmayanın hali haraptır. İnsan korkmadan gitti mi felaketlere bulaşır. Korkmak lazım; Allah'ın makamı korkulacak bir makamdır, Allah'ın cezası korkulacak bir cezadır.

Korkmak lazım; ama bunun da bir dozajı var. İnsan çok fazla korktu mu, o zaman psikolojik bakımdan dermansızlaşır, hiçbir şey yapamayacak hale gelir.

Korkmayı emreden âyetler var. Ümitten bahseden âyetler de var.

Mesela bir tanesi;

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kul yâ ibâdiye'llezîne esrefû alâ enfüsihim. "Ey günahlara dalıp çıkıp da nefislerine zulmetmiş olan günahkâr kullarım!” Lâ taknetû min rahmeti'llâh. "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Ümidiniz kopmasın. Ümitsiz duruma düşmeyin.” İnna'llâhe yağfirü'z-zünûbe cemîâ. "Allah günahların hepsini birden, toptan affediverir.” İnnehû hüve'l-ğafûrun rahîm. "O çok mağfiret edici, rahmeti çok geniş olan zât-ı celildir; onun için affedicidir, mağfiret edicidir.”

Biz de; "Sizlere müjde olsun.” diye ğafûrun rahîm âyet-i kerîmelerini okuduk.

Korkmayın! Allahu Teâlâ hazretleri gafûrdur, rahîmdir; günahkârsak da yüzümüz karaysa da ne kadar suçluysak da afv u mağfiret isteyelim, Allah affeder.

Tehditli âyet-i kerîmeler de var;

Nebbi' ibâdî ennî ene'l-ğafûrün rahîm ve enne azâbî hüve'l-azâbü'l-elîm.

Bismillâhi Allahu Ekber diye Hacerü'l-esved'i istilam eyledikten sonra Kâbe'yi tavafa başlarsınız. Kâbe'nin altın kapısının olduğu tarafı döndünüz mü oradaki yazılar kalabalıktır, ayırt edemezsiniz. Ama hâtim tarafına, altınoluk tarafına geldiniz mi, başınızı Kâbe'ye doğru çevirdiniz mi, dualarla tavaf ederken o âyet-i kerîmeyi görürsünüz, erirsiniz, tüyleriniz diken diken olur, gözlerinizden yaşlar boşalır.

O âyet-i kerîmeyi Kâbe'nin örtüsüne öyle yazmışlar ki...

Nebbi' ibâdî. "Ey resûlüm! Kullarıma bildir, haber ver.” Ennî ene'l-gafûrün rahîm. "Ben gafûrün rahîm'im.” Kullarıma bildir.

Tamam, elhamdülillah ferahladık. Orada yazmıyor ama âyet-i kerîmenin devamı var:

Ve ennî azâbi hüve'l-azâbü'l-elîm. "Bana asi olanlara da azap var. O da elem verici, çok müthiş bir azaptır.”

O da var. Demek ki korkmak da gerekli, ümit de gerekli.

Nasıl olacak, ne yapacağız? İki zıt bir araya gelir mi? Mütekellimler, alimler, mantıkçılar içtimâ-i zıddeyn muhal demişler. Bu ikisi mümkün…

Biraz ondan olur, biraz ondan olur; mümkün.

Niye olmasın?

Hem korkarsın hem ümit duyarsın. Korkarak ümitlenirsin. Ümitlenerek korkarsın. Bu karışım mümkün. Bazı şeyler karışmaz ama bazı şeyler karışır; o mantık burada sökmez. Onun için büyükler demişler ki; Kul nasıl olmalı, biliyor musunuz?

Beyne'l-havfi ve'r-recâ'. "Korku ile ümit arasında olmalı.”

Ne çok korkup dermanı kesilip sararıp solup hazan yaprağı gibi titremeli, hayatı zehir olup sıhhatini kaybedip de mezara gitmeli ne de çok ümitlenip keyiflenip göbeklenip gülüp oynayıp âhiretin tehlikelerini nazar-ı dikkate almayıp hazırlıksız gidip de âhirette hüsrana uğramalı; ikisi de doğru değil.

Beyne'l-havfi ve'r-recâ'.

İnsanın bu ikisini beraber üzerinde toplaması mümkündür; öyle olacağız.

Sülemî hazretleri bu zât-ı muhteremin hayatını incelemiş, kitaplarını okumuş, bu zâtı biliyor, belki mânevî bakımdan da biliyor. Şöyle diyor:

Tekelleme fî ilmi'r-recâ'. "Ümit ilmi hususunda çok konuştu.”

Demek ki Yahya b. Muaz er-Râzî hazretleri ümit tarafı, neşe tarafı galip, halkı ümitlendirici; "Korkmayın, şevke gelin, aşka gelin.” diye o tarafı fazla konuşan bir insanmış; bunu anlıyoruz. Bu sözlerin mânası o.

Ve ahsene'l-kelâme fîhi. "Recâ konusunda konuşmayı da pek güzel yapmıştır.”

Recâ konusunu insanların iyice ikna olacağı, kabul edeceği, neşeleneceği, keyifleneceği bir şekilde anlatmayı da başarmış Yahya b. Muaz er-Râzî hazretleri. Vaiz tabi.

Vaizlerin, kürsüye çıktığı zaman her tarafı düşünmesi lazım… Kendisini dinleyenleri ne kırıp geçirmeli ne de gevşetmeli; orta kıvamda tutmalı. Bir başarı ister. Öyle de zarar böyle de zarar; dengede tutmasını bilmeli.

Ve kânû selâsete ihve. "Üç kardeş idiler.”

Kimler?

Yahya ve İsmâilün ve İbrâhimün. "Birisi Yahya, birisi ağabeyi, birisi kardeşi.”

Bu ortanca imiş; İsmail ve İbrahim…

Ve ekberühüm sinnen İsmâîlü. "Yaşca en büyükleri İsmail isimli kardeşi idi.” Ve Yahyâ evsatühüm. "-Bizim hayatını okuduğumuz- Yahya b Muaz er-Râzî, ortancaları idi.” Ve asğarühüm İbrâhîmü. "En küçükleri de İbrahim er-Râzî idi.” Ve küllühüm kâne zühhâden. "Hepsi de sûfî, zahid insanlar idi.”

Zühhâd, "zahidler” demek, "sûfîler” demek; hepsi de dünyayı terk edip âhirete rağbet edip ibadetle ömrünü geçiren; dünyanın malına mülküne, devletine, makamına, parasına puluna itibar etmeyen zahid kimselermiş. Üç kardeş de öyle imiş. Demek ki sülale soydan böyle, takvâ ehli insanlar...

Ve İbrâhîmü haraca mea Yahyâ ilâ Horasâne. "Yahya ile -bu ortanca- küçük kardeşi İbrahim, Horasan'a beraber çıktılar.” Ve tüveffiye fî mâ beyne Neysâbûre ve Belh. "Nişabur ile Belh şehri arasında bir yerde ölüvermiş.”

Allah rahmet eylesin, küçük kardeş ölmüş. Herhalde ilim öğrenmeye bir şehirden bir şehre giderlerken Yahya, kardeşini de yanına almış; fakat kardeşi Nişabur ile Belh arasında vefat etmiş.

Belh, Mevlânâ'nın şehri biliyorsunuz, İbrahim b. Edhem'in şehri. Nişabur da Hacı Bektaş-ı Velî'nin şehri. Bu kitabı yazan Sülemî de Nişaburlu.

Ve kıyle innehû mâte fî ba'dı bilâdi Cüzcan. "-Bir başka rivayet de var.- Denildi ki bu İbrahim adlı kardeş Cüzcan beldelerinin birisinde vefat etti.”

Ba'd. "Birisi” demek, gayr-i muayyen.

İnnehû mâte fî ba'dı bilâdi Cüzcan. "O, Cüzcan beldelerinin birisinde vefat etti.”

"Bazısında” değil, "birisinde” demek, ba'd.

Cüzcan neresi imiş?

Aşağıda, bakalım;

Cüzcan, el-Cûze cân; ismü kûretin vâsiatin, min kûri Belh. "Belh'in mahallelerinden, civarındaki kasabalarından büyük bir kasaba idi.”

"Cüzcan, Horasan'daki Belh'in kasabalarından birisi idi.”

Ama yine doğru oluyor. İlk söz de doğru oluyor. Zaten "Nişabûr ile Belh arasında öldü.” demişti.

İkinci söz de; Cüzcan'da Belh'e bağlı bir yer olduğuna göre yine doğru olmuş oluyor; ama biraz daha netleşmiş oluyor. Öldüğü yeri kesin söylemiş oluyor.

Ve hiye beyne Mervü'r-rûz ve Belh. "Mervrûz ve Belh arasında bir yerdir.” dedi.

Demek ki bir kardeş, Belh'e giderken vefat etmiş, Allah cümle geçmişlerimizle beraber ona da rahmet etsin. O da zahidlerdenmiş; ârif, salih bir kimse imiş.

Ve ekâme bihâ müddeten. "Orada bir müddet ikamet etti, kaldı.”

Kim?

Kardeşi ölmüş ama Yahya bir müddet orada ikamet etmiş.

Sümme racea ilâ Nisâbûr. "Sonra Nişabûr şehrine geri dönmüş.”

Bizim "Nişabûr” dediğimiz şehre Araplar Neysâbûr diyorlar, aslı Neyşâpûr, Farsça'sı şın ve p iledir, ama Arapça'da p harfi olmadığından böyle telaffuz etmişler. Onlar Neysâbûr demişler.

Neysâbûr, Arap fatihlerin fethettikleri ve ordugâh yaptıkları bir şehir ve orada çok Arap var. Etrafı çevrili, kalesi olan, ordugâhı olan bir şehir…

Ve mâte bihâ senete semânîne ve hamsîne ve mieteyn. "Orada 258 senesinde vefat etti.”

Kim?

Yahya. Vaiz olan Yahya b. Muaz er-Râzî, 258 hicrî senesinde vefat etti. Yani Peygamber Efendimiz'in hicretinden 258 kamerî sene geçtikten sonra vefat etmiş.

Tabi kamerî sene ile hicrî sene aynı değil; arasındaki farkı nasıl bulacağımızı daha önce söylemiştik. Ama kesin olarak bilmek için hicrî tarihi miladîye çevirmek için çevirme kılavuzları vardır. O, alim kardeşlerimizin, ilme meraklı kardeşlerimizin masasında bulunur. Orada 258'i bulurlar; hicrî, miladî ne oluyor, orada görürler. Ne olduğunu cetvellerden takip etmek en iyisi... 258'de, yani hicrî üçüncü asrın ortasında vefat etmiş.

Ve reve'l-hadîse. "Hadis de rivayet etmiş.”

Vaiz ya kendisi; ilm-i hadîs ile meşgul olmuş. Tabi herkes hadis okur. Ben de okuyorum, siz de okuyorsunuz. Ama hadisi okumak başka; bir de gidip alimden hadisi alıp rivayet salahiyeti olup kendisinin de başkasına rivayet etmesi başka. O zaman ismi hadisi rivayet senedine giriyor. O daha önemli, kıymetli.

İmam Mâlik, Mâlikî mezhebinin kurucusu, imam… Hem fakîh, fıkıh ilminde üstat, mezhep sahibi; hem de muhaddis, hadis alimi imiş.

İmam Mâlik, birisi kapısını çaldığı zaman kapıyı açıp, "Hoş geldiniz, arzunuz nedir? Buyurun.” dermiş.

"Fıkıhtan bir mesele soracağım hocam, bir fetva soracağım.” derse, "Buyur, sor bakalım.” dermiş, cevaplandırırmış.

Bakın bu çok önemli. İmam Mâlik, Mâlikî mezhebinin imamı, el-Muvattâ'yı Kitâbü'l-muvattâ'yı yazan alim.

"Yok, efendim ben mesele sormaya gelmedim. 'Siz Peygamber Efendimiz'den hadis topluyorsunuz da nakil ve rivayet ediyorsunuz.' diye duydum. Sizden hadis yazmaya geldim. Sizden hadis alacağım, yazacağım, ben de başkasına rivayet salahiyetine sahip olacağım, sizden imza alacağım, icazet alacağım, ben de başkasına vereceğim.”

Şerefli bir şey…

"Öyle mi? O zaman, buyur otur minderde.” dermiş.

