M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Osmân-ı Hirî (3)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn, hamden kesîran tayyiben mübâraken fîh, kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve'l-azîmi sultânih ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmâine't-tayyibîne't-tâhirîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah cümlenizden razı olsun. Evliyâullah, mübarek mürşid-i kâmillerin hayatlarını ve sözlerini okumaya devam ediyoruz. Tabakâtü's-sûfiyye kitabının 173. sayfasının 11. paragrafına geldik. Bu güzel eserin, kıymetli kaynak eserin yegâne baskısı, tek nüshası bu; okumaya devam ediyoruz:

Semi'tü Ebe'l-Hüseyni'l-Fârisiyye yekûl, semi'tü Ebâ Bekrin Muhammede'bne Ahmede'bni Yûsufe yekûl, semi'tü Ebâ Osmâne yekûl.

Müellif, bu rivayet zinciri ile Ebü'l-Hüseyni Fârisî'den işitmiş. O da Yusuf oğlu Ahmed oğlu Ebû Bekir Muhammed'den işitmiş ki bu zât Ebû Bekir et-Tâî el-Kûfî el-Cezzâr imiş.

Kâne sikâten. "Güvenilen bir râvi idi." Tüvüffiye bi-Dımaşk. "Şam'da vefat etti." Bi-şehr-i Ramazân. "Ramazan ayında" Senete hamsîn ve erbaîne ve selâse mie. "Râvi 345 senesinde." Semi'tü Ebâ Osmâne yekûl. "Şam'da vefat eden alim, güvenilir kişiden, Ebû Osman'dan duymuş."

O Ebû Osman da, Ebû Osmân-ı Hîrî idi. Hîreli Ebû Osman. Ama bu Hîre, Nişabur'daki Hîre idi, Irak'taki Hîre değil idi hatırlayacaksınız.

Bu büyüğümüz, mübarek Ebû Osman-ı Hîrî hazretleri ne buyurmuş?

Te'azzezû bi-izzillah keylâ tezillû. "Zillete uğramamak istiyorsanız -zillete uğramamak için- Allah'ın izzeti ile izzetlenin."

İzzet; "kıymet, kuvvet; aziz olan şey, kıymetli" mânasına geliyor. Az ve nadir olan şeye "aziz" derler. 'Azze'l-metâu'. "Falanca eşya pazarda çok az, nadir, ender oldu." mânasına. Bir de "galip, kuvvetli olmak, düşmanını yenmek" mânasına geliyor. "Mutlak mânada, düşmanına kahir bir şekilde, kuvvetiyle galip olan" mânasına geliyor. Bu mânaların hangisini düşünürsek düşünelim; izzet Allah'ındır.

Kuvvet de, kıymet de Allah'tadır.

Ve li'llâhi'l-izzetü ve li-Resûlihî ve li'l- mü'minîn. "İzzet Allah'ındır, Resûlü'nündür ve müslümanlarındır." Ve lâkinne'l-münâfıkîne lâ yefkahûn. "Münafıklar bu işi anlamazlar."

Bu işin böyle olduğunu bilmezler; ama izzet müslümanlarındır, Resûlullah'ındır, Allah'ındır.

Hz. Ömer radıyallahu anh paçalarını sıvamış, Kudüs fetholunacak. Askerler muhasara etmişler, kale düşecek, demişler ki;

"Biz anahtarı size vermeyiz; sizin başkanınız kimse çağırın, ona teslim edelim."

Hz Ömer radıyallahu anh Medîne-i Münevvere'den kölesini yanına almış, Kudüs'ü teslim almaya çıkmış. –Allah, Kudüs'ü teslim almayı bize de nasip etsin, bu devirde de nasip etsin, yeniden teslim almak lazım.- Mübareklerin bir develeri varmış; ama iki kişiler. Bir Hz. Ömer deveye binermiş, kölesi devenin yularından tutup yürürmüş; bir kölesi binermiş, Hz. Ömer yulardan tutup yürürmüş. Adaletiyle tanınan Hz. Ömer kölesini bile hor görmüyor, kölesine bile eşit hak tanıyor. Kudüs'e yaklaştıkları zaman ahali karşılamaya gelmiş, İslâm ordusu da karşılamaya gelmiş, İslâm ordusunun komutanı da orada. Önlerinde bir su akıyor, büyüklüğü ne kadar bilmiyorum, Hz. Ömer paçalarını sıvamış; sudan karşı tarafa geçecek. Deveye binme sırası da kölede. Köle devede, Hz. Ömer'in paçaları sıvalı, sudan şap şup geçiyor. Karşı tarafta da hem Kudüs'ün yerli ahalisi anahtarı halifeye teslim etmek için bekliyor, hem de İslâm ordusu el pençe divan durmuş bekliyor. İslâm ordusu komutanı gelmiş, demiş ki;

"Yâ Emîre'l-mü'minîn! Şu paçalarınızı indirin; bu manzara izzetimize, şânımıza noksanlık verecek, kendinize biraz çeki düzen verin." deyince Hz. Ömer onun göğsüne bir vurmuş;

"İzzet, şan ve şeref Allah'ındır, Resûlullah'ındır, müslümanlarındır. Öyle paça sıvamakla zail olmaz. Yanlış düşünüyorsun; senin böyle düşündüğünü daha önceden bilseydim, seni komutan bile yapmazdım." demiş, aldırmadan yürümüş.

Karşı taraf şaşkın, tarihte görülmemiş bir manzara; 'Allah Allah! Koca İslâm devletinin halifesi Emîrü'l-mü'minîn yaya, devenin üstünde köle." akıl almaz. Başkalarına, başka emirlere köleler hizmet eder, efendiler giyimli-kuşamlıdır, kurulur kasılır, çalım atar, caka satar; onlar öyle kenarda izzet ve itibarla durur; ötekiler hor, zelil bekler.

Hz. Ömer onlara hiç aldırmıyor, öyle efe efe paçasının kıvrımıyla, ayağının çıplaklığıyla, muazzam bir heybetle gelmiş. "Sizin şu dünyalık şeylerinize ben hiç önem vermiyorum, sizin merasimlerinize de kulak asmıyorum, sizin değerlerinizi de değer saymıyorum." demiş oluyor.

Hâsılı izzet, mü'mine nereden gelir?

İmanından gelir.

Diyarbakırlı Sait Paşa:

İzzet ü zillet mekâna hep mekîninden gelir diyor

Mekâna da izzet, mekânda oturan insanın izzetli olmasından gelir. Farz edelim, İstanbul'da Eyüp Sultan'da Ebû Eyyûbe'l-Ensârî Hâlid b. Zeyd hazretleri medfun.

Eyüp Sultan çok kıymetli bir yer, neden?

Sahabeden bir zâtın orada kabri var. Peygamber Efendimiz, bir yere gelmiş, devesini çökertmiş de biraz oturmuş:

"Aman Resûlullah buraya mı geldi? Elimizi, ayağımızı, yüzümüzü, gözümüzü süreriz."

Mekâna izzet, içinde oturan mekîninden mütemekkin olan insandan gelir. İnsana izzet de dininden, dindarlığından gelir. İnsan dindarsa Allah'a inanmış ve bağlanmışsa, mü'minse izzetlidir. Onun için en fakir, en gariban bir müslüman, en şanlı, şerefli bir kâfirden sayılamayacak derecede, mertebede daha izzetlidir, daha yukardadır. Çünkü izzet Allah'ındır, Resûlullah'ındır, müminlerindir.

Tabi insanın da müslüman olarak, mü'min olarak kıymeti, Allah'ı bilmekteki mertebesinden dolayı artıyor. Allah'ı çok iyi bilen kimse, Allah'a çok güzel kulluk eder; mârifetullah ehli ârif kimse, irfan sahibi kimse en izzetli kimse olur. Evliyâullah en izzetlidir. Ötekisi padişah bile olsa o kadar kıymetli değildir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi hazretlerinin menâkıbını okumuştuk; orada hoşuma giden bir şeyi kardeşlerime de anlatmıştım;

Bir emir kendisini ziyarete gelmiş. O zamanda emîr demek; "komutan, salahiyet sahibi, ordusu olan, mevki makamı olan kimse" demek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin yanına kuvvetli, izzetli, itibarlı kimse gelmiş, Mevlânâ hazretleri, ne "hoş geldin." demiş, ne yüzüne gülmüş, ne iltifat etmiş, ne buyur eylemiş, hiç yüzüne bakmıyor. Adam çok saltanatlı, izzetli yani bu devrin itibarlı kimleri vardır?

İzzetli itibarlı müdürler, başkanlar, belediye başkanları, komutanlar, generaller, paşalar, valiler, milletvekilleri vardır. Bunlar derece derece itibarlı insanlar. Böyle insanlara hürmet, itibar etmezsen herkes şaşırır.

Mevlânâ hazretlerine emir, komutan, başkan neyse kıymetli, izzetli, mevkiili, makamlı bir adam gelmiş. Ne "Hoş geldin." demiş, ne "Buyur, otur." demiş, ne yüzüne bakmış, ne hal hatır sormuş. Hani insan hiç olmazsa bir "Hoş geldin." der, öyle durmuş.

Neden?

Adam zalim de ondan. Zalime iltifat olmaz, İslâm'da zalime iltifat yok! Hele hele bir din alimi, evliyâullah, Allah'ın sevgili bir kulu hiç itibar etmez.

"Hadi oradan be! Seni Allah sevmiyor ki ben niye seveyim? Allah'ın sevmediğini ben de sevmem." der, hiç itibar etmez.

Burada Laleli camiinin yanında kabri olan Laleli Baba var. Padişah gelmiş, adam aldırmamış. Padişah kızmış, aldırmamış; aldırmaz.

Mevlânâ hazretleri hiç aldırmayınca, adam orada oturmuş, oturmuş, terlemiş, sıkılmış. Laf açmak için;

"Efendim, bana nasihat buyurun." demiş.

"Nasihat buyurun." deyince yüzüne şöyle bir bakmış tabi, nasihat istiyor, tamam. Müslümanın alimi de zalime nasihat eder.

"A evladım, Allah sana, mahlukatına, halka hizmet vazifesi vermiş; sen halka zulmediyorsun. Öyle yapma, zulüm yapma!" demiş.

Nasihat ediyor. Bir de bir söz söylemiş:

"Seni Rahman yaratmış, senin Rahman'a itaat etmen, şükretmen, hamdetmen lazım. Seni Rahman yaratmış; sen şeytana kulluk ediyorsun, böyle de yapma!" demiş; nasihati böyle.

Çok hoşuma gitti. Rahman insanı yaratıyor, insanlar Rahman'ı bırakıyorlar da şeytanın buyruğunu tutuyorlar, şeytanın yolunda yürüyorlar, Allah saklasın, Allah etmesin. Rahman'a kulluk en şerefli iş iken Rahman'a kulluğu bırakıyorlar da şeytanın bir dediğini iki etmiyorlar. "Emrindeyiz." diyorlar, şeytan ne derse şeytanın buyruğunu tutuyor.

"Zulüm yap." diyor, yapıyor. "Haram ye." diyor, yiyor. "İçki iç." diyor, içiyor. "Zina et." diyor, ediyor. Yahu şeytanı dinleyeceğine Rahman'ı dinlesene. Rahmân-ı Rahîm olan Allahu Teâlâ hazretlerini dinlesene.

Nereden dinleyeceğim?

Kur'an'ı oku. Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmı, dinin ahkâmı, Allah'ın emirleri. Allah'ın emrini tutacaksın.

Bir insan Allah'ı bildi mi, ârif oldu mu en kıymetli insan odur. İnsan, Allah'ı bilgisi nisbetinde, O'nu bildiği nisbette ârif olur; irfanı, mârifeti çok olunca, mârifetullahtaki mertebesi çok yüksek olunca aziz, kıymetli insan olur.

Te'azzezû bi-izzi'llâh. "Allah'ın kıymet verdiği, Allah indinde geçerli olan izzet ile izzetlenin, kıymetlenin ki."

Key lâ tezillû. "Asla zelil olmayasınız."

Sözü iyi anlamak için bunun aksini düşünelim; insan bazen ne ile izzetlenir?

Mal ile. Malı toplar toplar; herkes "zengin" diye ona izzet, itibar eder.

Bu adamın izzeti nereden?

Malından. Sonra Allah mallarını elinden bir alır; ne mal ne mülk kalır, kenarda hor zelil düşer, fakir kimse de yanına gelmez. Malla izzetlendi, mal gidince hiçbir şeyi kalmadı.

Kimisi mevki makamla izzetlenir, böbürlenir, kasılır; "Ben paşayım, ağayım, padişahım, hükümdarım." neyse. Ondan sonra bir devrilir. Bir gün önce Genç Osman, Osmanlı tahtında padişahken bir gün sonra Yedikule zindanlarında boynuna kement atılıp boğulan bir insan oluyor. Allahu Ekber!

Düşmez kalkmaz bir Allah var, mevki makamla izzetlenmenin kıymeti yoktur. İki gün önce Afganistan devletinin başkanı Burhaneddin Rabbanî idi, yardımcısı Hikmet Yar'dı; şimdi kim?

Şimdi Taliban'ın lideri. Demek ki makamla izzetlenen, makam gidince zelil oluyor. Malla mülkle izzetlenen, mal mülk gidince zelil oluyor.

Güzellikle izzetlenen kimsenin kurumundan, çalımından yanına varılmıyor, neden?

Çok güzel de ondan. Tavus kuşu gibi kabarıyor. O da güzelliği geçince kıymeti kalmıyor.

Güzelliği bir sivilce, zenginliği bir kıvılcım mahvedermiş. Bir sivilce gelir, bir yara çıkar, yüzünde kocaman bir çıban çıkar; kimse yüzüne bakmaz. Güzellik gitti. Bir kıvılcım çıkar, koca konak yanar, harap olur; gitti işte.

Demek ki fani şeylerle izzetlenirse bu izzet, insanın elinde durmaz, uçar, kaçar gider.

Onun için diyor ki;

Te'azzezû bi-izzillah key lâ tezillû. "Allah indinde kıymeti olan izzetle izzetlenin ki asla zelil olmayasınız."

Peki, efendim öyle yapalım; ne yapacağız?

Allah'ın sevdiği işleri yapacağız. Mârifetullahı, güzel ahlâkı, dinî ilimleri elde etmeye çalışacağız. Alim nerede olursa nereye giderse kıymetlidir, izzetlidir.

Lâ gurbete li'l-fâdıl. "Faziletli insanın gurbeti olmaz." demişler. Nereye gitse tanırlar:

"O efendim, hoş geldin! Buyurun, bizim konakta yemek yiyelim." vesaire. Alıp konağa götürürler, neden?

E tanınmış artık, daha uzaktan çağırırlar.

Fatih Sultan Mehmet zamanın bir alimine demiş ki; "Sen benim Osmanlı diyarıma gel, benim medreselerimde ders öğret."

Horasan'dan Maveraünnehir'den gelecek:

"Sana her konakladığın yer için bin altın vereceğim, yeter ki gel." demiş.

Alim her yerde kıymetli. Horasan'da da olsa, İran'da da olsa, Irak'ta da olsa, Mısır'da da olsa, Şam'da da olsa, nerede olsa alim oldu mu kıymeti çok olur.

Demek ki cahile hiçbir yerde izzet, itibar yokken fâzıla, faziletliye her yerde izzet, itibar, kıymet var.

Demek ki insan, asıl Allah indinde makbul olan vasıfları almalı ki Allah'ın izzetiyle, Allah yanında geçerli olan izzetle izzetlenmeli ki asla zelil olmasın.

Ne yapmamız lazım?

Ulûm-u dîniyye öğrenmemiz lazım bir; alim izzetli oluyor.

Bir de, Kemal Paşazâde'yi anlatalım:

Biz her beldenin itibarlı insanlarını yaşatmak istediğimiz için Tokat'ta da Kemal Paşazâde derneğini kurduk. O da oralıymış. "Onu herkes bilsin." diye orada Kemal Paşazâde adına dernek kurduk, şube kurduk.

Bu zât kimmiş?

Orduda komutanmış. Padişahın çadırında vazifeliymiş. Padişahın otağında toplantı var; birisi geliyor, herkes ayağa kalkıyor, hürmet ediyor. Kemal Paşazâde; "Bu kim?" diye soruyor. "Bu falanca vezir." diyorlar. "Ya öyle mi, pekâlâ." Birisi daha geliyor; herkes bir hürmetle, bir telaşla ayağa kalkıyor. "Bu kim?" "Falanca vezir." Otağa vezirler, beylerbeyi, çeşitli mevki makam sahipleri gelmiş. Ondan sonra bir koca kavuklu adam gelmiş ki bütün vezirlerin hepsi hürmetkâr bir şekilde ayağa kalkmışlar. Bu da -Kemal Paşazâde- uzaktan seyrediyor. Nöbetçi; elinde silah, bir taraftan nöbet tutuyor, bir taraftan da merakla ilk defa gördüğü bu otağı seyrediyor. Bu defa yanındakine; "Bu kim? diye sormuş.

"Bu da sadrazam. Sadrazam vezirlerin hepsinden daha yüksek."

"Ha iyi, demek ki en büyüğü bu." demiş, gözünü ona dikmiş. Sadrazam başköşeye oturmuş, vezirler ondan daha aşağıda oturmuşlar, biraz sonra bir adam daha gelmiş, sadrazam bile ayağa kalkmış. Herkes ayağa kalkmış çok büyük hürmet, itibar göstermişler.

Kemal Paşazâde; "Bu da kim, hani sadrazam en büyüktü?" demiş.

"Bu çok büyük alim de şeyhülislâm. Osmanlı şeyhülislâmı olmak kolay değil. Çok büyük alim de bu itibar ondan." Demişler.

"Öyle mi? Demek ki en yüksek mevki makam, ilim makamıymış."

Peygamber Efendimiz de öyle buyuruyor;

Rütbetü'l-ilmi a'le'r-ruteb. "Rütbelerin en üstünü ilim rütbesidir."

Alim en yüksek.

Onun üzerine; "Ben alim olacağım; bu askerliği, yeniçeriliği, sipahiliği bıraktım." demiş, ilme girmiş ve çok büyük alim olmuş. Osmanlı'nın en büyük alimlerinden biri...

Biz de "Tokatlılar kendilerinin yetiştirdiği büyük bir alimi tanısınlar, Tokatlıların evlâtları da öyle büyük olmaya çalışsınlar." diye onun adına dernek kurduk.

Demek ki insan ilim erbâbı olursa izzet sahibi oluyor. İnsan ilimle –elhamdülillah- her yerde kıymetli. Türkiye'den çıksa Amerika'ya gider, Amerika'dan çıksa Avrupa'ya gelir. Alim nereye gitse ona her yerde hürmet olur. Tabi bir de alim, ârif, irfan sahibi olursa, mârifetullaha sahip, Allah'ın evliyâsı, kıymetli kulu olursa Allah indinde mevki makamı daha yüksek olursa, o zaman padişahlar bile onun elini öper.

Aziz Mahmûd-i Hüdâyî Efendimiz Üsküdar çarşısında yürüyormuş; karşıdan da padişah atıyla, etrafıyla geçiyor. "Padişah geçiyor." diye çarşı açılıyor, kalabalık etrafa dağılıyor. Padişah atının üstünde gelirken bir de bakmış karşıda Aziz Mahmûd-i Hüdâyî hazretleri. Sultan Ahmed hemen hürmetle çevik bir şekilde atından aşağıya inmiş, Aziz Mahmûd-i Hüdâyî hazretlerinin yanına gitmiş, elini öpmüş.

"Efendim, buyurun ata siz binin." demiş.

Padişah Aziz Mahmûd-i Hüdâyî hazretlerini atına bindiriyor, atın özengisini tutmuş; "Efendim, buyurun ayağınızı buraya basın da atıma binin."

"Evladım, yok binmeyeyim." demiş.

"Lütfen binin efendim, ne olursunuz."

Israrla söyleyince Aziz Mahmûd-i Hüdâyî hazretleri gülmüş:

"Peki, bu şeyhim Üftâde hazretlerinin kerâmeti; onun için bineyim" demiş, üzengiye binmiş.

Çünkü Üftâde hazretlerinin yanında, Bursa'da yetişince olgunlaşmış, iyi derviş olmuş. Herkes şeyh olmaz, herkesi şeyh yapmazlar.

Ne zaman şeyh olur?

Hocası uygun gördüğü zaman. İmtihan etmiş; bilgili, ahlâklı, edepli olduğunu görmüş, beğenmiş. tamam.

"Seni İstanbul'a göndereceğim, vazifeyi orada yaparsın. İnşaallah padişahlar atının üzengisini tutarlar; atının dizgininden, önünden yürüyüp çekerler." demiş.

Hakikaten o üzengiye basıp bindikten sonra padişah önünde atın yularını tutmuş da Sultan Ahmed önünden seyis gibi yürümüş.

Demek ki en yüksek makam neymiş?

İrfan makamıymış. Allah indinde ârif-i billah oldu da sevgili kul oldu mu ister istemez öyle olur. İstese de istemese de öyle olur. Çünkü o evliyâlığın tesiri, karşı tarafın gönlünü alt üst eder, bastırır, mecbur eder. Mecburen tesirine girer.

Fatih Sultan Mehmed, Akşemseddin hazretlerinin çadırına gelmiş de uzanıyormuş. Akşemseddin hazretleri yerinden bile kalkmamış.

Neden?

Terbiye edecek tabi; o genç, "Gurura kibre kapılmasın." diye evliyâullahın çeşitli imtihanları olur. Padişahın içi karışmış ama bir şey yapamaz, neden?

Ötekisinin mânevî heybeti var.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde diyor ki;

Nusirtu birru bi-mesîrete şehrin. "Bir aylık mesafe uzaktaki düşmanıma, benim korkum tesir eder!"

"Benim korkumdan bir aylık mesafedeki düşmanım titrer!"

Arada bir aylık mesafe var; senin yanına gelmek için yola çıksa bir ay sürecek. "Bir aylık mesafeden düşmanıma korku düşer, Allah bana; düşmanımın gönlüne korku düşürerek yardım, nusret ihsân eyledi." buyuruyor.

Peygamber Efendimiz'in korkusu böyle. Yanına gelen birisi Resûlullah'ı görünce bir titreme alırdı. Başka türlü olması mümkün değil.

Neden?

Nübüvvet mehâbeti, yani mânevî heybeti var; evliyâullah da öyledir. Veraset yoluyla o heybetten almışlardır. Onun için evliyâullahın karşısında paşa da titrer, padişah da titrer.

Padişah, Laleli Baba'ya gelmiş, kızmış ama "Bana nasihat et." demiş, o da;

"Ye, iç, bir şey yap!" demiş.

Ama müstehcen bir şey söylemiş. Padişah kızmış; "Ağır söz söyledi." diye bunu hapsettirmiş. Ama o günden itibaren bir kabızlık başlamış; padişah yiyor içiyor ama def-i hâcete gidemiyor, hastalık.

Yemek de bir nimettir, küçük abdest de büyük abdest de... O da insanı rahatlatıyor, bu nefes de öyle. Nefesi içine alıyorsun, ömrün uzuyor ama hadi tut bakalım, içeriden çıkarma. Hadi, aldın; insan çıkarmazsa patlar. Çıkarması da önemli. Almak da lazım, çıkarmak da lazım. İçmek de lazım, yemek de lazım tabi onların sonucu da lazım. Her evde bir tuvalet oluyor mecburen; insanın ihtiyacı.

Hâcet ne demek?

İhtiyaç demek.

Def-i hâcet ne demek?

"İhtiyacını görmek, gidermek" mânasına geliyor.

Padişah zalim olduğundan; eğlencesine, zevkine, keyfine düşkün olduğundan Laleli Baba:

"Ye, iç de tuvalete gideme!" dediği için tuvalete gidemiyormuş. Padişah da kızmış, onu hapsetmiş ama hakikaten yiyormuş, içiyormuş; büyük abdestini yapamıyormuş. Bir gün, iki gün geçince başlamış ağrı, sancı, sıkıntı. Felaket bir durum!

Anlamışlar ki o mübareğin gönlü kırıldı. Gelmişler, yalvarmışlar, yakarmışlar. O dua etmiş de ondan sonra düzelmiş.

Laleli Baba'nın menâkıbı anlatılıyor da evliyâullah padişahtan bile korkmaz. Evliyâullahın heybetinin karşısında padişah bile olsa titrer.

Neden?

Bir insan, Allah'ın verdiği izzetle izzetlendi mi uydurma izzetle izzetlenmiş insan gibi olmaz da ondan. Öyle insanın izzetine kimse yanaşamaz.

Burada ne diyor?

"Madem izzetleneceksin, Allah'ın izzetiyle izzetlen de asla zelil olma."

Asla zelil olmamak için Allah'ın izzetiyle izzetlenmek lazım. Biz açıklama yapıyoruz, ne diyoruz?

"İlim öğren, dinini öğren, Allah'a güzel kulluk et, mârifetullahı elde etmeye çalış, ârif-i billâh ol, Allah'ın sevgili kulu olmaya çalış ki aziz olasın. O zaman kimse seni zelil edemez." demek bu.

Öteki türlü izzet nedir?

Aman sakın ha, öteki türlü izzete hiç bulaşma, hiç yanaşma, mevkiden makamdan dolayı kibirlenme, paradan puldan dolayı böbürlenme, Allah'ın kullarına tepeden bakma, kimseyi hor görme, sonra Allah seni zelil eder. Seni o duruma düşürür; insan kuru ekmeğe, küflü ekmeğe muhtaç düşer, Allah saklasın.

Bizim rahmetli validemiz, yaşadığı zamandan tanıdığı bazı zengin kimseleri, sonradan küflü ekmeklere muhtaç olmuş insanları anlatırdı:

"Aman ekmeği ziyan etmeyin, aman atmayın." derdi.

"Yere bir kırık atacağız, tabakta bir yemek artığı bırakacağız." diye ödümüz patlardı, korkardık.

"Aman ziyan olmasın, aman Allah cezalandırmasın." derdik.

Rahmetli validemiz nasihat ederdi:

"Evlatlarım sabahleyin erken kalkın, erken kalkanın kısmeti bol olur. Eğer müslüman çocukları erken kalkmazlarsa uyuyup kalırlarsa müslüman çocuklarının kısmetleri erken kalkan gayrimüslim çocuklara götürülür." derdi.

Biz de "Aman kısmetimiz gitmesin!" diye gayrete gelirdik.

Terbiye oydu; işte İslâm terbiyesi bu.

Allah büyüklerimizden razı olsun, Allah geçmişlerimize, cümlemize rahmet eylesin.

Allah büyüklerimizden razı olsun, Allah geçmişlerimize, cümlemize rahmet eylesin.

Demek ki fani şeylerle izzetlenmeyeceğiz, böbürlenmeyeceğiz. Para pul, mevki makam; "Başkan oldum, reis oldum, şu oldum, bu oldum!"

Bunlar geçer, bunlar fani! İnsan geçmeyecek bir izzete sahip olmalı ki asla zelil olmasın. Firavun, Nemrut gibi, bu dünyada aziz; âhirette zelil, perişan; âhirete yarayacak bir şey yapmadığı için.

Allah bizi dünyada da, âhirette de aziz olacak izzete sahip eylesin.

Ne güzel söz! Dikkat edersek burada bu sözüyle hem tevazuyu, hem mârifetullahı tavsiye etmiş oluyor.

Böyle bir izzetle izzetlenin ki hakikî izzet olsun ki zelil olmayasınız.

"Allah'ın izzetiyle izzetlenin ki zelil olmayasınız." sözü çok derin bir mâna taşıyor.

Kâle ve kâle Ebû Osmân. "Yine aynı râvilerle Ebû Osman'ın şöyle dediği naklediliyor:"

Surûruke bi'd-dünyâ ezhebe surûreke billâhi min kalbik ve havfüke min gayrihî ezhebe havfeke minhü an kalbik ve recâüke men dûnehû ezhebe recâeke iyyâhü min kalbik.

Bu güzel sözlerin mânasını açıklayalım:

Surûruke bi'd-dünyâ. "Dünyalık ile neşelenmen, sevinmen."

Eline para geçti, mal geldi, makam geldi seviniyorsun.

"Dünyalıkla sevinmen."

Ezhebe surûreke billâhi min kalbik. "Allah ile sevinmeni senin gönlünden alır götürür."

"Dünya ile memnun olman, hoşnut olman, sevinmen, şen olman, senin gönlünden Allah ile mesrur olmanı, şen olmanı götürür."

Ve havfüke min gayrihî.

Buradaki gayrihîden maksat gayrillah demek "Allah'tan gayrı."

"Allah'tan gayrıdan korkman."

Ezhebe havfeke minhü an kalbike. "Yine senin kalbinden Allah korkusunu götürür."

"Allah'tan gayrıdann korkarsan, Allah korkusu kalbinden gider. Allah'tan gayrisiyle memnun, mesrur olursan, Allah ile olan memnuniyetin, sevincin kalbinden silinir."

Ve recâüke men dûnehû. "Allah'tan gayrı birisinden bir şey umman."

Ezhebe recâeke iyyâhü min kalbik. "Allah'tan bir şey ummanı, Allah'tan ümidini kalbinden siler götürür."

Ceza, bunlar ceza...

İnsanın nasıl olması lazım?

Gönlünün Allah ile sevinçli olması, Allah'tan dolayı sevinmesi lazım, Allah'tan korkması lazım. İnsanın kalbinin, içinin Allah'tan ümit beslemesi, Allah'tan korkması lazım, Allah ile şenlenmesi, sevinmesi lazım.

Öyle olmadı da dünyalıkla hoşnut oldu mu Allah ile şenlenmeni Allah gönlünden çeker, alır.

"Sen masivâ ile dünyalık ile seviniyorsun; demek sen dünya ehlisin, senin gönlünden benimle beraber olmanın şevkini, zevkini, neşesini, lezzetini aldım." der; insanın gönlünden, kalbinden ibadetin mârifetullahın neşesi gidiverir.

Ne yapacak?

Dünyalığı gaye edinmeyecek, dünyalığı amaç olarak gönlüne yerleştirmeyecek. "Para, aman; malk mülk aman; mevki makam!"

"Aman istemem, istemem dünyayı!" diyecek, Allah'ı isteyecek.

"Peki hocam hep bu söyleniyor, hep bu düşünülüyor, para lazım değil mi? Mevki makam lazım değil mi?"

Para da lazım, kuvvet de lazım, mevki makam da lazım; çünkü o da bir kuvvet. Mevki makam sahibi oldu mu sözü çok oluyor; hepsi lazım da insan bunları sevmeyecek. Bunlar insanı aldatabilir, kandırabilir, gurura düşürebilir. İnsan bunların vasıta olduğunu bilecek, bunlarla âhireti kazanmaya çalışacak. Bunları sevmeyecek, âhireti sevecek. Bunların yanında bulunmasının tehlikeli olduğunu bilecek.

Râbiatü'l-Adeviyye gözümün önüne geliyor: Mübarek iki yumruğunu sıkmış, gidiyormuş; çarşaflı, örtülü, ihtiyar, mübarek meşhur evliyâ kadın Râbiatü'l-Adeviyye. -Mesela çocuklarımıza Rabia adını koyuyoruz. Bizim kayınvalidemizin, hocamızın hanımının adı da Rabia Edibe idi.- İki yumruğunu sıkmış böyle gidiyormuş. Böyle böyle gidiyor; tabi yumruk sıkmak kızgınlıktan da olur ya, giderken vuracak gibi... Hasan-ı Basrî de ona hürmet ettiği, sevdiği için latife yaparmış, söz atarmış:

"Ey cennetlik hatun, böyle yumruklarını sıktın hızlı hızlı nereye gidiyorsun?" demiş.

"Acaba birisini dövmeye mi gidiyor?" diye başka türlü de anlaşılabilir.

"Böyle yumruklarını sıktın nereye gidiyorsun?"

Şöyle bakmış:

"Yâ Hasan-ı Basrî elime iki tane para geçti; -dinar, dirhem neyse- birisini bu avucuma aldım, birisini diğer avucuma aldım, birbirinden ayırdım, bunları tasadduk etmeye gidiyorum; çünkü bu ikisi bir araya geldi mi fitne yaparlar." demiş.

Nasıl fitne yaparlar?

İnsanı kandırırlar. Mal sevgisi, mülk sevgisi, dünya sevgisi olur. İnsan parayı sevmeye başlar. "Ah canım, ayrılamam senden, Allah yoluna veremem!"

"Bu ikisi bir araya geldi mi biriktirmeye, biriktirilmeye başlandı mı sevgi başlar; onun için bunları ayırıyorum. 'Bir araya gelip, baş başa verip de fitne fesat meydana getirmesinler.' diye, bunları hemen sahibine vermeye gidiyorum." demiş.

Ayırmış da yani ikisini bir avuca koymuyor da...

"Yan yana gelince bunlar kuvvetlenirler, birbirleriyle baş başa verip ittifak yapıp fitne yaparlar." diye ayırmış.

Tasadduk etmeye böyle götürüyormuş.

O menkıbe hoşuma gider. Bunları anlatınca gözümün önüne geliyor. Bunlar sizin de hoşunuza gidiyordur. İnsanın aklına yer ediyor. İnsan para pul biriktirmeye başladı mı biriktirdiği paraları azımsar, daha çok biriktirmek ister. "Elli oldu, yüz oldu, iki yüz oldu, beş yüz oldu." derken, "Biraz daha fazla olsun." diye infak etmekten de korkmaya başlar. Şeytan da gelir yanına; "Sakın verme ha, sakın verme, fakirleşirsin ha!" diye korkutur. Şeytan insanı fakir olacaksın diye korkutur. Halbuki parayı, pulu, dinarı, dirhemi depo etmek, Allah yolunda sarf etmemek çok tehlikelidir; sarf etmek lazım.

Peygamber Efendimiz gündüz geleni gecelettirmezdi, dağıtırdı. Gece geleni sabaha çıkarmazdı, dağıtırdı. Sahabe-i kirâm da çoğunlukla öyle yapmışlardır, evliyâullah büyüklerimiz de öyle yapmışlardır, biriktirmemişlerdir.

Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerine halifeden dört bin dirhem para gelmiş; o hepsini dağıtmış.

O halife sana onu niye verdi?

Biraz seni perişan gördü; "Belki biraz ye, iç, ev bark sahibi ol, rahat et." diye verdi ama onun hepsini hemen dağıtmış. Ertesi güne bırakmamış. Ebû Zer Gıfârî hazretleri, para biriktirene kızarmış. Para biriktirmenin çok karşısındaymış.

Biz bugün ne yapıyoruz?

Boyuna para biriktiriyoruz. "Türk parasının değeri azalıyor." diye mark, dolar biriktiriyoruz; onların da enflasyonu var. Durduğunuz yerde Amerika'ya, Almanya'ya yardım ediyorsunuz.

Nasıl yardım ediyorsunuz?

Amerikan parasının enflasyonu %9'sa, senin 100.000 doların varsa, bir senede 9.000 dolar Amerika'ya yardım ediyorsun.

Amerika çok mu fakir de yardım ediyorsun?

Müslümanlara çok mu faydalı işler yapıyor da yardım ediyorsun?

Amerikan parasını, Alman markını niye kullanıyorsun?

"E hocam, Türk parası da enflasyondan çok değer kaybediyor."

O zaman bunu Avrupalı'ya, Amerikalı'ya yaramayacak bir şekilde kullan. Ya altın al ya bu işi altına dayalı bir şey haline getir. Nasıl yapacaksan yap, netice itibariyle yardım etme!

Para pul, dünyalık insanın aklını çeler. Onun için eskiler bunları sevmemiş. Peygamber Efendimiz de sevmemiş. Peygamber Efendimiz diyor ki; "Dünya cîfedir."

Cîfe ne demek?

"Leş" demek.

ed-Dünyâ cîfetün. "Dünya leştir."

Ve tâlibühe'l-kilâbü. "Bunun peşinde olanlar da köpektir." diyor.

Leşi yemeğe kim gelir?

Kurtlar, tilkiler, köpekler gelir.

"Dünya cîfedir; onun başına da kargalar, köpekler gelir."

Peygamber Efendimiz dünyayı sevmemiş:

"Benim dünya ile ne işim var?" diyor.

Peygamber Efendimiz'in köşkü, sarayı, saltanatı var mıydı?

Olamaz mıydı?

Olabilirdi. Cebrail aleyhisselam geldi, Allah'tan selam getirdi:

"Yâ Resûlallah! İstersen Allah sana şu karşıdaki dağları altın yapacak." dedi.

Cebrail aleyhisselâm teklif etti; "Allah sana teklif ediyor; saltanatlı, hükümdar bir peygamber olmak ister misin?"

"Hayır" dedi Peygamber Efendimiz, istemedi, teklife "evet" dese öyle olacaktı. Dünyaya değer vermedi, âhirete değer vermeyi tavsiye etti, para biriktirmedi. Bir insanda aksi olursa; sen dünyadan, dünyalıktan sevinirsen, o zaman mârifetullahla ilgili, Allah ile ilgili sevincin, neşen gönlünden silinir.

Dünyayı sevmeyecek.

Bu sözler senin durumuna ister uysun, ister uymasın, ne yapalım? İster benim durumuma uysun, ister uymasın, biz evliyâullahın zihniyetini anlamaya çalışıyoruz; kendimizi düzeltebilirsek düzelteceğiz, düzeltemezsek kendimiz biliriz; bu bize ait bir şey.

Mübarek öyle diyor:

"Ben hiç mârifetullahtan bir şeyler hissedemiyorum, tesbihimden zevk alamıyorum, derviş olalı şu kadar yıl oldu bir şey olmadı."

İşte ondan. Burada sebebini söylüyor. İnsanın gönlüne dünyalık girdi mi, Allah ile olan sevinci, neşesi kalbinden siliniyor. Başkasının korkusu kalbine girdi mi Allah korkusu kalbinden siliniyor. Halbuki sağlam bir müslüman nasıl olacak?

Hiç kimseden korkmayacak.

Ve lem yehşe illa'llâh ne demek?

"Allah'tan başka kimseden korkmayacak!"

Başkasından korkmadığı zaman her yerde hakkı söyleyecek.

"Zalim sultanın karşısında hak sözü söylemek, cihadın en efdal şeklidir."

Çıkacak; "Sen yanlış yapıyorsun, bu yaptığın doğru değil günahtır!" diyecek.

Bu en sevaplı şey.

Bunu neden yapıyor? Nasıl söylüyor?

Hükümdar ya kafasını keserse; "Yatırın bunu, vurun kafasını!" derse…

Desin, korkmuyor; Allah'tan başkasından korkmuyor.

"Bir insan Allah'tan başkasından korkarsa gönlünden Allah korkusu silinir."

Allah'tan korkmak güzel bir sıfattı, gönlünden gitti; Allah ile sevinmek güzel bir sıfattı; o da gönlünden gitti.

Allah'dan gayrıdan bir şey umarsa; "Ya şu zengine biraz yağ çekeyim, biraz iltifat edeyim de belki bize zekâtından biraz verir."

Ondan bir şey ümit ediyor. Allah'tan gayrı birisinden bir şey ümit edersen Allah'tan ümit duygunu, Allah gönlünden siler. Allah razı olmuyor.

Sırf Allah'ı seveceksin; sevincin Allah ile olacak, sırf Allah'tan korkacaksın, başkasından korkmayacaksın. Sırf Allah'tan isteyeceksin, başkasından istemeyeceksin.

İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în.

Yapabiliyor muyuz?

Yapamıyoruz. Yapamıyorsak iyi müslüman değiliz; ölçü bu. Büyükler söylüyor, ben söylemiyorum. Ben sizin hoşunuza gidecek sözleri de söylemiyorum. İster benim hoşuma gitsin ister gitmesin; ister senin hoşuna gitsin ister gitmesin. Evliyâullahtan bir zâtın, tecrübeli, ârif bir insanın sözünü söylüyorum.

"Hocam, ince bir nokta; sahabeden bazı insanların rıdvanalllahi aleyhim ecmaîn paraları pulları yok muydu? Zengin değiller miydi?"

Zenginlerdi ama vermeyi biliyorlardı. Gönüllerinde, gözlerinde yoktu; Allah rızası için veriyordu. Hz. Osman yüz deveyi yükleriyle beraber tasadduk etti. Şam'dan kervan geliyordu, yüz deveyi üzerindeki ticaret için getirdiği bütün malları ile tasadduk etti, hayra verdi. Yüz deveyi de kesti, etlerini dağıttı; zengindi ama veriyordu.

Ebû Bekir Sıddîk zengindi ama Peygamber Efendimiz isteyince her şeyini verdi. Hz. Ömer yarısını verdi. Demek ki gönlünde yok; vermek için fırsat arıyor, fırsatını bulunca veriyor. Çok para istediler, Bilâl-i Habeşî'nin ücreti çok paraydı. Ebû Bekir Sıddîk verdi, Bilâl-i Habeşî radıyallahu anh'i kurtardı.

Neden?

Para gözünde değil. Hz. Osman müslümanlar "Su sahibi olsun." diye kuyuyu satın almak için çok para verdi. Paranın esiri değil; para kalbinde gönlünde değil; para sevgisi içinde değil, para sevgisi ona cimrilik yaptırmıyor, istendiği zaman veriyor. Böyle olursa olur.

Böyle değil!

Bizim başımızdan geçen bin bir türlü hadise var. Mesela diyoruz ki; "Hayırlı iş yapılacak, hadi para verin." Talebeler harçlığını veriyor, -topla topla- mesela eski senelerden otuz bin lira para toplanıyor. -Galiba şimdi otuz bin lira bir gazoz parası- otuz bin lira para toplanıyor, fesübhanallah! Keşke böyle kürsüden söylemeseydim!

"Şu yapılsın." diye bir hayır söylüyoruz. "Ben de yardım edeceğim." diyorum; ben parayı istemiyorum. "Bana da para vermeyin; şuraya şu hayrı yapın." diyorum.

Paradan çok korkuyorum; çünkü para insanın eline geldi mi ayırmak lazım, sonra para insana bir de iftira getirir; insan çok korkuyor, olmuyor, yapılmıyor. Hayırlar yapılsa müslümanlar bu mübareklerin zihniyetinde olsalar da o kadar çok hayır yapsalar, biz bugün ne Amerika'ya muhtaç oluruz, ne Avrupa'ya muhtaç oluruz, ne onlardan geri kalırız, ne silahımız onlardan az olur. Her şeyimiz olur. Zengin zekâtını vermiyor. Dünyalık sevgisi, Allah'tan gayrıdan korkmak, Allah'tan başkasından bir şeyler ummak herkesin kalbine girmiş; Allah kurtarsın.

İçinizde kalbine Allah'tan başka bir şey girmemiş varsa alnından öperim, maşaallah, Allah razı olsun. Kimisi hanımından kimisi müdüründen korkuyor; kimisi şundan, kimisi bundan korkuyor. Allah'tan başkasından korkmayan, Allah'tan gayrı kimseden medet ummayan varsa alnından öperim. Öyle olmamız lazım; öyle değilsek kusurumuzu düzeltmeye çalışalım.

Bir söz daha okuyalım da üç olsun:

Kâle ve kâle Ebû Osmân.

Yine Ebû Osmân-ı Hîrî'nin bir sözünü daha okuyalım;

el-Âkılü men teehhebe bi'l-mehâvifi kable vukûihâ.

Akıllı kimse kimdir?

"Akıllı kimse o kimsedir ki korkulacak şeyler, zamanlar, haller, korkulacak işler başa gelmeden önce tedbir alır."

Akıllı insan tedbirli insandır. Korkulacak şeyler başa gelmeden önce tedbirini alıp onlardan kurtulandır. Bu gerçekten güzel bir tarif. Sonunda korkulacak bir durum başına geliyor da batıyorsa, mahvoluyorsa, zarara uğruyorsa, malı canı telef oluyorsa demek ki akıllı değil.

"Adam malını koruyamadı."

Akıllı insan koruyan insandır,

Bu neresi için?

Hem dünya hem âhiret için doğru. Dünyada akıllı bir insan ilerideki tehlikeleri sezer; onun tedbirini önceden alır.

Hz. Ali Efendimiz'in bir acaip nasihati var. Acaip ama beni çok etkiledi:

"Kendinizi sû-i zanla koruyun."

"Etrafınızdaki insanlara ihtiyatlı davranın; 'Acaba bu kötülük yapar mı?' diye düşünün de korunun. Çünkü çok itimat edersin, seni arkandan hançerler. Cart hançeri sokar, cırt aşağıya çeker, yere serilirsin, ciğerin parçalanır. İnsan; "Hay Allah! En yakınım beni kalbimden hançerledi, sırtımdan hançerledi." der.

Ne olacak?

Akıllı insan önceden tedbir alacak. Dünya için de öyle.

"Efendim işim iyi."

Dur bakalım sene sonunda bir hesap yapalım. Bir hesap yapıyor, ticarethane tepe taklak gitmiş.

Niye önceden tedbir almadın?

Akıllı insan önceden tedbir alır.

Geçelim bu fâni şeyleri; âhirette adam cehenneme düştü, ne oldu?

Vah aptalcık vah, vah zavallı! Ne akılsız adammış ki cehenneme düştü.

Lev künnâ nesme'u ev na'kılu mâ künnâ fî ashâbi's-sa'îr.

Cehennemdekiler ne diyecek?

"Ah! Akleden insan olsaydık, kafayı çalıştırsaydık, söz dinleyen insan olsaydık, bu cehenneme düşenlerden olmazdık, bunların arasında olmazdık." diyecekler.

Melekler onlara sordukları zaman;

E lem ye'tiküm nezîr. "Size bu halleri anlatan, bu cehennemi söyleyen bir hoca, bir Peygamber, bir ihtar, bir haber, bir ikaz gelmedi mi?"

"Geldi ama biz onları yalanladık. Keşke o zaman akletseydik, söz dinleseydik, o zaman cehennemliklerin arasında olmazdık." diyecekler.

Bu mübarek, asıl onu kasdetmiş. Akıllı insan tehlike gelmeden önce tehlikeye karşı tedbirini alır.

En büyük tehlike ne?

Cehenneme düşmek. Cehenneme düşmemek için tedbir almak en büyük akıllılık. Haram yemiyor, rüşvet almıyor. "Falanca memur rüşvet almıyor, vay aptal vay!" Hayır, rüşvet alan aptal; rüşveti almayan namuslu memur, akıllı.

Neden?

O kendini cehenneme atıyor; çünkü haramla olan gıdadan, mutlaka cehennemde yanarak kurtulabiliyor. Haramla biten et, cehennemde mutlaka yanacak. Madem rüşveti kendisi yiyor, çocuğuna, hanımına yediriyor; kendisi de, hanımı da, çocuğu da cehennemde yanacak.

"E mü'min, adı Ali, Veli, camiye de arada gidiyor, Cuma'ya gidiyor veyahut beş vakit namazını kılıyor!"

Rüşveti aldı mı, haramı yedi mi, o haram kadar vücudunda ne kadar et hasıl olmuşsa, ne fayda! Cehennemde yanacak!

Hadîs-i şerîflerden biliyorsunuz; cehenneme bir düşen milyonlarca sene kalıyor; en aşağısı milyonlarca sene... Onun için rüşvet alan, haksızlık yapan, gadreden, zulmeden, haram yiyen, günah işleyen akıllı adam değil.

Neden?

Kendisini cehennemden korumuyor.

Âhiret olacak mı? Ölüm hak mı?

Hak.

Öldükten sonra dirilmek hak mı?

Hak.

Cennet var mı? Hak mı?

Var, hak.

Cehennem var mı? Hak mı?

Cehennem de var, cehennemin varlığı da hak, hakikat, gerçek; olacak. O zaman cehennemden korunacaksın. Korunma tedbiri alıyorsan akıllısın. Almıyorsan istersen bana on tane diploma göster, sen aptalsın.

Neden?

Cehennemden korunmuyorsun. Milyonlarca sene cayır cayır yanmayı göze alıyorsun.

Namuslu insanlar ölüyor mu?

Namuslu insan da yaşıyor; namuslu insanlar daha güzel, daha mutlu yaşıyorlar. Çünkü namussuz, haramdan kazanan insanın haramdan hayır görmesi mümkün değil. Ya arabası çarpıyor, ya kanser oluyor, ya karısı aldatıyor, ya çocuğu hayırsız çıkıyor; ya şöyle, ya böyle oluyor, illaki Allah günahının cezasını dünyada da burnundan fitil fitil getiriyor. Onun için akıllı insan, günahlardan korunan, sevap işleyen, cehenneme düşmekten kendisini koruyandır; aptal insan da bunları düşünmeyendir.

Maalesef gerçekten öyledir, çünkü tehlikeye düşürdü, netice itibariyle postu deldirdi, cehenneme düştü, cayır cayır yandı. Allahu Teâlâ hazretleri aklımızı başımıza toplamayı, hakiki müslüman olmayı, cenneti kazanacak işler yapmayı, cehennemden korunmaya dikkat etmeyi cümlemize nasip eylesin ve bizi cehennemden korusun. Cehenneme düşmeden, bi-gayri hisâb cennete girmeyi nasip eylesin.

"Hocam şimdi benim ciğerimi yaktın; ben şimdi eski hayatımı düşünüyorum; nice kusurlarım var, ne yapacağım?

İlk yapacağın iş tevbe etmek, ikinci yapacağın iş kul haklarını sahiplerine vermek; ondan sonra da hayır hasenât yaparak, ibadet ve taat yaparak eski kusurlarını kapatmaya çalışmak. Çünkü Peygamber Efendimiz;

Ve etbii's-seyyiete'l-hasenete temhuhâ. "Kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki o onu silsin." diyor.

İyilik yapacaksın ki silinsin. Ama tevbe edeceksin, hakları sahiplerine vereceksin. Adamın parası, hak senin cebinde dururken olmaz. Hakları sahibine vereceksin ondan sonra...

Bir demir tüccarı kardeşimiz tartısını ayarlatmış, mühürletmiş; yüklemiş teraziye, ondan demir tartmış satmış. İkinci tartıda bakmış ki tartı bozuk.

Nasıl bozukmuş?

Bir ton tartacak, bir ton gösteriyormuş ama dokuz yüz kilo tartıyormuş; dokuz yüz kiloyu bir ton gibi gösteriyormuş. Müşteri aldanıyor. Demiri "Bir ton aldım." sanıyor, aslında dokuz yüz kilo demir verildi, çünkü tartı bozuk.

Gönlüne bir telaş düşmüş, eski ayar tarihi neydi?

Falanca zaman.

O tarihten bu tarihe kadar kime demir sattı?

Bütün faturaları karıştırmış, hepsine  para göndermiş.

Neden?

 fazla para aldı. O kadar parayı geri göndermiş ki haramdan kurtulsun.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah bizi haramlardan, günahlardan, cehennemden, kahrına gazabına uğramaktan korusun. Bizleri iyi kul, sevdiği kul eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı