M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ahmed b. Hadreveyh (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn.

Tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.

Emmâ ba'd.

Çok aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanâtı, ikramâtı dünyada ve âhirette üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri, sizleri ve bizleri sevdiklerimizle beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Okuduğumuz eser meşhur alim, sûfî Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin Tabakâtü's-sûfiyye isimli mühim eseridir.

Bu eser, Türkçe'ye tercemesi yapılmamış bir kaynak kitaptır. Tasavvuf sahasında çok mükemmel eserler yazmış olan müellif, burada yüz kadar büyük sûfînin hayatını; mevsuk, güvenilir rivayetlerden alarak ve kaynaklarını göstererek anlatıyor. O mübareklerin tasavvufla ilgili nasihatlerini, sözlerini, eğer hadis rivayeti ile meşgul olmuşlarsa rivayet ettikleri bir hadîs-i şerîfi bize onun irfanından bir numune olarak sunuyor.

"Bu eser mühim olduğundan; biz de o büyük mâneviyat erlerinin, erenlerinin, evliyâullahın nasihatlerini öğrenelim, onlardan istifade edelim, onların ilm-i ledünden, ilm-i ahvâl-i kulûbdan bildiklerini, hayatları boyunca kazandıkları tecrübeleri okumuş, nakletmiş, öğrenmiş olalım." diye bu kitabı okuyoruz.

Allah bizi feyiz alanlardan eylesin. İlmi ile amil olanlardan eylesin.

Bizleri cennetiyle cemaliyle taltif eylediği sevgili kulları zümresine, lütfuyla, keremiyle dâhil eylesin.

Çünkü yuhricü'l-hayye mine'l-meyyit. "Ölüden diri çıkarmaya kâdirdir."

Kara topraktan insan-ı kâmili yaratmıştır; her şeye gücü yeter. Biz âciz ve nâçiz kullarını da ıslah eyleyip sevdiği kul etmeye kâdirdir. Amennâ ve saddaknâ.

Kendisinin lütfundan bize tevfîkini refîk eylemesini dileriz. Sevdiği kulları zümresine bizleri de dâhil eylemesini boynumuzu büküp niyaz ederiz. Bizi haramlardan, günahlardan, nefse, şeytana uymaktan; şu fâni dünyaya kapılıp âhiret için çalışmaktan geri durmaktan korusun. Sevdiği yollara hidayet eylesin, sevdiği işleri yaptırsın, sevdiği şekilde ömür geçirip huzuruna sevdiği bir kul olarak varmamızı nasip eylesin.

Bu dersimize başlamadan önce başta Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin rûh-ı pâkine biz âciz ve naçiz ümmetinden bir hediye-i Kur'âniyye olsun diye, onun mübarek âlinin, mübarek validelerimiz olan, ümmühâtü'l-mü'minîn olan ezvâc-ı tâhirât ve Peygamber Efendimiz'in mübarek evladının, zürriyet-i tayyibesinin ve mânevî makamının varisleri olan ümmetin eminleri ve Peygamber Efendimiz'in mânevî halifeleri durumunda bulunan sâdât ve meşâyih-i turûk-ı aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye, bu beldelerde medfun bulunan enbiyâullah, evliyâullah ve salihînin ruhlarına ve İstanbul'u fethetmek niyeti ile gelmiş ve burada defnedilmiş olan Ebû Eyyûb el-Ensârî, Hâlid b. Zeyd hazretleri başta olmak üzere bütün sahabe-i kirâmın ruhlarına hediye olsun diye, beldemizi fethedip Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in methine mazhar olmuş olan, nâil olmuş olan Fatih Sultan Muhammed Han cennetmekânın ve onun ordusu mensubu mübarek şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye -ki onlar burayı fethettiler de biz de burada yaşıyor ve şu faaliyetleri yapabiliyoruz, medyûn u şükrânız- sonra evvelce bu dersi yaptığımız dergâhın bânîsi Selami Mustafa Efendi hazretlerinin ve hulefâsının, o civarda medfun bulunan meşhur Şeyh Murat hazretlerinin ve hulefâsının, Şeyh Murad tekkesinde medfun bulunanların, Haydar Baba Tekkesi bânîsinin ve halifelerinin, Abdülehad-i Nûrî hazretlerinin ve sâir mübarek büyüklerimizin ruhlarına hediye olsun diye, cümle hayır hasenât sahiplerinin ve hasseten bu güzel camiyi bu güzel vech ile bina eyleyip hizmete sunmuş olanların ruhları için ve uzaktan yakından bu dersi dinlemek üzere teşrif etmiş olan siz değerli ve sevgili kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün geçmişlerinin, müslüman ecdâd u ceddât, akrabâ ü taallükât, ahbâb u yarânının, evlâd-ı zürriyâtının ruhlarına hediye olsun diye ve biz yaşamakta olan mü'minler de Rabbimiz'in rızası yolunda ömür sürelim, huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varalım diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyup o saydığımız büyüklerimize ayrı ayrı hediye eyleyip öyle başlayalım.

Terceme-i hâli okunan, mübarek alim ve sûfî Ahmet b. Hadreveyh hazretleri idi. Bu, kitabın 13. terceme-i hâlidir. Böylece 13 tanesini okumuş oluyoruz.

Bu zât-ı muhteremin hayatı hakkında bilgiler geçmişti. Müellif, sözlerini yazmaya başlamıştı. Devam ediyoruz.

Eserin kendisi güzel olduğu gibi bu eseri neşre hazırlamış olan Mısır alimi el-Ezher profesörlerinden Nureddin b. Şüreybe de güzel hazırlamış doğrusu. Allah razı olsun. O da mâneviyat sahibi bir kimse imiş.

Şimdi 105. sayfa 14. paragraftan okuyoruz.

Kâle. "Evvelki rivayet zinciri ile kitabın müellifi olan Ebû Abdirrahman es-Sülemî'ye geldi ki." Ve kâle racülün li-Ahmede'bni Hadraveyh. "Adamın birisi Ahmet b. Hadraveyh'e; Evsınî! 'Bana nasihat eyle.' dedi."

Bu, büyüklerin yanına giden insanların umumiyetle söyledikleri bir sözdür. "Efendim, bana bir nasihat et." derler. Onlar da o anda, o şahsın durumuna uygun bir nasihat söylerler. Tabi nasihatler farklı olabiliyor.

Ama kelâmü'l-kibâr, kibârü'l-kelâm denildiği gibi "Büyüklerin sözleri de büyüktür."

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözleri cevâmiü'l-kelîmdir. Çok kısadır; ama çok ve derin mâna ihtiva eder.

Allah, Peygamber Efendimiz'e "az sözle çok mâna ifade etme" meziyeti de vermiş. Çok söylerseniz çok söz, dinleyenin kulağında kalmaz, unutuverir, başını unutur, sonunu unutur. Onun için nasihati veciz yapmak lazım, kısa söylemek lazım. Zaten ârif olan bir kimse de çok söze ihtiyaç bırakmaz da leb demeden leblebiyi anlayıverir. Dinleyen de kabiliyetli ise çabuk anlar.

Onun için Yunus Emre;

"Çok söz eşek yüküdür." diyor.

"Fazla söze lüzum yok. Ârif hemen anlar." demek.

Ahmet b. Hadraveyh hazretleri nasihat isteyen kişiye demiş ki;

Emit nefseke hattâ yuhyiyehâ!

Emit. "Öldür." Nefseke. "Nefsini"

Sen nefsini öldür de;

Hattâ yuhyiyehâ. "Allah onu diriltsin."

Yuhyiye'nin faili zikredilmemiş ama Allah.

Hattâ yuhyiyehallah demek.

"Sen nefsini öldür de Allah diriltsin." diye nasihat etmiş.

Müslümanlar biliyor; çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor. İnsanoğlunun bir nefsi var. Terbiye edilmemiş hâli ile bu nefsin adı; nefs-i emmâre.

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî buyurulmuş.

Kur'ân-ı Kerîm'de, âyet-i kerimede, Yusuf aleyhisselam'ın kıssasında böyle geçiyor.

İnne'n-nefse. "Hiç şüphe yok ki nefis." Le-emmâretün bi's-sûi. "Bize kötülüğü çok emredici bir yapıya sahiptir."

Tembellik yap, içki iç, keyfe dal, zevke dal, uyu, eğlen, gez, boş ver, aldırma, gam çekme, tasalanma!

Emmâre, "çok emredici" demek.

İnne'n-nefse âmiretün bi's-sûi. "Nefis, insana kötülüğü emreder." denmiyor.

Emmâre yani fa'âl sîgası ile söylenmiş. Fa'âl "çok yapan" demek; nefis onu meslek edinmiş.

Nefis müennes olduğundan emmâretün denmiş.

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi. "Nefis dediğimiz içimizdeki varlık, bize kötülüğü çok emretmek huyunda olan bir varlıktır."

İçimize, bize vesvese veriyor. İçeriden birtakım duygular veriyor.

Niye bunu böyle yaptın? Utanmadın mı, sıkılmadın mı, âkıbetinden korkmadın mı veya hapse gireceğini, ceza yiyeceğini düşünmedin mi?

Suç işleyenler;

"Nefsime hâkim olamadım, nefsime uydum, çok pişmanım ama ne yapayım?" diyorlar.

Nefis böyledir. İçeriden insana kötülükleri duygu olarak, his olarak emreder, çok emreder. İşi gücü bu... Onun o emirlerini duyup anlayıp onlara tâbi olmamak, onlara muhalefet etmek, nefse karşı çıkmak lazım.

Nefsine yan çıkmamak, karşı çıkmak lazım. Nefis, bir insanın içinde olduğundan, kendi benliği olduğundan onunla uğraşmak zordur.

İnsanın kendi kendisi ile uğraşması zordur ama uğraşmak lazım. Uğraşmazsa bu nefis, insanı kötü yollara sürükler, iyi işler yapmaktan alıkoyar. Sabah namazına kaldırmaz, abdest aldırmaz, namaz kıldırmaz, oruç tutturmaz, helâl kazandırmaz, cefa çektirmez; Allah yolunda sevap kazanmak için sıkıntıya girmesine izin vermez, el vermez. Engel, içimizde bir engel...

Ne yapmak lazım?

Kad efleha men zekkâhâ. "Terbiye eden kurtulur."

Bunu terbiye etmek lazım.

Terbiye etmek ne demek?

"Bu nefsi öldürmek lazım!"

Burada öyle diyor:

Emit nefseke! "Nefsini öldür!"

Ne demek yani, nasıl öldürürüm?

Karnıma bıçak soksam intihar etmiş olurum, cehenneme giderim; haram. İnsanın kendisini öldürmesi de haram.

Nasıl öldüreceğim?

Nefsin sana kötü bir şeyi emredemeyecek hale gelsin, o duruma gelsin. Emredemeyecek kadar dermansızlaşsın. Yığılsın kalsın. Bir şey diyemeyecek hâle gelsin.

Bu nasıl olur?

Tasavvufî terbiye ile olur.

Kad efleha men zekkâhâ. "Kim nefsini terbiye ederse bunu başarırsa felah bulur."

Ve kad hâbe men dessâhâ. "Kim nefsini terbiye edemezse, günahlara dalar; nefsinin esiri olduğundan, günahları işlediğinden dünyası ve âhireti harap olur."

Nefsi terbiye etmek, Allah'ın bize Kur'ân-ı Kerîm'deki emridir, boynumuzun borcudur; bunu yapmak lazım…

Bunu yapmanın yolu, bir ilimle olacak. Kolay olmaz.

Arabanın motorunun motorcu ustası var. Kaportasının yamukları için kaporta ustası var. Boyası için boya ustası var. Aküsü, elektriği için elektrik ustası var. Döşemesi için başka usta var. Hepsi de araba ile ilgileniyor ama olmuyor. Döşemeci motordan anlamaz, motorcu boyadan anlamaz, kaportacı döşemeden anlamaz.

Onun gibi İslâmî ilimlerin içinde, Allah'ın bize emrettiği şu nefsi terbiye etmenin yolunu gösteren İslâmî ilim de tasavvuf ilmidir. Bunun karşısına çıkan ya İslâm'ı bilmiyor ya Kur'an'ı bilmiyor ya da niyeti Allah'ın rızasını kazanmak değil, felah bulmak değil.

Çünkü felah bulmanın yolu, nefsi terbiye etmekten geçiyor. Nefsi öyle bir hale getireceğiz ki bizim karşımızda diklenemeyecek, bize muhalefet edemeyecek, bizim aleyhimizde çalışamayacak. Bize kötü şeyleri vesvese olarak fısıldayamayacak, söyleyemeyecek, isteyemeyecek. Karşımızda dik duramayacak hâle getirmeye, "nefsi öldürmek" deniyor.

Ondan sonra bir de bunu güzelleştirmek, olgun bir hâle getirmek var. Mutmainne, râdıyye, merdıyye, sâfiyye, kâmile bir nefis haline getirmek var. Bu da güzel bir şey…

"Yâ Resûlallah! Sizin nefsiniz ne âlemde, sizin nefsiniz var mı, yok mu, nasıl?"

Peygamber Efendimiz'in nefsi tabi var, herkesin nefsi var; ama o nefsini öyle bir seviyeye çıkarmış ki kâmil, olgun, pırıl pırıl bir nefis olmuş. İşte o hâle getirmek, bir terbiye işi.

Nefsi terbiye etmek için umumî iki prensip vardır:

Nefsin kuvvetini kesmek.

Bu nefis nereden kuvvet alıyor?

Yemekten kuvvet alıyor.

Yemekten mi kuvvet alıyor? O zaman ben onun arpasını kısarım; o da o kadar hoplayıp zıplayamaz. Oruç tutmak ve az yemek suretiyle nefsi biraz frenlemek mümkün olur.

Ramazan'da oruç tuttuğumuz günleri hatırlayalım; öğleden sonra, ikindiden sonra hafif bir gevşeklik gelir. Kötü şeylere bakacak hâlimiz kalmaz. Kötü şey söyleyecek halimiz olmaz. Karşımıza birisi dikilse "git işine" deriz. Bir yumuşaklık olur. İkindide camiye gitsek bir vaaz dinlesek gözlerimiz yaşarıverir, ağlamaya başlayıveririz. Bir rikkat, bir incelik meydana gelir.

Demek ki aç durmak faydalı.

Sonra, çok uyumak da nefsi kuvvetlendirir. İnsan çok uyudu mu nefsin şehevâtı çok kuvvetlenir, takviye olur. En büyük takviyeyi oradan alır. Hatta insan yemek yemese bile çok uyuduğunda kalktı mı kaplan gibi kalkar. Çünkü çok uyudu. Çok uyuyunca da nefsi kuvvetlenir.

Onun için uykuyu azaltmak, asgariye indirmek yolunu; uyku zamanını, gecenin tamamını uyumakla değil de Allah'ın istediği ibadet ve taatlerle geçirmek yolunu tercih etmişlerdir.

Az yemek yeyince az uyumak da kolay olur. Çok yemek yiyip de az uyumak olmaz. Çünkü zaten gözleri bayılır. Yatsıdan sonra akşam yemeğini yedi mi televizyonu seyrederken koltukta uyuyor. Sigarası yere düşüyor, koltuğu yakıyor. Sigarasını söndürmeye vakti olmuyor. Dalıyor, gidiyor. Televizyonu kapatamıyor. Televizyon kendisi kapanmasa sabaha kadar hışırdayıp cızırdayıp duruyor.

Neden?

"Hocam öğle yemeğini az yemiş de tepe gibi karnını doyurdu da bayıldı."

Keyfinden, zevkinden. Çok yedi mi uyur, uyanık duramaz. Az yedi mi uykusu da az gelir.

Bir de az konuşmayı tavsiye etmişler.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde de vardır. Peygamber Efendimiz, sükûtun ibadet olduğunu bildiriyor. Sükût etmek ibadettir.

Demek ki çok konuşmayacak, kendisine hâkim olacak. Ekseriyetle günahlar dille işlendiği için bir insan dilini tutabilecek. Az yemek taklîl-i taâm, az uyumak taklîl-i menâm, az konuşmak taklîl-i kelâm. Az konuşuyor, az zarara uğruyor.

Sonra uzlet-i enâm. "İnsanlardan biraz ayrı durmak" iyidir. Çünkü insan insanı azdırıyor.

"Kişi refîkinden azar." demişler. Aynı okula giden iki çocuk; birisi iyi arkadaş ediniyor, sınıfın birincisi oluyor. Ötekisi kötülerle arkadaş oluyor; haylaz oluyor, sınıfta kalıyor.

Aynı ailenin iki çocuğu, ikiz çocuğu oluyor. Edindiği arkadaşlardan başarı veya başarısızlık oluyor.

Neden?

Kişi, arkadaşının tesiri altında kalıyor. Muhakkak bu tesir vardır.

Hatta büyüklerimiz demişlerdir ki;

"Gafil müridin yanında bile durmamalı. Gafil müridin gafleti bile uyanık müridin kalbine tesir eder de onu karartır."

Esnemeye başlar; o bile tesir eder. Demek ki bir işe yaramayacak insanlardan da sıyrılmak lazım. Onlardan da kenarda durmak lazım…

O zaman ne oluyor?

Az konuşuyoruz. İnsanlardan da ayrıldık; kahve yok, sinema yok, vesaire yok. O zaman bol zaman oluyor. İnsan zikrediyor, tefekkür ediyor, Kur'ân-ı Kerîm okuyor, ibadet ediyor. Güzel bir yol açılıyor.

Bunlar nefsi azdıran yollar olduğundan bunları kestiğimiz zaman nefis yavaş yavaş ıslah oluyor. Bu bir yoldur. Buna riyâzetü'n-nefs derler. "Nefsi zabt u rabt altına alma, ona idman yaptırma, egzersizle, riyâzatla hizaya sokma."

Bu kaç gün sürecek?

Ramazan'da on gün süren bir "itikâf" vardır. Kırk gün süren bir "halvet" vardır. "Çile" denilen, 1001 gün süren bir halvet vardır.

Kırk gün insanlardan ayrı, bir kenara çekilip ibadet ederse insanda büyük bir değişme olur. Helâl lokma yiyecek, ibadet edecek, abdestli gezecek, gündüzleri oruçlu olacak, tenha bir köşede ibadetle meşgul olacak. İnsan kırk günde değişir; eti kemiği, her şeyi değişir, iyi bir insan olur. Halvete girdi, çıktı; o zaman güzel bir insan olur. Bu bir yol; nefsi kuvvet kazandığı yerlerden çevirip muhasara altına alıp zayıflatmak, söz dinler hale getirmek…

İkinci bir yol da aşk ve muhabbet yoludur. Ruha kuvvet vermek yoluyla, ruhu zikirle, aşkullah ve muhabbetullaha erdirmek yoluyla insana bir Allah sevgisi, bir Allah'ın emrini tutma aşkı ve şevki gelir ki bağlasan durmaz. Nefsi ona kötülüğü gösterse de o adam aldırmaz.

Neden?

O zevki, o şevki tattı; o muhabbet ile gidiyor. Bu da bir yoldur. Buna tarîk-i rûhânî, ötekine de tarîk-i nefsânî derler. Nefsi terbiye etme yolu, ruhu kuvvetlendirme yoludur.

Ama şöyle ama böyle bu nefsin terbiyesi, Kur'an'ın emridir. Hepimizin, hepinizin boynuna borçtur. Bunun bir kaçamak tarafı yok. Kur'an'da var, hadîs-i şerîfte var, sahabe-i kirâmın rıdvanullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hayatında var. Peygamber Efendimiz'in hayatı böyle...

Peygamber Efendimiz Hira mağarasında ne yaptı?

Hatice validemiz aylarca oraya yemeğini getirdi.

Peygamber Efendimiz'in hayatını okumadınız mı?

Evi nasıldı, eşyası nasıldı, gıdası nasıldı, gündüzü nasıldı, gecesi nasıldı?

Gece sabahları buluncaya kadar ayakları şişinceye kadar ibadet etmez miydi?

Zevceleri;

"Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resûlü! Niye bu kadar kendini üzüyorsun? Allah senin gelmiş ve gelecek günahlarını affettiğini Kur'ân-ı Kerîmi'nde bildirmiş. Zaten suçun yok, günahın yok. Niye böyle yapıyorsun?" dedikleri zaman ne buyurmuştu?

E felâ ekûne abden şekûrâ? "Niye Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım?"

"Madem Allah bana Habîbullah olma sıfatını vermiş, ihsan eylemiş, niye çok şükredici bir kul olmayayım?"

Resûlullah Efendimiz, kurretü aynî fi's-salâh. "Gözümün nuru namaz." buyuruyor; namaza âşık.

Biz öyle miyiz?

Tabi biz Resûlullah ile boy ölçüşecek durumda değiliz; ama Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, kurretü aynî fi's-salâh buyurdu.

"Gözümün, gönlümün şenliği, hoşluğu, mutluluğu namazda; namazı çok seviyorum." demek. "Namaza âşığım." demek.

Var mı içimizde namaza âşık olan?

Namazı kılıyoruz tabi; ama "vazife" diye kılıyoruz, "angarya" diye kılıyoruz. Az olduğu zaman seviniyoruz, kıldığımız zaman "Oh, yük kalktı!" diyoruz.

O öyle demiyor! Bir kılıyor, bir daha kılmak istiyor, bir daha kılmak istiyor. Arada fark var. Sevmek, Allah'ın divanında durmayı, namazı sevmek...

Nefsin ıslah edilmesi bir farizadır, felah bulmanın yoludur, başka çare yoktur. Bu nefis ıslah olmazsa insanı beladan belaya bulaştırır, çok zararlara sokar, çok günahlara daldırır çıkarır. Allah'ın rızası yolundan ayağını kaydırır, cehenneme götürür, cehenneme gitmesine sebep olur. İnsanın kendi içindeki nefis, benim nefsim, benim aleyhimde!

A'lâ adüvvüke nefse beyneke cenbeyke. "En büyük düşmanın -dışarıda arama- senin kendi iki yanın arasındaki nefistir."

Nefsin, en büyük düşmanın!

Neden?

Bu bir şey söyledi mi buna itiraz olmuyor.

Niye böyle yaptın?

"Canım istedi, ondan yaptım."

"Canım istedi." demek, "Nefsim emretti de ondan yaptım." demek.

Niye böyle yaptın yahu?

"Canım istedi de ondan yaptım."

Nefsim istemiş de ondan.

Hoşuma gidiyor;

Bir kardeşimiz, Abdülaziz hocamıza intisap etmiş.

"Evladım, dargınlarla barış, devamlı abdestli gez, hak sahiplerine haklarını ver, herkesle helalleş." demiş.

Aradan birkaç gün geçmiş, yeni bir mürid tabi. Şeyh efendi sormuş:

"Evladım, ne oldu, tavsiyelerimi tutabiliyor musun?"

"Tutuyorum efendim; abdestli geziyorum, emrettiğiniz namazları kılıyorum, 'Sevap kazanayım.' diye tesbihlerimi çekiyorum ama dargın olduğum insanlarla gidip barışmak nefsime çok ağır geliyor, izzet-i nefsime dokunuyor." demiş.

Hakikaten size de ağır gelebilir. Dargın insan gidecek, dargın olduğu insana;

"Ben sana darılmaktan vazgeçtim, barışmak istiyorum, uzat elini." diyecek.

Yalvarıyor gibi olacak. Kim olsa; "Ya ben ona yalvarmam, sülalesi gelse yalvarmam." der; böyle bir şeye karşı çıkar.

"İzzet-i nefsime dokunuyor." demiş.

Bu ifade doğru mu?

Bize göre doğru. Ama hocaefendi onun hasta tarafını hemen yakalamış, ne diyor?

Diyor ki;

"A evladım, nefsin izzeti olur muymuş hiç?"

Nefsin izzeti olur mu?

Nefis; nefs-i emmâre, hain düşman, sana düşman, onun izzeti mi olurmuş?

Çal kalb-i nefse seyf-i celâli. Ne güzel söylüyor: "Nefsin kafasına seyf-i celali çal, kafası kırılsın."

Ne güzel söylüyor. Lâ ilâhe illallah de; kafası gitsin, düşsün.

Nefsin izzeti, itibarı mı olurmuş?

"A evladım, nefsin izzeti mi olurmuş?" demiş.

Çok hoşuma gidiyor. İkaz! Biz onu yola getireceğiz, biz çekeceğiz; ona tâbi olmayacağız.

Emit nefseke! "Nefsini öldür!"

Nefsini öldür; yani nefsinin sana muhalefet edecek bir mecali kalmasın. Ölsün, ölmüş gibi olsun. Hani ölüyü şu tarafa döndürsen döner, bu tarafa döndürsen döner.

Ke'l-meyyiti beyne yedeyi'l-ğassâl demişler.

Yıkayıcının önünde ölünün hâli ne?

Şu tarafını kaldırıyor, şurasına su döküyor. Burasını kaldırıyor, burasına su döküyor. Ölü, gık diyemiyor. Nefis itiraz edemeyecek hâle geldi mi, öldü mü güzel. Sen nefsini böyle öldür. Sana kötülükleri emredemesin, itiraz edemesin, iyiliklerin karşısına çıkamasın, kötülükleri sana fısıldayamasın, vesvese veremesin; onu öldür!

Hattâ yuhyiyehâ. "Ki Allah onu diriltsin."

Sen nefsini öldürürsen nefis tamamen ölmez, insan nefissiz yaşayamaz.

Onun için Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; -çok ince bir nokta bu-

Nefsüke matıyyetike. "Nefsin senin bineğindir."

"Şu bineğine yumuşak davran!"

Onun da kuvvetli olması lazım. Bir süvari, atına arpasını vermezse atı koşturamaz. Arpasını verecek, ona bakacak.

Nefsüke matıyyetike. "Nefsin senin bineğindir."

Üstüne bineceksin. Ta âhir ömrüne kadar nefsinin üzerinde hayatı süreceksin; ama önce bir öldür, hizaya sok.

Hattâ yuhyiyehâ. "Allah, o zaman onu bir başka türlü diriltir."

Bir başka güzel olur; nefs-i mutmainne olur. Nefs-i mutmainne oldu mu artık korkma.

Allah'ın onu güzel bir şekilde diriltmesi için ilk önce senin onu öldürmen lazım. İradenin, nefsin vesveselerine uymayacak kadar kuvvetlenmesi lazım. Bu terbiyeyi alan bir insanın nefsi de güzel şeyleri emretmeye başlar, ıslah olur, iyi bir nefis haline gelir. Güzel bir tavsiye, tabi anlayana, çok güzel bir tavsiye…

Buradan şunu anlıyoruz ki kişi, Allah yolunda cihat etti mi Allah onun işini düzeltiyor. Bu da âyet-i kerîmeye uygundur.

Ve'llezîne câhedû fînâ le-nehdiyennehum sübülenâ. "Kim bizim uğrumuzda cihat ederse terlerse gayret ederse biz ona yollarımızı gösteririz, yollarımızı açarız."

Gideceği menzil-i maksuda ulaşabilir, muradına erebilir, kâmil insan olabilir, sevgili kul olabilir; ama cihat edecek.

"Sen onu öldür ki Allah onu diriltsin."

"Sen cihat et, nefsine hâkim ol da Allah sana güzel bir iç hâli nasip etsin." demek oluyor.

O halde bu nasihatten hisse almak geriyorsa ne yapacağız?

Nefsimizle cihat edeceğiz.

"Hocam, ben bu cihadı bilmiyorum."

Yok, sen biliyorsun da bildiğinin farkında değilsin. Sen nefsinle cihat ediyorsun.

"Ne zaman ediyorum hocam? Ne kılıç aldım elime, ne silah aldım; ne yüzünü gözünü gördüm şu nefsin, ne çarpıştım, vuruştum."

Yok, sen onunla Ramazan'da cihat ediyorsun. Oruca niyetleniyorsun; yemek istiyor, vermiyorsun, su istiyor, vermiyorsun. Sızlanıyor, aldırmıyorsun. "Yapma, etme" diye yalvarıyor, aldırmıyorsun. Şehevât-ı nefsâniyeden; yiyecekten, içecekten, meşru olan arzulardan ve kötü huylardan kendini uzak tutuyorsun, bir mücadele veriyorsun. Bu mücadele bir ay sürüyor.

Ramazan'da bunun nefisle bir mücadele olduğunu çok kimse bilmiyor. Bir şey yapıyor ama muhatabının kim olduğunu bilmiyor, yani karanlıkta yumruk sallıyor.

İşte Ramazan'da uğraştığın bela, nefis... İnsanın nefsi acıktığı zaman içeriden; "Benim karnım acıktı, yemek istiyorum." der.

Hacivat-Karagöz'ün oyunu gibi, sahneye çıkıp da Karagöz'ün "Yar bana bir eğlence!" dediği gibi, nefis de karnı acıktığı zaman;

"Bana bir yiyecek! Çok acıktım, kebap isterim, baklava isterim, börek isterim, çörek isterim." demeye başlar. Ramazan'da; "Bana bak, hiç boşuna çırpınma, ben niyet ettim, ne kahvaltı vereceğim, ne öğle yemeği vereceğim, ne 5 clock tea, ikindi çayı vereceğim, akşama kadar boşuna sızlanma!" diyorsun. O da öğleye kadar sana iki nazlanıyor. Öğleden sonra bakıyor ki bu çok babayiğit, beni dinlemiyor, hakikaten vermeyecek, akşama kadar ses çıkarmıyor, artık yemek de istemiyor.

Hakikaten sabahleyin insanın biraz karnı acıkır. Ramazan'ın birinci günü biraz acıkır, ikinci günü alışır. Onun için orucu bütün sene tutmak doğru değil. Savm-ı dehr uygun değil.

Neden?

Alıştığı zaman ibadetin kıymeti kalmaz.

Alışmayacak, arzuları ölmeyecek, arzuları devam edecek de sen onu yenmeyi öğreneceksin:

Buzlu su var, hava da güneşli, yaz günü de uzun. Bak ne kadar güzel su, meşrubatın dışı buğulanmış, buğuları aşağı damla damla gidiyor. Yutkunup duruyorsun burada. Kebabı görüyorsun, tatlıyı görüyorsun, suyu görüyorsun. Mücadele veriyorsun; içinden gelen bir arzuyu yapmama mücadelesi. Bu, nefisle mücadele...

Bu mücadeleyi yapacağız, o kadar yapacağız ki nefsimiz ölecek; bize kötü şey söyleyecek bir canı kalmayacak. O zaman Allah, bize bir başka güzel nefis verecek. Biz nefisle böyle cihat ettiğimiz zaman, nefsi öldürdüğümüz zaman, yerine ibadeti seven, namazı seven, zikri seven güzel bir nefis gelecek.

Şimdi millet zikirden bucak bucak kaçıyor.

Zikret!

Ben demiyorum, Allah celle celâlühü;

Yâ eyyühe'llezîne âmenû! Üzkurullâhe zikran kesîrâ. "Ey iman edenler! Allah'ı çok zikredin."

Herkes çok zikredenlerin karşısında... Çocuk tarikate girecek, "Allah" diyecek. Anası babası, "Tarikate girme, deli olursun." diyor. "Çok zikretme." diyor. "Bu kadar da ibadet fazla." diyor. "Bu kadar namaza niyaza düşme." diyor.

Annesi babası; "Çocuğuna bir şey olacak." diye korkuyor.

Evet, bu kadar bilgi, özlü bilgi, Kur'ânî bilgi, imanî bilgi hepimize lazım da onun için söyledim.

İkincisi 106. sayfada 15. paragraf.

Kâle ve kâle Ahmedü. "Aynı rivayet zinciri ile Ahmet b. Hadraveyh dedi ki."

Akrabu'l-halki ila'llâhi evsauhüm hulukâ.

"İnsanların, mahlukâtın, halkın, ahalinin Allah'a en yakın olanı kimdir?" Onu söylüyor.

Düşünün kim olduğunu, Allah'a en yakın kul kimdir?

İçinizden "Benim tahminime göre şudur." deyin kafanızın kenarına yazın.

Allah'a en yakın kul kimdir?

Onun cevabını veriyor:

Akrabü'l-halki ila'llâhi. "Ahalinin Allah'a en yakın olanı." Evsauhüm hulukâ. "Güzel ahlâkı en çok, en geniş olandır."

"En güzel ahlâklı kul, Allah'a en yakın kuldur."

İnsan huyundan belli olur; kavuğundan, sarığından, sakalının bir karış, iki karış olmasından değil. Huyundan anlayacaksınız; olgun mu, huyları güzel mi, çirkin mi, sinirli mi?

Peygamber Efendimiz sinirlenmez miydi? Efendimizin gazaplı hali yok muydu?

Vardı.

Ne zaman gazaplanırdı?

Allah'ın emirleri çiğnendiği zaman gazaplanırdı.

Peygamber Efendimiz minbere çıktığı zaman, bir ordunun başkomutanı gibi celallenirdi. Millet yüzüne bakmaya korkardı. Aşağıda o kadar halim selim, ama orada Allah'ın emrini tebliğ ederken öyle celalli olurdu.

Gazap kötü bir huy mu?

Hayır. Gazap, yerinde kullanıldığı zaman insanın gerekli olan duygularından birisidir, lazım. Kızma duygusu yok olmuş bir insan, kötülükler karşısında reaksiyon da göstermez. Rüşvet var, hırsızlık var, çalma var; adam aldırmıyor. "Bana ne, boş ver." diyor, vesaire.

O zaman cemiyet çöker, insan çöker, insanlık çöker; sevaplar da kalmaz. Kızılacak yerde kızacak, sabırlı olacağı yerde sabırlı olacak, yerini bilecek. İfrattan ve tefritten uzak, orta çizgide, dengede, itidal çizgisinde duracak; huyları güzel olacak.

Bugün, "güzel huylu insan" tabiri yanlış anlaşılıyor:

"Falanca adam çok güzel huylu, melek gibi bir insan; evinden camiye, camiden evine gider; hiç kimsenin işine karışmaz, etlisine sütlüsüne karışmaz!"

Hatta ben bu sözümü burada kesip bir büyüğümüzün sözünü söyleyeceğim:

Süfyan-ı Sevrî hazretlerine demişler ki;

"Falanca adamı herkes sever, hiç düşmanı yok."

Ne demiş?

Hiç tahmin etmezsiniz, kırk yıl düşünseniz bu söz aklınıza gelmez.

"O halde o adam münafık." demiş.

Çünkü herkes seviyor.

Öyle şey olur mu?

Mü'mini kâfir sevmez. Mü'mini münafık sevmez. Namusluyu namussuz sevmez. Dürüstü hırsız sevmez. Polisi hırsız sevmez. Bu normal. Bazıları sevmeyecek.

Sen Allah yolunda dosdoğru gideceksin, Allah sevecek, Allah dostları sevecek, Allah düşmanları sevmeyecek. Resûlullah'ın azılı, amansız, öldürmeye kast eden, kılıç kuşanıp da evini kuşatan, Bedir harbinde, Uhud harbinde öldürmek için üstüne saldıran ne kadar düşmanı vardı, bilmiyor muyuz?

O mübarek Habibullah'ı, Resûlullah'ı öldürmeye kalkıyor. Allah'ın düşmanları var, müslümanların düşmanları var.

Herkesle iyi geçiniyor; demek ki yağcı, demek ki münafık. Doğruyu söyleyecek, dobra dobra doğruyu söyleyecek; ama güzel söyleyecek tabi, kırarak değil. Yumuşak söyleyecek, tatlı söyleyecek. Söyleyiş üslubu tamam, ona bir şey demiyor; fakat iyi insanlar hakkı söyler.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!"

İyi ahlâk nedir?

Etliye sütlüye karışmamak değildir.

el-Emrü bi'l-ma'rûf ve'n-nehyü ani'l-münker. "İyi şeyi yaptırmaya gayret etmek, kötü şey yaptırmamak için de diretmek, karşı çıkmaktır."

Aktif ahlâk bu işte… "Sosyal ahlâk" diyorlar, vesaire diyorlar. İslâm ahlâkı bu... O bakımdan ahlâkının güzel olması, insanın hep güleç yüzlü olması demek değil.

el-Hubbu fillâh.

Birbirimizi Allah için seveceğiz.

Niçin seviyorsun?

Param için mi, makamım için mi?

Hayır.

Allah için seviyorum, "Sen müslümansın." diye ben seni seviyorum, sen de beni "Müslümanım." diye seviyorsun.

el-Hubbu fillâh var; bir de el-buğzu fillâh var. "Allah için buğz etmek var."

el-Emru bi'l-ma'rûf. "İyi şeyleri emretmek de var."

Ve'n-nehyu ani'l-münker. "Kötülükten nehy etmek, kötülükleri yaptırmamak da var."

İmam Gazzâlî;

"Adamın elinde şişeyi görünce kıracaksın. Ama cübbesinin altına saklamış, senden gizli gidiyorsa cübbesinin altını karıştırmaya kalkma." diyor.

Eskiler, fısk u fücûru âşikâre yaptırmamışlar. Fısk u fücûr erbabı, onların celalinden gizli yapmışlar.

Birçok beldede bekâr deresi vardır. "Azap deresi" deniyor; Ankara'ya giderken, İstanbul-Ankara yolunda.

"Azap" ne demek?

Allah orada azap mı indiriyor?

Değil.

A'zeb; ayn, keskin z, b ile; "bekâr" demek, "bekâr deresi" demek.

Ne demek?

"Hacı babalar, Kızılcahamam'da günahı yaptırmıyorlar; bekârlar da çalgıyı, içkiyi alıp orada içiyorlarmış." demek.

"Çengi çalıp bilmem ne oynattıkları, içki içtikleri yer" demek. O mânaya geliyor.

Neden?

Hacı babalar kusuru işletmez. Müslüman, kusuru yaptırmaz. Önünde zulmettirmez. Haksızlık yaptırmaz; müdahale eder de ondan.

Huyun güzelliğini böyle anlayacağız. Güzel huylu olacak; merhameti olacak, sevgisi olacak, büyüklere saygısı olacak, cömertliği olacak, hizmeti olacak, vesaire. Ama pısırık değil, solucan gibi değil, yılan gibi değil, ot gibi değil.

Nasıl olacak?

Aktif, olması gereken şekilde, Allah'ın istediği gibi, Resûlullah'ın ahlâkı gibi olacak. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem nasıl idiyse Kur'ân-ı Kerîm nasıl idiyse öyle olacak.

Kur'ân-ı Kerîm nasıl tavsiye ediyor?

Eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâu beynehüm. "Kendi aralarında merhametli ama kâfire karşı sağlam, pehlivan, şiddetli, sert…"

Kâle ve kâle Ahmedü. "Yine aynı râviler rivayet ettiler ki Ahmet b. Hadreveyh şöyle buyurdu: " Belaganî ennehû iste'zene ba'du'l-ağniyâi alâ ba'di'z-zühhâdi fe-ezine lehû fe-raâhu -fî Ramadân- ye'külü hubzen yâbisen bi-milh, fe-race'a ilâ menzilihî ve be'ase ileyhi bi-elfi dînârin fe-raddehû ve kâle: İnne hâzâ cezâü men efşâ sırrahû ilâ mislik."

Burada bir hikâye anlatıyor. Hikâyeler kolay hatırda kalır. "Bu da sizin hatırınızda kolay kalacak." diye tahmin ediyorum.

Hikâyeyi Ahmet b Hadraveyh anlatıyor:

Belaganî. "Bana nakledildi, haber olarak geldi ki."

Ennehû este'zene ba'du'l-ağniyâi. "Zenginlerden birisi izin istedi." Alâ ba'di'z-zühhâdi. "Sûfîlerden, zahitlerden birisinin yanına, ibadethanesine girmeye izin istedi."

Adam savmaasında, ibadethanesinde, evinde, köşesinde ibadeti ile meşgul.

Zühhâd; "zahidler" demek; "dünyaya metelik vermeyen, parası pulu, malı mülkü olmayan, dünyaya aldırmayan, âhirete rağbeti olup ona çalışan, gönlünde dünya olmayan insan."

"Yanına gelebilir miyim, müsaade eder misin? Ziyaretine gelmek istiyorum." demiş. O da "Buyur gel." demiş. Zengin, bu zahidin yanına gitmiş.

Fe-ezine lehû fe-raâhü. "O izin verince girmiş, görmüş." -Fî Ramadân- ye'külü hubzen yâbisen bi-milh. "Ramazan'da bakmış ki iftar vaktinde bu zahitçik, fakir, âbid kuru ekmeği tuza banıp yiyor."

Katığı yok, bir şey yok. Millet iftara bütün gün hazırlanır; ev halkı tavukları yolar, kebapları yapar, pilavlar pişer, hoşaflar hazırlanır, her türlü hazırlık yapılır.

Ne o?

Biz bugün oruçluyuz ya, akşam da misafirler gelecek. Bir sürü yemek, kırk çeşit yemek. Ama zengin, bu adamcağızın yanına girmiş, bakmış ki kuru ekmeği tuzla yiyor, hubzen yâbisen. Ekmeği tuza banıyor, çatır çutur, kıtır kıtır onu yiyor.

Zengin onu öyle görünce acımış, konağına dönmüş.

Ve be'ase ileyhi bi-elfi dînârin. "Zahide bin dinar göndermiş."

Dirhem, "gümüş para" dinar, "altın para."

O zamanın parası ile bin tane altın para göndermiş. Bizimkinden az mıdır, çok mudur bilmiyorum; ama biraz düşük olsun, biraz büyük olsun, ebadı, boyutu, çapı, tipi aynı veya farklı, neyse… Zahide bin altın lira göndermiş. Bakalım şimdi ne olacak, işin sonunu merak ediyorum.

Fe-raddehû. "Fakir zahit kabul etmemiş, reddetmiş."

"Al bin dinarını" diye zengine geri göndermiş.

Bize gönderse ne yaparız?

Bize gönderse "Hiç olmazsa camiye yardım ederiz, vakfa bırakırız." diye yanımızda tutarız. Bize gönderse kılıfını buluruz, çaresini buluruz. O geri göndermiş.

Neden?

Sebebini şöyle izah ediyor:

Ve kâle inne hâzâ cezâü men efşâ sırrahû ilâ mislik. "Bu, sırrını senin gibi birisine ifşa eden, açan kimsenin cezasıdır, parayı geri al!"

Ne demek istiyor?

Ben tuzla kuru ekmek yiyen bir kimse idim, bu benim sırrım. Çünkü ben dünyadan elimi eteğimi çekmişim, âhirete rağbet eden bir kimseyim. Dünya malı, yiyeceği içeceği benim için çok önemli değil; tuz ekmekle iftar ediyorum. Karnım sırtıma yapışmış, açım, yanaklarım çökmüş; olsun, ben buna razıyım. Ben ibadet ehli, zahid bir kimseyim; bu benim sırrımdı. Şimdi ben sana; "Yanıma gel." dedim. Sen geldin, benim sırrımı gördün. Evimde yoksulluk olduğunu, yanımda yiyecek içecek olmadığını gördün; sana sırrımı ifşa etmiş oldum.

Sen nesin? Sen bir beşersin, Allah'ın bir kulusun. İlâ mislike. "Senin gibi bir insana, senin gibi bir beşere" sırrını açan kimsenin cezası budur, parayı geri al." demiş. Kendisini cezalandırıyor. Sen tasavvufî sırrını, zahidlik sırrını böyle bir zengine göstermiş oldun, açmış oldun. Evet, bu para sana verildi, hediye edildi, senin oldu. Ama ceza olarak geri gönderiyor; yani kendisine bin dinar ceza yazmış.

Neden?

Sırrını başkasına açtı.

Neden?

İbadet gizlidir de onun için. İbadet, "Başkası görsün." diye yapılmaz. "Başkası alkışlasın." diye yapılmaz. "Zenginler acısın da para versin." diye yapılmaz. "İnsanlar etrafıma toplansın." diye yapılmaz. Allah için yapılır; bu, kulla Rabbi, Mevlâ'sı arasında bir sırdır. Kimse de bilmez, anlamaz.

Yahsebühümü'l-câhilü ağniyâe mine't-te'affuf. "Onların iffetinden; -eski zaman fakirlerinin, sahabe-i kirâmın yoksullarının iffetinden, onurluluğundan, asaletinden dolayı- dışarıdan bakanlar onların fakir olduklarını anlamazdı bile."

Belli etmezlerdi ki anlatmazlardı, saklarlardı, söylemezlerdi, el açmazlardı.

Böyle düşünmüşler. Hakikî mutasavvıfların halini görün. Bu insanların yaşam tarzları… Sana bin altın geldiği zaman ne yapacağını düşün, bunların yaptığı jestlerin önemini anla.

Adam göndermiş işte, hazır. Kesede sana gelmiş, ne gönderiyorsun? Birazını sen yersin, birazını da başkasına hayır yaparsın, evine yiyecek alırsın, içecek alırsın. Hayır, geri göndermiş! Sırrı senin gibi birisine açan insanın cezası budur.

Kendisine bin dinar ceza kesmiş, kabul etmemiş rahmetullahi aleyhim ecmaîn. Tabi onlar âhireti düşünmüşler; herhangi bir şekilde riyâkarlık yapmaktan, amelini dünya ehli için yapmaktan çok sakınmışlar.

17. paragraf

Kâle ve kâle Ahmed. "Yine aynı râvilerden rivayet edildiğine göre Ahmet b. Hadraveyh dedi ki."

Lâ nevme eskalü mine'l-ğafleti ve lâ rikka emlekü mine'ş-şehveti. Velev lâ sikalü'l- ğafleti le-mâ zairat bike'ş-şehvetü.

Ahmet b. Hadraveyh hazretleri şöyle buyurmuş:

Lâ nevme eskalü mine'l-gafleh. "Gafletten daha derin, daha ağır bir uyku olamaz."

Gaflet var ya, insanın gafillerden olması, gafil bir insan olması… Bir şeyden haberi yok; -vah zavallı vah!- ne dinden, ne imandan, ne âhiretten, ne sevaptan, ne günahtan. Kalbi katı, sevaplara koşmuyor, ölümünü düşünmüyor, âhirete hazırlanmıyor; gafil işte.

"Gafletten daha ağır, daha derin bir uyku asla olamaz. Gaflet çok derin bir uykudur."

Gidip de yatağında yorgun uyuyan insan derin uykuda değil; asıl, gözleri güya açık olup da âhiret için hazırlanmayan gafil insan uykuda. Asıl büyük uyku o! Gafletten büyük uyku olmaz.

Ve lâ rikka emlekü mine'ş-şehveti. "İnsanı şehvetten daha beter köle durumuna düşüren bir başka bağımlılık olamaz."

"En büyük kölelik, insanın şehvetine esir olmasıdır. En derin uyku da insanın gafil olmasıdır."

Şehvet nedir?

Şehvet, Türkçe'de "iştihâ" demek; "bir şeyi şiddetle arzulamak" demek. Yemeği arzuluyorsa ona şehvetü'l-batın derler; yani şehvet-i ta'âm derler. Yemeği çok istiyor, kıvranıyor. Ah bir şey olsa de yesem. Ağaç kabuğunu kemirecek neredeyse, o kadar açıkmış. Karnı aç, yemeğe iştihası var, bu da "şehvet" demek.

Tabi karşı cinse karşı cinsel bir arzu duyuyorsa o da şehvettir. Daha başka kuvvetli arzu varsa o da şehvettir. Mebus olmak için kıvranıyor, "Mebus olacağım." diye ölecek, deli olacak. O da "makam şehveti."

"Şehvetten daha büyük kölelik yoktur. Gafletten daha büyük uyku yoktur."

"Eğer gafletin ağırlığı olmasaydı, şehvet sana hâkim olamazdı, diş geçiremezdi."

Demek ki temelde gaflet var. Yani eğer gafletin verdiği rehavet, aldırmazlık, sezememezlik olmasaydı, şehvet sana gelemezdi. Sen gafil olmasan şehvet sana geldiği zaman onun karşısında durabilirdin, onu yenebilirdin, reddedebilirdin. Şehveti sana galip kılan gafletinin ağırlığıdır. Gafilsin de ondan şehvet sana galip geliyor. Gafil olmasan, uyanık olsan, âhireti bilsen, cehennemin şiddetini bilsen, cennetin güzelliğini bilsen o gaflette böyle duramazsın demek.

Kâle ve kâle Ahmedü: leyse men tâlebehü'l-hakku bi-âlâihî, ke-men tâlebehü'l-hakku bi-na'mâihî.

Kâle ve kâle Ahmedü. "Ahmet ibn Hadraveyh, aynı râvîden rivayet ettiğine göre buyurmuş ki." Leyse men tâlebehü'l-hakku bi âlâihî, ke-men tâlebehü'l-hakku bi-na'mâihî. "Allah'ın celle celâlühû âlâsından dolayı kulundan beklediği ve istediği ile nimetlerine daldırdığından dolayı kulundan istediği aynı değildir."

Biraz açıklayalım, açıklanmadan anlaşılmaz. Düz Arapça bilenler, bu cümlelerin hiçbirini anlayamaz. Bunlar tasavvufî şeyler, hayatın incelikleri.

Allah, kuluna sonsuz ikramlarda bulunuyor. Bu ikramların bir kısmı maddî imkânlar; sırtımız giyinik, karnımız tok, elhamdülillah sıhhatimiz yerinde, evimiz var, biraz sonra kalkacağız, gideceğiz, uyuyacağız, paramız var, işimiz var, çoluk çocuğumuz var, eşimiz var, aşımız var, elhamdülillah bunlar nimet. Allah'ın zahirî nimetleri var, bir de mânevî nimetleri var.

Allah iman vermiş, irfan vermiş, rüyasında güzel şeyler görüyor, mâneviyattan nasibi var, gönül gözü açık, vesaire. Maddî nimetler de var, mânevî nimetler de var.

Allah, bazı kullarına maddî nimetleri vermiştir, mânevî nimetleri vermemiştir. Adam zengindir; ilimden, irfandan, mâneviyattan, tasavvuftan, Allah'ın sevgili kulu olma ile ilgili taraflardan nasibi yoktur. Zengindir; Ada'da, Moda'da köşkü vardır, botu vardır, deniz kayağı yapar, sörf yapar. Uçağa biner, Avrupa'ya gider, İsviçre'de kayak yapar, Kongo'da, Angola'da aslan avına gider, cumartesi-pazar, avladığı geyiklerin kafasını keser, şöminesinin üstüne takar vesaire. Parası var ama mâneviyatı yok; mâ fî mâneviyat.

Bazılarında da mâneviyat vardır. Gönül gözü açıktır, Allah mânevî bakımdan nimet vermiştir; ilim vermiştir, irfan vermiştir, iz'an vermiştir, tatlı dillidir, hoş sohbetlidir, güzel huyludur vesaire; bu da bir nimet.

Alimler diyorlar ki, âlâ "mânevî nimetler" na'mâ da "maddî nimetler" demek. Aksini söyleyenler de var, çeşitli tarifler var. Ben, "geniş izahat bulabilir miyim" diye birkaç tefsir kitabına baktım. Büyük tefsirlere bakamadığım için Âlûsî Tefsiri'ne baktım, İbni Kesîr'in tefsirine baktım, orada istediğim şeyleri bulamadım; ama bir yerde şöyle bir bilgi yakaladım:

Maddî nimetlere na'mâ deniliyor, mânevî nimetlere âlâ deniliyor. Rahman Sûresi'nde geçiyor ya,

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Fe-bi-eyyi âlâi Rabbikümâ tükezzibân? " (Ey insanlar ve cinler!) Rabbinizin hangi mânevî nimetlerini, lütuflarını inkar edebilirsiniz?"

Âla; fe bi-eyyi âlâi Rabbikümâ tükezzibân, işte o âlâ.

Tâlebe, yutâlibu, mutâlebeten fiili, Arapça'da "birisinden hakkını istemek" demek, "yakasına yapışıp 'bana bak, ver bakalım benim hakkımı'" demek.

Leyse men tâlebehü'l-hakku bi-âlâihî. "Allah'ın mânevî nimetler verdiği kimseden, yakasına yapışıp da, 'Ey kulum! Ben sana o kadar mânevî nimetler verdim, ne yaptın bakalım?' diye istediği şeylerle, maddî nimetlerine mazhar edip de, yakasına yapışıp da o kuldan istediği şeyler arasında fark vardır."

Birisi başka, birisi başkadır. Cenâb-ı Hakk'ın mânevî nimetlerine mazhar kıldığı kimse ve ondan beklediği şeyler ayrı bir âlem, ayrı bir sınıftır. Maddî nimetlerine mazhar kılıp da ondan istediği, başka şeylerdir. Onunla o bir olmaz.

Kısacası mânevî ikramları, Allah'ın maddî imkanları gibi olmaz. Mânevî ikramlarına erdirdiği kullardan Allah'ın istediği kulluk daha zarif, daha üstün, daha ince, daha farklıdır. Ötekiler ehl-i zâhirdir. Onlardan istediği, akılları seviyesincedir, daha başkadır.

Maddî nimetlere mazhar olmak başka, mânevî izzetlere mazhar olmak başka…

Onun için büyüklerimiz demişler ki;

Hasenetü'l-ebrâri, seyyietü'l-mukarrabîn. "Allah'ın ebrar kullarının haseneleri, mukarreb kullarının seyyieleri durumundadır."

Birisinin bittiği yerde öteki başlıyor, ötekinin seviyesi çok yüksek. Biri, gece uyursa bir şey olmaz da, öteki, bir gecesini ihya etmezse mahvolur. Biri, yatsı namazını kılıp sabah namazını kılsa tamam; öteki, geceleri yaptığı ibadetleri yapmadığı zaman hesaba çekilir.

"Ey kulum! Ne kusur gördün benim gece ibadetimde, zikrimde, murakabemde de, bunu bıraktın?" diye ceza olur.

Allah, rahmetinden tard eder. Sabah, camiye kabul etmez, namaza kaldırtmaz, Allah affetsin. İkisi bir olmaz.

O halde ne lazım?

Maddî nimetlerin de şükrünü eda etmek için karınca kararınca, elden geldiğince Allah'a güzel kulluk etmeye çalışmak lazım. Zekâtını vermeye çalışmak lazım, sadakasını vermek lazım.

Mânevî nimetlere mazhar olunca da onun gereği olan ârifâne davranışları yapmak lazım.

Sen ârifsin; bu sana yakışmaz.

"Falanca niye böyle yapıyor?"

O avam. Avamla havassın hâli aynı olur mu?

Sen ârifler zümresinde iken bu sana hiç yakışmadı. Öteki tamam, Allah onu affeder, seni etmez. Çünkü senin irfanın daha yüksekti, ufkun daha genişti.

"Herkesin durumuna göre Allah'ın ondan beklediği, yakasına yapışıp da istediği" demek. Sonra "Niye bunu yapmadın?" diye yakasından sarsacak.

Lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta'nâ. "(Yâ Rabbi!) Unutursak ya da hata edersek bizi muaheze etme, yakamıza yapışma, yakamızdan sarsma."

"Yâ Rabbi! Bağışla Yâ Rabbi!" demekten başka bir çaremiz kalmıyor. Ve hem de lütfunu ihsan etsin, mânevî nimetlerine gark etsin, kusurlarımızı affetsin, kendisine ârifâne, edîbâne, zarîfâne, kâmilâne güzel kulluk etmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Sonuncu cümle burada bitiyor. Önümüzdeki hafta sağ olursak Allah imkan verirse, ecelden eman bulursak Yahya b. Muaz er-Râzî hazretlerini anlatacağız. Burada 106. sayfanın, 19. paragrafını okuyoruz ve dersimiz bitiyor.

Kâle ve süile Ahmedü. "Ahmet b. Hadraveyh'e soruldu." diye bu râviler rivayet ediyorlar.

Eyyü'l-a'mâli efdal? "Yapılan ibadetlerin, taatlerin, a'mâl-i hayrâtın hangisi daha üstündür?"

Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, sadaka veriyoruz, nafile hacca gidiyoruz, umre yapıyoruz, cami yaptırıyoruz, şadırvan yaptırıyoruz, Kur'an Kursu yaptırıyoruz, Bosna Hersek'e yardım veriyoruz; hangisi daha iyi?

Eyyü'l-a'mâli efdal? "Amellerin hangisi daha faziletli?" diye sormuşlar.

Bir cevap vermiş, okuyalım:

Kâle riâyeti's-sırrı ani'l-iltifâti ilâ şey'in siva'llâhi teâlâ.

Yavaş yavaş izah edelim:

Riayeti's-sırrı. "Sırrı korumak."

Nereden?

Ani'l-iltifâti. "Yönelmekten."

Nereye?

İlâ şey'in siva'llâhi teâlâ.

"En faziletli amel; sırrını, Allah'tan gayrıya, mâsivâya yönelmekten korumaktır."

Buradaki sır, cem'i esrâr olan sır değildir. Sırrın birkaç mânası var. Türkçe'de "çanağın sırrı" da diyoruz, değil mi? "Sırrı çıktı." diyoruz. Sır tek mânada değil.

Sırrın bir mânası, "gizli şey" demek; cem'i esrâr geliyor. Esrâr-ı ilâhiyye "İlahî sırlar." Veyahut esrârü's-salâh, esrârü'l-hac. "Namazın sırları, haccın sırları." Esrârü'l-kulûb. "Kalplerin sırları" ve sair diyoruz.

Bir de sır denilen insanın bir latîfe-i Rabbâniyesi var. İnsanın nefsi var, gördük. Nefs-i emmâre düzelirse, nefs-i mutmainne oluyor. Ruhu var; onu da gördük, az önce anlattık.

Demek bir nefis var, bir ruh var. Sonra bir de sır var, hafî var, ahfâ var. İnsanın mânevî şahsiyetinin içinde çeşitli varlıklar var. Onlardan birisi de sır'dır.

Nakşî meşayihi demişler ki;

"Sırrın makamı, kalbin iki parmak kadar üstünde bulunan sol memenin iki parmak kadar üstüdür." demişler.

"Kalbin yeri, sol memenin iki parmak altı; sırrın yeri, sol memenin iki parmak üstüdür." demişler.

Tabi Muhyiddin ibn Arâbî hazretlerinin Fütuhât'ında ve diğer tasavvufî eserlerde, bu hususlarda çeşitli bilgiler var.

Demek ki sır; "insanın ruhunun derinliğindeki bir tabaka, yani bir latîfe-i Rabbâniye" demek. "İnsanın ruhu" demek; ama "ruhunun dış görünüşü değil, içindeki bir mertebesi, kademesi" demek oluyor.

İnsan, değil ruhunun dış tabakasını, o ruhun derinliğini, içini, kalbinin derin tabakalarını bile koruyacak.

"Biraz iyi anlaşılsın." diye diyelim ki insanın bir şuuru var, bir alt şuuru var. "Şuur" diyoruz, "alt şuur" diyoruz.

Psikoloji ilminde; "Alt şuurumuz, uyuduğumuz zaman rüya şeklinde üste çıkıyor." deniliyor.

İnsanın bir ruhu var, bir de sırrı var; ruhunun daha derin yeri. İşte insan, bu derin yerine; kalbinin, ruhunun daha aşağısında, daha derininde olan şahsiyetinin mânevî latîfe-i Rabbâniyesi'ne riayet edecek; onu kollayacak, gözetleyecek, muhafaza edecek.

Nereden?

Allah'tan başka bir şeye yönelmekten…

Çünkü insanın sırrı, Allahu Teâlâ hazretlerinin mârifetinin mahallidir. Oranın mârifetullahla dolması lazım. O, Allah'a yönelmeli, Allah ile meşgul olmalı, Allah'ı bilmeye, mârifetullaha ermeye çalışmalıdır. Ondan başka bir şeye dönerse yakışık almaz. İşte en büyük ibadet odur.

Kabaca, ana hatları ile söylemek gerekirse; "İnsanın içini, kalbini, kalbinin derinliğini Allah'tan gayrı şeylerle meşgul etmekten korumasıdır en faziletli ibadet."

Peygamber Efendimiz'e; "efdalü'l-a'mâl nedir?" diye sormuşlar.

Onun bu hususta çeşitli cevapları var. Cevaplar muhtelif. Cevapların muhtelif olmasının sebebi, muhatabın muhtelif olmasından, muhatabın şânına ve derecesine göre cevap vermesindendir.

Tabi bu da büyük bir soru ki soruyu soran da sıradan bir insan değil. O da sûfî.

"En faziletli amel nedir?" diyor; "Namaz mı kılayım, oruç mu tutayım, şöyle mi yapayım, böyle mi yapayım, tesbih mi çekeyim?" veya "Lâ ilâhe illallah mı çekeyim, Allah mı diyeyim, Yâ Hayy u Yâ Kayyûm mu diyeyim?" gibi bir şey.

O diyor ki;

"Sen gönlünün derinliklerini, kalbinin ta en gizli noktalarını, sırrını, başkasına bağlanmaktan, başkası ile meşgul olmaktan koru. Allah'tan gayrı ile, mâsivallahla meşgul olma. Sen Allah ile meşgul ol. Orada sırf Allah olsun. Orası sırf Allahu Teâlâ hazretleri ile meşgul olsun. En faziletli amel budur." demiş oluyor.

Tabi öyledir. Onun için büyüklerimiz demişlerdir ki;

Şemmetün min mârifeti'llah. "İrfandan, mârifetullahtan bir kokulanmak." Hayrün mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Dünyadan da, dünyanın içindeki her şeyden de daha hayırlıdır."

İnsan Allah'ı biliyor mu, ârif mi, ârif-i billah mı, Allah'ı seven bir kul mu, velî bir kul mu, irfan sahibi mi? Ondan birazcık nasibi varsa bir koklama bile -hani esrarı kokluyorlarmış da saatlerce mest oluyorlarmış-

Şemmetün min mârifetillah.

Büyüklerimiz; "Allah'ın mârifetullahından, irfanından bir koklama, dünyanın içindeki her türlü zenginlikten daha hayırlıdır." buyurmuş.

Mârifetullah, hayatın gayesidir. İnsanlar mârifetullaha erecek, ârif kul olacak. Hayat bu, hayattaki işi bu…

Hayatta gaye; mühendis olmak, doktor olmak, siyasetçi olmak, profesör olmak, zengin olmak değil. Hepsinin umumî gayesi Allah'ı bilmektir. Mesleği ne olursa olsun bütün insanların ana gayesi, Allah'ı bilmektir.

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'büdûn.

Allah'ı bilecek. Onun için "azıcık bir mârifetullah demek; hayatın gayesini anlamak, yapması gereken işi yapmak" demektir, iyi. Ama mârifetullahı yoksa, kaba saba ise, arif değilse, yobazsa, cahilse, mâneviyattan nasipsizse, irfanı yoksa, kuru ise, hamsa, -bunlar hep bu tabirleri kullanıyorlar- o zaman kıymeti yok.

Allah bizi irfan sahibi kullarından eylesin, bize mârifetullahı ihsan eylesin. Bizleri ârif kullar eylesin. Tabi irfanın gereği olan işleri de yaparak yaşamayı nasip eylesin. Ârifâne yaşamayı, ârifâne ibadet etmeyi, huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı, cenneti ile cemali ile müşerref olmayı nasip eylesin.

Sayfa Başı