Kendisi içeri girer, gusül abdesti alırmış. Zaten abdestli mübarek, temiz geziyor; ama "Hadis rivayet edeceğim.” diye, "Peygamber Efendimiz'in sözünü rivayet edeceğim.” diye tekrar alırmış. Hürmete, sevgiye, saygıya bakın. Peygamber Efendimiz'in hadisine bile hürmetine bakın; kendisine değil, zâtına değil, mübarek hayaline, görüntüsüne değil, kabrine değil, "Bir hadîs-i şerîfini ağzından ötekisine söyleyecek.” diye içeri giriyor, gusül abdesti alıyor.

Başka hiçbir zaman giymediği en güzel cübbesini giyermiş, başına en güzel sarığını sararmış, yani "bayramlık” diyelim. Bayramlık da değil; ancak hadis rivayet ederken giydiği elbisesini giyermiş.

Ondan sonra içeriye güzel kokular, tütsüler yaktırırmış, en güzel rahleyi kurdururmuş. En güzel rahlesi artık cevizden miydi, sedefle işlemeli miydi neyse, hayalinizde canlandırın. Üstüne en güzel örtüleri örttürürmüş. Gusül abdesti almış, güzel kokular sürünmüş, misvaklanmış olarak gelirmiş. Edeple, diz çökermiş otururmuş, karşısındakini de diz çöktürtürmüş;

"Ben falancadan işittim. O falancadan işitmiş, o falancadan işitmiş, o da falanca sahâbeden duymuş ki Peygamber Efendimiz şöyle dedi.” diye, hadisi tane tane senedi ile beraber rivayet edermiş.

O da yazarmış, meclis öyle dağılırmış. İmam Mâlik'in hadis ilmine verdiği kıymete bakın. Bizim halimize bakın.

Biz nasılız, onlar nasıl?

Biz niye böyleyiz, onlar niye öyle, anlaşılıyor.

Sevgi, saygı, hürmet, kıymet bilme onlarda nasıl, bizde nasıl?

Ve reve'l-hadîs.

Yahya b Muaz er-Râzî için "Hadis de rivayet etti.” diyor.

Sülemî ne demek istiyor?

"O kıymetli bir zât; hadis de rivayet eden bir insan” diyor.

Medih için söylüyor; "Sıradan bir alim değil, ciddi bir kimse, Peygamber Efendimiz'den hadis de rivayet etmiş bir râvî” diyor ve misalini veriyor.

Haddesenâ Muhammedü'bnü Ahmede'bni'l-Haseni Sülemî söylüyor; "Bana Hasan oğlu Ahmed oğlu Muhammed söyledi.” Kâle haddesenâ Aliyyü'bnü Muhammedini'l-Ezraku. "Ona Muhammed el-Ezrak oğlu Ali söylemiş.”

Haddesenâ Muhammedü'bnü Abdik. "Ona da Abdik oğlu Muhammed söylemiş.” Kâle semi'tü Yahye'bne Muâzini'r-râziyye el-vâize. "Abdik oğlu Muhammed de demiş ki; 'Ben o meşhur vaiz olan Yahya b. Muaz er-Râzî'den işittim ki.” Yezküru an Hamdâne'bni Îse'l-Belhiyyi.

En son râvî "kulağımla işittim ki” demiş: Hamdan bin İsa el-Belhî. "Belhli İsa oğlu Hamdan.” Ani'z-Zebrikan, an Şa'bî. "O da Şa'bî'den.” An İbni Abbas. "O da İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan.

Kâle. "Şöyle dediğini naklediyor.”

Demek ki kâle, Resûllullah'a kadar gelmedi, İbn Abbas'a kadar geldi.

et-Takvâ keramü'l-huluki ve tıybü'l-mat'ami.

Tabi İbn Abbas sözü kendisi de söylemiş olabilir. Peygamber'den de nakledilmiş olabilir; ondan da söylemiş olabilir. Ama bazı alimler, sahabenin sözüne eser derler veyahut onu da hadis kısmına dahil ederler. Onun için İbn Abbas radıyallahu anhümâ'nın sözünü "Hadis de rivayet etti.” dedikten sonra söylüyor.

İbn Abbas ne demiş?

Bu sözü ya dini bilgisine dayanarak söyledi ya da Peygamber Efendimiz'den duyarak söyledi. O belli değil. Diyor ki;

et-Takvâ keramü'l-huluki ve tıybü'l-mat'ami.

Takvâ, çok duyduğumuz bir kelime ama çok önemli bir kelime. Duymak yetmez. Künhünü anlamak ve uygulamak lazım... Çünkü Allah emrediyor.

İtteku'llah, fe'tteku'llah diye nice nice âyet-i kerîmede emrediyor.

Takvâ ile ilgili tüyleri diken diken eden âyet-i kerîme hangisidir?

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ eyyühe'llezîne âmenû itteku'llâhe hakka tükâtihî. Ve lâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn.

"Ey iman edenler!”

İnsanın tüyleri diken diken oluyor.

"Ey iman edenler!”

İttekullâhe hakka tükâtihî. "Allah'tan nasıl korkmanız, nasıl sakınmanız gerekiyorsa öyle sakının.”

Ve lâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn.

Sakın ha başka türlü ölmeyin!

İllâ ve entüm müslimûn. "Ancak tam müslüman olarak ölün.”

"Allah'tan hakkıyla korkun, öyle yaşayın ve tam müslüman olarak ölün.”

Âyet-i kerîmede tehdit var.

Hakka tükâtihî. "Nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun.”

Nasıl sakınmak gerekiyorsa gerektiği gibi hakkıyla sakının.

Bir şeyi hakkıyla yapmak kolay mı?

Yani bir sanatı, bir mesleği; demirciliği, kömürcülüğü, sıvacılığı, marangozluğu hakkıyla yapmak kolay mı?

Hakkıyla takvâ...

Yani yapabildiğin kadar yapmayı emretmiyor da, hakka tükâtihî, hakkı neyse, hakkıyla takva ehli olmak nasılsa öyle.

Tabi o âyet-i kerîme indiği zaman sahâbe-i kiram; "Takvâyı hakkıyla yerine getiremezsek mahvoluruz.” diye erimişler, sızlanmışlar, ağlamışlar.

Onun üzerine âyet-i kerîme inmiş.

Ve'tteku'llâhe me'steta'tüm. "Gücünüzün, takatinizin yettiği miktarda takvâya sarılın, takvâ ehli olun.”

O birincisine aykırı değil ama hatırlatıyor. Allahu Teâlâ hazretleri insana –Amenerrasûlü'de okuyoruz- takatinin üstünde bir şey yüklemiyor.

Ve lâ tahmil aleynâ isran ke-mâ hameltehû ale'llezîne min kablinâ. Ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkâte le-nâ bih.

"Yâ Rabbi! Biz zayıfız, bizim üzerimize takatimizin üstünde bir yük yükleme!” diye dua ettirdiğine göre takat esas. Onun için ve'ttekullâhe me'steta'tüm "Gücünüzün yettiği kadar” yapacaksınız. Yine hakkıyla olacak da, gücünün yettiğince yapmak mânasında Allahu a'lem.

Tefsirin çok incelikleri var.

Takvâ bu. Takvâyı gücümüzün yettiğince, hakkıyla yapmaya çalışmakla emrolunmuşuz. O halde takvâyı bilmemiz lazım.

Takvâ ne demek?

Takvâ tasavvufun da özüdür, esasıdır, direğidir. Takvayı bilmeyen tasavvufu hiç bilmez. Boşuna sarık sarıp kavuk takıp cübbe giyip ortalıkta dolaşmasın. Takvâ önemli!

Takvâ ne?

"Sakınmak.”

Neden sakınmak?

Bazı âyetlerde buyruluyor ki;

İtteku'llah. "Allah'tan sakının!”

Bazı âyet-i kerîmelerde de deniliyor ki;

Fe'tteku'n-nâr. "Allah'ın cehenneminden sakının!”

O da onun kahır yeri. Yine Allahtan sakınmak... Demek ki "korkulacak bir şeyden sakınmak” demek. Müslümana takvâ emrediliyor. İlerde Tehlikeler var, cehennem var, Allah'ın hesabı var, mahkeme-İ kübrâ var.

Fe men ya'mel miskâle zerratin hayran yerah. Ve men ya'mel miskâle zerratin şerran yerah.

"Zerre ağırlığı kadar bir hayır yapsa karşılığını görecek. Zerre ağırlığı kadar hafif gibi görünen bir günah işlese onun da cezasını çekecek.” diye ince hesap var.

İnsan bu hesaptan korkar. Allah'ın lütfu varsa insan onun elinden kaçmasından korkar. Güzel tecelliler vesaireler varken nurları görüyorken kalbi nurlanmışken kalbi kararıverse ondan korkar. Elindeki imkânları kaçırmaktan korkar.

Korkacak, sakınacak. Takvâ "sakınmak” demek. Havfullah "korkmak” demek, takvâ da "kendisini sakınmak, korumak, o duruma düşmemek için kollamak” demek.

Kollamak, "sakınmak” mânasında...

Burada korkmayı tarif ediyor.

Kim?

Abdullah b. Abbas radıyallahü anhümâ.

Genç sahâbi. Peygamber Efendimiz'in yanında bulunmuş; Efendimiz zaman zaman onu devesinin arkasına bindirmiş, hacca beraber gitmişler. Hem zeki hem de gençliğinde Efendimiz'in sohbetinde bulunmuş, yanına oturmuş. Amcası Abbas'ın oğlu olduğundan, akraba da olduğundan kıymetli bir kimse... Takvâyı tarif ediyor.

Sahâbe-i kiram takvâyı çok merak etmişler. Siz merak etmiyorsunuz ama sahâbe-i kiram bu işin peşine çok düşmüş; "Allah bize takvâyı emrediyor, nedir?” diye çok merak etmiş.

Hz. Ömer soruyor.

Kime soruyor.

Übeyy b. Ka'b radıyallahu anh'a Allahu a'lem.

"Takvâ nedir?” diye soruyor.

Hz. Ömer takvâyı bilmez mi? Arapça bilmiyor mu?

Onlar Arap lisanını konuşan insanlar.

Bizim kadar Arapça bilmiyorlar mı? Niye birbirlerine soruyorlar?

İnceliğini tam kavramak için.

Hz. Ömer bile soruyor.

Onun için burada niçin takvâdan bahsediyor?

O zaman en çok konuşulan konulardan biri olduğundan. Şimdi Galtasaray Spartak maçı konuşuluyor ama o zaman takva konuşuluyor.

En mühim amaç cenneti kazanmaktı, Allah'ın sevdiği şeyleri bulmaktı, Allah'ın yolunda yürümekti. İnsanlar bugün parayı düşünüyor, politikayı düşünüyor. Gönlümüzde ve kafamızda en büyük olan şeyler bunlar değil.

"Müslümanız elhamdülillah, camiye geliyoruz, namaz kılıyoruz, ramazan geldiği zaman orucumuzu da tutuyoruz, paramız olursa hacca da gidiyoruz, zekâtımızı da veriyoruz. İslâm'ın şartları; kelime-i şehâdet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek. Tamam, beşini de yaptık, bitti sanıyor; bunlarla İslâm'ın bittiğini sanan insanlar var. Bilmiyor ki en mühim emirlerinden birisi takvâ, bilmiyor ki tasavvuf konusu olan birçok mânevî huy var, hal var. Onlar çok önemli, ihlas çok önemli, takvâ çok önemli, gıybet etmemek çok önemli.

Millet harıl harıl gıybet ediyor. Âyet-i kerîmede "ölü eti yemek” diyor. Millet gıybetten geçmiyor, ölü eti yemekten vazgeçmiyor.

Ve lâ ya'teb ba'dukum ba'dâ.

Allahu Teâlâ hazretleri; "Biriniz ötekisini gıybet etmesin.” diyor, "baş üstüne” diyeceğiz. Müslümanlardan "baş üstüne” demeyen yok; dili ile "baş üstüne” diyor da bunu tutan yok. Dili ile gıybet etmeyen insan yok.

E yuhibbu ehadüküm en ye'küle lahme ehîhi fe-kerihtumûh.

Kardeşiniz ölmüşse onun etini hatır hutur yemeyi sever misiniz? İster mi sizden biriniz, istemez. Bak nasıl yüzünüzü buruşturdunuz, iğrendiniz. "Ayy, öyle bir şey istemem!”

O zaman niye gıybet ediyorsun?

Etmemek lazım.

Gıybeti bilmiyor, ihlâsı bilmiyor, sadakati bilmiyor, vefayı bilmiyor.

İnne'l-ahde kâne mes'ûlâ.

Allah celle celalühü buyuruyor ki "Ahd edenin ahdinde durmasını isterim. Ahdinde durmazsa hesabını sorarım.”

Ahdine sadakat gösteren var mı?

Ticarî anlaşmalar havada, kira anlaşmaları havada, arkadaşlık sözleri havada, hani nerede vefalılar?

"Ben Vefa'lıyım. Rahatlıkla söyleyebilirim. Kimsede inkâr edemez; ben vefalıyım; çünkü Vefa Lisesi'nden mezunum.”

Millet bu kadar vefalı! Veya Vefa semtinde oturuyor, bozacının yanında. Tamam Vefa'lı.

Öyle şey olur mu?

Ahdine vefa gösterecek. Allah'a ahdi var. Yaptığı anlaşmalar var, ticarî anlaşmalar var, verdiği söz var.

Bizim Bahtiyar Amca hep hatırıma gelir, söylerim. Allah cümle geçmişlerimizle beraber ona da rahmet eylesin. Fatih'te üç katlı evini satıyor. Akşam birisi gelmiş, konuşmuş; "Tamam, sattım sana.” demiş, gitmiş. Ertesi gün bu evin satıldığını bir başkası duymuş, Bahtiyar Amca'nın yanına gelmiş,

"Bahtiyar amca.” demiş.

"Buyur evladım.” demiş.

"Evini satıyormuşsun?”

"Sattım.” demiş.

"Kime sattın?”

"İşte birisi geldi konuştum, sattım.”

"Parasını aldın mı?”

"Yok, daha almadım.”

"Kaça sattın?”

"Şu kadara sattım.”

Yani diyelim ki bugününün parasıyla 400 milyona sattı; Fatih'te üç katlı bir ev...

Demiş ki,

"Ben sana 650 vereyim; yüzde elli daha fazla vereyim. Zaten daha ötekinden de para almamışsın.”

Bahtiyar amca kaşlarını çatmış, yerinden şöyle bir arslan gibi doğrulmuş;

"Bana bak! Sen benim 'Sattım.' dediğimi duymadın galiba, yıkıl karşımdan, ben söz verdim.” demiş.

Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun. İşte ahde vefa. Daha kapora almadı. İslâm'da alışverişten cayma hakkı da var. O hak da var.

Bizim yakınlarımızdan birisi, malını satmış. Ev halkı "Evimizi niye sattın?” diye ağlamaya başlamışlar. Sattığı adama gitmiş;

"Vallahi ben utanıyorum. Evi sana sattım ama evdekiler ağlaşıyorlar.” demiş.

Satın alan da;

"Peki, öyleyse iade ettim.” demiş.

Allah rahmet eylesin, o da nur içinde yatsın. O da güzel bir şey; satın almış, "geçmiş ola” demiyor.

Köylünün birisi Hacı Bayram camiine gelmiş. Oradaki birine bir yüzük göstermiş;

"Bu yüzüğü alır mısın?” demiş.

"Vallahi ben yüzükten anlamam, seni bir tanıdık kuyumcuya götüreyim. Bu yüzüğü gösterelim. Nereden buldun?” demiş.

"Tarlayı kazarken buldum, şöyle bir yüzük, üstünde de kırmızı bir taş var. Kırmızı taşın içinde de aslan motifi var.” demiş.

Bir tanıdık kuyumcuya götürmüşler, kuyumcu mütehassısa vermiş. Tezgâhın arkasındaki mütehassıs da yakından dürbün gibi, büyüteç gibi bir şeyle incelemiş. Dükkânın patronuna eli ile "tamam, iyi yüzük” demiş. Rakamları söylediler, ama unuttum. Getiren köylüye beş bin lira vermişler; o da sevinerek gitmiş. O zamanın parası, mesela şimdinin beş yüz bini diyelim. Kuyumcuya götürenin de kapıdan çıkarken cebine ellerini bir sokmuşlar, bir çıkarmışlar. O da Hacı Bayram'ın oraya, dükkânına gelince bakmış ki cebinde bir zarf var. Zarfı açmış, onun da içinde beş bin lira…

"Sen bu adamı bize getirdin.” diye beş bin lira, "yüzüğünü sattı” diye satana da beş bin lira. Bundan otuz sene öncenin beş bin lirası ne kadarsa artık. O zamanın çok parası.

Adam sevinmiş; "oh” demiş, aracı olduk, kısa yoldan köşeyi döndük, para kazandık. Zarfın içinde aylık değil belki de yıllık gelir var; çünkü aslî maaşlar 35 lira. Ben ilk girdiğim zamanlar 350 lira maaş alırdım. On mislisi 3500 lira, bir senelikten fazla o zamanlar. Bir asistanın bir senelik maaşından fazla...

Oturmuş, içeriye kalantor bir müteahhit gelmiş; zeki, giyimli, kuşamlı.

Bunları neden söylüyorum?

Fıkra anlatıyorum; ama dertlerimizi dile getirmek için, bir de Müslümanlığımızın ne olduğunu göstermek için söylüyorum.

Selamün aleyküm, aleyküm selam, tanışıyorlar.

"Yahu, bugün bir köylü geldi, yüzük satacak, bana gösterdi, ben de kuyumcuya götürdüm. Tek bir yüzüğü beş bin liraya aldı. Kuyumcu, bana da zarfın içinde beş bin lira bahşiş verdi.” demiş.

Adam ilgilenmiş; "Nasıl bir yüzüktü bu?” demiş.

"Şöyle bir yüzüktü, şöyle bir taşı vardı, kırmızı renkli idi. Üstünde de aslan motifi vardı.” demiş.

"Behey şaşkın! O yakut, kırmızı. Yakut olmasa beş bin lira zaten verilmez. Yakut da çok sert bir kıymetli taş olduğundan işlenmesi zordur. Onun üstüne aslan motifi yapılabilmişse onun değerini kat kat artırır; bir de tarihi değeri var. Git, o yüzüğü geri al, ben sana yüz bin lira vereyim.” demiş.

Bu sefer yirmi misli fazlasını söylüyor.

Adam kalkmış, kuyumcuya gitmiş;

"Yahu, sen bizi aldatmışsın, ver yüzüğümüzü, al beş bin liranı.” demiş.

Kuyumcunun adamları başına dikilmişler;

"Hadi bakalım, çok dırıltı yapma, kapıdan dışarı çık, gözümüze görünme!” demişler.

Onlar da ona kabadayılık yapmışlar, atmışlar.

İkâle diye bir şey var İslâm'da, "satışından cayma” diye bir şey var. Sonra, "aldatma” yok! Gabn, yani bir gabn-ı fâhiş yok, "müşteriyi aldatmak” yok. "Bilmiyor.” diye malı ucuz fiyata almak yok.

Ne oldu? Hani İslâm nerede?

Demek ki insanın asıl Müslümanlığı muamelesinde belli olacak, ahdine vefasında belli olacak, ahlâkında belli olacak. Yoksa namaz kılmak kolay, oruç tutmak kolay... Hatta doktor perhizi emrettiği için orucu seve seve tutuyor. "Bir de para da harcanmıyor. Bir de kolaylık oluyor, bir de hafiflik oluyor, bir de başım dinç oluyor!”

Yahu bunlar için oruç tutulmuyor ki… Oruç Allah rızası için tutuluyor; ama millet orucu tutuyor, namazını kılmıyor. Namaz biraz daha zor. Oruç tutanların nispeti, namazı muntazam kılanlardan fazladır. Çünkü herkesin keyfi yerinde, göbeği büyük, zayıflamaya herkesin ihtiyacı olduğundan oruç tutanların nispeti çoktur.

Mesela ben yedek subay okulunda iken; "Kim oruç tutacak?” diye sordular. Hocalar, tahsilliler, 1412 kişinin üçte biri oruç tutmaya razı oldu; ama namaz kılanlar çok az, bir avuç. Oruç tutmak kolay, namaz biraz daha zor…

Kolay oldu mu yapıyorlar, zor oldu mu kaçırıyorlar, ama daha zorları var. Tam müslüman olmak, ahdine sadık olmak, ihlâslı olmak, yaptığı işi Allah rızası için yapmak.

Yine bir fıkra anlatayım; -Bugün artık ders olmuyor da fıkralarla geçiyor nedense.-

Evliyâullahtan bir zâtın dervişi gelmiş;

"Bana miras kaldı, buyurun, mirasımı size veriyorum, fakirlere dağıtın.” demiş.

Babasından kalan mirası, bilmem kaç bin altını getirmiş, vermiş. Tabi dervişlerin bir sürü ihtiyacı var, hayra sarf edilecek bir sürü yer var.

O hocaefendi, şeyh efendi vaazda;

"Falanca kardeşimizden Allah razı olsun, şu kadar bin altını hayır olarak verdi, Allah kabul etsin.” diye söylemiş.

O delikanlı oradan kalkmış;

"Hocam, çok özür dilerim, ben size o altını vermiştim; ama sonra annem bana bir kızdı bir kızdı... Razı olmadı, onu geri verin.” demiş.

"Peki evladım.” demiş, altını geri vermiş.

Bütün cemaat dağıldıktan, herkes gittikten sonra çocuk, şeyh efendinin yanına tekrar gelmiş, demiş ki;

"Hocam, şu altını alın, Allah aşkına beni halka meşhur etmeyin. 'Halk bir şey bilmesin.' diye yalan söyledim. Ben Allah rızası için veriyorum, şöhret istemiyorum. Altını alın, kimse de bilmesin.”

Beni "Şu kadar hayır yaptı.” elâleme diye ifşa etmeyin; "Ecri, sevabı kaçmasın.” demiş. "Ben, 'Halk bilmesin.' diye aldım, tekrar veriyorum.” demiş.

Bunlar başka duygular, bunlar tasavvuf, bunlar mertlik, bunlar ricâlullahın, er kişilerin, erenlerin işi… Herkes yapamıyor. Herkesin yapabildiği bir şey değil, ama İslâm bu.

Takvâ dedik; bu sözleri takvâdan açtık. İbn Abbas radıyallahu anhüma takvâyı iki şeyde anlatıyor:

et-Takvâ keremü'l-huluki. "Ahlâkın asaletidir. Huyların güzel, asil olmasıdır.”

Bir.

Ve tîbü'l-mat'ami. "Lokmanın helal olmasıdır.”

İki.

İki şey söyledi. Biz kendimizi ölçelim, ahlâkımız güzel mi? Onu ölçmek biraz zor, çünkü ahlâk çoktur; vefa olacak, cesaret olacak, sabır olacak, cömertlik olacak, arkadaşını kendisine tercih etmek olacak, merhamet olacak vesaire güzel huylar.

"Hocam, güzel de bunları nereden öğrenebilirim?”

İmam Gazzâlî'nin İhyâ-yı Ulûmiddîn eserinden öğrenebilirsiniz. Hepsi var, yeter ki okunsun.

Gazetelere bakıyorum, çok üzülüyorum. Eskiden "Gazetenin kocaman arka sayfası spora tahsis ediliyor.” diye bir sayfasına kızıyordum. Şimdi beş altı sayfa sayıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi sayfa spor. Nereden bulurlar o kadar lafı, yalanı, dolanı!

Yirmi kişi topu tekmeliyor, yirmi bin kişi onun peşinde. Ah, vah, güm, hop, oturuyor, kalkıyor. Yazık!

Bir, ahlâkın güzel olması; iki, lokmanın helal olması…

Çünkü birçok kimse parayı nereden kazandığını düşünmüyor, sadece kazanmayı istiyor. Piyangodan, rüşvetten, hileden, aldatmadan, kandırmadan, dolandırmadan, milyarları kapan kapana, kaçan kaçana…

Bugün yine bir gazetede vardı, okudum. Piyasaya şu kadar milyar kamyon satmış, otomobil satmış, kapora almış, devlete de 400 bilmem kaç milyon vergi borcu var. Adam yok. Kim bilir nereye kaçtı? O kadar parayı almış, piyasayı dolandırmış, kaçmış, gitmiş. Muhakkak yurt dışına gitmiştir. İşini ayarlamıştır. Orada çatır çutur haramları, başkalarının paralarını yiyecek. Haramı çalan çalana, yiyen yiyene... Halbuki İslâm, lokmanın helâl olmasını istiyor.

"Haram lokma yenirse haram yiyen insanın vücudunda haramdan bir şey hâsıl olur. Ve onu da ancak cehennem ateşi yakarsa temizlenir.” buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Ebû Bekir Sıddîk hazretlerinden gelen rivayetler böyle. Binaenaleyh, haram yiyen cehenneme mutlaka düşecektir. Mutlaka yanacak; artık bu işin ümit tarafı kalmıyor.

Neden?

"Yediği haramlardan hâsıl olan haram etler cayır cayır yansın da öyle temizlensin.” diye.

Ateşle temizleme de vardır.

Tavuğu neyle temizliyorlar?

Yoluyorlar, ondan sonra "ütülemek” denilen işlemi yapıyorlar.

Ne demek?

Ateşte cızır cızır cızır... İşte o da ateşle temizleme. Bazı şeyler ateşle temizleniyor, ateşe attığın zaman temiz oluyor. Haram lokma yemiş vücut da cehenneme girip temizleniyor, yanarak temizleniyor.

Binaenaleyh bu işin ümidi kalmadı, recâsı kalmadı. Hapı yuttuğunun resmidir, bitti! Çünkü haram yediğinden mutlaka cehenneme girecek.

O halde ne lazım?

Helal lokma yemeğe dikkat etmek lazım, çoluk çocuğuna helâl lokma yedirmek lazım…

Kızını, "evine helâl lokma getirecek” damada vermek lazım. Oğluna, "torununa helâl süt emzirecek” gelin almak lazım.

Millet onu düşünmüyor, başka şeyler düşünüyor; boyu düşünüyor, rengi düşünüyor, saçın rengini düşünüyor, gözün rengini düşünüyor vesaire. Yalan yanlış şeyler düşünüyor. Ailelerin âhireti mahvoluyor.

Bir düğün yapıyorlar. Hacı babanın hiç layık olmayan bir düğünü olmuş oluyor. Açık saçık oluyor.

Hadi nikâh kıyıldı, ne olacak?

Hadi damat gelini tebrik için öpsün. Duvak kalkıyor, herkesin gözü önünde yapılan edepsizliğe bakın. Eskiden alâ melei'n-nâs derlerdi. Şap öpüyor.

Neymiş damat; "Nikâh oldu.” diye gelini öpecek.

Öyle şey olur mu, İslâm'da var mı?

Yeni yeni adetler, yeni yeni acayip işler...

Takvâ yok, helâl lokma yok. O zaman bu insanların hâli harap, perişan ve vahim. Ve sonuç feci… Allah celle celalühû kurtarsın.

Kurtulmak nasıl mümkün olur?

Tevbe ederek, çok sadakalar vererek, çok yalvararak... Cehennemin ateşini gözyaşı söndürürmüş; geceleri seherlerde gözyaşı dökerek, ağlayarak, tabi hak sahiplerine haklarını vererek belki kurtulmak mümkün olabilir.

Sayfayı bitirelim. Bir paragraf daha okuyup keselim.

Ahberene'l-Hüseynü'bnü Ahmede'bni Esedini'l-Hereviyyü, kâle haddesenâ Muhammedü'bnü Aliyyi'bni Hüseyni'l-Belhiyyü, haddesenâ Nâsru'bnu'l-Hârisi, haddesenâ Yahye'bnü Muâz, haddesenâ İsmetü'bnü Âsım, haddesenâ Sa'dânü'l-Halîmî, haddesene'bnü Cüreyc, an Ebî Zübeyr, an Câbirin kâle: Kâne Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dâime't-tefekkürü tavîle'l-ahzâni kalîle'd-dahiki illâ en yebtesim.

Vaazımız güzel bitecek.

Kitabı yazan Sülemî hazretleri diyor ki;

Ahberenâ. "Bize haber verdi.”

Kim?

Hüseynü'bnü Ahmedi'bni Esedini'l-Hereviyyü. "Herat şehrinden olan Esed oğlu, Ahmed oğlu Hüseyin haber verdi.”

Burada Esed sözü geçmişken onu da hatırlatayım. Esed başkadır, Es'ad başkadır. Benim ismim Es'ad; yani ayn var, saadetten geliyor. Esed, "arslan” demek, o başka; elif-sin-dat.

Hafız Esed. Suriye başkanının kendisinin adı Hafız, babasının adı Esed, kardeşinin adı Rıfat. Baba adı ile söylüyorlar; "Hafız Esed, Rıfat Esed” diyorlar. Yani "Esed'in oğlu Rıfat”, "Esed'in oğlu Hafız” demek. O Es'ad değil, ben Esed değilim. Karıştırmayın; çünkü çok üzülüyorum.

Ahberenâ el-Hüseynü'bnü Ahmedi'bni Esedini'l-Hereviyyü. "Heratlı Esed oğlu, Ahmed oğlu Hüseyin bize haber verdi.”

Herat şehri Afganistan'ın meşhur bir şehri. Kabil, Kandahar, Herat. İsmi nisbesi nasıl geliyor?

Herevî geliyor. Bilmeyen bulamaz. Lugatte arayacak, "Herevî ne demek? Herevî ne demek?..” bulamayacak. Herevî, "Heratlı” demek.

Kâle haddesenâ Muhammedü'bnü Aliyyi'bni'l-Hüseyni'l-Belhiyyü. "Belhli Hüseyin oğlu, Ali oğlu Muhammed ona söylemiş.” Haddesenâ Nâsru'bnu'l-Hârisi. "Ona da Hâris oğlu Nasr söylemiş.” Haddesenâ Yahye'bnü Muâz. "Ona da Yahyâ İbnü Muâz söylemiş.”

Yani tercüme-i hâlini okuduğumuz şahıs söylemiş. Ondan duyan râvi o.

Niye ben bu rivayetleri okuyorum?

Eski insanlar ilmi böyle öğrenir, böyle öğretirlerdi. Havadan söylemezlerdi. "Şöyle olmuş, böyle gitmiş...” Yalan yanlış yok; her şeyin senedi sepeti, kaydı var. Şahısların ismi var. Hangi haberi kimden duyduğunu söylüyor, sağlam. Onun için "kaynak kitap” diyoruz. İlmî menbâlardan birisi.

Yahyâ İbnü Muâz söylemiş ama o da başkasından duydu.

Haddesenâ İsmetü'bnü Âsım. "Âsım oğlu İsmet ona söylemiş.” Haddesenâ Sa'dânü'l-Halîmî. "Sa'dân el-Halîmî ona söylemiş.” Haddesenâ İbnü Cüreyc. "Ona da İbnü Cüreyc söylemiş.” An Ebî Zübeyir. "Ebû Zübeyir'den naklen.” An Câbirin. "O da Câbir radıyallahu anh'ten duyarak söylemiş.”

Kâle. "Demiş ki Câbir radıyallahu anh:”

Kâne Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz...” Dâime't-tefekkürü. "Devamlı tefekkür hâlinde, tefekkürü dâimî olan bir insandı.”

Resûlullah Efendimiz tefekkürü, düşünmesi devamlı olan bir insandı.

Tavîle'l-ahzâni. "Üzüntüsü, hüznü uzun olan bir insandı.”

"Mahzunluğu” diyelim, daha yakışacak... Mahzunluğu uzun olan bir insandı. Tefekkürü çok olan, mahzunluğu uzun olan bir insandı.

Ahzân, hüznün çoğulu; "mahzunluklar” demek.

Külbe-i ahzân diye de Yakup aleyhisselâm'ın evine derler.

Neden?

Yusuf aleyhisselâm'ı kardeşleri bir oyun ettiler, sattılar. O da onu çok seviyordu. Çok ağladı, ağladı, ağladı, ağladı; Yakup aleyhisselâm'ın gözleri görmez oldu, perde indi. O çok ağlamasından Yakup aleyhisselâm'ın evine külbe-i ahzân derler, yani "hüzünler kulübesi” demek. Edebiyatta öyle geçer.

Ahzân, "hüzünler” demek.

Tavîle'l-ahzân. "Peygamber Efendimiz hüzünleri, mahzunlukları çok olan bir insandı.”

Tefekkürü dâimî olan, mahzunlukları çok olan bir insandı.

Kalîle'd-dahiki. "Gülmesi az olan bir insandı.” İllâ en yebtesim. "Yalnız tebessüm etmesi müstesna...”

Mütebessimdi. Peygamber Efendimiz'in isimlerinden bir tanesi Besim idi.

Besim ne demek?

"Tebessümlü” demek.

Efendimiz'in bir sıfatı da "besim” idi. Efendimiz güleç yüzlü idi, mütebessimdi.

Ama Efendimiz'in ana görünüşü; devamlı tefekkür hâlinde idi. Dâim tefekkürlü olan ve hüzünleri, mahzunlukları uzun olan, gülmesi az olan bir insandı, tebebbüsümü müstesna... Güleç yüzlü idi, mütebessimdi, gül yüzlü idi ama böyleydi işte...

Tabii bu nedir, nedendir, onun üzerinde durmamız lazım.

Peygember Efendimiz;

Lâ ibâdete ke't-tefekkür buyuruyor. "Tefekkür kadar sevabı çok olan ibadet bulunamaz.”

Hoppala... Ne kadak geç duymuşuz biz bunu... Namaza koşuyoruz, Kadir gecesinde camileri dolduruyoruz, hacca gidiyoruz, ibadeti şevk ile yapıyoruz, geceleyin tesbih çekiyoruz, Allah diyoruz, lâ ilâhe illallah diyoruz, vs. vs... Lâ ibâdete ke't-tefekkür. Meğerse tefekkür kadar kıymetli, sevabı çok olan ibadet yokmuş!

Neyi düşünecek?

Allah'ın nimetlerini düşünecek. Mahlukâtındaki hikmetleri düşünecek. Neler yapması gerektiğini düşünecek. Eski günahlarını düşünecek. Yapacağı sevaplı işleri düşünecek.

Zihnimizi, beynimizi Allah niçin vermiş?

Hayrı bulalım, hakkı işleyelim diye vermiş. Bunu kullanacak.

Birçok kimse kullanmıyor. Beynini kullanmıyor, düşünmüyor. Düşünmenin bir ibadet olduğunu bilmiyor. Ben bunları okudukça, öğrendikçe dergilerde kardeşlerime yazıyorum.

Mesela sükûtun da ibadet olduğunu biliyor musunuz?

Onu da çoğu kimse bilmiyor. Ben dergide yazdım. Elhamdülillah, sükut da ibadet. Birçok insan bunun ibadet olduğunu bilmiyor. Sus mübarek! Dır dır dır, vır vır vır, zır zır zır... Olmaz. Gırgır geçmek, dırdır etmek, vırvır etmek... Bununla insanların ömrü geçiyor. Halbuki sükut ibadet.

Sükut ne oluyor?

İnsan susunca tefekkür çalışmaya başlıyor. Tefekkür gidince dırdır, vırvır, dedikodu, yalan, kalp kırmak, malayani başlıyor. Halbuki sükut ibadet. Tefekkür en kıymetli ibadet.

Tefekkürü sâatin hayrun min ibâdeti senetin. "Bir saatlik, bir miktarcık bir tefekkür, bir senelik ibadetten hayırlı.” diyor.

Bir senelik ibadeti insan nasıl yapar?

O halde biz de mütefekkir olalım!

Resûlullah Efendimiz ne idi?

Dâime't-tefekkür. Kesîrü't-tefekkür demiyor, "çok düşünürdü” demiyor; dâime't-tefekkür, "Tefekkür ediş hâli dâimî olan bir insandı.”

Bundan ibret alalım, biz de mütefekkir olalım.

Tavîlü'l-ahzân. Tavîl, "uzun, tûl sahibi” demek.

Niye gülüyoruz?

Bizim büyüklerimiz biraz yüksek sesle gülen, kahkaha savuran birisini gördüler mi, derlerdi ki;

"Ne gülüyorsun be mübarek! Sıratı geçtin de mi gülüyorsun?”

Eskiden kahkaha ile gülmek ayıptı. Şimdi şen kahkahalar her yerden taşıyor; duvarlardan, balkonlardan, bahçelerden, gazinolardan, pavyonlardan kahkahalar taşıyor. Ortalığı kahkahalar boğdu. Kah kah kah, kih kih kih... Uzun kahkahalar, gürültülü kahkahalar; salonlar çınlıyor, koridorlar inliyor.

Çalıştığımız yerlerde öyle arkadaşlar vardı; mübarek nezle görmemiş sesiyle, gür hâli ile bir kahkaha attı mı koca binanın her yerinden duyulurdu, "Tamam, falanca gülüyor.” diye...

Ne oldu, sıratı geçtin de mi gülüyorsun? Gülünecek hâlimiz mi var?

"Güleriz ağlanacak hâlimize” demiş şair. Ağlanacak hâlimiz çok ama gülüyoruz işte.

Allah âhirette güldürsün. Burada da mahzun etmesin, mahrum etmesin; âhirette de güldürsün...

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı